13 YEMİNLER KİTABI 2

53. Yeminin Çeşitleri ve Hükümleri 2

1.Mubah Olan ve Olmayan Yeminler: 2

2.Lağv ve Mün'akid'e Yeminleri]: Cenâb-ı Hak, 2

3.  Keffaret Ödenebilen Yeminler 3

A- Keffaret Ödenebilen Mün'akide Yeminleri: 3

B- Küfür ve Dinden Çıkmaya Dair Yemin: 3

C- Hacc, Azad ve Talâk Yemini: 4

D- Yemin ve Tanıklık Ederim Sözleri: 4

54 Yeminde İstisnalar ve Yemin Keffareti 5

1.Yeminde istisnalar: 5

A- Yeminde Etkili istisnaların Şartlan: 5

B- [İstisnaların Etkili Olduğu ve Olmadığı Yeminler: 6

2. Yemini Bozma: 6

A- Yemini Bozmanın Şartları ve Sonuçları: 6

1. Hata ve İkrahla Yemini Bozma: 7

2. Yemini Bozmakta Parça-Bütün İlişkisi: 7

3. Yeminde Anlam Genişlemesi ve Daralması: 7

4. Yeminde Niyet: 8

1.Yoksula Verilecek Yiyecek: 8

2, Elbisenin Niteliği: 9

3. OrucunNiteliği: 9

4. Doyurulacak Yoksulların Sayısı: 9

5. Yoksulların Hür ve Müslüman Olması: 10

6. Azatlanacak Kölenin Niteliği: 10

7. Kölenin Müslüman Olması: 10

C Keffaretin Ödenme Zamanı ve Miktarı: 10

1. Keffaretin Zamanı: 10

2. Kefaretin Sayısı: 11


13 YEMİNLER KİTABI

 

Bu bahis iki bölümdür. Birinci bölüm yeminin çeşit ve hükümleri, ikin­ci bölüm keffaret ödemeyi gerektiren yeminler ve hükümleri hakkındadır. [1]

 

53. Yeminin Çeşitleri ve Hükümleri

 

Bu bölüm üç fasıldır. Birinci fasıl caiz olan ve olmayan, ikinci fasıl lâzım gelen ve gelmeyen, üçüncü fasıl da keffaretle kalkan ve kalkmayan ye­minlerin beyanı hakkındadır. [2]

 

1. Mubah Olan ve Olmayan Yeminler:

 

Cumhur, bazı şeylere yemin etmenin caiz olup bazı şeylere caiz olmadı­ğında müttefik ise de, yemin edilmesi caiz olan ve olmayan şeyler hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Kimisi «Şeriatte caiz olan yemin, sadece Allah'a edilen yeminlerdir. Allah'tan başkasına yemin eden kimse günah işlemiş olur» demiştir.

Kimisi de «Dinen kutsal sayılan şeylerin hepsine yemin etmek caizdir» demiştir.

Caiz olan yemin yalnız Allah'a edilen yeminlerdir diyenler, Allah'ın bü­tün isimlerine yemin etmenin cevazında müttefik iseler de, Allah'ın sıfat ve fiillerine yemin etmenin caiz olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Dinen kutsal sayılan şeylere yemin etmenin caiz olup olmadığındaki ih tilâfın s e b e b i, Kur'an-ı Kerim'in zahiri ile bu husus hakkında varid oian hadis arasın­da bulunan çelişmedir. Zira Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de:

"Burçları bulunan göğe and olsun" [3] ve

"Batmakta olan yıldıza and olsun" [4] gibi birçok şeylere yemin ettiği halde sabittir ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Cenâb-ı Allah sizlerin atalarınıza yemin etmenizi yasak etmektedir. Kim yemin etmek isterse ya Allah'a yemin etsin ya da hiç yemin etmeyip sus-

sun» [5] buyurmuştur: «Kur'an-ı Kerim'de Allah'tan başkasına yapılan ye­minlerde bir mukadder vardır, yani 'Göğün rabbine, yıldızın rabbine and ol­sun' mânâsmdadır», demek suretiyle Kur'an ile hadisi te'lif edenler: «Allah'tan başkasına yemin etmek caiz değildir» demişlerdir. Kur'an ile Hadisi «Hadisten maksat, Allah'tan başka hiçbir şeye yemin etmeyiniz demek de­ğildir, -atalarınıza yemin etmeyiniz sözünden de anlaşıldığı üzere dinen kutsal sayılmayan şeyleri kutsalîaştırmayınız demektir» şeklinde te'lif eden­ler ise: «Dinen kutsal sayılan şeylere yemin etmek caizdir» demişlerdir. Şu halde bu ihtilâfın sebebi Kur'an-ı Kerim'in âyetleri ile bu hadisin tefsi­rinde ihtilâf etmeleridir. Cenâb-ı Allah'ın sıfat ve fiillerine de yemin etmenin caiz olmadığı görüşü ise zayıfhr. B u ihtilâfın s e b e b i de, hadisteki «Al­lah'a yemin etsin» emri; yalnız Allah'ın adına mı mahsustur, yoksa onun sıfat ve fiillerine de şamil midir diye ihtilâf etmeleridir. Hükmü Allah'ın yalnız adına mahsus görmek, her ne kadar Lahmî tarafından Muhammed b. Mev-vaz'dan Mâlikî mezhebinin görüşü diye rivayet olunmuşsa da, büyük taas­sup olup zahirilerin mezhebine daha yakındır. Bir cemaat da büsbütün cumhurdan ayrılarak, 'Allah'a da yemin etmek caiz değildir' demiş ise de, bu görüş hadisin nass'ına muhaliftir[6]

 

2. Lağv ve Mün'akid'e Yeminleri]: Cenâb-ı Hak,

 

"Allah size, lağv olan yeminlerinizden dolayı hesap sormaz. Fakat bile bile ettiğiniz yeminlerden hesap sorar" [7]buyurduğu için, ulema ye­minler içinde bazılarının mün'akit olduğunda ve bazılarının da lağv olup mün'akit olmadığında müttefiktirler. Fakat lâfv olduğu için mün'akit olma­yan yeminler hangisidir diye ihtilâf etmişlerdir.

imam Mâlik ile îmam Ebû Hanife *Lağv olan yemin, doğru olduğuna inandığı bir şey hakkında 'Vallahi bu böyledir'diye yemin elikten sonra ya­nıldığım anlayan kimsenin yeminidir' demişlerdir. îmam Şafii «Lağv olan yemin, kişinin konuşmaları arasında 'Evet vallah, hayır vallah* dediği gibi dilinin alıştığı ve yemin kastı ile söylemediği yemin lafızlarıdır» demiştir, imam Mâlik bu görüşü Muvatta'da Hz. Âişe'den rivayet etmiştir. Birinci gö­rüş de, Hasan b. Ebu'l-Hasan, Katâde, Mücâhid ve İbrahim en-Nehâî'den rivayet olunmuştur. Kimisi «Lağv olan yemin kişinin kızdığı anlarda ettiği yeminlerdir» demiştir.

imam Mâlik'in tabilerinden Kadı ismail bu görüştedir. Kimisi de «Lağv olan yemin •Vallahi ben falan adamı öldüreceğim, ya da falanca adamla ko­nuşmayacağım' gibi günah olan işler için yapılan yeminlerdir» demiştir. Bu görüş de İbn Abbas'tan rivayet olunmuştur. Lağv olan yemin hakkında bir beşinci görüş daha vardır ki o da, kişinin, kendisine helâl olan herhangi bir yemeği yemeyeceğim diye ettiği yemindir.

