33- a) YAZI İLE TESPİT PRENSİBİ:

 

İslam hukuku süreli borcun kıymeti ister büyük olsun ister küçük olsun yazıyla tespitini emretmiştir. Böylece borcun ispatı mümkün olmaktadır. Bunun yukarıda zikrettiğimiz ayeti kerimenin içinde şu şekilde bulmaktayız:

 “Ey iman edenler, birbirinize beliri birsüre için borçlandığınız zaman onu yazınız.” (Bakara: 2/182)

Ayetin devamında ve daha ileride ise şöyle buyrulmaktadır:

“Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin. Bu Allah katında en doğru, şahitler için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır.” (Bakara: 2/282)

Borç teriminin manası içerisinde, hangi türden olursa olsun, tüm borçlanmalar girmektedir. Zira borçlanmayla; borçlu ile borçlanılan arasında bir borç akdi teşekkül etmek tedir. Binaenaleyh borç teriminin içine, rehin, satış süresi belirli alıveriş, taahhüd ve karz işlemleri girmektedir9.

(9) Keza borç kelimesiyle karz manası kastolunduğundan herhangi bir borçlanmaya göre kıyas olur. Çünkü her ikisinde belli bir sürenin geçmesi gereği vardır.

Aynı anda tamamlanan tasarruflara gelince sözleşenlerden her iki taraf kendi yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece va karşını hukuku gözettikleri müddetçe yazma gereği yoktur. Mesela bir kişi bir diğerinden bir şeyi satın alır, onu anlaştığı anda teslim alır, orada parasını öderse bu gibi tasarruflarda yazmadan alılşverişin ispatı mümkündür. Kıymeti nasıl olursa olsun durum değişmez. Zira bu alışverişle gerçekten vukubulan bir şey mevcuttur. Yoksa yükülülükler mevcut değildir. Maddi varlıkları çeşitli ispat metotlarıyla ispat etmek imkan dahilinde bulunduğu için yazma gereği yoktur.

Yazıyı emreden ayetten anlaşılıyor ki bu hükam son derece geniş ve elastiki tutulmuştur. Bundan 13 yüzyıl önce kabili tatbik olduğu gibi bugün de kabili tatbiktir, yarın da ve uzak gelecekte tatbike elverişlidir. İşte İslam hukuk sistemine değişme ve tebdil kabul etmeyen hususiyetini veren özelliklerinden birisi de budur.

Bu ayetin Allahın yüce Resulüne indiği günlerde Araplar ümmi bir milleti. Çölün ortalarında yaşıyor, katı bir hayat, sürüyorlardı. Bu gibi ilkel kavimlerde yapılan muameleler özel hükümleri gerekli kılmayacak kadar basitti. Eğer İslam hukuku modern hukuk gibi toplumun ve insanların ihtiyaçlarına göre gelmiş bir hukuk sistemi olsaydı. Çeşitli yükümlülükleri de içine alacak bu tür özel hükümleri getirmezdi. Yahut da getirdiği hükümler ümmi olan Arap toplumunun iptidai ve bilgisizce hayatlarına hitab edecek durumda olurdu. Şu halde İslam sisteminin bu derece geniş ve elastiki hükümler getirmesi ve okuma yazma bilmeyen cahil bir millet büyük küçük herşeyinin yazmasını buyurması onun sürekli ve mükemmel bir hukuk sistemi olduğunu gösteren ve yüceliğini ifade eden büyük bir delilidir.

İslam hukuku okuma yazma bilmeyen ummiler arasında borçların yazılmasını emretmekle bir yandan da onları okumaya sevketmekte, düşünce ve zekalarının gelişmesini, kültürlerinin artmasını hedef edinmekteydi. Böylece dünya hayatını dahi iyi anlayıp diğer milletlerle yarışarak onlardan üstün seviyelere erişecek ve onları egemenlikleri altına alcak düzeye gelebilirlerdi. Bunun hem sosyal hem de sisaysi hedefleri vardır. Hukuki gayeye gelince bu da kişilerin haklarını korumak, şahit gösterme imkanı vermek, şüphe ve kuşku ihtimalinden uzak kalmalarını sağlamakla gerçekleştiriliyordu.

İslam hukuku büyük küçük her türlü borçlanmalarda yazmayı emrederken çok önemli siyasi, sosyal ve hukuki cevherleri bulunan bir prensibi getirmiş oluyordu. Miladın yedinci yüzyılında Kur’anı kerimin yüce peygambere getirdiği bu prensibi; modern hukuk sisteminin ancak son zamanlarda kavrayabildiği ve modern sisyolojik ekollerin yeni bir teori olarak kabul ettiği önemli bir prensiptir. 19. yüzyılın başlarında yüzyılımızın başlarına kadar olan dönemde müslüman olmayan devletler hem erkekler için hem de kadınlar için okuma yazma mecburiyetini koydular. Modern devletlerin halklarına yaptırmak istediği şey islamın yazma emri ve prensibinin siyasi ve sosyal cephelerinin tatbikinden başka bir şey değildi. Hukuk noktai nazarından da batı devletleri 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında borçlanmada yazma prensibini kabul ettiler. Fransız kanunları -ki bütün batılı devletleri kanunları ona göre tanzim etmişlerdir -borçlanmanın belirli bir miktarın üzerine çıkması halinde yazılmasını emretmektedir. Fakat hukukçular büyük küçük her borçlanmada yazma kaydının konulması durumunda meselenin daha iyi ve daha mükemmel olacağını kabul etmekte ve bu noktada fikir birliği etmiş bulunmaktadırlar. Nitekim son zamanlarda bazı Avrupa devletleri bu prensibi kabul etmiştir. Diğer devletlerdeki hukuk bilginleri de bu nokta üzerinde tartışmakta ve gerçekleştirilmesine çalışmatadırlar. Şu halde yüzyılımızın en yeni teorilerinden birisi olan yazışma prensibi islam hukuk sisteminin asırlarca evvel koymuş olduğu bir prensipten başka bir şey değildir. Bu prensibi bazı beşeri hukuk sistemler islamdan almış, bazıları da halen bu prensibin kabul edilmesi için çalışmaktadırlar.