28- İDARECİLERİN YETKİLEREİNİ TAHDİD PRENSİBİ

 

İslam hukuku, ilk gününden beri idare edenlerin sultasını bir takım kayıtlarla sınırlayan tek sestemdir. Onların keyiflerine göre tasarruf etmelerini yasakladığıgibi bir takım hutudlar dahilinde hükmetmelerini şart koşmuştur. Devlet idarecileri bu hudutları aşamıyacakları gibi, muhalif hareket ettikleri zaman da mesuldürler. İslam gelmeden önce hakim kitle, mutlak (kayıtsız şartsız) yetkiye sahipti. Hükmedenlerle, hükmedilenler arasındaki alaka sadece kuvvete dayanıyordu. Hakim kitle egemenlik gücünü kuvvetten alıyordu. Kudreti miktarında da sultanlar var idi. Ne kadar kuvvetli olursa, üstünlük sahaları da o kadar geniş oluyordu. Zayıfladıkça sulta ve üstünlükleri de kayboluyordu. Halk, hakim kitleye iyi hükmettiği için değil de, daha kuvvetli olduğu için boyun eğiyordu. İdareyi elinde tutan kimse, malı veya mevkii ile yahutta zorlama yoluyla halklı kendi yoluna çekebiliyor, onlar de seslenmeden ona itaat ediyorlardı. İdarecinin kuvveti zayıflayıp, kendisiyle boy ölçüşseler ortaya çıktığı zamanlarda, idareci hakı kölesi halinde kullanıyor, onlara tahakküm ediyordu. İdareci sultasını kuvvetten aldığı için; hiç bir idarecinin sultası diğerine eşit olmuyordu. Meydan da herkesin uymak zorunda olduğu ona düstürlar yoktu. İdareciler, istediğini yapıyor, istemediğini yapmıyordu. Hiçbir kimse ona hesap soramaz, murakabe edemezdi.

İslam gelince bütün bu kötü şartları değiştirip insana insanca değer veren, cemiyetlerin, ihtiyaçların karşılayan yepyeni bir nizam getirdi. Artık hükmedenlerle, hükmedilenler arasındaki alaka, hükmedenlerin kuvvetine, hükmedilenlerin zaafına değil, cemiyete faydalı olanı yapma esasına dayanıyordu. Cemiyet, kendisini idare edecek, menfaatının gerektiğini yapacak kimseyi kendisi seçiyordu. Hükmeden kimsenin sultası tehdid edilmişti. Bu hutudların dışına çıkarsa yaptığı şeyleri batıl sayıp, cemiyete onu azletme yerine başkasını seçme hakkını vermişti.

İlahi nizam, idarecinin vazifelerini açıkça beyan etmiş, haklarının ve ödevlerinin hudununu çizmiştir. İslam hukukuna göre idarecinin vazifesi, dini korumak, dünya işlerini yürütmek için peygambere halifelik yapmaktır3. Fıkıh ıstılahında idareciyle “İmam” adı verilir. İmamet yahutta hilafet -fıkıılara göre- irade beyanı ve seçimle olur4. Seçilen kimse dahili ve harici5 amme işlerinde milletin menfatınışünmek, Allah ve Resulünün emirlerine uygun hareket etmek mecburiyetindedir6.

(3) Ahkam’üs-sultaniye. S: 3.

(4) Aynı eser, S: 6.

(5) Ahkam’üs-sultaniye müellifi, devlet başkanının görevlerini şöyle sıralamıştır: Dini korumak, emniyet ve nizamı sağlamak, ilahi hadleri tatbik etmek, hükümleri uygulamak, hudutları korumak, cihad etmek, amme mallarının toplanıp dağıtılmasını gözetmek ve bu görevleri yüklenen amme görevlilerini kontrol etmek.

(6) Aynı eser, S: 12-17.

İslam hukukunda hakimin sultası mutlak değildir. O istediği gibi hareket edemez. O da milletten bir ferttir. Millet onu başına seçmiş, üzerinde bir yığın ödevleri yüklemiştir. Bu münasebetle onun da millet üzerinde bir takım hakları, yüklenilen işleri yapması için yetkileri vardır. O, bu ödevleri yerine getirir, haklarından faydalanırken Allahın emirlerinin dışına çıkmamak mecburiyetindedir. Halife mutlaka, Allahın şu emrine uyacaktır:

“Onların arasında Allahın indirdikleriyle hükmet!” (Maide: 5/ 49)

“Sonra seni dinden bir yol üzere görevli kıldık. Onun için sen o şeriata uy da, ilmi olmayanların arzu ve isteklerine uyma.” (Casiye: 45/18)

