Mes'ele (Tevhidi İfade Eden Yollar Hakkında) 4

Mes'ele (Îlim Ve Nazarı Reddetme) 12

(İbni Şebib'in Cisimlerin Hadis Olması Hakkındaki Münakaşası) 13

(Dehrîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Beyan Edilmesi) 15

Mes'ele (Dehrîlerden Sümenilerin1 Sözleri Ve Sözlerinin Fasid Olduğunun Açıklanması) 21

Mes'ele (Sofistlerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olduğunun Açıklanması) 21

Seneviyyeierin Sözlerinin Sıfatı Hakkında Mes'ele (İlk Olarak; Menanîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Fasid Olmasının Açıklanması) 23

(İkinci Olarak : Disânîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Fasit Olduğunun Açıklanması) 26

Üçüncü Olarak : Marlnyâtülerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Açıklanması. 30

(Mecûsîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Açıklanması) 31

Mes'ele (Peygamberlerin Gönderilmesinin İspatı Ve Kendilerine Olan İhtiyacın Açıklanması) 33

İbni Râvendî'nin Peygamberlik Hakkmdaki Kösleri Ve Sökerinin Fâsiâ Olmasının Açıldanması 42

Peygamberlerin Nübüvvetlerinin Îsbâtı 47

(Özellikle Muhammet! Sa!Liillulmiüeyhivesellem'in Peygamberiiğinin İsbata) 47

(Hıristiyanların Îsâ Aleyhisselâm Hakkındaki Görüşleri Ve O Görüşlerin Reddedilmesi) : 52

(Mes'ele) 54

Mes'ele Allah'ın Fiilleri 55

Mes'ele. 58

(Kulların Fiilleri Ve Onların İspat Edilmesi) 58

(Fırkaların, Kulların Fulleri Hakkındaki İhtilâfı) 60

Kulun Kudreti Veyahut Gücü Ve Takati 76

Mes'ele (İki Zatda Bir Kudretin Carî Olması Ve Güç Yetmeyen Şeyin Teklif Edilmesi Hakkındaki Sözler Ve Görüşler) 79




Mes'ele (Tevhidi İfade Eden Yollar Hakkında)

 

Fakîh Bbu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra «tevhidi ifade etmek, bir çok yoldan[1] hâsıl olur. Şöyle ki : Dehriyyun; kendi aralarındaki ihtilâfa rağmen— bir yaratıcının bulunduğuna veyahut[2] toprağın ka­dîm olduğuna veya heyûlâ olduğuna ittifak etmişlerdir. Onların katında heyûlâ, birdir. Kendisine arazlar gelmiş olup birinci halinden değişikliğe uğramıştır.

Senviyyeler; hakîm, rahîm ve âlim olan, muhakkak birdir ve diğeri­nin mânâsı rubûbiyet mânâsı değildir; bilakis o, rubûbiyet mânâsının zıt-tıdır. Çünkü onun hepsi sefeh ve serdir, diyorlar. Diğer ehli edyan ise; bir olanın kadîm olduğunu ispat ediyorlar. Hatta bir grup bir olanın sonradan cisimlendiğini ifade ediyor, Başka bir kavun ise bir olanın bir de oğlu olduğunu sürüyor.

Onlar, bu ihtilâflarına rağmen birin var olduğuna ittifak ediyorlar. Böylesi, benzeme sahibi olamaz. Çünkü ona bu hususu isnad mümkün değildir. Kendi gayrisi olmayınca o, buna göredir. Çünkü kendisinde benzerlik olan vecih, gayrinde hadis olmadaki şeyin bulunmasıdır ki, bu da uzak bir ihtimaldir, işte bu bir olmanın mânâsıdır. Zira O, yüce­liğinde ve celâlinde birdir. Zatta bir olanın zatına benziyen bir şeyin bu­lunması muhaldir. Bu, geçen mevzuda beyan ettiğimiz gibi tevhîd aki­desini sarsıp ortadan kaldırır. Sıfatlarında bir olması, ilim, kudret ve tekvîn ile vasfolunan şeyin hakikatlerinde birinin ona ortak olmasından yücedir ve bendir. Hatta bunlardan her sıfat ki, yok iken, sonradan başkası ile bulunan her sıfattan münezzehtir. Hadis ile kadîmin birbir­lerine benzemeleri  asla mümkün  değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Beşerin hepsinden görüşü ve bakışı olana umumiyetle tehvîd akidesi verilmiştir. Sonra onlardan her fırka umum olarak verilen bu tevhîd akidesini tefsir etmekle bozmuştur. An­cak ehli İsiâmdan bir fırka müstesna. Onlar, kendilerine verilenin hep­sine sahip çıkmışlar ve onu benimsemeyi elzem kılmışlardır.

Bunun örneği : Dehrîlerin, bir yaratıcının var olduğunu ve onun kadîm olduğunu öne sürüp bütün varlığın ezelde yaratıcı ile beraber bu­lunduğunu ifade ettikleri gibi. Bunda ise tevhîd akidesini iptal etme var­dır. Onlardan bir kısmı, toprağın kadîm olduğunu ve «heyûlâ»nm var olduğunu söyler ki bu, her ikisini bir kılar; sonra onu yok eder ve böy­lece kendisinden intikal etme ve yok olma bakımından sayılmıyacak kadarını meydana çıkarır.

Senviyelerden ise, bir olan âlimin var olduğunu söyliyen vardır. Ve bu, o bir'in cinsin biri olduğunu ifade etmeğe gider. Çünkü o, bütün hayırları o birin cüzleri olarak kılar. Bu söz, menaniler ile mecusî, zındık­lardan onların benzerlerinin sözüdür. Onlar, cismi kabul etmekle bir ol­manın mânâsını iptal ettiler. Çünkü cisim, kendisinde çokluk bulunan geym ismidir.

Yahudiler ise, o bir'e mahlûkatı benzettiler. Bununla sayıları ço­ğalıp hatta sözleri[3] çocuğun bulunmasının mümkün olma haddine var­mıştır. Hıristiyanlar; «omıak»ta birdir, diyorlar. Ekânimde ise; üç ola­rak bulunduğunu öne sürüyorlar. Böylece her Uknumda cüz ve had, nefyolunmuştur. Onlar, «bir» mücessem değildi, sonradan cisimleşti, di­yorlar. Bilinir ki, gerçekten cisim cüzleşen ve parça parça olan şekil­den ibarettir.

Tabiat felsefesini benimseyenler ise, onlar, tabiatın kendi nefsi ile bir şey icadettiğini ve yaptığını, tabiatın kendisine gerekli kılmazlar. Hatta tabiatın arasım cenıeden ve ayıran «foir»i olur. O ise, onların nezdinde ezelîdir.

Tevhîd akidesi hakkında başkalarının görüşleri ile fikir yürüten­lerden birisi de mu'teziledir. Mu'tezile mezhebinden olanlar, eşyanın ka­dîm olduğunu söylerler. Kadîm ismi, ezel ismini de alır. Eşya da bunun gibidir. Onların sözlerine göre; dehriyyûnun, âlemin kadîm olması hakkındaki sözünü geçen mevzularda iptal etmek üzere açıkladığımız gibi tevhîd akidesini iptal etmektedir. Bununla beraber onların nezdin­de Allah, Hahk, Rahman ve Rahînı değil idi. Allah, sonradan Hâhk, Rahman ve Rahîm olmuştur. Eşya, senviyelerin, zatta; birbirine zıddi­yetin bulunmasından sonra imtizaç ettiklerini söyledikleri şey üzere son­radan var olur. Heyula felsefesini ve toprağın kadîm olduğu görüşünü benimseyenlerin sözlerine göre de Allah, cihette bir idi; sonra hadiseler­den, sonradan var olan şey île o hali almış olur. Fakat, onların sözü mu'teziîenin sözünden aklen gerçektir. Çünkü onlar, değişmeyi asıldaki hadiselere lâzım kıldılar. Bunlar ise, asim dışında kalan[4] hadiseler ile gerektiğini söylediler. Görünen âlemde bir şey yoktur ki, bulunduğu hal üzerinden kendisine lâyık olmıyan ile değişsin. Kuvvet ancak Allah'tan­dır.

Hüseyin'in[5] Berğus'ım[6] ve onların gayrisinin bu ikincisi hakkındaki sözleri de buna göre söylenmiştir. Onlar da, Allah vardı, mekân ise yok idi demeleri[7] bakımından mekânla değişikliği gerektirdiler. Sonra Al­lah'ın her mekânda mevsuf olduğunu öne sürerek, hadis olan ile vas-folunmasını da icabettirdiler ki, bununla tevhidin anlamı iptal olmuş olur.

Muşebbiheler ise; yaratmakta, cisim olmakta, sınırla olmakta, so­nuçlu olmakta, hareket ve sükûnet sahibi bulunmakta Allah'ın benzeri olduğunu söyliyerek, âlemin hadis olduğunu kendisi ile bilmen şeyi Al­lah'a da gerçekleştirdiler ve onu Allah'a benzer kılarlar. Allah-u Teâlâ, bu gibi şeylerden yücedir, beridir.

Tevhîd akidesini benimseyen fırkanın sözü de şöyle hulâsa edilir : Gerçekten Allah, Zatında birdir. Bütün birler, kendisine muhtaçtır. O, sınırlanma ve sonuçlanma veyahut zeval bulma, değişme sıfatının ken­disinde bulunması mümkün olan ve adedlerin sıfatını icabettirecek şey­deki birler mânâsını ifade etmekten yücedir ve beridir. O, kudret, tek-vîn ve kıdem sıfatları ile mevsuftur. O, değişme ve zeval bulmadan yüce ve beridir. Her halde yapılan hamdu sena, Allah'a mahsustur.

Sonra dehrîlerin ihtilâfı üç noktada toplanıyor :

Birincisi : Varlıkların birbirine zıt olup sonra bir araya toplanma­ları. Bu görüş, zındıkların[8], seneviyye9[9]fırkasının salikîeri ile ziya ve ka­ranlık görüşünü öne sürenlerin sözüdür.

İkincisi: Bir araya toplanıp sonra birbirine zıt ve uyumsuzluk ha­linde bulunmaları. Bu da toprağın kadîm olduğunu ve âlemin «heyûlâ»-dan var olduğunu söyliyen kimselerin görüşüdür.

Üçüncüsü: Her ikisinin bilinmemesi cihetinin benimsenmesi[10] Bu ise âlemin kadîm[11] olduğunu öne süren kimselerin görüşüne göre ifade edilmektedir. Bu görüşün tabiatın mûcid olduğunu benimseyen kimse­lerin sözünün böyle olmasına benzer. Oysa ki bu husus, onların sözün­den açıkça anlaşılmıyor. Sonra ayrılığın veyahut içtimain kadîm[12] olma­sına benzetiliyor. Bunlar, âlemin olduğu haliyle bu iki sistem üzere ol­masını görüyorlar. Başlangıcı olmayan hâdiselerle beraber varlıkların kadîm olduğunu söyliyen kimsenin sözü de bu söz gibidir. Her iki hâ­lin arasını ayıranın sözündeki tenakuz ayan - beyandır. Çünkü o, ken­disine içtima veyahut tebayünden meydana gelen iki vecihten birisini vacip kılmıştır. Zira bu onun kıdemle vasfettiği husustur ki, sonra ken­disinden bu husus, kendi nefsi yok olmadan yok olup gitmiştir. îşte bununladır ki, kendisinin var olmasına sebeb olanla beraber bulunduğu haldeki husus bâtıl olup fesada uğramıştır. Bu ise yok olması halinde «şeydin icadının illetinin var olmasıdır ki, bu da aklen fasittir. Bunun­la beraber eğer bu hususun vuku bulması caiz olsaydı, kadîmin hadis, hadis olanın da kadîm olması caiz olurdu. İste bu hususta kıdem hak­kındaki sözlerinin bâtıl olduğu anlaşılır. Ve yine kendi nefsi ile zeval bulması sabit olan şeyin var olması ve kendi nefsi ile yok olan şeyin sabit olması caiz olmuş olsaydı, kendi nefsini yok bulanın var olması ve kendi nefsinin yokluğunun var olduğunu iddia edenin de yok olması caiz olurdu, Bunda da iki vecih vardır :

Birincisi: Âlemin yok iken sonradan var olması ve yokdan sonra da var olması. Bunda da kendi mezheblerinin fasid ve bâtıl olduğu hu­susu ve âlemin aslı bulunmaksızın hadis, yani sonradan var olduğunun söylenmesi gerekir.

tisfnci&i: Eğer âlemin bizatihi toplanması ve ayrılması ve bizatihi müteferrik olanın kendisinde bir şey vuku bulmadan toplanması caiz olsaydı, toplanmış olanın, toplandıkları vakit ayrı ayrı bulunması caiz olurdu. Çünkü onun zatı kaimdir. Bu husus, akim üzerinde durup dü­şünmeye sabrı ve takati olmayan şeydendir. Bununla beraber kendisiyle muhakkak başkalarının bilinmesi zail olurdu. Çünkü buna benim zikret­tiğim şeyden daha fazla delâlet eden bir ilim yoktur. Ve sonra bu hu­susta şerrin, hayır; karanlığın, ziya; dirinin, ölü; hareketli olanın ha­reketsiz olması ve soğuk olanın sıcak ve daha zıtlardan bunlara ben­zeyen hususların doğru olduğunu söylemek caiz olur. Bu hususların caiz olmasında da birbirine zıt olanların ve bir araya toplananların kadîm olmalarını söylemenin bâtıl olduğu ortaya çıkar. Çünkü, onların her iki­si beraber idiler. Ayrıca, bu hususta ta dehrîlerin sözünün fasid olduğu anlaşılır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu hususta asıl olan odur ki; onla­rın her ikisi birbirlerine zıt oldukları vakit, şu husustan öteye geçmez­ler : Ya her ikisi de tabiatleriyle veyahut ihtiyarlan ile böylece bulunu­yorlardı. Veyahut ta her ikisini böylece kılan başka biri ile var idi1?*-Alemden bir araya toplananlar da böylecedir. Sonra birbirine zıt olma ve birbiriyle imtizaç etme, zikrettiğimiz şu hususlardan öteye geçmez­ler. Eğer tabiatiyle her ikisi de böyle iseler; bu şekilden daha fazla olmaları vacip olurdu. Çünkü onların asıllarında birbirine zıt olma veya­hut bir araya toplanmakta fazlalaşmayı meydana getirecek husus var îdi. Börülmez mi ki tabiatiyle her hareket etmiş olan, hareket etme­siyle bu iş ziyadeleşir. Ve böylece ziyadeleşmeye müstahak olur. Ve böy­lece her cevher[13] kendi tabiatiyle yükselir ve onun yeri üst tabaka olur. Ve kendi tabiatiyle alçalan kimse de bulunur. Öyle ise her ikisinin ebe-diyyen bir arada bulunması mümkün değildir. îşte bu şekilde sağ ta­raftan hareket edenle kendisiyle beraber sola doğru hareket eden ara­sındaki hadiseyi nazarı itibare almak böylecedir. İşte bunda da söyle­dikleri şeyin bâtıl olduğu yine anlaşılıyor. Eğer bu ihtiyari ile oldu ise' onlann bulundukları hallerinin gayri üzere olduklarını söylemek fasittir.

Çünkü o, görülen âlemde bulunduğu şeyin hilafının sabit olmasına hiç bir delil yoktur ki; onun ihtiyar etmiş olduğu şey, birbirine zıt olan­la beraber ictimânın veyahut ta toplanmasını ihtiyar ettiği şeyle bera­ber birbirine zıt olan şeyin vukubulması gerçekleşmiş olsun. Böyle olun­ca ihtiyarı ile var olmuştur, demek bâtıl olur. Bununla beraber, onla­rın; «her cevher, diğerini hapseder ve onunla beraber kalır» sözleri fa-sid olan bir sözdür. Bunun incelenmesi şöyledir : Gerçekten hayrın ser­de tutulması serdir. Çünkü eğer her ikisinde de ihtiyarî hareket etme bulunmuş olsaydı, onlardan her birinin diğerini, yapacak olduğu fiilden men'etmeğe kudretli ve aynısını kendisinin ihtiyar etmesi ve bunun key­fiyetini bilmesinden hâli kalmazdı. Böyle olmayınca da ihtiyarî olan ha­reketin mânâsı kalmazdı. Ve kendilerinde aczin ve cehlin toplanması gerçekleşirdi. Eğer bu hususta böyle olmuş olsaydı, bulundukları hal üzere olmalarmdaki ihtilâf bâtıl olurdu. Çünkü onunla her biri diğerine zarar verecek şeye ve kendisinin de meydana getirecek olduğunu şeye ulaşırdı. Ve sonra hakikaten bir hususun gerçekleşmesinde onlardan her birinin, diğerini acze düşürmesi ve cehalete uğratması bulunurdu ki, bunda da, bu sözün fesada çıkarılması vardır. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Eğer bunun, yani, ayrılıkla tebayünün başka birisi ile olsaydı ay­rılıkla zıddiyetin hadis olduğu sabit olurdu. Hal bu ise, her ikisi de on­dan hâli kalmazlar. Bunun içindir ki, her ikisinin de hadis olduğunu söylemek gerekir. Bunda da kendisi ile nefyedilmek istenen şey ile tev-hîd akidesinin ifade edilmesi lâzımdır. Kim ki ayrılık ve tebayünden ibaret olan iki şeyin hepsini bilmezse onun üzerine konuşup söz söylemeğe hakkı olmadığını itiraf etmiş olur. Ve onu bilmeye aklı ermiyen kimseden olduğunu ikrar eder. Ve ancak böyle olan kimsenin yolu da başkasını taklid etmekten ibarettir. Kendisini ulaştırdığı şeyde ihtilâf bulunduğu için mevzuu kendisine müşkil kılmıştır. O, ancak kendi nez-dinde olanla konuşmuştur ki, o da gerçekten kendisini götürmüş ol­duğu şeyin hak olduğunu ve orada hakkın zahir olduğunu öne sürer. Son­ra bizim tenakuz olma hususunu beyan ettiğimiz yönden her ikisinin bir-arada bulunması mümkün değildir. Bu şekilde sabit olmuştur ki ger­çekten hak olan eğer dehrîlerin söyledikleri husus gibi olsaydı, ki bu da şu iki söz ve görüşün birisinden ibarettir. Ve muhakkak biz, o iki­sinin de fasit olduğunu açıklamıştık. Yardım ancak Allah'tandır.