Buihtilâfın sebebi, âyet-i kerimede geçen lâğv kelimesinin müşte­rek (çok anlamlı) olup Arap dilinde çeşitli mânâlarda kullanılmasıdır. Zira bu kelime,

"Kâfirler, 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın' der­ler"[8] âyet-i kerimesinde olduğu gibi bazan boş sözler demektir, bazan da, rastgele söylenen ve mânâsı düşünülmeyen söz demektir. Bu mânânın zıddı olan bile bile edilip pekiştirilen yeminin mün'akit olmasından, âyetteki lağ­vın bu mânâda kullanıldığı anlaşılmaktadır. Lağvın öfke halinde edilen ye­min olduğunu ya da «Vallahi şu günahı işleyeceğim» veyahut «Bu yemeği yemeyeceğim» gibi şeriatın başka yerlerde, edilmesinden bir şey lâzım gel­mediğini söylediği yeminler olduğunu söyleyenler ise, «Lağv burada şeria­tın örfünde mevcut olan mânâda kullanılmıştır» demişlerdir. Yani bu âyette­ki lağvdan murad şeriatın

«Z°rla yaptırılan boşamalar hükümsüzdür» [9] gibi başka yerlerde hükümsüz olduğunu söylediği yeminlerdir. Fakat en za­hir olan mânâ birinci ile ikinci mânâlardır, yani imam Mâlik ile İmam Şafii'nin seçtikleri mânâlardır. [10]

 

3.  Keffaret Ödenebilen Yeminler

 

A- Keffaret Ödenebilen Mün'akide Yeminleri:

 

Ulema, mün'akit olan bütün yeminlerin mi yoksa bir kısmının mı hük­mü keffaret vermekle kalkar diye ihtilâf etmişlerdir.

Cumhur -herhangi bir kimsenin yalan olarak  Vallahi falanca adam şöyle yapmıştır' dediği gibi- geçmişe ait olan ve yemin-i ğamus denilen ye­minler için keffaret yoktur. Keffaret ancak -'Falan kimse ile konuşmayaca­ğım* veyahut Talanca yemeği yemeyeceğim' gibi- geleceğe ait olan yemin-

ler için verilir» demiştir. îmam Mâlik, îmam Ebû Hanife ve imam Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.

imam Şafii ile bir cemaat ise, «Geleceğe ait olan yeminler bozulduğu zaman nasıl keffaret lâzım geliyorsa, geçmişe ait olan yeminler de, yalan ol­duğu zaman keffaret lâzım gelir, yani keffaret öteki yeminin günahını nasıl kaldınyorsa bunun da günahını kaldırır» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, bu hususa dair olan âyet-i kerimenin umumu ile hadis arasında bulunan çelişmedir. Çünkü,

"Cenâb-ı Hak sîzi bile bile ettiğiniz yeminlerden sorumlu tutar. Bu­nun keffareti çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on yoksulu doyurmaktır.." [11] âyet-i kerimesi yemin-i ğamus için de keffa­ret lâzım geldiğini gerektirmektedir. Zira yemin-i ğamus da bile bile edilen bir yemindir. Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in,

«Kim yalan yere yemin ederek bir müslümanın (zımmiye de şamildir) hakkını gasbederse, Allahu Teâlâ ona cehennemi vacib ve cenneti haram kılar» [12] hadisi ise yemin-i ğamus'un keffareti bulunmadığını gerektirmektedir. Fakat imam Şafii diyebilir ki: «Hadiste beyan edilen yemin, başkasının hakkını gasba sebep olduğu için keffareti yoktur. Çünkü keffaret tevbe kabi­linden bir şeydir. Yalandan edilen yeminden tevbenin kabulü ise başkasının hakkını geri vermeğe bağlıdır. Bunun için eğer kişi gasbettiği hakkı sahibine geri verirse yemini için de keffaret verebilir».[13]

 

B- Küfür ve Dinden Çıkmaya Dair Yemin:

 

Ulema 'Şu işi yaparsam kâfir olayım veyahut yahudi ya da hıristiyan olayım' dedikten sonra o işi yapan kimseye keffaret lâzım gelir mi, gelmez mi diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik ile îmam Şâfıi, «Bu adama keffaret lâzım gelmez ve bu söz yemin değildir» demişlerdir.

îmam Ebû Hanife ise «Yemindir ve aynı zamanda keffaret gerektir­mektedir» demiştir ki imam Ahmed de bu görüştedir.

Bu İhtilâfın sebebi, 'Kutsal olan her şeye yemin etmek caiz midir, yoksa Allah'tan başkasına yemin edilirse mün'akid olur mu olmaz mı?' diye ihtilâf etmeleridir:

Mün'akid olan yeminler yalnız Allah'a edilen ve yemin sığasında (sö­züyle) olan yeminlerdir diyenler, «Bununla keffaret lâzım gelmez. Çünkü bu yemin değildir» demişlerdir. Dinen kutsal sayılan her şeye yemin etmek ca­izdir diyenler ise, «Keffaret lâzım gelir. Çünkü Allah'ın ta'zimine yemin et­mekle ta'ziminin terkine yemin etmek arasında fark yoktur. Zira nasıl ta'zim etmek vacib ise ta'zLmi terk etmemek de vacibtir. Şu halde birincisine yemin edenin yemini nasıl kendisine lâzım geliyorsa, ikincisine yemin edenin ye­mini de kendisine lâzım gelir» demişlerdir. [14]

 

C- Hacc, Azad ve Talâk Yemini:

 

Cumhur, bir kimse 'Eğer şu işi yaparsam bana, yaya olarak hacca git­mek vacib olsun* veyahut 'Kölem azad, yada karan boş olsun' gibi bir şey söyler ve ondan sonra o işi yaparsa, ona keffaret lâzım gelir mi gelmez mi? diye ihtilâf etmişlerdir.

imam Mâlik, «Bu adama keffaret lâzım gelmez, iltizam ettiği şeyi yap­ması gerekir. Aksi halde günah işlemiş olun> demiştir.

