34.KIRÂD.. 2

(Sermaye-Emek Ortaklığı) KİTABI 2

112. Kırad’ın Sermayesi 2

113. Kırâd'ın Şartlan. 2

114. Kırâd'ın Hükürnleri 3

1. Sahih Kırâd'ın Hükümleri: 4

A- Akdin Gereğine Tabi Hükümler: 4

B- Kırâd Akdinde Ortaya Çıkan Durumlarla İlgili Hükümler: 5

2. Fâsid Kırâd'ın Hükümleri: 5

115.Sermaye Sahibi ile Sermayeyi İşletenin Anlaşmazlıkları 6


34. KIRÂD

 

(Sermaye-Emek Ortaklığı) KİTABI

 

İslâm uleması arasında KIRÂD'ın caiz olduğunda ve cahiliye devrinde cari olan âdetlerden bir olup İslâmiyet tarafından kabul edildiğinde ihtilaf yoktur. Kırâd'ın; herhangi bir kimsenin -işletmek ve kazanacağı kârın -üçte-biri, dörttebiri veyahut yansı gibi- muayyen bir hissesine sahip olmak üzere-bir başkasına sermaye vermek demek olduğunda, bu akdin caiz olmayan meçhul kiralama akdinden -halka bir kolaylık olsun diye- müstesna bulun­duğunda ve sermaye işletilirken ondan herhangi bir şeyin kaybolması halin­de işleticinin -eğer onun kusuru yüzünden olmazsa- sorumlu olmadığında da müttefiktirler. Ancak işleticiyi sorumlu kılan kusurun mahiyetinde ihtilaf et­mişlerdir.

Ulema -her ne kadar hangi şart kârın meçhuliyetini veyahut garan arttı­rır, hangisi arttırmaz diye ihtilaf etmişlerse de -KIRÂD'da kârın meçhuliye­tini veyahut garan arttıran bir şeyi şart koşmanın caiz olmadığında da keza müttefiktirler.

Ulema, aynca altın ve gümüş paralarla KIRÂD'ın caiz olduğunda da müttefiktirler. Fakat diğer paralarla caiz olup olmadığında ihtilaf etmişler­dir.

Bu bahsin konulan -Kırâd nedir? Kırâd hangi paralarla olur? Kırâd'ın sıhhat şartlan ve Kırâd'm hükümleri nelerdir? diye -üç bâbta toplanmakta­dır. Biz de bu üç bâbtan her birine ilişkin olarak ulemanın ihtilaf ettikleri meşhur mes'eleleri ele alacağız.

 

112. Kırad’ın Sermayesi

 

Eksik Sayfa 337

 

«Sikkeli altın ve gümüşlerle, sikkesiz altın ve gümüşler arasında değer farkı çok çok azdır. Bunun için sikkesiz olan altın ve gümüşler de para hükmünde-dirler» demişlerdir.

imam Mâlik'in tabileri, altın ve gümüş olmayan paralarla Kırâd'm caiz olup olmadığında da ihtilaf etmişlerdir. Îbnu'l-Kasım caiz olmadığını, Eşheb de caiz olduğunu söylemişlerdir. İmam Muhammed b. Hasen de Eşheb'in görüşüne katılır.

İmam Mâlik, İmam Şafiî ve İmam Ebû Hanife'den oluşan fukahanın cumhuru, «Bir kimsenin bir diğer kimsede alacağı olduğu zaman, eğer o kimseden alacağım teslim alıp bir daha ona vermeden onunla Kırâd akdini yaparsa caiz değildir» demişlerdir. İmam Mâlik'e göre caiz olmamasının se­bebi, onunla ribalı bir işleme tevessül edilmesinden endişe edilmesidir. Zira olabilir ki borçlu o anda borcunu ödemeye güç yetmediği için alacaklısına, «Alacağını şimdilik benden alma. Kân aramızda olmak üzere işleteyim» der ve alacaklı da menfaat tamah ederek ona mehil verir ki bu, yasaklanan riba-nın ta kendisidir. İmam Şafiî ile İmam Ebû Hanife'ye göre ise, caiz olmama­sının sebebi, zimmette olan şeyin emanete dönüşmeyişidir. Çünkü zimmette olan şeyin mutlaka ödenmesi gerekir. Kırâd'ın sermayesi ise, işleticinin elin­de emanet olduğundan, eğer işleticinin bir kusuru olmaksızın ziyana uğrar­sa, işletici onu ödemek zorunda değildir..

