İ K İ N C İ  F A S I L

 

KISAS VE DİYET SUÇLARI İÇİN KONULMUŞ

BULUNAN CEZALAR

470- MUTEADDİT CEZALAR

 

Daha önce de belirttiğmiiz gibi kısas ve diyet suçları beş bölümden muteşekkildir:

1- Kasıtlı öldürme

2- Kasta benzer öldürme

3- Hatalı öldürme

4- Kasıtlı yaralama

5- Hatalı yaralama

Bu suçlar için konulmuş bulunan cezalar şunlardır:

a)Kısas

b) Diyet

c) Keffaret

d) Mirastan mahrumiyet

e) Vasiyetten mahrumiyet

Aşağıda bu cezalardan her biri üzerinde ayrı ayrı duracağız.

 

471- a) KISAS

 

İslam hukuku kasıtla öldürmelerle, kasıtlı yaralamalar için kısas cezası koyar. Kısas demek suçlunun işlediği fiilin aynıyla cezalandırılması demektir. Öldürmüşse öldürdüğü gibi öldürmek, yaralamışsa yaraladığı gibi yaralamak.

Kısas cezasının kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriftir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde buyurur ki:

“Ey iman edenler, öldürmede kısas size farz kılındı. Öyleyse hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim kardeşi tarafından affedilirse o zaman uygun olanı yapmalı ve güzelce onu ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için elim bir azab vardır.

“Ey akıl sahibleri!Sizin için kısasta hayat vardır. Ta ki korunasınız.” (Maide: 5/178-179)

“Ve onda kendilerine yazdık ki: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalara karşılık kısas vardır. Kim bunu bağışlarsa o kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin kendileridir.” (Maide: 5/240)

Hadis-i şerifler de Kur’an-ı Azimmüşşanın getirmiş olduğu bu hükmü pekiştirmişlerdir. Nitekim Allah’ın Rasulü buyurur ki:

“Kim bir mü’mini öldürmeye yeltenirse öldürülenin velisi razı olmadığı sürece ona kısas yapılması gerekir.”

“Kim bir kimseyi öldürürse öldürülenin ailesi iki şeyi seçmekle karşı karşıyadır:İsterlerse kısas uygulanır, isterlerse diyet.”

Gerek eskiden gerekse günümüzde kısas cezasından daha üstün ceza olduğu söylenemez. Kısas cezaların en adilidir. Çünkü o, suçluyu işlediği suçun misliyle cezalandırmaktadır. Bu ceza emniyet ve nizam için de en iyi cezadır. Çünkü suçlu işlediği fiilin misliyle cezalandırılacağını bilince, çoğunlukla suç işlemekten vazgeçer. Suçluyu genellikle öldürmeye veya yaralamaya sevkeden faktör, üstünlük ve galibiyet arzusudur. Suçlu karşısındakini öldürdükten sonra, kendisinin de hayatta kalamıyacağını düşünecek olursa, kendi hayatını devam ettirmek için karşısındaki kimsenin hayatına kıymaz. Saldırdığı kimseye bugün mağlub olursa, yarın onu yenebileceğini bilen kimse karşısındaki kimseyi mağlub etmek için suç yoluna başvurmayı düşünmez. Bunun günümüzde pek çok pratik örnekleri vardır. Mesela asabi mizaçlı, çabul kızabilen kişi hasmının kendinden daha güçlü olduğunu veya saldırısına misliyle mukabele edeceğinden emin olduğu zaman saldırmaktan vazgeçer ve çok sakin bir davranış içerisine girerek sulh olmak ister. Silahlanmış bir kişi eğer karşısındaki hasmının da kendi gibi silahlı olduğunu ve saldırısına ayniyle mukabele edebileceğini düşünürse, çoğu kerre saldırıdan vazgeçer veya saldırıp saldırmamayı düşünür. Keza güreşen veya boks yapan kişi kendisinden çok daha kuvvetli ve çok daha sağlam olduğunu bildiği rakiblerine karşı meydan okuyamaz. Ama zayıf ve güçsüz olduğunu tahmin ettiği kimselere kolaylıkla meydan okur.

İşte insan tabiatı, İslam hukuku kısas cezasını bu tabiatı dikkate alarak koymuştur. Suça sevkeden her psikolojik faktörü, islam hukuku koyduğu kısasla suçu önleyen aksi bir psikolojik faktörle karşılar. Ki bu husus tamamen modern psikolojinin verilerine uygundur.

Beşeri hukuk kısas cezasını sadece ölüm suçlarında uygular ve kabul eder. Öldürmede, bütün unsurlar mevcut ise idam cezası verir. Ama yaralamada buna başvurmaz. Yaralayanı para cezasına veya hapis cezasına çarptırmakla, yahut da her ikisini birden uygulamakla iktifa eder.

Şüphesiz ki İslam hukuku ceza bakımından öldürme ve yaralamayı aynı doğrultuda ele almakla gayet tabii ve mantıki bir yol izlemiştir. Beşeri hukuk ise kendisini mantık ve eşyanın gereklerden uzak bir noktaya atmış ve bu iki suça uyguladığı cezaları ayırmıştır. Zira öldürme ve yaralama suçları aynı türden ve aynı faktörle meydana gelen suçlardır. Ölüm; yaralama ve vurma halleri olmadan çoğunlukla gerçekleşemez. Bazı yaralama ve vurmalar ölümle sonuçlanır. Bazıları ise ölümle sonuçlanmaz. Ölümle sonuçlanmayan yaralamaya biz yaralama adını veririz. Ölümle sonuçlanan yaralamaların adına da öldürme deriz. Madem ki her ikisi aynı türdendir öyleyse cezaların da aynı türden olması gerekir. Ve madem ki her iki suçun neticeleri diğerinden farklıdır, verilecek cezaların neticeleri de aynı şekilde -ne fazla ne eksik- birbirinden farklı olmalıdır. Her iki suçun da türü birdir. Ve aslı yaralamadır. Cezaları aynı türdendir. Ve şeriata göre bu, kısastır. Her iki suçtan birisi tecavüze uğrayanın ölümüyle sonuçlanırsa buna verilecek ceza da aynı şekilde suçlunun öldürülmesidir. İkincisi ise tecavüze uğrayanın yaralanmasıyla sonuçlanır ki buna verilecek ceza da İslam hukukuna göre, suçlunun yaralanmasıdır. İşte bu ince mantık kaidesine ve hassas ölçüye beşeri hukuk henüz ulaşabilmiş değildir. Ama şurası muhakkak ki, birgün -uzak veya yakın- muhakkak, bu noktaya o da gelecektir. Çünkü hukukta birinci esas mantıktır. Madem ki beşeri hukuk katl suçlarında kısas cezasını kabul edip uygulamaktadır ve madem ki mantık, yaralama suçları için de aynı cezanın uygulanması gerektiğini amirdir, muhakkak beşeri hukuk birgün eşyanın özünde varolan bu mantığa boyun eğecek ve başlangıcını kabul ettiği noktaya gelecektir.