Muhammed bin Şebib[14] şöyle diyor : Bu hususta bizim nezdimiz-de olan şu husus görülmektedir ki, birbirine zıt olmakla bulunduğu hal üzere bulunan şeyin devamlı ve ebedî olarak böyle olmasından hali kal­maz. Öyle ise bir şeyin bir toplumdan olmasının düşünülmesi bakımın­dan o şeyin var olması bâtıl olur. Ancak o şeyin düşünüldüğü toplum­dan olması hariç. Bununla beraber o cümleden olan her varlığın var ol­ması için bir mani olur ki, bu görüş de bâtıl olur. Bu tıpkı «Bu eve baş­kası girinceye kadar hiç bir kimse girmesin» diyen kimsenin sözü gibi­dir ki, bu şarta riayet edildikçe eve birinin girmesinin imkân ve ihtima­li olmaz. Yahut eğer birbirine zıt olma muhakkak geçmiş ise o zaman zıddiyetin bulunması bâtıl olur. Çünkü onun yaratılışı ile kendisine zıd olandan hoşlanmaması ve ondan uzak kalması hakkıdır. Eğer kendile­rinde zıddiyet bulunan tabiatlarından çıkmaları ihtiyarıyla muhtemel olsaydı, kendi nefsi için her ne kadar o, yaratılış itibariyle vaki ise de yok olmayı ihtiyar etmesi caiz olurdu. Bu iki vecih de bâtıl olunca, sabit olur ki; o, yok iken sonradan kendisinde bulunan ittifak ve ihti­lâf etme halleri ile böylece kendisini var edenle var olmuştur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, âlemin muhdissiz hadis olması caiz olmaz. Çünkü kendisi ile varlık ve yokluktan ancak biri olur. Çünkü resim, ancak bir ressam­dan bilinir. Şekil ve suret de onları meydana getiren bilinmeden bilinemez. Vakitlerin kış. olma, yaz olma ve benzeri gibi hallerle değişikliğe. uğramasmdandır ki, âlemin, böylece hadis, yani sonradan var olduğu sabit olur. Bu görüşe şu hususla itiraz vaki oldu : Eğer kendi nefsi ile var olan şeyin bir vakitte var olmayan diğer vakitte var olmasını, bu hali menederse, niçin başkası ile var olan şeyde böyle olmasın? Bu itirazıyle başkası ile var olması kendisi için dinde veyahut dünya hak­kında yararlı oluyor ve fakat başkası ile meydana gelmeyen hususda böyle olmuyor?[15] Bunun için her iki şey, birbiri ile ihtilâf etmiş olu­yor. Bu iddia etmiş olduğu şey şunu icabettiriyor ki, ilk yaratılanın mükellef olmamasını görmek caiz olmuyor. Ta ki kendisi için zikretti­ğimiz hususlar bulunsun. Kendisinden gayri bulunduğu vakit için mas-lahatsız olarak gayri ile bulunmasının caiz olduğu vakitte öne sürdüğü fikrin hiç bir mânâsı yoktr. Biz bu hususu mahlûkâtm yaratılmasının sebeb ve hikmetini izah ederken ve sualin «mahlûkât niçin yaratıldı?» şekline intikal ettiği hususunu cevaplandırırken açıklamıştık. Bizim, Al­lah'ın, ancak daha salih olanı yapması lâzımdır, diye bir iddiada bulun­mamız doğru değildir. Çünkü bunun için fiilin gerçekleşmesi lâzım ge­lir. Hatta onu tehir ederse veyahut ta takdim ederse, zem vasfı lâyık olur. Alîah-u Teâlâ, bu hususlardan beridir. Çünkü O, Hakimdir, O'nun fiili, hikmetin dışında bulunmaz. Amma başkası için daha salih olana itibar etmek, ancak[16] Hakk'm onun üzerinde olan takdirinden ibarettir. Yoksa, fiilin bizatihi takdiri değildir. Başkası bulunmazdan onun üze­rine hakkın bulunması mümkün değildir. Belki sual, mahlûkâtm cüm-lesindendir. Cenab-ı Allah, mahlûkâtm menfaati için veyahut ta salahı için yaratır, demenin hiç bir mânâsı yoktur. Çünkü onlar için yarat­mamış olduğu şeyde ne zarar vardır ve ne de fesada uğrama. Öyle ise yaratma zikrolunan şeyler için olur. Allah-u â'lem.

Sonra mahlûkâtm tümü hakkında şu ifadeyi öne sürmek gerekir ki, mahlûkâtm yaratılmasında mükellef olanlar için, âlemle istidlal et­mek ve itibar etme yolu ile ibret ve yarar olmadan hâli kalmaz. Tabii Allah-u Teâlâ'nın onlara ihsan buyurduğu diğer menfaatti hususlar hariçtir. Tevfik Allah'tandır.

Kulun dinde salâh bulmasının aslı, ancak kendi fiili iledir. Kulun fesada uğraması da kendi fiili iledir. Allah-u Teâlâ için düşünülen an­cak sebeblerdir ki, bunlarla en büyük nimetlere ve mükâfatlara ulaştıran salâh fiil elde edilir. Kim ki fesada uğrarsa o, kendi şehevî, nefsanî arzularını Allah'a itaati üzerine tercih etmesi ve Allah'ın da ona gazap etmesinden ibarettir. Allah-u Teâlâ, onu, kendisi ile nefsi için seçmiş olduğu şey arasında serbest bıraktı. Çünkü o kimse kendi heva ve he­vesini, şehevî isteklerinin ve nefsanî arzularının emrine bırakıp Allah'a itaatin üzerine tercih etmiştir. Kendisi için açıklanan fiil, kendi irade ve hükmü altında olduğu için düşmanlık fiilidir.

Şöyle bir itiraz vuku buluyor : Kendi nefsi için yarattığı gey, ilk yaratılandır. Bunda ise hiç bir maslahat yoktur. Bunu ifade ederken şu iddiada bulunuyor : Orada bir vakit yoktur ki o vakit hakkında «niçin ondan önce halk etmedi?» densin. Bu soru, ancak o, «ne zaman evvel olur?» şeklinde denir ki o da tedbir hakkında daha salih ve hik­met için de daha evlâ olandır. Halbuki onun sorduğu böyle değildir. Öyle ise, onun sorusu şu şekli alır : Niçin hikmette ve güzel yaratma­da ondan başkasını yaratmadı?

Allâme Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Vakit hususunda ifade edi­len şey, şu açıklanandan ibarettir ki, böyle bir soru varid olmaz. Zira bunun gibisi soru olmaktan düşer. Çünkü bir vakte işaret olunmaz. Eğer böyle olmasaydı da yaratmak vakit sayılarından lisanın ifade etmesi muhtemel olmıyan şeye doğru bundan evvel olmuş olsaydı bu mümkün olurdu. Bunda ise sualin bâtıl olması ifade edilir ki, kadîm olmasından suâl olunması müstesna. Bu da kadîm olmada tekvîn sıfatının yarata­nın üzerine vukubulması gerektirdiği için tenakuz teşkil eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.

«Hikmettir», diye ifade ettiği şey, hak ve gerçektir. Amma, «daha salihtir,» ifadesiyle neyi murad ettiğini anlıyamıyorum. Onun dışında veyahut benzer hakkında öne sürdüğü sözün hiç bir mânâsı yoktur. Allah, hikmetten hariç olmayan fiili işler. O, yaptığından sorulmaz. Çünkü fiilin dışında kalma, sefehi gerektirir ki, bu da Rab olma sıfa­tını düşürür. Sonra hikmette iki yol vardır : Birincisi, adalet; ikincisi üstünlük. Allah'ın üstün kılmak hususunda kadir olduğu şeyin nihayeti yoktur. Bir şey hakkında fiilinin kuvvetinin ulaştığı şeyin daha üstün olması ile konuşur. Bununla beraber onun yani üstün olanın dilediğini üstünlükle tahsis etmeğe hakkı yoktur. Allah'ın fiilinin, zikrettiğim hu­suslardan dolayı hikmetin dışında olması caiz değildir. Adaletin mânâsı da böyledir. Yani, adalet herşeyi yerli yerine koymak demektir. Fakat onun dereceleri vardır. Şöyle ki :   Bazısının fiili ihsan ve üstünlük olarak vasfolunur. Bazı fiili de adalet ve hikmet olarak vasfolunur. Zira onların her ikisi failin işlediği fiilden her fiil için umum isimlerdir. Bi­rincisi; kendisi, onu terketmeğe sahip olması bakımından özeldir. Onu, in'am ve ihsan ederek  yapar. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Şu mahlûkâtdan Önce bir şeyin yaratılmasına kudretin bulunması hakkındaki soru, vakit hakkında açıkladığımız şey mesabesine çıkmış olur. Allah, herşeyc kadirdir. Sonra, «niçin eşya devamlı olarak hadis olmaz?» diye itiraz olundu. Bu hususa geçen mevzularda; nihayetsiz olarak bir şeyden önce bir şeyin olmasının bâtıl ve fasit olduğu, şeklin­de cevap verildi.

Şeyh Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bunun cevabı bizce şöyledir : Eğer sen «Eşya devamlı olarak hadis olur,» sözünden eşyanın devamlı var olduğunu kastediyorsan bu mümkün değildir. Çünkü böyle denildi­ğinde eşyanın kadîm olduğu isbat edilmiş olur. Onun kadîm olması da kendisinin sonradan var edilmesinin doğru olmadığı öne sürülür. Eğer o sözünle, eşyadan her bir şeyin var olduğu zamanı için var olduğunu kasdettin ise bu söz hak ve gerçektir. Çünkü Allah'ın kendisi gayri ile değil, bizatihi yaratıcıdır.

Sonra Muhammed bin Şebib'in, Mülhidlerin sorularından[17] karşılaş­tığı hususu zikretmek üzere deriz ki : O, kendisinin ibadet ettiği bir'-den, «o, neden?» sorusu ile karşılaştı. Biz bu soruya verilen cevabı ge­çen mevzularda ayan beyan olarak izah ettik. Soruyu soran gerçekten, şunun, bunun misli olması muhtemel olduğunu iddia etmektedir. Biz, Allah'ın eşi gibisi şöyle dursun, benzerinin bulunmadığını açıklamış bu­lunmaktayız. Kendisine işaret olunan şey asla muhtemel olmaz. Biz onu duyu organları ile bilemiyoruz ki, kendisine işaret edelim.

Soru sahibi sorusuna devam ederek diyor ki : «Âlemin şahadet ve delâlet etmesiyle bulunan mânâ nedir? O, nedir? O'nun ismi nedir?» Bu sorunun cevabı bizce şöyledir : O, bir olan Allah'dır ki, O'nun eşi ve benzeri yoktur. İşte bu sistemle soruya dönülecek yolu keseriz. Çünkü O, zihinde düşünülene avdet eder. Bunda ise O'nun nefyi vardır. Ancak delille var olma hususu müstesna.  Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, «O, nerededir?» suâline göyle cevap verdi : O, eşyadadır. Eşyaya hulul etmeksizin eşyanın idarecisi O'dur. Bu, tıpkı, «felan işindedir,» denildiği gibidir. Devamıl olarak eşyanın kendisini ihata etmek­sizin bu husus tahakkuk eder, dedi.

geyh Ebu Mansur dyor ki : Bu kişi, kendisine sorulan soruya ver­diği cevapta hata etmiştir. Bilâkis onun şöyle deyip suâl sorması hak­kı vardır : Sen, mekândan soruyorsun, gerçekten Allah var iken mekân yoktu. Allah-u Teâlâ mekânlarla vasfolunmaktan yüce ve bendir. Hatta Allah, hiç bir değişikliğe uğramadan, asla zeval bulmadan olduğu gi­bidir. Amel hakkında olma hususunu ifade etmekle İnsanlar arasında, bilinen, onun başkasının hükmü altında bulunduğunu ve başkasının onun yapıcısı olduğunu haber vermekten ibarettir. Allah-u Teâlâ bu va­sıfla vasfolunmaktan berîdir, münezzehtir.

Sonra, kendisine : «Siz Allah'ın mahlûkâtına benzediğini ve mah-lûkâtmm da Allah'a benzediğini nefyettiğiniz zaman, muhakkak Allah'ı, mahlûkata; mahlûkatı da Allah'a benzetmiş oluyorsunuz,» deyip soru sorana cevap olarak şöyle der : Evet, o nefyetmektir. Nefyetmekte ise benzetme yoktur. Görmüyor musun ki onun aynısını beyaz ve siyah hakkında birisi birşey söylese o da ikisinden birisinin diğerine benze­mediği içindir ki o, benzetmeyi icabettirmez. Birbirine benzeme, ancak ispatta olur.

O'nun zikrettiği şey, güzeldir. Eğer onunla benzeme hâsıl olsaydı onun «bu O'na benziyor,» sözü aksi olanı icabettirmiş olurdu. Ve onda da hakikatlerin tersyüz olması ve mecazın tümünün, yok edilmesi gibi hususlar bulunurdu. Onun umumiyetle ifade etmiş olduğu, gerçekten nefyin akıl ve düşünceden nefyolunanı kaldırıp yok etmesidir. O, yok olunca da her ikisi onu takdir etmezler. Birbirine benzeme ise, sıfat veyahut cevherden takdir olunanda vaki olandır. Bunun içindir ki, onun mânâsı bâtıl olur. Onun mislisiyle şu iddiada bulunan kimseye cevap verilir : Hakikaten siz Allah-u Teâlâ'yı mekânla vasf etmediğiniz za­man, O'nu sınırlandırmış olursunuz. Sınırlandırma ise, mekânı nefyet­menin kendisidir. Allah-u Teâlâ'nm vasfedilmesi hakkında smırlandırıî-manın nefyedilmesi mümkün değildir. Mekânlar da böyledir. Bilâkis Al­lah-u Teâlâ'ya bütün mekânları isnad eden veyahut mekânlardan birini isnad eden kimse Allah'ı bir mekânla sınırlandıranın ta kendisi olur. Çünkü o, Allah'a, akıl ve düşüncenin sınırlandırdığı şeyden Allah-u Teâ-lâ'nın zatına izafe edilen mekânı ispat eden şeyle ispat etmiş olur. İşte bu takdirde sınırlandırma ve benzetme hâsıl olur. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra, «Allah, mahlûkatı nasıl yarattı?» sorusuna şu cevabı veri­yor : Gerçekten O, eğer sorusu ile fiilde muâleceyi kastediyorsa o, caiz değildir. Bilâkis Allah, mahlûkatı yarattı ve mahlûkatm aynını ilâçsız olarak icadetti. Eğer sorusu ile Allah, neyi' yarattı, diye murad ediyor­sa, sema ve benzeri cevherlere işaret edilir. Çünkü Allah, «şey»i yarattı. O da yaratılanın bu §ey olduğunu iddia etmiştir. Eğer sorduğu soru ile Allah, mahlûkatı niçin yarattığım kasdediyorsa, cevaben denir ki, Al-lah-u Teâlâ, mahlûkatı dinlerindeki menfaatleri ve kendilerine teklif et­tiği hususun onlar için en yararlı ve salih olanını vermek için yarattı.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki ; Bu suâlin cevabı; Allah-u Teâ-lâ'mn fiilinin keyfiyeti olmaması bakımından suâli reddetmek olmalıdır. Çünkü her keyfiyet sahibi olan misâller sahibi olur. Sonra bir şeyin ya­ratılmış olması hakkındaki söz, o, kendisi midir, yoksa gayri inidir? diye ihtilâf edilmiştir. İnsanlardan bazıları o, O'dur. Yani, yaratma sı­fatı Allah'ın kendisidir, diyor. Öyle ise, onun mezhebine göre bu soru doğru değildir. Çünkü onun yaratması gayri değildir. Böylece O, yani, yaratma ile temsil olunur, insanlardan bazıları da der ki; «şey»in yarat­ması Allah'ın ezelde kendisi ile vasfolunduğu sıfatıdır. Öyle ise onun keyfiyetinden suâl etmek,[18] Allah'ın zatının keyfiyetinden ilminin ve kudretinin de keyfiyetinden suâl etmektir ki bu, fasid ve bâtıldır. Son­ra, yine kendisine, «Allah eşyayı bir şeyden mi, yoksa şey olmaksızın mı yarattı?» soran kimseye cevaben der ki : Eşyayı yaratması bir «şey» den değildir. Yani «şey»siz olarak yaratmıştır. Bunun mânâsı eş­yayı aslı olmaksızın yaratmıştır. İşte bu, cisimlerin hadis olmasından haber verdiği şeydir. Fakat, mu'tezüe mezhebince eşyanın şey olması Allah ile değildir. Bilâkis eşyanın var olması Allah iledir. Öyle ise on­ların sözüne göre eşyanın bir şeyden olmaksızın yaratılması mümkün değildir. Hatta Allah, eşyayı yaratmadı ve fakat eşyanın aynını yok­luktan icadetti. Onlara,göre yokluk ta eşyadır. Bu söz ise, dehrîlerin söz­lerine benzeyen[19] sözdür. Bizi bu gibi görüş ve düşüncelerden koruyan Allah-u Teâlâ'ya hamd u senalar olsun.

