14 NEZİR (Adak) KİTABI 2

55. Adağın Çeşiüeri 2

56. Adağın Sonuçlan. 2

1.Günah İşlemenin Adanması: 2

2. Mubahı Haram Kılma: 3

57. Çeşidi Adaklar 4

1. Şartsız ve Açıklamasız Adak: 4

2. [Hacca Yaya Gitmenin Adanması: 4

3.Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa!da Namaz Adağı: 5

4.Oğlunu Kurban Etme Adağı: 5

Bütün Malını İnfak Adağı: 6


14 NEZİR (Adak) KİTABI

 

Bu bahis, nezir kaç çeşittir? Bu çeşitler içinde hangileri mün'akit olur, hangileri olmaz ve hükümleri nelerdir? Mün'akid olduğu zaman da ne yap­mak gerekir ve hükmü nedir? diye üç fasıldır. [1]

 

55. Adağın Çeşiüeri

 

Nezir, başta mutlak (şartsız) ve mukayyed (şartlı) olmak üzere iki çeşit­tir. Şartsız olan nezir de iki çeşittir: Kâh «Nezir olsun hacca gideceğim» mi­salinde olduğu gibi- nezredilen şey açıklanır, kâh -«Nezrolsun bir hayır işi yapacağım» misalinde olduğu gibi- açıklanmış olmaz. Birinci çeşitte de kâh nezir lafzı zikredilir, kâh -«Allah için üç gün oruç tutacağım gibi- nezir lafzı zikredilmez. Şartlı olan nezir de -«Eğer şu iş böyle olursa -nezrolsun hacca gideceğim» misali gibi- bir şarta bağlı olan nezirdir ki bu şart -çoğunlukla- ya -«Allah hastama şifa verirse -nezrolsun- hacca gideceğim» misalinde oldu­ğu gibi- Allah'ın bir fiili, ya -«Eğer şu işi yaparsam falanca şey bana nezrol­sun- misalinde olduğu gibi» nezreden kimsenin bir fiili olur. Ulema, bu son nezre yemin demişlerdir. Fakat yemin olmadığını yukarıda delilleri ile izah ettik. Bu çeşitlerin her biri de dört kısma ayrılmaktadır. Çünkü nezredilen şey -farz, günah, mekruh ve mubah cinsinden olmak üzere- dört kısımdır. Bu dört kısmın her biri de iki kısımdır. Zira nezredilirken ya bunların yapılması ya da yapılmaması nezredilir. [2]

 

56. Adağın Sonuçlan

 

Ulema, nezredilen şeyin yerine getirilmesi gerektiğinde müttefiktirler. Zira          

"Ey iman etmiş olanlar, akitleri yerine getiriniz)[3] [4] âyet-i kerimesi âmm olduğu gibi, Cenâb-ı Hak

"Nezri yerine getirirler" w âyetinde nezirlerini yerine getirenleri övmüş ve

"Onların içinde Öyle kimseler vardır ki, «Allah bize bol nimetinden verir ise, and olsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız» derler. Fa­kat Allah onlara bol nimetinden verince cimrilik edip yüz çevirirler. Za­ten dönektirler..." [5] âyet-i kerimelerinde de nezirlerini yerine getirmeyen­leri ayıplamıştır. Ancak şu var ki ulemanın, yukarıda bildirdiğimiz nezrin bütün çeşitleri hakkında müttefik olduklan, yalnız sevap cinsinden olan ve içinde nezir lafzı zikredilen ve hoşnutlukla edilen şartsız nezirlerle, yine se­vap cinsinden olan şartlı nezirlerdir. Ulema bu nezirlerin -içinde ister nezre­dilen şey açıklanmış olsun, ister olmasın- sıhhat ve in'ikadında müttefiktir­ler. Yalnız Şafii mezhebi ulemasının bazılanndan, şartsız olan nezrin sahih olmadığı yolunda bir rivayet gelmiştir. Diğer nezirler hakkında ise ihtilâf et­mişlerdir.