Tecavüze uğrayanın veya onun velisinin kısas cezasını affetme hakları vardır. Binaenaleyh ikisinden biri affettiği takdirde ceza sakıt olur. Af bazan bedava bazan da diyet mukabilindedir. Ancak kısas cezasının af ile sakıt olması yöneticilerin suçluya uygun bir tazir cezası vermeleri engellemez.

İslam hukukunda genellikle tüm suçlarda tecavüze uğrayanın cezayı affetme yetkisi yoktur. Bu hak istisnai olarak kısas ve diyet suçlarına munhasırdır. Bunun dışında hiçbir suça intibak etmez. Çünkü bu suçlar kuvvetle tecavüze uğrayan kişinin şahsıyla alakalıdır. Ve toplum güvenliğini nizamını alakadar ettiğinden çok suçlunun kendi şahsını alakadar eder. İslam hukuku tecavüze uğrayanın kullandığı af yetkisinin amme nizamını ve güvenliğini alakadar etmesinden endişe duymamıştır. Zira öldürme ve yaralama suçu her ne kadar ferdin emniyeti bakımından çok önemli ve tehlikeli bir tecavüz ise de, toplumun emniyeti bakımından aynı derecede tehlikeli ve önemli bir hal değildir. Çünkü her insan başkasının katilinden veya başkasını dövenden çekinip korkmaz. Ve kendisine de tecavüz edeceğini düşünmez. Bilir ki, katl, yaralama ve dövme ancak ahsi bir nedenden dolayı olabilir. Ama hırsız böyle değildir. Hırsızdan herkes korkar ve endişe eder. Çünkü bilir ki, hırsızın aradığı malıdır. Onu nerede bulursa alır. Belli bir kişinin malını değil, herhangi bir mal.

Tecavüze uğrayana veya velisine affetme hakkının verilmesinin amme güvenliğine etkisi olacağı kabul edilse bile, bu etki ancak tecavüze uğrayanın bu hakkı kullanmakla aşırı gitmesi durumunda sözkonusu olabilir. Aşırı gitme ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü suçun tecavüze uğrayanın fiiliyle alakalı olması onun af hakkını kullanmakta şiddetli ve sıkı davranmasını gerektiren bir sebebtir. Nedenine gelince... İnsan tabiatında tecavüze uğradığı takdirde affa temayülden çok intikam temayülü vardır. Binaenaleyh suçun tecavüze uğrayanın şahsıyla alakalı olması, af hakkının kullanımında aşırı gitmeyi önleyecek bir teminattır. Buna bağlı olarak da toplumun nizamını haleldar etmemesini sağlayacak bir garantidir.

İslam hukuku tecavüze uğrayana veya velisine af hakkı vermekle gayet pratik ve mantıki davranmıştır. Çünkü eza da, af da suça karşı koymak için konulmuştur. Ancak çoğunlukla ceza suçun vakuuna engel olmaz. Af ise daha çok suçun önlenmesine vesile olur. Çünkü af ancak sulh olup anlaştıktan, suça ve suçluluğa sevkeden her türlü duygulardan insanın içini arıtıp temizlemesinden sonra mümkün lur. Ve işte bu noktada af, cezanın gördüğü vazifeyi görür ve cezanın yapmaktan aciz olduğu sonucu budur. Meseleye mantık açısından bakıldığında diyebiliriz ki; yaralama ve öldürme suçları şahısları ilgilendiren suçlardır. Ve bu şahsi saiklerle işlenir. Suçlnun ruhundaki şahsi saikler tecavüze uğrayanın şahsının sebeb olduğu saiklerdir.Binaenaleyh suç; toplumun emniyetini alakadar ettiğinden çok tecavüze uğrayanın hayatı ve varlığını alakadar eder. Dolayısıyle tecavüze uğrayanın şahsiyetinin, cezanın uygulanmasında değerlendirilmesi gerekir. Madem ki suç, onun şahsıyle böylesine yakından alakalıdır, onun şahsiyetinin göz önünde bulundurulması gerekir.

İslam hukuku tecavüze uğrayanın bazı suçların cezasını affetmesini kabul ettiği gibi beşeri hukuk da aynı prensibi kabul etmektedir. Her ne kadar İslam hukukuna uyarak aynı suçlara bu prensibi uygulamamakta ise de, diğer bazı suçlarda bu prensibi kabul etmektedir. Mesela beşeri hukuk zina suçundan tecavüze uğrayan kişi olarak kabul ettiği kadının eşi için zina eden karısının cezasını affetme hakkını kabul etmiştir. Böylelikle cezayı kaldırma yetkisini tamamen tanımıştır. Şu halde İslam hukuku tecavüze uğrayana af hakkı tanımakla garib birşey yapmamıştır. Sadece bugün modern kanunların kabul ettiği bu prensibi uygulamakla seçtiği mantıkta en iyi noktayı gözeterek, beşeri hukuktan kat kat üstün olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü öldürme ve yaralama suçlarında af hakkının kabulu uyuşmaya ve kaynaşmaya sebeb olur. Nefret ve intikam duygularını yener. Böylece suçlar azalır. Suçluluk duygusu hafifler. Beşeri hukuk ise aynı prinsibin uygulandığı noktada mantık yolunu seçmemiştir. Çünkü o zina suçunda kocaya af hakkını  vermekle fuhşun yayılmasına ve ahlakın bozulmasına sebeb olmuştur. Böylelikle aile düzeni, yıkılmaktadır. Sadece muvakkat olarak eşler arasında bir uyum kastedilmektedir. Aile düzeni yıkıldığı takdirde toplumun üzerine dayandığı en kuvvetli dayanaklardan biri yıkılmaktadır. Kanun, toplumu yıkmak için değil, korumak için konulan hükümleri ihtiva eder.

Kısas kasıtlı öldürme ve yaralama hallerinde konulan ceza olduğuna göre kısas hükmü belli şartların bulunmasına bağlıdır. Ayrıca kısasın uygulanması da mümkün olmalıdır. Kısasın tatbiki imkansız ve şartlar da mevcut değilse kısas hükmü ortadan kalkar. Onun yerine diyet gerekir. İsterse tecavüze uğrayan kişi veya velisi bu hükmü istemesin. Çünkü diyet cezası fertlerin talebine bağlı olarak verilecek bir hüküm değildir.

İslam hukkunda kısas hükmünün uygulanmasının mümkün olmadığı hallerde, suçluya diyetle beraber -gerektirdiği takdirde- tazir cezası verilmesini önleyecek bir engel yoktur. Maliki mezhebine göre; kısasın sakıt olduğu veya kısas hükmünün yaralama veya öldürme halerinde imkansız bulunduğu takdirde tazir cezasının verilmesi gerektir.192

(192) Mevahib’ul, Celil C: 6, S: 268.

Kasıtlı öldürme ve yaralama hallerinde aslolan ceza kısastır.Diyet ve tazir ise kısas yerine geçen, kısasın imkansız olduğu veya af ile sakıt bulunduğu hallerde tatbik olunan bedel cezasıdır.

