322- İSLAM HUKUKUNDA SEBEBİYET TEORİSİ:

 

Yukardan beri yaptığımız açıklamaların ışığı altında islam hukukundaki sebebiyet teorisini şöylece özetleyebilirriz. Suçlu, ancak fiiliyle ortaya çıkan netice arasında sebebiyet bağlantısı varsa, işlediği fiilin neticesinden sorumludur. Suçlunun meydana getirdiği fiili sorumlu tutulduğu neticeye bağlayan bağ sebebiyet bağıdır veya sebeble müsebbib arasını bağlayan bağdır. İşte bu bağlantı mevcut olduğu takdirde, suçlu işlediği fiilin neticesinde sorumludur. Sebebiyet bağı ortadan kalktığı takdirde veya bu bağa bulunduğu halde netice gerçekleşmezden önce inkitaa ister tabii olarak meydana gelsin, ister bir başa şahsın fiiliyle oluşsun) suçlu sadece fiilinden sorumlu olur, neticeden sorumlu olmaz.

Suçlunun fiilinin neticeyi doğuran biricik sebeb olması şartı yoktur. Neticenin ortaya çıkmasında etkili bir sebeb olması kafidir. Bundan sonra suçlunun fiili tek başına bahis konusu olan neticeye sebeb olsa, veya onunla beraber saldırıya uğrayan kişinin veya diğerlerinin işledikleri fiillerin etki yahut da sebebi bulunsa veya sihri veya tabii hallerden birisiyle bir neden ortaya çıksa suçlunun fiilinin, neticenin biricik sebebi olması için kafidir.

Suçlunun fiili ister neticenin doğrudan doğruya sebebi olsun, ister endirekt olarak sebebi olsun suçlu fiilin neticesinden sorumludur. Hatta ortaya çıkan netice suçlunun fiilinden doğan bir başka sebebden, o da bir başka sebebden doğsa, yine de o fiilin neticesinden sorumludur. Çünkü insanlar arasındaki örfe göre suçlu bu gibi hallerde mesul olarak kabul edilir.

İslam hukukçuları sebeblerin ardarda ve sınırsız olarak dizilmesini kabul etmemektedirler. Sebeblerin ardarda temadi etmesini örfe bağlamaktadırlar. Örf bakımından bir fiil bir neticenin sebebi ise o sebebdir. İsterse sebebiyet bağlantısı çok uzak olsun. Ama örfen bir fiil bir neticenin sebebi değilse, isterse sebebiyet bağlantısı çok yakın olsun, sebeb saylmaz.

İslam hukukçuları eşyanın tabiatına daha uyğun ve adalete daha yakın olduğu için bu göürşü kabul etmişlerdir. Eğer onlar da Fransız yasalarının kasıtlı öldürme suçlarında sebebiyet bağlantısını doğrudan doğruya ilk sebeble tahrik edip yetindiği gibi yetinselerdi, aklın ve örfün katl olarak kabul ettiği bir çok fiil hukukun hükmünün dışında kalırdı. Şayet bunun tersi olarak islam hukukçuları endirekt sebeblerin hepsini bazı Alman hukukçularının yaptığı gibi sebeb olarak kabul etselerdi, örfün ve mantığn katl olarak kabul etmediği bir çok fiillerin katl olarak kabul etmek durumunda kalırlardı.

İşte bunun için islam hukukundaki sebebiyiet teorisi çok elastiki ve geniş olarak ele alınmıştır. İnsanların örf ve mantığın adalet olrak kabul ettiği sınırları adalet çerçevesi içine sığdırmıştır. Çünkü bu görüş, insanların adalet duygularına dayanmaktadır. Hata örfün neticenin tahakkukunda yeterli sebeb olarak kabul edilmek üzere bir mikyas halinde benimsenmesi islam hukukunun insanlık var oldukça var olmasını sağlayan en önemli özelliğidir. Zira insanlar ister geri kalsınlar, ister ilerlesinler, ister bilgili olsunlar her zaman akıllarının huzur bulacağı ve emin oldukları bir örfe sahiptirler. Ve o örfün gereği yerine geldiği takdirde adaletin yerine geldiğini kabul ederler. İşte islam hukuku her an her şartta örfü nazarı itibara alarak ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmiştir.