276- İSLAM HUKUKUNDA CEZAİ SORUMLULUK PRENSİBİ VE BUNUN DAYANDI⁄I ESASLAR:

 

İslam hukukunda yasaklar; ya emir şeklinde olur, ya nehiy şeklinde. Emirlerin terkinde, nehiylerin yapılmasında toplum nizamı inanç sistemi, fertlerin hayatları, malları, ırzları ve manevi duyguları için zarar söz konudur. Fertlerin menfaatını veya toplumun nizamını yahut menfaatını ilgilendiren başka değerler bununla rencide olmaktadır. Fertlerin menfaatlarını alakadar eden filler neticede toplumun menfaatını ve nizamını alakadar eder. Şu halde yasaklanan bir fiil sırf toplumun nizamını korumak ve toplumun menfaatını korumak ve nizamını temin etmek için verilmektedir273.

(273) 43 onlu pargrafa bakınız.

Haram fiiller; kendiliğinden haram kılınmazlar. Bu fiillerden bir kısmında işleyelerin faydası ve bir menfaatı vardır. Hırsızlık emanete hiyanet ve rüşvet gibi fiilleri yapanlar için bir menfaat söz konusudur.

Veya faili bunlardan kazanç sağlar. Zina gibi fillerde ise onu yapan şehvetini dindirir ve zevkini gidermiş olur. Öldülrmek fiilinde ise intikam duygusunun tatmini vardır. öldüren kişi içindeki kin, nefret, utanma ve aşağılık hissini tatmin etmiş olur. Şu halde bu suçlardan suçu işleyenler için bir takım faydalar bahis konusudur. Ama suçu işleyenler için fayda sağalayan bu suçlar toplumun bozulmasına, toplum nizamının dağılmasına ve zarar gömesine vesile olur. İşte bu türlü neticeleri telafi etmek için bu fiiller haram kılınmıştır. Toplumu dejenere olmaktan kurtarmak, toplum düzenini anarşi ve başıbozukluktan muhafaza etmek için.

Haram kılınan fiillerden bir kısmı fiilin mahiyeti itibariyle suç sayılır. Çünkü bu tür fiiller önce ahlaki değerlere zıd düşer. Hırsızlık ve zina gibi. Bir kısmı ise mahiyeti itibariyle suç sayılmaz ve kanun koyucu tabiatı bakımından onu haram kıllmamıştır. Çünkü bu tür fiiller şerefi rencide eder, ahlakı bozar. Ancak kanun koyucu o fiili yasaklarken toplum için zarar söz konusdur. Mesela, silah taşımayı yasaklamak, veba olan bir yerden hastalık mikrobunu hastalık olmayan bir yere götürmeyi önlemek için tedbir almak, okuma mecburiyetinden kaçınmak gibi fiiller toplumun menfaatının korunması ve toplum menfaatlarının zedelenmesinin önlenmesi için haram kılınmıştır.

Madem ki fiiller toplumun menfaatı için yasaklanmaktadır. Şu halde ceza toplumun menfaatını ve düzenini rencide eden hallerin ortadan kaldırılması için konulur. Ve madem ki cezalar toplumu suç ve suçlulardan korumanın en iyi yoludur. Öyleyse ceza sosyal bir zorunluluktur ve ondan kaçınmak imkanı yoktur. Toplumu suç ve suçlulardan korumak için alınacak diğer bütün tedbirler de aynen ceza gibidir.

Ceza sosyal bir zorunluluk olduğuna göre, her zorunluluk kendi değerine göre, ölçülecektir elbette... Şu halde cezanın toplumun menfaatını koruyup suçu ortadan kaldırmak için gerekli olan miktarı aşmaması icab ettiği gibi, toplumu suçlarda korumak için gerekli olan miktarın altına da düşmemelidir.

Cezalar ifrat ve tefritten uzaklaştığı müddetçe toplumun menfaatını en iyi biçimde gerçekleştirir.

 

CEZALARIN AŞIRILIKTAN KURTULABİLMESİ İÇİN ŞU NİTELİKLERİ TAŞIMASI GEREKİR:

 

a) Verilecek cezalar suçlunun suçu adet haline getirmesini önlemeye yeterli olmalıdır. Ayrıca hakim suçlunun kişiliğine yaraşan ceza türünü ve uslanması için gerekli bulduğu ceza miktarını takdir etme yetkisine haiz olmalıdır. Bu ise cezaların tek dereceli olmayıp birden fazla olmasını gerektirir. Yani cezaların iki sınırı olmalıdır ki, hakim suçlunun kişiliğine ve durumuna uygun olan cezayı seçsin ve o cezanın en alt veya en üst sınırlarından birini takdir etsin274.