Allah-u Teâlâ'mn mahlûkatı niçin yarattığı hususunda sorulan suâ­le verilen cevap cidden gariptir ki, Allah, mahlûkatı, mahlûkatm menfaati için yaratmıştır. «Allah, mahlûkatı niçin yarattı?» diye soruluyor. O da mahlûkatı, mahlûkatm menfaatleri için yarattı, diye cevap veri­yor. Bu, çok garip bir cevaptır. Çünkü kendisine şöyle de sorulabilir : Niçin mahlûkatı, mahlûkatm menfaati için yarattı? Mahlûkat için olan ih­tiyaçlar nelerdir? Mahlûkat yoktu ki, inahlûkatı, onların menfaati için ya­ratsın? Eğer[20] «mahlûkatı kendi menfaatlerine muhtaç olmaksızın yarat­tı,» denmesi caiz olsaydı, bu nasıl olurdu? Çünkü mahlûkat yoktur. Öyle ise bu yaratma her ne kadar kendisi muhtaç değilse de, kendi nefsinin menfaatleri için[21] olmuştur. Bu söz, onun sözünden daha uygundur. Çün­kü O, «Allah, Halik (yaratıcı) değildir, Rahman ve Rahîm değildir. Bu isimlerin Allah'ı, medhetmek ve O'nu ta'zinı etmek içindir,» demiştir. Güya Allah, onların katında mahiûkat ile faydalanmıştır. Çünkü kendi zâtı ile böyle değildi. Böyle olması ise mahlûkatı ile hâsıl olmuştur. AJ-îah-u Teâlâ, menfaat ve ihtiyaçlar gibi tüm sıfatlardan berî ve münez­zehtir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Fakih Ebu Mansur der ki: O'nun, «Allah o şeyi yarattı demesi»"[22] şunu ifade etmektedir; bu takdirde «şey», Allah'ın Zâtı ile, yahut ta kendi nefsinin Zâtı ile bulunmaktadır. Çünkü Allah'dan ancak Zâtı ile olan olur. Allah'dan, .halkuıa da kendi Zâtı ile yaratmasından başka bir şey isnad edilmez. Öyle ise O, nasıl yaratıcı oluyor ki, Allah'dan, ya­ratmanın gayrinden bir şey sadır olmamıştır! Yaratma sıfatı da Al­lah'ın gayri değildir. Niçin mahlûkatm, halik olması, Allah'ın halik ol­masından daha evlâ ve lâyık değildir? Zira Allah'dan, mahlûkata, Al­lah'ın yaratması olmasından başka bir şey isnad edilmemiştir. Bir şe­yin kadîm olması, diğerinin onunla olmasını icabettirmez. Görünen âlem­de kendisi ile olan şeyi, başkasına isnad olmadığı zaman o, şeyi gaipte, yani görünmeyen âlemde nasıl vacip kılar?

Nasıl yarattı? sözüne verilen cevap da yerinde değildir. Çünkü mu-âlece ile yaratılmadı, diye cevap veriliyor. Cevabında zikrettiği sözün hiç bir mânâsı yoktur. Çünkü o, oîmıyan şeyden sorulmuyor. Bilâkis O, Allah-u Teâlâ'nm fiilinin keyfiyetinden sorulmuştur. O'nun ilâçsıs olarak yarattı demesinin mânâsı yoktur. Onun indinde şeyin yaratilması, o şeyin kendisi olduğu vakit, suâli taksim etmezden cevabını o şeyle vermesi gerekir ki, sonra ondan keyfiyetten sorup anlaşılmasını iste­diği şeyi giderebilsin. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Kendisine, «Allah dâima Âlim (bilici), Semî' (igitici), Basîr (gö­rücü), olduğu zaman, böyle olduktan sonra, niçin Allah devamlı olarak yaratıcıdır?» diye suâl eden kimseye şöyle cevap veriyor : O, bu so­rusu ile Allah-u Teâlâ'ya ezelde yaratma sıfatının vacip olduğunu ifa­de ediyor. Ve devamlı olarak işiticidir, sözü ile de sağırlığı nefyediyor. Âlim ve Basîr sıfatları hakkında da böyle ifade ediyor. Ve iddia edip diyor ki : Allah, belirli olan sıfatı ile yaratıcıdır. Yoksa belirsiz olan sı­fatla yaratıcı değildir. Bunu zikrettiğimiz şeyden ötürü söylüyor.

Fakih Ebu Mansur (r.h,) diyor ki : Eğer onun Allah hakkındaki ifadesi; «Allah devamlı olarak işiticidir; görücüdür; bilicidir,» olmayıp, Allah, cahil, kör ve sağır değildir, demek olsaydı bunu sarahaten'ifade etmesi daha yerinde olurdu. Çünkü bu ifade şüpheden daha uzaktır. Zira, bir şeye o, cahil değildir; âciz ve sağır da değildir, denmesi caiz olur. Böyle ifade edince; onu, kadirdir, âlimdir, işitici ve görücüdür, diye vasfetmek vacip olmaz. Bunda zikrolunan şeyden başka bir şey olmadığı zaman nefyetme ciheti, anlayışında yarar bulunmayan şeyi anlama yönünden daha yakındır. Bilâkis onda her türlü zarar vardır. Eğer bununla zıtiarı nefyetmekten başka bir şey varid olmuyorsa, o zaman zikrolunan şeyin var olduğunu ifade etmeden, zıtiarı nefyetmek üzere o, sıhhatli ve salimdir; her türlü âfet ve hastalıktan beridir, de­sin. Bu hususu söylemek caiz olmayınca, zikrettiği şeyden hâsıl ola­nın açıklanmasında iddia ettiğinin bir vehim olduğu açıklanmış olur.

Sonra, fiillerin birbirini takip ederek en güzel nizam üzere ve en muhkem bir şekilde meydana gelmesi, onları bilmenin ve meydana ge­tirmeye kadir olmanın delilleridir. Yoksa cahil ve aciz olmayana dela­let eden deliller değildir. Çünkü bir olanın gayri olanın; vasfettiği şeyle arazların hepsi gibi, kendisinden asla fiil ve tam bir ahenk ve nizam içinde âlemin bulunması husule gelmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onlar, sıfatların isimleri olduklarına göre, sıfatlar kaldırıldığı için onlar da yok olup ortadan kalkarlar. Sıfatlar tahakkuk etmeyince de isimler lâkapların isimleri olurlar. İsimler böyle olunca da o devamlı olarak böyledir demek, lâkabın ezele intikal etmesinden dolayı mânâsı olmayan bir sözden ibaret olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, işiticidir, bilicidir, demekle, her bilinen ve üzerine kudret cari olanın ezelde işitilmiş olması vacip değildir. Öyle ise, halik sıfatı hakkında da böyle denir. Fakat, eşyanın bulunduğu hal üzere olması için, onun yaratıcısının olması, tıpkı eşyayı büen, ona kadir olan ve benzeri sıfatların kendisinde bulunanın var olması fiilidir. Belirsiz ola­rak, âlimdir, işiticidir, görücüdür, demekle; belirli olarak, O, âlimdir, o, işiticidir, o görücüdür, demek bir olduğu zaman; O, haliktır demek de böylece bir olur. Bilâkis, eğer telâffuz edilenden «belirsiz olarak ya­ratıcıdır» olursa, ondan olumlu olarak ifade edilmek suretiyle kadîm olmayı vacip kılmakta belirsiz olarak, «O haliktır» demek daha doğru ve lâyıktır. Görülmüyor mu ki, belirsiz olan vezin gibi, belirsiz olarak ifade edilmek suretiyle «Kıyamet gününün mâliki, ve herşeyin yaratı­cısıdır,» denilir. Bu ifadeye her var olan, her hadis olan girer. Halbuki belirli olarak ifade edilen, O, yaratıcıdır, demekte bu husus yoktur, örf­te de onun için böyle denmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki ; Bu hususta asıl olan odur ki; haki­katen Allah-u Teâlâ'yı bilmenin yolu ancak âlemin kendisinin varlığı­na delâlet etmesiyledir. Bu ise O'nun bilinmesine duyu organları veya­hut nakli delillerin şehadeti ile ulaşılması yönlerinin kesilmesi ile olur. Sonra şahit olan, Zâtı ile şehadet etmek yönü ile değil, kendisinde bu­lunan sıfatı yönünden ancak O'na delâlet eder. Zira yok iken var ol­mak, kendisi ile sonradan var olanın kendisi ile bilinen icad ve ihdasın delilidir. Şahid olanın hallerinin muhtelif olması ve birbirlerine zıt bu­lunanların bir yerde toplanması da, O'nun kudretinin ve kudret sahibi olan idarecisinin idaresinin geçerli olduğunun delilidir.

idarenin uyumlu olması ve aklın altında[23] vukubulanın çokluğuna rağmen birbirleriyle tezada düşmemeleri, kendisi ile âlemin bilindiği akıl yolu ile elde edilen ilmin delilidir. Duyu organları ile his olunan hiç bir şey yoktur ki, Zâta delâlet etsin. Kendisinden sıfat nefyolunduğu za­man ise, sıfatı tahakkuk ettirilmeksizin Zâtın ispat olunduğunun söy­lenmesi caiz değildir. Çünkü O, mevcudatın şehadet etmesinin yolu de­ğildir. Doğru oldukları delillerle sabit olan kimselerin, ilim, kudret ve benzeri sıfatlardan zikrolunanlara göre Allah âlimdir, işitici ve gö­rücüdür demeleri de böyledir. Bununla beraber bu isimler gerçekten sıfatların isimleridir.

Sonra, mekânla, çıkmak veyahut girmekle, bitişmek veyahut ay­rılmakla, zıddiyet ve benzeri sıfatlarla söylenilenin tedkik ve tahkik edilmeksizin o hallerin zıtlarını nefyetmek için Allah'ın vasfolunması can değildir. îçtima etmek, ayrılmak, hareket etmek ve durmak gibi hususların halleri de böyledir. Onların söyledikleri asla caiz değildir. Tevfik ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.)[24] diyor ki : Âlemin hadis olduğu sabit olun­ca onun bulunduğu hal üzere yok iken evvel geçenlerin, sonradan ge­lenler ile var olması mümkün değildir. Bunun ittifak etmesi ile bilinir ki, âlem, Allah'ın ilmiyle var olmuştur. Sonra his olunan, yani duyu organları ile anlaşılan şey, olmadıkça âlemin hisle bilinmiş olması ve­yahut kıyas olmayınca âlemden ibret alınması mümkün değildir. Öyle ise Allah'ın, O'nun zâtım bildiği sabit olur. Zâtı bilinen §ey de, ister O'nun bilinmiş olması hazırken olsun, ister gaipken olsun müsavidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Bunda asıl olan şudur ki, Allah bi­lindi fakat hisle değil, kendisi ile bilinen şey de Allah'ın onu bildiğine delildir. Çünkü Allah' onu öyle bir şekilde yarattı ki, o, kendi varlığı­na delâlet etti. Sonra onun âlemi bilmesi zâtının gayri olması muhte­mel değildir. Çünkü bir gayri yoktur ki, onu var etsin. Sonra o var olan da onun üzerine delil olsun. Öyle ise Allah-u Teâlâ'mn, onun var olmasından önce kendisini bildiği sabit olur. Onun için gayri yoktur ki o gayri ile kendisini bilsin, öyle ise bununla Allah-u Teâlâ'mn gayri ile değil, Zâtı ile bildiği sabit olur. Tevfik Allah'tandır.

Sonra kendisine bazı şeylerden soruyor ki, onlardan suâl açmanın inatlaşmadan başka bir mânâsı yoktur. İnatlaşmanın hakkı olan ce­vap da onu menedecek şeyle terbiye etmektir. Yoksa sofistlerin halin­den anlattığımız şey gibi delillerle istidlal etmek değil. O, Allah'dan «Allah her şeye kadir değil midir?» diye sordu. Kendisine evet diye cevap verdikten sonra devamla şöyle dedi : Allah her geye kadirdir. Hatta Dünyayı yumurtanın içine sokmağa bile kadirdir. Bunun üzeri­ne bunda bir tenakuz bulunduğunu öne sürdü. Çünkü bunda yumurta­yı dünyadan daha geniş kıldı. Halbuki yumurta dünyadan  daha dardır. Çünkü o, dünyadan bir cüz'dür. En küçük ve en büyük olan hak­kında yapılan b te'vil de böyledir.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bunun cevabı bizim katımız­da şöyle ifade edilir : O, bu sözü ile yumurtayı dünyanın bir kısmını teşkil ettiğini söyledi ki, bu da mümkün değildir. Çünkü bunda cüz olanın kül olana dönüşmesi vardır ve kül olanın da halinde hiç bir de­ğişiklik olmadan cüz olmaya dönüşmesi bulunur ki, bu da tenakuz teş­kil eder. Eğer yumurta ve yumurtanın gayri ile dünyadan olduğunu ve dünyanın içinde kılındıklarını murad ediyorsa bu, iki vecih üzere mütalaa edilir : Birincisi, her ikisinin kendi hali ile olmalarıdır. Bunu, Muhammed bin Şebib'in zikrettiği şeye havale etti. Eğer bununla söy­lediği şeyi küçültmek veyahut yumurtayı genişletmek —ta ki yumurta genişlenip dünya oraya sığsın— murad etti ise, bilsin ki Allah-u Teâlâ buna kadirdir. Tevfik Allah'tandır.

Kitabın sahibi, mu'tezilenin benimsediği yolu benimsiyor. Mu'tezi-lenin mezhebi ise şöyledir : Gerçekten Allahu Teâlâ; sivrisineğin fiili­ni ve cevherlerden onun üstünde olan şeyin yaratmasına kadir değil­dir. Allah'ın fiilinin tümü, kudretin altında vukubuluyor, yahut onda başkasının kudreti bulunuyor. Bununla beraber akıllar; imkân dahilin­de olan eşyanın ekserisinde olmak şöyle dursun, Allah'ın hergeye kadir olduğu hususunda iddia ettikleri şeyi tahkik ve tedkik etmekten bile kaçındılar. Akıllarında imkân dahilinde olan hususlarda hariçte emsal­lerinin itirazlaşmalarınm hiç bir mânâsı yoktur. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra kendisine şu soruyu soruyor : Allah, kendisi gibisini yarat­mağa kadirdir. Bu ise, mümkün değildir, diye cevap veriyor. Çünkü bun­da yaratılmış olmayı icabettirme vardır. Halbuki yaratılmış olan, son­radan var olmuş hadistir, Allah ise kadîmdir. Öyle ise Allah'ın mislinin olması bâtıldır, mümkün değildir. Kudretten sorduğu şey de mümkün olmama bakımından birinci gibidir. Ve yine diyor ki : Bu görüşte ya­ratılmış olanın ispat edilmesi vardır. O ise, cisim olup san'atmm eser­leri kendisinde bulunması veyahut araz olup kendi nefsi ile kâim ol­mamasından hâli kalmaz. Kendi nefsi ise kendisinin hadis olduğuna delâlet etmektedir. O ise, yani Allah ise, bunlardan birisi gibi değildir. Ve yine diyor ki : Her sonradan var olan, yok olma ihtimali ile karşı karşıya bulunur. Allah-u Teâlâ ise, kendisinde yok olmanın bulunma­sının imkânı ve ihtimali olmasından yüce ve berîdir. Çünkü böyle olmasaydı kendisinin  yok  olması  caiz  olmayan  şeyle,  gayrinde  caiz  ol­mayan §ey, bir anda bununla değişikliğe uğramış olur.

Şeyh Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Geçen hususları düşünen kim­se, soruyu soranın, aklın idrak etmesi mümkün olan şeyde fikir beyan etme yollarından ne kadar uzaklaştığını ve altından kalkarmyacak ka­dar büyük sorular sorduğunu anlar. Çünkü O, «Allah, kendi gibisini yaratmağa kadirdir,» diye soruyor. Ve devamla şöyle diyor : Allah gi­bisi olan, ne cisim olur, ne araz ve ne de sonradan var olan hadis.[25] Onun yok olma ihtimali de yoktur. Çünkü ondan bîr şey olsaydı, O'nun misli olmazdı. Ayrıca şöyle soruyor : Zikrettiği şey, nasıl baki kalır? O'nun zikrettiği şey, nefyettiği şeyin olması hakkında var olanın kı­sımlarıdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Biz, mu'tezileye cevap verirken bundan daha açık seçik olanı ifa-de ettik. Bununla beraber başka yönlerden onları ilzam eden hususlar vardır. Onlar, Allah-u Teâlâ'yı zulüm, sefih ve yalan üzere kudret sa­hibi olması ile vasfediyorlar; bunlar öyle şeylerdir ki, eğer bunlardan bir §ey var olsaydı Allah'ın Rab olma sıfatı yok olurdu. Sonra, O'nu işlemesi, yapması da caiz değildir. Bunun içindir ki, O, şöyle desin : Allah, kendi gibisini yaratmağa kadirdir, fakat yapmaz. Çünkü bunun böyle söylemesi hadis olanı, kadîm kılmasından ve fani olma ihtimali olanın da fani olmama ihtimali bulunduğunu söylemesinden daha çok şaşkınlığa sevkedecek bir şey değildir. Kendisinde yaratma eseri vu-kubulan şeyin, onda vaki olmaması; ancak kadîm olanı, hadis; baki olanı, fani; hekim olanı da sefih kılmakla daha şaşılası bir şekilde vukubul-duğu ifade edilir. Fiile intikal etmek üzere, eğer kudret, bu hususa doğ­ru yöneldi ise onların mezhebine göre birincisi de böyledir. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Sonra, bizim mezhebimizde konuya intikal etmek daha kolaydır. Şöyle ki; gerçekten Allah-u Teâlâ'nın herhangi bir kudretin altında bu­lunması asla mümkün değildir. Onun gibisinin olması için, kudretin al­tına başkasının girmesini ifade etmek, kendisinin bir eşinin bulunma­sını reddetmektir. Çünkü böylece kudretin altına girmiş olur, diğer kudret de ona katılmış olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

îstersen şöyle de diyebilirsin : Bu soru, tenakuz teşkil etmektedir. Çünkü O, Allah, kendi misli olanı yaratmağa kadirdir, diyor ve O'nun misli de mahlûk olmaz diyor. Güya o, şöyle demektedir : Allah, mahlû-kattan, benden Önce kendisi gibi olmayan şeye kadirdir. Ve yine bu­lunduğu halin gayri olma ihtimali olursa, bu, O'nun hüviyetini yok eder. O başkası da eşyanın hüviyetini teşkil eden kendisinden ibarettir. Kuv­vet ancak Allah'tandır.

