237- DEVLET BAŞKANLARIYLA VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTLİK:

 

İslam hukuku, hukukun geçerliği noktasında devlet başkanlarıyla vatandaşları eşit kabul etmektedir. Hepsini de işledikleri suçdan sorumlu tutmakta ve cezai müeyyide uygulamaktadır. Bunun için zaten islam hukukunda devlet başkanlarının üstün ve kutsi bir yeri olmamıştır. Onlar diğer vatandaşlardan ayrı imtiyazlı bir kitle olarak l>kalbul edilmemişlerdir. Devlet başkanı da bir suç işleyecek olsa halktan herhangi bir ferdin cezalandırıldığı gibi cezalandırılır.

Nitekim Allahın Resulü, hem bir Peygamber, hem de bir devlet reisi olarak kendi nefsi için hiçbir kutsiyet ve imtiyaz iddiasında bulumamıştır. Her zaman ayeti kerimede belirtildiği gibi:

“Deki Ben ancak bir beşerim, sadece bana vahyolunur...” (Kehf: 18/110)

“Ben ancak Allah tarafından Resül olarak gönderilmiş bir beşerden başkası değilim.” (İsra: 17/93)

Diyordu. Allah’ın Resulü gerek halifeler için olsun, gerekse müslümanlar için olsun, idare edenlerle edilenler arasında eşitliğin bütün manalarını gerçekleştirmek için tam bir örnek idi. Nitekim, bir bedevi huzur-u saadete gelir ve Allah’ın Resulüne aşırı derecede saygı gösterir. Allah’ın Resulu buyurur ki: “Rahat tut kendini, ben sadece kadid (dilim dilim kurutulmuş et) yiyen bir kadının oğluyum.”

Onun huzurunda bir alacaklı borçlusuyla mahkeme olur ve alacaklı borçlusuna ağır muamelede bulunur. Hattaboğlu Ömer ise, adama çıkışmak ister. Allah’ın Resulü buyurur ki: “Dur ya Ömer! Senin bana vefayı emretmen ona da sabrı emretmen daha çok lüzumluydu126.” Allah’ın Resulu son hastalığı sırasında Abbasoğlu Fazlı bir yanına, Hz. Ali’yi öbür yanına alarak müslümanların yanına gelip minberin üzerine oturur ve der ki: “Ey nas! Kimin sırtına bir kırbaç vurdumsa işte sırtım, gelsin ve alsın. Kime hakaret ettimse, işte önündeyim, gelsin alsın. Kimin malından aldımsa işte malım, gelsin alsın. Benim kin besleyeceğimden korkmasınlar. Çünkü kin beslemek adetim değildir. Dikkat edin. İçinizde en çok sevdiğim bende hakkı var ise hakkını alandır. Yahut da hakkını helal edendir. İşte o zaman ben Rabbime gönül rahatlığı ile giderim.” Sonra minberden iner, öğle namazını kılar ve tekrar minbere çıkarak, ilk yaptığı konuşmayı tekrarlar127.

(226) Zad’ül-mead, C: 1, S: 59.

(227) Tarihi İbn-Esir, C: 2, S: 154.

Allah’ın Resulunu halifeleri de ondan sonra aynı minval üzere yürümüşler, onun hidayetini kendilerine rehber edinmişler ve onun peşinden gitmişlerdir. İşte Hz. Ebu Bekir! Hilafet için kendisine biat olunduktan sonra minbere çıkıyor ve ilk konuşmasını yapıyor. Yaptığı bu ilk konuşmada her türlü imtiyazları silip atıyor, tam anlamıyla eşitlik prensibini uygulayacağını ortaya koyuyor ve diyor ki: “Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım haldebaşınıza getirildim. Eğer vaziefemi iyi yaparsam bana destek olun, kötü yaparsam beni doğrultun.” Sonra kendisini seçen halkın kendisini azletme yetkisine haiz olduğunu açıkça ilan ederek diyor ki: “Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itat edin. Allah’a ve Resulüne itaattan ayrıldığm zaman bana asla itaat etmeyin228

(228) Adı geçen eser, C: 2, S: 160.

Ve işte ikinci halife Hattaboğlu Ömer: Hilafet makamına geçer geçmez en geniş anlamıyla eşitlik presibine sarılıyor. Ve zalim halifenin öldürülmesi gerektiğini söylüyor. Hutbesinde “Siz ve ben dalgalı bir denizde gemiye binmiş kişileriz. Dalga bizi bir doğuya bir batıya itiyor. O gemideki insanlar aralarından bir kişiye elbette kendilerine kaptan seçeceklerdir. Eğer kaptan doğru yoldan giderse ona uyacaklardır. Eğer saparsa onu öldüreceklerdir.” Bunun üzerine Hz. Talha diyor ki: “Ne olurdu eğer yaparsa azlederler deseydin.” Ona cevaben Halife Ömer buyuruyor ki: “Hayır, öldürmek geride kalanlar için daha çok ibret verici ve sindirici bir hadisedir229

(229) Adı geçen eser, C: 3, S: 30.