Ulema, bir kimsede bulunan alacağı kendisinden teslim almadan bir başka kimseye Kırâd sermayesi olarak vermenin cevazında da ihtilaf etmiş­lerdir. İmam Mâlik ile tabileri, «Bu ameliyede işleticiye sermayeyi işletme külfetinden başka, bir de alacağı tahsil külfeti de yüklendiği için caiz değil­dir» demişlerdir. Bu da, İmam Mâlik'in Kırâd akdinde sermayeyi işletmek­ten başka bir hizmeti, işleticiye şart koşmanın caiz olmadığı görüşüne dayan­maktadır. İmam Şâfıî ile Küfe uleması ise, «Bu ameliyede sermaye sahibi, işleticiye alacağını tahsil etmesini şart koşmayıp teslim almada onu vekil kı­lar» diyerek caiz görmüşlerdir. [1]

 

113. Kırâd'ın Şartlan

 

Ulemanın tümüne göre Kırâd akdinde koşulması caiz olmayan şartlar, özet olarak her birine göre garara veyahut daha fazla mechuliyete yol açan şartlardır. Bütün ulema müttefiktirler ki, sermaye sahibi ile sermayeyi işle­ten kimseden birinin, kendine üzerinde anlaştıkları kâr hissesinden ayn ola­rak bir menfaat şart koşması caiz değildir. Zira o zaman, üzerinde anlaşüklan hissenin kânn kaçta kaçı olduğu bilinmez olur. Taraflardan birinin -satış, kiralama, borçlanma veyahut herhangi bir hizmet teklifi gibi- kendine bir men­faat şart koşmasını caiz görmeyen İmam Mâlik bu kaideye dayanmıştır. İşte ulemanın, üzerinde ittifak ettikleri şartlar -her ne kadar teferruatta ihtilaf et­mişlerse de- özet olarak bunlardır.

İhtilaf ettikleri meselelerden biri şudur: Sermayeyi işleten kimsenin, kârın hepsini kendine şart koşması caiz midir, değil midir? İmam Mâlik «Ca­izdir», İmam Şafiî «Caiz değildir» İmam Ebû Hanife de «Bu, borçlanmadır, Kırâd değildir» demiştir. İmam Mâlik «Bu, sermaye sahibinin işleticiye yap­tığı bir iyiliktir. Sermaye sahibi çok büyük bir kârdan kendine en az bir hisse­yi şart koşabildiğine göre, hiç hisse almaması da caizdir» demiştir. İmam Şâfıî ise, «Bunda garar vardır. Zira eğer sermaye zarara uğrarsa, zarar serma­ye sahibine aittir. İşte bunun borçlanmadan olan farkı budur. Eğer kâr gelir­se, sermaye sahibine bir şey yoktur» demiştir.

İhtilaf ettikleri mes'elelerden biri de şudur: Sermaye sahibi, sermayenin ziyanından işleticinin sorumlu olmasını şart koşabilir mi, koşamaz mı? İmam Mâlik «Sermaye sahibinin bunu şart koşması caiz değildir ve bu şart koşulduğu takdirde akid fesada gider» demiştir. İmam Şafiî de buna katılır. İmam Ebû Hanife ile tabileri ise, «Şart batıldır. Fakat akid sahihtir» demiş­lerdir. İmam Mâlik «Çünkü bu şartın koşulması ile, bu akidte zaten mevcut olan garar daha da büyür. Bunun için akid fasittir» demiştir. İmam Ebû Hani­fe ise, bu şartı da satış akdinde koşulması caiz olmayan, şarta kıyas ermiştir. Zira İmam Ebû Hanife, yukarıda geçen Berire'nin hadisine dayanarak, şartlı satışın batıl olmadığını, ancak şartın batıl olduğunu benimsemiştir.

