67. HIRÂBE (Soygunculuk ve Yolkesicilik) KİTABI 2

191. Soygunculuğun Niteliği 2

192. Soyguncunun Niteliği ve Cezası 2

193. Soyguncuya Gereken Cezanın Düşmesi ve Suçun Sabit Oluşu. 3

3. Soyguncuya Gereken Cezanın Düşmesi: 3

2. Soygunculuk Suçunun Sabit Oluşu: 4

194. Bir Sebebe Dayanarak Hükümete Karşı Baş Kaldıranların Hükmü. 4

195. Dinden Çıkan Kimsenin Hükmü. 4


67. HIRÂBE (Soygunculuk ve Yolkesicilik) KİTABI

 

Bu bahsin temeli "Allah ve Peygamberi ile savaşanların ve yeryü­zünde bozgunculuğa çalışanların cezası ancak öldürülmek veya asıl­mak, yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sü­rülmektir. Bu onlar için dünyadaki cezadır. Ahirette onlara büyük bir azab vardır" [1] âyet-i kelimesidir. Zira cumhura göre bu âyet, soyguncular hakkındadır. Kimisi de «Bu âyet Peygamber (s.a.s) Efendimiz zamanında irtidad eden ve beytü'l-mal'ın develerini güden çobanlan işkence ile öldü­ren ve develeri önlerine katıp götüren birkaç kişi hakkında nazil olmuş ve bunun üzerine Peygamber (s.a.s) Efendimiz emredip, o kişilerin el ve ayak­ları kesilmiş ve gözleri çıkarılmıştır» [2] demiştir. Fakat doğrusu şudur ki bu âyet soyguncular hakkındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, ikinci âyette "Ancak onları yakalamanızdan önce tevbe edenler bunun dışındadır. Bilin ki Allah, bağışlayıcı ve merhamet sahibidir" buyurmuştur. Zira kâfirlerin tevbesinin kabulü için yakalanmadan önce tevbe etmeleri şart değildir. O halde âyet, soyguncular hakkındadır.

Bu bahsin ana kaideleri hakkındaki konuşmamız beş konuda toplan­maktadır,

1- Soygunculuk nedir?

2- Soyguncu kimdir?

3- Soyguncuya ne lazım gelir?  

4- Soyguncuya lazım gelen ceza ne ile düşer?

5- Soygunculuk suçu ne ile sabit olur? [3]

 

 191. Soygunculuğun Niteliği

 

Ulema, şehir dışında gidip gelen yolculara silah çekerek yollarını kes­menin soygunculuk olduğunda müttefik iseler de, şehir içinde de aynı işi yapmanın soygunculuk olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir, tmam Mâlik, şehir içi ile şehir dışı arasında ayırım yapmamıştır. İmam Şafii de her ne ka­dar bir eylemin soygunculuk olabilmesi için, eylemcilerin birkaç kişi olma­larını şart koşmamış ise de, güçlü olmalarını şart koşmuştur. Bunun içindir ki bir eylemin soygunculuk olabilmesi için, şehirden uzak yerlerde işlenmesi şart olmuştur [4] İmam Şafii «Hükümetin zayıf olduğu anlarda bundan ya­rarlanarak şehir içinde de silah zoru ile şunun bunun malını almak soyguncu­luktur. Fakat kuvvete dayanmayan soymalar soygunculuk olmayıp ihtila­stır» demiştir. [5]

 

192. Soyguncunun Niteliği ve Cezası

 

SOYGUNCU; müslüman veyahut İslâm ülkesinde oturan gayr-i müs-lim olduğu için, soygunculuk yapmadan önce Öldürülmesi caiz olmayan kimsedir.