Esas olarak ifade edilir ki, şüphesiz Allah-u Teâlâ, kendisinin misli ve benzerden ve şeyler gibi olmasından yüce ve berî olduğu tahakkuk etmesiyle îlâti olması gerçekten sabit olmuştur. Öyle ise, kendisindeki ulûhiyeti Iskat edecek olan şeyle eşi ve benzerinin bulunmasının im­kân ve ihtimal dahilinde olması kesinlikle mümkün değÜdir.

Hakikaten, onun öne sürdüğü, fikir yönünden sözü tenakuz teşkil etmektedir. Çünkü o, meydana getirilmekten bahsediyor. Böylece Al­lah'ı «var olunmuş» yapıyor. Oysa, kendisiyle meydana geldiği şeyin ortadan kaldırılmasıyla, «var edenin», «var olunmuş» olması mümkün değildir. Çünkü bu, onun da zeval bulması demektir. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Sonra onların ifade ettiklerine göre : Allah, yaratıcı değildi, son­ra yaratıcı oldu. Bu yönden, Allah'ı, kendisi ile yaratıcı olduğu kudretin altına sokmuş olmaktadır. Öyle ise böyle olmayanın bulunmasının caiz olduğunu nasıl inkâr ediyor? Böylece Allah az önce zikredildiği gibi yaratıcı olmuş olur. Tıpkı O'nun, böylece başkasını yaratmış olduğu gibi. Yardım ancak Allah'tandır.

Sonra Alîah'dan sorup göyle dedi : Allah, eşyayı yaratmazdan önce onları yaratmağa kadir miydi? Bu soruya, evet, demek suretiyle bâtıl olaıî görüsünü ısrarla savundu. Delili olarak da âciz olanın bulunması­nın memnu olduğunu öne sürdü. Bu hususta O'nun kudretini, meydana getiren birinin varlığına delâlet etmiş oldu. Allah-u Teâlâ, kudretten kendisine arız olan şeyle değil, kendi zâtı ile kadir olduğu zaman o, sa-yılmıyacak kadar çok olan şeylerden dünya ve emsali üzerine kadir ol­duğundan, kudret sıfatıyla mevcuttur.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : O'na cevap olarak şöyle de­nir : Allah, kendisine ânz olan kudretle değil, binefsihî kadirdir. Siz, nasıl oluyor da, Allah'ın, kulların hareketlerinin ve sükûnetlerinin on­ları bu fiillerine kadir kılmak suretiyle bunları yaratmaya kadir oldu­ğunu iddia ediyorsunuz? Allah, kullarını kendi fiillerini yapmaya kadir kıldığı vakitte kendisindeki  o fiiller üzerinde olan kudreti yok olmuş olur. Ancak onlardan kuvveti alması müstesna. Bu ise kudreti zât ile veyahut arazlarla vasfetmektir. Kimin ki vasfı bu olursa, ondan fiil meydana gelmediğinde onun kuvvet ve kudret sahibi olduğunu söyle­mek mümkün değildir. Kudretinin zeval bulması muhtemel olan şey ise onların mezhebine göre bizatihî kudret sahibi olduğunu söylemek müm­kün değildir.

Ben, gerçekten her nekadar mu'tezilenin sözlerini zikretmeğe ken­dimde bir ihtiyaç hissetmedimse de, düşünen kimsenin onların mezhebi üzerine dinsizlerin itirazlarını reddetme ve tevhidi ispat etmenin yolu­nun bulunmadığını ve tevhîd hakkında gerçek ve hak olan fikir ve söz­lerin onların gayrinin sözleri olduğunu bilmesi için mu'tezilenin- sözle­rini, fikir ve görüşlerini zikrettim. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra şöyle iddiada bulunarak yine bâtıl fikrini yaymaya çalıştı : Gerçekten her kadir olanın fiili24 kudretine sebkat etmiştir.[26] Bu ise, başkası ile kadir olan ve fiilinin başkası ile meydana geldiği kimsenin vasfıdır. O, bir halden bir hale girer. O'nun zâtı yok olmayı ve istihaleyi kabul eder. Allah-u Teâîâ ise, kendi nefsi ile eşyaya ve eşyayı mey­dana getirmeye kadirdir. O'nun bu hususta zikrettiği şey ise bâtıl ve fasittir. Kuvvet ancak Allah'tandır. Biz, geçen konularda bundan daha açık ve beliğ olarak mevzuu beyan etmiştik. Tevfik Allah'tandır. Ve yine bu hususda Allah-u Teâlâ'nm Zâtının[27] Âlim olduğuna alâmet ve işaret vardır. Biz onun vehmini açıkladık.

Sonra Allah-u Teâlâ'nm, eşyayı yaratmasından sordu. Çünkü eş­yada Allah'ın bir menfaati yoktur ve Allah'a eşya, yük de olmaz. Al­lah'ın arazı, devamlı sevap olması için yarattığını iddia ederek bunun bir hikmet olduğunu söyledi. Böylece Allah'ın fiili, yaratmaya tekad-düm eden bir illet için değil, mahlûkatmın menfaati için olur. O, tıpkı bedenlerin birleşmesi ve kullardan meydana gelen eşyanın nev'ileri gi­bidir.

Ebu Mansur (r.h.) der ki : Biz, gerçekten geçen mevzularda bu görüşe cevap teşkil edecek hususları beyan etmiş bulunmaktayız. Oysa ki illetten suâl etmek mümkün değildir. Çünkü o, üzerinde saltanatı bu­lunan biri için olur. Veyahut fiili hikmetin dışına çıkar da ondan so­rarız Sonra Allah-u Teâîâ'mn Rab olmasının hikmetini öğrenmeyi sor­mak ise, Allah'ın bizim üzerimizde rubûbiyyetini bilmemiz için hakkı vardır. O'nun hakkım ve emrini ve O'na itaat etme, hürmet etmede Üzerimize farz olan hususu yerine getirmeyi bilmemiz de Allah'ın bizde olan bir hakkıdır. Bu ve benzerlerini saymak onun her dediği ve bil­diği şeye cevap verme hakkım ifade eder ki; bu, bizi, O'nun fiilinde il­let aratmaz veyahut soranın kendi hareketi ile tecavüz etmiş olduğu husus hakkında cevap vermek için delil getirmekte bizi meşgul eder. O, kendisinin nıes'ul olduğu ve cezalanacağı fiili için bulunmuş olduğu halden Özür dilemekten yüz çevirmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun; Allah, mahlûkatı, onların yaran ve kendi menfaati için ya­rattı, sözü yukarıda zikredildiği gibi cevaptan çok uzak bir sözdük Çünkü o, eşyanın yaratılmasından sordu. Onun zikretmiş olduğu kim­se de eşyanın cümlesinden bir sınıftır. îşte bu husustur ki, onun or­taya attığı bâtıl olan ve fakat bâtıl olduğu kadar da büyük olan gö­rüşlerinden kaçınmasını icabettirdi. Kaderiye mezhebinden olanların kul­ların fiillerinin yaratılması hakkında sordukları şeydeki durumları da, böyledir. Çünkü onlar, bu hususlara cevap vermede işi küfre ve isya­na götürürler ki bu da fasittir. Çünkü bunun anlaşılmasının yolu nakli değildir. îlki ise aklî delil ile ortaya atılan vasıftır.

Aîlâme Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bize göre, esas olan şudur ki, gerçekten yüce olan Allah, hiç bir mahlûku yaratmadı ki, onun üze­rinde nimetinin eseri açıkça belli olmasın. Ve mahlûkatmdaki cömert­liğinin delilleri ayan beyan olmasın. Bu ise Allah-u Teâlâ'nm mahlû­katı hakkındaki dileğinin greçekte nafiz olduğunun, saltanatının ve mahlûkatmın mucidi olan[28] Zâtm vahdaniyetine delâlet eden hususu ih­tiva eden kendi hikmetidir. Aynı zamanda eşyanın hakikatlerini bil­mesinin ve kudretinin onların üzerinde cari olduğunun, eşya hakkında hiç bir şey kendisince gizli olmadığının alamet ve işaretidir.

Allah-u Teâlâ'ya, «gerçekten Sen niçin in'âm ve ihsan ettin?» Ya­hut, «niçin cömertliğini izhar ettin? Niçin hikmetin var oldu?», «Sen niçin vahdaniyetinin delilisin?» diye sormak ve bunun gibi zikrolunan diğer sorulan ortaya atmak mümkün değildir, bunlar bâtıl ve fasittir, böyle bir soruyu akıl asla kabul etmez, çirkin olduğu için hiç bir yerin bunu kapsaması muhtemel değildir. Bunun içindir ki, bu nevi soru bâtıl ve fasittir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra söyle demek caizdir : Çünkü Allah, bizatihi cömerttir; biza­tihi Kadirdir ve bizatihi Âlimdir. O, mahlûkatı ile mahlûkatına in'âm etmek suretiyle cömertliğini izhar eder. Çünkü onu yaratan kendisidir. O, nimetlerini varetmeğe, onları açığa vurmaya kadirdir. Bizce bu suâ­lin esası, temelinden bâtıl ve fasid olmasıdır. Çünkü o, fiilin zâtın ken­disinden ibaret olduğunu söylemiştir. O, fiili ile ezelde mevsuftur. Bun­dan sormak ise tıpkı onun bilen bir Rab olmadığını sormak gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [29]

 

Mes'ele (Îlim Ve Nazarı Reddetme)

 

Bir grup insan der ki : Bakmayı terketraek daha doğru ve kur­tuluş yoludur. Çünkü bakan kimse hakkı elde etmekten emin olmaz. Sonra bakmakta kendi nefsine delil kapısını açmış olur ki, eğer ondan kaçınmış olursa helak olmaktan emin olur. Eğer o olmasaydı sandığı şeye varmak için kendisine yol açılmazdı. Veyahut Allah'a delil getir­mek için kendisini ilzam eden bir bâtıl ile karşı kargıya bulunmazdı. İşte bu bakımdandır ki, helâktan emin olmak için bakmaktan imtina eder. Çünkü düşünmek, bahsetmekle gerçek olanın kendisine açılan ve görülen hususun olduğunu bilmeye mecbur kıldığı şeyi murad etmeyi intaç eder. Bununla beraber Rahman olan Allah'ı hatırlama işinde şek ve şüpheye düştüğü gibi şeytanı hatırlamaktan da kaçınır. Bakmak ve bahsi terketmekte bu hususlardan emin olmak vardır. Çünkü kendisi­ne ayırt etmesi lâzım gelen bir şey inkişaf etmemiştir. Ve kendisini talep etmeğe sevkedecek bir şeyi de zihninde düşünmemiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bakmak ve bahsetmeyi lüzumlu gören kimse şöyle der : Bu husu­su terketmekte muhakkak ve imkânsız olarak helak olma vardır. Çün­kü bakmanın lüzumlu olması onun bakmasının tekaddüm etmesinin aka­binde değil, bilâkis bakma ve bahsetmenin vaki olduğu şeyin ardmca-dır ki, o da kendisi ile güzel olanlarla kötülüklerin bilinmesi mümkün olan akıldır. O akıl iledir ki, kendisinin diğer hayvanlardan üstün oldu­ğunu bilir. Ve yine onunla mahlûkatm tedbirini ve idare işini icraya[30] malik olan Allah'ı bilir. Bununla beraber dünya hayatının lezzetinden nail olduğu şey ile, kendisinde terkip edilen baki kalma isteği ve yok olma sebeplerinin büyük elemlerini duyması ile fani olması ve dağınık bulunması gibi şeyleri zihninin ve zekâsının kendisine getirdiği husus­ları da bilir. Öyle ki, eğer ondan itiraz ederse muhakkak ki, kendisine mülâim olanı1 idrak etmekten bahsetmek ve kendi nezdinde daha istekli oîan en lezzetli şeylerin baki kalmasını bahsetmesi lâzımdır. Bu, öyle bir şeydir ki, onun aklı, ruhunun eşyalarla imtihan olma tehlikeleriyle karşı karşıya kalmasını aklı kabul etmez. Çünkü bu husus kendisine zararlı olanları bildirecek şeye yöneltmezdi ki, onlardan korunsun ve menfaath olanları da bildirmezdi ki onu celbetsin. Bu husus ya habe­rine güvendiği kimseyi öğrenmek için araştırmakla veya ona delâlet eden §eyde ihanetini bilmekle olur. Bunun için bu hususların hepsinde kendi reyi olmuş olur. Veyahut, az olduğu için kendisi gibisinden helak olmaktan emin kılacak şeyden, sonucunu kendisine gösteren az bir ijeyle kendisini imtihan etmeye çaba harcamasıyle bilir. Böylece her ikisini birden bahsetme lüzumu hâsıl olur.

Bununla beraber, şehevî isteklerden kendisinin yaratılmış olduğu şe­yi, istemediği hususlardan kendisine isabetini istemediğinden, nefsinin lezzetli şeylere kendisini sevk edecek ve kendisine elem, keder getirecek hususu bilmemesi, kendisini böyle kılan şeyle kendi haline bakmağa mec­bur kılar. Veyahut, ebediyyen kendisi böyle mi idi? Yahut hangi yönden ve ne şekilde kendisi böyle olmuştur? diye bakmak zorunda kalır. Kendi ge­lişme ve oluşmasını bilmesi için, kendi hallerine bakmayı terketmesini menedecek bazı düşünce ve anılardan hâli kalmaz. Kendisinde bulunan hususun, kendisinde bulunmasının sebebini yahut kendisindeki bu halle­rin kiminle idare olunduğunu bilmesi için bakar. Bununla beraber, kendi salâhını veya fesada uğramasını meydana getiren hususu kendisinde bu­lunan nimetleri, kendisinden zararlı olan şeylerin reddedilmesini, muhak­kak bilmesi gerekir. Bunların hepsinde bakma mecburiyeti ve delilin lâ­zım olması ciheti bulunmaktadır. Tevfik Allah'tandır.

Bununla beraber yakınen bilir ki, kendisini kaplayan bu bakmayı terk etme işi şeytanın vesvesesinin ta kendisidir. Zira bu şeytanın işidir ki, şeytan bununla onu, aklının semeresinden faydalanmaktan engeller; ve kendi nezdinde bulunan iyi fırsatlara kavuşturacak, istediğini elde edecek olan güvencesini sarsar. Bunun bir vakıa olduğunun delili, eşyayı düşünmek için akim kullanılması sonuçlardan ve başlangıçlardan gizli olan hususları bilmesi için olmasıdır. Sonra kendisine, onların hadis ol­duğuna ve o hadislerin de bir muhdisi bulunduğuna delâlet eden[31] şey, ken­disini nefsin şehevî, isteklerini yerine getirmekten meneder ve onun ger­çekten Şeytanın vesvesesi ve işi olduğunu bildirir. Oysa ki azalardan biri ni kendilerinde bulunan faydalardan alakoymak ve faydalanmayı ihmal etmek caiz olmadığı gibi, onları amellerinden jmenetmek de asla doğru değildir. Bilakis azaları, zararlı yönlerden menetmek, onları faydalı yer­lerde kullanmak vacibtir. Öyle ise, zarar ve menfaatlerin kendileriyle bi­linen akıl ve bakmanın ihmal edilmemeleri, muhakkak ki daha doğru ve daha evlâdır. Bununla beraber, kendisine anlama ve hatırlama geldiği zaman bakan üç hasletten hâli kalmaz :

1-  Ya bakması, kendisinin, hadis olduğunu, kendisinin bir muh­disi, bir var edeni bulunduğunu, Onun iyi amel karşılığı sevap ve mükâ­fat verdiğini, kötü amel işleyeni cezalandırdığını, azap verdiğini bilmesi­ne götürür; böylece onu öfkelendirecek şeyden içtinap[32] eder, onun razı olduğu hususa yöneltir de kendisini mesud[33] ve bahtiyar ederek âhiret şereflerine nail kılar.

2- Ve yahut, zikrettiğimiz şeyleri kabullerûneyip nefyeder ve çe­şit çeşit zevk ve lezzet  veren  hususlardan  faydalanarak yaşamasına bakar. Azap ise onu ahirete tehir ederek orada olacağına intizar eder. Veyahut bunların icap ettirdiği azabın hakikatini bilmek ve öğrenmek için tüm ilim kapılarını kapamağı dilemeğe sevkeder. Böylece kalbi müs­terih olur. Hiç bir endişeye kapılmaz. Düşünüp anîıyacağı, anlayıp kor­kacağı zaman kendisine gelecek olan korku yok olup gider, insaflı dav­randığı zaman bakmakla, her yönden kârlı olduğunu bilir. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Eğer «Allah-u Teâlâ'nıri kulun akliyle anlamdaığı geyi ona emret­mesi caiz olunca; anlamadığı şeyle ona hitap etmesi niçin caiz olmaz?» denirse cevap olarak denir ki : Her ikisinin arasında hiç bir fark yoktur. Senin zikrettiğin şeyin ona söylenmesi caiz olmaz. Alîah-u Teâlâ'nın, ya aklı onun anlaşılmasına vazifeli kılar veyahut işitmeye hitap edip, em­rettiği hiç bir şey yoktur ki, onun anlaşılması için bir yol göstermesin. Kim ki, kendi imkân ve ihtimali dahilinde bulunması sebebiyle onu anlamaktan mahrum olursa o kimse emrin dışında bulunur. Fakat anlama usullerinin cihetleri muhteliftir. Onların gerçekten hangi neviden olduk­ları bakmak ve düşünmekle bilinir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Eğer dese ki : Dünyada kulun efendisine : «Benim işimin seni öfke­lendireceğini bilmiyordum. Eğer ben bunu bilseydim yaptığım işten mut­laka kendimi menederim,» demesi en kabul olan ve en geçerli özür olun­ca, b.u husus Allah'ın hikmetinde niçin kabul olunmuyor. Bu soruya ce­vap olarak denir ki :

Bu ancak bizim aramızda güzel görülen husustur. Çünkü kendi aley­hinde delil olarak bilinen şey bu sözü ile ortadan kalkar. Amma Allah-u Teâlâ ise kulun kendisine, emrettiği şeyi bilmesi için delil yaratmıştır. Onun zekâsını hatırlama ile hareket ettirdi. Onu çeşitli ibretlerle uyardı. Kul bunu ancak bakmayı terketm'esinden yapmıştır, işte bu onun fi'lidir. özür olarak ileri sürülecek olan husus ise kendi aleyhinde delil teşkil eder. Çünkü o, bundan kendi fi'Ii ile kaçınmıştır. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) şöyle diyor : Bu mevzuda asıl olan şudur ki : Hakikaten Allah'ı ve Onun emrini bilme arazdır. O, ancak delil ile id­rak edilir. Allah-u Teâlâ kendisiyle, nefsinde bulunan hallerden delil olanı izhar buyurmuştur ki, onun rücu edeceği yerlerdir.

