229- SUÇLULARIN UZAKLAŞTIRILMASI:

 

Suçluların uzaklaştırılması (hudud dışı edilmesi) hususundaki hüküm suçlunun dar’ül-islam halkından olmasıyla dar’ül-harb halkından olması arasında fark vardır.

a) Suçlunun dar’ül-islam ahalisinden olması, yani müslüman ve zımmi olması hali;

Yukarda, bütün islam ülkelerinin tek bir islam ülkesi olarak kasul edilip dar’ül-islam adı verildiğini gördük. Bu itibarla bir müslüman veya islamın hakimiyetini kabul etmiş bir zımminin ikamet ettği islam ülsekinin dışıdaki bir ülkeye girmesi katiyen yasaklanamaz.

İslam hukukunda aslolan müslüman veya  zimminin islam diyarından uzaklaştırılmasının caiz olmayışıdır. Zira müslümanın dar’ül-islamdan sürülmesi onu fitnelere maruz bırakır ve felakete sürükler. Dini vecibelereni yerine getirme imkanı bırakmaz. Zımminin dar’ül-islamdan sürülmesi ise, yapmış olması zimmet akdine aykırı bir davranıştır.

Müslümanların yaşadığı ülkelerin bir tek islam ülkesi olarak kabul edildiği içi, gerek müslüman olsun, gerekse zımmi her ikisinin de dar’ül-islamın dışına sürülmesi caiz olmaz. Bunun sonucu olarak bir islam devletinin bir müslüman veya zımmiyi topraklarından sürgün, etme hakkı yoktur. İsterse müslüman veya zımmi kendisinin tebasından olmasın. Ve o kendi ülkesine muvakkat bir zaman, için oturmak üzere gelmiş bulunsun.

Şu halde İslam hukukununun temel prensipleri bir müslüanın veya zımmiin herhangi bir islam ülkesine girmesini önlemez. Ve ister müslüman olsun, ister zımmi olsun girdiği bir islam ülkesinden uzaklaştırılması caiz değildir. Zira müslüman ve zımminin hiçbir halde dar’ül-islamdan uzaklara sürülmesi mümkün değildir. İskterse bu topraklar kendi yurdundan başka bir islam yurdu, veya kendi devletinden başka bir islam devletinin toprakları olsun. Çünkü dar’ül-islamda kalan her belde onun beldesi, her devlet  veya devleti yöneten hükümet onun devleti ve hükümeti sayılır. Çünkü dar’ül-islam hududu içerisinde bulunan her devlet islamın temsilcisidir. Toprağı içerisinde bulunan müslüanların ve islamın hükümlerini kabullenen zımmilerin temsilcisidir. Binaenaleyh bu temsilcilik üzerinde egemen olduğu toprak ve halka değil bütün müslümanlara racidir.

Bir islam devletinin tebaasının bir başka islam devletinin toprağına girmesinin önlenemiyeceği hususu bir prensip olarak kabul edildiğine göre; umumi düzeni sağlamak veya toplum nizamını korumak için gerektiği takdirde her devletin kendi ülkesine girecek kimseler için belirli kayıtlar koyması caiz olur mu? Keza islam devletlerinin zaruretler gerektirdiği takdirde kendi tebaalarından olmayanları veya kendi topraklarının yerlisi bulunmayanları asıl memleketlerine yahut da bir başka ülkeye sürmesi caiz olur mu? İslam hukukunun temel kaidelerinden biri de zaruretlerin mahzurları mubah kılacağı konusudur. Keza her zaruretin kendi ölçüsüyle ölçüleceği de bir kaidedir. Bu demektir ki normal hallerde yapılması normal olmayan hareketler zaruret hallerinde yapılabilir. Sadece yapılan işin zaruretin icabını ve ihtiyaç hududunu aşmaması şarttır. Bu iki temel kaidenin tatbik edilmesiyle islam deletlerinin zaruret halinde girmeyi kayda bağlaması (zaruret durumunun gerektirdiği miktarda ve bu zaruretin başka bir yolla ortadan kaldırılması imkanı bulumaması şartıyla) caiz olur. Keza islam devletlerinin zaruret halinde herhangi bir müslümanı ve zımmiyi topraklarından çıkarmaları- eğer bundan başka zarureti ortadan kaldıracak bir vasıta yoksa caizdir. Hudud dışı edilen fertlerin kendi asli vatanlarına gönderilmesi caiz olduğu gibi diğer bir islam üllkesine gönderilmesi de caizdir. Ancak dar’ül-harba gönderilmesi de caizdir. Ancak dar’ül-harba gönderilmeleri hiç bir şekilde caiz olmaz. İsterse dar’ül-islam ile sürgüne gönderilen dar’ül-harb arasında bir sözleşme ve anlaşma bulunsun yine de dar’ül-harbe sürgün caiz değildir.

Bununla beraber ben hiçbir islam devletinin diğer islam devletlerinin tebaalarının topraklarına grimesini yasaklayamayacağı, amme nizamını ve devlet güvenliğini korumak zarureti veyahut da bazı sebeblerden ötürü orada ikametlerini önleyemeyeceği kanaatındayım. Zira her devletin amme nizamnı korumak için takib edeceği birçok yetkileri bulunmaktadır. Ayrıca islam hukukunda her zarureti ortadan  kaldıracak hükümler vardır. Devlet; kendi güvenliğini ve nizamını korumak her türlü gelşimeyi sağlamak için birçok tedbirler alabilir, şühpheli bulunanları kontrol edebilir. Devletin menfaatlarına aykırı davranışlarından dolayı onları yakalayıp gözaltına alabilir. Bütün bunlar devletin imkanları arasında bulunduğuna göre ve bunların tatbiki islam hukukunun temel prensiplerinden hiçbirisini ortadan kaldırmaya saik olmadığına göre bir islam devletinin zaruret olduğu gerekçesiyle islam hukukunun çok önemli kaidelerinden birisini uygulamadan kaldırmaya veya aksi şeklide tatbike yetkisi yoktur. Madem ki devlet tebaasını sürme yetkisine sahip değildir ve başka bir islam devletinin tebaasının kendi topraklarına girmesini önleyememekte ve ancak yukarda söylediğimiz vasıtalara başvururak bu zaruretleri ortadan kaldırabilmektedir, öyleyse kendi vatandaşlarından daha güçsüz olan yabancılar ve göçmenler için de aynı vasıtalara başvurmakla yetinmesi çok daha evladır.

Şu halde her islam devletinin diğer islam devletlerinin vatandaşlarının kendi topraklarından uzaklaştırmaması ve onları kendi topraklarına girmesini önlememesi, kendi vatandaşlarına yaptığı muamelelerin hepsini onlara da yapması gerekir. Genel güvenliğe zarar verecek bir faaliyette bulundukları takdirde vatandaşlarına verdiği cezayı onlara da vermesi icab eder. Bizim kabul ettiğimiz bu görüş islam hukukunun dar’ül-islamı bir butün olarak kabul etmek ve onu her müslüman ve zımmi için emniyet ve selamet yurdu olarak korumak konusundaki genel maksat ve hedeflerin de uygun düşmektedir. Bunun tersi ötesinde eşitsizlik durumunu ortadan çıkaracağı gibi islam ülkelerinde ırk ve bölge duygusunun gelişmesine de vesile olabilir. Bu ise islamın hoş karşılamadığı bir ayrılık vesilesidir.