Nezir lafzı zikredilmeyen nezrin sıhhatinde ihtilâf etmelerinin se­bebi, nezir yalnız niyetle mün'akıt olur mu, yoksa niyetle birlikte lafız da mı gerekir diye ihtilâf etmeleridir. «İkisi de gerekir» diyenlere göre, «Nezrolunsun» demeyip de, sadece «Allah için üç gün oruç tutacağım» diyen kim­seye bir şey lâzım gelmez. Nezrin lafzını zikretmek şarttır diyenler ise,

«Kendisine üç gün oruç tutmak lâzım gelir» demişlerdir. îmam Mâlik bu gö­rüştedir, îmam Mâlik her ne kadar, «Nezrin mün'akid olması için niyetle bir­likte ağızla da söylemek lâzımdır» demiş ise de -nezir niyeti ile söylenen sözlerden maksat nezir olduğu için- burada nezir lafzının zikredilmediğine itibar etmemiştir. Birinci görüş de Said b. el-Müseyyeb'in görüşüdür.

Öyle görünüyor ki şartsız nezrin mün'akid olmadığını benimsemiş olanlar, nezrin yerine getirilmesine dair emri mendubluğa hamlettikleri için böyle söylemişlerdir. Nezrin hoşnutlukla edilmesini şart koşanlar da, taat ve sevabı didişme ve inat yolu ile değil, nza ve hoşnutluk yolu ile hasıl olduğu için bu şartı koşmuşlardır. Bu da İmam Şafii'nin görüşüdür, imam Mâlik'e göre ise, nezir, ister hoşnutlukla, ister didişme ve inat yolu ile edilmiş olsun muteberdir. Nezrin sigası bakımından ihtilâf ettikleri mes'eleler bunlardır. Nezredilen şeyin cinsi bakımından ise, iki ana mes'elede ihtilâf etmişler­dir. [6]

 

1. Günah İşlemenin Adanması:

 

İşlenmesi günah olan bir şeyi nezreden kimseye bir şey lâzım gelir mi gelmez mi diye ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Şafii ve ulemanın cumhuru «Ona bir şey lâzım gelmez» demişlerdir. İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve Küfe uleması ise, «Nezri mün'akid olur, fakat kendisine, o günahı iş­lemek değil, bir yemin keffaretini vermek lâzım gelir» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, bu hususta varid olan hadislerin zahirleri ara­sındaki çelişmedir. Zira bu husus hakkında -Hz. Âişe'nin hadisi ile, İmran b. Husayn ve Ebû Hüreyre'nin hadisi olmak üzere- iki hadis bulunmaktadır. Hz. Âişe'nin hadisine göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Kim Allah'a itaat etmeği nezrederse Allah'a itaat etsin ve kim Allah'a karşı gelmeyi nezrederse Allah'a karşı gelmesin [7]buyurmuştur ki bunun zahirinden, işlenmesi günah olan şeyleri nezretmenin mün'akid olmadığı an­laşılmaktadır.

Diğer hadise göre de, Peygamber (s.a.s) Efendimiz:

«Allah'a karşı gelmekle nezr olunmaz. Böylesi nezrin kefareti bir ye­min kefaretidir» [8] buyurmuştur. Bu hadis i6c, günah olan nezrin mün'akid

olduğunda nass'tır. Bunun için kimisi, «Birinci hadis, masiyet nezirleri ile masiyeti işlemenin lâzım gelmediğini, ikinci hadis de keffaret vermenin ge­rekliliğine işaret etmektedir» demek suretiyle her iki hadisi telif etmiş, kimi­si de, İmran ile Ebû Hüreyre'nin hadisini sıhhatli bulmadığı için Hz. Aişe'nin hadisini tercih etmiştir.