(274) İslam hukukunun bu kaidesi had ve kısas suçları dışında bütün suçlar için caridir. Bu hususu 440 ve 442 nolu pragraflarda belirtik.

b) Ceza başkalarını suç işlemekten alakoymaya yeterli olmalıdır. Öyle ki, herhangi birisi suç işlemeyi düşündüğü zaman, çarpılacağı cezanın zararının suçu işleyerek elde edeceği menfaattan daha çok olduğunu kabul etmelidir. Bu ise cezaların çeşitli olmasını ve en üst hududunun da suçu işlemekten kaçınmasını sağlamayı icab ettirir.

c) Suçla ceza arasında bir ahenk olmalıdır. Öyle ki ceza suçun ölçüsünü aşmamalıdır. Mesela, eşkiyalık yapan bir kimsenin cezası adi bir hırsızın cezası gibi olmamalıdır. Kasten öldürme suçunun czeası bilmeyerek öldürme suçunun cezası gibi olmamalıdılr. Nitekim islam hukuku hırsızlığın cezasının elin kesilmesi olduğunu belirtmiş ama, iftira suçunun cezasını dilin kesilmesi kılmamıştır. Keza zina suçuna ceza olarak erkekliğin giderilmesini koymamıştır. Kasti öldürmeye kısas cezasını koymuş ama mala verilen cezalara kısas (misliyle mukabele) cezası koymamıştır.

d) Ceza umumi olmalıdır. öyle ki,bir suç için konulmuş bulunan ceza onu işleyen herkese uygulanabilmelidir. Herhangi bir kişi; kişiliği veya başka bir özelliği dolayısıyla o cezadan uzak tutulmamalıdır.

İşte bu anlattığımız unsurları ihtiva eden cezalar adi cezalardır. Ve bu cezalar ancak bilerek, kendi isteği ile suç işleyenlere ttabik olunur. Suçlu; işlediği suçu idrak etmez veya isteyerk işlemezse ceza terettüb etmez. Bu umumi bir kaidedir. Deli başkasını öldürürse kısas yapılmaz. Evlenmemiş olan zina ederse recmedilmez. Erginlik çağına erişmemiş çocuk da böyledir. Ne var ki adi cezaların idraksizlik veya ihtiyar yetkisinin bulunmayışından dolayı verilememesi toplumun kendisini bu suçlardan yeterli derecede korumaması için sebeb değildir. Mesela birisini öldüren erginlik çağına ermemiş çocuğa her ne kadar kısas cezası uygulanamazsa da onu hapse atmak veya islah evlerine göndermek mümkündür. Deliyi cezalandırma imkanı yoksa da, toplumu onun şerrinden korumak için akıl hastahanelerine yatırmak mümkündür. İşte suçluyu olağan cezalarla cezalandırma imkanı bulumayınca, ve toplumun da onun şerrinden korunması zarureti varsa toplumun kendisini suç işleyebilecek kişiden koruması için gerekli vasıtalara başvurması icab eder. Mevzuubahis suçluyu cezalandırmak imkanı olmadığı için sorguya çekmek mümkün olmasa da toplumu korumak için gerekli tedbirlere başvurmak, hapishane veya hastahaneye, okula veya başka bir yere; süreli veya süresiz olarak tıkamak mümkündür. Ancak toplumun onun kötülüğünden emin olması veya aklı başına gelmesi durumunda çıkarılmaları mümkündür. İşte bu vasıtalara pek çok olmakla beraber islam hukuku bunların hepsini tazir deyiminin altında toplar. Sözünü ettiğimiz hususlar birer cezadır ama özellikleri bulunan cezalardır, olağan cezalar değildir. Bunlardan maksat esasda toplumu korumak ve bunun yanısıra suçluyu uslandırıp ıslah etmektir.

