23 ZIHAR KİTABI 2

84. Zıhâr Deyimleri 2

85. Zıhâr Keffaretinin Vücûb Şartları 2

86. Zıhâr'm Geçerli Olduğu Kadınlar 4

87. Zıhâr Yapana Uygulanan Yasaklar 5

88. Keffaret Ödemeden BoşayıpYeniden Evlenmenin Zıhâr'a Etkisi 5

89. Zıhâr -ilâ Birleşmesi 5

90. Zıhâr Kefareti 6

1. Keffaretin Niteliği 6

2. Zıhâr Keffareti Orucu. 6

3. Kölenin Niteliği 6

4. Doyurmanın Niteliği 7

5. Keffaretlerin Sayısı 8

6. Keffaretten Önce Karıyla Temas. 8


23 ZIHAR KİTABI

 

Zıhâr; kişinin karısını kendisine haram kılmak isteyerek ona, «Sen be­nim için annemin sırtı gibisin» demesidir. Zıhâr hakkında hem Kur'an'da âyet, hem de hadis vardır. Kur'an "Karılarına 'Sen benim için annemin sır­tı gibi haramsın' dedikten sonra sözlerinden dönenler, kanlarıyla te­mas etmeden bir köle azadlamaları gerekir" âyeti kerimesidir. Hadis de Ebû Davud'un Mâlik b. Sa'lebe kızı Havle'den getirdiği, «Kocam Üveys ba­na 'Sen benim için annemin sırtı gibisin' diyerek beni boşadı. Ben de onu şikâyet etmek üzere Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in yanına gittiğimde Pey­gamber (s.a.s) Efendimiz benimle tartışıp,

'Allah'tan kork. Zira o, senin am­can oğludur' diyordu. Fakat benyakınmaya devam edip çıkmadım. Ta ki 'Ey Muhammed, Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve derdini Al­lah'a yakınan kadının sözünü dinledi. Esasen Allah konuşmanızı işitir. Şüphe yoktur ki Allah her şeyi işiten ve görendir' âyet-i kerimesiyle on­dan sonraki iki âyet nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s) Efendimiz bana,

'Kocan bir köle azad etsin dedi. 'Gücü yetmez' de­dim.

 'Öyle ise iki ay birbiri peşinden oruç tuta- çaktır' dedi. - 'Ya Rasûlallah, çok yaşlıdır, oruç tutamaz' dedim.

'Oyle ise altmış düşkünü doyursun' dedi. 'Ve­recek hiçbir şeyi yoktur' dedim.

'Öyle ise ben, bir sepet hurma ile ona yardım

edeceğim' dedi. 'Ben de ona bir sepet hurma ile yardım edeceğim' de­dim.

'İyi ediyorsun. Git onun yerine altmı§ düşkünü doyur' dedi» [1] hadisi ile, Seleme b. Sahr el-Beyâdfnin Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den naklettiği hadistir [2].

Zıhâr'ın ana kaideleri hakkındaki konuşmamız yedi fasılda toplan­maktadır:

1- Zıhânn deyimleri nelerdir?

2- Zıhârda keffaret lazım gelmesi için şart nedir?      .

3- Kimin zıhan sahihtir, kimin sahih değildir?

4- Zıhân sahih olan kimseye ne lâzım gelir?

5- Nikâhın yenilenmesiyle zıhâr da yenilenir mi?

6- Zıhârdan sonra ilâ da olur mu?

7- Zıhârda keffaret olarak ne lazım gelir? [3]

 

84. Zıhâr Deyimleri

 

Ulema, kişinin karısına «Sen benim için annemin sırtı gibi haramsın» dediği zaman, bunun zıhâr olduğunda müttefik iseler de, annesinin sırtından başka bir organı veyahut -annesi gibi- kendisiyle evlenmesi ebediyyen caiz olmayan bir diğer kadının sırtını söylediği zaman, yine zıhâr olur mu diye ih­tilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Bu da zıhârdır» demiştir. Ulemadan bir cema­at «Sırt kelimesiyle anne kelimesinden başka deyimler zıhâr olamaz» demiş­lerdir. İmam Ebû Hanife de «Kişiye, bakması haram olan her organ ile zıhâr olur» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, şeriatın zahiri ile mânânın birbirleriyle çeliş­meleridir. Zira şeriatın zahirine bakılırsa, bu iki kelimeden başka deyimlerle zıhâr olamaz. Mânâya bakılırsa, kişiye annesinin sırtı nasıl haram ise, diğer organları da kendisine haramdır veyahut annesi nasıl kendisine haram ise -kızkardeşi, teyzesi ve halası gibi- kendileriyle evlenmesi ebediyyen caiz ol­mayan diğer yalanlan da kendisine haramdırlar. Şu halde annesinin sırtım söylediği zaman nasıl zıhâr oluyorsa, annesinin diğer bir organını veyahut annesi gibi kendisine ebediyyen haram olan bir diğer yakınını da söylediği zaman, yine zıhâr olması gerekir. Kişinin sırt kelimesini atarak sadece «Sen benim için annem gibisin» dediği zaman ise, İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii, «Niyetine bakılır. Zira bu deyimler 'Benim için annem nasıl hürmete layık ise, sen de öylesin' demek isteyebilir» demişlerdir.İmam Mâlik ise «Kişinin niyeti ne olursa olsun, bu da zıhârdır» demiştir.

Kişinin, karısını kendisiyle evlenmesi ebediyyen haram olmayan bir yabancı kadına benzetmesi ise, İmam Mâlik'e göre zıhârdır. İbn Mâcişûn'a göre zıhâr değildir.