Bununla beraber, biz açıklamıştık ki, gerçekten zaruret onu, kendi hallerinden, azalarından, yararlı ve zararlı gördüğü şeye bakmasına ve onları düşünmesine zorlar. Çünkü zararlı bilmemekte felâket vardır. On­ları bilmesinde ise kurtuluşu bulunmaktadır. Yararlı olanlarla salâh bul­ması olduğunu bilmesi, kendisinin bilmeğe mecbur olduğu hallerden zik-rolunam kendisi icad edip idare etmediğini; bunu ikame eden birinin var olduğunu öğrenmeye götürür. Kuvvet ancak Allah'tandır. [34]

 

 

(İbni Şebib'in Cisimlerin Hadis Olması Hakkındaki Münakaşası)

 

Muhammed bin Şebib cisimlerin hadis olduğu hakkında şu delili öne sürüyor : Diyor ki, cisimler bir yerde durmaktan ibaret olan sükûnetten ve göçüp intikal etmekten[35] ibaret olan hareketten hâli kalmaz. Bunların her ikisi de[36] mekân itibariyle birinin diğerine tekaddüm etmesiyle muhtelif olmaları bakımından sonradan var olan hadislerdir. Gerçekten bun­ların birinde hadis olma sabit olmuştur. Eğer bu hususun iki cisimden birine madde ismi verilirse o zaman onun hakkında o madde nerede mey­dana geldi denir. Bizim ifade ettiğimiz şeklin gayrinde hadis olmasında cismin zeval bulması ile ilk görünen yerin haricinde var olduğu bilinir. Cisimdeki bu zaruri meydana gelen intikal ile his olunmayan bir hareke­tin varlığını bilmiş oluyoruz. Çünkü his olunan şeyin durumunda bir de­ğişiklik bulunduğunu görüyoruz. Bunnla ilk mekânda, şeyin bir yerde bulunduğunu ve ikinci mekâna intikal ettiğini anlıyoruz. Birinci halin­deki mekâna olan isnadından ayrılma hali hareket oluyor. Cisme olan münasebeti ve mübayenetsizliği ile hareketin vasfolunmadiğı şey • bakı­mından ikinci halinde intikal oluyor. Zira, bu cismin hakkıdır. Sonra Amr'm, birinci mekânın gayrinde bulunması bakımından ve Zeyd'in ya­nında olmadığı için birinci mekândan Zeyd'in hareket etmesi Amr'm ha­reket etmesinden daha evlâdır. Çünkü O, mekânda Amr'ın bulunması düşünülemez.

Buna itiraz eden kimse «o hareket nasıldır?» diye cevap vererek göyle diyor : Çünkü o hareket sizin fi'linizdir. Ondan önce kendi fi'linin keyfiyeti bilinmiyor. Siz, mukayese etmek suretiyle onunla harekete na­sıl ve niçin delil getirdiniz?

Bu hususa söyle cevap veriliyor : Tekaddüm ve teahhürün keyfiye­tinden bilinen ancak bizim fi'limiz olandır. Yoksa onun bize nisbetle baş­ka varlık olmasının bilinmesi değildir. Biz, delili onun başka varlık ol­duğuna dair ikâme etmiştik. Görmez misin ki, gerçekten bir grup insan cisme tekaddüm ve teahhürü ispat etmelerine rağmen, cismen başka bir varhk olmasını inkâr etmişlerdir. Sonra zikrolunan hususun hadis oldu­ğu sabit olunca, ki, cisim onu sebkat etmez. Cismin de hadis olduğu sa­bit olur.

Şeyh Ebu Mahsur (r.h.) diyor ki : Bu ibare öyle bir ifadedir ki, tev-hid ehli devamlı olarak bununîa şeref duyduğunu zikretmiştir. Fakat o, bu husustaki suâl ve cevabını uzatmıştır. Ben ise, bunu zikrolunan şeye işaret etmek suretiyle tafsîlatsiz olarak ifade ettim.

Sonra onun, hareketin cisim olduğunu söylemesine itiraz edildi ve denildi ki; ona, cismin kadîm olduğunu kim söylüyor, diye kim sormuş­tur? Çünkü hareket his ile hadis olan şeydir. İntikal hususunda şöyle dîyor : Birinci mekânda cisim olur. Ancak[37] birbirine girme durumu müs­tesna. Birbirine girme de intikal için başka bir hareketin bulunması ge­rekmektedir ki, o da cismin gayri olur. Bununla beraber eğer ikincisi girmiş olsaydı cisimlerin sonsuz olarak birbirlerine girmeleri gerekirdi. Eğer bu da caiz olmuş olsaydı, dünyanın, onun yumurtasına girmiş ol­ması caiz olurdu. Bunun aynısı ile birbirleriyle karşılama hakkında ce­vap vermiştir ki, bunların hepsi hiç bir yararı olmaksızın meseleyi uzat­maktır. Eğer insaf edip düşünmüş olsaydı onu delilinden menedecek şeyi bulurdu ki, o da şöyle demesidir : Cisim, ilk halinde ne hareket edicidir ve ne de durucudur. Böyle demesi ile zikrolunan şeyden cismi hâli kılmış olurdu. Bu sözde ise vasfettiği şey sebkat etmektir. Fakat cismin kadîm olduğunu söyîiyen kimse için cismin ilk hali sabit olmaz. Çünkü bu söz­de cismin hadis olması ifade edilir ve böylece vasfolunan husus kendisine lâzım gelir. Tevfik Allah'tandır.

Cismin hareketsiz olmasının, cismin gayrinde bir manâ olduğuna şû söz ile istidlal etmiştir. «O, şu evdedir» denildiğinde, eğer cisim ve evden başka bir şey olmazsa evin gayrinde[38] mevcut olmadığı sabit olur idi. Halbuki ev bulunmaktadır.[39] O, evde var olmakla mevsuf değildir.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu açıkça bilinen bir şeydir. O'nu kim­se sormaz. Zira onun hareketsiz olması, kendisinden cisim olma husu­siyeti zail olmaksızın hareketi anında yok olur. Böylece onun başka ol­duğu sabit olur[40]. Sonra şu görüşü öne süren kimseye cevap verdi : Bel­ki onunla beraber bulunan hareketsizliği bulunduğu mekânda idi. Bu­nunla beraber onun mekânda hareketsiz kalma müddeti fazlalık ve nok­sanlıkla ifade edilebilir. Öyle ise orada ilk hareketsizlikten başka bir şe­yin bulunduğu sabit olur. Buna verdiği cevap şundan ibarettir : Bu da, birincisi gibidir, ondan kimse sormaz. Evet, bunun cevabını tekrarlıya-hm ki, yukarıda açıkladığımız husustur. Yardım ancak Allah'tandır.

Sonra bu nevi de olağanüstü uzun uzadıya kelâmda bulunmuştur ki ben, kendisinde yarar görmediğim hususu terkettim[41]. Onun, sükûn ve hareketin, başka varlık olduklarına delil olarak öne sürdüğü şeyde onlardan her birerlerinin, diğerinin yerine kâim olmasının caiz olduğu husu­su göze çarpmaktadır. Sükûn ve hareketin başka başka varlık olmaları mu'tezile mezhebinin çoğunluğunun ifade ettiği beka olmaksızın baki kıl­ma sözünü çürütmektedir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra kendisine itiraz eden kimseye benim, cisimlerin ebediyyen hâli kalmıyacağı hususlardan zikrettiğim şeyle cevap verdi. Ve onun ca­iz olmadığını iddia etti. Çünkü hepsi için yok olmanın şart olması sabit olmaz ki, bunda kendisinden gayri olan bulunmasın. Bunda ise var ol­manın batıl olması görülmektedir. Eve girme gibi zikri geçen hususla istidlal etmiştir.

Bununla beraber uçan kimsenin uçuşunda aralarında bir yönden bir metre bulunduğu halde her ikisinin uçuşta müsâvî olduğunu iddia etmiştir. Onların evveliyetleri için bir nihayet bulunmaksızın böyle ol­maları imkân ve ihtimal dahilinde değildir. Çünkü nihayetin kalkması, yükselme ile içtima etmelerini icabeder. Halbuki birbirlerinden üstünlük­leri bulunmaktadır. Ve eşyanın ağır olma, hafif olma, sıcak olma, soğuk olma, ve benzerleri gibi birbirlerine zıt olmanın sabit olması ile delil ge­tirmiştir. .Gerçekten bir şeyin bir şeyden evveli olmaksızın meydana gel­diğinin fasid olduğu sabit olmuştur. Sonra birbirlerine zıt olmanın ta­biatında birbirinden kaçışma vardır. Bunda birbirinden uzaklaşma var­dır. Özellikle bunların öne sürdükleri fikirlerde. Çünkü, bu fikirleri be­nimseyen kimselerin sözünde birbirine zıt olan iki uyumsuz varlık son­radan imtizaç ettiler. Ve ikisi de birbirine zıt düştüler[42]. Böyle olanların zikrolunan şeyle içtima etmeleri caiz değildir. Bununla beraber onlar, tabiatîeri ile birbirlerine benzemezler. Eğer zikrolunan tabiatlerinden çıkmaları caiz olsaydı, soğutucunun ısıtıcı, ısıtıcının da soğutucu olması caiz olurdu. Ve eğer bu caiz olsaydı, kendi bakî kalma tabiatlarından çık­maları için fanî olmaları caiz olurdu. Bunların batıl ve fasid olduğu an­laşılınca, tevhid ehlinin bunların arasını birleştiren, birbiriyle uyumlu ol­malarını sağlıyan bir âlim olan müdebbirin var olduğu hakkındaki sözü gerçeklik kazanmıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz deriz ki -tevfik Allah'tandır- ger­çekten birden fazla ilâh olduğunu söylemek, onlardan her birinin diğe­rini[43] yok etmesi veyahut da yok etmemesinden veyahut da özellikle birinin malik olmasından hâlî kalmaz. Eğer birinci veyahut ikinci husus ol­saydı, her ikisine acizlik lâhik olurdu. Bununla beraber kendisinde di­ğerini kuvvetle olmasa hile ile yok etmesini meydana getirmekte cahil olurdu. Eğer biri özellikle kadir olsaydı, diğeri batıl olurdu. Çünkü o, kendisine mülkünde tecavüz etmekten ve Rab olmada kendisi ile savaş­maktan geri kalmazdı. Ve onun mülkü kendisine has kılmaya kadir ol­ması görülürdü. Sonra aciz ve cahil olan kimsenin malik ve Rab olma­sından, kul ve Rabb'i olması daha gerçektir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu husus ziya ve karanlık iki asıldır, diyen kimsenin görüşünü iptal eder. Çünkü ziya, diğerinin hükmü altında vaki olması bakımından ca­hildir. Karanlık da âmelinden menolunması bakımından da cahil olur-ki, onun ameli, diğerindeki serden ibarettir. Bununla beraber cüzlerinin birbirinden ayrılmaları ve hallerinin param parça olmaları, hatta onlar­dan her birinin saltanatına ve malına el koymasını izhar etmekten aciz olduklarından işlerinde cahil oldukları anlaşılır. Ve bunun için karanlık ve ziya ile hüküm yürüten kimsenin sözü iptal olmuş olur. Rabb'imiz, bu sıfat ile muttasıf olmaktan berî ve münezzehtir.

Ve yine iki ilâh görüşünü öne süren kimselerin sözü, onlardan her birinin bir taraftan son bulmaları ve diğer taraflardan da kaldırılmaları­nı ifade eder. Eğer kaldırılmak kadîm olmanın delili olursa, sınır yönün­den hadis olması lâzım olur. Eğer kaldırılması kadîm olduğuna delil ol­mazsa hepsinin hadis olması gerekir. Bununla beraber eğer ziya, kendi son bulan cüzünü düşmanının elinden sonsuz olan cüzleri ile kurtaramaz-sa bu hale düşer. Yani o cüzleri düşmanının hükmüne girmezden önce onun elinden kurtarmaya ve o cüz'ü korumaya kadir değildir. Bu böyle olunca, karanlığın hükmü altına vaki olduktan sonra onun emri altından kurtarılması murad olunduğunda bu hususa nasıl kadir olur? Duyu or­ganlarının hepsini karanlığa değil, ziyaya ve ilmin küllisini de ziyaya veren kimsenin sözü de böyledir. Zulmet hakkında fikir yürütüp zulmeti kendisi ile vasfettiği şeyin hepsi böyledir ki o, karanlık hakkında şöyle der : O, kördür, görmez. Acizdir, bir şeye kadir olmaz. Zayıftır, kuvveti yoktur. Bilkuvve değil, yaratılış itibariyle serdir. Allah-u Teâlâ'ya bizi, kendi yolunun dışına çıkmaktan ve senviyelerin düşmüş oldukları tuza­ğa düşmekten, onların müptela oldukları kötü fikirlere saplanmaktan bizi korumasını niyaz ederiz. Zira kuvvet ancak Allah'tandır.

Hakikaten iki olan her ilâhın biri eğer cisim olursa, veyahut ta araz olursa bir mekânda bulunması mutlak lâzımdır. Eğer araz olursa, cisimden ayrılması onun yok olmasını icabettirir. Eğer cisim olursa ya onlar­dan her birinin mekânının kendi cevherinden olur. Böylece kendi haline zıt olan şeyde bulunmaz. Tıpkı karada su; gecede de gündüz görünme­diği gibi. Eğer kendi cevherinin gayrinden ise o zaman hayrı şer ile şer­ri de hayır ile bir arada bulundurmuştur ki, bu da sayı ile ifade ettikleri fikirlerindeki dayandıklan noktanın aksini ve zattım ortaya koyar. Kuv­vet ancak Allah'tandır. [44]

 

(Dehrîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Beyan Edilmesi)

 

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra biz, dehrîlerin mezheplerinin zahir olması için ibni Şebib ve diğerlerinin zikrettikleri fikir ve görüş­lerini zikrederiz. Çünkü onların mezheplerinin açıklanması, mezhepleri­nin fasit olduğunu ifade eden delillerden biridir. Ve sonra, bununla, on­ların âlemin toprağının kadîm olması hakkmda ittifak ettikleri ve fakat âlemin meydana gelmesindeki sanat eserinin kadim ve hadis olması hak-kuıdaki ihtilâf etmeleri de bilinir. îşte bu, onların mezhebinin tümünü ifade eder. Tabiat felsefesini benimseyenler, tabiatın dört şeyden ibaret olduğunu iddia ettiler : Onlar da, hararet, soğukluk, rutubet ve kuruluk­tan ibarettir. Bunların imtizaç etmelerinin muhtelif olmaları ile âlem muhtelif olur. Onlardan karışımlarının birleşmesiyle mutedil olan da normal durumunu muhafaza eder. Güneş'in, Ay'ın ve yıldızların seyret­meleri buna göredir. Gördüğün gibi, eşyanın evveli olmaksızın seyrettiği gibisiyle seyretmeğe[45] devam etmektedir. Eşyanın hareketlerine arazlar dediler. Bu batıl görüşlerine yeşillik, karalık, kırmızı ve beyazlık gibi ör­nekler zikrettiler. Ve onların imtizaç ettikleri zaman kendilerindeki çokluk, azlık, incelik ve yoğunluk kadarınca renkleri birbirinden muh­telif olur. Yoksa, her ne kadar bazen bu renklerin ehli, bunun neden mey­dana geldiğini bilmezlerse de, orada sonradan var olan bir renk olmaz dediler. Tabiattan zikrettikleri şey de aynı bunun gibidir.

AUame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Onların Örnek olarak zikret­tikleri şey hakkında ifade ettikleri bu hususu düşünen kimse, onu[46], tev-hid ehlinin ifade ettiği §eyi ispat ettiğini görür. Çünkü boyama, kendi nefsi ile imtizaç etmez. Sonra onlar yani renkler, eğer kendi kendileri ile imtizaç etmiş olsalardı renkler, birbirlerine karışmış bir halde  ortaya çıkardı ki, bu da aklen boyamanın fesada uğraması sayılan hususlardan­dır. Öyle ise, bu imtizaç, öyle bir hâkim, âlim olandan meydana gelmiş­tir ki, O, bu karışımın sonuçlarını bilir de renk, tam manâsiyle ve muh­kem olarak yapılmış ve birbirine karışmadan çok güzel bir halde ortaya çıkmış olur. Sonra âlemin böyle muhkem bir şekilde olması onun âlim ve hakim olan tarafından meydana getirilmiş bir âlem olduğunu isbat eder ki, o, eşyânm sonuçlarım bilir de ona göre eşyayı meydana çıkarır. İşte bununla o tabiatların veyahut toprağın veyahut isimlerden bulunduğu hal üzere meydana gelmesi bakımından kendi nefsi ile olma gibi verdik­leri isimlerin fasid olması açıkça ifade edilir. Ve böylece onların icad edi­cisinin hâkim ve müdebbir olan Allah'ın olduğu ispat edilir. Ve onların da bir şeyden olmaksızın meydana getirilmesi gerekir. Bununla beraber renklerden her biri onların zikretmiş olduğu hararet ve soğukluktan her hangi bir şeyle vasfohınmaz. Zira eşyada bir şey olur ki, onda bir renk galebe çalar ve o, sıcak olur. Ve diğer bir şey olur ki, ona da bu renk ga­lebe çalar ve fakat o3, bununla beraber soğuktur[47]. Böylece onların zik­rettiği hususla bu renklerden bir şey yoktur. Aynı zamanda zikrolunan hususlardan bir şey de renklerde bulunmaz. Bunda ise onların söyledik­lerinin gayrinin bulunması gerekmektedir. Tevfik Allah'tandır.