Ebû Ömer b. Abdilberr, «Hadis uleması, Ebû Hüreyre'nin hadisi Süley­man b. Erkam'a ulaşmaktadır. Bu adam ise hadisleri metruk olan bir kimse­dir. İmrân b. Husayn'ın hadisi de Züheyr b. Muhammed'e ulaşmaktadır. Zü-heyr ise, bunu babasından rivayet etmiştir. Babası ise, meçhul bir adam olup oğlundan başka, hiç kimse ondan hadis rivayet etmemiştir. Kaldı ki Zü-heyr'in bile birçok münker hadisleri vardır diyerek bu hadisi her iki rivayet yolundan da zayıf addetmişlerdir» demiştir. Fakat Müslim bu hadisi Ukbe b. Amir'in tariki ile rivayet etmiştir. Mâlikîler bu mes'elede hep «Adamın biri güneşte ayakta durmuştu. Peygamber (s.a.s) Efendimiz onu o durumda gö­rünce sebebini sordu. Dediler ki: Kimse ile konuşmamayı, gölgelenmemeyi, oturmamayı ve oruç tutmayı nezretmiştir. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

. «Ona söyleyin. Konuşsun ve otursun. Fakat orucunu tamamlasın» [9] mealinde rivayet olunan hadis ile ihticac edegelmişlerdir. Mâlikîler «Peygamber (s.a.s) Efendimiz bu adama sevap ve taat olan şeyi tamamlamasını, günah olan şeyleri ise yapmamasını emretmiştir» derler. Halbuki konuşmamanın günah olduğu, bilinen bir şey değildir. Kaldı ki Meryem (a.s.) tarafından nezredildiği Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir. Güneşte ayakta durmak da -eğer nefse eza verdiği için olmaz­sa- günah olmamalıdır. Şayet günah olduğu söylense, herhangi bir nass'a dayanarak değil, kıyas yolu ile söylenmiş olur. Şu halde asıl, onun da günah ol­mamasıdır. [10]

 

2. Mubahı Haram Kılma:

 

Mubah olan bir şeyi kendine haram kılan kimse hakkında da ihtilâf et­mişlerdir. İmam Mâlik «Kişinin nikâhlı karısından başka hiç bir şey ona ha­ram olamaz» demiştir Zahiriler de «Kendisine bir şey lâzım gelmez» demiş­lerdir. İmam Ebû Hanife ise, «Ona bir yemin keffareti lâzım gelir» demiştir.

Bu ihtilâlin sebebi, aklî delilin,

"Ey Peygamber, eşlerinin rızasını gözeterek, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram ediyorsun?" [11] âyet-i kerimesinin zahiri ile çeliş-

mesidir. Zira bu âyetten sonra gelen

"Allah size yeminlerinizi keffa-retle geri almanıza izin vermiştir" [12]âyet-i kerimesinin zahirinden anlaşıl­maktadır ki, eğer bir kimse böyle bir şeyi nezrederse nezri mün'akid olur, fa­kat keffaret vermekle nezrini geri alabilir. Aklî delil ise bunun mün'akid ol­mamasını gerektirmektedir. Zira eşyanın haram ve helâl kılınması şeriatın görevidir. Kişi nasıl şer'an haram olan bir şeyi kendine helâl kılmak yetkisin­de değilse, şer'an helâl olan bir şeyi de kendine haram kılmak yetkisinde ol­maması gerekmektedir. Birinci grup, âyet-i kerimede geçen tahrim (haram kılma) olayını, «Peygamber (s.a.s) Efendimiz yemin etmişti» diye te'vil et­miştir.

Bu âyetin nüzul sebebi hakkında rivayetler çeşitlidir. Kimisi «Peygam­ber (sm.s) Efendimiz 'Bal içmeyeceğim' diye yemin etmişti de, onun için bu âyet nazil olmuştur» demiştir. îbn Abbas da «Bir kimse kendine karısını ha­ram kıldığı zaman ona yemin keffareti lâzım gelir» demiş ve buna

"Sizin için, Allah'ın Peygamberinde güzel bir örnek vardır" [13] âyet-i kerimesini delil göstermiştir. Müslim'de bu her iki rivayet de var­dır. [14]

 

57. Çeşidi Adaklar

 

Ulema yukarıda geçen nezrin çeşitlerinden her birinde kişiye lâzım ge­len hükümler hakkında bir hayli ihtilâf etmişlerdir. Fakat biz bunlardan, meşhur olan mes'elelere işaret edeceğiz ki bu mes'elelerin çoğu -bu kitaptaki adetimiz veçhile- mantuk ile ilgisi bulunan mes'elelerdir. Bunlar da beş mes'eledir. [15]

 

1. Şartsız ve Açıklamasız Adak:

 