Ulema, soyguncuya -biri Allah'ın, biri de kulların olmak üzere- İM hak lazım geldiğinde ve Allah hakkının da -âyet-i kerime'de geçtiği üzere- soy­guncunun Öldürülmesini, asılmasını, çapraz olarak el ve ayaklarının kesilmesini ve yerinden sürülmesini gerektirdiğinde müttefik iseler de, lazım ge­len bu cezalar işlenen suça göre değişen cezalar mıdır, yoksa hakim bu ceza­lardan hangisini isterse onu uygulayabilir mi diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik'e göre eğer soyguncu, yolkeserken adam öldürmüş ise öldürülmesi, gerekir. Hakim, el ve ayaklarını kesmekle onu sürmek arasında muhayyer değildir. Onu öldürmekle asmak arasında muhayyerdir. Eğer adam öldürme-yip sadece yolcuları soymuş ise, hakim onu süremez. Ancak ya öldürür, ya asar ya da çapraz olarak el ve ayaklarını keser. Eğer ne adam öldürmüş ve ne de kimseyi soymuş, sadece yolcuları korkutmuş ise, o zaman hakim onu öl­dürmek, asmak, el ve ayaklarını kesmek ve sürmek arasında muhayyerdir, îmam Mâlik'e göre, muhayyerliğin mânâsı, hakimin bu cezalardan hangisini uygun bulursa soyguncuya onu verebilmesidir. Eğer soyguncu, eşkiya güru­hunun elebaşısı ise ve eşkiya güruhu onun emir ve tedbirine göre hareket edi­yorlarsa, el ve ayaklarını kesmek onu zararsız hale getirmez. Onu öldürmek veyahut asmak gerekir. Eğer eşkıyanın elebaşısı olmayıp fakat kuvvetli ve güçlü bir haydut ise, çapraz olarak el ve ayaklarını kesmek onu zararsız hale getirir. Eğer onda bu iki vasıf da yoksa, o zaman onun hakkı -ona dayak at­mak ve onu sürmek gibi- daha hafif bir cezadır.

İmam Şâfıi, İmam Ebû Hanife ve ulemadan bir cemaat da, «Bu cezalar işlenen suçun ağırlık derecesine göre sıralanmışlardır» demişlerdir. Buna göre eğer soyguncu, adam öldürmemiş ise, öldürülemez; eğer kimseden bir şey almamış ise el ve ayakları kesilemez. Sürgün de ancak yolcuları korkut­makla yetinip herhangi bir kimseyi öldürmeyen ve. kimseden bir şey alma­yan soygunculara hasstır. Kimisi de «Soyguncu, adam öldürmüş olsun olmasın, kimseden bir şey almış olsun veya. olmasın, hakim ona bu cezalardan istediğini verebilir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, âyette geçen ve «yahut» diye tercüme ettiğimiz

"EV" edatının tahyir ile tertibten hangisi için olduğunda ihtilâf etmeleridir. İmam Mâlik bu kelimeyi soygunculardan kimisi hakkında tahyir, kimisi hakkında tertib mânâsında yorumlamıştır.

Ulema, âyette geçen ASILMA cezası hakkında da ihtilâf ederek kimisi «Asılacak ve açlıktan ölünceye kadar asılı kalacaktır» kimisi, «Asıldıktan sonra öldürülecektir» kimisi de «Öldürüldükten sonra asılacaktır» demişlerdir.

Önce öldürülüp sonra asılmasını benimseyenler, «Öldürüldükten sonra namazı kılınır, sonra asılır» demişlerdir. Önce asılıp sonra öldürüldüğünü benimseyenler ise, iki gruba ayrılarak, kimisi «Halka ibret olsun diye namazı kılınmaz» kimisi «Ağacın arkasında durulup namazı kılınır» demiştir.

Sahnun da «Ağaca asıldıktan sonra Öldürüldüğü zaman, ağaçtan indiril­dikten sonra namazı kılınır» demiştir. Ancak bir daha ağaca asılır mı asılmaz mı diye iki rivayet gelmiştir.

İmam Ebû Hanife ile tabileri de «Üç günden fazla, asılı kalamaz» de­mişlerdir.

El ve ayakların çapraz olarak kesilmesi cezasına gelince:

Bunun da mânâsı, önce sağ eli ile sol ayağının, şayet bir daha yaparsa bu defa sol eli ile sağ ayağının kesilmesidir Ancak sağ elinin bulunmaması ha­linde ihtilâf edilerek, Îbnü'l-Kasım «sol eli ile sağ ayağı», Eşheb de «sol eli ile sol ayağı kesilir» demişlerdir.

Ulema, soyguncunun yerinden sürülmesi cezasının mânâsında da ih­tilâf ederek, kimisi «Bunun mânâsı soyguncunun hapsedilmesidir», kimisi de «Bir yerden bir başka yere sürüldükten sonra orada hapsedilip tevbe edin­ceye kadar dışarı bırakılmamasıdır» demiştir ki, bu son görüşü imam Mâlik'ten İbnü'l-Kasım nakletmiştir.

İbnül-Kasım «Sürüldüğü iki yer arasındaki uzaklık da en az namazın kısaltıîabildiği uzaklık kadar olmalıdır» demiştir.

imam Ebû Hanife de, İmam Mâlik'ten rivayet olunan bu iki görüşün bi­rincisini söylemiştir.

İbnü'l-Mâcişûn da «Yerinden sürülmesinin mânâsı, cezalandırılma­mak için hakimden kaçmasıdır. Yakalandıktan sonra ise, sürülmesi söz ko­nusu değildir. Şayet kaçarsa onu -nereye giderse- kovalamamız gerekir» de­miştir.