Sermaye sahibinin -işleticiye, yalnız bir cins eşyada veyahut bir çeşit, ya da yalnız bir yerde veyahut bir kısım insanlarla ahm-satan yapmasını şart ^oşması gibi- işleticiyi serbest hareket etmekten menetmesinin caiz olup oljmadığında da ihtilaf etmişlerdir. îmam Mâlik ile İmam Şafiî, «Yalnız bir cins eşyanın alım-satımmı yapmayı şart koşmak caiz değildir. Ancak eğer alım-satımı şart koşulan eşya cinsi, yılın her mevsiminde bulunuyorsa, o za­man caizdir» demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise, «Yalnız bir cins eşyanın alım-satımını şart koşmak caizdir ve şart koşulduğu takdirde işleticinin bu şarta uyması gerekir. Şayet aykırı davranırsa sorumlu olur» demiştir. îmam Mâlik ile İmam Şafiî, «Bu şartı koşmakta işleticiye -alım-satım alanını da­ralttığı için- büyük bir garar vardır» demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise -ser­maye sahibinin işleticiye, eşyalar içerisinde yalnız bir cins eşyanın alım-sa-tımını yapmamasını şart koşması halinde nasıl bütün ulema, bu şartı koş-.maktaki garan hafif görerek işleticinin bu şarta uyması gerektiğini söylemiş-lerse- sermaye sahibinin işleticiye, yalnız bir cins eşyanın ahm-satımını yap-; masını şart koşmasındaki garan da hafif görmüştür.

Cumhûr'a göre muayyen bir süre ile sınırlandırılmış olan Kırâd akdi ca­iz değildir. îmam Ebû Hanife ise caiz görmüştür. Caiz görmeyenler, «Çünkü süre ile sınırlandırmada işleticinin imkânları kısıtlanmış olur ve dolayısıyla büyük zararlara uğramasına yol açar. Zira çok kere henüz satılmamış birçok mallar işleticinin elinde bulunurken, Kırâd akdinin süresi bitmek üzere oldu­ğundan işletici malları ucuz fiatla satmak zorunda kalır ve böylece büyük za­rarlara uğrar» demişlerdir. Süreyi caiz görenler de Kırâd akdini kiralama ak­dine kıyas etmişlerdir.

Sermaye sahibinin, kânn zekâtını işleticinin kendi hissesinden çıkar­masını şart koşmasının caiz olup olmadığı hakkındaki ihtilafları da bu bâbtandır. îmam Mâlik Muvatta'da «Caiz değildir» demiş ve Eşheb de ken­disinden, caiz olmadığını söylediğini rivayet etmiştir. Îbnu'l-Kasım ise îmam Mâlik'in «Caizdir» dediğini rivayet etmiştir. îmam Şafiî de îmam Mâlik'in görüşünü katılır. Caiz görmeyenler, hem bu şartı sermaye zekâtının işleticiye ait olması şartına kıyas etmişlerdir. Çünkü bu şartın caiz olmadı­ğında ihtilaf yoktur. Hem de «Eğer bu şart caiz olursa, gerek işleticinin ve ge­rek sermaye sahibinin kârdan olan hisselerinin ne kadar olduğu bilinmez olur. Çünkü zekâtın vacib olacağı zaman, sermaye kârının ne kadar olacağı belli değildir» demişlerdir. İbnu'l-Kasım da, «Her ne kadar bu şartın kabulü ile hisselerin ne kadar olduğu bilinmez oluyorsa da, her bir hissenin, kânn kaçta kaçı olduğu yine de bilinir. Çünkü zekâtın, zekât düşen mala olan oranı malumdur. O zaman sermaye sahibi, işleticiye kânn üçtebirini, dörttebirini veyahut yansını şart koşarken, sanki ondan kânn kırktabirini istisna etmiş gibi olur. Bu ise caizdir ve sermayenin zekâtını şart koşmak gibi değildir. Çünkü sermaye zekâtının, her ne kadar miktan biliniyorsa da, kâra olan ora­nı belli değildir. Bazan kâr o kadar az olur ki, sermayenin zekâtı onu yutar ve işleticinin bunca emeği boşa gitmiş olur» demiştir. İşleticinin sermaye sahi-

bine bu şartı koşması hakkında ise, îmam Mâlik'in mezhebinde iki kavil var­dır. Kimisi «İşletici, sermaye sahibine bunu şart koşabilir. Fakat sermaye sa­hibi, işleticiye şart koşamaz» demiş, kimisi de bunun aksini söylemiştir.