Bu ihtilâfın sebebi, kişinin, karısını kendisine ebediyyen haram ol­mayan bir yabancı kadına benzetmesi, kendisine ebediyyen haram olan bir kadına benzetmesi gibi midir, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. [4]

 

85. Zıhâr Keffaretinin Vücûb Şartları

 

Cumhur, zıhâr eden kimseye zıhârından dönmedikçe keffaret lazım gelmediği görüşündedir. Mücâhid ile Tavus ise «Zıhânndan dönmese bile kendisine keffaret lazım gelir» demişlerdir. Cumhurun delili "Sen benim için annemin sırtı gibisin, dedikten sonra sözlerinden dönenler, kanla­rıyla temas etmeden bir köle azad etmeleri lazım gelir" âyet-i kerimesi-dir. Zira bu âyet, zıhânndan dönmeyen kimseye keffaret lazım gelmediğinde nass'tır. Kaldı ki kıyas da bunu gerektirmektedir. Çünkü zıhâr da yemin gibi­dir. Yeminde kişi nasıl yeminini bozmadan veyahut bozmaya niyet etmeden keffaret lazım gelmiyorsa, zıhârda da zıhârdan dönmedikçe keffaret lazım gelmemesi gerekir. Mücâhid ile Tavus da, «Zıhâr'ın keffareti de -yanlışlıkla adam öldürme ve Ramazan orucunu bozma keffareti gibi- ağır bir keffarettir. Şu halde bu ağır keffaret adam öldürme ve oruç bozmada nasıl bizzat adam öldürme ve oruç bozmayla lazım geliyorsa, zıhârda da, zıhârdan dönmekle değil, bizzat zihârla lazım gelmesi gerekir. Aynca zıhâr, cahiliyye devrinde bir boşanma deyimi idi. İslâmiyetle nesholunup yerine keffaret konulmuş­tur. Âyet de 'Cahiliyyetten kalma bu deyimi İslâmiyette de kullananlar, kan-lanyla temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir' mânâsmdadrr» demiş­lerdir.

«Keffaret zıhârdan dönmekle lazım gelir» diyenler de ihtilâf etmişler­dir ki, İmam Mâlik'ten bu hususta üç rivayet gelmiştir. Bir rivayete göre İmam Mâlik, «Zıhârdan dönmek, hem kadını nikâhı altında tutmak, hem ona yaklaşmaya karar vermektir», bir rivayete göre de «Ona yaklaşmaya karar vermektir» demiştir. İmam Mâlik'in tabilerine göre sahih olan rivayet budur ve İmam Ebû Hanife ile İmam Ahmed de buna katılır. Üçüncü rivayete göre ise İmam Mâlik, «Zıhârdan dönmek, kadını nikâhı altında tutmaktır» demiş­tir. İmam Şâfü, «Bir kimse, kansına 'Sen benim için annemin sırtı gibisin' dedikten sonra ona 'Sen boşsun' diyebilecek kadar bir zaman geçtiği halde onu boşamazsa, bu kimse zıhânndan geri dönmüş sayılır ve ona keffaret la­zım gelir. Çünkü onun, kamını boşayabilecek kadar bir zaman aradan geçti­ği halde onu boşamaması onu nikâhı altında tutması yerine geçer veyahut nikâhı altında tuttuğunu gösterir» demiştir. İmam Dâvüd ile Zahirîler de

âyetteki "Ger» dönme "yi zıhârdan geri dönmek değil, zıhâra geri dönmek  mânâsında anlayarak, «Keffaret, zıhâr lafzını bir daha tekrarlamakla lazım gelir. Kişi eğer zıhâr lafzını sadece bir defa söyleyip bir daha tekrarlamazsa ona keffaret lazım gelmez» demişlerdir.                                                    

İmam Mâlik'ten gelen meşhur rivayetin delili şudur: Çünkü keffaret | zıhâr yapan kimseye, zıhâr ile kendine haram kıldığı şeye geri döndüğü için I lazım gelir ki o şey de, ya bilfiil kadına yaklaşmaktır ya da ona yaklaşmaya karar vermektir. Bilfiil ona yaklaşmak olması mümkün değildir. Çünkü âyette "Birbirleriyle temas etmeden bir köle azad etmesi gerekir" denil­miştir. Bunun içindir ki adamın, keffaret vermeden karısına yaklaşması ha­ramdır. Şu halde zıhârdan geri dönmek, kadma.yaklaşmaya karar vermektir. Mâlikîler derler ki: Eğer zıhârdan geri dönmek, sadece kadını nikâhı altında tutmak olursa, zıhânn, kadım nikâhı altında tutmayı haram kılması lazım ge­lir ki o zaman, zıhâr talâk olur. Kısacası Mâlikîler bu mes'elede fukahanın «Deneme ve ölçme yolu» diye tanıdıkları bir yola başvurmuşlardır. Zira geri dönmenin mânâsı, ya -imam Davud'un dediği gibi- zıhâr lafzının tekrarıdır, ya bizzat kadına yaklaşmaktır, ya kadını nikâhı altında tutmaktır, ya da kadı­na yaklaşmaya karar vermektir. Lafzın tekrarı olamaz. Çünkü lafzın tekrarı te'kidden başka bir şey değildir. Te'kid ise keffareti gerektirmez. Bilfiil kadı­na yaklaşmak da olamaz. Çünkü âyetteki "Birbirleriyle temas etmeden" kaydı buna manidir. Kadım nikâhı altında tutmak da olamaz. Çünkü o zaman zıhâr talâk olur. Öyle ise elde, yalnız kadına yaklaşmaya karar vermek kal­dı.

Kadım nikâhı altında tutmayı veyahut tutmak istemeyi, ona yaklaşma­ya karar vermenin yerine koyan Şâfiiler, «Çünkü kişi nikâhı altında tutmayıp boşadığı kadına yaklaşamaz. Şu halde kadını nikâhı altında tutmak ona yaklaşmanın sebebidir» demişlerdir. Şâfiiler burada mecaz yoluyla sebebi, se-beb olduğu şeyin yerine koyarak ikisine aynı hükmü vermişlerdir ki bu gö­rüş, imam Mâlik'ten gelen ikinci rivayete yakın bir şeydir. «Keffareti gerek­tiren, kişinin kadını nikâhı altında tutmak istemesidir» diyen Şâfiiler ayrıca, «Çünkü eğer zıhârdan hemen sonra kadım boşasa ona keffaret lazım gel­mez» demişlerdir. Bunun içindir ki, imam Mâlik birinci rivayette ihtiyatlı davranarak, «Zıhârdan dönmek, hem kadım nikâhı altında tutmaya ve hem de ona yaklaşmaya karar vermektir» demiştir. Zıhârdan dönmenin bilfiil ka­dına yaklaşmak olduğu görüşü ise, hem zayıf, hem nass'a aylandır. Bu görü­şün de dayanağı, zıhânn yemine kıyas edilmesidir. Yani yeminin keffareti nasıl yemini bozmakla lazım geliyorsa, zıhârda da Öyledir ki, bu nass ile çeli­şen bir kıyas-ı şebehtir.