İmam Şafii, îmam Ahmed ve Ebû Ubeyd, «Boşama ve azatlama yemin­lerinden başka bu kabil yeminlerin hepsi ile keffaret lâzım gelir» demişler­dir.

Ebû Sevr de, «Kölesinin azatlanmasına yemin eden kimse keffaret ve­rir» demiştir. İmam Şafii'nin görüşü, Hz. Aişe'den de rivayet olunmuştur.

Bu ihtilâfın sebebi, bu kabil yeminler yemin midir, yoksa nezir mi­dir diye ihtilâf etmeleridir.

Yemindir diyenler, «bununla keffaret lâzım gelir. Çünkü "Bunun kef­fareti on yoksulu doyurmaktır" âyet-i kerimesinin şümulüne girmektedir» demişlerdir.

Nezir kabilindendir diyenler ise, «Nezredilen şeyin yerine getirilmesi lâzımdır, keffaret lâzım gelmez» demişlerdir. Fakat Mâlikîler buna da yemin dedikleri halde bununla nasıl keffaret lâzım gelmez diyebilmişlerdir? Olabi­lir ki Mâlikîler buna mecaz yolu ile yemin demişlerdir. Zira lügatte buna ye­min denilemez. Çünkü Arap dilinde yeminlere has birtakım sigalar vardır ki, bu onlardan değildir. Sonra, yemin ancak ta'zim edilen şeylere edilir. Şart sı­ğaları ile yemin sigalan birbirinden ayrıdırlar. Şeriat örfünde de buna yemin denilip denilmediğinde ve yeminin hükmüne tabi olup olmadığında tereddüt vardır. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in sabit olan «Nezrin kejfareti bir yeminin kejfaretidir» [15] hadisinin zahirinden, nezre yemin denilmediği ve fakat yeminin hükne tabi olduğu anlaşılmaktadır:

"Ey Peygamber, eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın sana helâl kıl­dığı şeyi niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayıcı ve merhametlidir. Allah size, yeminlerinizi keffaretle geri almanıza izin vermiştir" [16] âyet­lerinin zahiri, şartlı ve şartsız olarak edilen nezirlere şeriatte yemin adı veril­diğini göstermektedir.

Bunun için, talâk gibi icma1 ile müstesna olan lafızlardan başka, bu du­rumda olan bütün lafızlara yemin demek gerekmektedir. îmam Dâvûd ile tabileri de, «şartlı olarak edilen bu kabil nezirler, ne ne­zirdirler ki, yerine getirilmesi vacib olsun, ne de yemindirler ki keffaret ver­meyi gerektirsinler. Şu halde eğer birisi, 'Şu işi yaparsam, üzerime yaya ola­rak hacca gitmek vacib olsun' derse, ona yaya olarak hacca gitmek vacib ol­maz. Fakat eğer şartsız olarak söylerse ona vacib olur. Çünkü şartsız olan ne­zirler ittifakla nezirdirler. Peygamber (s.a.s) Efendimiz de, «Kim Cenâb-ı Allah'a taat ve kulluk sayılan bir şeyi nezrederse o şeyi yapsın ve kim masiyet ve günah sayılan bir işi nezrederse, o işi yapmasın» buyurmuştur» [17] demişlerdir.

Şu halde bu gibi sözler hakkındaki ihtilâfın sebebi, bunlar yemin midir, nezir midir, yoksa bunların hiçbiri de değil midir diye ihtilâf etmeleri­dir. [18]

 

D- Yemin ve Tanıklık Ederim Sözleri:

        .   .

Ulema 'Yemin ederim' ve 'Şahitlik ederim' gibi lafızlar yemin midir, değil midir diye ihtilâf etmişlerdir: 

Kimisi 'Yemin değildir* demiştir. Bu îmanı Şafii'nin iki kavlinden biri­dir.          

Kimisi 'Yemindir', demiştir. îmam Ebû Hanife de bu görüştedir.

Kimisi de «Eğer kişi bundan «Allah'a yemin ederim» mânâsım kaste­derse yemindir yoksa yemin değildir» demiştir. îmam Mâlik de bu görüşte­dir.

Bu ihtilâfınsebebi, lafzın şekline mi, yoksa ondan anlaşılan mânâya mı veyahut kasıt ne ise ona mı itibar olunur diye ihtilâf etmeleridir.

Lafzın ekline itibar olunur diyenler, «Yemindir. Çünkü ondan «Allah'a ye­min ederim» mânâsı anlaşılmaktadır» demişlerdir. Kasıt ne ise ona itibar olunur diyenler ise, «Eğer «Allah'a yemin ederim» mânâsı kastolunursa yemindir yoksa değildir. Çünkü lafız, her iki mânâ ihtimalini de taşımaktadır» demişlerdir. [19]

                                                                      

54. Yeminde İstisnalar ve Yemin Keffareti

 

Bu bölüm iki kısımdır. Birinci kısım istisnalar, ikinci kısım keffaretler hakkındadır. [20]

 

1. Yeminde istisnalar:

 

Bu kısım da iki fasıldır. Birinci fasıl yemine müessir olan istisnanın şartları, ikinci fasıl istisnası müessir olan yeminlerle müessir olmayan ye­minlerin beyanı hakkındadır. [21]

 

A- Yeminde Etkili istisnaların Şartlan:

 

Ulema, yemine başlarken kastedilen ve yemine bitişik olarak, yani ara vermeden ve dille söylenen istisnanın yemine müessir olduğunda, yani ye­minde böyle bir istisna yapıldığı zaman yeminin nıün'akit olmadığında müttefiktirler. Fakat bu üç şarttan birisi eksik olan, yani dille söylenmeyen, ya­hut dille söylenip fakat yeminin lafzına bitişik olmayan veyahut bitişik olup, yemine başlarken kastedilmeyen istisnalar hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Birinci şartı eksik olan, yani dille söylenmeyen istisnalar, -meşhur olan görüşe göre- müessir değildir. Kimisi de «Dille söylenmeyen istisnalar, eğer İLLÂ (ancak, ne var ki, hâriç) kelimesinin mânâsı ile yapılırsa müessirdir, illâ kelimesinin mânâsı ile yapılmazsa -ister bir başka istisna edatının mânâsı ile, ister yeminin lafzmdaki umumu tahsis veya ıtlak'ı takyid yolu ile olsun-müessir değildir» demiştir, ki bu zayıf bir ayırımdır. Bu ihtilâfın sebebi, boşama, azadlama ve yemin gibi kişiye lâzım gelen akitler, yalnız niyetle lâzım gelir mi, yoksa niyetle birlikte dille telaffuz etmek de mi gerekir diye ihtilâf etmeleridir.