Ulema, nezir şartsız olduğu ve nezredilen şey de açıklanmadığı zaman, kişiye lâzım gelen hüküm hakkında ihtilâf etmişlerdir. Ulemanın çoğu «Böyle nezirlerde bir yemin keffaretinden başka bir şey lâzım gelmez» de­mişlerdir. Bir cemaat, «Zihar keffareti lâzım gelir» demiştir. Bir cemaat de, «Bir gün oruç ya da iki rek'at namaz gibi, hayır kelimesi şümulüne giren se-vaplı işlerin en azı lâzım gelir» demiştir. Cumhurun mesnedi, Müslim'in rivayet ettiği Ukbe b. Amir'in «Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Nezrin keffareti bir yeminin keffareti-dir» [16] buyurdu» mealindeki hadisidir.

Bir gün oruç veya iki rek'at namaz gibi bir küçük ibadet lâzım gelir di­yenler de, «Kelimenin medlulünün en aşağı olan ferdi kâfi gelir» diyenlerin görüşüne katılmışlardır. Zira bir gün oruç veya iki rek'at namaz hayır kelime­si medlulünün en aşağı olan fertlerindendirler. Zihar keffareti lâzım gelir di­yenlerin görüşü ise, ne kıyasa girmekte, ne de sem'î bir delile dayanmakta­dır. [17]

 

2. Hacca Yaya Gitmenin Adanması:

 

Ulema, yaya olarak hacca gitmeği nezreden kimsenin nezrini yerine getirmesi gerektiğinde müttefik iseler de yolda takattan düşüp yürüyemeyecek duruma giren kimsenin hükmü hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Kimisi «Ona bir şey lâzım gelmez» demiştir. Medine uleması «Kaldığı yerden bir daha yaya olarak gitmesi gerekir ve isterse binerek gider de kur­ban keser» demişlerdir. Bu görüş Hz. Ali'den de rivayet olunmuştur.

Mekke uleması ise, «Ona sadece hedy kurbanı lâzım gelir, bir daha git­memesi gerekmez» demişlerdir.

îmam Mâlik de, «Hem bir daha gitmesi, hem de hedy kesmesi gerekir» demiştir. Hedy de, îmam Mâlik'e göre ya bir deve veyahut bir sığırdır. Şayet deve veya sığır bulamazsa bir davar keser.

Bu ihtilâfın sebebi, hem kıyaslar arasında, hem de kıyaslarla hadis­ler arasında bulunan çelişmedir. Zira bu adam eğer bir daha hacca giderse te­mettü1 veyahut kıran haccını yapmış gibi olur. Çünkü temettü1 veya kıran haccını yapan kimse, nasıl ayn ayrı seferlerde yapması gereken hac ve umre­yi bir seferde yapıyorsa, o adam da bir seferde yapması gereken bir fiili iki se­ferde yapmış olur.

Aralarındaki bu benzerliğe bakanlar, «Temettü' veyahut kıran haccını yapanlara nasıl hedy lâzım geliyorsa, buna da lâzım gelir» demişlerdir. Bu adamı, hac ihramında kurban kesmeyi gerektiren bir hal ile karşılaşan kimse­ye benzetenler de, «Ona yalnız kurban lâzım gelir» demişlerdir.

Bu hususta varid olan hadislere dayananlar ise, «Adam yürümekten aciz kaldığı için ona bir şey lâzım gelmez» demişlerdir.

Ebû Ömer, «Bu hususta sabit olan hadisler, zorluk çekmek mükellefi­yetinin bulunmadığını göstermektedirler» demiştir ki bu hadislerden biri, Ukbe b. Câbir'in «Kız kardeşim Beytullah'ı ziyarete yaya olarak gitmeyi adamıştı. Adağını yerine getirmek zorunda olup olmadığını Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e sormamı söyledi. Ben de sordum. Efendimiz:

«Hem yürüsün, hem binsin» dedi» [18] mealindeki ha­disidir. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

Biri de, Enes b. Mâlik'in «Bir adam iki kızının omuzlarına dayanarak yürüyordu. Onu gören Peygamber (s.a.s) Efendimiz sebebini sordu. «Yaya olarak hacca gitmeyi adamıştır» dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s):

«Cenab-ı Allah bu adamın ken­dine böylece işkence etmesine muhtaç değildir» [19] buyurarak binmesini emretti» mealindeki hadisidir. Bu hadis de sabittir. [20]

 

3.Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa!da Namaz Adağı:

 

Adanan hac veya umre için yolculuk yapmanın vücubunda ittifak eden ulema, Mescid-i Nebevi veyahut Mescid-i Aksa'da namaz kılmayı adayan kimsenin bu iki camiye gitmesinin vücubunda ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik ile İmam Şafii gitmesinin vücubunu benimserler.