İslam hukukçuları olağan cezaların uygulanabilmesi için idrak ve ihtiyar kudretinin bulunmasını şart koşarlar. Şöyle ki, şanı yüce olan Allah kulları yaratmış, ölümü ve hayatı var etmiştir. Yeryüzünde bulunan varlıkları insan için bir zinet unsuru olarak halketmişki bunlarla kullarını tacrübe etsin ve hangisinin daha iyi amel işlediğini denesin. Keza yüce Alah yerüzünde onlar içen hem iç dünyalarında, hem de dış dünyarında imtihan vasıtaları hazırlamıştır. İz dünyalarında onlara imtihan vasıtası olarak akıl vermiş kulak vermiş, göz vermiş, irade vermiş, arzu, güç, tabit, sevgi, nefret, temayül, kızgınlık gibi birbirine zıd huylar halketmiştir. Kendilerinin dışındaki dünyada ise ruhların hırs duyduğu ve elde etmek için yarıştığı menfaat ve faydalar halketmiştir. Bunun yanısıra ruhların hoşlanmadığı ve uzaklaşmak için her şeyini verdiği bir takım sebebler yaratmıştır. Yüce Allah insanların kendi ruh ve yapılarının istekleriyle başbaşa kalmasını istememiş, fıtratlarına öyle bir yapı koymuş ki, verdiği akılla hayrı ve şerri, faydalıyı ve zararlıyı, acı ve tatlıyı ayırdetmeyi öğretmiştir. Bununla da kalmayarak kullarına Resullerinin diliyle iyiye ve kötüyü, faydalı ve zararlıylı, acı ve tatlıyı teker teker açıklamış, Resullerinin doğruluğunu gösteren açık deliller ve burhanlar göndererek insanların öne sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmamasını sağlamıştır. Böylece artık helak olan bilerek helak olur, yaşayan bilerek yaşar. Resuller onlara azab ve müjde, teşvik ve terhib haberleri getirmişler misllar vermişler, bütün problemlerini çözmüşler ve Allahın kendilerine emrettiğini yapmalarını, nehyettiğini yapmamalarını sağlayacak imkanlar getirmişlerdir. Yüce Allah da onları her türlü sebeblerle desteklemiştir. Kendilerine içgüdülerini yenme gücü vermiş, düşünme, tefekür ve aklın gereğini yapma kabiliyeti lutfetmiştir. İnsanlara dinlerini tamamlayarak Resullerinin lisanı ile indirdiği, ceza ve sevab, müjde ve korku, rağbet ve terğib vasıtalarını anlatarak nimetini tamamlamıştır. Resullerin getirdikleri bu gerçeklerin fiilen onların hayatında tahakkuk ettirerek bir kısmını dünya hayatında önder ve rehber olmak için göndermiştir. Önder ve rehberler bu özellikleri ile ceza ve  sevap yurdu olan ahirette kendilerini beklemeye nimetleri elde edebilme imkanına ermişlerdir. Böylelikle kisa süreli dünya hayatı uzun süreli ahiret hayatı için  bir hatırlatma olmuştur. Yüce Allahın hikmetlerinden biri de insanlara kafalarına ve bedenlerinne, mallarına ve  mülklerine zarar veren ferdi ve içtimai hayatlarını bozan, düzen ve nizamlarını altüst eden yasaklar koymuş olmasıdır. İnsanların arzu ve isteklerini kesen, düşmanlıklarını geri teptiren ve karşılıklı azgınlıklarını önleyen cezalar koymuş olmasıdır. İnsanların eğer bu hüküm ve cezalara itaat ederlerse kendilerine hiçbir  zarar dokunmaz. Ama onları dinlemezlerse , dinlememeleri ve düşmanlık etmeleri yüzünden cezaya çarpılırlar. Yasakları işledikleri takdirde  çarpılacakları cezayı belledikten sonra, idrak ve ihtiyar sahibi olarak yapacaklarını yaptıkları takdirde artık öne sürecekleri hiçbir mazeret kalmaz275.

(275) 440 442. paragrafa bakınız.

İdrak ve ihtiyar sahibi olmayanlara gelince bunlara ceza yoktur. Çünkü bir fiili yapmak veya yapmamak konusunda mükelef olan kişinin kendisine yöneltilmiş olan emir ive yasakları anlayabilmesi için de akıl sahibi olması gerekir. Şu kadar var ki mükellefiyetleri anlayacak akli melekelere sahib olan birisinin başkasının zoruyla yasaklanan bir fiili yapması halinde kanuni hükümlere aykırı davrandığı söylenemez276. Akılsızlık ve ikrah halinde ceza bulunmayacağını belirtien islam hukukçulaının görüşlerini örnekleriyle okuyucularımıza açıklayacağız. Bakınız, El-İhkam fi Usul’il-Ahkam, adlı eserinde Ebu’l-Hasan el-Amedi, ne diyor277:

“Akıl sahipleri bir mükellefin278 akıllı olmasını, kendisine yüklenen mükellefiyetleri anlamasını şart koşmuşlardır. Çünkü teklif hitabdır, aklı ve nalayışı olmayana hitab etmek ise imkansızdır. Katı varlıklara ve hayvanlara hitab etmek imkanı yotur.

(276) El-Mustafa, Gazalı, C: 3, S: 83, 84, Fevatih’ür-Rahmut, C: 1, S: 143 ve deveamı. Usul’el-Fıkıh, Hdrı, S: 109 ve devamı.

(277) El-İhkam Fİ Usul’il-Ahkam Ahmedi C: 1 S: 215 ve devamı.

‘278) Mükellef emir ve nehye muhatab olan kişi demetir.