 

472- DİYET

 

İslam hukuku kasta benzer veya hata ile öldürme ve yaralama halerinde asli ceza olarak diyeti vazetmiştir. Bu cezanın kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Nitekim bu hususta Yüce Allah Nisa suresinde buyurur ki:

“Bir mü’minin, diğer bir mü’mini öldürmesi olur şey değildir. Ancak, yanlışlıkla bir mü’mini ölüren kimsenin mü’min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine bir diyet vermesi gerekir. Eğer onlar bağışlarlarsa mustesna.”(Nisa: 4/91)

Allah Rasulü de şöyle buyurmaktadır:

“Dikkat edin, hataen öldürmenin cezası sopayla, kırbaçla ve taşla öldürmenin cezası gibidir ve yüz devedir.”

Diyet; muayyen miktarda mali ceza olmakla beraber, devletin hazinesine değil tecavüze uğrayanın malı arasına girer. Binaenaleyh bu bakımdan diyet özellikle tazminata benzemektedir.

Miktarına gelince, tecavüzün cesametine bağlıdır. Suçlunun suçu kasıtlı işleyip işlememesine göre miktarı değişir. Diyet ile tazminat arasında benzerlik olması nedeniyle onu tazminat olarak kabul etmek yanlıştır.Çünkü diyet cinai bir cezadır. Ve diyet hükmü fertlerin talebine bağlı değildir. Diyeti tamı tamına bir ceza olarak değerlendirmek de aşırılık olur. Çünkü o tecavüze uğrayana ödenen bir maldır. Şu halde diyet için söylenecek en iyi ifade; onun hem ceza, hem taviz olduğunu belirtmektir. Cezadır; çünkü suç için takarrur etmiştir. Suça konu olan kişi ondan vazgeçerse suçlunun durumuna uygun bir tazir cezasıyla cezalandırılması caiz olur. Eğer ceza olmasaydı, diyet hükmünün verilmesi tecavüze uğrayanın talebine bağlı kalırdı. Madem ki, affedilmek ile yerine tazir cezası verilmesi caiz olmaktadır öyleyse o bir cezadır. Öte yandan diyet bir tazminattır. Çünkü o tecavüze uğrayan ondan vazgeçtiği takdirde diyet hükmünün verilmesi caiz olmaz.

Diyet, sınırlı cezadır. Hakimin bu cezayı artırma veya eksiltme, yahut da miktarını değiştirme hakkı yoktur. Diyetin miktarı hata ve kasta benzerlik halinde değişmektedir. Keza yaralama halinde yaranın çeşidine ve cesametine göre de değişir. Ancak her suç ve durum için miktarı belirlenmiştir. Küçüğün diyeti büyüğün diyeti gibidir. zayıfın diyeti kuvvetlinin diyeti gibidir. Üst tabakadan birisiyle alt tabakadan birisinin diyeti aynıdır. Hakimin diyetiyle mahkumun diyeti aynıdır. Ayrıca ittifakla kabul edilmiştir ki erkeğin diyeti öldürme halinde kadının diyetinin iki katıdır. Yani kadının diyeti, erkeğin diyetinin yarısıdır. Yaralama halinde ise İmam Azam Ebu Hanife’ye göre193 kadın için gerekli olan diyet miktarı, mutlak manada erkek için gerekli olan diyet miktarının yarısıdır. İmam Malik ve Ahmed İbn Hanbel’e göre194 kadının diyeti; diyetin üçte birine kadar olan miktarda erkeğinkine musavidir. Eğer vacib olan miktar diyetin üçte birinden fazla olursa kadın için gerekli olan diyet, erkeğin diyetinin yarısıdır.195 Gayrimüslimlerin diyeti konusunda ise ihtilaf vardır. Bazıları müslümanla, gayri müslimin diyetini aynı kabul ederken, bazıları arada fark gözetirler.196

(193) Bedais-Sanai C: 7, S: 312 Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 302.

(194) Şerh-i Derdir C: 4, S: 248. El-Muğni C: 9 S: 523.

(195) Bu kaide İmam Ahmed’e göre mutlaktır. İmam Malik ise fiil ve mahalin birleşmesi kaydıyle takyid eder. Bakınız: Şerh-i Derdir C: 4, S: 249. Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 264-265.

(196) Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 255. Şerh-i Derdir C: 4, S: 238. El-Muğni C: 9, S: 527 El-Muhezzeb C: 2, S: 211.

İslam hukuku kasıtlı öldürme cezasıyla, kasta benzer öldürmenin cezasını ayırmıştır. Birinciye kısas hükmü koymuş ikinciye de ağır diyet. Sebebine gelince kasıtlı öldürmede suçlu, tecavüze uğrayanı öldürmeyi kastetmektedir. Kasta benzer öldürmede ise suçlu tecavüze uğrayanı öldürmeyi kastetmemiştir. Fiil bakımından zoraki bu fark; ikisinin de ceza bakımından müsavi olmasını önler. Ayrıca kısas cezasının kaste benzer öldürme hallerine tatbiki mümkün değildir. Çünkü kısas, suçluyla işlediği fiil arasında bir ortaklık bulunmayı gerektirir. Kasta benzer öldürmede ise suçlu; tecavüze uğrayanı öldürmeyi kastetmemiştir. Eğer tecavüze uğrayan suçlu ile beraber öldürülürse suçuyu öldürenin onu kastetmiş olması gerekir ki burada denklik durumu mevcut olaz. Binaenaleyh adalet ve mantık kasıtla, kasta benzer öldürme suçlarının cezası arasında ayırım yapmayı gerektirir.

Ayrıca İslam hukuku tam kasıtlı öldürme ile, hata arasında da ayırım yapmıştır. Kasıtlı ölürme halinde kısası koyarken, hatalı öldürme halinde hafifletilmiş diyeti koymaktadır. Bununla şu noktayı gözönünde tutmaktadır:kasıtlı öldürme suçlarında suçlu; suçu işlemeyi kasteder, onu düşünür, planlar ve muhtelif vesilelerle ya kendisi veya başkası için sağlayacağı maddi ve manevi menfaati temin için suçu işler. Hatalı öldürme halinde ise suçlu suçu kastetmez. Onu planlayıp düşünmez. Ve suçu işlemesini gerektiren bir neden de bulunmaz. Sadece mevcut olan şey, suçlunun ihmali veya dikkatsizliğidir. Bu da suçu oluşturan fiili meydana etiren nedendir. Halbuki suçlunun kafası aslında bu fiile bizzat yönelik değildir. Şu halde kasıtlı öldürme iki unsurdan meydana gelmektedir:

a) Manevi unsur:Suçlunun psikolojik olarak suça yönelmesidir.

b) Maddi unsur:suçu oluşturan fiilin kendisidir.

Hataen işlenen suçlarda; suçun sadece maddi unsuru bulunmakta ve manevi unsuru bulunmamaktadır. Manevi unsuru da tamamen olsa suç kasıtlı durumunu alır. Kasıtlı suçlunun psikolojik haleti ile hatalı suçlunun psikolojik haleti arasındaki fark; suçlara verilen cezanın farklı olmasını gerektirir. Binaenaleyh hir iki psikoloji rasındaki fark bütünüyle cezalar arasındaki farka denktir. Şöyle ki kasıtlı suçlu; suçu işlemeye sevkeden psikolojik faktörlerden uzaklaştırıldığı takdirde hatalı suçlunun durumuna eşit hal alır. Ve suçun sadece maddi unsuru kalır. Bunun için İslam hukuku, af halinde kasıtlı ölürmenin cezasıyla, hatalı suçun cezasını aynı tutmuş ve her ikisine de diyet hükmü uygulamıştır. Sanki afla kasıtlı öldürmede suçun manevi unsuru ortadan kalkmaktadır. Ve böylece af, diyeti her ikisuçu sadece maddi noktadan ortak duruma geçirmektedir.