İkinci şartı eksik olan, yani yemin lafzına bitişik olmayan istisnalar da bazüanna göre müessir değildir ki İmam Mâlik bu görüştedir. İmam Şafii ise, «Kişinin, kelime hatırlamak veyahut nefes almak gibi bir şey için yemin

ile istisna arasında hafif bir sükut yapması zarar vermez» demiştir. Tabiiler­den bir cemaat da, «Yemin eden kimse, yemin ettiği yerden ayrılmadığı müddetçe yemininden istisna yapabilir» demişlerdir. Rivayet olunduğuna göre îbn Abbas da, «Kişi ömrünün sonuna kadar, istediği zaman istisna ya­pabilir» demiştir.

Ulema, «Allah dilerse» şartı ile yapılan istisnanın -yemin ister bir şeyi yapmak, ister yapmamak için edilmiş olsun- yeminin hükmünü kaldırdığın­da müttefiktirler. Çünkü bu istisna yeminin in'ikat etmesine engeldir.

Ebû Bekir b. el-Münzir, «Sabittir ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

'Yemin ettikten sonra Al­lah dilerse diyen kimse hanis (yemini bozmuş) olmaz (yeminin hükmü kendi­sine lâzım gelmez)' buyurdu» [22] demiştir.

Ancak, istisna yeminin in 'ikalına mı mani olur, yoksa in'ikad eden ye­mini çözer mi diye ihtilâf ettikleri için «Allah dilerse» istisnası yemine biti­şik olmadığı zaman ona müessir olur mu olmaz mı diye ihtilâf etmişler­dir.

istisna yeminin inikadına mani olur diyecek olursak, istisnanın yemine bitişik olması gerekir. In'ikad eden yemini çözer diyecek olursak bitişik ol­ması gerekmez, istisna in'ikad eden yemini çözer diyenler, Sa'd'ın Semmak b. Harb'ten, Semmak'ın da tkrime'den «Rasûlullah (s.a.s) üç kere

«Vallahi Kureyslilerle savaşacağım» diye ye­min ettikten sonra durdu ve sonra

«Allah dilerse» dedi» [23] diye rivayet ettikleri hadise dayanmışlardır. Zira bu hadis istisnanın yemini çözdüğüne, yeminin in'ika-dına mani olmadığına delâlet eder.

Bunlardan «istisna yemine yakın olduğu taktirde yemini çözer» diyen­ler de Eğer -Ibn Abbas'ın rivayet ettiği üzere- uzak olan istisna da yemini çözse idi keffarete lüzum kalmazdı» demişlerdir.

Üçüncü şartı eksik olan, yani yemine başlarken kastedilmeyen istisna hakkında da üç görüş vardır. Kimisi 'Eğer daha yemin bitmemişken kastedi-lirse yine de tesiri vardır', kimisi 'Yemin bitse de, eğer ara vermeden kaste-dilirse tesiri vardır demiştir.

Kimisi de, istisnaları iki kısma ayırıp 'Adetten yapılan istisnaların ye­mine başlarken kastedilmesi lâzımdır. Fakat umumun tahsisi veya itlak'ın takyidi yolu ile yapılan istisnalar, yemine başlarken kastedilmese bile, eğer yemine bitişik olarak, yani ara vermeden yapüırlarsa müessir olur' demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, yine istisna yeminin in'ikadına mı manidir, yoksa yemini bozar mı diye ihtilâf etmeleridir. Eğer 'în'ikadma manidir' de­sek, istisnanın yemine başlarken kastedilmesi şart olur, yemini bozar desek o zaman şart olmaz. Abdülvehhab, «Ulemanın hepsi yeminin başında istisna niyetinin şart olduğunu söylememişlerdir» demiştir. Ali de, «Keffaret nasıl yemini çözüyorsa istisna da çözer» demiştir. [24]

 

B- İstisnaların Etkili Olduğu ve Olmadığı Yeminler:

 

Ulema «Allah dilerse» istisnasının tesir ettiği yeminlerle tesir etmediği yeminlerin hangileri olduğunda ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik ile tabileri, «Bu istisna ancak keffaret vermeyi gerektiren yeminlerle -geleceği üzere- mutlak olan nezirlere tesir eder» demişlerdir. Boşama ile azadlama akitleri ise ya -«Allah dilerse benim kanm benden boş­tur» veyahut «Allah dilerse benim kölem azad olsun» gibi- mutlak boşama . ile azadlama istisna edilmiş olur -ki onlara göre bunlar yemin değillerdir- ve­yahut -«Şu işi yaparsam Allah dilerse benim karım benden boş olsun» veya­hut «Kölem azad olsun» gibi- bir şarta bağlanan boşama ile azadlama istisna edilmiş olur. Mâlikîler istisnanın birinci kısma tesir etmediğinde ihtilâf et­memişlerdir.

Boşama yemini olan ikinci kısım hakkında ise iki çeşit görüşte bulun­muşlardır ki bu iki görüşün en doğrusu şudur: Eğer kişi «Allah dilerse şu işi yaparsam benim karım benden boş olsun» diyerek istisnayı şarta verirse istisna caizdir, yok eğer «Şu işi yaparsam Allah dilerse benim kanm benden boş olsun» diyerek istisnayı boşamaya verirse caiz değildir.

îmam Ebû Hanife ile îmam Şafii ise «İstisna bunların hepsinde yani is­ter şartlı, ister şartsız akitlerde olsun, müessirdir» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi yine -yukarıda söylediğimiz üzere- istisna ye­minin in'ikadına mı manidir yoksa çözer mi diye ihtilâf etmeleridir. Zira eğer 'Yeminin in'ikadına manidir' desek mutlak boşamaya müessir olmaması lâzım gelir, çünkü bir şeyin vukuuna mani olmak, ancak o şey daha vaki ol­mamışken mümkündür. Mutlak boşama ise, ağızdan çıkması ile birlikte, ya­ni daha istisna gelmeden vaki olur. Fakat eğer, 'Yemini çözer' desek, boşa­ma vaki olsa bile tesir etmesi lâzım gelir.

