2. GUSÜL (Boy Abdesti) KİTABI 2

6. Genel Olarak Gusül 2

1. Gusül'ün Yapılışı 2

A- 1.Vücudun Ovalanması: 2

B-3. Gusül'de Niyet: 3

C- 3. Gusül'de Ağız ve Burun Temizliği: 3

Başın Ovalanması: 3

D- 4. Gusül'de Sıra ve Aralıksızhk: 3

2. Guslü Gerektiren Şeyler 3

A- 1. Erkek ve Kadının Cinsi Organlarının Birbirine Dokunması: 4

B- Meni Çıkması: 4

3. Cünüblük ve Aybaşı Halinin Hükümleri 5

Cünüblüğün hükümleri hakkında üç mes'ele vardır: 5

A- 1.Cami ve Mescide Girmek: 5

B- 2. Mushaf a Dokunmak: 5

C- 3. Kur'an Okumak: 6

7. Kadınlara Özgü Haller 6

1. Rahimden Çıkan Kanlann Çeşitleri: 6

E. 2. Temizlik, Hayız ve Istihâza'nın BeHrtileri; 6

A- 1. Hayız Günlerinin Süresi: 6

B- 2. Kesintili Hayız: 7

C- 3. Lohusalığın Süresi: 8

D – 4. Hamile 'nin Gördüğü Kan: 8

E- 5. Sarı ve Bulanık Renkli Sıvılar: 8

F~ 6. Hayz'ın Kesilme Belirtisi: 9

G- 7. İstihâzalı Kadın: 9

3. Hayız ve Istihâza'mn Hükümleri 10

A- 1. Haytzlı Kadından Yararlanm: 10

B- 2. Âdeti Kesilmiş Fakat Henüz Yıkanmamış Kadınla Birleşme: 11

C- Adet Gören Kadınla Birleşme: 12

D- 4. îstihâzah Kadının Namaz Temizliği: 12

E- 5. İstihâzalı Kadınla Birleşme: 14


2. GUSÜL (Boy Abdesti) KİTABI

 

Gusül denilen "bu sert temizlenmenin vücubü Kur'an-i Kerim'de geçen

"Eğer cünüb iseniz yıkanınız"[1] âyet-i kerimesinin emri ile ortaya çı­kan bir hükümdür.

Guslün vücubu, kime vacib olduğu ve ne ile yapıldığı bilindikten sonra, guslün bütün kaidelerini içine alan bahis, üç babta toplanmaktadır.

1) Birinci bab, guslün nasıl yapıldığına,

2) İkinci bab, guslü gerektiren şeylerin neler olduğuna,

3) Üçüncü bab da, bu şeylerin hükümlerine dairdir.

Guslün namaz kılmakla mükellef bulunanlara vacib olduğunda ihtilâf yoktur. Guslün delilleri de yukanda geçen abdestin delillerinin aynıdır. Su­lara dair hükümler de keza yukanda geçmiştir. [2]

 

6. Genel Olarak Gusül

 

1. Gusül'ün Yapılışı

 

Bu bab ile ilgili olarak dört mes'ele vardır. [3]

 

A- 1.Vücudun Ovalanması:

 

Müctehidler, kişi -abdest alırken azalarını nasıl ovmak zorunda ise- gu­sül yaparken de bütün derisini ovması gerekir mi, gerekmez mi diye ihtilâf etmişlerdir. Müctehidlerin çoğu, bunu gerekli görmemiş ve deri üzerine yalnız suyu akıtmayı kâfi görmüşlerdir, imam Mâlik ile tabilerinin çoğu ve Şâfiüer'den yalnız Müzem, bunu kâfi görmemiş ve "Eğer kişinin derisinde ovmadığı bir yer kalmış ise, guslü tamamlanmamıştır" demişlerdir.

Bu ihtilâf, GUSÜL isminin müşterek olmasından ve guslün abdeste kıyas edilmesi ile gusül hakkında rivayet edilen hadislerin zahiri arasında ça­tışma görülmesinden ileri gelmiştir. Çünkü Hz. Aişe (r.a.) ile Hz. Meymûne (r.a.)'den, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in guslü hakkında rivayet olunan ha­dislerde, «Peygamber (s.a.s) derisini ovdu» diye bir şey geçmemekte, sade­ce «Derisi üzerine su döktü» diye söylenmektedir.

Hz. Âişe (r.a.)'nin hadisi şöyledir: «Rasûlullah (s.a.s) cünüblükten (çıkmak için) yıkanacağı vakit, önce ellerini yıkamaktan başlar, sonra sağ eliyle sol eline su döküp bacaklarının arasını yıkar, sonra namaz abdesti gi­bi abdest alırdı, sonra suyu alıp parmakları ile, saçlarının arasını ovar, sonra üç kere basına su döker, sonra bütün derisi üzerine su akıtırdı»[4].

Hz. Meymûne (r.a.)'nin hadisinde de anlatılanlar buna yakındır[5], An­cak bu hadiste, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in gusülden önce abdest alırken ayaklarını yıkamayı gusülden sonraya bıraktığı bildirilmektedir. Ümmü Se­leme (r.a.)'nin hadisi de, «Peygamber (s.a.s)'e, cenabet guslü için saç örgü­lerimi açayım mı? » diye sordum. Dedi ki: «Başına üç kere su döktükten

sonra üzerine su akıtman kâfidir. Bununla temizlenmiş olursun» [6] şeklin­dedir.

Deriyi ovmanın vacib olmadığı, diğer iki hadise nazaran, bu hadisten daha çok anlaşılmaktadır. Çünkü öteki hadislerde Peygamber (s.a.s) Efendi-rniz'in guslünü anlatanlar, Peygamber (s.a.s) Efendimiz kendini ovduğu halde bunu söylememiş olabilirler. Bu hadiste ise, Peygamber (s.a.s) Efendimiz kâfi gelen guslün şartlan ne ise onlan bildirmiştir. Bunun içindir ki, mücte-hidler, "Hz. Âişe ile Hz. Meymûne'nin hadislerinde anlatılanlar, guslün en iyi şekli, bu hadiste bildirilenler ise, ancak kâfi gelen guslün şeklidir. Bunun için gusülden önce abdest almak, guslün sünnetlerindendir", demişlerdir. Gusülden önce abdest almanın, guslün bir şartı olduğuna dair şâzz bir görüş, yalnız İmam Şafii'den rivayet olunmuştur ki, bu görüş, hadislerin zahirine daha uygundur. Kıyas yönünden ise, Cumhûr'un görüşü daha kuvvetlidir. Çünkü gusül bir temizlenme olduğu için abdest almanın onun sıhhatinde şart olmaması, tersine olarak abdestin sıhhati için temiz olmanın şart olması lâzım gelir. Şu halde burada kıyas, hadislerin zahiri ile çatışır. İmam Şafii'nin prensibi de, daima hadislerin zahirini kıyasa tercih etmekti. İşte bunun için, kimisi -söylediğimiz gibi- hadislerin zahirini, guslü ab-deste kıyas etmeğe tercih ederek, gusülde vücudu ovmayı guslün sıhhati için şart görmemiş, kimisi de, bu kıyası hadislerin zahirine tercih ederek -abdest-te azalan ovmak nasıl şart ise- gusülde de şart görmüşlerdir. «Gusül» keli­mesinin müşterek olması yönünden delil getirmek ise zayıftır. Çünkü gusül ile «Tuhr» kelimelerinden her birinin diğerinin mânâsına gelmesi aynı ölçü­dedir. [7]

 

B-3. Gusül'de Niyet:

 

Abdestte olduğu gibi, guslün sıhhati için de niyet getirmenin şart olup olmadığında ihtilâf vardır: İmam Mâlik, İmam Şafii, İmam Ahmed, Ebû Sevr, İmam Dâvûd ve tabileri -abdestte olduğu gibi- gusülde de niyetin şart olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanife ile tabileri ve Süfyan Sevrî ise şart olmadığını söylemişlerdir.

Bu ihtilâflar, yukanda geçen, abdestte niyete dair ihtilâflarla aynı se­bebe dayanmaktadır. [8]

 

C- 3. Gusül'de Ağız ve Burun Temizliği:

 

Alimler, abdestte ağız ve buruna su vermenin vacib olup olmadığında

ihtilâf ettikleri gibi; gusülde de bunlann vücubu hakkında ihtilâf etmişlerdir. Kimisi "Bunlar guslün vaciblerinden değildir", demiştir. İmam Mâlik ile imam Şafii bunlardandırlar. İmam Ebû Hanife ile etba'ı ise, bunlann guslün vaciblerinden olduğu görüşünde bulunanlardandır.

Bu ihtilâfın sebebi de, Ümmîi Seleme (r.a.) hadisinin zahiri ile Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in nasıl guslettiği hakkında rivayet edilen ha­dislerin Gelişmesidir. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in nasıl guslettiği hakkındaki hadislerde, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in ağız ve burnuna su verdiği söylendiği halde, Ümmü Seleme (r.a.) hadisinde -bilindiği gibi-bunlar emredilmemiştir.

Hz. Âişe (r.a.) ile Hz. Meymûne (r.a.)'nin hadislerini,"Eğer cünüb iseniz yıkanınız"[9] âyet-i celîlesindeki mücmel'i tefsir mahiyetinde kabul edenler, ağız ve burnuna su vermeyi vacib görmüş, tefsir kabul etmeyenler ise, Ümmü Seleme (r.a.)'nin hadisi ile bunlann hadislerini, -Ümmü Seleme (r.a.)'nin hadisini vücuba ve bunlan mendubluğa hamletmek suretiyle- te'lif etmişlerdir. [10]

 

Başın Ovalanması:

 

Aynı sebeblen dolayı, saçların dibini ovmak vacib mi, değil mi diye ih-tilöf eoilmiş ve tmam Mâlik müstehab olduğunu söylemiştir. Vacib gören­ler ayrıca, Peygamber (s.a.s) Efendimizin, «Her kılın altında bir cünüblük vardır. Deriyi iyice temizletiniz ve saçı ıslatın» [11]hadisine de dayanmaktadırlar. [12]

 

D- 4. Gusül'de Sıra ve Aralıksızhk:

 

Abdestte olduğu gibi, gusülde de tertip ve muvâlât'ın(ara vermeden yı- kamak) şart olup olmadığında ihtilâf edilmiştir.