Ulema, sermayeyi işletenin, kendisine yardım edecek bir uşağa kârdan hisse verilmesini şart koşmasının caiz olup olmadığında da ihtilaf etmişler­dir, îmam Mâlik, îmam Şâfîî ve îmam Ebû Hanife «Caizdir» demişlerse de, İmam Mâlik'in tabilerinden Eşheb «Caiz değildir» demiştir. Caiz görenler, «Bir sakıncası yoktur. Sanki sermaye sahibi iki kişi ile Kırâd akdini yapmış olur» demişlerdir. Caiz görmeyenler de, «Bu, sermaye sahibine fazladan ya­pılan bir tekliftir» demişlerdir. Sermayeyi işletenin kendi uşağına hisse iste­mesine gelince: Süfyan Sevrî «Caiz değildir. Uşağa ancak ecr-i misil düşer. Çünkü eğer caiz olduğunu söylersek, sermayeyi işletenin kârdan hisse mik­tan meçhul olur» demişlerdir. [2]

 

 

114. Kırâd'ın Hükürnleri

 

Kırâd'ın hükümlerinden bir kısmı sahih olan Kırâd'm bir kısmı fasit olan Kırâd'ın hükümleridir. [3]

 

 

1. Sahih Kırâd'ın Hükümleri:

 

Sahih olan Kırâd'ın hükürnleri de iki kısım olup bir kısmı akdin gerektir­diği, yani akdin gereğine tabi olan veyahut tabi olduğunda ihtilaf edilen hü­kümlerdir. Bir kısmı da -tecavüz, ihtilaf ve benzeri gibi- bizzat akdin gereği olmayıp akde arız olan olayların hükümleridir. Biz de bunlardan fukaha ara­sında meşhur olanları ele alarak ve önce akdin gereği olan hükümlerden baş­layarak diyoruz ki: [4]

 

 

A- Akdin Gereğine Tabi Hükümler:

 

Bütün ulema, müttefiktirler ki Kırâd akdi bozulamayan bir akid değildir ve -Sermayeyi işleten kimse sermayeyi işletmeye başlamadıkça- her iki taraf da istedikleri anda akdi bozabilirler.

Fakat sermayenin işletilmesine başlandıktan sonra taraflardan herhangi biri, akdi bozabilir mi, bozamaz mı diye ihtilaf etmişlerdir. îmam Mâlik «Bozamaz. Hatta taraflardan birinin ölümüyle dahi akid bozulmaz ve-öfenin varisleri babalarının yerine geçerler. Şayet sermayeyi işleten ölürse, eğer oğullan emin iseler, babalarının alım-s atımlarını sürdürürler. Eğer değil ise­ler, işi sürdürmek için emin bir kimseyi getirebilirler» demiştir. îmam Şâfıî ile îmam Ebû Hanife ise, «Taraflardan her biri, sermayenin işletilmesine başlandıktan sonra dahi akdi bozabilir ve bu akid taraflardan birinin ölümüy­le bozulup ölenin varislerine geçmez» demişlerdir.

Ulema şunda da müttefiktirler ki, sermayeyi işleten, kârdan hissesini ancak eşyanın paraya çevrilmesinden sonra alabilir ve eğer zarar eder ve fa­kat zarardan sonra tekra kazanırsa zarann açtığı boşluk tekrar kazanılan kârla doldurulur.

Ulema, bir kimse bir başkasından işletmek üzere aldığı sermayeyi he­nüz işletmeye başlamamışken eğer sermayenin bir kısmı zayi olur ve ondan sonra sermayeyi işletmeye başlayıp kâr eder ve ettiği kân sermayeden zayi olan kısmın yerine koymayıp sadece elinde kalan miktarı sermaye yapmak isterse, bunu yapabilir mi, yapamaz mı diye ihtilaf etmişlerdir.

