214- BİRİNCİ GÖRÜŞ:

 

Bu görüşün sahibi İmam Azam’dır. Ona göre islam hukuku dar’ül-islamda, yani islam devletinin hudud dahilinde bulunan her yerde işlenen bütün suçlara (suçun cinsi nasıl olursa olsun, suçu işleyen ister müslüman olsun, ister zimmi tatpik edilir. Suçlu şayet müslümansa müslümanın islam hukukundan başka hukuk bulunmayacak, bunun dışıda bir hukuka rıza göstermiyecektir. Zimmi ise zimmet akdini sürekli olarak kabul etmekle ilslamın hükümlerini tam olarak kabullenmiş demektir.

Dar’ül-islamda muvakkat olarak ikamet edenlere gelince bunlar Allah’ın hakları meydanında olan, yani toplum hukkuyla ilgili bir suç işledikleri zaman onlera islam hukukunun hükmleri tatpik olunmaz. Fakat fertlerin hukukunun hükümleri tatpik olunmaz. Fekat fertelrin hukukunu alakadar edin bir suç işledikleri zaman, islam hukukunun hükümleri uyarınca kavuşturma yapılır. Daha yukarda dar’ül-islamda muvakkat olarak ikamet edenlere müstemen adı  verildiğini görmüştük.  

İmam Azam müst’emenin bağşlanması gereğini onun dar’ül-islamda sürekli ikamet için bulumadığını, aksine ihtiyaç gereği olarak, ticaret, vazife veya mucerret manada geçiş için bulunduğu sebebine dayandırmaktadır.

Müst’emen olan kimsenin islam hukukunun suçlar ve muamelelerle ilgili bütün hükümlerinden mesuliyeti yoktur. O sadece dar’ül-islama giriş gayesiyle uyuşan ve gelişindeki maksadın temini ile alakalı olan -yani kulların haklarını ilgilendiren hususlardan, sorumludur. Dar’ül-islama gelen bir mesteme’nin insaflı davranması ve kimseyi rahatsız etmemesi gerekir. Biz onun müst’emen oluşunu kabul etmekle kendisine insaflı davranacağımızı ve rahatsız edilmeyeceğini garanti etmiş oluruz. Öyleyse onun da aynı hususlara riayeti gerekir. İftira suçu ve kısası gerektiren suçlar toplumu alakadar eden haklar olmayıp kulları ilgilendiren haklar olduğu için islam diyarına geçici gelmiş bulunan müst’emenlerin ferdlerin hukukunu alakadar eden gasp ve helak gibi suçlardan muaheze olunacağı gbi bu iki suçdan da muaheze olması gerekecektir. Bunun dışında kalan fertlerin hukukunu alakadar eden hususlarda ise sorumluluğu yoktur ve ceza da gerekmez. Bu cezalar ister Allah’a has olan (onun takdir ettiği) cezalar olsun, ister  Allah’ın hukukunun ekseriyette olduğunu zina ve hırsızlık gibi suçlar olsun netice değişmez199.  

(199) Şerh’ül-Fethül-kadir, C: 4, S: 155, 156.

Bir zimminin (islam memleketinde kalmayı taahhüd eden gayrimüslim vatandaşın) dar’ül-islamın dışına irtikab ettiği suçlara islam hukukunun gerekleri tatbik olunmaz. İster işlenen suç dar’ül-islamda mükim olup dar’ül-harbde sefer ettiği anda olsun, ister dar’ül-islamda ikamet ettiği anda olsun netice değişmez. Zira İmam Azam’a göre müslümanın veya zimminin nerede bulununsa bulunsun islamın hükümlerinden sorumlu tutulması meselesi önemli değil, mühim olan müslüman devlet reisinin ilahi hudud ikamet etmesidir. Çünkü hadleri ikame etmek müslüman devlet reisinin vazifesidir. Müslüman devlet reisi had veya cezayı yerine getirmeye gücü yettiği takdirde bundan sorumludur. Çünkü islamda konulan farizalar kudret şartına bağlıdır. Dar’ül-harbde işlenmiş bir suçun işlendiği anda takibat konusu yapılması müslüman devlet reisinin iktidarında değildir. Öyleyse iktidar durumu ortadan kalkınca cezanın vucubiyeti de ortadan kalkar200.

(200) Aynı eser, C: 4, S: 152, 153.