Bu ihtilâfın sebebi; Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in guslederken tertip ve muvâlât'a riayet etmesi, bunlann vacib olduğu için mi, yoksa guslün sevab ve faziletini arttıran birer sünnet olduklan için mi idi diye iki çeşit yorumda bulunmalarıdır. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in, bir kere

olsun ters bir şekilde ve aralıklı olarak -azalarını yıkadığı rivayet olunmamış­tır.    .

Kimisi: «Gusülde tertibin vacib olması, abdestte vacib olmasından daha açıktır ki o da baş ile vücudun diğer kısımları arasındadır. Çünkü Ümmü Seleme (r.a.) 'nin hadisinde, «Başına üç kere su döktük­ten sonra su akıtman senin için kâfidir» denilmektedir. «Sonra» ile tercüme ettiğimiz  kelimesinin tertip ifâde etmediğini de hiç kimse söylememiştir» demiştir. [13]

 

 

2. Guslü Gerektiren Şeyler

 

Bu bab'ın dayandığı temel "Eğer cünüb iseniz yıkanınız [14]"Sana aybaşı halinden soruyorlar.."[15] âyet-i kerimeleridir.

Ulema iki şeyin guslü gerektirdiğinde müttefiktirler: Birisi; ister uykuda, ister uyanık olsun bir kimseden, -hastalıktan dolayı olmamak şanı ile - meninin akmasıdır. Bununla, kadına gusül lâzım gelme­diği yolunda NehâTden gelen bir rivayet dışında, bu hususta erkek ile kadın arasında hiçbir müctehid fark görmemiştir. Çünkü Ümmü Seleme (r.a.)'den geldiği sabit olan hadise göre; kendisi Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e: «Ya Rasûlallah, erkeklerin uykuda gördüklerini kadınlar da görüyorlar. Onlara da gusül lâzım getir mi?» diye sormuş, Efendimiz (s.a.s);«Evet, kadın suyu gördüğü zaman ona da lâzım gelir» [16] demiştir.

Guslü gerektiren ikinci şey de kadının aybaşı halidir. Yani kadının kanı kesildiği zaman, gusletmesi gerekir. Zira Cenâb-ı Hak:"Sana, aybaşı halinden soruyorlar. De ki: O bir eza ve pisliktir. Ka­dınlara, bundan temizlenmedikçe yaklaşmayınız" [17]buyurmuştur. Ayrı­ca Peygamber (s.a.s) Efendimiz de Hz. Âişe (r.a.) ve diğer bazı kadınlara aybaşı halinden dolayı gerekli olan hususları Öğretmiştir.

Müctehidler, bu bab'ın ana mes'eleleri olan iki meşhur mes'elede ihtilâf etmişlerdir. [18]

 

 

A- 1. Erkek ve Kadının Cinsi Organlarının Birbirine Dokunması:

 

Ashab-ı Kiram, "Cinsî yaklaşımda guslü gerektiren şeyin meni'nin çık­ması mıdır? Yoksa iki tenasül âzalarının birbirine dokunması mıdır?" diye ihtilâf etmişlerdir. Kimisi, "İki tenasül âzası birbirine dokunduğunda -meni çıksın çıkmasın- gusül lâzım gelir demiştir. Bu, îslâm müctehidlerinden ço­ğunun, îmam Mâlik ile tabilerinin, îmam Şafii ile tabilerinin ve Zahirî mez­hebi mensuplarından çoğunun görüşüdür. Zahirî mezhebi mensuplarından kimisi de guslün ancak meni'nin çıkması halinde lâzım geldiğini ileri sür­müşlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, hadislerin bu konuda birbirleriyle çelişmesidir. Çünkü, bu konuda sıhhatli hadis kitaplarının naklinde ittifak ettikleri iki sa­bit hadis rivayet edilmiştir. Kadı -îbn Rüşd- 'Allah kendisinden razı olsun' «Ben bir hadis hakkında: Sabittir dediğim zaman, ya Buhârî'nin, ya Müs-lim'in-veyahut her ikisinin kaydettikleri hadisi kastediyorum» demiştir.

Bu iki hadisten biri, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in:«Erkek, kadının dört şu'besi arasına oturup uzvu uzva dokundurdu mu (her ikisine) gusül vacib olur» diye buyurduğuna dair Ebû Hüreyre'nin hadi­sidir .[19]

İkinci hadis, «Kişi, cima'da bulunup da menisi inmezse ne lâzım gelir?» diye sorulan soruya «Namaz abdesti gibi abdest alır. Ben bunu Peygamber (s.a.s)'den işittim» diye cevab veren Hz. Osman (r.a.)'ın hadisidir [20]

Ulema da bu iki hadisin tefsir ve te'vilin iki yola ayrılmışlardır: Onlar­dan biri nesih yoludur, diğeri de -birbirleri ile çatışan hadislerin ne te'Iifı, ne de birinin diğerine tercihi mümkün olmadığı zaman- sıhhatinde ittifak edilen hadisin hükmüne dönmek yoludur. Cumhur, Hz. Osman (r.a.)'in hadisi, Ebû Hüreyre (r.a.)'nin hadisi ile neshedilmiştir, demektedir. Bu görüşlerini Ebu Davud'un naklettiği Ubey b. Ka'b'ın hadisine dayandırmışlardır, Ubey b. Ka'b: «Peygamber (s.a.s) Efendimiz, bunu İslâmiyet'in başlangıcında -bir kolaylık olsun diye koymuştu. Sonra, gusül ile emredildi» [21]demiştir.

Bu iki hadis arasındaki çatışmanın ne te'lif, ne de birini diğerine tercih yolu ile giderilmesine imkân görülmediği için, sıhhati üzerinde ittifak edilen hadisin hükmüne dönmek yoluna gelince: Bu yolu tutanlar bu her iki hadisi de hükümsüz sayarak sıhhati üzerinde ittifak edilen «Su ancak su'dan lâzım gelir» hadisinin hük­müne dönmüşlerdir. Cumhur, Ebû Hüreyre (r.a.)'nin hadisini, ayrıca "Zinada, iki tenasül azasının birbirine dokunması haddi mucib olduğunda icma1 bulunduğuna göre, bunun guslü de gerektirmesi lâzım gelir" diye, kıyas yaparak tercih et­miş ve bu kayasın dört halifeden alındığını söylemiştir. Cumhur, Ebû Hürey­re (r.a.)'nin hadisini tercihte ayrıca, Müslim'in naklettiği aynı mealdeki Hz. Âişe (r.a.)'nin hadisine de dayanmaktadır [22]

[23]

B- Meni Çıkması:

 

Ulema, meni'nin hangi durumda olduğu zaman gusül lâzım gelir diye ihtilâf etmişlerdir. îmam Mâlik: «Meni'nin inmesinde şehvet duyulmazsa, gusül lâzım gelmez» İmam Şâfıi: «-Şehvet duyulsun duyulmasın- meni'nin inmesi guslü gerektirir» demişlerdir. Bu ihtilâfın sebebi iki şeydir: Biri, normal olmayan bir durumda cenabet olan kimseye cünüb denilip denilmediğinde ihtilâf etmeleridir. Ancak normal durumda cenabet olan kimseye cünüb denilir diyenler, meni'nin inmesinden şehvet duyulmazsa, gusül lâzım gelmez, demişlerdir. Hangi durumda olursa olsun menisi çıka­na cünüb denilir görüşündekiler ise, guslün lâzım gelmesi için meninin in­mesinden şehvet duymayı şart koşmamışlardır. İkinci sebep de, şehvetsiz olarak çıkan meninin istihâza (hastalık) kanı gibi olup olmadığında ve bu kanın çıkmasından dolayı guslün lâzım gelip gelmediğinde ihtilâf etmeleridir. Bu mes'ele, her ne kadar bu bab'ın konula­rından ise de hayız babında geleceği için burada ele almayacağız.

Bu bab'ın bir mes'elesi daha vardır: Şehvet neticesinde yerinden ayrılıp da dışarıya akmayan bir meninin sonradan dışan çıkması guslü gerektirir mi? Meselâ, cima eden ve menisi -guslettikten sonra- dışan çıkan bir kimse­ye bir daha gusül lâzım gelir mi? Bu meni şehvet neticesinde yerinden ayrıl­dığı ve fakat şehvetsiz olarak dışarı çıktığı için, hareketinin başlayış durumu­na bakanlar, gusül lâzım gelir demişlerdir, çıkış durumuna bakanlar ise, gus­lün lâzım gelmediği görüşünde bulunmuşlardır. [24]

 

 

3. Cünüblük ve Aybaşı Halinin Hükümleri

 

Cünüblüğün hükümleri hakkında üç mes'ele vardır:

 

A- 1.Cami ve Mescide Girmek:

 

Müctehidler, cünüb kimsenin camiye girip girememesi mevzuunda üç çeşit görüşte bulunmuşlardır. Kimisi "Mutlaka giremez", demiştir ki bu gö­rüş îmam Mâlik ile tabilerinindir. Kimisi "Camide duramaz, fakat içinden geçebilir" demiştir, îmam Şâfıi de bunu diyenlerdendir..Kimisi de ister geç­mek, ister durmak kasdıyla olsun, girmenin caiz olduğunu söylemiştir. Bun­lar da, -tahminimce- tmam Dâvûd ile tabileridir[25].