İmam Mâlik ile ulemanın cumhuru, «Eğer sermaye sahibi onu doğrular-sa veyahut bir kimse bir başkasına sermaye verdikten sonra, henüz adam ser­mayeyi işletmeye başlamamışken sermayenin bir kısmı zayi olup da, adam bunu söyleyince sermaye sahibi onu doğrular ve ondan sonra ona 'Sende ka­lan miktar anlaştığımız şekilde elinde sermaye kalsın' derse, caiz değildir. Ancak eğer kalan miktarı kendisinden geri alır ve yaptıkları ile akdi bozup kendisiyle yeniden anlaşma yaparak bir daha kendisine teslim ederse, o za­man caiz olur» demişlerdir. İmam Mâlik'in tabilerinden îbn Habib ise, «Ser­maye sahibinin bunu kendisine demesi gerekir ve deyince de aralarındaki es­ki anlaşma kesilmemiş olur» demiştir. Esasında bu mes'ele, akde arız olan olayların ahkâmındandır. Fakat kârın paylaşım zamanı ile ilgili olduğu için biz burada ele aldık.

Ulema, sermayeyi işletenin -yiyecek, içecek ve giyecek masrafları gibi-zorunlu masrafları Kırâd malına düşer mi, düşmez mi diye ihtilaf etmişler­dir?.

İmam Şafiî en meşhur olan kavlinde, «Sermaye sahibinin rızası dışında, sermayeyi işletene hiçbir masraf düşmez» demiştir. Kimisi de, «Yolculukta yemek ve giyim düşer. Fakat hazarda hiçbir şey düşmez» demiştir. İmam Mâlik, İmam Ebû Hanife, Süfyan Sevrî ve ulemanın cumhuru buna katılır. Ancak İmam Mâlik, «Eğer mal buna tahammül ederse» diye bir kayıd koy­muş, Süfyan Sevrî de, «Gidişte düşer, dönüşte düşmez» demiştir. Başkaları da «Mutlaka düşer» demişlerdir, ki İbrahim Nehâî ile Hasan Basrî de bunlar­dandılar. Leys b. Sa'd da «Şehirde yalnız öğle yemeği düşer, akşam yemeği düşmez» demiştir. İmam Şafiî'den «Hastalıkta düşer» dediği de rivayet olunmuştur. Fakat kendisinin de -c,umhûr gibi- hastalıkta düşmediğini söy­lediğine dair rivayet daha meşhurdur. «Sermayeyi işletenin herhangi bir masrafı düşmez» diyenler, «Çünkü masraf kâr hissesinden ayrı bir menfaat­tir. Diğer menfaatlar nasıl düşmüyorsa bunun da düşmemesi gerekir» demiş­lerdir. Düştüğünü söyleyenler ise, «İslâmiyet'in başında, sermayeyi işleten­ler kırâd malından masraf yaparlardı» diye delil getirmişlerdir. Yolculukta olduğu gibi hazarda da düştüğünü söyleyenler de, hazar halini yolculuk hali­ne kıyas etmişlerdir.

Fukahanın tümü, sermayeyi işleten kimsenin kendi kâr hissesini serma­ye sahibinin gıyabında alamadığı, kârın taksimi ile herkesin kendi hissesini alabilmesi için sermaye sahibinin hazır bulunmasının şart olduğu ve eğer

kendisi bulunmazsa, ne şahitlerin, ne de herhangi bir kimsenin hazır bulun­masının kâfi gelmediği hususunda müttefiktirler. [5]

 

 

B- Kırâd Akdinde Ortaya Çıkan Durumlarla İlgili Hükümler:

 

Ulema, sermayeyi işleten kimse, eğer sermaye sahibinin gıyabında kâr hissesini aldıktan sonra Kırâd malı zayi olursa, aldığını tekrar geri vermek zorunda mıdır, değil midir diye ihtilaf etmişlerdir.

İmam Mâlik «Sermayeyi işleten kimsenin, Kırâd malının zayi olduğuna dair davası dinlenir» demiştir. İmam Şafiî, İmam Ebû Hanife ve Süfyan Sevrî ise «Aldığını tekrar geri verir ve sermaye açıklığı onunla kapandıktan sonra eğer bir şey fazla kalırsa taksim edilir» demişlerdir.

Ulema, sermayeyi işleten kimse bir mal satın aldıktan sonra ve fakat sa­tın aldığı malın parasını daha vermemişken eğer Kırâd malı zayi olursa, ihti­laf etmişlerdir.