«Keffareti gerektiren, zıhâr lafzını tekrarlamaktır» diyen İmam Davud'a gelince: Çünkü âyetteki zahir bunu ifade etmektedir. İmam Ebû Ha-nife'ye göre ise bu söz, «Cahiliyye devrinin bir adeti olan zıhâra, Müslüman olduktan sonra tekrar dönenlere keffaret lazım gelir» demektir. İmam Mâlik ile İmam Şâfıi ise, «LAM, fî mânâsmdadır. Yani zıhâr ile kendilerine haram kıldıkları şeyin içine tekrar girenlere keffaret lazım gelir» demişlerdir.

Kısacası bu ihtilâfın sebebi, âyetin zahiri ile anlamı arasındaki çe­lişmedir. Ayetin anlamını tutanlar, LAM'ın fî mânâsında olduğunu söyleye­rek, «Dönmekten murad, zıhâr eden kimsenin kadına yaklaşmak veyahut onu nikâhı altında tutmak istemesidir» demişlerdir. «Dönmek, zıhânn lafzı­nı tekrarlamaktır» veyahut «Cahiliyet'te yaptıklan zıhârı İslâmiyet'te de yapmaktır» diyenler ise, âyetin zahirine dayanmışlardır. Fakat âyeti bu iki şekilden biri ile tefsir edenlerin de -Mücâhid ile Tâvus'un dedikleri gibi-, «Keffaret bizzat zıhâr ile lazım gelir» demeli idiler. Meğer «Âyette 'Eğer ka­dını nikâhları altında tutmak isterlerse' kaydı mahzuftur» deseler...

Buna göre bu mes'ele hakkında üç görüş bulunmuş olur: Dönmek ya kişinin zıhâr lafzını tekrarlamasıdır ya kadını nikâhı altında tutmak istemesi­dir ya da cahiliyye devrinde yaptığı zıhân müslümanlıkta da yapmasıdır. Birinci ve üçüncü görüş sahipleri de iki kısma aynlmış olurlar. Ya «Ayette bir kayd mahzuftur» derler ki, bunlara göre keffaretin lazım gelmesi için, kişi­nin kadını nikâhı altında tutmak istemesi, şart olur, ya da böyle bir kaydı tak­dir etmezler de, keffaretin bizzat zıhâr ile lazım geldiğini benimserler.

Bu babtan olmak üzere bir mes'elede daha ihtilâf etmişlerdir ki o da şu­dur: Kişi zıhâr ettikten sonra kadını nikâhı altında tutmak istemeden boşar veyahut kadın ölürse, ona keffaret lazım gelir mi, gelmez mi?

Cumhur, «Eğer kişi zıhâr ettikten sonra kadını nikâhı altında tutmaya karar vermeden veyahut -İmam Şafii'nin görüşüne göre- onu boşayabilecek kadar bir zaman beklemeden boşarsa, ona keffaret lazım gelmez» demiştir. Osman el-Bettî'den ise, bu adama dahi keffaret lazım geldiği ve eğer kadını nikâhı altında tutmaya karar vermeden kadın ölürse, keffaret vermeden ka­dından miras alamayacağı görüşü rivayet olunmuştur ki, bu görüş -Allah bi­lir- hem şâzz, hem nass'a aykırıdır. [5]

 

86. Zıhâr'm Geçerli Olduğu Kadınlar

 

Cumhur, nikâhlı kadının zıhânmn sahih olduğunda, müttefik ise de, ca­riyenin de zıhân sahih midir, değil midir, kadın da kocasını zıhâr edebilir mi, edemez mi diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik ile Süfyan Sevrî ve bir cemaat: «Nikâhlı kadının zıhân nasıl sahih ise, cariyenin de zıhân sahihtir» demişlerdir. Bunlara göre, efen­disinden çocuk doğuran cariye ile efendisi tarafından kendisine, «Ben öl­dükten sonra sen hürsün» denilen cariye de aynı hükmü taşırlar. Evzâî de «Eğer cariyeyi zıhâr eden kimse, cariye ile cinsi münasebette bulunuyorduy-sa, sahihtir, yoksa, yemin olup ona sadece bir yemin keffareti lazım gelir» demiştir. İmam Ebû Hanife, İmam Şafii, İmam Ahmed ve Ebû Sevr ise, «Ca­riyenin zıhân yoktur» demişlerdir. Ata da «Cariye zıhâr edilebilir. Fakat onu zıhâr eden adama yanm keffaret lazım gelir» demiştir.