Bunu aklında tut. Çünkü bu açık bir gerçektir. Bunun için eğer Mâlikîler istisnanın mani olduğu görüşünde değil iseler, «Mutlak boşamada istisna mümkün değildir. Zira boşama istisnadan önce vaki olur» şeklindeki iddia­ları yersizdir. Bunu aklında tut. Zira -Allah bilir- bu bir gerçektir. [25]

 

2. Yemini Bozma:

 

Bu kısım üç fasıldan ibarettir. Birinci fasıl, kişiyi yemininde hanis eden şeylerle hanis olmanın şartlan ve hükmü hakkındadır. İkinci fasıl yeminin hükmünü kaldıran keffaretin neler olduğu hakkındadır. Üçüncü fasıl da, kef-faretin ne zaman ve kaç tane yeminin hükmünü kaldırdığı hakkındadır. [26]

 

A- Yemini Bozmanın Şartları ve Sonuçları:

 

Ulema, yeminini bile bile ve keyfî olarak bozan kimseye keffaret lâzım geldiğinde müttefiktirler, ki bu da, kişinin ya yapamayacağına yemin ettiği bir şeyi yapması ya da belli bir süre içinde veyahut mutlak olarak yapacağına yemin ettiği bir şeyi ya o süre içinde yapmaması veyahut yapılmasına imkân kalmadığı bir vakte kadar geciktirmesi ile olur. Meselâ; 'Bu gün şu işi yapa­cağım' diye yemin ettiği halde o işi gün batıncaya kadar yapmayan veyahut: 'Şu ekmeği yiyeceğim' diye yemin ettiği halde o ekmek başkası tarafından yeninceye kadar yemesini geciktiren kimseye keffaret lâzım geldiğinde müttefiktirler. Fakat bu konuya ilişkin dört mes'elede ihtilâf etmişlerdir.

1- Kişi yeminini yanlışlıkla veyahut icbar edilerek yerine getirmediği zaman kendisine keffaret    lâzım gelir mi gelmez mi?

2- Kişi şu işi yapacağım veya yapmayacağım diye yemin ettiği zaman, o işin tamamını yapmak veyahut yapmamak gerekiyor mu, yoksa o işin bir kıs­mını yapmak veyahut yapmamak onu keffaret vermekten kurtarırmı?

3- Medlulünden daha âmm veyahut daha has bir mânâ anlaşılan ya da kastedilen veyahut biri lügavî, biri de örfî olmak üzere biri diğerinden hâs iki . mânâsı bulunan bir şey hakkında yemin edildiği zaman, yemin kelimenin tam medlulüne mi, yoksa daha âmm veyahut daha hâss olan mânâya mı taal­luk eder?

4- Yemin, yemin edenle ettirenden hangisinin niyetine göredir? [27]

 

1. Hata ve İkrahla Yemini Bozma:

 

İmam Mâlik: «Yeminini yerine getirmeyen kimseye -ister bile bile, is­ter yanlışlıkla, ister icbar edilerek yerine getirmemiş olsun- keffaret lâzım gelir» demiştir, imam Şafii ise «Yeminini yanlışlıkla veyahut icbar edilerek yerine getirmeyen kimseye keffaret lâzım gelmez demiştir.

Bu ihtiIâfın sebebi  "Cenâb-ı Hak sizi bile bile ettiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu tutar" [28] âyeti kerimesindeki  ,«Ümmetim, gerek yanlışlıkla, gerek unutarak ve gerek icbar edilerek yaptıkları işlerden dolayı sorumlu değillerdir» [29] hadis-i şerifinin umumu arasında bulunan çelişmedir. Zira bu iki umumdan her birinin diğerini tahsis etmesi mümkündür[30]

 

2. Yemini Bozmakta Parça-Bütün İlişkisi:

 

imam Mâlik «Eğer birisi, 'Şu ekmeği yiyeceğim' diye yemin ederse ek­meğin tamamını yemedikçe yemininden kurtulamaz ve eğer, 'Şu ekmeği ye­meyeceğim' diye yemin ederse, -ekmeğin bir kısmını bile yese- kendisine keffaret lâzım gelir» demiştir.

imam Ebû Hanife ile imam Şafii ise, her iki surette de kelimeyi çoğun­lukla delâlet ettiği mânâya hamlederek, «Kişi birinci surette ekmeğin bir kıs­mını yemekle yemininden kurtulur ve ikinci surette ekmeğin bir kısmını ye­mekten zarar görmez» demişlerdir, imam Mâlik herhalde ihtiyat etmiş ola­cak ki, yemin edenin aleyhine olarak kelimeyi birinci surette medlulünün ta­mamına, ikinci surette bir kısmına hamîetmiştir. [31]

 

3. Yeminde Anlam Genişlemesi ve Daralması:

 

İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii «Bir kimse muayyen bir şeyi yapmak veyahut yapmamak için yemin ettiği zaman, -örfî delâlet yolu üe o şeyden, ister kelime medlulünden (kavramından) daha âmm, ister daha hâss bir mânâ anlaşılmış olsun- bizzat o şey hakkındaki yeminine muhalefet ettiği taktirde kendisine keffaret lâzım gelir» demişlerdir. İmam Şâfü ile İmam Ebû Hanife -zannedersem- lafza uymayan niyete de itibar etmeyip yalnız lafzın lügavî medlulü ne ise ona itibar etmektedirler. Buna göre eğer birisi, 'Ben et yemeyeceğim' diye yemin ederse -her ne kadar örfî lisanda iç yağı ete dahil ise de etin lügavî medlulü yalnız et olduğu için-içyağım yemekle kendisine keffaret lâzım gelmez ve eğer birisi «Ben keîle yemeyeceğim» diye yemin ederse -her ne kadar Örf-i lisanda balığın başına kelle denilmiyorsa da, kellenin lügavî medlulü hayvan başı demek olduğun­dan- balığın başını yemekle kendisine keffaret lâzım gelir.

Görüldüğü gibi birinci misalde kelimeden, örfî delâlet yolu ile anlaşılan mânâ kelimenin lügavî medlulünden daha âmm'dır (geniştir), ikinci misalde daha hâss'tır (dardır).

imam Ebû Hanife ile îmam Şafii'ye göre, kişi bu mânâları kasd da etse, kasıt lafza uymadığı için yine de kelimenin lügavî medlulü muteberdir. Bu­nun için eğer birisi, 'Ben keçi etini yemeyeceğim* diye yemin ettiği zaman -keçinin hiçbir şeyini yemeyeceğim- diye kastetse bile etinden başka herşeyi-ni -meselâ ciğer, böbrek, dalak ve iç yağını- yiyebilir. imam Mâlik ise -meşhur olan görüşüne göre- dava yeminleri ile diğer yeminler arasında hüküm ayırımı yapmıştır. Ona göre diğer yeminlerde Ön­ce muteber olan kişinin kastıdır. Eğer kişinin kastı yoksa, durum neyi göste­riyorsa ona, o da yoksa örf-i lisana, o da yoksa lügavî medlule itibar olunur. Mâlikîlerden kimisi, «imam Mâlik'e göre, kişinin kastı ile kelimenin lügavî medlulünden başka bir şeye itibar olunmaz», kimisi de «Kişinin kasü ile du­rumun delâletine itibar olunur, örf-i lisana itibar olunmaz» demiştir.

