39. REHİN KİTABI 2

126. Rehinin Rükünleri 2

1. Rehini Veren ve Alan Kimseler: 2

2. Rehine Bırakılan Şey: 2

3. Karşılığında Rehin Alınan Alacak: 3

127. Rehinenin Şartlan. 3

128. Rehinin Hükümleri 4


39. REHİN KİTABI

 

Bu bahis «Eğer yolculukta olup kâtip bulamazsanız alınan rehin ye­ter» [1]âyet-i kerimesine dayanmaktadır.

Bu bahse dair konuşmamız rehinin rükünleri, şartlan ve hükümleri hak­kındadır. [2]

 

126. Rehinin Rükünleri

 

Rehinin rükünleri, rehini veren ve alan kimseler, rehine bırakılan şey, karşılığında rehin alınan alacak ve rehin verme akdidir. [3]

 

 

1. Rehini Veren ve Alan Kimseler:

 

Rehini veren kimsenin, hacir altında olmamasının şart olduğunda ihti­laf yoktur. İmam Mâlik'e göre, hacir altında olan kimsenin vasisi eğer vesa­yeti altında olan kimse için rehin vermeye zorunluk duyuyorsa, onun malın­dan rehin verebilir. İmam Şâfıî de «Vasi ancak, vesayeti altında bulunan kimse için rehinde açık bir yarar gördüğü zaman, malını rehine bırakabilir» demiştir. İmam Mâlik'e göre kendisi ile kitabet (bedelini ödeme) akdi yapı­lan ve kendisine alış veriş izini verilen köleler de rehin verebilirler. îmanı Mâlik ile İmam Şafiî, iflas eden kimsenin, malını rehine bırakmasının caiz olmadığında müttefiktirler. Fakat İmam Ebû Hanife «Caizdir» demiştir, îmam Mâlik'den, malı borçlarını karşılayamayan kimsenin, malını rehine bı­rakması caiz midir, değil midir diye iki görüş rivayet olunmuştur. Fakat meş­hur olan rivayet caiz olduğu hakkındaki rivayettir. Yani bu kimse, iflas ettiği, henüz ilan edilmemişken malını rehine bırakabilir.

Bu ihtilafın sebebi, iflas eden kimse henüz hacir alüna girmemişken tasurrufları sahih midir, değil midir diye edilen ihtilafa dayanmaktadır.

Rehin vermesi sahih olan kimsenin rehin alması da sahihtir. [4]

 

2. Rehine Bırakılan Şey:

 

Şâfiîler « Rehine bırakılması caiz olan şeyin üç şartı vardır» demişler­dir:

1-"Ayn olması, yani meydanda olup gözle görülen eşya cinsinde olması. Buna göre bir kimse bir başkasından olan alacağım ne borçlusuna, ne de bor­cuna karşılık, herhangi bir kimseye rehin olarak veremez.

2- Rehini verenin de, alanın da tasarruf edebilecekleri bir şey olması. Buna göre Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir kimseye rehin olarak verilmesi sa­hih değildir. İmam Mâlik «Rehin alan kimsenin okumaması şartı ile Kur'an-ı Kerim'in rehin olarak verilmesi sahihtir» demiştir. Bu ihtilaf, esasında, Kur'an-ı Kerim'in satışı caiz midir, değil midir ihtilafına dayanır.

3-Borcun vadesi geldiğinde satılabilecek şeylerden olması. İmam Mâlik'e göre yeşil ekinler ve henüz olgunlaşmamış meyvalar gibi, borcun vadesi geldiği zaman satışı caiz olmayan şeyler de rehine bırakılabilirler. Fa­kat alacağın vadesi tamam olsa bile olgunlaşmadıkça alacağın tahsili için sa­tılmazlar, tmam Şafiî'den, olgunlaşmayan meyvalan, borcun vadesi tamam olduğunda kesilmesi şartı ile rehine bırakmanın caiz olup olmadığı hakkında iki rivayet gelmiştir. Ebû Hamid «İki rivayetin en sahihi, rehine bırakılması­nın cevazına dair olan rivayettir. İmam Mâlik'e göre eşyadan başka, sikkeli altın ve gümüş de rehine bırakılabilir. Gerek İmam Mâlik'e ve gerek İmam Şafiî'ye göre, rehine bırakılan şeyin rehine bırakan kimsenin mülkü olması şart değildir. Bu iki İmama göre başkasından emanet alman eşya da rehine bırakılabilir" demiştir.