«Sahihtir» diyenlerin delili, "Kadınlarına 'Sen benîm için annemin sırtı gibisin' diyenler..." âyet-i kelimesindeki umumdur. Zira cariye de bu âyette geçen "Kadınlar" deyiminin kapsamına girmektedir. Cariyenin zıhâ-rmı zıhâr saymayanların delili de "Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler ancak dört ay bekleyebilirler" âyet-i kerimesinde geçen "Kadın­lar" deyiminden nikâhlı kadınların kas dolu nduğunda icma' bulunmasıdır. Zira orada nasıl.nikâhlı kadınlar murad ise, burada da nikâhlı kadmlann mu-rad olması lazım gelir. Çünkü ilâ da zıhâr gibi bir şeydir; Şu halde ihtilâfın sebebi, kıyas-ı şebeh ile "Kadınlar" deyiminin umumu arasındaki çelişme­dir. Zira cariyenin de "Kadınlar" deyimi kapsamına ginnesi, cariyenin zıha-rınm sahih olmasını, zıhân ilâya kıyas etmek ise, ilâda cariye nasıl "Kadın­ların şümulünde değilse, burda da aynı deyimin şümulünde olmamasını gerektirmektedir. Zıhâr'ın sıhhati için, zıhâr edilen kadının zıhâr edenin nikâhı altında olmasının şart olup olmadığına gelince: îmanı Mâlik «Şart değildir. Kişi nikâhı altında olmayan yabancı kadınları da -ister 'Falanca kadınla ev­lenirsem, benim için annemin sırtı gibi olsun' misalinde olduğu gibi belli bir kadını ister 'Hangi kadınla evlenirsem, benim için annemin sırtı gibi olsun' misalinde olduğu gibi bütün kadınlan zıhâr etsin- zıhâr edebilir» demiştir. Halbuki İmam Mâlik boşanma bahsinde -hatırlanacağı üzere-, «Kişi, nikâhı altında olmayan kadınları -eğer belli bir kadını veyahut belli bir vakti, zikret­mezse- boşayamaz» demişti. îmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve Evzâî de îmam Mâlik gibi görüş belirtmişlerdir. Kimisi de «Kişinin, nikâhı altında ol­mayan kadım zıhâr etmesiyle zıhânn hükmü lazım gelmez» demiştir. îmam Şafii de buna katılır. Bir cemaat da «Eğer 'Hangi kadınla evlenirsem, benim için annemin sırtı gibi olsun' misalindeki gibi, mutlak söylerse lazım gel­mez. Fakat eğer 'Falanca kadınla evlenirsem, benim için annemin sırtı gibi olsun' misalinde olduğu, gibi, belli bir kadını tayin ederse, lazım gelir» de­miştir. Bunu da diyen, Ibn Ebî Leylâ ile Hasan b. Huyey'dir.

Birinci cemaatin delili, "Akidleri yerine getirin" âyet-i kerimesidir. Zira bu adam «Eğer falan kadınla» veyahut «Herhangi bir kadınla evlenir­sem benim için annemin sıra gibi olsun» dediği için, nikâhı altında bulunan bir kadını zıhâr eden kimsenin hükmündedir. Çünkü müslüman kişi şartını yerine getirmek zorundadır. Hz. Ömer de bu görüşe sahiptir, imam Şafii'nin delili ise, Amr b. Şuayb'ın babasından, babasının dedesinden, dedesinin de Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den rivayet ettiği ve Ebû Dâvûd ile Tirmizî'nin kaydettikleri

«Kişinin, nikâhı altında olmayan bir kadını boşamasıyla kadın boşan­maz, maliki olmadığı bir köleyi azad etmesiyle köle azad olmaz, sahibi ol­madığı bir malı satmasıyla mal satılmış olmaz ve malı olmadığı bir şeyi adamasıyla o şey adak olmaz» [6]hadisidir. Çünkü zıhâr da talâk gibidir. Bu da îbn Abbas'ın görüşüdür. Bütün kadınları söyleyen kimse ile bir kadını tayin eden kimsenin zıhârlan arasında ayırım yapanlar ise, «Çünkü bütün kadınla­rı söyleyen kimsenin zıhân eğer sahih olursa, adam çok zor bir duruma gir­miş olur. Halbuki Cenâb-ı Hak 'Allah dinde size bir zorluk yaratmamış­tır' buyurmuştur» demişlerdir.

Bu babtan olmak üzere ihtilâf ettikleri bir mes'ele daha vardır: Er­kek kadını zıhar edebildiği gibi kadın da erkeği zıhar ettiği zaman ona bir şey lazım gelir mi, gelmez mi? Ulemadan bu hususta üç görüş rivayet olunmuş­tur. En meşhur olan görüşe göre, kadına bir şey lazım gelmez. İmam Mâlik ile İmam Şafii bu görüştedirler. İkinci görüşe göre kadına yemin keffareti üçüncü görüşe göre de zıhâr keffareti lazım gelir. Cumhur zıhân da talâka kıyas ederek, «Kadının, kocasını boşaması nasıl boş bir şey ise, onu zıhâr et­mesi de boştur» demiştir. «Kadına zıhâr keffareti lazım gelir» diyenler de, zıhân yemine kıyas etmişlerdir. «Yemin keffareti lazım gelir» diyenler ise, «Çünkü yemin keffaretinden daha az bir keffaret yoktur» demişlerdir ki bu, zayıf bir görüştür.

Bu ihtilâfın sebebi de kıyaslar arasındaki çelişmedir. [7]

 

87. Zıhâr Yapana Uygulanan Yasaklar

 

Ulema, zıhâr eden kimsenin, keffaret vermeden karısıyla cinsi müna­sebette bulunmasının haram olduğunda müttefik iseler de, cinsi münasebet dışında -kadını öpmek,- onunla yatmak, el ve yüzünden başka vücudunun diğer yerlerine şehvetle bakmak gibi- evliliğin diğer münasebetlerinde bulun­ması da haram mıdır, değil midir diye^ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik «Cinsi münasebette bulunması haram olduğu gibi, diğer münasebetlerin hepsi de haramdır» demiştir ki, İmam Ebû Hanife de bu gö­rüştedir. Ancak İmam Ebû Hanife, kadının fercine bakmasını mekruh saymıştır, îmam Şafii ise «Zıhâr ancak cinsi münasebeti haram kılar. Cinsi mü­nasebet dışında kalan her şey helaldir» demiştir. Süfyan Sevrî, îmam Ahmed ve bir cemaat de bu görüştedirler.

