26- c) SÖZ HÜRRİYETİ:

 

İslam; her ferde konuşma hürriyetini verdiği gibi,umumun menfaatlerine, cemiyet nizamına, ahlaki konulara dair söz söylemeyi de her mü’mine vacip kılmıştır. İşte Allahın ayeti:

“İçinizde insanları yara davet eden, marufu emredip münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun.” (A’li İmran: 3/104)

“Bizim yeryüzünde yerleştirdiklerimiz, namazlarını kılıp zekatlarnı verdiler, marufu emredip münkeri mehyettiler.” (Hac: 22/41)                                

İşte Rusulullahın hikmeti:

“Sizden biriniz, bir kötüğü görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, bunada gücü yetmezse kalbiyle. Bu da imanın en zayıfıdır.”

“Din nasihattan ibarettir. Kimin için ya Resulullah dediler. Allah, Resulü ve müslümanların hepsi içindir.” buyurdu.

“Şehidlerin en büyüğü Abdülmuttalib oğlu Hamza ile zalim hükümdara karşı gelip öldürülen kimsedir.”

Herkesin inandığı şeyi hak olduğunu söylemesi, kalemi ve lisanı ile inancını müdafaa etmesi normal bir hak olduğuna göre, diğer hürriyetlerde olduğu gibi konuşma hürriyeti de başıboş değildir. Konuşma hürriyetinin de bir sınırı olmalıdır. Konuşma, umumi adaba aykırı, içtimai ahlaka mugayir, şeriatın hükümlerine muhalif olmamalıdır. İslam hukuku, ilk gününden beni konuşma hürriyetine gereken titizliği göstermiş, kötüye kullanılmasını önlemiş. İlk olarak Allahın Resulü bunu kendisinde tatbik etmiştir.

“Muhakkak ki sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem: 68/4)

Allah; Resulüne emirlerini insanlara tebliğ etmesini, bütün insanlığı imana çağırmasını, putçuları, yalancıları, deliller göstererek, akıllarına ve kalblerine hitap ederek davet etmesini emretmiştir. Fakat Allah Resulüne bile konuşma hürriyetini mutlak şekilde vermiş, ancak davetine uymayanlara sövmemeye, teşvik etmiş ve prensip yolları beyan etmiş, hak yola davet esnasında hikmete, güzel öğüde, en iyi şekilde mücadele etmeye, cahillerden sakınmaya, kötü söz söylememeye, Allahtan başkasının davetine uyanlara sövmemeye, teşvik etmiş ve prensip olarak hakka dayanmasını buyurmuştur. Resulüne çizdiği konuşma hüriyetini hudutları ile birlikte, bize de konuşma hürriyetinin başıboş olmadığını, bir takım kayıtlarla sınırlı olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz ki söz hürriyetini şeriatın bir takım sınırlarla tahdit etmesi, fertlerin, cemiyetlerin ilerlemesi, topluluklar arasında sevgi ve hürmet duygularının yayılması, idarecilerin hak yolda yürümeleri için mühim vazifeler icra etmiştir. Ancka bu şekilde şahsi ve milli isteklerin üzerinde edebi bir yardımlaşma duygusu geliştirilebilir. Bugünkü dünyanın yana yana arayıp bulamadığı şey de bunlar değil midir? Söz hürriyeti mevzuundaki selahiyetli teşri organları, kanun adamları uzun tecrübeden sonra iki türlü fikir ileri sürmektedirler. Bir kısmı söz hürriyetini, umumi cemiyet nizamını rencide edici olmadıktan sonra kayıtsız şartsız kabul etmektedirler. Bunlara göre mevzuubahs olan amme nizamıdır. Ahlaki mevzuları nazarı itibara almazlar. Bu görüşü fiiliyat sahasına koyduğumuzda ortaya, kin, fesat, tefrika, ahlaksızlık, istikrarsızlık gibi buhran ve isyanlardan başka bir şey çıkmaz. Diğer bir kısmı; idarecilerin, hakim kitlenin hayat görüşüne aykırı olan her çeşit söz hürriyetini takyit etme fikrini savunmaktadırlar. Bunların görüşünü de fiiliyata döktüğümüzde, neticede hür görüşlerin baskı altına alınması, ileri fikirlerin cemiyetten uzaklaşması ile istabdat dediğimiz zulüm ve isyan hareketleri başlar. İslamın bu konudaki görüşü her iki fikrin sentezinden başka bir şey değildir. O, başıboş söz hürriyet tanımadığı gibi zulmün dipçiği altında kısıtlanan bir hürüyet de tanımaz. İslamın esas prensibi bizatihi söz hürriyetidir. Bu hürriyet ancak ahlaki, itima, dini hudutlar dışına çıktığı zaman kısıtlanabilir. Zaten söz hürriyetinin verilmeisinin ana sebebi de ahlaki, içtimai ve dini konuları muhafaza altına almak değil midir? Bunları muhafaza ise verilen hürriyeti azçok kısıtlama ile mümkün olabilir.