Yine böylece yemeklerden muhtelif olanları görür ki, bir renk ve bir tabiat üzere olur ve tuzlu, yahut ekşi veyahut acı veyahut tadsız olmak gibi yemekten bir nevi üzere meydana çıkmış olur ki, bunlarla hiç biri ile yukarıdaki hususlardan birine örnek verilmez. Böyle olunca onun her şeyi sebebsiz olarak dilediği hususta yaratmasına malik olan kimsenin icadı ile olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Oysaki gerçekten bu tabiatlar cevher veya araz olmaktan hâli kal­mazlar. Eğer cevherler idilerse onlar, kendilerine gelen arazlar ile ihti­lâftan zikrolunan şey üzere bulunmuş olurlar ki, o ihtilâfları da içtima ve birbirinden ayrılmadan ibarettir. Eğer o içtima ile ayrılma olmamış olsaydı, her cevher, arazlardan ayrı bulunmuş olurdu. Kendilerinde karı­şımın toplanması ile beraber cevherlerin ihtilâf etmeleri, kendilerine arazların galebe çaldığına delâlet eder ve o, arazlardır ki, cevherleri bir halden başka bir hale götürür. Sonra arazlar, ne kendi nefisleri ile kaim olurlar ve ne de eşyada menolunurlar. öyle ise arazlar, eşyadaki bu iş­lerini böyle yapacaklarını bilen kimsenin emri ile ve yaratması ile yap­mışlardır. Bunun da birisinin ilmi ile olması ancak o cevherlerin[48] o araz­lara ihtimali olmalarının salih kılmaya mâlik olan kimse ile olması caiz olur. Bunun gibisini bilmek de ancak böylece kılan kimseyle olması müm­kün olur. îşte bu hususlarla hiç bir şeyin kendisine gizli olmıyan ve dile­diğini yapması kendisine güç gelmiyen, kadir olan ve âlim olan bir vahi­din bulunduğunu söylemek lâzım gelir.

Eğer tabiatler araz olmuş olsalardı, onların kendi nefisleri ile var olmaları ve kendiliklerinden kâim olmaları mümkün olmazdı. Bunun içindir ki, kadîm olan bir mucidin bulunduğunu söylemek gerekir.. Bunun­la beraber kendisinde bulunan şeyi icadetmesiyle beraber ki onunla var olmanın hududuna girer. Oysaki arazların hadis olmasının kendisinde menettiğimiz şeylerden değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra şu bilinen bir gerçektir ki, o tabiatlar birbirlerine zıt olan şeylerdir. Birbirlerine zıt olanlar da birbirlerini reddetme hakkına sahip­tirler, işte bu noktada tefrika, yani birbirinden ayrılma hasıl olur. Tef­rikada ise param parça olup yok olmak vardır. Binaenaleyh, eşyanın asıllarının kendi nefisleri ile var olmaları ve kendi kendilerine zikrolu-nan tenakuzla kendisinde parçalanma bulunan birbirini reddetmeyi me-neden şey ile var olmuş olur. îgte bu husustur ki onların arasım tefrika­dan sonra cemeden ve buna mecbur kılan odur. Bu cem ile de âlem var oldu[49]. Ve böylece âlemin de hadis olduğu sabit olur. Bu ifade edilen hu­susların hepsi tabiat felsefesini benimsiyenlerin sözü fasid ve batıl olur. Çünkü bir şeyin bir şeyden olmaksızın var olması, aklen bir şeyin ken­disini nakleden zıttı ile beraber bulunmasından daha uzak görünen bir şey değildir. İşte bunun akıllarından çok uzak olmasındandır ki, söyle­dikleri söze doğru vardılar. Kendisi ile örnek verilenin aynısını söyle­meleri gerektiğinde onlar, bunu söylemekten imtina ettiler. Böylece söz­leri batıl olur ve özürleri de ortadan yok olup gider. Allah muhafaza bu­yursun.

Bir grup insanlar, bu görüşün aynısını ifade ettiler. Ancak onlar, tabiatın cinslerinde bilecekleri  adetlerin olmadığını iddia  ederek  onların hepsi, eşyanın sağdan esen, soldan esen batı yeli[50] ve doğu rüzgârı, yukarıdan esen olsun, aşağıdan esen olsun, bunların hepsinin kadim ol­duğunu söylediler.

Müneccimlerden bir grup şu iddiada bulunuyor : Gerçekten yıldız­lar, devamlı olarak âlemin işini idare ederler. Yıldızlar, âlemle ilişki ha­lindedirler. Âlem, yıldızlarla saadet bulur. Âlemin ihtilâf etmesi, yıldız­lardan âlemle ilişkisi olanın ihtilâf etmesiyle olur. Bu tıpkı, kumaş do­kuyanın tezgâhında bulunan iğnelerin üst kısmındaki deliklerinden geçiri­len ipliklerin tarağın kaldırılıp yerleştirilmesiyle (veya dokuma makina-smın kolunun sağa ve sola hareket ettirilmesi sonucu) kendisinde bir şeyin zahir olup olmaması gibidir. Yıldızların âlem ile olan ilişkisinin ör­neği de böyledir ki, âlemin şekli ve sureti yıldızların hareketinin ihtilâf etmesiyle muhtelif olur. Yıldızların birbiriyle ihtilâf etmeleri ve birbi­riyle ittifak etmeleri[51] ile saadet ve uğursuzluk hasıl olur. Yıldızlar ise, devamlı olarak hareket ederler, her hareketten meydana gelen şey, diğer hareketinden doğan ve meydana gelen şeyden başkadır. Bunun gibi ay­nı yumurta ve tavuk hakkında da fikirlerini öne sürerek konuşurlar ki o, zikrettiğim kumaş meselesi gibi yıldızların hareketlerinin çarpması ile hasıl olur.

Onlar şu iddiada da bulundular : Gerçekten cisimler, kadîmdirler. Onlar, araz değillerdir. Hareketler ise, kendileri için nihayet olmıyan vr hadis olan arazlardır. Böylece âlemin tümünün işini mecburî olarak mey­dana geldiğini söylediler. Ve yıldızlar, gökler, içtima etme ve birbirinden ayrılma bakımından böylece olduğunu ileri sürdüler. Yıldızlar hakkın­da da aynısını ifade ederiz, dediler. Tevfik ancak Allah'tandır.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Hareketlerin nihayetsiz olma­sının ifade edilmesi hususunda biz, geçen konularda onun fasid ve ba­tıl olduğunu açıkladık. Bununla beraber hareketin bitmesinin hareket­lerden geçen hususun sonucu olmasından başka bir şey olmadığında şüphe yoktur. Hatta bundan sonra geçen hareketlerden bir şey bulun­maz. Hareketin bitmesinin ve onun sonucunun yok olması sabit olduğu zaman kendisinde başlangıcın nihayet bulması tasavvur olunmayan şeyden dolayı bitmenin   nihayet bulması caiz değildir. Bunun içindir ki, ha­reketin başlangıcının bulunması sabit olmuştur.

Ve sonra biz, cevherlerin hepsinin sınırlarının    birbirlerine    benze­mez bir durumda gözümüzle görmüş bulunuyoruz ki, onların zikrolun-duğu şekilde[52] muhtemel değildir. Şu kadar var ki, onların böyîe olması ancak onların çoğunluğunda meydana gelen     azıcık bir benzersizlikten hasıl olmaktadır. Böylece şu husus sabit olmuştur ki, onun en küçük bir halden olması ve yok olduktan sonra yoğunlaşması büyük olur. Büyük olmasının letafeti ve kendisine bir şey tekaddüm    etmezden yok iken sonradan  var olmasındaki  yoğunluğu sabit  olmuştur.     Çünkü  takdim, etmek, beraber olmayı icabettirir. Birbirine uymamazlık sabit olmuştur. Öyle ise, gerçekten tekaddüm eden geyin yok iken sonradan var' olan­dan ibaret olduğu sabit olmuştur. Çünkü o, böylece olan şey   manâsına olanın kendisidir. Bununla beraber eğer yuvarlak ve kırık görünen ha­reketler, kimisinin diğeri ardınca olması için bir yönden doğru olarak kılmırsa ki bunda da bir kısmının   bulunması ile diğer kısmı yok olur ve hareketlerin kadîm olması vacip olursa yok olmalarının da kadîm olması vacip olur. Böylece ezelde hem yok ve hem var olurdu ki, bu da tenakuz teşkil etmektedir. Çünkü[53], varlığın ve yokluğun bir halde içtima etmesi caiz değildir. Bütün hallerinde de böylece içtima etmeleri caiz olmaz. Bun­da da başlangıcın lüzumu hasıl olur. Bununla beraber, eğer gözle görül­düğünde ikisinden birinin süratinin kesilmesinden[54], diğerinin onu geç­mesi ile aralarında bir fark haslı olursa da,    her ikisi de doğru olarak seyretmektedirler.  Böyle  olmalarına  rağmen bunların  birisinin Hareket etmesi diğerinin hareketinden Önce olması    veyahut birinin, diğerinden daha süratli gitmesi düşünülemez. Bunlardan nihayeti kaldırmak arala­rında ki, nihayetin batıl olmasını ifade eder.

Onun batıl olmasında da görünenin ve' hissolunanm aksi vukubuldu-ğu ifade edilir. Bunun için her ikisinin bir .başlangıcı olduğu sabit olur. Bu mana hareketlerden yuvarlak ve kırık olanlarda da böylecedir. Tevflk Allah'tandır.

Bunların hepsi ile mevcudatın kadîm olduğunu ve arazların dışında olmadığını söyHyenlerin tümünün sözlerini nakleder, çürütürüz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve bunun misli ile, de tabiat felsefesini benimsiyenlerin görüşlerini çürütmek için ifade-i kelâm edilir.

Sonra her iki fırkanın tümüne şöyle denir : Siz, âlemin böyle oldu­ğunu ne ile bildiniz ? Eğer bu hususta nakli delîl olduğunu ve işiterek bil­diklerini iddia ederlerse, onlara sadık olan delillerle gelen kimselerden varid olan nakli delillerle itiraz edilir. Onlar, gerçekten tasdik olunmaya lâyık kimselerdir ki, onlar da peygamberlerdir. Eğer sözlerini ispat et mek için getirdikleri delillerin his ve mevcudat olduğunu iddia ederlerse, onların kendilerini kendi ilimleri yalanlamıştır. Çünkü onlar, kendileri­nin kadîm olduklarını söylemezler ve yıldızların ve tabiatın âlemi icad ve idare ettiklerine de şahit olmamışlardır. Eğer onlar müşahede ettik­leri ile istidlal etmeğe dönerlerse, onların müşahede ettikleri husuflar­dan yıldızların icadedip idare ettiklerine delil teşkil edecek ve tabiat^ kadîm olduğunu ve âlemdeki tabiatların birbiriyle imtizacından âlemin meydana geldiğini ifade edecek bir şey yoktur. Bilakis iki fırkanın tü­münün sözleri ters yüz edilirse varlığa daha yakın ve istidlalde daha ger­çek olurdu. Tabiatların işine gelince, gerçekte varlıkta mütalâa ediidiği vakitte eğer deprenmek ve hareket etme çoğalırsa, deprenen ve hareket edenin kendisinde hararet meydana gelir. Hareketsizlik ve karar kılma­nın çoğalması da rutubeti intaç eder. Öyle ise tabiatların kendileri âle­min hallerinden meydana gelenlerin kendileridir. Yoksa âlemin onlardan meydana gelmesi değil, bu ise duyu organlarına hak olan hususa daha yalandır.

Onların hasımlarının kendilerini yalanladıkları hususlardaki sözle­ri de böylecedir. Öyle ise bu karşılıklı yalanlama ve tenakuz bu müdeb­birden olmuş olur. Tedbiri bu olan kimse de, nıufsidin tâ kendisidir. Ka­dir olup söylediği sözün kendinden söylemiş olmadığı da bundan anla,?--lir. Bu hususta da iki vecih vardır : Birincisi; sözünün düşüp yok olması, böylece muvahhidlerin sözü ve öne sürdükleri fikir baki kalmış olur. İkincisi; mevcudatı inkâr etmesi, her akıllı olanın ve herkesin bildiği şeyi ihtiyar etmesidir. Kendi hissinin ihata etmiş olduğu mevcudatı in­kâr eden kimse, sonra hissinin ulaşamadığı, gaip hakkında iddia etmesi hissinin idrak etmiş olduğu şeyi inkâr eden gibidir. O ise -Allah'a hamd olsun-, yeteri kadarmca nasibini almış ve terkedümeye hak kazanmıştır. Yardım ancak Allah'tandır.

Eğer hallerin hepsi, yıldızlara terkedilmiş olsaydı, hiç bir kimse kork­tuğu için yemeği, içmeyi terketmez idi. Ve onlara da istek ile yönelmez-di. Aynı zamanda bu maddelerin hiç birinden lezzet almazdı. Bunların hepsi ise yaratılış itibariyle kendisinde bulunan hususlar vardı. Hatta bundan büyük olan, küçük olandan daha az değildir. Eğer bunlar, tabiat sebebiyle veyahut ta yıldızlarda olan ilişki ile olmuş olsaydı, onun her de­ğişimi üzere vacip olurdu.

Sonra soğutmak[55], ısıtmak, şer ve hayır gibi tabiat sahibi olanlar­dan muhtelif fiiller ve hallerin çıkması ile var olmaları mümkün değil­dir. Öyle ise, ondan tabiat sahibi olan bir şeyin asimin olmadığı sabit olur. Fakat bunlardan her şeyin o hal üzere kılınması, âlim ve hâkim olan Allah'ın yaratması ve var etmesiyle olur. Eğer fiiller çarpmakla olsaydı, onun kafasına çarpmış olduğu gibi failin imtina' etmesiyle olmazdı. Ve aynı zamanda evin üstünden düşen ve iplerle bağlanan gibi de olmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Varlıkta ise, gu bir hakikattir ki, gerçekten felç olmuş olan kendi­sine gelen husustan kaçınılması mümkün olmadığını bilir. Âma ve her felce uğrayan âlete muhtaç kişi de böyledir. Sonra o, o afetlerin gitme­sini ve o hallerin yerine aksi olan halin yerleşmesinin mümkün olduğu­nu bilir. Öyle ise bununla âlemin hepsinde mecburi olmayı ifade etmek yalandan ibaret olduğu sabit olur.

Ve bir sınıf insanlar şu iddiada bulunuyor : Gerçekten âlemin top­rağı kadîm idi ve ona «heyûlâ» ismi verildi. O «heyûlâ» ile beraber kuv­vet vardı ki o, kuvvet sifatiyle daim olur. Onun ne uzunluğu vardır[56] ve ne de genişliği. Ne derinliği var, ne de ölçüsü ve ne de mesahası. Onun rengi yoktur, tadı da yoktur, kokusu da bulunmaz. O, yumuşak olmadığı gibi katı da değildi. Ne sıcaktır, ne soğuk ve ne de yaş. Kendisinde hare­ket ve sükûnet bulunmaz. Onunla beraber arazlardan evveliyatında hiç bir şey bulunmaz. Çünkü orada ona heyûlâ, diye isim verildi.    Heyûlâ, kendisinde bulunan ihtiyariyle değil,    kendi    tabiatı ile kuvvete dönüş­müştür. Ve bu arazlar da meydana gelmiştir.

Sonra şöyle denilir : Feleğin, yani, semânın deprenmesi, yıldızların hareket etmesi, içtima ve ayrılma halleri ile değişik hallere girmesi ger­çekten yerlerin ve yerde bulunan sular ve denizler ve ağaçların çeşitle­rinden olan hususların hallerinin değişikliğe uğraması ile olur. Buharı yukarı çıkan ayrılığın cevheri veyahut o, cevheri ile beraber ateş ve ha­kiki cevherler gibidir ki, bununla yıldızların halleri değişikliğe uğrar. Öyle ise bu zikrolunan hususun böyle olması daha doğru ve gerçektir. Çünkü o, görmeye daha yakın ve bizden gaip olan için yani göremediği­miz hususlar için delil olmaya daha lâyık ve evlâdır. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Sonra onlar tabiatçılarm ifade ettikleri hususlar ile konuşup fikir­lerini öne sürmeğe çalıştılar. Şöyle ki: Gerçekten o yaratıcının[57] fi'Ii hakikaten kendi nezdindeki ilmi ve kudreti ile muhkem ve mükemmel olarak meydana çıkmıştır. Eğer o olmamış olsaydı zikrettiğim hususun hasıl olmasının ihtimali bulunmazdı. Çünkü o, tedbirden geçen şey ile bunu doğrultmuştur ve muhkem olarak meydana getirmiştir. îşte yıldız­ların durumu da bunun gibidir. Eğer onun dediği gibi olsaydı o, meydana gelmiş olması onu var eden âlim ve hakim olanın tedbiri ile olurdu.[58] Eğer tedbir ve var etme onlarda[59] yani yıldızlarda olmuş olsaydı onların seyret­mekle kendilerini yormaları[60] ve devamlı olarak hareket etmeleri ile de kendilerine eza vermeleri muhtemel olmazdı. Zira görünen âlemde dirile­rin hali boylecedir. Gerçekten o haller kendilerini yorar ve elem verir. Veyahut ta onun Ölülerden olması gerekir ki, kumaş hikâyesinde zikret­tiğimiz şeyde olduğu gibi, kendisinden gayrinin icad ve idaresi ile olurdu. Oysa ki şu husus bilinmektedir ki, eğer bunun üzerine kendisini yorma­dan kadir olmuş olsaydı, onların hepsinin âlim, hâkim ve ganî olanın icad ve idaresi iledir. Onların hepsini zikrolunan hususlarda kullandığını bil­mesi için onu kendisine seçmiş olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra eğer bîzim âlemimizde, âlemin zikrolunan hususların icad ve idaresi ile söylemek caiz olmuş olsaydı,   onun aynısının zikrettiği kimseler de kendisinden yüksek olanın idaresi ile olduğu ifade edilmesi de caiz olurdu. Kendisi için sonuç olmayan şey de böylecedir. Bunda ise yıldız­ların icad ve idaresi hakkında söyledikleri sözlerin batıl olduğu görül­mektedir. Yahut bir sonuca rücu' eder ki, onda da eşyadan nihayetin kaldırılması hakkındaki sözlerinin fasid olduğu belirlenir. Bu hususların bir olana isnad edilmesini söylemenin icabetmesi zikrolunanlann hepsi­nin icad ve idaresine rücu eder ki, o da her, kendisinde nihayet bulan şey­den mukadder olan işlerin akıbetlerini bilenin kendisidir. Şu kadar var ki gerçekten onlar, ifade ettikleri bu sözleri ile onların bu konuda biz söz­lerini bulunmadığını ikrar etmişlerdir. Çünkü onlar kendilerinin ihtiyar sahibi olmadıklarını ve fakat onlar söyledikleri sözü ifadeye mecbur ol­duklarını öne sürmüşlerdir.