Yukardan beri anlattıklarımızdan çıkan sonuç şudur: İşlenen bir fiilin cezalandırılabilmesi için suçun işlendiği vakitte ve işlendiği yede islam devletinin hakimiyeti bulunması gerekir. Şu halde bir suç mahalli suçun işlenmesinden sonra islam devletinin egemenliği altına (velayet) girse o durumda daha öne işlenmiş suça islam hukukunun hükümleri tatpik olunmaz. Çnükü suçun islam hukukunun hükümmleri tatpik olunmaz. Çünkü suçun işlendiği anda islam devletinin hakimiyeti durumu mevcut değildir.

Bir müslüman veya zimmi; dar’ül-islamda bir suç işler, sonra kalkıp darül-harbe kaçarsa onu dar’ül-harbe kaçması cezasını ortadan kaldırmaz. Zira işlenen fiil cezayı gerekli kılacak bir mahalde vukubulmuştur. Müste’menin de işlediği suçlardan, cezai müeyyide ile sorumlu bulunduğu hallerde durum aynıdır. Müste’menin dar’ül-islamdan dönüp dar’ül-harbe gitmesi dar’ül-islamda (yukarda belirtilen şekilde) sorumlu olacağı suçları işlemesi halinde; cezasının ortadan kalkması durumunu doğurmaz ve işlediği suçtan dolayı ceza görmesine engel olunamaz201.

İslam devletinin orduları dar’ül-harbe gitseler, veya dar’ül-harbde bir karargah kursalar, islam karargahında işlenen suçların hepsi dar’ül-islamda işlenen suçların hükmüne tabi olur. Zira ordu karargahı islam ordularının ikamet ettiği bir mahal olarak kabul edilir. Orada hakimiyet islam devletinindir. Öyleysi nerede bulunursa bulunsun; ordu karargahı dar’ül-islam sayılır. Ordu karargahının dışında işlenen suçlara gelince; bunların hükmü dar’ül-harbde işlenen suçların hükmü gibidir202.

(201) Bedai’üs-sanai, C: 7, S: 131.

(202) Aynı eser, C: 7, S: 132.

İmam Azam; gaza esnasında askerlerin işledikleri suçların cezasının ancak islam topraklarına döndükten sonra mümkün olabileceği görüşündedir. Bu görüşünü Allah Resulünün şu hadisi şerifine dayandırır: “Savaşta eller kesilmez203.” Ebu Hanife katil suçlarında bazı durumları birbirinden ayırmaktadır. Bir kişi müslüman olup da dar’ül-harbde kalmış ve dar’ül-islama hicret etmemişse dar’ül-islam ahalisinde bir müslümanın veya zimminin onu öldürmesi halinde onlara kısas ve diyet yoktur. Maktul dar’ül-islam halkında müslüman veya zimmi ise ve dar’ül-harbe müste’men olarak  girmişse, o zaman da kısas yoktur. Çünkü suçun işlendiği mahalde islam devletinin hakimiyeti yoktur. Sadece işlediği suça karşılık katilin diyet ödemesi gerekir. Maktul dar’ül-harbe zorla getirilmiş olan birisiyse, İmam Azam, onu öldürülmesi halinde kısas ve diyetin gerekmeyeceği görüşündedir. Ona göre esaret hali esirin masumiyeti durumunu ortadan kaldırır. Ne var ki İmam Muhammed ve Ebu Yusuf bu görüşte İmam Azam’a karşı çıkmaktadırlar. Onlar esaret halinin; esirin masumiyetini ortadan kaldırmayacağı görüşündedirler. Binaenaleyh  esir de olsa katilin ve maktulün dar’ül-islam ahalisinden olduğunu öne sürmmektedirler. Eğer suçun işlendiği yerde ve onda islam devletinin egemenliği bulunmuyorsa ve bu yüzden kısas mümkün olmuyorsa katilin katl hadisesine tazmin olmak üzere diyet ödemesi gerekir ve buna zorlanır. Zira tazmin hakkı mahkeme edilenin mahkeme edilişi anında sabit olmaktadır204.