İmam Ebû Hanife ise, «Bu iki camiye gitmesi gerekmez, adadığı nama­zı istediği yerde kılabilir» demiştir. îmam Ebû Hanife'ye göre, Mescid-i Ha-ram'da namaz kılmayı adayan kimseye de nezrini yerine getirmesi gerek­mez. Ona göre Mescid-i Harama gitmek, ancak ya hac veya umre adandığı zaman vacib olur. imam Ebû Hanife'nin arkadaşı îmam Ebû Yûsuf ise, «Mescid-i Aksa veyahut Mescid-i Nebevî'de namaz kılmayı adayan kimse­ye bu iki camide namaz kılmak vacib olur. Fakat eğer bu iki camide kılmayı adadığı namazı Mescid-i Haram'da kılsa kâfi gelir» demiştir.

Ulemanın çoğu, «Bu üç camiden başka hiç bir caminin nezri vacib ol­maz» demişlerdir. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz,

«Mescid-i Haram, benim bu mescidim ve Mescid-i Aksa olmak üzere yalnız üç mescid için yola çıkılır».[21]buyurmuştur. Kimisi de, îbn Abbas'ın, Mesçid-i Küba'ya gitmeği nezredip de nezrini yerine getirmeden ölen kadı­nın çocuğuna verdiği fetva ile ihticac ederek, «Namazının daha faziletli ol­duğu umulan camilere gitmenin nezri vacib olur» demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi, bu üç mescidde kılınması faziletli olan sadece farz namazlar mı, yoksa farzdan başka nafile namazları da mı faziletlidir, di­ye ihtilâf etmeleridir. «Bu mescidlerde kılınması faziletli olan namaz, sade­ce farz namazlardır ve farz olan şeyler şeriatın emri ile vacib olduğu için nez-redilemez» diyenler, «Bu mescidlerde namaz kılmak, adamakla vacib ol­maz» demişlerdir.

Vacib olan şeylerin de adanması caizdir diyenlerle;

«Mescid-i Haramdan başka, benim bu mescidimde kılınan bir namaz diğer mescidlerde kılınan bin namazdan sevaplıdır» [22]hadisindeki namaz kelimesi nafile namaza da şamildir diyerek, «Bu üç mescidde nafile namazı­nı da kılmak, diğer mescidlerde kılmaktan sevablıdır» diyenler ise, «Namaz kılmak için bu mescidlere gitmek, adanmakla vacib olur» demişlerdir.

îmam hbu Hamle i:>e, «Hu hadisteki namazdan murad, eğer farz olan namaz olmazsa bu hadis,

«Farz namazdan başka, herhangi birinizin, evinde namaz kılması be­nim bu mescidimde kılmasından sevaplıdır» [23]hadisi ile çelişmiş olur» di­yerek bu iki hadisi te'lif etmiştir. Bu mes'elenin yeri buradan ziyade, ikinci fasıldır. [24]

 

4. Oğlunu Kurban Etme Adağı:

 