Mahkeme yeminlerinde ise, muteber olan, kelimenin lügavî medlulü­dür. Meğer kişi, başka bir mânâyı kasdettiğini iddia eder ve durum veyahut örf-i lisan da iddiasının doğru olduğunu gösterirse o zaman, kişinin kastı ne ise ona itibar olunur. [32]

 

4. Yeminde Niyet:

 

Ulema, dava yeminlerinin yemin ettirenin niyetine göre olduğunda müttefiktirler. Fakat «Vallahi şu işi yapacağım» veya «Yapmayacağım» gi­bi diğer yeminlerde ise ihtilâf edip kimisi, yemin edenin, kimisi ettirenin ni­yetine göredir demiştir. Halbuki sabittir ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz:

 «Yemin, yemin ettirenin niyetine göredir» [33]«Yeminin, arkadaşın senden neye inanıyorsa o şey içindir» [34] buyurmuştur, Bu iki hadisi de Müslim riva­yet etmiştir. Yeminin yemin edenin niyetine göre olduğunu söyleyenler ise, lafzın zahirine değil, yemin edenin yemininden kasdettiği mânâya itibar et­mişlerdir.

Bu mevzuda ihtilâf edilen daha birçok mes'eleler vardır. Fakat bu dört mes'ele bu mevzuun ana mes'eleleridir. Zira o ihtilâfların hepsini bu dört mes'eleye irca etmek mümkündür. Çünkü hepsi de, netice itibarıyla yemin

elfazının delâleti ile ilgilidir ki bazıları mücmel, bazıları zahir bazıları da sa­rihtir. [35]

 

B- Yemin Keffareti:

 

Ulema yemin keffaretinin,"Yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düş­künü yedirmek yahut giydirmek ya da bir köle azad etmektir. Bunları bulamayan kimse üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin keffareti bu­dur. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun" [36] âyet-i kerimesinde zikre­debildiği üzere dört çeşit olduğunda müttefik iseler, cumhur, yemin eden kimsenin/kendisine keffaret lâzım geldiği zaman, on yoksula ya yiyecek, ya libas (elbise) vermek veya bir köle azadlamak olan üç seçenek arasında mu­hayyer olduğu ve bunlardan birine gücü yettiği taktirde oruç tutamadığı gö­rüşündedir. Yalnız îbn Ömer yemini ağır gördüğü zaman ya köle azadlama-yı, ya libas vermeyi ve hafif gördüğü zaman da yiyecek vermeği tavsiye eder­di diye rivayet olunmuştur. Fakat bu mevzu ile ilgili olarak

1-Her bir yoksula ne kadar yemek verilir?

2- Libas verildiği zaman ne verilir ve kaç parça verilir?

3- Oruç tutulduğu zaman üstüste tutmak şart mıdır?

4- Yoksullarda sayı şart mıdır?

5- Yoksulların müslüman ve hür olmaları şart mıdır?

6- Kölede bir eksikliğin bulunmaması şart mıdır?

7- Kölenin müslüman olması şart mıdır? diye yedi meşhur mes'elede ih­tilâf etmişlerdir. [37]

 

1.Yoksula Verilecek Yiyecek:

 

imam Mâlik, İmam Şafii ve Medine uleması «Her bir yoksula, Peygam­ber (s.a.s) Efendimiz'in avucu ile bir avuç buğday verilir» demişlerdir. Yal­nız îmam Mâlik «Bir avuç buğday Medinelilere mahsustur. Çünkü Medinelilerin geçimi dardır. Diğer yerlerin halkı yedikleri ne ise onun ortalamasmdan verirler» demiştir.

İbn Kasım ise -İmam Şafii gibi- «bir avuç buğday her yerde kâfi gelir» demiştir. İmam Ebû Hanife ile tabileri de, «Her bir yoksula ya yarım sa' buğ­day, ya bir sa' arpa veya hurma verilir» demişlerdir.

İmam Ebû Hanife «Eğer yoksullara bir gün öğle ve akşam yemeğini de verse kâfi gelir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, ayetteki "Ailenize yedirdiğinizin ortalama­sından" kaydının tefsirinde ihtilâf etmeleridir. «Bu tabirden maksat orta de­recede doyurmaktır» diyenler, 'Bir öğün yemek miktarı -ki bir avuç buğday­dır- kâfi gelir' demişlerdir. Bir günlük yemek yedirmektir diyenler ise «Buğ­daydan yanm sa' ve Arpa ile Hurmadan da bir sa'dan az olamaz» demiştendir:

Bu i h t i 1 â f ı n bir başka sebebi daha vardır ki o da, bu keffaretin, bir yandan Ramazan orucunu bile bile bozma keffaretine, bir yandan da ihramda traş olma fidyesine benzemesidir. Bu keffareti orucu bozma keffaretine kı­yas edenler: «Bir avuçtur» traş olma fidyesine kıyas edenler ise, «Yarım sa'dır» demişlerdir.

Ulema ayrıca, 'Yoksula ekmekten başka katık da vermek lâzım mıdır, yoksa yalnız ekmek kâfi midir? Şayet lazımsa katığın ortalaması nedir?* di­ye ihtilâf etmişlerdir. Cumhur «Yalnız ekmek kâfidir», İbn Habib «Kâfi değildir» demiştir. Kaöğın ortalaması da, kimisi «Zeytindir», kimisi, 'Süt, yağ ve hurmadır', demiştir.