İmam Azam, müslüman ve zimmini dar’ül-harbe müste’men olarak girmeleri halinde dar’ül-harbde yaşayan bir müslümanla veya dar’ül-harb ahalisinden olan bi harbiyle faiz sözleşmesi yapabileceğini caiz görmektedir. Ona göre faiz; harbi olan birini kendi rızasıyla malını itlafdır. Kedi rızasıyla olduğu için eman ahdine zıt bir davranış olmaz. Çünkü dar’ül-islama hicret etmemiş bir müslümanın malları masum değildir. Fakat İmam Ebu Yusuf bu noktada İmam Azam’a karşı çıkmaktadır. Ve o ister müslüman olsun, ister zimmi olsun dar’ül-harbe girmeleri halinde bile islamın hükümleriyle sorumlu bulunduklarını ve onu yerine getirmeleri gerektiğini kabul etmektedir. Binaenaleyh ister müslüman olsun, ister zimmi dar’ülharbde mübah da olsa islam hukukuna aykırı bir fiili işlemek hakkına haiz değildirler. Dolaylısıyla, madem ki faiz islam hukuku hükümlerince haramdır; o halde ister dar’ül-islamda  olsun,  isterse dar’ül-harbde olsun, müslüman veya zimminin bu yasağa riayet etmesi gerekir. Şu kadar var ki İmam Muhammed dar’ül-harbde harbi (müslüman  olmayan ülkenin müslüman olmayan halkı) ile faiz muamelesi yapmakla dar’ül-harbde müslüman olduğu halde dar’ül-islama hicret etmemiş bulunan biriyle faiz muamelesi yapmanın farklı olduğunu kabul etmektedir. İmam Muhammed Ebu Hanife’nin yukarda zikrettiği sebebe dayanarak dar’ül, harbde bir müslüman harbi ile faiz sözleşmesi yapabilceğini ancak müslüman olduğu halde dar’ül-islama hicret etmemiş bulunan birisiyle faiz sözleşmesi ve alışverişi yapamıyacağını kabul etmektedir205. İmam Azam’ın önderliğini yaptığı Hanefi mezhebinde gerek müslüman olsun, gerek zimmi olsun dar’ül-harbde birinin diğeriyle veya birbirleriyle faiz anlaşması veya muamelesi yapamayacakları dar’ül-islamda olduğu gibi, dar’ül-harbde bunun caiz olmayacağı ittifakla kabul edilmektedir. Şayet müslüman veya zimmi birbirleriyle yahut biri diğeriyle dar’ül-harbde faiz anlaşması yapacak olurlarsa bu takdirde hüküm işlendiği anda ve mahalde islam hakimiyetinin ve kuvvetinin bulunmayışı nedeniyle ceza terettüp etmez. Sadece faiz olan kişinin aldığı faizi iade etmeleri gerekir. İsterse faiz aldığı kişi dar’ül-harbde kalmış olsun. Çünkü iade bir ceza değildir. Bu konuda mahkeme olunanların mahkeme olundukları anda islam devletinin velayeti altında bulunmaları kafidir. Müslüman veya zimmi dar’ül-harbe müst’emen olarak gider, bir harbiden borç alır veya ona borç verirse, bilahare müslüman veya zimmi borç aldığı veya borç verdiği harbi veya müste’men olarak dar’ül-islama gelirse hakim; bunlardan birisinin diğeri hakkında borç davası açmasına müsaade etmez. Keza biri diğerinin malını gaspetmiş ise gasp davası açtırmaz. Zira dar’ül-harbde borçlanma bizim orda hakimiyetimizin bulunmayışı onların da bizim ülkemizde hakimiyetinin bulunmayışı sebebiyle heder ve telef durumuna geçer. Gasp da aynı şekildedir. Zira gerek borçlanma, gerekse gasp tazmin olunmaz mallar haline dönüşmektedir. Çünkü aslolan dar’ül-islam halkının malının harbi için mubah olması, harbilerin de malını dar’ül-islam halkı için mübah olmasıdır. Müsülman veya zimi müst’emen olarak dar’ül-harbe giderken yaptıkları eman akdiyle orada kaldıkları sürece oranın halkına (harbilere) eziyet etmekten kaçınmayı kabullenmiş olmakta, insafı taahhüd etmektedirler. Keza onlar da müst’emen olarak dar’ül-islama gelirken yapıkları eman sözleşmesiyle ister müslüman olsun isterse zimmi yerli halka eziyet vermekten kaçınacaklarını ve insaflı davranacaklarını taahhüd etmektedirler. Şayet iki taraftan biri diğerinden bir şey gasbederse kendisi için mübah olan bir malı gaspetmiş olmaktadır. Ne var ki, eman sözleşmesi ile gittiği yerin halkın eziyet vermeyeceğini ve insaflı davranacağını taahhüd etmiş olmasından dolayı gasıp halinde sözünü bozmuş gadretmiş ve eziyet etmiş olacaktır. Gadr ve sözden dönme ise kendiliğinden mübah olan bir malın haram olması veya haram olan bir malın helal olması için yeterli bir sebep değildir.         