Hz. Ebu Bekir, kendi nefsine hakim olmuş ve seçtiği valilerine halka iyi davranmalarını emretmişti. Hattab oğlu Ömer de bu hususta aynı şeyi yapmış, bu konuda şiddet göstermiş ve bir çok defa kendi nefsini cezalandırdığı olmuştur230. Niçin böyle yapıyorsun denildiğinde hep şu karşılığı vermiştir: “Allah Resulunun kendi nefsine hakim olduğunu gördüm. Ebu Bekir’in de aynı oyda yürüdüğünü müşahede ettim, ben de kendi nefsime hakim oluyorum131.” Hz. Ömer’in bu konuda ne derece şiddetli davrandığını göstermek üzere şu misali anlatmadan geçmeyeceğim: Halife Ömer adamın birisine bir tokat atar. Adam der ki; ben iki kişiden birisiydim. Ya cahil bir kişiydim öğrenirdim, veya yanılan birisiydim bağışlanırdım. Sen neden bana vurdun? Bunun üzerine Hz. Ömer: “Doğru söylersin, işte gel benden hakkını al. Yani kısas yap.” karşılığını verir232

(230) Siretü Ömer, İbn Hattab, İbn Cevzi, S: 113, 115.

(231) El-Ümm, İmam Şafii, C: 6, S: 44.

(232) Kitab’ül-harac, İmam Ebu Yusuf, S: 65.

Hz. Ömer kendisinin yaptığı şeyleri valilerinin de aynıyla tatbik etmelerini emretmişti. Hangi idare ettiği kitleye zulmederse mazlumun hakkını validen almıştı. Bu prensibini herkesin gözleri önünde bir hac esnasında ilan etmiştir. Şöyle ki: Şahitlerin valileri hac mevsiminde kendileriyle buluşmasını isterler. O da hepsini toplayarak, hem valilere, hem de halka konuşma yapar: Ey insanlar! Ben valilerimi sizin başınıza sizi dövüp malınızı alsınlar diye yollamadım. Sadece dininizi öğretsinler, Resulumuzun sünnetini talim etsinler diye gönderdim. Kim başka şekilde davranırsa onu bana getirin. Ömer’in nefsi, yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben mutlaka onun hakkını alırım ve kısası uygularım.” Bunun üzerine, Amr İbn As kalkarak der ki: “Ey mü’minlerin emiri! Eğer müslümanlardan bir kişi halkı tedib etmek maksadıyla onlara herhangi bir harekette bulunmuşsa da yine mi kasas yaparsın?” Buna karşılık halife Ömer şu karşılığı verir: “Nefsim yed’i kudretinde olan Allah’a sığınırım ki, ben yine ona kısas yapar ve hakkını alırım. Nasıl almayayım ki, Allah’ın Resulünün kendi nefsine kısas yaptığını görmüş birisiyim ben.233” İslam hukukunda, halifelerin, hükümdarların ve valilerin alelade mahkemelerde yargılandıkları, normal usullerde mahkeme edildikleri çok rastlanan vakalardır. İşte Ebu Talib oğlu Ali! Hilafeti esnasında zırhını kaybeder. Zırhının bir yahudide olduğunu ve yahudinin onda hak iddia ettiğini görür. Durumu devrin kadısına intikal ettirir. Ve işte şu da Kufe valisi Mugire! Zina ile itham edilir. Kendisine isnad edilen suçdan alelade mahkemelerde mahkeme olur. Tarih bize müslümanların halifesi olan Me’mun’un, Bağdad kadısı Yahya ibn Eksem’in huzurunda, ibn Eksem’in meclisine girer, arkasında hizmetkarları birlikte girerler. Halifenin oturması için bir kürsü taşırlar. Ama kadı Yahya halifenin herhangi bi fertten ayrı olarak mahkeme edilmesini reddeder ve der ki “Ey mü’minlerin emri! Sen arkadaşından ayrı üstün bir meclis edinme kendine.” Bunun üzerine Me’mun utanır, davalı olan adam için de başka bir kürsü ister. Halifeler valilerle diğer fertler arasındaki davaların birçoğu mahkeme huzurunda alelade mahkeme usulleriyle yapılırdı. Çoğu kere de hakme usulu kabul edilirdi. Nitekim Ömer ibn Hattab, hakem usulunu  uygulamıştır. Şöyle ki: Hz. Ömer, belirli bir ücretle bir at satın olır. Adam getirir ve Hz. ömer atı kusurlu olarak teslim eder. Aralarındaki çekişmede bir hakem tayin edilmesi istenir. Adam hakem olarak Irak’lı, Şüreyh’e razı olacağını söyler. Kadı Şüreyh Hz. Ömer’e gelir ve der ki: Sen atı sapasağlam teslim almıştın. Onu tekrar sapasağlam teslim etmek zorundasın, aksi takdir de tazminat ödemen gerekir. İşte Kadı Şüreyh’in Hz. Ömer’in aleyhine hüküm vermesi, Ömer’in onu kadı olarak tayin etmesi için kafi gelir.