İslam hukuku hata halinde kısas hükmünü vermemiştir. Çünkü suçlunun psikolojik faktörleri mevcut değildir. Ayrıca suçlu suçu kastetmemiş, önceden planlayıp düşünmemiştir. Ancak suça neden olan unsur ihmal ve dikkatsizlik olduğundan ve genellikle bu gibi halde tecavüze uğrayanın veya varislerinin mali zararlara düşmelerine neden olduğundan İslam hukuku bu iki sebebi gözönünde tutarak cezanın insanın kendi nefsinden sonra en çok dikkat ve itina gösterdiği bir noktaya, mala uygulamasını muvafık görmüştür. Dikkat ve itina göstermenin cezası, insanların dikkatle ve titizlikle korumaya çalıştıkları maldan mahrumiyettir. Binaenaleyh başkalarının malına zarar vermenin  cezası malla zarardır. Şüphesiz ki ihmalkar ve umursamaz kişinin dikkat ve itina ile uyanıp özenmesine vesile olması bakımından bu ceza kafidir.

Buradan anlaşılıyor ki diyet; hakkında kısas hükmü verilmeyen kasıtlı suçlarla kasta benzer ve hatalı suçlar arasında müşterektir. Ama bu üç halde ödenecek diyet miktarı aynı değildir. Kasıt ve kasta benzer öldürme suçlarının diyeti ağırlaştırılmış diyettir. Hatalı ölürme suçunun diyeti ise hafifletilmiş diyettir.

Aslında diyet; miktar olarak genillikle yüz devedir. diyetin hafifletilmesi veya ağırlaştırılmasının sayı üzerinde bir tesiri yoktur. Ancak devenin türünde ve yaşında etkilidir. Diyet kelimesi normal olarak kullanıldığı zaman, kamil diyet kastolunur ki yüz devedir. İster diyet ağırlaştırılmış diyet olsun, ister hafifletilmiş diyet olsun diyet denildiği zaman bununla yüz deve kastolunmaktadır. Kamil diyetten aşağısı kastolunacağı zaman buna arapçada ereş (yarı diyet, kısmi diyet)tabiri kullanılır. Elin yarı diyet lafzının kullanılması gereken yerde kullandığı görülmektedir.

Yarı diyet türlüdür:Mukadder yarı diyet, gayri mukadder yarı diyet... Birincisi şairin (kanun koyucu, şeriatı gönderen) miktarını tahdid ettiği diyettir. Parmak ve el yarı diyeti gibi. İkincisi hakkında hüküm varid olmayan ve miktarını takdir yetkisi hakime bırakılmış olan diyettir ki buna hükümeti adi veya hükümet tabiri kullanılır.

 

DİYETİ KİM YÜKLENECEKTİR

 

Genel kaide şudur:Kasıtlı suçlarda diyet tecavüz edenin malından verilir. Başkasınınkinden değil. İster cana karşılık diyet olsun, ister candan aşağıya karşılık diyet olsun. Sadece İmam Malik, suçlunun telef olması korkusu yüzünden (karnın veya baldırın kırılması gibi) kısasın mumteni olduğu yaralama hallerindeki yarı diyeti bu kaideden mustesna kabul etmektedir. Ona göre; suçlunun baba tarafından akrabaları diyetin üçte birini öder. Ancak suçun suçlunun itirafiyle sabit olmaması şarttır. Çünkü itiraf ile baba tarafından akraba olanlar diyete yükümlü olmazlar.190

İslam hukukçuları suçlu küçük veya deli olursa kimin diyeti ödeyeceği konusuda ihtilaftadırlar. İmam Malik, Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Hanife küçük veya deliye vacib olan diyeti -kasten fiili işlemiş olsa da- baba tarafından akrabalarının yükleneceği görüşündedirler. Onlara göre; küçüğün ve delinin kastı kasıt sayılmaz, hata sayılır. Çünkü onun kastının sahih olması mümkün değildir. Binaenaleyh kasıtlı olarak yaptığı şeyin hataya hamledilmesi gerekir.198 Şafii mezhebinde ise bu noktada iki görüş vardır:Birincisi bir önceki görüşe uyan ve pek kuvvetli olmayan görüştür. İkincisi ise kuvvetli olan görüştür.199 Bu görüş uyarınca; küçüğün ve delinin kastı kasıttır. Çünkü kasıtlı öldürme halinde küçüğü ve deliyi uslandırma kısas mümkün olmasa da, caizdir. Binaenaleyh onların kastı akıllı ve baliğ olan birisinin kastına benzer.

(197) Şerh-i Derdir C: 4, S:250. Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 255. El-Muğni C: 9, S: 488. El-Muhezzeb C: 2, S: 209.

(198) Şerh-i Derdir C: 4, S:210. El-Bahr’ür-Raik El-Muğni C: 9, S: 504.

(199) El-Mhezzeb C: 2, S: 210.

İslam hukukçuları hata ve kasta benzer200 vakaların hükmü konusunda değişik görüşler serdetmektedirler. İmam Malik baba tarafından akrabaların suçlunun veya tecavüze uğrayanın diyetinin üçte birini yükleneceklerini kabul eder. Üçte birinden aşağıya olan suçluya aittir.201 İmam Ahmed ise suçlunun kamil diyetin üçte birinden aşağı olanına katlanacağını, üçte bir veya üçte birden fazla olan diyet miktarında ise baba tarafından akrabalarının katlanacağını kabul eder.201 İmam Azam Ebu Hanife ise suçlunun kamil diyette, onda birinin yarısından aşağısına katlanabileceğini bunun üzerinde olan miktarın ise akrabaları tarafından yüklenileceğini kabul eder.202 İmam Şafiiye göre; baba tarafından akrabalar -az veya çok olsun- bütün diyete katlanmak zorundadırlar. Çünkü çoğa zorlananın, aza daha rahat zorlanacağı bedihi gerçektir.203 Baba tarafından akrabalar diyeti yüklenecek olurlarsa İmam Malik ve Ebu Hanife’ye göre suçlunun diyetten normal aile fertlerinden birisinin katlanabileceği miktarı yüklenmesi gereklidir. İmam Şafii ve Ahmed İbn Hanbel’e göre ise suçlu baba tarafından akrabaların yükleneceği diyetten hiçbirisini yüklenmez.

(200) İmam Malik’in meşhur görüşü uyarınca kasıt ve fiil benzerliğini kabul etmediğini gözönünde bulundurmamız gerekir. Ona göre fiil ya kasıttır, ya hatadır. Şibhi yoktur. Bunun ortası söz konusu olamaz.

(201) Mevahib’ül-Celil C: 6, S: 265.

(202) El-Muğni C: 9, S: 505-506.

(203) Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 255.

(204) El-Muhezzeb C: 2, S: 227.