Görüldüğü gibi islam; yalan söylemek, iftira etmemek, küfretmek, başkasının şeref ve haysiyetini rencide etmemek, diğer kimselere düşmanca tavırlar takınmamak kaydiyle herkese dilediği gibi konuşma hakkı vermiştir. Bu şartlar dahilinde kişi, hikmet, güzel öğüt ile insanları kendi görüşüne davet edebileceği gibi, kötü söz söylememe, kötülüğe baş vurmamak, cahillerden sakınma şartiyle en güzel şekilde mücadele edebilir. Böyle yapan kimse, insanlar tarafından hürmetle dinlenip, görüşleri takdir edileceği gibi, herkesle iyi geçinir.

“Sen o kafirlerin hidayet bulmalarına çok istekli isen (de çare yok), herhalde Allah delalette kalmak isteyenlere hidayet vermez. Onların hiç bir yardımcısı da yoktur.” (Nahl: 16/ 125)

 “Sen af yolunu tut, iyiliği meret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf: 7/ 199)

“Rahmanın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler, cahiller kendilerine laf attıkları zaman “Selam” derler.” (Furkan: 25/ 63)

“Müşriklerin Allahtan başka taptıkları putlara sövmeyin ki, onlar cehaletle tecavüz ederek Allah’a sövmesinler.” (En’am: 6/ 108)

“Allah, fena sözün açıklanıp söylenmesini sevmez. Ancak, zulme uğrayanlar müstesnadır. Allah herşeyi işitici, her şeyi bilicidir.” (Nisa: 4/ 148)

“Düşmanlıkla ileri gidenler müstesna olmak üzere, Yahudi ve Hristiyanlarla en güzel şekilde mücadele eden.. Düşmanlıkta ileri gidenlerle ise savaşın. bir de deyin ki; “Biz hem bize indirilene, hem de size indirilip de elinizle bozmuş olduğunuz kitabın aslına inandık. Bizim ilahımız, sizin ilahınız birdir. Biz yalnız ona itaat ederiz.” (Ankebut: 29/   46)

İşte islamın, insanların düşünemedikleri, atalarının, dedelerinin dedikleri, hurafalardan başak bir şey bilmedikeri zamanda ortaya attığı üç şubesiyle birlikte hürriyet nazariyesi...

O gün için bir kimsenin inancı için zorlanması gayet tabii idi. Kuvvet, kudret ve saltanat sahiplerinden başka hiç kimsenin düşünme ve konuşma hürriyeti yoktu. Bu dine ilk giren müslümanlar, Allah davasını yaymak islam itikadını gönüllerde yerleştirmek için büyük eziyetler çektiler. İnançlarından vaz geçmeleri için azap edildiler. Her vesileyle düşmanları tarafından zorlukla karşılaştılar, her an inanmayanlar tarafından gözetlendiler. Kime ne söylemek istedilerse engellerle karşılaştılar. Ne zaman ibadet etmeye teşebbüs ettilerse eziyetlere düçar oldular.

İlahi nizam bu şekilde hürriyet prensibini getirdiği sırada o günkü cemiyet bu inkılabı anlıyacak durumda değildi. Zira o günkü alem hürriyet prensibi için hazır vaziyette değildi. İslam bu prensibi vaz etmekle geldiği cemiyetin seviyesini ilerletmiş, yükseltmiş, indiği yerdeki nisanların vahşet ve barbarlıkları düzeltip cehaletlerini yok etmiştir.

Görülüyor ki, islamın getirdiği hükümler tadilat ve tebdilata hiç ihtiyaç kalmıyacak şeklide alemşumuldür. Zaman ne kadar uzarsa uzasın mekan nasıl değişirse değişsin onda reform arama hevesi boş bir fantaziden ibarettir. Beşeri sistemler 18. asrın sonu ile 19. asrın başlarına doğru hürriyet mefhumunu yeni yeni anlamaya başlamışlardır. Daha öncesine gelince batıda hürriyeti bilen yoktu. En ağır cezalar düşünürlere, islahatçılara, devletin ileri gelenlerinin inancına muhalif insanlara uyguanırdı. İşte tarih, işte hakikat... Bundan sonra hürriyetin Fransız ihtilaliyle geldiğini iddia adenlerin ne büyük yalancı olduklarını anlıyabilirsiniz. İslam şeritaını bilmeyen Avrupa’lıların bu kabil iddiaları mazur karşılanabilir. Ya bizim cahillere ne demeli?...