Ulema, bir kimsenin yanında bulunan şeyin rehin olabilmesi için, o şe­yin o kimseye bir başkası tarafından rehin bırakılmasının şart olduğunda müttefiktirler. Fakat bir kimse, herhangi bir kimseden malını zorla aldıktan sonra, kendisinden malı zorla alman kimse diğerine «Sende rehin olarak kal­sın» derse, rehin olur mu, olmaz mı diye ihtilaf etmişlerdir. İmam Mâlik «O mal, sahibinin bu sözü ile, zorla alınmış olan malın hükmünden çıkıp başkasının yanma rehin olarak bırakılmış olan malın hükmüne girmiş olur» demiş­tir. İmam Şafiî de «Kendisinden teslim alıp bir daha ona geri vermedikçe, yalnız bu sözü söylemekle, zorla alınmış malın hükmünden çıkmaz» demiş­tir.

Ulema, hisseli olan malın da rehine bırakılması caiz midir, değil midir diye ihtilaf etmişlerdir. İmam Ebû Hanife «Caiz değildir», İmam Mâlik ile İmam Şafiî «Caizdir» demişlerdir. Bu ihtilafın sebebi, hisseli olan mal da, müstakil olan mal gibi serbestçe tasarruf edilebilen bir mal mıdır, değil midir diye ettikleri ihtilaftır. [5]

 

3. Karşılığında Rehin Alınan Alacak:

 

Bu konuda Mâlikî mezhebinin ana kaidesi şudur: -Altın ve gümüşün alım satımı ile, SELEM denilen peşin bedelle veresiye mal satışından başka-herhangi bir satışta, satış bedeli peşin ödenmediği zaman, karşılığında bir şe­yi rehine bırakmak caizdir. Altın ve gümüşün ise veresiye olarak alım satımı caiz olmadığından, altın ve gümüşün alım satımında rehin vermek caiz değildir. Selem satışının da bedelini peşin vermek şart olduğu için İmam Mâlik'e göre -her ne kadarbu hususta altın ve gümüş alım satımı kadar değil­se de- onda da rehin vermeye ihtiyaç yoktur. Zahirîlerden bir cemaat ise, «Peşin bedelle veresiye mal satışı akdinden başka bir akitte rehin almak caiz değildir. Ancak bu akitte mal borca kaldığı için teminat olarak rehin almabi-. lir» demişlerdir. Çünkü bu cemaata göre rehin âyeti peşin bedelle veresiye mal satışı hakkında nazil olmuştur. Bunun için bunlar, bu satışı rehinin ceva­zı için şart gibi görürler.

Zira Cenâb-ı Hak daha önceki âyette, «Ey iman etmiş olanlar, birbiri­nize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız....» [6] buyur­duktan sonra, «Şayet yolculukta olup kâtip bulamazsanız alınan rehinler kâfidir» [7]buyurmuştur.

İmam Mâlik'egöre ise, bu akitten başka, borçlanma akdinde, başkası­nın malını zorla almak veyahut ziyana' uğratmakta, cinayet işlemekte ve kı­sası gerektirmeyen yaralamalarda da rehin verilebilir. Bilerek adam Öldür^ melerle kısası gerektiren yaralamalarda ise eğer ölünün yakını öldüreni ve­yahut yaralı kendisini yaralıyan kimseyi bağışlayıp diyet üzerinde barışırlar­sa, ödeninceye kadar diyetin karşılığında rehin alır mı, alınmaz mı diye iki görüş vardır.

Bir görüşe göre alınabilir, ki bu görüş, «Ölü sahibi kısas ile diyetten hangisini seçerse seçebilir» görüşüne göredir.