Kimisi-«Sürgün cezası da diğer cezalar gibi başlı başına bir cezadır» de­miştir. Buna göre, soyguncunun devamlı sürgünde kalması ve hapisten bıra­kılmaması gerekir. Bu görüşlerin hepsi ayrı ayn İmam Şafii'den rivayet olunmuşlardır. Kimisi de «Sürülmelerinin mânâsı İslâm ülkesinden sımrdışı edilmeleridir», demiştir. Bu görüşler içinde en zahir olanı, soyguncunun kendi ülkesinden başka yere sürülmesidir.

Zira Cenâb-ı Hak "Şayet onlara 'Kendinizi öldürün, yahut memle­ketinizden çıkın' diye emretmiş olsaydık, pek azından başkaları bunu yapmazlardı" [6] buyurarak ölmekle memleketten çıkmayı bir tutmuştur. Kaldı ki sürgün de -dayak ve ölüm gibi- mutad cezalardan biridir. Bunun için, sürgünü başlı başına ceza saymayanların görüşü teamül ve geleneğe ay­kırıdır. [7]

 

 193. Soyguncuya Gereken Cezanın Düşmesi ve Suçun Sabit Oluşu

 

3. Soyguncuya Gereken Cezanın Düşmesi:

 

Ulema "Ancak onları yakalamanızdan önce tevbe edenler bunun dı­şındadır" âyet-i kerimesine dayanan bu konunun dört mes'elesinde ihtilâf etmişlerdir.

1- Soyguncunun tevbesi kabul olunur mu?

2- Kabul olunuyorsa hangi soyguncunun kabul olunur?

3- Kabul olunan tevbe hangisidir?

4- Kabul olunan tevbe soyguncuya ne sağlar?

Birinci mes'ele: Ulema, soyguncunun tevbesi kabul olunur mu olun­maz mı diye ihtilâf ederek, kimisi «Kabul olunur. Zira Cenâb-ı Hak 'Ancak onları yakalamanızdan Önce tevbe edenler bunun dışındadır' [8] buyur­muştur» demiştir ki, en meşhur olan görüş budur[9]. Kimisi de, bu âyetin soy­guncular hakkında nazil olmadığını ileri sürerek, «Soyguncunun tevbesi ka­bul olunmaz» demiştir.

İkinci mes'ele: «Soyguncunun tevbesi kabul olunur» diyenler de, hangi soyguncunun tevbesi kabul olunur diye ihtilâf ederek üç çeşit görüşte bulun­muşlardır. Bir görüşe göre, ancak İslâm ülkesi dışına çıkan, birisine göre, ancak emri altında yardımcıları bulunan soyguncunun tevbesi kabul olunur. Bir görüşe göre de, ister İslâm ülkesi dışına çıkmış olsun, ister olmasın, ister yardımcıları bulunsun, ister bulunmasın tevbesi kabul olunur.

«Soyguncunun tevbesi kabul olunur» diyenler, kendiliğinden gelip tes­lim olmayan, ancak hükümetin kendisine teminat vermesi üzerine teslim olan soyguncu hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Ona verilen teminat ile cezası düşer», kimisi «Ona verilen teminatın bir yaran yoktur. Zira temi­nat ancak müşriklere verilebilir» demiştir.

Üçüncü mes'ele: «Soyguncunun tevbesi kabul olunur» diyenler kabul olunan tevbenin keyfiyetinde ihtilâf ederek, üç çeşit görüşte bulunmuşlardır. Kimisi «Soyguncunun tevbesi ancak iki durumda kabul olunur. Ya -hükü­mete teslim olmasa bile- bu kötü işini bırakır da bir daha yapmaz, ya da sila­hını bırakır da gelip hükümete teslim olur» demiştir ki, bu Îbnü'l-Kasım'm görüşüdür. Kimisi «Soyguncunun tevbesi ancak, bu kötü işini bırakıp yerin­de oturması ve bunu komşularına göstermesi ile olur» demiştir ki bu da îbn Mâcişûn'un görüşüdür. Kimisi de «Soyguncunun tevbesi ancak, hükümete gelip teslim olması ile olur. Şayet teslim olmayıp hükümet kuvvetleri tara­fından yakalanırsa -işini bırakmış olsa bile- kendisine lazım gelen hüküm­lerden hiçbiri sakıt olmaz» demiştir. Kısacası: Kimisi «Soyguncunun tevbe­si, kendiliğinden hükümete teslim olması ile», kimisi «Henüz yakalanmamışken yaptıklarından vazgeçip tevbesi üzerinde durması ile», kimisi de «Her ikisi ile olur» demiştir.