“Hitabın aslını anlamak için temel bir anlayış gücü olup da o hitabın emir mi, nehiy mi, sevabı mı yoksa günahı mı gerektirdiğini tafsilatyıla anlayacak güçte olmayan, emredenin yüce Allah olduğunu, buyruğuna itaat etmenin vacib olduğunu, emrolunanın da belirli sıfatları bulunduğunu anlayamayan deli ve olgunlaşmamış çocuk hitabın tafsilatnı anlama bakımından katı madelerden ve hayvanlardan farksızdır. Keza onlara da teklif yüklenemez. Ancak  görülemeyecek teklif yüklemenin caiz olduğunu söyleyenler bunlara mümkelefiyet yükleyebilirler. Çünkü teklifden maksat hem hitabın aslını, hem de tafsilatını anlamaktır.

“Ergin çocuk her ne kadar ergin olmayan çocuğun anlayamayacağı şeyleri anlarsa da yine de akli kemaline ermiş kimselerin anlayışına sahib olamaz. Allahın varlığını, mütekellim olduğunu, hitab ettiğini, ibadet mükellefiyeti koyduğunu kavrayamaz. Allahın emirlerini tebliğ eden, doğru sözlü temiz özlü Resullerin varlığını fark edemez. Onun ergin olmayan çocuğa nispeti ergin olmayan çocuğun hayvana nispeti gibidir. Teklifin şartlarını yerine getirmemek bakımından aralarında benzerlik vardır.

Her ne kadar erginlik çağına yaklaşmış olan çocukta erginlik anına ermek için çok az bir süre varsa da, anlayışı mükellefliyetleri gereklerini bir süre sonra anlayacak kapasiteye erişirse de, aklı ve anlayış, gizil olduğundan ve tedricen ortaya çıktığından, akıl ve anlayışın belirtisi açıkça görülmediğinden şeriatı gönderen yaratıcı büluğ ölçüsünü şart koşmuş ve büluğdan önce mükellefiyeti üzerinden kaldırarak hafifletmiştir. Bunun delili Allahın Resulünun şu hadisi şerifidir: “Üç şeyden kalem  kalkmıştır. Baliğ oluncaya kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, ayılıncaya kadar deliden.”

Şu halde omuzuna yüklenen mükellefiyetten habersiz olan, hiçbir şey anlayamayacak kadar sarhoş bulunan kişi gaflet ve sarhoşluk anında ilahi hitab ve mükellefiyetlere muhatab olamaz. Çünkü sarhoş, şeritanı gönderen yaratıcının hitabını anlamak gereğini yerine getirmek e buyruklarını yerine getirmenin gerekli kıldığı teminatları kavrayış bakımandan mümeyyiz olan çocuktan çok daha aşağı bir seviyede bulunur.

Fakihler fiilin ikrah durumuna gelmesi için gerekli olan hususlar üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Fiilin varlık ve yokluğu bakımından mükellefiyetin zail olacağı nokayı belirlemekte ayrı görüşler serdetmişlerdir. Doğrusu fiil zorlayıcı hadde gelecek derecede ihrah durumuna varırsa ve zorlanandan sudur eden fiil kendin geçmiş kimsenin hareketine nispet edilecek dereye varırsa ona yüklenen mükellefiyetler varlık ve yokluk bakımından ancak götürülmeyecek mükellefiyetler olarak belirlenebilir. Her ne kadar bu merhalede mükellefiyetlere tahammül mümkün ise de Allahın Resulünün şu hadisi şerifi uyarınca mümkün değildir: “Ümmetimden hata, unutma ve zorklandıkları şeyler kalkmıştır.” Buradaki kalkmaktan maksat muaheze olunmayacaktır. Israr derecesine varmayan ikrahda ise ikrah olunan kişi kendi isteği ile muhtardır. Ona teklif yüklenmesi aklen ve şer’an caizdir.”

Amedi’den aldığımız pasajlarla ifade edilen islam hukukundaki mesuliyet prensibi görüldüğü gibi iki esasa istinad etmektedir:

a) Ceza toplumun muhafazası ve düzenin  korunması için farz kılınmıştır. Binaenaleyh ceza sosyal bir zarurettir, toplumun varlığı bunu gerektirir. Her  zaruret kendi değeriyle ölçülür. Eğer toplumun menfaatı cezanın katı olmasını icab ettirirse hafifleştirilir. Eğer toplumun menfaatı suçlunun bütünüyle ortadan kalkmasını gerektiryorsa, ya öldürülerek veya hapsedilerek, yahut da kendi haline tekedilereke ortadan kaldırılması sağlanır.

b) Olağan cezalar ancak idrak ve ihtiyar sahibi olan mükellefler verilir. Mükellef idrak ve ihtiyar sahibi olmazsa ona sorumluluk terettüb etmez dolayısıyla cezelandırılmaz. Ne evar ki sormuluğun teretüb etmemesi toplumun kendisini ve o kişinin kötülüklerinden korunması için gerekli olan vasıtalara başvurmasını önlemez. Başvurulan bu vasıtalar suç da olsa -cezalandırılan kişinin haline uygun düştüğü takdirde- toplumun ona başvrumasında bir beis yoktur.