Baba tarafından akrabalar için kullanılan “akile” terimi diyet yüklenen kimse demektir. Diyete “akıl” isminin verilmesi maktulun sahiblerinin dilini kesmesindendir. Bir rivayete göre “akile” adının verilmesinin nedeni “katili engelemelerinden dolayıdır ki burdaki “akıl” engel manasını taşır.

Katilin akilesi baba tarafından akraba olanlarıdır. Binaenaleyh anneden bir kardeş olanlar, koca ve diğer akrabalar akile hududuna girmez. Babadan akraba olanlar ne kadar uzak olurlarsa olsunlar buna dahildirler. Çünkü yakın  bir varisleri olmadığı takdirde onun mirasına kanacak olanlar bunlardır. Fiilvaki varis olmaları şartı yoktur. Eğer herhangi bir engel ortada bulunmayacak olursa varis olmak durumları bahis mevzuu olan herkes buna dahildir.

Baba tarafından akrabalar sıkıntıya düşecek ve zorluğa bais olacak bir miktarda mal ödemeğe zorlanamazlar. Çünkü baba tarafından akraba suçluya yardım ve suçunu hafifletmek için hiçbir suça iştirak etmediği halde diyeti vermektedir. Binaenaleyh suçlunun durumunun hafifletilmesi için başkalarını sıkıntıya veya zora sevketmek olmaz. Eğer çorlama meşru olsaydı buna suçlu daha çok layıktı. Çünkü işlediği suçun gereği ve fiilin cezası budur. Zorlama, suçlu hakkında meşru olmadığına göre, diğerleri hakkında daha çok meşru olmaması gerekir.

Her ferdin yükleneceği miktar konusunda fukaha muhtelif görüşlere sahibtir. İmam Malik ve Ahmed ibn Hanbel meseleyi hakime havale eder. Her birisinin durumuna göre yormadan ve kolaylıkla ödeyebileceği miktarı hakim tayin eder. Maliki mezhebine göre ise her şahsa bin dinar mükellefiyet vardır. Ahmed İbn Hanbel mezhebinde bir diğer görüş vardır ki buna göre; durumu orta olanlara bir miskalin dörtte biri, durumu rahat olanlara bir miskalin yarı mükelefiyet vardır. Şafii mezhebi de bu görüştedir. İmamAzam Ebu Hanife ise bir fertten alınan miktarın dört veya üç dirhemi geçmemesi gerektiğini kabul eder. Ayrıca o, zenginle durumu mutavassıt olanın arasında fark gözetmez.204

(204) Bedai’üs-Sanai C: 7, S: 256. El-Muğni C: 9, S: 520. Mevahib’ül-Celil C: 6, S: 267. El-Muhezzeb C: 2, S:230.

Fakire, kadına, çocuğa ve aklı olmayana diyet yüklenemez. Çünkü fakire diyetin yüklenmesi onu zorlamakatır. Çocuğa, kadına ve deliye de diyet yüklenemez, çünkü onlar yardım edecek kimseler değillerdir. Ancak bunlar suçlu olurlarsa onlardan diyet alınır.

Suçlunun baba tarafından hiçbir akrabası yoksa veya var da fakir iseler, yahut da diyetin hepsine tahammül edmiyecek miktarda az sayıda iseler bu noktada iki görüş vardır. Birinci görüş uyarınca beytulmal (devlet hazinesi) baba tarafından akrabası olmayanların veya olup da fakir olanların diyetinin hepsi beytulmaldan ödenir. Eğer diyetin hepsine tahammül edilmiyecek miktarda akrabaları varsa onlardan alınanın üzeri hazine tarafından tamamlanır.Bu görüş Maliki Şafii mezhebinin görüşü olup Ebu Hanife ve Ahmed İbn Hanbel mezhebinde de zahir olan görüştür. İkinci görüş ise diyetin katilin malından verilmesini gerekli bulur. Çünkü aslolan katilin diyetten sorumlu omasıdır. Baba tarafından akrabaların diyeti yüklenmeleri ona yardımcı olmak ve durumunu hafifletmek içindir. Eğer baba tarafından akrabaları bulunmazsa mesele aslına raci olur ve katil tarafından ödenmesi gerekir. Bu görüş İmam Azam Ebu Hanife’den, İmam Muhammed’in rivayet ettiği görüştür. Hanbeli fakihleri de bu görüşü kabul ederler205.

(205) Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 266. Bedai’us-Sanai C: 7, S:256. El-Muğni C: 9, S: 524. El-Muhezzeb C: 2, S:228.

Baba tarafından akrabaların diyeti yüklenmelerinin nedeni:

Baba tarafından akrabalara diyet yüklemek demek; suçludan başka kimselerin suçun neticelerine ve ağırlıklarına katlanması demektir ki İslam hukukundaki: “Hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez”genel kaidesinin bir istisnasıdır. Ancak bu istisnayı gerektiren husus suçluların ve suça maruz olanların şartlarıdır. Adalet ve eşitliğin gerçekleştirilmesi için bu istisnai hüküm kabul edilmiştir. Ancak böylece hakların teminat altına alınması mümkün olabilir. Bu istisnai hükme delil olarak aşağıdaki noktalar serdedilebilir:

1- Her suçlunun, suçunu yükleneceği, genel prensibini kabul edecek olursak, sayıları çok az olan zenginlere cezanın tatbiki ancak mümkün olabilir. Ve sayıları çok olan fakirlere ise cezanın tatbiki mümkün olmaz. Buna bağlı olarak suçlu zengin olduğu takdirde suça maruz olanın kendisi veya velisi tam diyet öderken fakir olan suçludan ise çoğunlukla suça maruz olanlar hiçbir diyet elde edemezler. Suçlular arasında bir farklılık söz konusu olduğu gibi, suça maruz olanlar arasında da bir farklılık durumu bahis mevzuu olur ki bu eşitliğe ters düşer. İşte adalet ve eşitliği gerçekleştirmek için bu genel kaidenin istisnası gerekli görülmüştür.

2- Diyet; her ne kadar bir ceza ise de, aynı zamanda tecavüze uğrayanın veya velisinin mali bir hakkıdır. Diyetin takdirinde, suçun adil bir tavizi olmasına dikkat gösterilmiştir. Eğer umumi kaide kabul edilip sadece suçlanan kişi diyete yükümlü olsaydı tecavüze uğrayanların çoğunluğnunun verilen diyetin elde etmeleri mümkün olmazdı. Çünkü genellikle diyet miktarı ferdin servetinden fazladır. Kamil diyet; yüz devedir ki bu bin dinara baliğ olur. Şüphesiz ki çoğunlukla bir ferdin serveti bir tek diyetin miktarını karşılayacak derecede olamaz. Biz genel kaideyi uygulayarak suçluyu tek başına işlediği fiilin sorumlusu tutacak olursak bu; tecavüze uğrayanların haklarını almalarına engel olur. İşte istisnai olarak kaidenin terki; hak sahibleri için kararlaştırılmış bulunan hakkın temin edilmesinin biricik taminatı olmuştur.