İmam Şafii ile zahiriler arasındaki ihtilâfın sebebi:

"Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizin farkında olana kadar ve cünüb iken de -yolda geçmeniz hali müstesna- gusül edene kadar na­maza yaklaşmayın [26]âyet-i kerimesindeki NAMAZ kelimesi mecaz-i mürsel olup NAMAZ YERÎ mânâsında mıdır, yoksa hakiki mânâsında mı­dır, diye tereddüt edilmesidir. Birinci ihtimale göre âyet, «Cünüb iken gusle-dene kadar, namaz yerine yaklaşmayın. Ancak yoldan geçmeniz hali bundan müstesnadır. Yoldan geçerken, cünüb de olsanız namaz yerine yaklaşabilir­siniz» mealinde olur ki bundan, cünübün cami içinden geçebileceği anlaşılır. İkinci ihtimale göre ise, âyet «Cünüb iken, gusledene kadar namaza yaklaş­mayın. Ancak yolculukta bulunmanız hali bu hükümden müstesnadır, yol­culukta, namaz kılmak için mutlaka gusletmek zorunda değilsiniz, su bula­mazsanız teyemmüm edip namaz kılarsınız» mealinde olur ki bundan, cü­nüb kimsenin camide duramayacağı anlaşılmaz. Cünüb kimsenin cami içinden geçmeyeceği görüşünde olanlara ise, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den rivayet olunan:

«Camiyi cünüb kimseye ve hayızlı kadına caiz görmem»[27]hadisinin zahirinden başka hiçbir delil bula­mam. Halbuki bu hadis de, hadis ravilerince sıhhati isbat edilmiş bir hadis değildir. Hayızlı kadın da bu hükümde cünüb adam gibidir, ondaki ihtilâf bunda da vardır. [28]

 

 

B- 2. Mushaf a Dokunmak:

 

Kimisi cünüb kimsenin Mushaf-ı Şerife el değdirmesine cevaz vermiş­tir. Cumhur ise Kur'an'a dokunmayı abdestsiz kimseye nasıl caiz görmemiş-se, cünübe de caiz görmemektedir.

Bunun sebebi de -yukarıda anlattığımız üzere-: "Ona (Mushafa) te­miz olanlardan başka hiç kimse dokunamaz" [29]âyet-i kerimesinin te'vil ve tefsirindeki ihtilâftır. , [30]

 

 

C- 3. Kur'an Okumak:

 

Cünüb olarak Kur'an-ı Kerim'i okumanın cevazı, ihtilaflı bir mes'eledir. Cumhur caiz olmadığı görüşündedir. Kimisi de caizdir, demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi de, Hz. Ali (r.a.)'nin: «Cünüblükten başka hiçbir şey, Hz. Peygamber (s.a.s)'i Kur'an okumaktan aîıkoymazdı» [31] hadisinin bu konuda kesin bir kanaat vermeyişidir. Derler ki; Bu, ravinin kanaati oldu­ğu için şer'î bir hüküm ifâde etmez.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in Kur'an okumadığı zaman, cünüb oldu­ğu için okumadığını -kendisi söylemezse- başka bir kimse bunu nasıl bi­lir? Cumhur: Hz. Ali (r.a.) böyle bir şeyi kendi zannına dayanarak söyleye­cek birisi değildir. O, bunu kesin olarak bildiği için söylemiştir, diyor.

Kimisi, hayızlı kadını da bu ihtilâfta cünüb gibi görmüş, kimisi de arala­rında ayırım yaparak hayızlı kadının hayız halinde çok kaldığı için Kur'an'dan âz bir şeyi okumasını istihsan yolu ile caiz görmüştür. Bu,İmam Mâlik'in görüşüdür. Cünüblüğe dair hükümler işte bunlardır.

Kadının rahminden çıkan kanlara dair hükümlere gelince: Bu hükümlerin kök ve ana mes'elelerini toplayan bahisler üç babta top­lanmaktadır.

1) Birinci bab, rahimden çıkan kanın çeşitleri hakkındadır.

2) İkinci bab, temizlikten hayız haline, hayız halinden temizlik veya is-tihaza haline ve istihâzadan temizlik haline geçişin alâmetleri hakkındadır.

3) Üçüncü bab, hayız ve istihâza hükümlerinin mani ve sebepleri hak­kındadır.

Bu üç bab'ın her birinde bu konunun temel ve ana kaideleri mesabesinde bulunan, ve müctehidlerin ittifak ve ihtilâf ettikleri bütün mes'eleleri ele ala­cağız. [32]

 

 

 7. Kadınlara Özgü Haller

 

1. Rahimden Çıkan Kanlann Çeşitleri:

 

Müctehidler rahimden çıkan kanın hayız, istihâza ve nifas (lohusa) kan­lan olmak üzere üç çeşit olduğunda müttefiktirler. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz istihaze kanı hakkında:

«O ancak bir (patlak) damar(ın kanıdır, hayız kanı değildir»[33]  buyurmuştur. [34]

 

 

E. 2. Temizlik, Hayız ve Istihâza'nın BeHrtileri;

 

Bu hallerin birinden diğerine ve hayizdan temizliğe, temizlikten de ha-yıza geçiş, ancak kadında âdet olan hayız ve temizlik günlerinin bilinmesiyle bilinebilir. Biz, bunun ana kaideleri mesabesinde olan hususları anlatacağız. Onlar da yedi mes'eledir: [35]

 

 

 A- 1. Hayız Günlerinin Süresi:

 

Ulema, hayız (aybaşı hali) ile temizlik hali sürelerinin en uzunu ve en kısası kaçar gündür, diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik'ten, aybaşı hali süresinin en uzunu onbeş gündür diye riva­yet edilmiştir ki bu, îmam Şafii'nin de görüşüdür. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, on gündür. En kısası için îmam Mâlik'e göre belli bir süre yoktur. Ona göre bir defa adet kanı gelişi bile aybaşı hali sayılır. Ancak bunu, boşanma iddetinde [36] dikkate almaz, imam Şafii: "Bir gün ile bir gecedir", İmam Ebû Hanife ise: "Üç gündür", demişlerdir. Temizlik süresinin de en kısası hak­kında îmam Mâlik'ten değişik birçok rivayetler gelmiştir: Birinde on gün, bi­rinde sekiz gün, birinde onbeş gündür demiştir. îmam Mâlik'in etbaından Bağdatlılar, İmam Mâlik'in bu son sözüne meyletmiştirler. îmam Şafii ile İmam Ebû Hanife de bunu söylemişlerdir.

Kimisi de onyedi gündür demiştir ki -tahminimce- bundan fazla diyen yoktur. Temizliğin en uzunu için ise belli bir süre yoktur. Buna göre, aybaşı halinin en kısası şu kadardır diyenlerce, o miktardan daha az olan kanlar aybaşı hali değil- istihâzadır. Aybaşı halinin en azı için süre yoktur diyenlere göre ise, kanın bir damlası bile aybaşı halidir. Aybaşı halinin en çoğu da bu kadardır diyenler, o kadardan fazla süren kanları yine istihaze sayarlar. Fakat bu hususta İmam Mâlik'in mezhebinden çıkan özet şudur:Kadınlar, mübtediye ve mu'tade olmak üzere iki kısımdır. Birincisi ki yeni aybaşı kanını gören kadın demektir- kanı görür görmez onbeşgüne ka­dar namazı bırakır ve bundan sonra eğer yine kan gelmeğe devam ederse, ar­tık istihâze haline girmiş olur ve namaz kılmaya başlar. îmam Şafii de böyle demektedir. Ancak bu kadın, îmam Mâlik'e göre, istihâze haline girdiğine kesin ka­naat getirdikten sonraki günlerin namazını, îmam Şafii'ye göre ondört gün­lük namazını kaza eder. Çünük îmam Şafii'ye göre aybaşı hali süresinin en kısası yirmi dört saattir. İmam Mâlik'ten gelen bir diğer rivayete göre, kanı­nın ilk şiddetli akışları hafifledikten sonra kadın üç gün daha bekler ve eğer ondan sonra da kan durmazsa artık istihâzedir.

Daha önce aybaşı halini gören kadın demek olan mü'tadeye gelince: Bu­nun hakkında da îmam Mâlik'ten iki rivayet gelmiştir:

1- Eski âdeti kaç gün idiyse, o kadar gün geçtikten sonra üç gün daha -eğer aybaşı halinin en çok olan süresini geçmiyorsa- bekleyecektir.

2- Ya aybaşı halinin en uzun olan süresinin bitimini bekleyecek, ya da -eğer kanın evsafında değişiklikler görüyorsa- o vasıflara göre davranacaktır, îmam Şafii'ye göre, yalnız eski âdeti ne ise, o âdet günlerinin bitimini bekle­yecektir.

Bu değişik görüşler hep aybaşı halinin en kısa ve en uzun süreleri hak­kındadır. Temizlik hali süresinin en kısa olanını ise, herkes deneme ve âdet­lerden her biri ne demişse, yaptığı denemeler sonunda vardığı kanaate göre söylemiştir. Kadın durumları ise çok değişik olduğu için kadınların çoğunda yapılan denemelerle bu şeylerin süre ve sınırlarım öğrenmek zordur. Anlat­tığımız ihtilâflar işte bu sebeble ortaya çıkmıştır.

Ulemanın aybaşı halinin en uzun süresini aşan kan gelmelerinin istihâ­ze olduğunda ittifaklarına gelince: Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimiz Hü-beyşkızı Fatıma'ya: «Kanın gelmeye başladığı zaman, namazı bırak ve âdet günlerinin miktarı geçince de kendini kandan temizleve namaz kıl»[37] diye buyurmuş­tur. Tabiidir ki, kanın akması aybaşı hali sürelerinin en uzununu geçerse adet günlerinin miktarını geçmiş olur.