îmam Mâlik'in delili âyet-i kerimede geçen "Birbirleriyle temas et­meden" kaydıdır. Çünkü temas lafzı hem cinsi münasebete, hem diğer mü­nasebetlere şamildir. îmam Şafii ise, «Cinsi münasebetin haram olduğunda icma1 bulunduğu için, buradaki temas lafzı cinsi münasebetten kinayedir ve ondan kinaye olunca yalnız onu gösterir. Zira -her ne kadar bu delâlet mecazî bir delâlet ise de- bir lafız bir kullanışta -biri hakikat, diğeri mecaz olmak üzere- iki mânâyı göstermez» demiştir.

Ben de diyorum ki: Biri hakiki, diğeri mecazî olan iki mânâ arasında müşterek olan kelimeleri âmm görenlere göre, bu kabil kelimelerin her iki mânâyı da ihtiva etmesi -her ne kadar Arap dilinde adet değilse de- uzak da değildir. Bunun içindir ki bunu benimsemiş olmak, gayet zayıf bir görüştür. Eğer şeriatın bu kelimede tasarruf ederek onu her iki mânâda kullandığı bi-linseydi caiz olurdu. îmam Şafii ayrıca, «Zıhâr da -ulemaya göre- ilâ gibidir. Şu halde zıhâr ile yalnız cinsi münasebetin haram olması lazım gelir» demiş­tir. [8]

 

88. Keffaret Ödemeden BoşayıpYeniden Evlenmenin Zıhâr'a Etkisi

 

Ulema, kişi.zıhâr ettikten sonra keffaret vermeden karısını boşayıp onu tekrar nikâhı altına alırsa, ettiği zıhâr-da geri gelir mi, yani keffaret vermeden karısına yaklaşmak yine de kendisine haram mıdır diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik «Bu adam -ister kadın daha iddette iken onu nikâhı altına geri döndürmüş olsun, ister iddeti bitlikten sonra onu bir yeni nikâhla almış olsun- keffaret vermeden kadına yaklaşamaz» demiştir. İmam Şafii ise «Eğer kadın henüz iddette iken onu nikâhı altına geri döndürürse ona keffa­ret lazım gelir. Fakat eğer iddet bittikten sonra onu yeni bir nikâh ile alırsa, ona keffaret lazım gelmez» demiştir. İmam Şafii'den, İmam Mâlik gibi söy­lediği de rivayet olunmuştur. İmam Muhammed b. Hasan da «Onu, ister üç talâktan sonra bir yeni nikâh ile, ister bir veya iki talâktan sonra onu nikâhı al­tına geri döndürmek suretiyle veyahut yeni nikâh ile alsın, zıhâr tekrar rucu' eder» demiştir .[9] Bu mes'elede «Kansının talâkı ile yemin ettikten sonra onu boşayıp tekrar nikâhı altına döndüren kimsenin yemini de döner mi, dönmez mi?» mes'elesine benzer.

Bu ihtilâfın sebebi, boşanma zevciyetin bütün hükümlerini yıkıp or­tadan kaldırır mı, kaldırmaz mı diye ihtilâf etmeleridir. Kimisi «Üç talâk ile olan kesin boşanmalar zevciyetin bütün hükümlerini yıkıp ortadan kaldırır. Fakat bir veya iki talâk ile olan boşanmalar, kaldırmaz» demiştir. Kimisi «İs­ter üç, ister bir veya iki talâk ile olsun, boşanma vuku' buldu mu, zevciyetin bütün hükümleri ortadan kalkar» demiştir. Zannedersem Zâhirîler'den kimi­si de «Boşanmanın her çeşidi ile zevciyetin bütün hükümleri ortadan kalkar» demiştir. [10]

 

89. Zıhâr -ilâ Birleşmesi

 

Karısını zıhâr eden bir kimse, zıhâr keffaretini vermeden ilâ da edebilir mi, edemez mi? Ulema bunda da ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi «îster zıhâr keffaretini vermiş olsun, ister olmasın, her iki hüküm birarada toplanamaz. Çünkü ilânın hükmü zıhânn hükmünden ayrı bir şey­dir» demişlerdir ki îmam Ahmed, Evzâî ve bir cemaat de buna katılır. îmam Mâlik ise, «Zıhâr keffaretini vermemiş olmak şartı ile ilâsı muteberdir» de­miştir. Süfyan Sevrî de «Zıhâr'dan sonra ilâ mutlaka muteberdir ve dört ayın bitimiyle kadın, kesin olarak ondan boşanmış olur» demiştir. Şu halde mes'elede üç görüş bulunmaktadır. Birine göre mutlaka muteberdir, birine göre mutlaka muteber değildir, birine göre de, eğer keffaret vermemişse mu­teberdir, vermiş ise muteber değildir.

Bu ihtilâfın sebebi, mânâ ile zahir arasında bulunan çelişmedir. Za­hire bakanlar, «İki hüküm birbirinden ayrı olduğu için birleşmezler», kadı­nın mütezarrır (zarara uğrayan) olduğunu nazara alanlar ise, «Birleşirler» demişlerdir. [11]

 

 90. Zıhâr Kefareti

 

Zıhâr keffareti hakkındaki konuşmamız -"Zıhâr keffareti kaç çeşittir? Bu çeşitlerden, önce hangisi lazım gelir? Her bir çeşidin sıhhat şartlan neler­dir? Ne zaman bir keffaret, ne zaman birden çok keffaret lazım gelir?" diye-birkaç bahse ayrılmaktadır: [12]

 

1. Keffaretin Niteliği

 

Ulema, hürün zıhâr keffareti -ya bir köleyi azad etmek ya altmış gün üst üste oruç tutmak, ya da altmış düşkünü doyurmak şeklinde- üç çeşit olup bu üç çeşitten önce birincisinin, o yoksa ikincisinin, ikincisine de imkân yoksa üçüncüsünün lazım geldiğinde ve kölenin; zıhâr keffaretinde, önce oruç tut­manın şart olduğu hususunda müttefik iseler de, oruç tutamayan köleye, ön­ce köle azadlamak mı, yoksa altmış düşkünü doyurmak mı lazım gelir diye ihtilâf etmişlerdir.