Kasıtlı suçlarda tecavüze uğrayanların bu gibi durumla karşılaşmayacakları gözönünde bulundurulabilir. Çünkü kasıtlı suçlarda asli ceza kısastır ve ancak tecavüze uğrayan kişi veya velisi kısastan vazgeçtiği takdirde bunun yerine diyet cezası uygulanabilir. Binaenaleyh tecavüze uğrayanlar, diyet miktarını teminat altına aldıkları zaman mutecavizleri affedeceklerdir. Affettikleri takdirde diyet kabul olununca, suçlunun malı diyeti ödeyecek miktara yeterli değilse bu, tecavüze uğrayanın veya velisinin bir seçişi olduğu için kendi elleriyle meydana getirdikleri bu durumdan mutazarrır olmazlar.

3- Baba tarafından akrabalar hata veya kasta benzer suçlarda diyet yüklenirler. Ki kasta benzer suç hataya mülhaktır. Hataen işlenen suçların esası ise ihmal ve ihtiyatsızlıktır. İhmal ve ihtiyatsızlık ise genellikle kötü yönelişten ve eğitimsizlikten ileri gelir Ferdin terbiyesi ve yönelimi ile sorumlu olanlar kan bağı ile bağlı bulunanlardır. Kaldı ki fertler genellikle ailesinden birşeyler alırlar ve onlara benzerler. Binaenaleyh ihmal ve ihtiyatsızlık umumiyetle irsi (aileden gelme) bir davranış şeklidir. Madem ki aile toplumdan ve çevreden etkilenir. İhmal ve ihtiyatsızlık da neticede toplumun ürünüdür. Binaenaleyh işlenen suçun cezasını önce suçlunun baba tarafından akrabaları yüklenmelidirler. Bunlar da bulunmadığı takdirde veya yüklenmek iktidarından mahrum oldukları takdirde bütünüyle toplumun bu hatanın cezasını yüklenmesi gerekir.

Ayrıca diyebiliriz ki ihmal ve ihtiyatsızlık, kuvvet üstünlük duygusunun neticesidir. Bu duygu ise aile bağlarından ve toplumsal ilişkilerden doğar. Çünkü ailesi geniş olmayanlar, aliesi geniş olanlardan daha ihtiyatlı ve uyanık davranırlar.  Azınlıklara mensub olanlar çoğunluğu mensup olanlardan daha titiz ve itinalıdırlar. Şu halde baba tarafından akrabaların ve toplumun hatanın neticesini yüklenmesi gerekir. Çünkü o ihtiyatsızlığın ve ihmalin ilk kaynağıdır.

4- Gerek aile düzeni gerekse toplum nizamı, her ikisi tabiatı itibarıyla dayanışma ve yardımlaşma esasına dayanır. Bir aileye mensup fertlerin ailenin diğer fertlerine yardım etmesi ve onlara destek olması onun görevidir. Bu durum toplum içerisindeki fertler için de böyledir. Binaenaleyh toplumun hatasının neticesini önce baba tarafından akrabaların, sonra bütünüyle toplumun yüklenmesi tam bir dayanışmayı gerçekleştirir, yeniler kuvvetlendirir. Binaenaleyh hataen işlenen suçlarda önce suçlunun baba tarafından akrabaları bir araya gelir ve mallarından diyet vermek üzere birbirleriyle yardımlaşırlar. Madem ki hataen işlenen suçlar hergün olağan suçlardır bu fertler arasında dayanışma ruhunun sürekli yenilenmesi ve devam etmesi manasını taşır.

5- Suçluya ve suçlunun baba tarafından akrabalarına diyet hükmünün verilmesi ,suçlulara karşı bir hafifletme ve rahmettir. Başkalarına zulüm ve haksızlık değildir. Zira bugün baba tarafından akrabaların suçunun diyetini yüklendikleri bir suçlu, yarın aynı akrabalar arasında meydana gelecek bir başka suçun diyetini yüklenecektir. Ve madem ki her kişi hata edebilir, bir gün ferdin yüklendiği şeyin dengi olan bir durum bir başka gün öbürünün üzerine yüklenecektir.

6- İslam hukukunda esas kaide, kanın korunması  ve heder edilmemesidir. Diyet ise  kana bedel  olarak ve  kanın heder edilmesini muhafaza için konmuştur. Eğer her suçlu tek başına diyete iştirak  etmiş olsaydı  ve diyeti ödemekten  aciz durumda bulunsaydı, tecavüze uğrayanın kanı heder olurdu. Binaenaleyh kanın heder olmasını önlemek için bu genel kaidenin - istisnai durum olarak- dışına çıkmak gerekmiştir.

İşte bu  umumi kaidenin dışına çıkmayı gerektiren önemli sebebler. Öyle sanıyoruz ki İslam hukukundaki  bu istisna, hüküm “herkesin kendi yükünü  yükleneceği” prensibinin ve “kimsenin başka birisinin işlediğinden sorumlu tutamıyacağı” kaidesinin  yegane istisnasıdır. Yahut da modern hukuk teorisyenlerinin dediği gibi cezanın ferdileştirilmesi kaidesinin bir istisnasıdır. İslam hukuku  rahmet, eşitlik ve adaleti gerçekleştirmek için bu istisnayı kabul etmiş ve böylece hakların  korunmasını  teminat altına almış, kanların heder edilmesini önlemiştir 206.

(206) 281. nolu paragrafa bakınız.

Suçlunun; baba  tarafından yakınlarının diyet yüklenmesi  hernekadar adaletin ifadesi; suçlularla tecavüze uğrayanlar arasındaki musavatın örneği ise de günümüzde bunu gerçekleştirme  imkanı yoktur. Zira akile sisteminin varlığının esası onların mevcudiyetini gerektirir. Günümüzde ise- hakkında hüküm verilmiyecek kadar ender bir durumdur Bir kerre baba tarafından akrabalar tam olarak mevcut değildirler. Bulunsa bile  fertleri  az olduğundan diyetin tümünü yüklenecek  halleri yoktur. İnsanlar eskiden akrabalarını ve soylarını  iyi muhafaza  ettiklerinden kabilelerine bağlılık gösterip gelenek ve adetlerini yaşattıklarından  dolayı akile düzeni mevcut idi. Ama bugün birçok ülkede böyle bir durum kalmamıştır. Binaenaleyh İslam hukukçularının  daha önce benimsedikleri iki görüşten birisini  benimsemekten başka yapılacak  iş yoktur. Buna göre ya suçlu diyetin hepsini ödeyecektir, yahut da diyeti devlet hazinesi ödeyecektir.

Suçlunun diyeti ödemek zorunda bırakılması çoğu kerre tecavüze uğrayanların kanının heder olması neticesini doğurur. Çünkü suçluların çoğunluğu fakirlerdir. Bu ise İslam hukukunun  kanların korunması prensibine  aykırı düşer. Ayrıca suçluya diyeti yükletmek  çoğu kerre adalet ve eşitliğin  bulunmaması neticesini doğurur.