Dördüncü mes'ele: Ulema, tevbenin soyguncuya sağladığı yarar husu­sunda da ihtilâf ederek, dört çeşit görüşte bulunmuşlardır. Kimisi «Tevbe eden soyguncudan soygunculuk hükmü kalkar. Fakat eğer kendisinde -Al­lah'ın veyahut kulların olmak üzere- başka haklar varsa, sadece o haklardan sorumlu tutulur» demiştir. îmam Mâlik bu görüştedir. Kimisi «Kendisinden soygunculuk hükmü kalktığı gibi, eğer kendisinde -zina, içki ve hırsızlık gi-' bi- şahsî olmayan başka haklar da varsa, eğer o hak sahipleri onu bağışlamaz­larsa, sorumlu olur» demiştir. Kimisi «Tevbe ile bütün kamu hakları kalkar. Fakat eğer üzerinde kısas hakkı varsa kısas edilir. Mali haklardan da mal sa­hibi, eğer bizzat malını onun elinde bulursa alır. Elinde bulamadığı zaman ise, onun zimmetine geçmez» demiştir. Kimisi de «Tevbe ile bütün haklar, yani- ister kamu hakkı, ister kişi hakkı, ister kısasa müteallik ister mali haklar olsun- hakların hepsi sakıt olur. Ancak eğer hak sahibinin malı soyguncunun elinde bizzat duruyorsa, o zaman o malın kendisinden geri alınması gerekir» demiştir. [10]

 

2. Soygunculuk Suçunun Sabit Oluşu:

 

Soygunculuk suçu, bu suçu işleyenin ikrarı ve adaletli iki kişinin şahid-ligi ile sabit olduğu gibi, -îmam Mâlik'e göre- bizzat soyulanların ifadesiyle de sabit olur. İmam Şafii «Kafile içinde bulunup da kendileri soyulmayan yolcuların ifadesiyle de, -eğer ne kendileri ne de arkadaşları için herhangi bir istekleri yoksa- sabit olur» demiştir. İmam Mâlik'e göre soygunculuk suçu, şahidlerin «Ben görmedim. Fakat işittim» şeklinde ifade vermeleriyle de sa­bit olur. [11]

 

 194. Bir Sebebe Dayanarak Hükümete Karşı Baş Kaldıranların Hükmü

 

Hükümet, bunlarla çarpışırken onlardan yakaladığı herhangi bir kimse­yi Öldüremez.. Ancak eğer yakalarken henüz savaş bitmemiş ise -İmam Mâlik'e göre- hükümet, o kimsenin sağ kaldığı takdirde tekrar dönüp arkadaşlarına yardım edeceğinden endişe ettiğinde onu öldürebilir. Fakat savaş bittikten sonra yakalanan kimse, halkı, dinde çıkardığı bid'ata çağırmayan bid'at sahibi hükmünde olup, kimisi «Tevbe ile emrölunur. Eğer tevbe eder­se, ne âlâ; etmezse öldürülür» kimisi de «Tevbe ile emrolunur. Fakat tevbe etmediği takdirde öldürülmeyip terbiye edilir» demiştir.

Dinde bid'at çıkaranların çoğu sonuç itibarıyla kâfir olurlar. İmam Mâlik, sonuç itibarıyla kâfir olmanın ne demek olduğu hakkında değişik şe­killerde açıklamada bulunmuştur. Sonuç itibarıyla kâfir olmak şu demektir ki: Kişi açıktan açığa küfür ve inkâr sayılan bir şeyi söylemez. Fakat söyledi­ği şeyden çıkan sonucun küfür olduğu halde kendisi buna inanmaz ve o şeyi söylemekte ısrar eder.

Bir sebebe dayanarak hükümete karşı baş kaldıranlar, hükümet kuvvet­leri tarafından yenilgiye uğratıldıklarında eğer tevbe ederlerse, soyguncula-nn hükmüne tabi değillerdir ve eğer bir kimseden bir şey almışlarsa, aldıkları o şey onlardan geri alınmaz. Ancak, ellerinde o şeyin bizzat bulunması halin­de kendilerinden alınıp sahibine verilmesi gerekir. Fakat eğer bir kimseyi öl-dürmüşlerse, o kimseye karşılık olarak kısas edilirler mi edilmezler mi diye ihtilâf etmişlerdir. Kimisi «Edilirler» demiştir. Ata ile Asbağ bu görüştedir­ler. Mutarrif ile İbn Mâcişûn da, İmam Mâlik'ten «Kısas edilmezler» dediği­ni rivayet etmişlerdir ki, cumhur da buna katılır. Çünkü bir sebebe dayanarak hükümet ile savaşan kimselere «Kesin olarak kâfirdirler» denilemez. Nite­kim ashab-ı kiramın birbirleriyle savaşmaları da bu kabildendi. Gerçek kâfir, dolaylı yollardan değil, açıktan açığa inkarcı olan kimsedir. [12]