Ebû Sevr ile İmam Dâvûd, «Eğer kölenin efendisi ona izin verirse, bir köle azadlayacaktır» demişlerdir. İmam Mâlik de «Eğer efendisi izin verirse ancak altmış düşkünü doyurabilir» demiştir. îmam Ebû Hanife ile îmam Şafii ise, buna da cevap vermemişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, köle mülkiyet hakkına sahip midir, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. [13]

 

2. Zıhâr Keffareti Orucu      

 

Zıhâr keffareti çeşitlerinden her birinin sıhhat şartlarına gelince: îmam Mâlik ile îmam Ebû Hanife «Kişi, keffaret olarak iki ay üst üste tuttuğu oruç esnasında eğer karısı ile temasta bulunursa orucunu yeni baştan tutması ge­rekir» demişlerdir. Ancak İmam Ebû Hanife, «Eğer bilerek bunu yaparsa, orucunu yenilemesi lazım gelir. Unutarak veyahut yanılarak yaparsa bir şey lazım gelmez» demiştir. Fakat îmam Mâlik ayırım yapmadan, «Her iki halde de orucu bozulur, yeni baştan oruç tutması gerekir» demiştir. İmam Şafii ise, «Her iki halde de orucu bozulmaz ve yeni baştan tutması gerekmez» demiş­tir.

Bu ihtilâfın sebebi, zıhâr keffareti de yemin keffareti gibi olduğu halde zıhâr edilen kadınla temas etmeden bu keffareti vermenin şart olması­dır. Halbuki yemin keffareti, yemin bozulduktan sonra lazım gelir. Bunun için, zıhâr keffaretini yemin keffaretine kıyas edenler, «Yeni baştan tutması gerekmez. Çünkü yemin keffareti yemin bozulduktan sonra verilir» demiş­lerdir. Şarta bakanlar ise, «Tutulan orucun bir kısmı, temastan sonraya kaldı­ğı için yeni baştan tutması gerekir» demişlerdir. [14]

 

3. Kölenin Niteliği

 

Keffaret olarak azadlanması emredilen kölenin müslüman olması şart mıdır, değil midir?

İmam Mâlik ile İmam Şafii, «Müslüman olmayan kölenin azadlanması kâfi gelmez» demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise «Putperest veyahut mürted olmamak şartıyla müslüman olmayan bir köleyi de anadlamak kâfidir» demiştir.

Birinci grup, «Çünkü köle azadlamak bir ibadettir. Öyle ise azadlanan kölenin müslüman olması gerekir. Nitekim katil keffaretinde kölenin müslü­man olması şarttır» demişlerdir. Tahmin ederim ki, «Bu kıyas^ kıyastan ziya­de, mutlakı mukayyede hamletmek babındandir. Çünkü katil keffaretinde 'Müslüman bir köle' denilmiş, burada ise sadece 'Bir köle' denilmiştir. Şu halde buradaki mutlakı oradaki mukayyede hamletmek lazımdır» demişler­dir. Halbuki mutlakı mukayyede hamletmenin bu çeşidinde ihtilâf vardır. Hanefiler caiz görmemişlerdir. Zira her iki mes'elecle sebebler ayrıdır.

İmam Ebû Hanife'nin delili ise «Köle» lafzındaki umumdur. İmam Ebû Hanife'ye göre mutlak ile mukayyed arasında çelişme yoktur. O halde ona göre mutlak ile mukayyedden her birinin, zahirine hamledilmesi gerekir.

Bu bahislerden biri de, "Kölede eksiklik bulunmaması şarttır?" diye ih­tilâf etmeleridir. Cumhura göre şarttır. Kimisi de «Şart değildir» demiştir. Cumhur, köleyi de kurban ve hediyelere kıyas etmiştir. Çünkü kurban kesmekle köle azadlamamn ikisi de birer ibadettir. İki grubun delili de âyette 'Köle' lafzının mutlak olarak geçmesidir.

O halde ihtilâfın sebebi, köle lafzının zahiri ile kıyas-ı şebeh arasında bulunan taaruzdur.

«Kölede eksiklik bulunmaması şarttır» diyenler de, «Kölede hangi ek­sikliklerin bulunmaması şarttır?» diye ihtilâf etmişlerdir. Kölenin her iki gözden kör veyahut her iki eli veya ayağı kesik olduğu zaman, kâfi gelmediğinde ihtilâf yoktur. Fakat bir eli veyahut bir ayağı kesik olursa kâfi gelir mi, gelmez mi diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife «Kâfi gelir» demişse de, İmam Mâlik ile İmam Şafii, bir eli veyahut bir ayağı kesik olan köleyi de kâfi görmemişlerdir. Bir gözü kör olan köle için de, İmam Mâlik «Kâfi gel-mez», Abdülmelik «Kâfi» gelir» demiştir. Her iki kulağı kesik olan köleye gelince, İmam Mâlik «Kâfi değil», İmam Şafii'nin tabileri «Kâfidir» demiş­lerdir. Sağır olan köle hakkında da Mâlikiler ihtilâf ederek kimisi «Kâfidir», kimisi «Değildir» demiştir. Dilsiz olan köle de -İmam Mâlik'e göre- kâfi de­ğildir. İmam Şafii'den ise, iki kavil rivayet olunmuştur. Deli olan kölenin kâfi gelmediğinde ise ihtilâf yoktur. Fakat hadım olan köle hakkında ihtilâf etmişlerdir. İbnü'l-Kasım «Hadım olan köle hoşuma gitmez», diğerleri «Kâfi gelmez», İmam Şafii «Kâfi gelir» demiştir. Çocuk olan köleyi azadla­mak da, fukahanın büyük çoğunluğuna göre kâfi ise de, eski fukahanın kimisinden, kâfi gelmediği nakledilmiştir. İmam Mâlik'in mezhebinde az aksa­yan kölenin azadlanması kâfidir, fakat topallığı açık olan köleyi azadlamak kâfi değildir.