(233) Tarih’ü ibn’ül-Esir, C: 3, S: 208. Kitab’ül-haraç, S: 66.

İslam hukuku bilginleri her ne kadar devlet reisi için her şahısta bulunmayan bazı şartları gerekli bulurlarsa da yine de şeriat huzurunda devlet başkanlarıyla bütün vatandaşları eşit olarak kabul ederler. Bu husus valiler, hakimler, hükümdarlar ve sultanlar için ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü bunlar umumi halifeye bağlıdırlar ve onun hükmüne boyun eğerler. Ancak en büyük imam olarak kabul etmedikleri imam devlet reisi hakında şer’i hükümlerin tatbiki hususunda iki değişik görüş öne sürerler.

a) Bir görüş Ebu Hanife’ye aittir. En üst imam (halife) nin haddi gerektiren, zina, içki içmek, iftira haddi gibi konularda işlediği suçlardan ancak tazminat ve mali ceza alınabileceğini kabul etmektedir. Ama bir insanı öldürmek veya bir cana kıymak durmunda bundan sorumlu tutulacağını ileri sürmektedir. Ona göre haddi gerektiren suçlar ve cezalar Allah’ın hakkıdır. Allah’ın hukukunu yerine getirmek mükellefiyeti ise, imama aittir. İmamın bu hudud kendi nefsine tabiki mümkün değildir. Çünkü, bu hududun rusvaylık ve tazib ile yerine etirilmesi zor bir durumdur, zira kişi kendi kendisini cezalandıramaz. Onun üzerinde bir makam da yoktur ki, hududu ona tatbik etsin. Kısas ve tazminat gibi kulların hukukunu ilgilendiren hususlar farklıdır. Çünkü kısas tazminatı alma hak sahibine aittir. Bu noktada imam ile başkası arasında hiçbir fark yoktur. Eğer konunmaya muhtaç olacak olursa müslümanlar onu korurlar. Binaenaleyh tazminatı ödeme gücüne sahip olur. Dolalyısıyla tazminatı ödemenin faydası bahis mevzuu olur234.

Özetleyecek olursak, toplumun hukukunu alakadar eden suçlarda iman (en üst hilafet makamında görevli bulunan kişi) cezalandırılmaz. Cezalandırılmayışının sebebi, suçdan muaf olması değil cezayı kedi kendisine uygulayamamasıdır. Çünkü o, başkalarının üzerine hakimiyet yetkisine haizdir. Kendisinin üzerine hakimiyeti yoktur ki, kendisine cezayı tatbik etsin. Toplumun hukukunu alakadar eden suçlarda cezalandırma yetkisi imama aittir, fertlere değil, İsam hukuku her ne kadar bu suçları cezalandırmayı emrederse de imamın ceza hakkı üzerindeki velayeti işlemiş olduğu suçlardan dolayı cezalanmasını önler. Çünkü imamın kendi kendisine haddi tatbik ederek nefsini horlaması ve cezalandırması akli ölçülere uygun değildir. Cezanın tatbiki mümkün  olmadığına göre, cezanın kendisi de mümkün değildir. Binaenaleyh, vacibin tatbiki mümkün olmazsa, vucub durumu ortadan kalkar.

Ancak, İmam Azam’a göre, yasaklanan fiil yine yasak olarak kabul edilir. Ve suç olarak değerlendirilir. Ancak cezalandırma mikanı olmadığı içni cezalandırma yoluna gidilmez. Buna göre eğer imam bekar olduğu halde zina etse, fertlerden herhangi bir kmise de onu öldürse, katil, öldürme suçundan cezalandırılmaz. Çünkü, kanu mubah olan bir şahsı öldürmüş olmaktadır235. Zira bekar olarak zina eden birisinin cezası ölümdür. Zinanın cezası had cezalarından olduğuna göre, ve had cezasının tecili veyahut da affı mümkün olmadığına göre, bir münkerin izalesi için bekar olarak zina edenin öldürülmesi vacib olur. Binaenaleyh, böyle bir zaniyi öldüren vacibi işlemiş olacağından katil olarak değerlendirilmez.

