27- ŞURA PRENSİBİ:

 

İslam şura esasın adaynır: “Onlara işleri aralarında müşavere iledir.” (Şura: 42/38)

“İşlerinde onlara müşavere et.” (A’li İmran: 3/159)

Bu ise, o günkü insanlar tarafından bilimeyen bir şeydi. Peygamberin geldiği asırdaki arap insanı, cehaletin derinliklerine dalmış, gerilikte ise zirveye çıkmıştı. İslam; şura prensibini vaz etmekle ebedi olduğunu isbat etmiştir. Aynı zamanda bu prensib, onun değişmeden her asra hitab edeceğini gösterir.

Bu itibarla islam; şura prensibini umumi çerçeveler dahilinde vaz etmekle yetinmiş, cemiyetlere uygulanması gereken ikinci derecedeki kaideleri devlet adamlarına bırakmıştır. Zira bu nevi kaideler zaman mekan ve toplumların değişmesiyle değişirler. Mesela; develet adamı milletin fikrini kabile ve aşiret reisleri vasıtasıyla öğrenebileceği gibi, kabilelerin arasından seçilecek temsilciler vasıtasıyla veya muayen vasıflara sahip fertlerin fikirlerini soruşturarak öğrenebilir. İdareciler en güzel görüşü seçip cemiyetin fikrini almakla mükelleftirler. Ancak esasta olmayan bu tür teferruatla alakalı hükümlerin cemiyetin zarar ve ziyana, fertlerin ve amme nizamının aleyhine olmaması gerekir; şura prensinin tatbikatıyla ilgili ana prensipleri şeriatı vaz eden Allah bizatihi kendisi koymuştur. Bunlarda tadilat ve tebdilat asla yapılmaz. Şura prensibine uyulacak kaidelerden birisi de görüşü kabul edilmeyen azınlığın çoğunluğa uyması ve kabul edilen fikri samimiyetle tatbik etmesidir. Münakaşa hududun aşarak azınlıkta olan kimselerin çoğunluğun görüşünü reddetmeleri doğru değildir.

“Resullah’ın size emrettiği herşeyi yapınız. Nehyettiği şeylerden de sakınınız.” (Haşr: 59/ 7)

Resullah, bu süneti bizlere emrettiği gibi hayatında da tatbik etmiş ve kendisinden sonra sahabeleri de O’nun izini takib etmişlerdir. Uhud gazasına gitmeden önce Kureyş’in harb içn hareket ettiğini duyan efendimiz; Ashab-ı Güzini topladılar ve onlarla düşmanı Medine’de beklemek veya Medine dışında karşılaşmak hususunda istişare ettiler. Resulullah’ın görüşü Medine’den çıkmayıp sathi müdafaa yapmaktı; bazı ashab ile birlikte Abdullah bin Ubey de aynı fikirdeydiler. Ancak ekseriyeti teşkil eden yeni Müslüman sahabelerin isteği üzerine efendimiz Uhud’da savaşmayı kabu ettiler. Bu savaşta peygamberimiz, ekseriyetin görüşüne uyup onu tatbik ettiler. İstişare yapılan meclisten kalkıp evine gitmiş, zırhını giymiş akalliyeti ekseriyetin peşine düşürerek Medine dışında harb etmiştir.

Her ne kadar çoğunluğun görüşü kendi rey’ine muhalif düşşse de, onu tatbik etmekten sakınmamıştır. Halbuki hadiseler, peyegamberin görüşünün doğru olduğunu sonradan isbat etmiştir.

Resulullah’ın ashabı da onun vefatından sonra irtidat hareketlerinde aynı yolu takip etmişlerdir. İlk önce çoğunluk mürtedlerle harb etmemek niyetinde olduğu halde, EbuBekir’in başına bulunduğu az bir grup mürtedlerle muharebe etmek ve hiçbir masamaha göstermemek kararında idiler. Uzun münakaşalardan sonra -Hz. Ebubekir’in ikna etmesi neticesinde-çoğunluk bu tarafa geçmişti. Kabul edilen bu görüş infaz edilmeye başlanınca, aynı görüşün muhalifi olan kimseler, ilk önce onu infaz etmek, canlarıyla, mallarıyla, bütün varlıklarıyla o yolda kurban almak için çırpınanların başına geliyorlardı.