İmam Mâlik'in tabileri de, «Ayet-i kerimede geçen 'Ailenizin' tabirin­den murad kendisine keffaret lâzım gelenin ailesi midir, yoksa bütün belde halkının aileleri midir diye ihtilâf etmişlerdir. «Kendisine keffaret lâzım gelenindir» diyenler, «Kendisi çoluk çocuğuna ne yediriyorsa onun ortalama­sından, mercimek, nohut ve fasulye gibi hububat yediriyorsa hububattan, buğday yediriyorsa buğdaydan verir» demişlerdir. Murad, belde halkının ai­leleridir diyenler ise, «Kendisinin yediği ne olursa olsun, belde halkının ço­ğunlukla yedikleri ne ise onu verir» demişlerdir? Mâlikîler keffaretin, cinsi gibi keffaretin miktarını da bu iki görüşe hamlederler. [38]

 

2, Elbisenin Niteliği:

 

Yoksullara libas verildiği zaman, İmam Mâlik «Her birine en az içinde namaz kılmabilen bir libas parçasının verilmesi gerekir» demiştir. Buna göre eğer erkeğe bir parça verilmesi kâfi geliyorsa, kadına verildiği taktirde en az -bir baş örtüsü Ue bir entari olmak üzere- iki parça verilmesi gerekmekte­dir. İmam Ebû Hanife ile İmam Şafii ise: Ruba, gömlek, don ve sarık gibi li­bas adını taşıyan herhangi bir parçanın verilmesi kâfidir demişlerdir. îmam Ebû Yusuf 'Bu sayılanlardan sarıkla don kâfi gelmezler' demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, âyette geçen kisve kelimesinden murad sert mânâsı mıdır, yani namazda avret yerlerini örten libas demek midir, yoksa halk arasında libas adı verilen herhangi bir elbise parçası mıdır diye ihtilâf et­meleridir. [39]

 

3. Orucun Niteliği:

 

îmam Mâlik ile İmam Şafii, «Yemine keffaret olarak eğer oruç tutulur­sa, üstüste tutmak şart olmayıp müstehabtır» demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise şart olduğunu söylemiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, iki şeydir. Biri, Mushaf ta yazılı bulunmayan ktraatlarla da amel etmek vacib midir, değil midir diye ihtilâf etmeleridir. Zi­ra İbn Mes'ud'un kıraatinde,

«Üstüste» kaydı vardır ki, bu kıraate göre âyet «Üç gün üs­tüste oruç tutmaktır» mealinde olur. İkinci sebep de, oruca dair olan bu mut­lak emir tetabü'e (peşpeşe[40]

 

4.  Doyurulacak Yoksulların Sayısı:

 

İmam Mâlik ile İmam Şafii'ye göre, yemin keffareti verilen yoksulların on kişiden aşağı olmamaları şarttır. İmam Ebû Hanife ise, «On günlük yiye­ceği bir yoksula vermek caizdir» demiştir.

Bu ihtilâfın s ebe b i, yemin kerTaretinin on yoksula verilmesi gerek­li bir hak mıdır* yoksa yeminini bozan kimseye, on kişiyi doyurabilecek mik­tarda vacib olan bir hak mıdır diye ihtilâf etmeleridir.

Sayısı belli olan bir cemaate bir şey vasiyyet edildiği zaman, nasıl o şey o cemaatin hakkı ise, yeminin keffareti de on kişinin hakkıdır diyenler, «Yoksulların on kişiden aşağı olmaması şarttır» demişlerdir.

Yeminini bozan kimseye, on kişiyi doyurabilecek miktarda vacib olan bir haktır diyenler ise, «Hepsinin bir kişiye verilmesi caizdir» demişlerdir. Ayet-i kerime bu her iki mânâ ihtimalini de taşımaktadır. [41]

 

5. Yoksulların Hür ve Müslüman Olması:

 

İmam Mâlik ile İmam Şafii, «Yemin keffaretinin hür ve müslüman olan yoksullara verilmesi lazımdır» demişlerdir. İmam Ebu Hanife ise, «Yoksul­da ne hürriyet, ne de müslümanlık vasfı şart değildir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, sadakaya, yalnız yoksul olmakla müstehak olunur mu, yoksa ayrıca müslüman olmak da mı şarttır diye ihtilâf etmeleri­dir. Çünkü hadiste, müslüman olmayan yoksullara da yardım etmenin sevab olduğu bildirilmiştir [42] Bunun için, keffareti sadakaya kıyas edenler, «müs­lüman olmayan yoksullara da keffaret verilebilir» demişlerdir. Keffareti zekâta kıyas edenler ise, «Müslüman olmayan yoksullara keffaret vermek caiz değildir» demişlerdir.

Köle hakkındaki ihtilâflarının s e b e b i de şudur: Köle, sahibi tara­fından ya bilfiil beslenmekte ya da sahibi şer'an onu beslemek zorundadır. Bu itibarla kölede yoksulluk vasfı düşünülemez. Bununla beraber aç bırakı­lan birçok köleler de vardır. Bunun için, kimisi «Böyle aç olan kölelere kef­faret vermek caizdir» demiş, kimisi de «Aç da olsa köleye keffaret verile­mez. Çünkü köle nafakasını mahkeme yolu ile sahibinden alabilir. Şayet sa­hibi de kendisi gibi yoksul olup onu besleyemiyorsa, o zaman kölenin satıl­masına hükmedilir. Bunun için, köleler keffaret ve sadaka yardımlarına muhtaç değillerdir» demiştir. [43]

 

6. Azatlanacak Kölenin Niteliği:

 

Cumhur, «Keffaret olarak azadlanacak kölede, değer düşürücü bir ku­sur bulunmaması şarttır» demiştir. Zahirîler ise bu şartı benimsememişler-dir.

Bu ihtilâfın sebebi, kelimenin delâlet ettiği fertlerden herhangi biri ile vacib yerine geliyor mu, yoksa kelimeden, medlulünün en tam ve üstün vasıflı olanını mı almak gerekir diye ihtilâf etmeleridir. [44]

 

7. Kölenin Müslüman Olması:

 

İmam Mâlik ile İmam Şafii, «Azadlanacak kölenin müslüman olması da şarttır» demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise bu şartı koşmamıştır.

Bu ihtilâfın sebebi de, hükümleri bir, fakat sebepleri ayrı olan şey­ler hakkında mutlak mukayyede hamledilir mi, edilmez mi diye ihtilâf et­meleridir. Hamledilir diyenler, -Cenâb-ı Hak zihar keffareti hakkında

 "Müslüman bir köleyi azadlamak lâzımdır" [45] buyurduğu için -buradaki mutlak olan köleyi zihar keffareti hakkındaki mu-kayyed köleye hamlederek, «Burda da kölenin müslüman olması şarttır» de­mişlerdir. Hamledilmez diyenler ise, «Bu her iki hükmün sebepleri ayn ol­duğu için, burdaki köle kelimesini itlakında (mutlak) bırakmak lazımdır» demişlerdir. [46]

 

C Keffaretin Ödenme Zamanı ve Miktarı:

 

1. Keffaretin Zamanı:

 

Keffaret ne zaman verilirse yeminin hükmü kalkar mes'elesine gelince: Ulema bunda da ihtilâf etmişlerdir.

İmam Şafii «Kişi ister yeminini bozduktan sonra keffaret vermiş olsun, keffaret vermesi ile yeminin hükmü kalkar (yemin etmemiş olur)» demiş­tir.

İmam Ebû Hanife ise, «Yemin bozulmadan verilen keffaret   yeminin hükmünü kaldırmaz» demiştir. İmam Mâlik'ten ise, bu her iki kavil de riva­yet olunmuştur.