Bu ihtilâfın sebebi, kölede bulunan eksiklik ne kadar olursa, azad-lanmasmın ibadet vasfını zedelemiş olur diye ihtilâf etmeleridir. Zira bunun hakkında, kurbanların sağlam olması şartından başka bir delil yoktur.

İmam Mâlik'in mezhebinde -yarısı veyahut üçte biri gibi- bir kısmı hür olan veyahut -efendisinin, kendisiyle kitabet (bedelini ödeme) akdini yaptığı veyahut ona, «Ben öldükten sonra sen hürsün» dediği köle gibi- hürriyete aday olan kölenin de azadlanması kâfi gelmez. Çünkü Cenâb-ı Hak «Bir kö­leyi hürriyete kavuşturmak lazım gelir» buyurmuştur. Hürriyete kavuştur­mak ise, kendisinde hiç hürriyet vasfı bulunmayan köleyi azadlamak demektir. Hürriyete aday olan köleyi azadlamak ise, azadlamak değil, hürriye­tini çabuklaştırmaktır. Bir kısmı hür olan köleye de «Tam köle» denemez. İmam Ebû Hanife ise, «Eğer efendisiyle kitabet akdini yapan köle, borç tak­sitlerinden bir kısmını ödemiş ise, kâfi gelmez, yoksa gelir» demiştir.

Ulema, kişi kendisine «Ben öldükten sonra hürsün» dediği kendi köle­sini de keffaret olarak azad edebilir mi, edemez mi diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Azad edemez. Çünkü kitabet akdi nasıl bozulamayan bir akid ise, kişinin, kölesine 'Ben öldükten sonra sen hürsün' demesi de, bozulması caiz olmayan bir akiddir» demiştir. İmam Şâfıi ise, «Azad edebilir» demiştir. İmam Mâlik'e göre, kişinin kendisinden çocuk doğuran cariyesini azadlama-sı da kâfi gelmediği gibi, belli bir süre sonra hürriyete kavuşacak köleyi de azadlamak kâfi gelmez. Çünkü, efendisinden çocuk doğuran cariyenin akdi, kitabet akdiyle, azadlanması ölüme bağlanan kölenin akdinden daha sağ­lamdır. Zira bu her iki akidde de bazan fesih söz konusu olduğu halde, cariye­nin akdinde hiç fesih söz konusu olmaz. Nitekim efendisiyle kitabet akdini yapan köle, borç taksitlerini zamanında ödeyemediği taktirde bu akid bozulabilir. Kendisine «Ben öldükten sonra sen hürsün» demlen köle de, şayet değeri terekenin üçte birinden fazla ise, varisler bu akdi bozabilirler. Fakat efendisinden çocuk doğuran cariyenin, efendisinin ölümü ile azadlanması kesindir. Kendisine «Sen önümüzdeki ay başından sonra hürsün» denilen köle gibi, azadlanması belli bir vakte bırakılan kölenin akdi de bozula­maz.

îmam Mâlik ile İmam Şafii «Kişinin -babası gibi- satın aldığı zaman azadlanan bir yakınım da azadlaması kâfi gelmez» demişlerdir. îmam Ebû Hanife ise «Onu satın alırken eğer keffaret olarak azadlamak için satın almış ise, kâfi gelir» demiştir. İmam Ebû Hanife «Kişi, nasıl azadlanması vacib ol­mayan köleyi satın almak zorunda değilse, bunu da satın almak zorunda de­ğildir. Bunun için bu da onun hükmündedir» demiştir. Mâlikilerle Şâfiiler ise, bu kölenin -kendisi azadlamasa bile- satın alınmasıyla azadlandığını na­zara alarak «Kâfi gelmez» demişlerdir. İmam Ebû Hanife, adamın bu köleyi satın alıp almamakta seçenekli olan kimsenin hükmünde görmüştür. Diğer­leri ise «Bizzat azadlamanın, onun tercihiyle olması gerekir» demişlerdir. Şu halde İmam Ebû Hanife'ye göre, kendisine yabancı olan bir köleyi azadlayan kimse, onu nasıl azadlayıp azadlamamakta serbest ise -babası gibi- satın al­masıyla azadlanan bir köleyi de azadlayan kimse, onu azadlayıp azadlama­makta serbesttir. Ancak birincisi bizzat azadlamada, ikincisi ise, satın alma­da serbest olduğu için azadlamada da serbest sayılır.

îmam Mâlik ile îmam Şafii, keffaret olarak iki köleden her birinin yan­sını azadlayan kimse hakkında ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik âyette geçen «Bir köle» lafzının zahirine bakarak «Caiz değildir», îmam Şafii «Caizdir. Çünkü iki yarım köle bir tam köledir» demişlerdir.

İşte zıhâr keffareti olarak azadlanması gereken kölenin şartlarına dair ihtilâflar bunlardır. [15]

 

4. Doyurmanın Niteliği

 

Zıhâr keffaretinin üçüncü çeşidi olan altmış düşkünü doyurmanın sıh­hat şartına gelince: Ulema bunda da, yani her bir düşküne ne kadar yiyecek vermek gerekir diye ihtilâf etmişlerdir.

îmam Mâlik'ten gelen iki rivayetten en meşhuruna göre, her bir düşküne Hişâm'ın avucuyla bir avuç verilir ki, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in iki avucudur. Kimisi «Bundan daha azdır» kimisi de «Bir avuçla bir avucun üçte biridir» demiştir. İkinci rivayete göre de, her bir düşküne Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in avucu ile bir avuç verilir ki, İmam Şafii bu görüştedir [16]. Birin­ci rivayet, kişinin -sabah ve akşam olmak üzere- günde iki defa yediği taktir­de ancak bu kadarla doyabileceği düşüncesine dayanır. İkinci rivayette ise,

îmam Mâlik bunu da yemin keffaretine kıyas etmiştir. Çünkü yemin keffare-tinde her bir düşküne bir avuç verildiğinde icma' vardır.