Bir görüşe göre de alınamaz. Bu görüş de, «Eğer cinayeti işleyen kimse hemen diyet vermezse, ölü sahibi ondan kısas almak zorundadır» görüşüne dayanır. Yanlışlıkla adam öldürmelerde de bir yıl bittikten sonra âkileden rehin almak caizdir. Bir ziyana uğraması halinde kullananı sorumlu tutulan emanetlerin karşılığında da rehin alınabilir. Fakat ziyana uğradığı zaman kullananı sorumlu tutulmayan emanetlerin karşılığında rehin almak caiz de­ğildir. Mal sahibinin kiracıdan, işgörenin işverenden ve götürü bir iş tutanın tuttuğu işi bitirdikten sonra iş sahibinden rehin almaları keza caizdir. Kadın da mehrine karşılık, kocasından rehin alabilir. Fakat şer'î cezalarda kısasta, kitabet akdinde, kısacası bir kimsenin kefil olması caiz olmayan hususlarda rehin almak caiz değildir.

Şâfiîler de «Karşılığında rehin alınan şeyin üç şartı vardır.

Biri o şeyin alacak olmasıdır. Zira ayn, yani meydanda olup gözle görü­len herhangi bir şeyin karşılığında rehin alınamaz.

İkincisi, alacağın hak edilmiş olmasıdır. Zira kişi henüz hak etmediği alacağı karşılığında, mesalâ: kendisinden borç isteyen kimseye henüz borç vermemişken o kimseden rehin alamaz.

Üçüncüsü de, alacağın kesinlikle hak olduğunun anlaşılmasıdır. Çünkü hak olduğu kesin olmayan bir alacak karşılığında rehin alınamaz. Mesela: Kendisi ile kitabet akdi yapılan köle, kitabet bedelini verip vermemekte serbest olduğu için, efendisi kendisi ile kitabet akdini yaparken ondan rehin ala­maz. Zira köle pişmanlık duyup kitabet akdini bozabilir» demişlerdir. îmam Şafiî'nin bu görüşü Mâliki mezhebinin görüşüne yakındır .[8].

[9]

127. Rehinenin Şartlan

 

Rehinin şeriatta açıklanmış bulunan şartlan -sıhhat ve fesad şartlan ol­mak üzere- iki kısımdır.

Şeriatta şart olduğu açıklanan sıhhat şartlan da ikidir. Birinin şan oldu­ğunda ulema müttefiktirler. Fakat rehinin sıhhati için mi, yoksa kesinleşme­si için mi şarttır diye ihtilaf etmişlerdir. Birinin de şart olup olmadığında ule­ma ihtilaf etmişlerdir. Şart olduğunda ulemanın müttefik bulundukları şey rehine bırakılan şeyin alacaklıya teslim edilmiş olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, «Teslim alman rehinler kâfidir» buyurmuştur. Ancak rehinin sıhhati için mi, yoksa kesinleşmesi için mi şarttır diye ihtilaf edilmiştir. İhtilafın so­nucu şudur: Eğer sıhhati için şart olursa, rehine bırakılan şey, alacaklıya tes­lim edilmedikçe rehin sayılmaz. Eğer kesinleşmesi için şart olursa, bizzat rehinin hükmüne girer ve sahibi onu alacaklıya teslim etmeye zorlanır. Meğer sahibi iflas edinceye, ya da hastalanmcaya veyahut ölünceye kadar alacaklı rehini teslim almakta gevşeklik göstermiş olsun. İmam Mâlik «Teslim, ke­sinleşmenin», îmam Ebû Hanife, İmam Şafiî ve Zahirîler «Sıhhatin şartıdır» demişlerdir.

İmam Mâlik, rehini de -satış ve benzeri- bizzat akidle lazım gelen şeyle­re kıyas etmiştir. Diğerleri ise, "Teslim alınan rehinler kâfidir" âyetindeki şarta dayanarak, «Alacağa karşılık ancak alacağı yazacak bir kâtip bulunmadığı zaman, rehin almak caizdir» demişlerdir.

İmam Mâlik'e göre rehinin sıhhat şartîanndan biri de, rehine bırakılan şeyin alacaklının elinde sonuna kadar kalmasıdır. Şayet rehin sahibi rehine kullanmak üzere onu alacaklıdan geri alır veyahut alacaklı onu sahibine emanet olarak bırakıp veyahut herhangi bir şekilde ona geri verirse, rehin re-hinlikten çıkar, îmam Şafiî ise, «Rehine bırakılan malın alacaklının elinde kalması şart değildir» demiştir.