İmam Mâlik «Sermayeyi işleten alıcı satış akdini bozamaz. Sermaye sa­hibi ise, isterse satın alınan malın parasını verir de, malda sermayeyi işleten kimse ile anlaştığı şekilde ortak olur, isterse malın parasını vermeyip malı sermayeyi işletene bırakır» demiştir. İmam Ebû Hanife de, «Sermaye sahibi malı kabul etmek zorundadır» demiştir. İmam Ebû Hanife, sermayeyi işlete­ni satışta kendisine vekâlet verilen kimseye kıyas etmiştir. Fakat İmam Ebû Hanife'ye göre satın alman bu malın sermayesi -sermaye sahibi tarafından iki defa ödenmiş sayıldığı için- satış bedelinin iki katıdır. Şu halde satın alın­dığı bedelin iki katından fazla bir fıatla satılmadıkça, sermayeyi işletenin on-dabir kâr hissesi olamaz.

Ulema, sermayeyi işleten kimse ortaklık malından bir şeyi sermaye sa­hibine satabilir mi, satamaz mı diye ihtilaf etmişlerdir.

İmam Mâlik «Mekruhtur», İmam Ebû Hanife «Mutlaka caizdir», İmam Şafiî de «Eğer normal bir fiatla satmış, yani taraflardan biri diğerini kazıkla­mamış ise, caizdir. Yoksa değildir» demiştir. İmam Mâlik'in bunu mekruh görmesinin sebebi şudur: Çünkü sermayeyi işleten, sermaye sahibine -ken­disine sermaye verdiği için- ucuz satabilir ki o zaman, sermaye sahibi üze­rinde anlaşılan kâr hissesinden başka bir menfaat da almış olur.

Ulema, sermayeyi işleten kimse Kırâd malını bir yerden bir başka yere kira ile naklettiği zaman, eğer kira malın fiatmdan fazla olursa, fazla olan miktarın sermayeyi işletene ait olduğunda müttefik olup -benim bildiğime göre- ulema arasında bunda ihtilaf yoktur. Çünkü sermaye sahibi, ona malım -onunla ticaret etsin diye- vermiştir. Bu duruma göre malın kendisinde mey­dana gelen ziyanın sermaye sahibine ait olması tabiî ise de, malın fıat miktarını aşarak dışarıda kalan ziyanın da kendisine ait olması için bir sebep yoktur.

Ulema, sermayeyi işletenin, Kırâd malı ile birlikte onunla da alım satım yapmak üzeri herhangi birinden borç almasının caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. İmam Mâlik «Caiz değildir», İmam Şafiî ile İmam Ebû Hanife ise, «Caizdir. Sermaye sahibi ile kendisi kârda da -aralarındaki anlaşmaya göre- ortaktırlar» demişlerdir.

Sermaye sahibinin emri olmaksızın, sermayeyi işleten, Kırâd malını ve­resiye olarak satabilir mi, satamaz mı diye ihtilaf etmişlerdir. İmam Mâlik «Satamaz. Şayet satıp da tahsil edemezse zarar kendisine aittir» İmam Ebû Hanife ile İmam Şâfü ise «Satabilir» demişlerdir.

Ulemanın hepsi, sermayeyi işletenin Kırâd malında, herkesin çoğun­lukla tasarruf ettiği şekilde tasarruf edebildiğinde müttefiktirler. Ancak Kırâd malını herkes veresiye verir mi, vermez mi diye ihtilaf ettikleri için «Herkes çoğunlukla veresiye vermez» diyenler, caiz görmemişlerdir. «Ço­ğunlukla herkes veresiye verir» diyenler de «Caizdir» demişlerdir.

İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ebu Hanife ve Leys b. Sa'd da, sermaye­yi işletenin kendi malını -sermaye sahibinin izni olmaksızın- Kırâd malına katıp onunla birlikte satmasının caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir.

İmam Mâlik'ten başka, hepsi «Bu, güveni kötüye kullanmaktır. Şayet yaparsa sorumlu olur» demişlerdir. İmam Mâlik ise «Güveni kötüye kullan­mak değil ve sorumluluğu gerektirmez» demiştir.