Sonra ona cevher ismi verildi ki o, bir cevherdir ve o cevher de âle­min cevheridir. Ayrılma ve ittifak etme halleri ise ancak arazlar yö­nünden gelmiştir. Arazlar ise, ihtilâf ve ittifak etmekle vasfolmazlar. Çünkü onlar ancak kendilerinden başkaları ile bulunurlar. Araz, arazla değil, ancak cevherle kâim olur. O, cevherle ihtilâf eder ve cevherle de ittifak eder.

Mantık ismini verdiği kitabında bu sözün sahibi olan Aristotales bu hususu ifade etmek için on bab zikretmiştir :

1-  (Cevheri   kasdederek)    Bâb'ul - ayn.[61]   Tıpkı   «insan»   dediğin gibi; ona kendi cevheriyle isim verilmiştir.

2- Bâb'ul - mekân.  «Nerede?» sözünde ifade ettiğin gibi.

3 - Sıfat  (babı). «Nasıl?» demekle ifade ettiğin gibi.

4 - Bâb'ul-vakt.  «N ezaman?» ifadesi gibi.

5 - Babu'1-aded. «Kaç?» denildiği gibi.

6 -Birinin  zikredilmesinde  diğerinin  de  zikredilmesini  icap   etti­ren husustan olması bakımından,  Bâb'ul - muzâf.  Baba,  köle,  ortak ve benzeri kelimelerde vuku bulduğu gibi.

7 - Bab'ül - Mülkiyy :   Ki, bu sahip olmayı ifade eder. Tıpkı şeref sahibidir, evlâd-u iyâl sahibidir. Ve bunlara benzeyen hususlardaki sö­zün gibi. Buna, Bâb'ul - cedde de[62] demişlerdir.

8 - Bab'ün - Nasbe :   Ayakta durmak ve oturmak gibi.

9 - Bab'ül - Fail :   «Yedi» fi'li gibi benzeri fiillerde bir şeyin ya­pıldığını söylemen gibi.

10- Bab'ül - Mef'ul :   «O,  yenmiştir,»   dediğin gibi.

Bir şeyin, bunların dışına çıktığını söylemeğe hiç bir kimsenin gücü yetmez. Kuvvetin tabiati ile bir şey yapmasını bilmediğini ve heyûlâ'nm arazlara muhtaç olmadığını da iddia ettiler.

Fakih Ebu Mansur  (r.h.)   şöyle diyor :

Onların vardıkları noktayı düşünen kimse, bilir ki gerçekten on­lar Allah'ın kendilerini verdiği nimetleri bilmedikleri için bu hususları benimsediler de, gözleri kör olup doğru yolu göremediler ve dolayisıyle sapıtmış oldular. Sonra sapıklık içindeki şaşkın halleri onları, ne aklın kabul ettiği ve ne de heva ve hevesin celbetmek istediği bu hayal gibi­sine ünsiyet kesbetmelerine sevketmiştir. Yardım ancak Allah'tandır.

Eğer, Allah'ın kendilerine verdiği bu nimetler olmasaydı, âlemin başlangıcının zikrolunan şey olduğunu onlara ne gibi bir şey bildirirdi? Sonra vasfetmiş olduğu ismi, kendisinde zikrolunan husus[63] da bulun­maktadır. O'nun sıfatı olan amelinin[64] âlemin cevherinden olması hak­kında hiç bir delili yoktur. İşitme ihtimali de bulunmaz. Fakat onlar, tevhîd ehlinin Allah-u Teâlâ'yı vasfettikîeri zaman onların sözlerini işit­tiler şe bununla kendi katlarında kabul ettikleri heyulayı vasfettiler. Bu sözlerin kendilerine neyi lâzım kıldığına bakmadılar. Döndüler, dolaştı­lar, isbat ettikleri hususu kendileri nakzedip çürüttüler. Çünkü onlar, kendi zatının arazlardan olma ihtimalinin dışında bulunduğunu, cevher­ler mânâsında bulunmasını yani, bir cevher olup, sonra bir cevher ve sonradan cevherler olmasının mümkün olmadığı hususu oluşturdular. Sonra ilk halinden hiç bir eser kalmamış bir halde oldu. Âlemin kadîm ve hadis olma işinde nihayet bulan hususlardan arazlar ve cevherlerden başka bir şey kalmamıştır. Bu vasıfta olmayan yok olup gitmiştir. Böy­lece âlemin kendi nefsiyle yok olması ve kendi nefsiyle kâim olmasının mümkün olmadığı meydana çıkmış olur. Çünkü kendi zatiyle kadîm ol­masının mümkün  olmaması,  kendi  nefsiyle  kâim  olmayanı  yok  eden arazlar sebebiyle hasıl olmuştur. Bu ifade ile de âlemin hepsinin hadis olduğu hakkındaki söz ortaya çıkmış olur ki, onları bu hayale sevkeden bu sözün büyüklüğüdür. Zira, bu alınmış olan şey, araz ve cevherdir. Evvel olan yoktur. Sonra, kendisine hekim ismini verdiği zaman, baş­kasına görüşünden dönmesini ve aşağıda ifade edilen sözünden sonra kendi isteğine tabi[65] olmasını ilzam etmek istediğinde sözü bâtıl olur. Çünkü o, şöyle diyor : Gerçekten âlemin kendisinden meydana gelen asıl, cahil ve abtal idi. Arazlar da öyle bir ağyardır ki, onları, kendi­sinde ilim ve hikmet bulunmayan cılız bir kuvvet meydana getirdi.

Oysa ki kendisi, bir şeye, ancak kendileriyle nail olduğu ağyarın çocuklarından biridir. Nereden kendisini onların üzerine takdim etmiş­tir? Kendisinin bir asıl olmaksızın böylece olması caiz olduğu zaman, öylece olmuştur. Öyle ise kendi nefsi için söylediğinin aynısını âlemin hepsi hakkında da söylesin.

Sonra, heyulayı değişikliğe uğratan kuvvet, heyûlâ üzerinde tesirli olmak, ona hâkim olmaktan hali kalmaz. îşte heyulanın üzerinde mü­essir ve hâkim olan bu kuvvet kendi mahiyetindeki kuvvetle, heyu­lanın mahiyetini ve kuvvetini değişikliğe uğratmıştır.[66] Öyle ise Allah hakkında da heyulayı yaratan O'dur; veyahut Allah, heyulayı dilediği şekilde yaratmıştır, desin. Böylece heyûlâ, kendi nefsinde vukubulacak değişimi kabul eder ve kendisinde terkip bulunmuş olur. Sonra o, deği­şime uğrattığı[67] şeyin yok olmasına dilediği ismi verebilir.

Kendisiyle âlemin var olması öne sürülen asıl, bâtıl olup yok olun­ca, kendisinin yok olması ile başkasının değişmesi ve kâim olmasının ortadan kaldırılmasının hâsıl olması için bizatihi kâim olmasının orta­dan kaldırılmağı icap eder. Bununla beraber heyulanın da yok olması meydana gelmiş olur. Böylece heyulanın bizzat kendisi değişikliğe meydana getirmeye gücü. yetmez bir halde olur. Bu hususta da âlemin bâtıl olmağı, devamlı olarak bir halden diğer bir hale geçip değişikliğe uğ­raması da bâtıl olur. Onun varlığı bu asim fesada uğradığına delâlet eder. Bununla beraber görünen âlemde bir şey bulunmaz ki onun bir şey için yararlı ve uygun olması ancak hâkim olan Allah'ın kendisini öylece yaratmasından olmamış olsun. Öyle ise, sabit olur ki, âlemin başlangıcının eğer bu cevherler ve arazların olmasına uygun ve yararlı olduysa o, ancak Allah-u Teâlâ'mn onları böyle kılmasından olmuştur. Allah-u Teâlâ, lıerşeyi böylece yaratmıştır.

Sonra, gerçekten âlemi tabiatına çevirip yerleştiren kuvvetin kendi­sidir. Kuvvet ise, ondan ayrılmaz. Öyle ise, kuvvete ne oluyor ki, kadîm olmadaki amelinden hâli kalıyor. Halbuki tabiat sahibi olan, görünen âlemde amelinden hâli kalmaz. Gerçekten arazlar yani kuvvetin mey­dana getirdiği arazlar, ya heyulada olur ki, böyle olduğu vakitte onun «heyûlâ, kudretten hâli idi tâ ki, sonradan var oluncaya dek,» sözü bâtıl olur. Veyahut da kuvvet, heyulada yoktu, sonradan bir şeyden olmaksızın var oldu. Çünkü o, kuvveti heyulayı vasfettiği şeyle vasfet-miştir. Halbuki kendisinde arazlar yoktu. Ve yine kuvvetin bir şeyden olmaksızın var olduğu sabit olmuştur. îşte bu[68] mânâdır ki, onları ifade ettikleri sözü söylemeğe mecbur kılmıştır. Allah'a hamd olsun ki, bu söz de çürütülmüştür.

Bununla beraber, onların kuvvet hakkında söylediklerinin hepsinin onu kuvvette, heyûlâ için kılmak suretiyle üzerlerine ters çevirip vur­mak mümkün olur. Çünkü kuvvet, heyulanın gayrisi olmakla başkasın­dan hâli kalmış olmaz. Böylece heyûlâ ve kuvvet, iki ayrı varlıklar olur. Ve oy «kaç?» kelimesinin aded babından olduğunu iddia etti. Orada son­radan var olan bir şey yoktur. Halbuki O, orada bir şeyin var olmasını icabettirdi. Veyahut kuvvet, heyulanın kendisidir. Böyle olunca da onun, «kuvvet heyûlâ ile beraberdir», sözü bâtıl olur. Veyahut heyulayı deği­şime uğratan kuvvettir. Sanki o, heyulayı değil, kendisini değişime uğ­ratmıştır. Bununla beraber şu iddiada da bulunuyor : Gerçekten o araz­lar, heyulaya anz olmuştur da, onu hareket geçirdi, durdurdu, reddetti ve alçalttı; bunlar, orada kendisine doğru hareket edecek veyahut ken­disinde karar kılacak veyahut kendisine yükselip alçalacağı gayrin bu­lunmaksızın bu hususlar meydana geldiğini iddia etmiştir. Kendisinden meydana gelecek şeyde. benzerlerinin bulunmasının fasid olduğunu da iddia etmiştir. Hal bu ise bu söyledikleri aslında daha çok fasid olan hususlardır.

Muhammed bin Şebîb, bâtıl bir iddiada bulunup, kuvvete hareket ismini verdiğini ifade etmiştir. Bir rivayetinde ise kuvvet, heyulanın vasfolunmadığı şeyle vasfolunmaz. Onlardan heyûlâ hakkında bir çok görüşler nakletmiştir. Ben bunun sahih olup olmadığım bilmiyorum. Ancak ne var ki onun kuvvete hareket ismini verdiği ve hareketin de heyulada bulunduğu bir gerçektir. Öyle ise, onun «Gerçekten heyûlâ, hareketle vasfolunmaz» sözü bâtıl olur. Çünkü o, heyulayı hareket ile vasfetmiştir.

Sonra, hareket, heyulaya bitişik olması veyahut ondan ayrı bulun­masından hâli kalmaz. O, bunlardan hangisini kabul ediyor. Bu du­rumda ise cisim ve araz olma isbat edilir. Çünkü bitişme ve ayrı olma, bitişen ve ayrı olanın gayridir.

Ve sonra onlar; cevherler asıl olanın hareketlerinden var olmuş­lardır diyorlar. Müneccimlerin sözü ve görüşü de böyledir. Şu bilinen bir husustur ki, o hareketlerin muhtelif olmalarıyla beraber, cevherler yüksek ve alçaktan ve her taraftan var olurlar. Öyle ise onun sözü ve görüşü bâtıldır.

Bu kısımda .Nezzam[69] onlarla münakaşa edip sözlerini nakzetti; şöy­le ki : Kuvvetin, heyulayı değişikliğe uğratması arazların var olmasına sebeb olup, sonra renk, tad, sıcaklık, yumuşaklık ve benzerleri gibi araz­lar muhtelif olarak vücud buldukları vakit, bunların bir hareket ve bir anda var olmaları gerekir. Onlar da ancak bir cihetten var olurlar.

Bu hususa cevap olarak şöyle denildi : Arazlar bir çok cihetlerden olur. Onların ekserisinin altı araz olduğunu ve şerrin o arazların oniki-sinden meydana geldiğini iddia etti. Öyle ise bunun, kuvvetin değişimi ile olduğu sabit olur. Oysa ki değiştirme bir cihetten olur. Arazlar ise çoğalır, böylece hakikatin bunun zikrettiği şeyle olmadığı sabit olur.

Muhammed bin Şebib, onların; heyûlâ, arazların var olmasından önce uzun[70] değildi, sözlerine itiraz edip şöyle der :   Arazlar da uzun değillerdi; nasıl oldu da[71] var olduğunda uzun oldular?[72]Araz da böy­ledir. Eğer bunun vukubulması caiz olmuş olsaydı, iki hâli kalmaya­nın arasını cemetmek caiz olurdu da, böylece hâli kalma hâsıl olurdu. Bütün arazlar hakkında da onun gibi olduğu söylenirdi. Hepsinde, hem siyahlık bulunurdu ve hem de bulunmazdı.

Bu itiraza, zırnıh ve sürmetaşı ile cevap verdi. Şöyle ki : Bunlardan her biri münferid olarak yakmazlar. Bir araya geldiklerinde ise yakarlar. Yapılan bu itiraza cevap olarak şöyle denir : Onlardan birinin yakması uzak bir hadise değildir. Fakat, kendisinde yakmağı meneden bir şey var­dır; diğerinde de bu maniin, menetmesini meneden bir husus vardı. Bunun için o, yakar. Yoksa kendisinde yakma vasfı olmadığı için değil, yahut her ikisi böyle idiler. Arazların durumu sana göre bizim zikrettiğimiz gibidir. Uzun veyahut siyah olursa kendisine herhangi bir manin hulul etmesi mümkün değildir. Heyuladaki durum da böyledir. Bunun içindir ki her ikisi ihtilâf etmişlerdir.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bizce bu konuda ve yıldızlar ve tabiattan zikrolunan hususta asıl olan şudur ki; hakikatin .bu hususta, işitmeye, nakli delile rücu etmekten hâli kalınmaz. Kendilerinde, tevhid ehlinden işitilen hususlar isbat etmiştir. Çünkü onlarda doğru ve gerçek olan deliller vardır.- Yahut hazır olanla faile delil götürülür. Eğer onun tuttuğu yol bu ise, gerçeği kabul etmek vacip olur. Çünkü bir hal üzere var olan -onun itibare alınması var olmakladır- bu sıfat üzere bulunduğu gibi olmasıdır. Bu itibarla, onların âlemin imtizacı, yıldızların seyretmesi, kuvvetin heyulayı halden hale değişime uğratması ve hem heyûlâ ve hem de kuvvet ikisi birden değişiklik yapar, diye sarfettikleri sözleri batıl olur. Eğer kendi üzerine delâlet eden var olanda bulunan anlamları iti­bariyle olursa; gerçekten asıl olan şudur ki, her tabiat sahibi olan bulun-'duğu halden, hilafı olan bir hale değişmesi, ancak hikmet sahibi olan ve­yahut sefih, yani hikmet sahibi olmayan değiştirici ile olur; fakat her ikisinin de durumu sonuçları ile zahir olur. Onların işaret ettikleri asıl da böyledir. Gerçekten o[73], sonuçlarına yararlı olan şeyden o hallerin gayri üzerine olması ancak hikmet sahibi olan ile olur. Çünkü o haller Öylece bulunmaktadırlar.

Bununla da onların aslı batıl olur; ve gayrinin onu böyle kılmasını muhtemel kılan şeye aslın ihtimal dahilinde bulunması sabit olur. İşte böylece onun bir hâkim olan muhdisle var olduğu anlaşılır. Tevfik Allah'­tandır.

Yine, tabiatinde yakma bulunan şeyde bilinen husus şudur ki; o, an­cak yakılmayı kabul eder bir halde olanı yakar. Çünkü yakma ihtimali ancak onda bulunur. Karalamak ve hâl ve cevherin durumu da böyledir. Sonra tabiatında yakma sıfatı ihtimali olanın kendisinde yaratılış itiba­riyle yanması kabul edenden o durumu kaldırma değildir. Yananın yara­tılışında da bu hususa muhtemel olması tasavvur edilemez. Görünen âlemde bu duruma muttali olan kimse ancak varlığı bilmek ve ikisinin arasını cemetmekle elde edebilir. Görünmeyen âlemin hâl ve durumu da böyledir. Böylece onların ispat etmeği kasdettikieri şey batıl olur ve o da onların kendisinde bulundukları mâna üzerine oulr. Tevfik Allah'tandır.