İmam Mâlik «Teslim alman rehinler kâfidir» âyet-i kerimesini, «Size teslim edilip de elinizde duran rehinler kâfidir» mânâsında yorumlamış­tır, îmam Şâfıî ise, «Nasıl satın alınan bir malı, satıcısına emanet olarak ve­yahut herhangi bir şekilde vermek, o maldan satın alınmış olma vasfını kal-dırmıyorsa, teslim alınan rehini de, herhangi bir maksatla sahibine geri vermek, o rehinden teslim alınmış olma vasfını kaldırmaz» demiştir. Fakat rehi­nin teslim alınmış olmasını rehinin sıhhati için şart görenlere, alacaklının elinden çıkmamasını da şart görmeleri, kesinleşmesi için şart görenlere de, alacaklının elinden çıkmamasını şart görmemeleri yaraşırdı.

Yolculukta yrehin almanın caiz olduğunda müttefik olan ulema, hazar­da da caiz midir, değil midir diye keza ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, caiz oldu­ğu görüşünde ise de, Zahirîler ile Mücâhid âyet-i kerimedeki "Eğer yolculukta olup kâtip bulamazsanız" şanının zahirine bakarak, «Caiz değildir» demişlerdir. Cumhur, Peygamber Efendimiz'in hazarda rehin verdiğine dair hadise[10] dayanmışlardır. Diğerleri de caiz olmadığım ayet-i kerimedeki şarttan delilu'l-hiîab yolu ile çıkarmışlardır.

Rehin verme akdinde koşulması şeriatın nassı ile haram kılınan şarta gelince: O da, bir kimsenin herhangi bir kimseye bir şeyi rehin verirken ona, «Eğer zamanında borcumu ödeyemezsem sana rehin bıraktığım şey senin olsun» demesidir. Zira bütün ulema bu şartın verilen rehini fesada götürdü­ğünde ve Rasûlün

 «Rehini vermemezlik yapılamaz» [11] hadisinden bu mana kasdolunduğunda müttefiktirler. [12]

 

128. Rehinin Hükümleri

 

Bu bölümde de rehin veren ve alanın rehinde sahip oldukları haklar, b birlerine karşı ödevli bulundukları haklar ve bir anlaşmazlığa düştükleri za­man hal şekli anlatılacaktır ki bu anlaşmazlık da, ya bizzat akidten doğmak­ta, ya-da akidten sonra rehinde meydana gelen bir değişiklik yüzünden ileri gelmektedir. Biz de bu konulara ilişkin meselelerden, fukahanın ihtilaf ve it­tifak ettikleri meşhur olan meseleleri ele alacağız.

Rehini alan kimsenin rehinde şu haklan vardır; Rehin sahibi borcunu ödeyinceye kadar, rehini elinde tutmak, şayet borcun vadesi biter de, rehin sahibi borcunu ödemezse, rehin sahibini rehine satmaya davet etmek ve eğer rehin sahibi rehini satmaktan kaçınırsa, bu işi mahkeme aracılığıyla yaptıra­rak satılan rehinin parasından alacağını tahsil etmek. Vadenin bitiminde re­hin sahibinin hazır bulunmaması halinde de durum böyledir. Eğer rehin sahi­bi, rehini alan kimseyi vadenin bitiminde rehini satmak hususunda vekil de yaparsa caizdir. Fakat İmam Mâlik, rehini alan kimsenin, durumu hakime ar-zetmeden, rehini satmasını mekruh görmüştür.

Cumhura göre rehin, karşılığında alındığı alacağın tamamı için olduğu gibi, her bir cüzü içinde bir teminattır. Mesela: Yüz dinarlık bir alacak karşı­lığında bir şey rehin alındığı zaman, yüz dinarın hepsi ödenmedikçe o şeyin tamamı alacaklının elinde rehin kalır. Kimisi de «Alacağın bir miktarı öden­diği zaman rehinin de o kadarı rehinlikten çıkmış olur» demiştir. Cumhur «Çünkü rehine olan şey alacaklının elinde bir alacağın teminatı olarak hap­sedilmekte olduğundan, alacağın bütün cüzlerine teminat olması lazım gelir. Nitekim borçlu bulunan bir ölünün varisleri, Ölünün bütün borcunu ödeme­dikçe terekesini paylaşamazlar» demiştir. Öbürleri de «Rehinin tamamı ala­caklının elinde alacağının tamamı için teminat olarak alıkonduğuna göre, re­hinden her bir cüzün alacağın bir cüzü için teminat olması lazım gelir. Nasıl ki iki kişi bir alacağa kefil oldukları zaman kefillerden biri alacağın yarısını öderse, diğer yarısı ile ilgisi kalmaz» demişlerdir.