Devlet hazinesine diyet ödeme  sorumluluğunu yüklemek ise  hazineyi  zorlamakla beraber adalet ve  eşitliği  gerçekleştirir ve kanların muhafazasını temin eder. Böylelikle  İslam hukukunun hedefleri de  gerçekleşmiş olur. Şu halde hazinenin  sıkıntıya  düşmesinden  korkma  müsavat ve  adaletin gerçekleşmesine bir engel olmamalıdır.Şeriatın önemli hedeflerinden birisinin  tahakkukunu önlememelidir. Devlet isterse bu tür tazminat ödenmek üzere vergilere ayrı  bir bölüm ekleyebilir. Mahkemeye gelenlere verilen para  cezaları bu gaye için  kullanabilir. Kaldı ki çağdaş hükümetler kendilerine  fakirlere  bakmayı muhtaçlara yardım etmeyi bir görev saymaktadır.  Öyleyse tecavüze uğrayanın hakkını ödemeyi ve düşkün  varislerine  yardımcı olmayı  kendisi için  daha önemli bir  görev saymalıdır.207

(207) Ceza Hukuku Ansiklopedisi C: 5 S: 124.

İşte bazı Avrupa ülkelerinin benimsediği bu son metot akile nizamının bir parçasıdır. İslam hukukunun gerçekleştirmek istediği bir kısmını böylece o ülkeler gerçekleştirmiş olmaktadır. Avrupa ülkelerinde  akıle nizamı  bu şekil aldığına göre bizim  de asıl bu nizamın sahibleri olarak İslam hukukunun hedefine uygun olan ve emirlerini gerçekleştiren bu prensibi almamız daha doğru olur.

 

473- c) KEFFARET

 

Keffaretin esas dayanağı şu ayeti celiledir:

“Bir mü’minin bir mümini öldürmesi olur şey değildir Ancak yanlışlıkla  olursa başka. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin mü’min bir köle azad etmesi ve  ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir. Eğer bağışlarsa müstesna. Mü’min; düşmanınız olan bir  topluluktan ise mü’minin bir köle asad etmesi gerekir. Ve eğer sizinle kendileri  arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek lazımdır. Bunları bulamayan bir kimsenin  Allah tarafından  tövbesinin kabulu için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah Alim ve Hakim olandır.” (Nisa: 4/92)

Keffaret asli bir cezadır.Ve mü’min bir köle azad etmekten ibarettir. Kim azad edecek bir köle  bulamazsa veya kölenin azad edilmesi için gerekli parayı bulamazsa ardarda iki ay oruç tutması gerekir. Binaenaleyh oruç  kaffaretin yerine geçen bedeli bir cezadır ve  ancak asli  cezanın tatbikinin mümkün olmadığı  zaman uygulanabilir.

Ayetin metninden açıkça anlaşıldığına göre kaffaret hatalı öldürme suçları için meşrü kılınmıştır. Hatalı öldürme hallerinde kaffaretin vacip olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Kasta benzer öldürme hali de böyledir. Çünkü  kasta benzer öldürmede suçlu öldürülen kişiyi öldürmeyi kastetmediği  için fiili hata durumuna benzemektedir.

İslam hukukçuları  kasıtlı öldürme hallerinde kaffaretin gerekip gerekmeyeceği konusunda ihtilaflıdırlar. İmam Şafi  kasıtlı öldürme suçunda da keffaretin gerekli olduğunu kabul eder. Ona göre hatalı öldürmede keffaret gerektiğine ve işlenen suç da ağır bir suç olarak  değerlendirilmediğine göre, kasıtlı öldürme de ağır bir suç olması hasebiyle keffaretin gerekmesi daha çok lazımdır.208 İmam Ahmed’in görüşü de Şafiinin görüşüne uyar. Ancak Ahmed İbn Hanbel’in  mezhebinde meşhur olan görünüş kasıtlı öldürmelerde keffaretin gerekmeyeceği  noktasındadır. Çünkü kasıtlı öldürme ile  ilgili hüküm keffaretten ayrı varid olmuştur209. Ebu Hanife de kasıtlı öldürmede keffaretin  gerekmeyeceği görüşündedir. Çünkü kaffaret önceden takdir olunmuş cezalardandır ve hakkında  hüküm bulunması gerekir210. Malik de kasıtlı öldürmede kaffareti gerekli bulunmaktadır. Yalnız kısas hükümünün uygulanamadığı kasıtlı öldürmelerde kaffaretin gerektiğini belirtir. Buna göre kısasın uygulanmayışı ister şer’i bir engele dayansın, ister affa dayansın farksızdır211.

(208) El- Muezzeb C: 2, S: 234 

(209) El- Muğni C: 10 S: 40

(210) El-Bahr’- Raik C: 8, S: 295

(211) Mevahib’ul- Celil C:6, S: 268

İmam Malik, Şafii ve Ahmed İbn Hanbel keffaretin gerekli olduğu öldürme vakalarında öldürmenin  doğrudan doğruya veya teşebbüben vuku bulması arasında fark  gözetmezler Ebu Hanife ise teşebbüben öldürmeye - nevi ne olursa olsun, isterse hataen olsun-212 keffareti gerekli bulmaz.

(212) Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 268.

 

Keffareti kim verecektir?

 

Şafii ve Ahmed İbn Hanbel’e göre keffaret- nasıl olursa olsun - baliğ olsun, İmasın, akıllı olsun, deli olsun, müslüman olsun, gayri müslim 213 olsun katile  düşer. İmam  Malik; keffaretin çocuğa, baliğa, akıllıya, deliye  vacib olduğunu  ancak bunların müslüman olması  gerektiğini söyler. Çünkü keffaret  taabbüdi bir cezadır 214. Ebu Hanife  ise keffaretin  ancak buluğa  ermiş müslümana vacip olduğu  görüşündedir. Ona göre çocuk ve deli asla şer’i hükümlerin  muhatabı olmaz. Gayrı müslim de  ibadet konusunda  zorlanamaz. Keffaret her nekadar  ceza ise deaslında ibadettir215.

Şafii’nin ve Ahmed İbn Hanbel’in delili keffaretin mali bir ceza olmasıdır. Çocuk ve deliler fiillerinden hernekadar cezai bakımdan sorumlu olmazlarsa da mali bakımdan sorumlu olurlar. Gayri müslimler ise, nassın umumiyet ifade etmesi nedeniyle keffareti ödemek zorundadırlar.

(213) El-Muğni C: 10, S: 38’ Nihayet’ul-Muhtaç C: 7, S: 364-365.

(214) Şerh-i Derdir C: 4, S: 254’ Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 286.

(215) Bedai’us-Sanai C: 7, S: 252.

 

ORUÇ

 

Keffaretin asli cezası olan köle azad etmenin yerine bedeli ceza olarak oruç tutulur. Oruç ancak katil; azad edecek bir köle bulumazsa veya ihtiyacından fazla olarak köleyi alacak miktarı bulamazsa gerekli olur. Şayet bunlar bulunacak olursa oruç gerekmez.

474- d) MİRASTAN MAHRUMİYET

 

Mirastan mahrumiyet; bağımlı ceza olup had cezası verildiği takdirde ona tabii olarak katilin çarptırılması gereken cezadır. Mirastan mahrumiyet cezası Resululah (s.a.v.) şu hadisi şerifine istinad eder:

 

“ Katile mirastan birşey yoktur.”

 

İslam hukkuçuları mirastan mahrumiyet konusunda büyük ihtilaf içerisindedirler. Öyle ki bu konuda uyuşan iki mezheb yoktur.