Zıhârda lazım gelen keffaret çeşitlerinin sıhhat şartları hakkındaki ih­tilâfları işte bunlardır. [17]

 

5. Keffaretlerin Sayısı

 

Hangi durumda bir keffaret ve hangi durumda birden çok keffaretler la­zım geldiği konusundaki ihtilâfa gelince: İmam Mâlik «Kişi bir yerde ve bir sözle birden çok kanlarım zıhâr ettiği zaman ona sadece bir keffaret lazım gelir» demiştir. İmam Şafii ile îmam Ebû Hanife ise «Zıhâr edilen kadınlar kaç tane ise ona göre, yani iki tane iseler iki keffaret, üç tane iseler üç keffa­ret, dört tane iseler dört keffaret lazım gelir» demişlerdir. Zıhân talâka kıyas edenler, «Bir yerde ve bir sözle birden çok kadın nasıl boşanıyorsa, bir yerde ve bir sözle birden çok kadın zıhâr edildikleri zaman da, kadınlann sayısına göre keffaret lazım gelir» demişlerdir. Zıhân ilâya kıyas edenler ise -ki ilâya daha yakındır-, «İlâda kişi yemininden döndüğü zaman -kadınlar birden çok olduğu taktirde- ona nasıl bir keffaret lazım geliyorsa, burada da Öyledir» de­mişlerdir.

îmam Mâlik «Kişi, tek karısını çeşitli yerlerde zıhâr ettiği zaman da -eğer önceki zıhârın keffaretini vermeden bir daha zıhâr etmiş ise- yine ona bir keffaret lazım gelir» demiştir ki Evzâî, İmam Ahmed ve İshak da buna ka­tılır, îmam Ebû Hanife ile İmam Şâfıi ise, «Her bir zıhân için bir keffaret la­zım gelir» demişlerdir.

îmam Mâlik'e göre, kişi bir yerde ve fakat defalarca karısını zıhâr ettiği zaman, yine ona bir keffaret lazım gelir. Fakat îmam Ebû Hanife'ye göre ada­mın niyetine bakılır. Eğer niyeti te'kid ise, ona bir keffaret lazım gelir, niyeti her bir kere ile yeni bir zıhâr yapmak ise -kaç kere yapmış ise- ona göre keffa­ret lazım gelir. Yahya b. Said de «İster bir yerde ister çeşitli yerlerde zıhâr yapmış olsun, kaç kere yapmış ise, ona göre keffaret lazım gelir» demiş­tir.

Bu ihtilâfın sebebi, hakikatte tek bir zıhâr, bir kadın, biryerde ve bir kere edilen zıhâr mıdır, yoksa bu üç husustan biri eksik de olsa, yine zıhâr mı­dır diye ihtilâf etmeleridir-, Çünkü kadınlar birden çok olduğu ve zıhâr da de­falarca ve birden çok yerde yapıldığı zaman, bir tek zıhâr olmadığında ihtilâf yoktur. Fakat bu üç husustan bir tanesi eksik olduğu zaman bir tek zıhâr mı­dır, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir. Zira bu üç husustan bir tanesi eksik olduğu zaman, bir taraftan bir tek zıhâra, bir taraftan da birden çok zıhâra benzer. Bunun için ulemadan hangisi, hangi tarafı daha kuvvetli görmüş ise» ona kuvvetli gördüğü tarafın hükmünü vermiştir. [18]

 

 6. Keffaretten Önce Karıyla Temas

 

Ulema, bu konudan olmak üzere, kişi zıhâr ettikten sonra keffaretini yermeden kansıyla temas ederse ona bir keffaret mi, iki.keffaret mi lazım ge­lir mes'elesinde de ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik, İmam Şafii, İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî, Evzâî, İmam Ahmed, İshak, Ebû Sevr, İmam Dâvûd, Taberî ve Ebû Ubeyd gibi fukahamn çoğu, «Ona bir keffaret lazım gelir» demişlerdir. Delilleri de «Seleme b. Sahr -Beyâdî zıhâr ettikten sonra keffaretini vermeden karısı ile temas et­mişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s) Efendimize gelip durumu sordu. Peygamber Efendimiz ona bir keffaret vermesini emretti» mealindeki hadis­tir .[19]

Kimisi de «Bu adama -biri zıhâr için, biri de keffaret vermeden karısıyla temas ettiği için- iki keffaret lazım gelir» demiştir. Bu görüş; aynı zamanda Amr b. As, Kabîsa b. Züeyb, Said b. Cübeyr ve İbn Şihâb'dan da rivayet olun­muştur.

Kimisi de «Ona. bir keffaret dahi lazım gelmez. Çünkü keffaretin sıhhati için, temastan önce verilmesi şarttır. Bu adam ise, temas ettiği için keffaret verme vaktini kaçırmıştır. Şu halde bir daha zıhâr etmedikçe ona keffaret lazım gelmez, ki bizim bu mes'elemizde böyle bir şey yoktur» demiştir. Fakat bu görüş şâzzdır.

Ebû Muhammed b. Hazm da «Kendisine, altmış düşkünü doyurma kef-fareti lazım gelen kimseye, temas etmeden keffaret vermesi vacib değildir. Keffaret vermeden temas, ancak, köle azadlamak veyahut oruç tutmak zo­runda olan kimseye haramdır» demiştir. [20]

 

 



[1] Şbû pâvûdfrfl/4t. 7/17. no: 2214

[2] Tırmızî, Talâk, 19, no: 1213

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/103-104.

[4] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/105.

[5] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/107-109.

[6] Ebû Dâvûd, Talâk, 7/7, no: 2190.

 

[7] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/111-112.

[8] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/113.

[9] Ebû Hanife'ye göre, haram bir iş yaptığı için af diler, bir tek keffaret öder.

[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/115.

[11] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/117.

[12] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/119.

[13] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/119.

[14] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/119-120.

[15] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/120-122.

[16] Ebû Hanife'ye göre, fitre miktarıdır.

[17] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/122-123.

[18] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/123.

[19] Tirmizt Talâk, 19, no: 1213.

[20] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/124.