Bu babın meşhur mes'delerinden biri de, rehinde olan malda meydana gelen artışların eğer rehinden ayrılan şeyler ise rehine girerler mi, girmezler mi diye ihtilaf etmeleridir. Mesela: Rehinde iken yavrulayan hayvanın veya hut ekini yeşeren tarlanın, ya da meyva tutan bahçenin bu artışları, ana mâl­dan ayrı şeyler olduğu halde rehine girerler mi, girmezler mi?

Kimisi «Bu artışlar ana maldan ayn şeyler olduğu için rehine girmez­ler» demiştir. îmam Şafiî bunlardandır. Kimisi «Bu artışlar, mal rehinde iken malda meydana geldikleri için rehine girerler» demiştir. îmam Ebû Hanife ile Süfyan Sevrî de bu görüştedirler. îmam Mâlik de, «Eğer ana maldan ayn bulunan artış -hayvanın yavrusu gibi- ana malın biçim ve yaradılışında ise, rehine girerler. Eğer ana malın biçim ve yaradılışında değilse -ister ağacın meyvası gibi ana maldan doğmuş olsun, ister evin kirası gibi ana maldan doğmuş olmasın-rehine.girmezler» demiştir.

Rehinde meydana gelen artışların rehine girmediğini söyleyenlerin de­lili, Peygamber Efendimiz'in,

 «Rehin olarak alıcı tarafından satıcıya bırakılan mal eğer binit ise binilir, sağmal ise sağılır.» [13] hadisidir. Çünkü hadisin manası «Sahibi ona biner ve onu sağar» demek değildir. Zira eğer ha­dis bu manada olursa, rehinin alacak sahibine teslim edilmediği anlaşılmış olur. Halbuki teslim -yukarıda geçtiği üzere- rehinin sıhhat veyahut kesinleşmesi için şarttır. Derler ki: Hadis «Rehini alan kimse rehine biner ve rehi­nin sütünü sağar» manasında da olamaz. O halde elimizde «Rehinde olan hayvanın binme kirası ile beslenme masrafı sahibine aittir» manasından baş­ka bir mana kalmaz.

Rehinde meydana gelen artışların rehine girmediğini söyleyenler ayrı­ca, Peygamber Efendimiz'in,

«Rehinde bulunan malın masrafı onu rehine bırakınca yapılır. Rehinin kârı da, zararı da onundur» [14] hadisine de dayanmışlardır. Bunlar ayrıca şunu da demişlerdir: «Çünkü mal rehine bırakılırken onda bu artış yoktu. Bununla beraber alacaklı onu re­hin olarak kabul etmişti. Buna göre sonradan meydana gelen bu artışın rehi­ne girmesi için ayn bir pazarlık gerekir»

İmam Ebû Hanife de «Çünkü feri'ler asıllara tabi olduğu için asılların hükmünde olmaları lazım gelir. Bunun içindir ki cariyenin efendisi cariyeye 'Ben öldükten sonra sen hürsün* dediği veyahut cariye ile kitabet akdini yap­tığı zaman, cariyenin çocuğu da cariye ile birlikte aynı hükme girmiş olur» demiştir.

îmam Mâlik ise «Çünkü herhangi bir kimse bir cariyeyi satın almak is­terken -cariye ile birlikte çocuğunun da satılmış olmasını şart koşmasa bile­ti  cariyenin çocuğu da cariye ile birlikte satılmış olur. Fakat bir bahçe satılırken eğer alıcı, meyvalannın da satışa girmesini şart koşmazsa, meyvalar bahçe ile birlikte satılmış olmaz» diye ihticac etmiştir.