İşte böylece günümüzdeki demokrasilerin bozulmasını önlemek için en keskin ilaç olan şura prensibini yerleşmiş oluyordu. Şurası muhakkak ki, demokrasi tatbik edilen ülkeler günümüzde şura prensibini tatbik edememektedirler. Bunun sebebi ise münakaşa müddeti bittikten sonra da çoğunluğun kabul ettiği fikre karşı azınlığın münakaşaya devam  etmesine müsamaha gösterilmesidir. Çoğunluğun kararlaştırdığı bölümlerin tatbiki esnasındaazınlığın engelleyici tavır takınmasıdır. Hatta kararlaştırılan şey tatbik edilikten sonra bile, demokratik ülkelerde o konu ile ilgili olan alay ve tenkit mevzuu devam edip gitmektedir. Esas kaide çoğunluğun idareyi yürütmesi olduğuna göre bu kitlenin düşünce ve işleri gereken hürmeti görmemekte. Çok kere alay ve yalan mevzuu olmaktadır. Acemilikle ve selahiyetsizlikle itham edilmektedirler. Bazan hakim olan çoğunluğun koyduğu kanunlar, muhalif olan azınlıklar tarafından kabul bile edilmemektedir. Neticede hakim olan kitle azınlığa düşenlere muhalif olanlar tekrar iş başına geçmektedirler. Bu sefer bunlar onlara aynı davranışları yapmaktadırlar. İşte böyle idare edenler, kitlenin görüş ve işleri tenkit ve alay mevzuu olur. Tenkidi yapan kimse eğer onun yerinde yaparsa şüphesiz ki çok faydalı olur. Fakat önce münakaşa edilmiş mevzuları yeniden münakaşa mevzuu etmek, yapılan işlerin  bozulmasına sebeb olur, ve şura prensibine aykırıdır. Şura prensibinin esası devletin, çoğunluğunun görüşüne mutabık olarak idare edilmesidir. Bu demektir ki; milletin çoğunluğu hangi görüş üzerinde birleşirse, o görüşe uymak ve hürmet etmek gerekir. Azınlığın çoğunluğa karşı bu şekideki tutumunun kati bir neticesi olarak demokratik ülkelerde devlet idarecileri iyi iş yürütmiyen acizler haline düşşlerdir. Fertlerde; partilerde, gruplara ve politikacılara güvensizlik başlamıştır. Herkes onların millete hükmedip devlet işlerini idare edebileceklerinden şüphe etmektedir. Halk güvenini kaybetmekte bir bakıma haklıdır. Zira oyunu verdiği kimseler takdir toplayan bir görüş, tenkid mevzuu olmayan bir fikir, şüphe ve alay mevzuu olmayan bir iş ileri sürmemektedir. Bütün demokratik ülkelerde aynı halin vuku buluşu halkı, şura prensibinin tabiki imkansız olduğu fikrine sevketmektedir. Bu defa şüphe ve güvensizlik sisteminin uygulanmasından daha ileriye giderek sistemin kendisine dönmüştür. Bu yüzden demokratik ülkelerin bir çoğu daha iyi olur kanati ile diktatörlüğe sapmışlardır.

Fakat, tecrübeler isbat etmiştir ki; diktatörlük, demokrasiden daha kötü neticler meydana çıkarmıştır. Çünkü, dikta ağızların kapanmasına, fikir hürriyetinin seçme hüriyetinin kaldırılmasına, idare edenlerle idare edilenler arasında güveni kalmamasına, halkın hükümetleri istemedikleri halde zararlı neticelere ulaşmasına sebeb olmuştur. Eğer demokrasiden dikta rejimine geçen ülkelerde, diktatörlük başarı elde edebilmişse,bu başarı sisteminin değil, tecrübelerin isbat ettiği gibi mahkum edilenlerin hakimlerin şahsiyetine güveninden ve onları desteklemelerinden doğan bir başarıdır. Dikta, zulüm rejimini arttırdıkça halkın güveni sarsılacak, bozukluk unsuru yaaş yavaş cemiyite yayılacak neticede isyanlar ve ihtilaller başgösterecektir.

Gerçekten, islam nizamı sadece demokrasinin bozulup dejenere olmasını önleyen keskin bir ilaç olmayıp, milletleri diktatörlerin pençesinden kurtaran bir emniyet sigortasıdır. Zira bu nizam, şura prensibini nazari olarak zihinleri yerleştirdiği gibi, ameli olarak ta tatbikat sahabına kor, bütün kuvvetleri, cemiyete hizmet için seferber eder. Halkın şuraya ve idarecilere karşı güvenini artırdığı gibi, yıkıcı ve diktatörlüğe sevkedici amillerin yolunu keser.

Şöyle de diyebiliriz: demorkatik sistem aslında isitşare ve yardımlaşma esasına dayanır. Fakat kötü tatbikin neticesi demokrasiler, idare edilenleri idare edenlere musallat etmiş, fertlar arasında içtimai yardımlaşma bırakmamıştır. Dikta rejimi ise idare edilenlerin, idare edenlere köle olmasından başka bir şey değildir. Halk idarecileri dinlemeye, ne derlerse ona itaat etmeye mecburdur. İslam nizamına gelince; o hem istişare, hem de içtimai yardımlaşma esasına dayanır. İslam bir kitleyli diğer bir kitleyle musallat etmez, birini diğerine ezdirmez. Böylece demokrasideki iyilikleri en güzel şekliyle kapsadığı gibi, diktatörlüklerin düşğü kötülüklere de düşmez. Her ikisinin de ayıplarından uzaktır.

İslam, idare şeklini, istişare esasına dayamakla beşeri sistemleri tam onbir asır geride bırakmıştır. Ancak batı,Fransız ihtilalinden sonra istişare esasını kabul etmiştir. Amerika Birleşik Devleteri ise 18. asrın yarısında kavrayabilmiştir. Şura prensibine dayalı hukuk 19. asırda tedvin edilmiştir. Beşeri sistemler, son asırlarda bile olsa tatbik etmeye başladıkları şura prensini islamdan aktarmışlardır. Yoksa kendi malları değildir. ,İslam ise ta miladın 7. asrında şura prensibini vaz etmişti.