İmam Malike göre mirastan meneden öldürmek; kasıtlı öldürmedir. Katil ister mubaşereten, ister teşebbüben gerçekleştirilsin, ister kısas uygulansın, ister hangi bir nedenle uygulanmasın kasıtlı öldürmede katil mirastan mahrum olur. Hatalı öldürme hallerinde ise mahrum olmaz. Sadece katile vacib olan diyetten mahrum olur216. Malik mezhebindeki kuvvetli görüş çocuğun ve delinin de mirastan mahrum olabileceği doğrultusundadır.

(216) Şerh-i Derdir C: 4, S: 432’ Mevahib’ül-Celil C: 6, S: 422.

Ebu Hanife ise; katilin fiilini tesebbüben değil mubaşereten ve düşmanlıkla işlemesi çocuk veya deli olmaması şartıyla ne tür öldürme fiili olursa olsun mirastan mahrum olacağını kabul eder217.

(217) El-Bahr’us-Raik C: 8, S: 488-500.

Şafiiler ise bu konuda muhtelif görüşler serdederler. Bir kısmı tazmin olunan katl ile tazmin olunmayan kati arasında fark gözetirler. Katl tazmin olunan bir katl ise mirastan mahrum olacağı görüşündedirler. Çünkü o hak dışında olandır. Buna göre katl; ister kasıtlı ister hatalı olsun, mirastan mahrum olmaz. Çünkü haklı olarak katletmiştir. Şafiilerden bir diğer grub ise mirası tacil etmekle itham olunursa mirastan mahrum olacağı görüşündedirler. Hatalı katilde olduğu gibi. Keza zina suçunda da zinanın tebeyyün etmesiyle hakimin mirastan menine dair hüküm vermesi halinde mirastan mahrum olur, zina mirası çabuk elde etme kastıyle öldürme söz konusudur. Böyle bir itham olmazsa mahrumiyet yoktur.

Şafii mezhebinde kuvvetli olan görüş bu iki görüşün dışında olandır. Buna göre katl; ister kasıtlı, ister hatalı ister, kasta benzer, ister mubaşereten, ister tesebbüben olsun, ister haklı, ister haksız olsun, ister akılı ve baliğ olsun, ister küçük ve deli olsun her halukarda mirastan mahrum olur. Bu görüş taraftarları mirastan mahrumiyetle menfaatin önlenmesini ve varisin mirasa konmasının engellenmesinin kast edildiğini kabul ederler218.

(218) El-Muhezzeb C: 2, S: 26.

Ahmed İbn Hanbel ise tazmin olunan katlde kati olayının mirasa engel teşkil ettiğini kabul eder. Tazmin olunmayan kati ise meşru müdafa veya kısas için katil hallerinde olduğu gibi mirası önlemez. Hanbeli mezhebi mensubları ise delinin ve çocuğun işledikleri fiilin aslında haram olduğunu, ancak ehliyetsizlik nedeniyle haddin uygulanmadığını, ehliyetsizlik nedeniyle kısasın uygulanmamasının ise suçlunun mirastan mahrum bırakılmasını önlemeyeceğini, bilakis ihtiyati olarak kanın muhafazası için mirastan mahrum bırakmak gerektiğini öne sürerler219.

(219) El-İkna C: 3, S: 123, Hukuk ve İktisat Dergisi yıl 6 S: 586.

475- e) VASİYETTEN MAHRUMİYET

 

Vasiyetten mahrumiyet keza bağlı bir cezadır. Bu aslında Allah Reslunun şu hadisi şerifine dayanır:

“Katil için vasiyet yoktur.”

“Katile hiçbir şey yoktur.”

Burada kullanılan “şey” kelimesi nekre bir kelime olup nefy makamında kullanılmaşıtır ki hem mirası, hem de vasiyeti içine alır. Fakat İslam hukukçuları bu iki hükmün tefsirinde ve tatbikinde muhtelif görüşler beyan ederler:

Maliki mezhebi mensubları kasıtlı öldürme ile, hatalı öldürme arasında yarım yapmaktadırlar. İttifakla hatalı öldürmenin vasiyetten mahrumiyete sebeb olmadığını kabul etmektedirler. Hatalı olarak öldürülen katilin -maktul onun; kendisinin katil olduğunu bilmese bile- yaptığı mali vasiyete sahip olabileceğini öne sürmektedirler.

Eğer o olduğunu bilerek vasiyet etmişse vasiyeti sahihtir. Ancak onlar, kasıtlı öldürme konusunda ihtilaflıdırlar. Bazıları maktul vasiyet ettiği kimsenin katil olduğunu bilmeyerek vasiyet etmişse, vasiyetinin sahih olmayacağını, katili olduğunu bilerek cinayetten sonra vasiyet etmişse vasiyetin malda sahih diyette, sahih olmayacağını ve diyetin ancak ölüm halinde gerekli bir mal olduğunu kabul ederler. Buna göre vasiyyet; suçun işlenmesinden önce yapılmışsa kasıtlı öldürme suçunun işlenmesiyle bu vasiyet batıl olur. Ancak öldürülen kişi vasiyetin baki olmasını isterse batıl olmaz.

Maliki mezhebinden bir diğer grub fukaha ise vasiyet eden kişinin vasiyet ettiği kimsenin kendisinin katili olduğunu bilmesi veya bilmemesi halinde bile vasiyyetin ölümden önce ve sonra olması arasında fark yoktur. Her iki halde sahihtir220 derler.

Ebu Hanife ise katlin nevi ne olursa olsun, katilin suçu mubaşereten ve düşmanlıkla işlemesi, akıl ve baliğ olması halinde vasiyetten mahrum bırakılacağı görüşündedir. Ebu Hanife’ye göre; varisler müsaade ettikleri takdirde vasiyet sahih olur. Ebu Yusuf ise varisler müsaade etse bile vasiyetin geçerli olmayacağı görüşündedir. Çünkü vasiyete engel varislerin menefaati değil katilin kendisidir221.

(220) Mevahib’ul-Celil C: 6, S: 386 Şerh-ı Derdir C: 4, S: 370.

(221) Bedai’us-Sanai C: 7, S: 339-340.

Şafii ve Hanbeli mezhebinde iki görüş vardır:

a) Bu görüşün taraftarları katil için vasiyetin sahih olmayacağın kabul ederler. Bundan sonra bu görüş sahibleri iki guruba ayrılır. Bir grup; varisler müsaade etse de vasiyetin sahih olmayacağı görüşündedir. Zira onlara göre vasiyete engel varislerin menfaati değil kati olayıdır. Binaenaleyh varislerin müsaadesi hibe hükmüne geçer ve hibenin sıhhatının şartlarının bulunması gerekir. Diğer bir grup ise vasiyetin varislerin müsaadesiyle sahih olacağını kabul eder.

b) Bu görüşün tarafları ise varislerin müsaadesine ihtiyaç kalmaksızın her halu karda katile vasiyetin sahih olduğunu kabul ederler222.

(222) El-Muhezzeb C: 1, S: 457’ El-İkna C: 3, S: 59’ eş-Şerh’ul-Kebir C: 9, S: 424-425.