Cumhura göre, rehin alan kimsenin aldığı rehinden yararlanması caiz değildir. Kimisi de «Eğer rehinde olan mal, binit veyahut sağım hayvanı olursa, ona yapılacak masraf karşılığında sütünü sağmak veyahut ona bin­mek caizdir» demiştir. Bunu da imam Ahmed ile îshak söylemişlerdir. Bun­lar, Ebû Hüreyre'nin Peygamber Efendimiz'den rivayet ettiği,

«Rehinde olan hayvan sağılır ve binilir» hadisine dayanmışlardır.

Rehinde olan malın bir ziyana uğraması halinde ziyanın kime ait olduğu hakkındaki ihtilafları da bu bâbtandır.

Kimisi «Rehin, alacaklının elinde emanet bulunduğundan, bir ziyana uğraması halinde ziyanı sahibine aittir ve eğer alacaklı, onu korumada kusur göstermediğini söyler ve bunu yemin ile pekle ştirirse, kabul olunur» demiştir, îmam Şâfıî, îmam Ahmed, Ebû Sevr ve hadis ulemasının cumhuru bu gö­rüştedirler.

Kimisi de «Rehinde olan mal, alacaklının elinde olduğu için ziyana -rayışı ona aittir» demiştir. İmam Ebû Hanife ile Küfe fukahasının cumhuru da bu görüştedirler.

«Rehinin ziyanı alacaklıya aittir» diyenler de iki gruba ayrılarak, bir grup «Rehinde olan mal ile alacaktan hangisinin değeri daha az ise, alacaklı­ya o lazım gelir» demiştir, ki îmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve bir cemaat bu görüştedirler. Bir grup da, «Rehinin değeri ne ise -ister çok, ister az olsun-o lazım gelir. Şayet rehin sahibine borcundan bir miktar artarsa, alacaklıdan o artanı alır» demiştir. Hz. Ali (r.a.), Atâ ve îshak da bu görüştedirler. Bir baş­ka grup da -hayvan ve akar gibi- ziyana uğraması gizli kalmayan mallarla, -eşya gibi- ziyana uğrayıp uğramadığı bilinmeyen mallar arasında ayırım ya­parak, «Hayvan ve akarın ziyanında sorumlu değil, fakat eşyanın ziyanından sorumludur» demiştir. Bunu da îmam Mâlik, Evzâî ve Osman el-Betö söylemişlerdir. Ancak îmam Mâlik, «Eğer şahitler alacaklının hiçbir kusur ve ih­mali olmaksızın eşyanın ziyana uğradığını söylerlerse, o zaman alacaklı, eş­yanın ziyanından da sorumlu olmaz» demiştir. Evzâî ile el-Betfî ise, «Eşya­nın ziyana uğraması halinde -alacaklının kusuru bulunmaksızın ziyana uğra­dığını söyleyen şahitler ister bulunsun, ister bulunmasın- alacaklı sorumlu­dur» demişlerdir. İbnu'l-Kasım, îmam Mâlik'in, Eşheb de, Evzâî ile el-Bettî'nin görüşünü benimsemişlerdir.

Alacaklının, rehin olarak elinde bulunan malın ziyana uğramasından sorumlu olmadığını söyleyenlerin delili, Said b. el-Müseyyeb'in Ebû Hürey-re (r.a.)'den Peygamber Efendimiz'in buyurduğunu rivayet ettiği»

«Satıcının yanında rehinde bulunan malda vermemezlik yapılamaz. Rehinin masrafı, onu rehine bırakan kimse tarafından görülür. Rehinin kârı da, zararı da ona aittir» [15] hadisidir.

 

Derler ki: Rehin sahibi eğer alacaklıya güvenmezse malını ona teslim etmez. O halde rehinde olan mal da, herhangi bir kimseye emanet bırakılan malın hükmündedir. Yani emanet mal, nasıl yanında emanet bulunduğu kimsenin ihmali olmadan ziyana uğradığı zaman o kimse sorumlu değilse, alacaklı da, rehininde bulunan malın ziyana uğramasından -eğer onun ihmali yüzünden ziyana uğramamışsa- sorumlu değildir.

imam Şafiî'nin tâbilerinden Müzeni de, İmam Şafiî'nin görüşünü savu­nurken, «İmam Mâlik ile onun görüşünde olanlar 'Hayvan ve benzeri gibi zi­yana uğraması gizli kalmayan mallar alacaklının elinde emanettir' dedikleri­ne göre bütün malların emanet olması lazım gelir.