îmam Şafii ve kendisinden gelen iki rivayetin birinde İmam Mâlik -Al­lah ikisine de rahmet eylesin- "Niçin Mu'tâde olan kadın, eski âdetine baka­caktır?" demişlerdir. Çünkü îmam Mâlik'in Muvatta'daki rivayetlerine göre, Peygamber (s.a.s) Efendimiz zamanında kanı devamlı olarak akan bir kadın vardı. Anamız Ümmü Seleme (r.a.), bu kadının ne yapacağını Peygamber (s.a.s) Efendimiz'e sormuş, Efendimiz (s.a.s):

«Kendisinde bu hastalık daha yokken ayda kaç gün kaç gece ve ayın hangi günlerinde aybaşı halini görüyor idiyse, ayın o günlerinde namaz kıl­masın ve bunu geçirdikten sonra gusledip bir bez parçası ile örtünsün, son­ra namaz kılsın»[38] diye cevap vermiştir. Ulema o da hayız haline girip müs-tehâza olup olmadığını bilemeyen hayızlı kadını, hayızlı olup olmadığını bi­lemeyen- istihâzalı kadına kıyas etmişlerdir.

îmam Mâlik mübtediye kadında kanın şiddetli akış günlerine niçin iti­bar etmiştir? Çünkü kanın şiddetli akış günleri aybaşı hali günleri gibidir, îmam Mâlik'in «Bundan sonra üç gün daha bekleyecektir» sözü ise, yalnız îmam Mâlik ile arkadaşları tarafından söylenen bir sözdür. Onların dışında -Evzâi'den başka- hiç kimse bunu söylememiştir. Çünkü sabit olan hadislerin hiçbirinde bu yoktur, ancak bir hadiste rivayet edilmiştir. O da zayıftır [39].

[40]

B- 2. Kesintili Hayız:

 

îmam Mâlik, bir iki gün akıp bir iki gün kesilmek suretiyle kanı aralıklı olarak akan kadın hakkında "Bu kadın, kanının aktığı günleri toplayacak ve kanın kesildiği günleri saymayarak her kan kesildikçe gusledip namaz kılacaktır. Çünkü kanın kesildiği günlerin temizlik hali olmadığı bilinemez. Eğer kanın aktığı günlerin sayısı on beş günü bulursa, o zaman istihâzalıdır", demiştir. Bunu, tmam Şafii de söylemektedir. îmam Mâlik'ten "Bu kadının topladığı günler eğer âdet günleri kadar olursa üç gün daha bekleyecek ve ondan sonra eğer yine kan gelirse o zaman istihâzalıdır", diye söylediği de rivayet olunmuştur.

îmam Mâlik'in, arada kansız geçen günleri sayıya almaması mânâsız bir şeydir. Çünkü o günler ya hayız, ya temizlik günleridir. Eğer hayız günle­ri ise, onlan da kan günleri ile birleştirmek lâzımdır. Eğer temizlik günleri ise, aralarına kan günleri girdiği için nasıl birleştirilebilir? Esasen îmam Mâlik'in usûlüne göre bunların temizlik günleri olmayıp hayız günleri olma­sı lâzım gelir. Çünkü ona göre, temizlik halinin en kısası -yukarıda geçtiği üzere- sekiz gün gibi belli bir süredir. Bir iki gün nasıl temizlik hali sayılabi­lir? Bunu düşün, çünkü bu açık bir şeydir. Gerçek şudur ki: Aybaşı hali olsun, lohusahk olsun bu iki halin kanı bir

iki gün durur, sonra yine akar. Günde bir-iki saat akıp, sonra durması ve bu durumun âdet günleri bitinceye kadar devam etmesi gibi. [41]

 

C- 3. Lohusalığın Süresi:

 

Alimler, Nifas (lohusalık) süresinin en kısası ve en uzunu hakkında ih­tilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik "Lohusalığın en kısa süresi diye bir şey yoktur", demiştir. Bunu, îmam Şâfıi de söylemiştir. İmam Ebû Hanife ile bazıları bunun da sı­nırlı olduğunu söylemiş; Ebû Hanife "Yirmi beş gündür", İmam Ebû Yusuf "Onbeş; gündür", Hasan Basrî "Yirmi gündür", demişlerdir.

Lohusalık süresinin en uzunu hakkında ise, îmam Mâlik bir kere "Alt­mış gündür", demiş ise de, sonra bu sözünden cayarak "Bu, kadınlara sorul­malıdır", demiştir. Tabi'leri onun ilk sözü üzerinde durmuşlardır. Bu, İmam Şafii'nin de görüşüdür. Ashab-ı Kiram fukahasının çoğu da "Lohusalık süre­sinin en çoğu kırk gündür", demişlerdir. İmam Ebû Hanife de bu görüştedir. Kimisi de "Kadın bunda kendisine benzeyen kadınların haline bakacak, eğer onlarınkini geçerse kendisini istihâzalı sayacak", demiştir. Kimisi de, erkek ile kız doğumları arasında ayırım yaparak "Doğan çocuk erkek ise, otuz gün­dür, kız ise, kırk gündür", demiştir.

Bu ihtilâfın sebebi ttu hususta Peygamber (s.a.s) Efendimiz'den bir haber gelmediği ve kadın ha erininin çok değişik olduğu için- bunu tahdi-den bilmeğe imkân bulunmadığıdır.[42]

[43]

D – 4. Hamile 'nin Gördüğü Kan:

 

Gebe kadının gördüğü kan, aybaşı hali mi, yoksa istihâza mı, diye ih-tilhâf edilmiştir. îmam Mâlik ve kuvvetli olan bir kavlinde îmam Şâfıi ve ba­zıları "Gebe kadının aybaşı halini görmesi mümkündür", demişlerdir. îmam Ebû Hanife, îmam Ahmed, Süfyan Sevrî ve başkalarına göre, gebe kadının aybaşı hali yoktur, gördüğü kan hastalıktan dolayıdır. Ancak eğer bu kan ço­cuk düşürmeden ileri gelme ise, lohusalık kanıdır ki bunda bütün müctehid-ler müttefik olup "Bunun hükmü, namaz kılmamak ve diğer ahkâmda aybaşı halinin hükmü gibidir", demişlerdir. Gebe kadının kanı, uzun sürdüğü zaman aybaşı halinden istihâza haline geçişi hakkında da îmam Mâlik ile tabi'lerinin değişik sözleri vardır ki biri: Bu kadının hükmü aybaşı halinde olan normal kadının hükmüdür. Yani bu kadın ya aybaşı halinin en uzun olan süresinin bitimini bekleyecek ve bu süre dolduktan sonra kan yine gelirse istihâzalı sayılacaktır, ya da eski âdet günle­rini bekledikten sonra -eğer onbeş günü geçmezse- üç gün daha bekleyecek­tir. Kimisi de "Bu kadın aybaşı halinin enuzun olan süresinin iki katını bekleyecektir", demiştir. Kimisi de "Kanın akışı gebelikte geçen ayların sayısı­na göre artar, meselâ: gebeliğin ikinci ayında, aybaşı halinin en uzun süresi­nin üç katı, üçüncü ayda dört katı, dördüncü ayda beş katı olur ve böylece her bir ay için bir kat daha artar", demiştir. Bu ihtilâfın sebebi de, hem denemelerle bunu bilmenin imkânsızlı­ğı, hem de burada iki şeyin birbirine karışmasıdır. Şimdi bu kan bazan -yani kadının bünyesi kuvvetli ve cenin de henüz küçük olduğu zaman- aybaşı ka­nı olur. Çünkü bu durumda Bukrat (Hipokrat), Calinus (Galinos) ve diğer ta-biblerin dediği üzere kadının gebe iken bir daha gebe kalması mümkündür Bazan da gebe kadının gördüğü kan, ceninin hastalıklı ve cılız kalmasına se-beb olan annesinin hastalığından ileri gelir ki, bu durumda çoğunlukla illet ve hastalık kanıdır. [44]

 

E- 5. Sarı ve Bulanık Renkli Sıvılar:

 

Fıkıh âlimleri, sarı ve bulanık renkli sıvıların aybaşı olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. İmam Şafii ile İmam Ebû Hanife'nin aralarında bulundu­ğu bir cemaat "Eğer bunlar, aybaşı halinin günlerinde görülürse aybaşı kanıdır", demişlerdir. Bu söz, İmam Mâlik'ten de rivayet olunmuştur.

Müdevvene'de[45] ise, îmam Mâlik'in bunların -hayız zamanında olsun olmasın, içinde kan rengi bulunsun bulunmasın- hayız kanı olduğunu söyle­diği görülmektedir. îmam Dâvûd ile îmam Ebû Yûsuf "Sarı ve bulanık renkli sıvılar içinde kan rengi bulunmazsa, hayız kanı değildir", demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi; Ümmü Atiyye'den rivayet olunan hadisin zahi­ren Hz. Âişe (r.a.)'nin hadisine muhalif bulunmasıdır. Çünkü rivayet olun­maktadır ki, Ümmü Atiyye «Biz, guslettikten sonra gördüğümüz sarı ve bulanık renkleri hayız saymazdık» [46] demiştir ve rivayet olunmaktadır ki ka­dınlar Hz. Âişe (r.a.)'ye, sarı ve bulanık yaşlıklarla lekelenmiş çaputlan gön­derip bu durumda namaz kılıp kılamayacaklannı sorarlardı. Hz. Âişe (r.a.) de: «Acele etmeyin, ne zaman ki tam beyaz olursa, o zaman kılın»[47] diye ce­vap verirdi.

Hz. Âişe (r.a.)'nin hadisini tercih edenler bunları, bir tek şeyin hükmü değişik durumlarda değişmez, diye hayız zamanında olsun olmasın, kanla karışık olsun olmasın hayız sayarlar.

Bu iki hadisi te'lif etmek isteyenler, Ümmü Atiyye'nin hadisini kanın kesilmesinden sonraki zamana ve Hz. Âişe (r.a.)nin hadisini de kanın kesil­meye yüz tuttuğu zamana mahsus görüyorlar veya «Hz. Âişe (r.a,)'nin hadisi hayız süresinde görülen, Ümmü Atiyye'nin hadisi ise, temizlik halinde görü­len lekelere aittir», diyorlar.