 

195. Dinden Çıkan Kimsenin Hükmü

 

Peygamber (s.a.s )Efendimiz

«Dinini değiştiren kimseyi Öldürünüz» [13] bu­yurduğu için ulema, dinden çıkan kimsenin hükümet kuvvetleri ile çarpış­madan yakalandığı zaman öldürülmesi gerektiğinde müttefik iseler de, "Dinden çıkan kimsenin kadın olması halinde de öldürülmesi gerekir mi ge­rekmez mi? Öldürülen kimseye öldürülmeden önce tevbe teklif edilir mi edilmez mi?" diye ihtilâf etmişlerdir. Cumhur, erkek ile kadın arasında ayı­rım yapmamış ise de, imam Ebû Hanife dinden çıkan kadını aslî kâfir olan kadına kıyas ederek «Öldürülmez» demiştir. Cumhur ise, bu hususta varid olan rivayetlerin umumuna dayanmıştır. Kimisi de şâzz bir görüşte buluna­rak «Erkek olsun, kadın olsun kişi dinden çıkü mı tekrar müslüman olsa bile, yine de öldürülür» demiştir.

Dinden çıkan kimseye, tevbe teklifine gelince: îmam Mâlik, bu hususta Hz. Ömer'den getirdiği rivayete dayanarak, «Dinden çıkan kimse, kendisine tevbe teklif edilmeden Öldürülemez» demiş ise de kimisi «Dinden çıkan kimsenin tevbesi kabul olunmaz» demiştir. Dinden çıkan kimse hükümet kuvvetleri ile çarpıştıktan sonra yenilgiye uğraması halinde ise -ister henüz İslâm ülkesinde iken, ister islâm ülkesinden çıktıktan sonra hükümet kuv­vetleri ile çarpışmış olsun- müslümanlarla çarpıştığı İçin, öldürülür. Fakat bu kimsenin -yakalanmadan önce veyahut sonra- müslümanlığı tekrar kabul etmesi halinde ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik'e göre, eğer islâm ülkesinden çıktıktan sonra hükümet kuvvetleri ile çarpışmış ise -aslî olan kâfir, müslü­man olduğu zaman nasıl kâfir iken işlemiş olduğu herhangi bir suçtan dolayı cezalandınlmıyorsa- bu da, dinden çıktığı sırada işlemiş olduğu suçlardan sorumlu değildir. Fakat eğer islâm ülkesinde müslümanlarla çarpışmış ise onun tekrar müslüman olması onu sadece soygunculann hükmüne tabi olmaktan kurtarır. Suç işlemekte ise, dinden çıkan ve îslâm ülkesinde birtakım suçlar işledikten sonra tekrar müslüman olan kimsenin hükmüne tabidir ki, Mâliki uleması bu kimsenin hükmünde ihtilâf etmişlerdir. Suç işlediği günü nazara alanlar, «Bu kimsenin hükmü, dinden çıkan kimsenin hükmü gibidir» demiştir. Hüküm gününü nazara alanlar da bu kimseyi müslüman olarak suç işleyenin hükmüne tabi kılmışlardır.

Büyücülük yapan kimsenin hükmü hakkındaki ulemanın ihtilâfı da bu babtandır. Kimisi «Büyücülük yapan kimse kâfir olarak öldürülür» demiş ise de kimisi, öldürülmesini benimsememiştir. Asıl şudur ki: Kendisinden, dini ve din esaslarını inkâr ettiği işitilmedikçe öldürülemez. [14]

 

 



[1] Mâide, 5/33.

[2] Buhârî, Hudüd, 86/15, no: 683.

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/337.

[4] Ebû Hanife'ye göre, şehir içinde yapılan eşkıyalık had cezası kapsamına girmez.

[5] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/339.

[6] Nisa, 4/66.

[7] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/341-343.

[8] Mâide, 5/34.

[9] Hanefi mezhebi de bu görüştedir.

 

[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/345-346.

[11] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/346

[12] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/347.

[13] Buhârî, Cihadt 56/149, no: 3017; Ebû D&ûĞ,Hudâd, 32/1, no: 4351.

[14] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 4/349-350.