(235) Tahtavi, C: 4, S: 260.               

Öldürme ve yaralama gibi fertlerin hukukunu alakadar eden suçlarda ise, İmam Azam, imamın (kedisinden üstte bir makam bulamayan devlet reisinin, hilafenin) sorumlu bulup cezalandıracağını kabul eder. Çünkü, bu hakkın kullanılması imama ait değil, tecavüze uğrayan kişiye ve onun velilerine aittir. Eğer imam bu suçlarda cezayı uygularsa, fertlerin yerine cezayı uygulamaktadır. Başkalarına zarar verilmesini  böylelikle önlemektedir. Binaenaleyh, imam bu tip suçlardan birisini işlerse hak sahibi olan fertlerin cezayı  uygulama hakları doğar. Hüküm mevkiinden ve toplumun alacakları destekle imamdan haklarını alırlar. Mahkeme yolu dışında, fertler başka yerlerde haklarını almaya başvururlarsa, bir vebal yoktur. Çünkü onlar haklarını elde etmeye hak kazanmışlardır236.

(236) Şerhi Feth’ül-kadir, C: 4, S: 161.

İmam yerine bir vekil veya her türlü suçlarda hüküm vermek üzere bir kadı tayin edese, vekilin veya kadının, gerek Allah’ın hukukunu alakadar etsin, gerekse fertlerin hukukunu alakadar etsin237 işlemiş olduğu her suçtan muaheze edilmesi gerekir. Buna göre, kuvetlerin ayırımı kabul edilerek mahkemelere şeriatın tatbiki yetkisi verilirse, mahkemelerin, imama işlemiş olduğu herhangi bir suçdan dolayı ceza vermesi mümkündür. İmam Azam’ın bu görüşü zayıf bir esasa dayanmaktadır. Çünkü devlet reisi, toplumun vekilidir. İslam hukukunda ise hitab, imama değil topluma tevcih edilmiştir. Sadece toplum şeriatın ahkamını yerine getirmek üzere imamı seçmiş ve toplumun menfaatını gözetmesini istemiştir. Fertlerde bir kişi herhangi bir suçu işleyecek olursa, imamın, şeriatın hükümleri gereğince toplumun kendisine vermiş olduğu vekalet hakkına dayanarak onu cezalandırması gerekir. Eğer aynı suçu imam işlerse, toplumun imamı cezalandırma hakkı doğar. Ve bu durumda imamın topluma vekalet etmesi imkanı kalmaz.

(237) Aynı kaynak, aynı sayfa.

2- Bu görüşün taraftarlara, İmam Malik, Şafii ve Ahmed İbn Hanbel’dir. Bunlar suçları birbirinden ayırmazlar. İmamın, fertlerin hakkını alakadar eden birsuçu işlemesi ile Allah’ın hukukunu alakadar eden birsuçu işlemesi halinde sorumlu tatulacağını ileri sürerler. Suçlar herkes için yasaklanmıştır. Bu herkesin içinde imam da vardır. Suçu işleyen devletin başı da olsa cezalandırılır. Bu mezheb’ imamları cezanın tatbiki konusunda Hanefilerin görüşüne uymamaktadırlar. Onlara göre cezanın tatbiki sadece devletin başı olan imama ait değil, hem ona ve hem de onun vekillerine aittir. İmam, bir suç işlerse ve bu suçdan dolayı cezlandırılması gerekirse, imama vekalet eden ve cezayı tatbik eder138. İslam hukukçuları devletin en üst makamında görevli olan imamın işlediği suçlardan dolayı cezalandırılması prensibini kabul etmekle yetinmemişler, daha da ileri giderek, imamın suçu işlemisi halinde azledilip azledilmeyeceği konusunu araştırmışlardır. Bir kısmı, imamın yasak bir fiili işlemesi halinde azledilebileceğini kabuil emiştir. İmamın; yasak bir fiili işleyip arzu ve heveslerini hakim kılmaya çalışması halinde, azledilmesi mümkündür. Çünkü, bu davranışı fasıklıkdır ve kendisinin imam seçilmesini önler. Göreve devam etmesine mani olur239.

(238) El-Müdevvene, C: 16, S: 57. Mevahib’ül-celil, C: 2, S: 252, 296. el-İkna, C: 4, S: 244, 245. Şerh’ül-kebir, C: 9, S: 342, 343, 382. El-Mühezzeb, C: 3, S: 189. E- Jmm, C: 6, S: 36. Fıkh’ül-Kur’an ve sünne, S: 197.

(239) Ahkam’ül-sultaniye, Maverdi, S: 14. esna’el-metalib, C: 4, S: 111.