Kimisi de Ümmü Atiyye hadisinin zahirini alıp bunları hayız kam say­mamaktadır. Çünkü onlara göre, hem Peygamber (s.a.s) Efendimiz:«Hayız kam siyah olup her-kesçe tanınan bir kandır»[48] buyurmuştur, hem de san ve bulanık renkli sıvılar kan ol­mayıp, kadın rahminin zaman zaman gevşeyip dışarı akıttığı sair yaşlıklar­dır. Bu görüş de Muhammed b. Hazm'ındır. [49]

 

F~ 6. Hayz'ın Kesilme Belirtisi:

 

Fukaha, temizlik haline girişin alâmetinde ihtilâf etmişlerdir: îmam Mâlikin tabi'lerinden îbn Habib, "Kanının kuruması veya kanının beyazlaş­ması, temizlik haline geçişin alâmetidir. Kadın, bunlardan birini gördü mü temizlik haline girmiş olur", demiştir. Kimisi de bu iki durum arasında ayınm yaparak "Adeti beyazlığı gör­mek olan kadın, beyazlığı görmedikçe kurusa bile temizliğe girmiş olmaz, adeti kurumak olan kadın ise, kurumakla temizliğe girer", demiştir. İmam Mâlik'ten yazılı olarak yapılan nakillerde îmam Mâlik'in bu görüşte olduğu görülmektedir.

Bu ihtilâfın sebebi; kiminin, adeti, kiminin de yalnız kanın kesilme­sini nazara almasıdır. Bazıları da "Adeti kurumak olan kadın, beyazlığı gör­mekle temizlik haline girmiş'olur, fakat adeti beyazlığı görmek olan kadın, kurumakla temizliğe girmiş olmaz", demiştir. "Kimisi de bunun tersini söyle­miştir. Bu ihtilâfların hepsi İmâm Mâlik'in tabi'leri arasındadır. [50]

 

G- 7. İstihâzalı Kadın:

 

Fukaha, hayızı devam eden kadının istihâza hükmüne ne zaman girdiği konusunda ihtilâf ettikleri gibi -ki bu yukarıda geçti- istihâzah kadının ne za­man hayızlı kadının hükmüne girdiği konusunda da ihtilâf etmişlerdir.

imam Mâlik "îstihâzalı kadının hükmü, kanı hayız kanının vasfını al­madıkça temizlik halindeki kadının hükmüdür", demiştir. Bu da, ne zaman ki

günleri temizlik halinin en kısa süresini aşarsa olur. Yani ne zaman ki kanı­nın vasfı değişir ve istihâzada geçen süresi temizlik hali olabilirse, o zaman hayızlı kadının hükmüne girmiş olur, aksi halde devamlı olarak istihâzalıdır. îmam Ebû Hanife de "Eğer bu kadın, adet sahibi ise adet günleri kadar, adet sahibi olmayıp yeni hayız görmüş mübtediye ise, hayız süresinin en uzununu -ki ona göre on gündür- bekleyecektir", demiştir.

îmam Şafii işe "Eğer bu kadın, değişik vasıflı kana sahip ise, kanının de­ğişen vasıflarına göre, eğer adet sahibi ise, adetine göre davranacaktır", de­miştir, îmam Şâfîi, bu her iki niteliği de bulunan kadın hakkında da iki çeşit görüşte bulunmuştur.

Bu ihtilâflara yol açan sebep, bu hususta-biri Ebû Hübeyş'in kızı Fatma ile ilgili Hz. Âişe (r.a.)'nin hadisi, diğeride Ebû Davud'un kaydettiği yine aynı kadınla ilgili bir diğer hadis olmak üzere- birbirine (zahirde) uymayan iki hadisin bulunmasıdır. Birincisinde Peygamber(s.a.s) Efendimiz, is­tihâzalı olan bu kadına, hastalığı daha yokken namaz kılmasını emir buyur­muştur[51]. Yukarıda geçen Ümmü Seleme'nin hadisi de aynı mealdedir.

ikincisinde ise ona«Şüphesiz hayız kanının rengi siyahtır, herkesçe bilinir. Bu kan geldiği zaman namazdan geri dur. Ötekisi geldiği zaman abdest al ve namaz kıl. Çünkü o bir patlak damar kamdır».[52]

Bu hadisler hakkında, ulemadan bazısı tercih, bazısı da te'lif yolunu tut­muştur. Ümmü Seleme'nin hadisi ile aynı mealde gelen hadisleri tercih eden­ler, günlere itibar etmişlerdir. îmam Mâlik, istihâzalı olup olmadığını bilemeyen hayızlı kadın hakkında yalnız günlerin sayısına itibar etmiştir. Hal­buki hadis, hayızda olup olmadığını bilemeyen istihâzalı kadın hakkında geldiği halde îmam Mâlik bunun hakkında hiçbir şeye, yani ne günlerin sayısına, ne de -kadın tarafından bilindiği zaman- günlerin aydaki yerlerine iti­bar etmiştir. Bu ise, hadisin hükmünü fer'i (ikinci derecede) kabul ederek asıldan uzaklaşmaktır. Oysa bu, garip bir şeydir.

Ebû Hübeyş'in kızı Fatma'nın hadisini tercih edenler, kanın vasfına iti­bar etmişlerdir. Bunlardan kimisi, ayrıca temizlik süresi olabilecek kadar günlerin istihâzada geçmesini şart koşmuştur. Bu görüş -Abdülvehhab'ın naklettiği üzere- îmam Mâlik'indir, kimisi de bu şartı koşmamıştır.

Hadisleri te'lif edenler ise "Birinci hadis, ayın hangi günlerinde ve kaç gün hayızda kaldığını bilen, ikinci hadisde bunları bilemeyip sadece kanı renklerini ayırt eden kadın hakkındadır", demişlerdir. Bunlardan kimisi de "Eğer kadın, ne kanının renklerini ayırt eder, ne de aydaki hayız günlerinin yerini bilmezse, bu kadın -ister hayız günlerinin sayısını bilsin, ister bilme­sin- Hamme binti Cahş'ın hadisine göre hareket edecektir", demiştir. Bu ha-| dişte Peygamber (s.a.s) Efendimiz adı geçen kadına:

«Bu, şeytanın sana bir dürtüşüdür. Sen ayda -Allah'ın ilminde- altı ve­ya yedi gün kendini hayızlı say, sonra guslet»[53] buyurmuştur. Bu hadisin ta­mamı sonradan, istihâzalı kadının hükmünü anlatacağımız sırada gelecektir. Bu babdaki mes'elelerin en meşhurları işte bunlardır. Bunlar da dört mevzua dairdir. Birincisi temizlikten hayız'a, ikincisi hayızdan temizliğe üçüncüsü hayızdan istihâzaya, dördüncüsü istihâzadan hayız'a geçiş mevzu-landır. Hadisler ise sadece bu son mevzu hakkında varid olmuştur. Nasıl ki lohusahktan istihâzaya geçiş mevzuunda bir nass yoksa da, diğer üç mevzu hakkında da herhangi bir nass yoktur. [54]

 

3. Hayız ve Istihâza'mn Hükümleri

 

Hayız ile istihâzanın hükümlerine dair olan bu bab'ın dayandığı te-

"Sana aybaşı halinden soruyorlar, de ki: O bir e/a ve pisliktir. Şu halde temizleninceye kadar aybaşı halinde kadınlara yaklaşmayın" [55]

âyet-i kerimesidir. Bu mevzudaki hadisleri de sonradan anlatacağız.

İslâm müctehidlerinin hepsi, aybaşı halinin dört şeye mani olduğunda müttefiktirler:

1- Aybaşı halinde olan bir kadın, o halde bulunduğu müddetçe namaz kılamaz ve o müddette namaz ona vacib olmadığı için kılamadığı namazları­nın kazası da gerekmez.

2- Aybaşı halinde oruç tutulamaz, fakat kazası lâzım gelir. Çünkü sabit­tir ki Hz. Aişe (r.a.), «Orucu kaza etmekle emrolunurduk, fakat namazı kaza etmekle emrolunmazdık» [56] demiştir. Bunun içindir ki -Haricilerden bir grup dışında- namazın da kazası lâzım gelir diyen olmamıştır.

3- Aybaşı halinde olan kadın, Kabe'yi tavaf edemez. Çünkü Peygamber (s.a.s) Efendimizin Hz, Aişe (r.a.)'ye,

Kabe'nin tavafı dışında- haccın bütün menâsikini yapmasını emrettiği sabittir.

4- Aybaşı halinde olan kadınla cinsel ilişkiye girilemez. Çünkü Cenâb-ı Hak: "Aybaşı halinde kadınlara yaklaşmayın" buyurmuştur.

Ulema aybaşı hali ve istihâzanın hükümleri ile ilgili olan bazı mes'ele-lerde ihtilâf etmişlerdir. En meşhurları olan şu beş mes'eledir. [57]

 

A- 1. Haytzlı Kadından Yararlanm:

 

Fukaha, aybaşı halindeki kadının vücudundan hangi yerlere değmek

caizdir, diye ihtilâf etmişlerdir.

İmam Mâlik, İmam Şâfîi ve imam Ebû Hanife'ye göre yalnız fota (avret yeri)'nın yukarısı caizdir. Süfyan Sevrî ve îmam Dâvûd "Kan yerinden baş-İca, her yer caizdir", demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, bu hususutaki hadislerin zahiri ile hayız âyetinin mefhumunun taşıdığı değişik ihtimallerdir. Çünkü annelerimiz Âişe (r.a.) [58] Meymûne (r.a.) [59] ve Ümmü Seleme (r.a.) [60] 'den gelen sahih hadislere göre, Peygamber (s.a.s) Efendimiz bunlardan birine aybaşı halinde dokun­mak isterken fotasını bağlamasını emreder, sonra ona dokunurdu. Yine sa­bittir ki Peygamber (s.a.s) Efendimiz

«Aybaşı halindeki kadınla-cima'dan başka- her şeyi yapın» [61] diye buyurmuştur.