İslâm fukahasının ünlüleri olan bunlar, sermayeyi işleten kimsenin, Kırâd malını işletmek üzere bir başkasına veremediğinde müttefiktirler. Şa­yet verirse, eğer ziyan olursa ziyan kendisine ait olur, eğer kâr olursa kârda, sermaye sahibi kendisiyle yaptığı anlaşmaya göre ona ortak olur. Kırâd malı­nı işletene de yaptığı anlaşmaya göre kalan kârdan hisse verir. İmam Şafiî'nin tabilerinden Müzeni ise, İmam Şafiî'den «Batıl bir akid üzerine ça­lıştığı için, Kırâd malını işletene ecr-i misilden başka bir şey düşmez» dedi­ğini rivayet etmiştir. [6]

 

 

2. Fâsid Kırâd'ın Hükümleri:

 

Ulema müttefiktirler ki fasit olan Kırâd'ın hükmü, akdi feshetmek ve eğer henüz sermaye ile alım-satım yapılmamışsa sermayeyi sahibine geri vermektir. Ancak eğer sermaye harcanıp onunla eşya satın alınmış ise, o za­man sermayeyi işletene ücret mi, kâr hissesi mi düşer diye birkaç görüş var­dır:

1- Benzeri olan sahih akidlerde, sermayeyi işletene kârın kaçta kaçı ve­riliyorsa ona o kadar verilir. Bunu İbn Mâcişûn, İmam Mâlik'ten rivayet et­miş olup, gerek kendisi ve gerek Eşheb bu görüştedirler.

2- Benzeri olan işler için ne kadar ücret veriliyorsa ona o kadar ücret ve­rilir. Bunu da İmam Şafiî, İmam Ebû Hanife ve İmam Mâlik'in tabilerinden Abdülaziz b. Ebû Seleme demişlerdir. Abdülvehhab da İmam Mâlik'ten ge­len rivayetlerden birinin bu yolda olduğunu nakletmiştir.

3- Üzerinde anlaştıkları kâr hissesiyle, benzeri olan sahih akdin kâr his­sesinden hangisi daha az ise, o verilir. Bu da, eğer Kırâd akdinin fesadına yol açan şart, sermaye sahibi tarafından koşulmuş ise böyledir. Eğer sermayeyi işleten kimse tarafından koşulmuş jse, o zaman iki kâr hissesinden hangisi daha çok ise o verilir. Bu görüş de İmam Mâlik'ten gelen rivayetler arasında yer almıştır.

4- Taraflardan birinin, diğer taraf aleyhine kendisi için bir menfaat şart koştuğu zaman, eğer şart koştuğu menfaat kendisine has olan menfaatlardan değil ise, benzeri olan sahih akdin kâr hissesi, eğer kendisine has olan menfa­atlardan ise, benzeri olan işin ücreti verilir. Bu da, Mutarrif, îbn Nâfi\ İbn Abdühakem ve Asbağ'ın görüşüdür. İbn Habib de bu görüşü benimsemiştir. İbnu'l-Kasım ise, fasit olan Kırâd akidleri hakkında birbirini tutmayan sözler söylemiştir. İbnu'l-Kasmı sözlerinden birinde -ki en çok tekrarladığı sözü budur- «Fasit olan Kırâd akidlerinde sermayeyi işletene, Kırâd'ın benzeri olan işlerin ücreti düşer», birinde de: «Benzeri olan sahih Krrâd'ın kâr hissesi düşer» demiştir. Mâliki uleması da onun birbirleriyle çelişen bu iki sözünü uzlaştırmada ihtilaf etmişlerdir.