Ulema, oğlunu Kâ'be'nin Hz. îbrahim makamında kesmeyi adayan kimse hakkında da ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâlik «Fidye olarak oğlunun yerine bir deve», imam Ebû Hanife, «Bir koyun veya keçi kesmesi lâzım ge­lir» demişlerdir. İmam Ebû Hanife'nin görüşü İbn Abbas'tan da rivayet olun­muştur. Kimisi «Yüz tane deve kesmesi» kimisi de «Oğlunun diyetini ver­mesi lâzım gelir» demişlerdir. Bu son görüş de Hz. Ali'den rivayet olunmuş­tur. Kimisi de «Keseceğini adadığı oğlunu da beraberine alıp hacca gitmesi gerekir» demiştir. Leys b. Sa'd da bu görüştedir, imam Ebû Yûsuf ile İmam Şafii ise, «Ona bir şey lâzım gelmez» demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi Hz. İbrahim'den hikâye olunan olayın hükmü hakkında ihtilâf etmeleridir. Zira: «O hüküm Hz. İbrahim'e mahsustur» di­yenler, «Bu nezir mün'akid değildir ve dolayısı ile, bu nezri yapana bir şey lâzım gelmez» demişlerdir.

Bu hükmün Hz. İbrahim'e mahsus olmayıp bize de şamil olduğunu söy­leyenler ise, «Nezir mün'akid olur» demişlerdir. Bu ihtilâfın menşei, bizden önceki ümmetlerin şeriat ahkâmı bize de şamil midir, değil midir diye edilen meşhur ihtilâftır. Fakat zahir olan şudur ki bu hüküm, bir şeriat hükmü olma­yıp Hz. İbrahim'e mahsus olan bir hüküm idi ve onun zamanındaki insanlara bile şamil değildi. Bunun için bu hüküm bize de şamil midir, değil midir? di­ye ihtilâf edilmemeli idi.

Bu hükmün bize de şamil olduğunu söyleyenlerin bu nezrin hükmü hak­kında ihtilâfetmelerinin sebebi de, İbrahim (a.s.)'e lâzım gelen şeyin aynı mı bize lâzım gelir, yoksa -çocuğun diyetini vermek, çocukla birlikte hacca gitmek veyahut onun yerine kurban kesmek gibi- islâm'a mahsus olan hükümlerden biri mi lâzım gelir diye ihtilâf etmeleridir. Yüz deveyi kurban etmesi gerekir diyenler ise, Abdülmuttalib'in oğullan hadisesini bildiren ha­dise [25]dayanmışlardır. [26]

                                                                 

5. Bütün Malını İnfak Adağı:

 

Ulema, eğer bir kimse şartsız olarak bütün mallarını Allah yolunda yok­sullara dağıtmayı veyahut herhangi bir hayır yolunda harcamayı adarsa, bu nezrin kendisine lâzım geldiğinde ve keffaret vermekle nezrinin hükmünün ortadan kalkmadığında müttefiktirler. Fakat «Eğer şu işi yaparsam bütür mallarımın Allah yolunda harcanması bana nezir olsun» şeklindeki şartlı ne­zirlerde -ki buna yemin derler- ihtilâf etmişlerdir.

Kimisi «Bu şekilde nezredip de sonra, şart koştuğu o işi yapan kimseye, nezrinin gereğini yerine getirmesi lâzım gelir ve keffaret vermekle nezrin­den kurtulamaz» demiştir. İmam Mâlik, bu görüştedir. Zira ona göre bu tüı nezirlerin de -şartsız nezirler gibi- keffareti yoktur.

Kimisi de «Şartlı olan nezir, yemin hükmünde olup sadece keffaret ge­rektirir» demiştir. Bu da imam Şafii'nin görüşüdür. İmam Mâlik -yeminlei bahsinde de geçtiği üzere- bu tür nezirleri yemin saymayıp mutlaka nezirlere ilhak etmiştir. Ancak şu var ki, bu görüşte olanlar bu adamın malından ne ka­dar vermesi gerektiğinde ihtilâf etmişlerdir.

imam Mâlik «Malının üçte birini» kimisi «Malının hepsini vermesi ge­rekir» demişlerdir. İbrahim en-Nehaî ile Züfer bu görüştedirler, imam Ebfi Hanife de «Yalnız zekât düşen mallarını vermesi lâzım gelir», kimisi de «malına düşen zekâtın miktarını verse kâfi gelir» demiştir. Mes'elede bir be­since görüş daha vardır ki, o da şudur: «Eğer mal çok ise beşte biri, ne çok ne de az ise, yedide biri, az ise onda biri verilir». Bu görüş sahipleri, ikibin dir­hem gümüş değerinde olan malı çok, bin dirhem değerinde olan malı ne az ne çok ve beş yüz dirhem değerinde olan malı da az saymışlardır. Bu görüş de Katade'den rivayet olunmuştur.