Ebû Davud'un Hz. Aişe (r.a.)'den naklettiği hadise göre de Hz. Âişe (r.a.) bir defa hayızda iken Peygamber (s.a.s) Efendimiz üşümüş ve ona "uy­luğunu aç" demiştir.-Hz. Âişe (r.a:) "Uyluğumu açtım. Peygamber (s.a.s) yanağı ile göğsünü uyluğum üzerine koydu. Ben de kendimi üzerine atıp durdum, nihayet ısındı", [62] demiştir.

Ayetteki ihtimallere gelince:

Cenâb-ı Hak "Aybaşı halinde kadınlara yaklaşmayın" [63] buyurmuş­tur. Bu tabir ise âmm (genel) olup, kadının bütün vücudu demektir. Halbuki yukarıda geçen hadislerden, aybaşı halindeki kadının bütün vücudunun ha­ram olmadığı anlaşılmaktadır. Şu halde âyette geçen "KADINLARA" tabiri ya umumunda kullanılan bir âmm'dır, fakat hadislerin delâleti ile kadının ba­zı yerleri müstesnadır, çünkü Usûl-i Fıkıh uleması arasında meşhurdur ki ki­tabın sünnet ile tahsisi caizdir; ya da âyette geçen "O, BİR EZA VE PİS­LİKTİR" tabirinin delâleti ile kadınlar kelimesinden husus muradtır. Çünkü pislik, kadının her yerinde değil, ancak kanının çıktığı yerde olur. Birinci şıkkı tercih edenler, fotanın yukarısını âyetin hükmünden istisna etmişlerdir. İkinci şıkkı tercih edenler âyeti, fotanın altında kalan yerleri yasaklayan ha­dislere tercih ve bu hadislerle çelişen diğer hadisleri de kendilerine hüccet yapmışlardır.                  

Kimisi de, bu hadislerle, âyetteki "O BİR EZA VE PİSLİKTİR"[64] delilü'l-hitabı'ndan anlaşılan ibaha'yı (mubah oluşu); -fotanın altını nehyeden hadisleri kerahete (mekruh oluşa) ve ibâha hadisleri ile âyetin mefhumunu cevaze hamletmek suretiyle- te'lif etmiş ve bu yorumlarını hayızlı kadının kan yeri dışında hiçbir yerinin necis olmadığını bildiren diğer hadislerle tak­viye etmişlerdir. Çünkü Peygamber (s.a.sj Efendimiz Hz. Aişe (r.a.)'den, kendisine seccadeyi vermesini istemiş, Hz. Âişe: Ben hayızlıyım deyince

  «Senin elin de hayızlı değil ya!» [65]demiştir.

Hz. Aişe (r.a.)'nin, hayızlı iken Peygamber (s.a.s) Efendimizin başını taradığı [66] ve Efendinıiz'in                               

«Mü'min kişi necis olamaz» diye buyurduğu da sabittir [67].

[68]

B- 2. Âdeti Kesilmiş Fakat Henüz Yıkanmamış Kadınla Birleşme:

 

Kanı kesilmiş ve fakat daha gusletmemiş kadınla cima' etmenin (birleş­menin) cevazında ihtilâf edilmiştir, tmam Mâlik, İmam Şâfıi ve Cumhur, ci-ma'mn gusletmeden caiz olmadığını söylemişlerdir.

îmam Ebû Hanife ile arkadaşları "Eğer kan, hayızın en uzun süresi so­nunda kesilirse -ki hayzın en uzun süresi İmam Ebû Hanife'ye göre on gün­dür-caizdir", demişlerdir Evzâî "Kanı kesilen ve bacaklarının arasını su ile yıkayan kadının ci-ma'ı -kam ne zaman kesilirse kesilsin- caizdir", demiştir. Muhammed b. Hazm da aynı görüştedir    Bu ihtilâf

"Kadınlar temizlendikleri zaman onlara Allah'ın size emrettiği yol­dan yaklaşınız" [69] âyet-i kelimesindeki "TUHR kelimesindeki amaçm ka­nın kesilmesi mi, yoksa yıkanmak mı? Yıkanmaksa, gusletmek mi, yoksa sa­dece bacakların arasını yıkamak mı?" diye değişik mânâlarda yorumlanma­sından kaynaklanmaktadır. Çünkü "TUHR" kelimesi Arap dilinde müşterek

olup bu üç mânâda da kullanılmaktadır. Tuhr'dan maksat gusletmektir diyen cumhur "Bu kelime âyette TATAHHUR olarak gelmiştir. Bu kalıp ise ancak mükellefler tarafından yapılan işlerde kullanılır. Şu halde âyetteki şartı, "Kadınların kanı kesildiği zaman" mânâsından ziyade, "Kadınlar kendilerini temizledikleri zaman" mânâsında olması gerçeğe daha yakındır. Çünkü birincisi, yani kanın kesilmesi tabii bir şeydir. Kadınların yaptığı ve yapabileceği şey ikincisidir (Yani gusletmeleridir). Daha zahir olan mânâ durunca da -öteki mânânın murad olduğunu gösteren bir delil bulunmazsa- daha zahir olan mânâyı almak lâzımdır", diyorlar.

îmam Ebû Hanife de, "Âyette daha önce geçen fiilini göstererek ve: fiili nasıl  mastarından ise, bu fiil de TUHR masta-nndandır ki bu da bilakis birinci mânâda daha zahirdir", diyerek kendi görü­şünü savunmuştur. Ayet de -görüldüğü gibi- her iki mânâ ihtimalini de taşı­maktadır.

Ayette geçen birinci fiilden, yukarıda geçen bu üç mânâdan birini ala­nın, diğer fiilden de aynı mânâyı alması gerekmektedir. Çünkü, âyetteki iki kere geçen bir kelimeden -Mâlikîlerin yaptığı gibi- iki ayn mânâyı, yani birincisinden kanın kesilmesini, ikincisinden gusletmeyi veya bacakların ara­sını yıkamayı anlamak ya imkânsızdır veya zordur. Halbuki imam Mâlik'in görüşlerini savunmalarında Malikîler hep böyle yaparlar/

İmkansız veya zordur dedik. Zira Araplarda «Falanca adama eve gel­meden para verme, ne zaman ki camiye gelirse para ver» şeklinde konuşmak âdet değildir. Belki «ancak eve girdiğinde ona parayı ver» denir. Çünkü bu şekilde konuşmalarda ikinci cümle birinci cümlenin tekrarı olup başka bir şey olamaz.

Birincisini, kanın kesilmesi mânâsına ve ikincisini de su ile yıkanma mânâsına hamletmek sureti ile âyet'i tefsir edenler, tıpkı «Falanca adama, eve gelmeden para verme, ne zaman ki camiye gelirse para ver» diyen kimse gibidirler, ki konuşmanın bu şekli Arap lisânında anlaşılmaz. Ancak eğer âyet «Kadınların kam kesilmedikçe onlara yaklaşmayınız. Ne zaman ki, kanlan kesilir ve yıkanırlarsa onlara yaklaşınız» şeklinde takdir edilirse, o zaman düzgün bir ifade şekli olur ki bu da, çok uzak bir ihtimal olup bu ihti­mali gösteren herhangi bir delil yoktur. Meğer "TATAHHUR" kelimesinin yıkanmak mânâsında zahir olması bunun delilidir denilse.. Fakat bu sefer de, «âyetten herhangi bir şeyin hazf edilmemiş olması daha zahirdir. Çünkü hazf mecazdır. Hakikate imkân varken mecaza gidilmez» diye itiraz edilebilir.

işte mes'eleyi böylece derinleştirip bu durumla karşılaşan müctehidin vazifesi, bu iki zahiri mukayese edip hangisini daha kuvvetli bulursa, onu al­maktır. Yani isterse; «TATAHHUR kelimesi yıkanmak mânâsında olursa hazfı (cümleden üye düşmesini) gerektirir, hazf ise mecazdır» diyerek bu kelimeyi kanın kesilmesi mânâsına hamleder, isterse hazfı göze alarak onu zahir olan mânâsında görür veyahut isterse TATAHHUR ile TUHR kelime­lerinden zahir olan iki mânânın zuhurları arasında mukayese yaparak hangi­sinin zuhuru daha kuvvetli ise, diğer kelimeyi de o mânâya hamleder, ki bir müctehidin yapabileceği şey ancak bu kadar olur. Bundan fazlasına kimse­nin gücü yetmez. İşte böyle durumlardadır ki «Her müctehid kendi içtihadı ile doğruyu bulur» denilebilir. İmam Ebû Hanife'nin bu mes'elede hayzın en uzun saresini şart koşması ise zayıf bir görüştür. [70]

 

C- Adet Gören Kadınla Birleşme:

 

Fıkıh âlimleri, hayız halindeki karısı ile cima1 eden kimse hakkında ih-. tilâf etmişlerdir.

İrnam Mâlik, İmam Şafii ve İmam Ebû Hanife'ye göre bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Sadece istiğfar edip Allah'tan af dileyecektir. îmam Ah-med b. Hanbel'e göre ya bir dinar, ya da yarım dinar değerinde sadaka vermesi lâzımdır.

Hadis ulemasından bir taife de "Eğer cima' kanın çok geldiği sıralarda, vaki olursa, bir dinar* eğer kaa kesilmeye yüz tuttuğu sıralarda olursa yarım dinar lâzım gelir", demişlerdir.

Bu ihtilâfın sebebi, ulemanın bu konu ile ilgili rivayet edilen hadis-, lerin sıhhatinde ihtilâf etmeleridir. Çünkü îbn Abbas (r.a.)'dan rivayet olu­nan bir hadise göre Peygamber (s.a.s) Efendimiz, aybaşı halinde karısı ile ci­ma' eden kimse hakkında «Bir dinar sadaka verecektir» buyurmuştur.