İmam Ebû Hanife de «Eğer alacağın değeri, rehinde olan malın değe­rinden az ise, rehinde olan malın alacaktan fazla olan miktarı alacaklının elinde emanettir' dediğine göre hepsinin emanet olması lazım gelir» demiş­tir.

îmam Mâlik ile onun görüşünde olanlara göre Peygamber Efendimiz'in «Rehinde olan malın kân da, zararı da sahibine aittir» emrindeki zarardan murad rehinin masrafıdır. Bunlar,

«Rehindeki hayvana, binilir ve sağılır» hadisinin mânâsı, 'Binme kirası da, masrafı da sahibine aittir' demektir» de­mişlerdir.

îmam Ebû Hanife ile tabileri de, «Rehinin kân da, zararı da sahibine ait­tir» hadisini «Rehinin kân, alacaktan fazla kalan, zaran da alacaktan eksik kalan miktandır» şeklinde yorumlamışlardır.

Alacaklının sorumlu olduğunu söyleyenler de, «Çünkü rehine bırakılan mal, alacağı yerine alacaklıya teslim edilen bir ayndır. O halde -nasıl bir malı satan kimsenin alacağı, sattığı malın parasını alamadığı zaman onu, zayi oluncaya kadar elinde rehin olarak tuttuğu takdirde düşüyorsa- bunun da za­yi olması halinde alacağın düşmesi lazım gelir» demişlerdir. Zira satıcının, malı alacağı karşılığında elinde tutup alıcıya teslim etmemesi -her ne kadar İmam Mâlik'e göre bu da rehin hükmünde ise de- cumhur, zayi olması halin­de alacağın düştüğü görüşünde müttefiktirler.Bunlar aynca,

«Adamın biri bir başkasından rehin olarak bir at almıştı. At adamın elinde zayi oldu. Bunun üzerine Peygamberimiz adama,

Senin hakkın gitti' buyurdu» [16] mealinde rivayet olu­nan hadise de dayanmışlardır.

İmam Mâlik'in, ziyana uğraması gizli kalan mallarla gizli kalmayan mallar arasında ayırım yapması ise, bir istihsandır. Çünkü eğer rehinde olan mal, ziyana uğraması gizli kalmayan bir mal cinsinden olursa, alacaklının o malın zayi olduğu hakkındaki iddiasında yalan şüphesi daha az olur. Ulema, İmam Mâlik'in çoğu kez yaptığı bu istihsanın manasında ihtilaf ederek, kimi­si, «Bu da, tıpkı îmam Ebû Hanife'nin istihsam gibi hiçbir delile dayanma­yan zayıf bir görüştür» demiştir. Halbuki İmam Mâlik'e göre istihsan, birbir­leriyle çatışan delilleri te'lif etmektir. Bu manada olan istihsan ise, hiçbir de­lile dayanmayan görüş demek değildir.

Cumhura göre, rehin sahibi rehinde olan malını herhangi bir kimseye ne satabilir ne de bedava verebilir. Şayet satarsa; malı, elinde rehin olarak bu­lunduran kimse satışı bozabilir. îmam Mâlik «Eğer satışı bozmaz ve 'Alaca­ğım muacceliyet kazansın diye ben satışı bozmadım' derse, ona yemin verdi­rilir ve eğer yemin ederse sözüne itibar olunur» demiştir. îmam Mâlik'e göre eğer rehinde bulunan mal köle olup da sahibi onu azatlarsa, eğer sahibi zen­gin ise, köle azatlanır ve adamın alacağı muacceliyeî kazanır. Eğer fakir ise, köle satılıp kölenin parasından adamın alacağı ödenir, imam Şâfıî de bir kez «Satışı bozar», bir kez «Satışı kabul eder», bir kere de îmam Mâlik gibi de­miştir.