Bu ihtilâfın sebebi de, nezir babında asıl olan kaide ile bu hususta varid olan hadisler arasında bulunan çelişmedir. Zira rivayet olunduğuna gö­re Peygamber (s.a.s) Efendimiz, tevbesi kabul olunduğu zaman, bütün mal­larını sadaka olarak vermek isteyen Ebû Lübâbe b. Abdülmünzir'e,

 «Malının üçte birini tasadduk etmen sana kâfi gelir» [27] demiştir. Bu, imam Mâlik'in görüşünde nass'tır. Kaideye göre ise, verilmesi adanan şeyin hepsini vermek gerekir. Fakat nass bu mes'eleyi istisna ettiği için bu mes'eleyi kaide dışında bırakmak lâzımdır. Ne var ki imam Mâlik, bu mes'elede kendi metoduna uymamıştır. Zira imam Mâlik, «Eğer bir kimse muayyen bir şeyi nezrederse, o şey malının hepsi de olsa o şeyi vermesi gerekir» demiştir. İmam Mâlik'e göre eğer adanan şey malın üç­te birinden de fazla olsa, yine böyledir. Halbuki bu, hem yukarıda geçen Ebû

Lübâbe'nin hadisine, hem de Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in yanına gelip elindeki bir yumurta cesametinde olan altın külçesini Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e uzatıp, «Bunu altın madeninin yatağında buldum. Sadaka ola­rak al. Bundan başka malım yoktur» diyen adamın hadisine muhaliftir. Zira rivayete göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz bu adamdan yüzünü çevirmiş, fakat adam Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in kâh sağından, kâh solundan, kâh arkasından gelip, illâ atacaksın diye İsrar edince Peygamber (s.a.s) Efendimiz, onu adamın elinden alıp öyle bir fırlatmıştır ki, eğer adama değ­miş olsaydı muhakkak onu incitirdi ve.

«Biriniz nesi varsa getirip; bu sadakadır der, sonra (yerinde) oturur da şuna buna avuç açar. Sadakanın efdali zenginliğin sırtından verilen sada­kadır» [28] buyurmuştur ki, bu hadis malın hepsi olan muayyen bir şeyi nezretmenin sahih olmadığında nass'tır. Fakat îmam Mâlik bu hadisleri belki sa­hih bulmamıştır. Bu mes'ele hakkındaki diğer görüşlere gelince bunların hepsi -hele üçte birin verilmesi gerektiğine dair görüşün dışındaki görüşler zayıftırlar.

Nezir mevzuunun ana kaideleri hakkında bu söylediklerimiz kâfidir. Doğruyu bulmayı ihsan eden Cenâb-ı Allah'tır. [29]

 

 



[1] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/305.

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/307.

[3] Mftide,5/l.

[4] İnsan, 76/7.

[5] Tevbe,9/77.

[6] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/309-310.

[7] Buhârî, Eymân, 83/28, no: 6696.

[8] Müslim, Nezr, 26/5, no: 1654.

[9] Buhârî, Eymân, 83/31, no: 6704.

[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/310-311.

[11] Tahrîm,66/l.

[12] Tahrîm, 66/2.

[13] Ahzâb,33/21.

[14] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/311-312.

[15] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/313.

[16] Müslim, Nezr, 26/5, no: 1654.

[17] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/313.

[18] Buhârî, Cezaü's-Sayd, 28/37, no: 1866.

[19] Buhârî, Cezaü's-Sayd, 28/27, no: 1865.

[20] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/313-314.

[21] Mâlik, Cum'a, 5/7, no: 16.                                          

[22] Buhârî, Fadlü's-Salât, 20/1, no: 1190.

[23] Ebû Dâvûd, Salât, 2/205, no: 1044.

[24] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/315-316.

[25] Taberî, Tefsir, 23/54; Hâkim, 2/554.

[26] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/316.

[27] Mâlik, Nüzûr, 22/9, no: 16.

[28] Ebû Dâvûd, Zekât, 3/39, no: 1673.

[29] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 2/317-318.