Bu hadisin bir başka rivayetinde «Yarım dinar» ve bir rivayetinde de «Eğer cima' kanın çok olduğu sıralarda olursa bir dinar, kanın kesilmeye yüz tuttuğu sıralarda olursa yarım dinar» ve bir diğer rivayette de «Bir di­narın beşte birini sadaka verecektir» denilmiştir [71]. Evzâi bu son rivayetle amel etmiştir.

Bu hadisi sahih görenler, hadisin hangi rivayetini sahih bulmuşlarsa onunla amel etmiş, hadisi sahih bulamayan cumhur ise asıl ile amel etmiştir. Çünkü bir şeyin herhangi bir hükme tabi' olduğunu gösteren bir delil bulunmazsa, o şey hakkında şer'î bir hüküm yok demektir. [72]

 

D- 4. îstihâzah Kadının Namaz Temizliği:

 

Fıkıh âlimleri istihâzah kadın hakkında ihtilâf etmiş, kimisi "Bu kadına yalnız bir kere gusletmek vacibtir, o da yukarıda geçen alâmetlerden, hayız halinin bittiğini öğrendiği zamandır", demiştir. Bunlar da ikiye ayrılmış olup kimisi "Her namaz için abdest alacak", kimisi "Her namaz için abdest almak ona müstehabtır, vacib değildir11, demiştir.

Kendisine bir kere gusletmek vacibtir diyenler îmam Mâlik, îmam Şafii, imam Ebû Hanife ile bu üç imamın etba'ı ve fıkıh âlimlerinin çoğudur. Bunların çoğu, kendisine her namaz için abdest almayı vacib bazıları da müstehab görmüşlerdir. Bu son görüş îmara Mâlik'indir.

Kimisi her namaz için gusletmesini, kimisi de öğle namazını ikindiye ve akşam namazını yatsıya yakın bir zamana bırakarak öğle ile ikindi namaz­larını bir gusülle, akşam ile yatsı namazlarını da bir gusülle ve sabah namazı­nı da bir gusülle kılmasını, yani günde üç defa gusletmesini, kimisi de her gün bir defa gusletmesini vacib görmüştür.

Bu son görüş sahiplerinden kimisi bu kadına gusül yapmak için belli bh\ vakti belirtmemiştir, ki bu görüş Hz. Ali (r.a.)'den rivayet olunmuştur, kimisi de "Önceki gün hangi vakitte gusletmişse yine o vakitte gusledecektir", demiştir.

Bu görüşleri dört şekilde özetleyebiliriz:

1- Hayzının bittiği zaman gusletmesi.

2- Her namaz için gusletmesi.

3-Günde üç defa gusletmesi.

4- Günde bir defa gusletmesi.                         

Bu ihtilâfın sebebi, bu konuda rivayet edilen hadislerin zahirlerinin değişik olmasıdır. Çünkü bu hususta dört hadis varid olmuştur. Birinin sıh­hatinde ittifak ye üçünün sıhhatinde ihtilâf edilmiştir. Sıhhatinde ittifak edi­len hadis, Hz. Âişe (r.a.)'nin «Ebû Hubeyş kızı Fatma, Peygamber (s.a.s)'e gelip: «Ey Allah'ın Peygamberi, ben istihâzah bir kadınım. Kanım hiç dur­muyor. Namazı terk edecek miyim?» diye sordu. Peygamber (s.a.s) ona:

«Hayır, namazı terketme. O bir damardır, hayız kanı değildir. Hayız kanı geldiği zaman namazı bırak, gittiği zaman kendini kandan yıka ve na­maz kıl» buyurdu» [73] mealindeki hadisidir. Bu hadisin bazı rivayetlerinde «ve her namaz için abdest al» ziyadesi vardır. Bu ziyadeyi Müslim ile Buhârî almamış, yalnız Ebû Dâvûd almış ve muhaddislerden bazıları ona sahihtir demişlerdir [74]

İkinci hadis Hz. Âişe (r.a.)'nin «Abdurrahman b. Avfın karısı Ümmü Habibe binti Cahş isîihâza olmuştu. Peygamber (s.a.s) Efendimiz ona her namaz için gusletmesini emretti» hadisidir. îshak, Zührî'den hadisi bu şekilde rivayet etmiştir [75]. Zührî'nin diğer talebeleri ise, «Bu kadın istihaze ol­muştu. Rasûlullah (s.a.s) 'a durumunu sordu. Rasûlullah (s.a.s): O bir da­mardır, hayız değildir. Guslet ve namaz kıl dedi. Kadın da artık her namaz için guslederdi» şeklinde rivayet etmişlerdir [76].

Bu şekilde Peygamber (s.a.s) Efendimiz kendisine: Her namaz için gus­let dememiş, ancak kendisi Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in emrinden bunu anlamıştır. Buhârî'nin kaydettiği hadis de bu şekildedir.

Üçüncü hadis, «Ebû Hubeyş kızı Fatma istihâza olmuştu. Rasûlullah (s.a.s), "Öğle ile ikindi namazları için bir, akşam ile yatsı namazları için bir ve sabah namazı için de bir gusletsin ve bunların arasında abdest alsın de­di», hadis Esma binti Ümeys'indir [77]. Ebû Dâvûd rivayet etmiş, Muhammed b. Hazm sahih olduğunu söylemiştir [78].

Dördüncü hadis, Hamne binti Cahş'ın hadisidir. Bu hadiste Peygamber (s.a.s) Efendimiz, «İsterse hayız kanının kesildiğini gördüğü zaman gusle­der de namazlarını hep bu gusül ile kılar, isterse -Esma binti Ümeys'in hadi­sinde geçtiği gibi- günde üç defa gusleder» [79] diye muhayyer kılmıştır. An­cak sözü geçen hadisin zahirinden günde

üç defa gusletmenin vücubu anla­şılmaktadır. Burda ise -görüldüğü gibi- kadın, bunda muhayyer kılınmış­tır.

îşte bu dört hadis arasında görülen bu değişiklikler yüzünden fıkıh âlim­leri de bu hadislerin yorumunda -«Nesh», «Tercih», «Te'lif» ve «Bina» ol­mak üzere- dört yola ayrılmışlardır. Te'lif ve Bina arasındaki fark şudur: Bânî (Bina yolunu tutan), hadis mefhumları arasında çelişme görmez ve bu­nun için mefhumları birleştirir. Te'lif yapan ise, her iki zahirleri arasında gör­düğü taaruzu te'vil yolu ile gidermeğe çalışır. Bunu bil. Bu açık bir şey­dir.

Tercih yolunu tutanlardan, -sıhhatinde ittifak edildiği için- Fatma binti Hübeyş'in hadisini tercih edenler bu hadisin zahirini alarak "Peygamber (s.a.s) Efendimiz bu kadına günde ne beş defa, ne üç defa, ne de bir defa gusletmesini emretmemiştir", diyorlar. Bu görüşün sahibi, îmam Mâlik, îmam Şâfıi ve îmam Ebû Hanife ile bunların tabileri olan cumhûr'dur. Bunlardan, Buhârî ve Müslim tarafından alınmayan hadisin ziyadesini sahih görmeyenler ise bunu da vacib görmemişlerdir.

Bina yolunu tutanlar da "Fatma'nın hadisi ile ravilerinden biri İbn İshak olan Ümmü Habibe'nin hadisi arasında herhangi bir taaruz (çelişki) yoktur. Ümmü Habibe'nin hadisindeki emir Fatma'nın hadisinden ayrı bir şeydir. Çünkü Fatma'nın hadisinde Fatma, içinde bulunduğu hal namaza mani olan hayz hali midir diye sormuş, Peygamber (s.a.s) Efendimiz de onun bu soru­suna cevab olarak bunun namaza mani olacak hayız hali olmadığını söyle­mekle yetinerek kendisine gusül lâzım gelip gelmediğine; geliyorsa ne za­man, yani her namaz için mi, yoksa yalnız hayız kanının kesildiği zamanda mı lâzım geldiği mevzuunda bir şey söylememiştir. Ümmü Habibe'nin hadi­sinde ise, Peygamber (s.a.s) Efendimiz ona tek bir şey emretmiştir ki o da, her namaz için gusletmesidir" diyorlar. Fakat cumhur şöyle diyor: Eğer kadı­na her namaz için. gusletmek vacib olsaydı, Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in bunu da kendisine söylemesi lâzım gelirdi. Çünkü bilinmeyen hükümleri bildirmek farzdır. Kadının bunu bildiği için Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in bunu söylemediğini iddia etmek de doğru sayılmaz. Çünkü hayız ile istihâza halleri arasındaki farkı bilmeyen bir kadının bunu bilmesine ihtimal verile­mez.

Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in hayız kanı kesildiği zaman da gusül lâzım geldiğini söylememesi ise, bunun «Bu hayız kanıdır» sözünden anla­şıldığı içindir. Zira her hayız kanının kesildiği zaman gusül lâzım geldiği za­ten sünnetten de bilinmekte idi. Bunun için bunu söylemeye hacet yoktur. Fakat her namaz için gusletme vücubu bilinmeyen bir hüküm olduğundan Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in bunu böylemesi lâzımdı diyebilir. Ancak, herhangi bir kimse «Bu ziyade, yani Ümmü Habibe'nin hadisinde ayrı olarak bulunan bu hüküm o zaman yoktu, sonradan olmuştur» diyebiliriz, ki bu se­fer de, söz konusu fazlalık nesih midir, değil midir diye meşhur olan mes'ele ortaya çıkar.

Fatma'nın hadisine dair bazı rivayetlerde, Peygamber (s.a.s) Efendimi­zin kendisine gusletmesini de emrettiği bulunmaktadır. Tercih ve Bina yol­larını tutanların durumu budur.