Kimisi, bu iki söz arasındaki çelişkiyi, İbn Abdühakem ile Mutarrif in yaptıkları ayırım mânâsında yorumlamıştır. îbn Habib'le -Allah rahmet ey­lesin- dedem, bunu benimsemişlerdir. Kimisi de hiçbir sebep göstermeden, «İbnu'l-Kasım'ın görüşü şudur ki: Yedi durumdan başka, fasit olan Kırâd akidlerinin hepsinde, benzerleri olan işlerin ücreti lazım gelir. Ancak yedi yerde, benzerleri olan sahih kırâdların kâr hissesinin lazım geldiğini nassen söylemiştir, ki bu yedi yerden biri, sermayesi eşya olan Kırâd akdidir. Biri, veresiye olarak satın alman eşyanın parasına kefil olmakla yapılan Kırâd ak­didir. Biri, süre ile sınırlandırılmış olan Kırâd akdidir. Biri, mübhenı olan, yani açıklanmayıp kapalı bırakılan Kırâd akdidir, Biri, sermaye sahibinin herhangi bir kimseye, kârdan sana hisse verilmek üzere al şu parayı işlet' de­diği Kırâd akdidir. Biri, anlaşmazlığa düşen taraflardan ikisinin de sözünün akla uymadığı ve aynı zamanda ikisinin de yemin ettiği Kırâd akdidir. Biri de, sermaye sahibi sermayeyi işleticiye teslim ederken ona 'Peşin para ile bir şey satın alma' dediği halde işleticinin peşin para ile eşya satın aldığı veyahut piyasada mevcut olmayan bir malı, istisna ederek 'Falanca maldan başka bir şeyin alım-satımını yapma' dediği halde -piyasada o mal bulunmadığı için-sermayeyi işletenin başka şeyleri alıp sattığı Kırâd akdidir» demiştir, ki bunu bir sebebe bağlamak lazımdır. Yoksa, İbnu'l-Kasım'ın iki sözü arasındaki çelişki bununla ortadan kalkmış olmaz.

Abdülvehhab da İbnü'l Kasım'dan, «Eğer Kırâd'ın fasit oluşu akdin bo­zukluğu yüzünden doğarsa, benzeri olan sahih Kırâd'ın kâr hissesi, eğer ta­raflardan birinin, diğerinden -kâr hissesinden başka- bir menfaat istemesi yüzünden olursa, benzeri olan işin ücreti lazım gelir» diye ayrıntılı bir söz söylediğini nakîetmiştir. Halbuki bunun tersini söylemek daha uygundur.

Fasid Kırâd'm benzeri olan işin ücreti ile, benzeri olan sahih kırâd'ın kâr hissesi arasındaki fark da şudur: Ücret -fasit kırâd kâr getirmiş olsun ol­masın- sermaye sahibinin zimmetine taalluk eder. Sahih kırâd'ın kâr hissesi ise fasit kırâd kâr getirdiği zaman düşer, kâr getirmediği zaman, sermayeyi işletene bir şey düşmez. [7]

 

 

115.Sermaye Sahibi ile Sermayeyi İşletenin Anlaşmazlıkları

 

Sermayeyi işleten ile sermaye sahibi, üzerinde anlaştıkları kâr hissesi­nin miktarı hakkında ihtilafa düştükleri zaman, İmam Mâlik 'Sermayeyi iş­letenin sözü muteberdir' demiştir. Çünkü İmam Mâlik'e göre sermayeyi işleten, güvenilen kimsedir. İmam Mâlik'e göre eğer sermayeyi işletenin dediği akla uyarsa bütün davaları böyledir. İmam Ebû Hanife ile tabileri ise «Ser­maye sahibinin sözü muteberdir» demişlerdir, ki Süfyan Sevrî de bu görüşte­dir. İmam Şafiî de «İkisi de yemin ederler ve akid bozulur» demiştir.

İmam Mâlik ile İmam Ebû Hanife'nin ih t il a f sebebi, yeminin davalıya düştüğüne dair nassm vürudu, davalının davalı olduğu için raidir, yoksa, ço­ğunlukla davalının haklı olduğu şüphesinin daha kuvvetli olduğu için midir diye ihtilaf etmeleridir. «Davalı olduğu içindir» diyenler, «Sermaye sahibi­nin sözü muteberdir», «Haklı olduğu şüphesinin daha kuvvetli olduğu için­dir» diyenler de «Sermayeyi işletenin sözü muteberdir» demişlerdir. İmam Şafiî ise, sermaye sahibi ile sermayeyi işletenin ihtilaflarını, satışı ile alıcının satış bedeli miktarı hakkında ihtilaf etmelerine kıyas etmiştir.Bu bâbta da bu kadar açıklama kâfidir. [8]

 

 

 

 

 

 



[1] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/335.

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/339-341.

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/343.

[4] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/343.

[5] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/343-345.

[6] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/345-346.

[7] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/346-348.

[8] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 3/349.