(205) Adı geçen eser, C: 7, S: 132.                                                                                                                                                                                   

İki harbinin dar’ül-harbde birbirlerine borç vermeleri veya borç almaları halinde de hüküm bsöyledir. Dar’ül-harbde birbirlerine borç verip veya aldıktan sonra müst’emen olarak dar’ül-islama geldiklerinde ikisi arasında borç davası açıllmasına hakim müsaade etmez. Bu konuda hüküm ymetkisi de yoktur. Çünkü ne borçlandıkları anda ne de mahkeme olundukalrı anda bizim onlar üzerinde bir velayet hakkımız mevcut değildir. Ancak adr’ül-islamda müslüan oldukları takdirde hakim aralarında borç davası açmalmarına ve hüküm vermeye yetkilidir. Çünkü mahkeme oldukları vakitte bizim onlar üzerindeki hakimiyetimiz sabit o lmuş bulunmaktadır206.

(206) Adı geçen eser, C: 7, S: 132, 133.

Bir müslüman veya zimmi dar’ül-harbde bir müslüman veya zimmiden borç alırsa yahut da malını gasbederse borcunu vermesi gerekir ama gasptan dolayı cezalandırılmaz. Sadece gasp ettiği malı yeniden ödemesi icab eder. Burada gasp suçuna ceza vermemenin sebebi; suçun işlendiği anda ve işlendiği mahalde islam devletinin hakimiyetini mevcut olmayışıdır. Borcun ödenmesine ve gaspedilen malın tazminine dair hüküm verebilmenin nedeni ise mahkeme olundukları anda mahkeme edilenlerin üzerinde islam devletinin velayet hakkının bulunmuş olmasıdır. 

Yukadan beri açıkladıklarımızı özetleyecek olursak diyebiliriz ki, müslüman veya zimminin dar’ül-harbde bir harbiye karşı işledileri suçlardan dolayı İmam Azam’ın görüşü uyarınca cezalandırılmaları gerekmez. Çünkü suçun işlendiği onda veya işlendiği yerde islam devltinin velayet yetkisi bulunmamaktadır. Tecavüze uğrayanın veya mal sahiplerinin işlenen bu suçlardan dolayı mali tazminat istemeleri veya diğer talepleri konusunda dar’ül-islamdaki mahkemeler bakamazlar. Tecavüze uğrayan kişi müslüman bir esir veya dar’ül-islama hicret etmemiş bir müslüman ise hüküm yine aynıdır.

Tecavüze uğrayan kişi dar’ül-islam halkından ise suçun işlendiği mahalde islam devletini velayet yetkisi bulunmadığı için işlenen suçlara ceza verilemez. Ancak dar’ül-islamdaki mahkemeler tecavüze uğrayanın kendisi veya velisi istediği takdirde dar’ül-harbde işlenmiş olan suçlardan dolayı mali tazminat ve benzeri davalara bakabilirler. Bu mahkemeler tazminat cezası mesela diyet hükmü verebilirler. Ancak diyet ifade ettiğimiz gibi bir yandan tazminattır, diğer yandan da cezadır. Bu demek oluyor ki sözünü ettiğimiz hadiseler hususunda islam diyarında bulunan mahkemeler doğrudan doğruya ceza vermek yetkisine sahip değildirler.

İmam Azam’ın İslam hukukunun mekan bakımından geçerliliği tatbiki konusundaki görüşü budur. İslam hukukunun müst’emenler üzerinde geçerli olamayacağı hususundaki görüşünün islam ülkeleri için çok kötü neticeler doğurduğu bir gerçektir. Zira yabancılar için verilen imtiyazlarda ve kapitülasyonlarda bu görüş esas mesned olmuş ve buna dayanılarak bugün yabancı adını verdiğimiz o gün ise müst’emen denilen gayrımüslimlere bu haklar tanınmıştır. Hepimiz bu imtiyazların islam ülkeleri için ne kötü ve feci neticeler doğurduğunu gayet iyi bilmekteyiz. Bugün de müslümanların o güçsüz dönemlerinde yabancılara tanıdıkları imtiyazların yabancı devletlerin islam diyarına göz dikmeleri için nasıl kötü bir vesile olduğunu çok iyi görmekteyiz. Onlar bu görüşten yararlanarak islam ülkelerine girmişler, mallarını ve canlarını güven altına almışlar, ama bir müddet sonra müslümanlar zayıflayınca, güç durumlarla karşılaşınca artık almış oldukları bu imtiyazlar müslümanları sömürmeleri için yeterli bir sebep olmuştur. Bu yüzden islam ülkelerinde müslüman halkın hukuku çiğnenmiş, yabancı unsurlar egemenliklerini ve güçlerini gittikçe artırmışlardır.