Rehini veren ile rehini alanın alacak miktarı hakkındaki ihtilaflanna ge­lince: imam Mâlik «Eğer rehinde olan malın değeri rehini alan kimsenin id­dia ettiği miktardan az değilse, alacaklının sözü muteberdir. Eğer rehinde olan malın değeri alacaklının iddia ettiği miktardan az ise, rehinde olan ma­lın değerinden fazla olan miktar hakkında borçlunun sözü muteberdir» de­miştir. İmam Şâfıî, îmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve fukahanın cumhuru ise, «Borçlunun sözü muteberdir» demişlerdir.

Cumhur, «Çünkü borçlu davalı, alacaklı davacıdır. Bunun için yemin hakkının borçluya ait olması lazım gelir» demiştir. İmam Mâlik de «Her ne kadar alacaklı davacı ise de, burada haklı olduğu şüphesini güçlendiren bir şey söz konusudur. Zira elinde haklı olduğunu gösteren bir rehin vardır» de­miştir. Çünkü îmam Mâlik'in prensiplerinden biri, davacı ile davalıdan han­gisinin davada haklı olduğu ihtimali daha kuvvetli ise, yemin hakkının ona verilmesidir. Cumhurun usulünde ise, yemin daima davalının hakkıdır. Çün­kü borçlu bazen, borcuna teminat olarak rehin verirken, verdiği rehinin değe­ri borcunun çok üstünde olur.

Borçlu ile alacaklının, rehinde olan mal zayi olduktan sonra onun nasıl bir şey olduğunda ihtilaf etmelerine gelince: Bu durumda imam Mâlik'e göre alacaklının sözü geçerlidir. Çünkü alacaklı hem davalıdır, hem karşı tarafın iddia ettiği hususun bir kısmını kabul etmektedir. Bu da yine İmam Mâlik'in usulüne göredir. Çünkü alacaklı da, zayi olması gizli kalmayan malların zayi olması halinde sorumludur. İmam Şafiî'nin usulüne göre ise, eğer borçlu ala­caklının rehinde olan malı zayi ettiğini iddia etmezse, alacaklıya yemin düş­mez. İmam Ebû Hanife'ye göre, zayi olan rehinin değeri hakkında alacaklı­nın sözü geçerlidir. Zayi olan rehinin nasıl bir şey olduğunu ihtilaf konusu yapmaya ihtiyaç yoktur.

Bu babın meseleleri daha çoktur. Fakat bizim maksadımız için bu kadar yeterlidir. [17]

 



[1] Bakara, 2/283.

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/405.

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/407.

[4] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/407.

[5] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/407-408.

[6] Bakara, 2/282.

[7] Bakara, 2/283.

[8] Hanefî mezhebine göre, şu gibi haklara karşı rehin alınabilir: Her nevi satım ve ikraz­dan doğan alacaklar, selem akdinde teslimi borçlanılan mislî mal ile buna karşı verilen bedel, cana ve vücuda karşı verilen zararlardan doğan cezaî tazminatlar (diyet, erş..), ki­ra bedeli, gaspedilip iadesi veya tazmini gereken mal, bedeli konuşulduktan sonra bakıp gösterip satın almak üzere teslim alınan mal, kefalet..

Şu durumlarda ise rehin alınamaz: Nefse kefalet (şahsı belli bir zaman içinde alacak­lıya teslim kefaleti), şuf a, kısas, satılan malda bulunan kusur, derek kefaleti (satılan ma­lın sahipli çıkması halinde, satın alana bedeli ödenme kefaleti), satılan hür insan veya İaşe bedeli, rüşvet ve kumar borcu vb. mal olmayan/ sayılmayan haklar, satılıp henüz teslim edilmemiş mal, kira, ariyet, vedia konusu mal, mudarabe sermayesi ve şirket malı vb. emanet hükmünde olup kusursuz telefi/ziyanı halinde tazmini gerekmeyen mal­lar.

[9] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/408-410.

[10] Buhârî, Buyû\ 34/14, no: 2069.

[11] Dârakuinî, 3/34, no:136.

[12] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/411-412.

[13] Dârakutnî, 3/34, no: 136; Beyhâkî, 6/38.

[14] Hakim, 2/51.

[15] Dârakutnî, 3/34, no: 136.

[16] lbn Ebî Şeybe, 7/183, no: 2827.

[17] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/413-418.