“...Allahın kitabını korumaya memur olmaları ve üzerine şahit bulunmaları itibariyle hükmederlerdi...” (Maide: 6/44)

İmam yahut başkan şeriatın emirlerine uymakla mukayyed olduğuna, ona uygun hareket etmek mecburiyetinde bulunduğuna göre, sultası da sınırlanmış oluyur. Şeriatın mubah kıldığı şeyleri yapmak yasakladığı şeyleri de yapmamak mecburiyetinde kalıyor. İslam hukuku idarecilere; cemiyetten normal bir ferde tanıdığı hakları tanır. Onlara yasakladığını buna da yasaklar. O kedi hududunu aşan bir işi yaptığı zaman -ister kasıtlı, ister ihmalkarlıktan doğsun- mesuldür. İslam, idarecilerin yaptığı işlerden dolayı mes’uliyeti eşyanın mantığına uygun olarak yürütmüştür. Hakime hak ve vazifelerini beyan etmiş bunların dışına çıkmamasını emretmiştir. Hakimle diğer bir ferdin farkı yoktur. Adalet ve eşitlik prensibini mantıki icaplarının tabii bir neticesi olarak; hakimin de, şeriat dışı işlerden ister kasdi olsun, ister ihmallık neticesi olsun cemiyetin diğer fertleri gibi mesul tutulması gerekir7.

(7) İlerde İslam hukkunun şahıslar üzerindeki geçerliliği konusunda söz ederken yöneticilerin mesuliyeti üzerinde duracağız. Burada sadece İslam hukukunun özelliklerinden, çağdaş hukuk nazariyelerinden, üstünlüğünden söz ederken kısaca durmak zorunda kaldık.

Devlet adamının (İmam), milletin seçmesiyle başa geçip, Allah’ın çizdiği hudutlar dahilinde hareket edeceğini söylemiştir. İmamın milletin işlerini omuzlaması şeriatın belirttiği yolda yürümesi gerektiği gibi halkın da ona itaat etmesi gerekir. Ancak vazifelerini yapmayan Allah’ın çizdiği hudutların haricine çıkan devlet adamına itaat ve boyun eğmek yoktur. İşte Allah’ın ayetleri:

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Resulüllaha ve sizden olan ülülemre de itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, onu Allah’a ve Resulüne bırakın. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bu, sizin için hem hayırlı hem de netice bakımından en güzeldir.” (Nisa: 4/ 59)

İşte Resulün hadisleri:

“Yaradana isyan mevzuunda hiç bir yaratığa itaat yoktur.”

“İtaat sadece ma’ruftadır.”

“Kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, onu ne dinleyin, ne de itaat edin.”

Efendimizin vefatından sonra müslümanlar Hazreti Ebubekir’i halife seçmişlerdi. Hazreti Ebubekir’in hilafete seçilişi esnasındaki konuşması derin manalar ifade eder. Derki:

“Ey nas, ben sizin hayırlınız olmadığım halde başınıza getirildim. Eğer iyi idare edersem bana yardım ediniz yoksa bana karşı geliniz. Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe, siz de bana itaat edin. Eğer ben, Allaha ve Resulüne isyan edersem bana itat etmeyin.”

Ebubekir’in öbür dünyaya göçüşünden sonra Hattapoğlu Ömer halife seçildi. Ömer de bu fikri zihinlere yereştirmek için hutbesinde şöyle dedi:

“Sanki ben ve siz denizin ortasında şarka ve garba doğru yol alan bir gemideyiz. İnsanlar aralarından bir idareci seçerler. Eğer doğru giderse ona uyarlar. Sapıtırsa onu öldürürler.” Hazreti Talha ona sordu: “Sapıtırsa azlederler deseydin de olurdu.” Ömer: “Hayır, ölüm geride kalanlar için daha iyi bir tenkil şeklidir.” dedi.

İşte hakimlerin, mahkumların ezdiği idare edenlerin idare edilenleri sömürdüğü bir zamanda bu nimazın getirdiği hakikat, İsim bunları cemiyetin ihtiyacı, olduğu yahut cemiyet istediği için değil de tam ve ebedi bir nizam olduğu için getirmiştir. Aynı zamanda cemiyetin seviyesini yükseltip terakki ettirmek için getirmiştir.

İslam getirdiği bu nevi nazariyelerle hakimin salahiyetini takyit, hükmedenlerle, hükmedilenler arasındaki alakayı tayin ederek beşeri sistemleri asırlarca geride bırakmıştır. Hükmedenlerin yetkisini takyit eden, şeriattan sonra ilk hukuk tam 11 asır sonra İngiliz anayasası olmuştur. Daha sonra 18. asır sonlarında Fransız ihtilaliyle birlikte bu prensib her tarafa yayılmıştır.