Bu ihtilâfın sebebi, iki şeydir. Biri, Peygamber (s.a.s) Efendi-miz'in,

«Kim herhangi bir şey hakkında yemin eder de ettiği yeminden başka­sını daha iyi görürse, daha iyi olan şeyi yapsın da yemini için keffaret ver­sin» hadisinin bir başka rivayetinde:

«Yemini için kefaret versin de daha iyi olan şeyi yapsın» [47] şeklinde vurud etmiş olmasıdır. Zira bu rivayetin zahirinden, yemini bozmadan keffaret verilebildiği, öteki rivaye­tin zahirinden ise, yemini bozduktan sonra keffaret vermenin gerektiği anla­şılmaktadır. İkinci sebep de, vacib olan herhangi bir hak daha vacib olma­mışken verilebilir mi, verilemez mi diye ihtilâf etmeleridir. Çünkü zahir olan şudur ki: Nasıl, zekât düşen bir mala, ancak yılı tamam olduktan sonra, vacib oluyorsa, keffaretin de ancak, yemini bozduktan sonra vacib olması gerekir,

fakat eğer zihar keffaretinde olduğu gibi, burda da keffaret, yemini bozmaya niyet etmekle vacib olur diyecek olursak, o zaman mes'eleye bu yönden ih­tilâf girmiş olmaz. Mes'elede -tahmin ederim ki- aklî yönden de ihtilâf edil­miştir. Zira eğer keffaretle yeminin hükmü kalkar diyecek olursak, yemini bozmadan keffaret vermenin caiz olmaması lâzım gelir ve eğer keffaret ye­minin vukuuna mani olur dersek, yemini bozmadan da keffaret vermenin ca­iz olması gerekir. [48]

 

2. Kefaretin Sayısı:

 

Yeminin taaddüt etmesi (çoğalması) ile keffaretin de taaddüt etmesi mes'elesine gelince: Bütün ulema -benim bildiğime göre-: Birden çok şeyler için edilen bir yemine bir keffaret lâzım geldiğinde müttefiktirler. Tahmin ederim ki, birden çok şeyler için ayrı ayrı edilen yeminlerde nasıl her bir ye­min için ayrı bir keffaret lâzım geldiğinde müttefik iseler, bir şey için edilen birden çok yeminlerde de her bir yemin için ayrı bir keffaret lâzım geldiğinde keza müttefiktirler. Fakat bir şey için defalarca edilen yeminlerde ise ihtilâf etmişlerdir.  

Kimisi, «Yeminlerin hepsi için bir keffaret lâzım gelir» demiştir. Kimi­si «Eğer birden çok edilen yeminlerden te'kid kastedilmezse her bir yemin için bir keffaret lâzım gelir» demiştir. Kimisi de «Eğer te'kid kastedilirse her bir yemin için te'kid kastedilmezse yeminlerin hepsi için bir keffaret lâzım gelir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, bir şey cinsi itibarıyla taaddüt etmediği zaman, sayı itibarı ile taaddüt etse de taaddüt etmiş olur mu, olmaz mı diye ihtilâf et­meleridir. «Taaddüt etmez» diyenler, «Hepsi için bir keffaret lâzım gelir. Çünkü yeminin cinsi taaddüt etmemiştir» demişlerdir. «Taaddüt eder» di­yenler ise, «Yeminlerin tekerrürü ile keffaretlerde tekerrür eder» demişler­dir.

Bir yeminde Allah'ın birden çok sıfatları bulunduğu zaman, keffaret sı­fatların sayısına göre taaddüt eder mi, yoksa yemin bir olduğu için yalnız bir keffaret mi lâzım gelir? diye ihtilâf etmişlerdir.

îmam Mâlik, 'Keffaret sıfatların sayısına göre taaddüt eder', demiştir. Buna göre eğer birisi, «İşiten, bilen ve hikmet sahibi olan Allah'a yemin ede­rim» derse ona üç keffaret lâzım gelir. Kimisi de «Eğer sıfatlan sıralamakla yeminlerin tekrarını kasdetmezse, yemin bir olduğu için'bir keffaret lâzım gelir» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, yeminin bir, yahut birden çok olması, yeminin sigası itibarıyla mıdır, yoksa her biri ile yemin edilebilen birden çok şeylerin yeminin sigası içinde bulunması ile midir diye ihtilâf etmeleridir. Birincisini

diyenler, «Bir keffaret lâzım gelir», ikincisini diyenler ise, «Sıfatların sayı­sınca keffaret lâzım gelir» demişlerdir.

Bu bahsin ana kaideleri ile ihtilâf sebepleri hakkında bu kadarını kâfi görüyoruz. Lütuf ve merhameti ile yardımlarını esirgemeyen, Cenâto-ı Al­lah'tır. [49]

 

 



[1] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/281.

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/283.

[3] Târik, 86/1.

[4] Necm,53/l

[5] Buhârî, Edeb, 78/74, no: 6108.

[6] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/283-284.

[7] Mâide, 5/89.

 

[8] Fussılet, 41/26.

[9]  Ahmed, 6/276; Ebû Dâvûd, Talâk, 7/8, no: 2193.

[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/284-285.

[11] Mâide,5/89.

[12]  Müslim, iman, 1/61, no: 137.

[13] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/285-286.

[14] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/286-287.

[15] Müslim, Nezr, 26/5, no: 1654.

[16] Tahrim, 66/1.                                                              

[17] Buhârî, Eyman, 16/22, no: 3289.                                                       

[18] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/287-288.

[19] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/288-289.

[20] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/291.

[21] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/291.

[22] Tirmizî, Nesâî, 6, no; 1571.

[23] Ebû Dâvûd, Eyman, 16/20, no: 3286.

 

[24] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/291-293.

[25] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/293.

[26] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/294.

[27] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/294.

[28] Mâide.5/89.

[29]  lbn Mâce, Talâk, 10/6, no: 2045.

[30] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/294-295.

[31] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/295.

[32] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/295-296.

[33] Müslim, Eyman, 37/4, no: 1653.

[34] Müslim, Eyman, 27/4, no: 1653.

[35] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/296-297.

[36] Mâidc, 5/89.                      .

[37] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/297.

[38] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/297-298.

[39] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/298-299.

[40] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/299.

[41] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/299.

[42] İbn Ebî Şeybe, 3/177-178.

[43] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/300.

[44] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/300.

[45] Mücâdele, 58/3.

[46] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/300-301.

[47] Müslim, Selam, 35/41, no: 2244; Beyhâkî, 10/32.

[48] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/301-302.

[49] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/302-303.