Nesih yolunu tutanlara gelince:

Bunlar «Ümme Habibe'nin hadisi Esma binti Ümeys'in hadisi ile neshe-dilmiştir» der ve buna, «Sekle binti Süheyl istihâza olmuştu. Peygamber (s.a.s) ona her namaz için gusletmesini emretti. Bu, ona zor gelince; Öğle ile ikindi namazlarını bir gusül, akşam ile yatsı namazlarını, bir gusül ve sabah namazını da bir gusül ile kılmasını emretti» [80] şeklinde Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet olunan hadisi delil olarak gösteriyorlar.

Te'lif yolunu tutanlar ise; Fatma binti Hübeyş'in hadisini, hayz ile is­tihâza hallerini birbirinden ayırdeden kadına, Ümmü Habibe'nin hadisini de ayırdedemeyen kadına hamledip «Peygamber (s.a.s) Efendimiz bu kadına' her namaz için bir gusül etmesini ihtiyaten emir buyurmuştur. Çünkü bu ka­dın her namaza kalktıkça hayız kanı yeni kesilmiş olabilir. Onun için her na­maza kalktığında gusletmesi gerekmektedir» derler. Esma binti Ümeys'in hadisini de arasıra kanı kesilen ve fakat hayız günlerini istihâza günlerinden ayırt edemeyen kadına hamlederek bu kadının kanı kesildiği zaman gusledip iki namazı aynı gusülle kılması vacibtir, derler.

Fıkıh ulemâsından, Ümmü Habibe ile Esma binti Ümeys'in hadisleri arasında tahyir yolunu tutanlar da vardır. Bunlardan kimisi «Muhayyer olan kadın, hayız günlerini bilemeyen istihâzalı kadındır». Kimisi de «Bunu bil­sin bilmesin her istihâzalı kadın muhayyerdir» derler. Bunlar da görüşlerin­de, Hamne binti Cahş'ın Peygamber (s.a.s) Efendimiz'in kendisini muhayyer kıldığına dair hadisine dayanmaktadırlar ki bu da, bu mes'elede beşinci bir görüştür. Fakat ne var ki bu hadisteki tahyir, günde beş kere ile üç kere gus­letmek arasındadır. Günde bir kere gusletmenin vücubunu söyleyenler ise bunu, bu kadının her gün hayız kanının kesilme ihtimali bulunduğu için söy­lemiş olabilirler. Bu görüşün dayanacağı herhangi bir hadis rivayetini bile­mem. [81]

 

E- 5. İstihâzalı Kadınla Birleşme:

 

Fıkıh âlimleri istihâzalı kadınla cima' etmenin cevazı mevzuunda üç görüşte bulunmuşlardır. "Kimisi istihâzalı kadının cima'ı caizdir", demiştir. Bu, îbn Abbas, Said b. Müseyyeb ve tabiinden bir cemaatin söylediği rivayet olunan ve müctehidlerin çoğu tarafından da üzerinde ittifak edilen bir görüş­tür. Kimisi de "Bu kadının cima'ı caiz değildir", demiştir. Bu da Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet olunmuş ve Nehâî ile Hakem de bunu benimsemişlerdir. Kimisi de "Caiz değil, fakat istihâzanın çok uzun sürmesi halinde caiz olur", demiştir. Ahmed b. Hanbel, bunu söyleyenlerdendir.

Bu ihtilâfın sebebi, bu kadına namaz kılmanın cevazı -namaz çok önemli bir vacib olduğu için- verilen bir ruhsatmıdır, yoksa istihâzalı kadın temizlik halindeki kadının hükmünde olduğu için midir, diye ihtilâf etmeleridir. Namazın cevazını ruhsat görenler cima'ı caiz görmemişlerdir.

îstihâzalı kadın, temizlik halindeki kadın hükmünde görenler ise; "İs­tihâzalı kadının cima'ı caizdir", demişlerdir. Bu mes'ele şeriatta meskût (hükmü açıklanmamış) geçen meselelerdendir. îstihâza'nın uzun ve çok uzun süren halleri arasında aymm yapmak ise takdir edilmesi gereken bir durumdur. [82]

 



[1] Mâide,5/6.

[2] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/129

[3] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/131132.

[4] Buhârî, Gusül, 5/1, no: 248,272; Müslim, Hayd, 3/9, no: 35/316; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/98, no: 242.

[5] Buhârî, Gusül, 5/5. no: 257; Müslim, Hayd, 3/9, no: 37/317; Ebû Dâvûd, Taharet, l/98; no: 245.

[6] Müslim, Hayd, 3/12, no: 58/330; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/100, no: 251.

 

[7] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/132.

[8] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/132-133.

[9] Mâidc, 5/6,

[10] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/133.

[11] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/98, no: 248; Tirmizî, Taharet, 1/78, no: 106.

[12] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/133-134.

[13] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/135.

[14] Mâide,5/6.

[15] Bakara, 2/222.

[16] Buhârî, Gusüt, 5/22, no: 282; Müslim, Hayd, 3/7, no: 32/313.

[17] Bakara, 2/222.

[18] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/136-137.

[19] Buharı, Gusül, 5/28, no: 291; Müslim, Itayd, 3/22, no: 348.            .

[20] Bııhûrî, Vudu', 4/34, no: 179; Müslim, Hayd, 3/21,no:347.

Ebû DâvÛd, Taharet, 1/84, no: 215

[21] Ebu Davud,Taharet,1/84, no:215.

[22] Müslim. İfayd, 3/22, no: 349.

[23] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/137

[24] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/139-140.

[25] Hanefi mezhebine göre, suyun sadece camide bulunması veya camiye zarar gelme endi­şesi gibi bir zaruretle caminin içine teyemmüm edilerek girilir.

[26] Nisa, 4/43.

[27] Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, 1/67, no: 1710; Ebû Dfıvûd, Taharet, 1/93, no: 232.

[28] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/140.

[29] Vakıa, 56/79.

[30] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/140-141.

[31] Ahmed, 1/106; Ebû Dâvûd, Taharet, 91, no: 229.

[32] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/143.

[33] Buhârî, Hayd, 6/8, no: 306; Müslim, Ilayd, 3/14, no: 333.

[34] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/145.

[35] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/145-147.

[36] îddet: Boşanmış veya kocası Ölmüş bir kadının, yeniden evlenebilmesi için geçmesi ge­reken zaman dilimi demektir. (Mütercim)

[37] Buhârî, Haydt 6/8, no: 306; Mâlik, Taharet, 2/29, no:104.

[38] Mâlik, Taharet, 2/29, no: 105.

[39] İbn Hazm, Muhallâ, 1/217, no: 269.

[40] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/147-148.

[41] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/148.

[42] Oysa bu konuda sünnet rivayet edilmiştir, bkz. Ebû Dâvûd, Taharet, 1/121, no: 311; Tir-mizî, Taharet, 1/105, no: 139; Ahmed, 6/300-304.

[43] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/148.

[44] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/148-149.

[45] bkz. Mudevvene, 1/50.

[46] Buhârî, Hayd, 6/25, no: 326; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/119, no: 307.

[47] Mâlik, Taharet, 2/27, no: 97.

[48] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/116, no: 303.

[49] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/149-150.

[50] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/150.

[51] Buhârî, Hayd, 6/8, no: 306; Müslim, Hayd, 3/14, no: 333.

[52] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/116, no: 303) buyurmuştur. Ebû Muhammed b. Hazm bu hadisi sahih bulmuştur (Ibn Hazm, Muhallâ, 2/162-163, no: 254.

[53] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/110, no: 287.

[54] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/150-152.

[55] Bakara, 2/222.

[56] Buhârî, Haydt 6/20, no: 231; Müslim, llayd, 3/15, no: 335; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/105. no: 2<V*(2)

[57] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/153.

[58] Buhârî, Hayd, 6/5, no: 302; Müslim, Ilayd, 3/1, no: 293; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/107. no: 268.

[59] Buhârî, Ilayd, 6/5, no: 303; Müslim, Uayd, 3/1, no: 294; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/106. -no: 267.

[60] Taberânî (Heysemı), Mccmâu'z-Zevd/tf, 1/282.

[61] Müslim, Hayd, 3/3, no: 302; Ebû Dâvûd, Taharet, 1/103, no: 258.

[62] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/107, no: 270.

[63] Bakara, 2/222.

[64] Bakara, 2/222.   

[65] Müslim, Hayd , 3/3, nq: 298; Ebu Davud , Taharet, 1/104, no:261.

[66] Buhari gusül ,5/23, no: 295;Müslim, hayd, 3/3, no:297;Ebu davud,savm, 8/29, no2469.

[67] İlıhârî. Gusül, 5/23, no: 283; Müslim, Ilayd, 3/29, no: 37*; Ebû Dâvûd, Taharet, .1/92 no: 231.

[68] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/153-155.

[69] Bakara, 2/222.

[70] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/155-157.

[71]Beyhâkî, 1/319, bkz. Hattâbt, Meâlimü's-Sünen, 1/173; İbn Abdilbcrr,îstizkâr,2126;EbûDâvûd,Taharet,1/106,no: 264.

[72] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/157.

[73] Buhârî, Hayd, 6flAt no: 325; Müslim, Uayd, 3/14, no: 333.

[74] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/113, no: 298.

[75] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/110, no: 285; Tahâvî, Şerhu Meâni'l-Âsâr, 1/98.

[76] Buhârî, Hayd, 6/26, no: 320; Tahâvî, a.g.e., 1/99.

[77] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/112, no: 296.

[78] İbn Hazm, Muhallâ, 2/212, no: 269.    

[79] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/110, no: 287; Tirmizî, Taharet, 1/95, no: 128.

[80] Ebû Dâvûd, Taharet, 1/112, no: 295; Bcylıâkî, 1/352.

[81] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/158-161.

[82] İbn Rüşd Kadı Ebu'l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd El-Hafîd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, Beyan Yayınları: 1/161-