Bununla beraber onların ölü olarak ifade ettikleri o, asılların tü­münün tedbirleri bulunmadığı zaman ve tabiatları ile amel edip ihtiyar sahibi olmadıkları vakit kendisinden varlık meydana gelen ve yaratanın Âlim (bilici), Semî' (işitici), Basîr (görücü), Diri, Kadir, o cihetlere muh­temel olan ölü ve onlara ihtimal ve imkândan hariç olması caiz olmaz. Binaenaleyh, bunların hepsinin âlim olan var edici olanla olmuş olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır, [74]

 

Mes'ele (Dehrîlerden Sümenilerin1 Sözleri Ve Sözlerinin Fasid Olduğunun Açıklanması)

 

Dehrîlerden olan sümeniler (budistler), ezelde eşyanın hadis oldu­ğuna muvafakat etmeleriyle beraber şöyle diyorlar : Gerçekten yeryüzü devamlı olarak üzerinde olanı [75]kendisine çekip indirir.

Onlara bu hususu Nezzâm sorunca, yerin üstünde bulunanların ağır olduğunu Öne sürerek delil gösterdi. Ağırlık ise havaya mukavemet ede­mediği için semada duramaz. Onlara, ağır olan bir taşla, bir bez parçası yukarıdan beraberce salındığı vakitte taşın daha süratli yere inmesi ile itiraz etti. Sonra devamla yerin onlardan daha ağır olmasına rağmen onların yere ulaştıklarım ileri sürdü. Sonra gördükleri şu hususla da onlara itirazda bulundu : Rüzgâr, bir şeyi alır onu etrafa değil, yükseğe doğru çekmek suretiyle onunla beraber yukarıya doğru yükselir. Onun, yerin altında olup kendi kuvveti ile yüklenmiş olsa idi size bu hususu ne bildirirdi? Siz, yerin üzerindekini yukarı yükselip çıkmaksızın aşağı çek­mesiyle nasıl hükmettiniz? Bunun benzerini de gördünüz, dedi ve sözü­nü böylece kesti. Bu, onların münazarasının hülâsası olduğu vakitte kar­şılıklı oynamağa ne kadar benzer- Belki asıl olan şudur ki; biz, onun gö­ğü bir hal üzere gördüğünden beri görmekteyiz. Yeri de ağırlığı üzerine müşahede ediyoruz. Yerin parçalarından olan her parça, aklın ulaştığı en üst bir yerden salmırsa muhakkak o, yere düşerdi. Bu husus delâlet ediyor ki, gerçekten yer, bulunduğu hâl üzere, semâ da, olduğu gibi karar kılmışlardır. Onların havada karar kılmaları diye bir husus yoktur, öyle ise onların kendi yerlerinde karar kılmaları hâkim olan Allah'ın kuvvotiy-ledir. Ve onları düşüncenin idrâk edemediği, akim ulaşamadığı şey üze­re yaratmıştır. îşte bu hususta dehrîlerin ve onlara meyleden taraftar­larının sözleri batıl olur.

Bununla beraber onların münazaraları çirkindir. Veyahut münaza­ranın yolu gizli olan hususların meydana çıkması için bahsetmek ve hik­metin sınırları üzerinde durmaktan ibarettir. Onlar, âlemi ihtilâf ve itti­faktan bulunduğu hal üzere kılmışlardır. Cevherlerin ve arazların muh­telif olması yaratılışları itibariyle kendilerinde bulunmaktadır. Onlar da eşyanın hareketlerinden meydana gelmiştir. Veyahut ta bir hikmete kud­reti olmayan ilmi ve idaresi bulunmayan şey ile karışmışlardır. Beşer de bunlardan biridir.[76] Onların katında ilmin veyahut ta hikmetin olması an­cak âlemin dışında sabit olur ki, onların idarecisi olur. Âlemin cevherle­rinden en üst olanın âlemin kendisi ile bulunanın tabiatının dışına çık­ması yine onun Allah'ın dilemesi ve dilediğini yaratmasının var olduğu­na delildir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [77]

 

Mes'ele (Sofistlerin Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olduğunun Açıklanması)

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sofistler şöyle diyor : Vakta ki biz, insanı bir şeyi bilir, sonra bilmez olarak bulduk. Ve yine lezzeti bulur, sonra o lezzeti kaybeder, yeryüzünün haşaratı denizde ölür; denizde ya­şayanlar, karada ölür; yarasa kuşu gece görür, gündüz görmez, olduğu­nu gördük. Bu hususlarla ilmin sahih olmadığı ve ilmin ancak itikattan ibaret olduğu, her ne kadar diğerinin itikadına uymazsa da bundan başka bir şey olmadığı sabit olur.

îbni Şebib; bir soru sorup der ki : Siz ilim yoktur dediniz, eğer bu sözü ilimle söyledinizse, siz ilmin varlığım ispat etmiş olursunuz. Yahut bunu siz, ilimsiz olarak cehlinizden ötürü söylediniz. Öyle ise sizin ilim hakkında bir iddiada bulunmaya hakkınız yoktur. Bununla beraber siz, bu sözünüzü ilimsiz olarak cehaletinizden dolayı söylediğinizi biliyorsu­nuz, diye onlara sordu. Eğer onlar biz bu sözü ilimle söyledik- derlerse onlar, kendileri ilmi ispat etmiş olurlar[78]. Eğer ilimsiz söyledik derlerse onların ses çıkarmamalarını kendilerine lâzım görmüş olurlar.[79]

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu şekilde münazaranın oldu­ğunu söyliyen[80] kimsenin ifade etmiş olduğu hususun hiç bir mânası yok­tur[81]. Çünkü o, ilimden değil, itikattan hasıl olan bir şeydir. Münazara anında söylenen herşey, söylendiği gibidir. Münazara ancak hakikatleri inkâr eden kimse ile yapılır. Tâki onun sözü gerçek delillerle ve ispat edi­lerek reddedilsin ve dâvası da böylece reddedilmiş olsun.

Amma kim ki itikattan başkası değildi derse, o, ancak ne diyorsa odur. Böylesi kimseye ancak elem verici bir darbe ile ve icabında ölüm cezası ile mukabelede bulunulur. Öylesi itikat ettiğine inanır. İtikat etti­ğinin ziddmı inkâr eder. Veyahut ona gerçekten ben, senin inkârının ik­rar olduğunu biliyorum, diyerek mukabele eder ki, onu inkâr ettiği şeyle mecburen ikrar etmeğe zorlasın. Bununla beraber o, itikaddır, başka bir şey değildir. Ve kendisinde de itikadın ispatı vardır. İtikadı ispat etme­siyle de ilmi nefyetmesi hususundaki sözünün bâtıl olduğu meydana çıkar. Tevfik Allah'tandır.

Bununla beraber onun hilafı olarak zahir olan eşya ile karşı karşıya kaldı. Eğer ilim kesinlikle olmamış olsaydı, hilafın zahir olmasını mene-den şey batıl olurdu.

Muhammed bin Şebib, kendisine, bir olan şeyi iki olarak görmesi, di­ğerini de bir olarak görmesi ile soru sorup bu ikisinin hangisi hak ve ger­çektir dedi. Bu sorusuna şu cevabı verdiğini iddia etti. Birinci kısımda ona böyle baktığı için böyle olduğunu sanmıştır. Ona bir cihetten bakıyor. Her iki gözünden biri ile gördüğünü, diğer gözü ile başka yönden görmüş oluyor. Buna delil olarak şu hususu öne sürüyor : Eğer bir gözü kör ol­saydı, kör olan gözün isabet ettiği yönden onu göremezdi. îleri sürdüğü görüşünü bu örnekle güya kuvvetlendiriyor.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu mevzu ve bu mevzu gibi olan­larda asıl şudur : Hakikaten, his ile elde edilen ilim, hislerin, durumları­nın farklı olmaları ile birbirine benzemez bir halde olurlar. Hisler[82] sahibi olan, âfet kendisinde bulunanı bilir. Böylece âfetin bir perde olduğunu anlar. His ile ise, âfet anında hakikatin hilafını öğrenir. Onun hakikati­nin kalkıp yükselmesi[83] -de uzar. Bu husus, hissin üzerine vukubulan, uzaklık, lâtif olma ve kendisini kapsıyan ve kapatan perde gibi husus­lardan meydana gelmiş olur. Bu ise bazen görmede vukubulur. Her his­sin durumu buna göre olur. Bunların hepsi hislerle bilinir. Bunun üae-rine bir nakız'm[84] bulunması tasavvur edilmez. Bu söz ve görüşler, ihti­laflı olma sözü ve fikrini çürütmüş olur. Bununla da delil getirilir veyahut dava ispat edilir. Böylece onun hakikati nefyetmek için söylediği sözü ve fikri çürütülmüş olur. Zira ihtilâf sabit olmuştur. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Balı acı bulan[85] safra sahibi kimsenin durumuna kargı cevaplarımız şöyledir : Bu husus tatma organındaki hastalıktan ileri gelmektedir. Ken­disi de bunu bilir.

Îbni Şebib diyor ki : Bu mevzuda insanlar ihtilâf etmişlerdir. Bir kı­sım insan, balda acılık bulunduğunu söylemiştir. Bal, tadma organında bulunan hususla[86] birleştiği zaman acılık çoğalıp kuvvetîeşir. O da balı acı olarak bulur. Diğer bir kısım insan da der ki : Gerçekten safralı olan kimsenin tadma organında, safra suyunda bulunan acılığın etkisi bulunur. Tadma organında bulunan bu acılık, baldaki tadla birleşince tadma organında acılık, harekete geçer. Böylece, kişi o acılığın hissini duyar.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu hususta asıl olan odur ki, insan, hudut ve yönleri kuşattığı zaman kendisinde bulunan her cihet, idrak olunan cihetle karşı karşıya bulunur. însan, o cihetle ancak karşı karsıya bulunduğu ciheti idrak eder. Başkasını idrak etmez. Karşı karşıya bulunup idrak ettiği cihete bir hastalık ve âfet geldiği veyahut karşısın­daki cihet, perdelenip Örtüldüğü[87] zaman onu örten'[88] cihetten ve mukabi­linde bulunandan örtmüş olduğu kadarını giderir ve onu idrak edemez. Bu, tıpkı idrâk edilen neviden ibaret olan cihetten dişındakini idrâk et­mesi gibidir. Böylece, bu husus üç hâl olarak vukubulmuş olur : Birincisi, cihetin değişmesiyle, ki, bu durumda ondan kesinlikle bir şey idrâk et-mes. İkincisi de; perdelerin hepsinin kalkması ile beraber, cihetin olduğu gibi kalması. Bu hal ile idrâk olunanın hakikatini anlar. Üçüncüsü ise, şöyle ifade edilir : Karışık bir haîde bulunması. Bu haldeki birbirlerine olan farka göre idrâk etme de farklı olur. Bunun hepsi, hissin hakkıdır; hisle bilinmiştir. His ile elde edilen ilim hakkında hakikatle kesinlikle ihtilâf varid olmamıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra Nezzanı'm sumenîlerle yaptığı konuşma, öyle bir çeşit külfeti ortaya koymuştur ki, kendisinden hiç bir menfaat bulunmayan sözler­den ibaret olduğunu ortaya koyar. O, şu iddiada bulunuyor; hakikaten balıkların yaratılışında rutubet ve soğukluk galip vasıftır. Onlar, karada ve susuz yerde'[89] bulundukları zaman, kendilerinde hararet ve kuruluk galip gelmiştir. Bunlar, rutubet ve yaşlık üzerine galebe çaldıklarında her ikisini yok edip ortadan kaldırırlar. Tabiatten her, birbirine zıt olan da bÖyledir.Biri, zıttma galip geldiği zaman onu yok eder. Gökte uçan kuş ve su köpeğinin durumları da böyledir. Su köpeği balıktan daha fazla iti­dal sahibi olduğu için o, hem suda yaşar ve hem de karada. Yarasa kuşu ise, onun görmesi başka vasıta ile olup kendisinde kuvvetli olarak bilkuvve mevcut olmadığı için onun görmesini güneşin ziyası giderir. Onun için o, güneşte göremez. Tıpkı insanın güneşin gözüne baktığı zaman gözü kamaşıp göremediği gibi. Güneş battığı zaman görmesini zayıflatan hu­sus gider ve görme gücüne sahip olur. Karanlık fazlalaştığında da göremez. Arslan ise onun görme gücü ve kuvveti fazladır. Gördüğünü görür. En çok gördüğü şey de başkasıdır. Böylece onu geceleyin görmekten meneden şey, gayrini görmekten menedenden daha azdır. Ebu Mansur (r.h.) bunların hepsi[90] abestir, bilakis gerçek olan onun böylece yaratıl­mış ve bu tabiatla meydana getirilmiş olmasını ifade etmektir. Evet, cev­herlerin bazısı havada uçar, diğer bazısı da suda yüzer. Üçüncü bir kıs­mı da yeryüzünde yürür. Bu gibisine mutedil olmayı teklif etmek, âlem­lerin Rabb'isi olan Allah'a tahakküm etmektir. Aynı zamanda kendisine izin verilmiyen ve kendisinin idrâk edemediği şeyle illetlendirmektir. Bu husus ise mevcudatın tahkikinde şeriatm kendi zımnında kılmış olduğu şeyden değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra uyuyan kimsenin gördüğü şeyle kendisine itiraz etti ve dedi ki : Uyuyan kimsenin gördüğü şey çıkar. Belki de uyumayan kimsenin durumu da bunun gibidir. Veyahut rüyasında gördüğünden esinlenerek uyanıkken karşılaştığı şeyi daha evvel anlar. îddia edip diyor ki : Ger­çekten her iki halin arasını ayırt edecek şey, uyku halinde gördüğünü aklen doğru olmayan şeyi görmesidir. Meselâ, uykuda iken kendisini ölü olarak görmesi gibi. Ölü, bir şey bilmez ve anlamaz. Yahut başının ku­cağına düştüğünü görür. Bunun gibisini uyumayan kimsenin görmesinin imkân ve ihtimali yoktur.

Eğer uyuyan kimse, mümkün olmayan şeyi nasıl düşünebilir? Hal­buki o, düşünmekte sabit olmaz denirse, bu hususa şöyle cevap verilir : Uykusunda kendisini gördüğü vakitte kendisini ölü veyahut ta diri[91] ola­rak itikat etmiyor. Mümkün omlıyan ise bu husustur. Başını atılmış ola­rak görmesi de böyledir. Çünkü o, yani, başının iki mekânda atılmış ol­duğunu düşünmez. Ve uyanıkken elde edilen ilmin doğru olması, uykuda iken hasıl olan ilmin fasid olması iktisaptır diye iddia ediyor ve delil ola­rak da, zikrolunan şeyi gösteriyor, ilâve ederek şöyle diyor: Bazen uykuda gerçek ve doğru olanı görür. Bu ise meleğin kendisine göstermesi ile ve­yahut bunun sıhhatli olanlardan bulunan şey ile veyahut da bunun bazısı ile olur.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu hususta ve birinci görüşte asıl olan şudur : Gerçekten hasta olan kimse,    rüyasında    hastalığını, uyanıkken bildiği şey ile bilir[92]. Bu da hissin hakkıdır. O, uykuda iken mecburi görür, fakat uyanıkken mecburi görmez. Yine böylece uyanık halde iken kendisine vurulan şeyin acısı baki kalır. Yemiş olduğu şeyin[93] lezzetini bilir. Bizimle onların arasında bu hallerde bir mesele yoktur. Ancak bizim aramızda uyanık olanın hakkını ilzam etmek ve zikrettiği­miz şey ile zaruri olarak onun tahakkuk ettiğini, sonra bununla değişti­ğini ifade etmektedir ki, bu, ancak arız olan âfetler için olur. Bunun hü­lâsası şudur ki : Gerçekten tabiat veyahut yıldızlar ve gıda maddelerinin bunu meydana getirmelerinin ihtimali bulunmaz. Onlarda bu hususu ica-bettiren şey de yoktur. Ve gerçekten bunlardan her biri için zarar ve menfaat vardır. Kendisinde galebe çalma itidal bulunan şeyin tabiatle ve yıldızla bulunduğu hal üzere muhkem olması ve hikmetten çıkması bakımından mislinin ve aynının bulunması muhteme[94] değildir. Tabiatın âcabettirdiği şey, buna muhtemel olmaz. Bu hususun beyanı ve açıklan­ması geçmiştir. Tevfik ancak Allah'tandır. [95]

 

 

Seneviyyeierin Sözlerinin Sıfatı Hakkında Mes'ele (İlk Olarak; Menanîlerin Sözleri Ve Sözlerinin Fasid Olmasının Açıklanması)

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Menanîler şu iddiada bulun­dular : Gerçekten eşya, bulunduğu hal üzere karanlık ile ziyanın imtizaç etmesinden meydana gelmişlerdir. Halbuki ziya ile karanlık, birbirine zıt ve mütebayindirler. Ziya, yükseklikte doğu, batı, güney, kuzey yönlerin­den dört cihette nihayetsizdirler. Karanlıktaki alçaklıkta, bunun gibidir. Karanlığın iltika cihetinden bir sonucu vardır. Karanlık, ziyaya doğru hareket ederek her ikisi imtizaç etmişlerdir. Âlem, bunların imtizacın­dan hasıl olan imtizaç kadarınca var olmuştur. Ziya ile karanlıktan her birinin beş cinsi vardır. Onlar da : Beyaz, kırmızı, siyah, sarı ve yeşil ol­maktan ibarettir. Herşey ki, bu cinsten olup cevherden gelmiştir; o, ha­yırdır. Karanlık cevherinden olan ise serdir. Yine böylece ziya île karan­lıktan her birinin beş duyusu vardır : İşitme, görme, tadma, koklama ve tutma hassası. Ziya cevherinin bunlara ulaştığı şey hayır olur. Karanlık cevherinin ulaştığı da şer olur. Ziyanın ve karanlığın ruhu vardır. Karan­lığın ruhuna «hemâme» ismi verilir ki, o, diridir. Ziya'yı kendisinde hapsetmek için âleme galebe çalmıştır. Ziya, hassas değildir. Kendisinde bu­lunan şey, tabiatiyle var olmuş olup hepsi hayır olur. «Hemâme» ise, hassastır. Ziya ile karanlığın her biri kendi yerlerinde olurlar. Sonra eş­yanın en yücesi, en temizi olarak; en aşağıda olan da en pisi olarak bu­lundu. Onların tabiatlarında hafiflik ve ağırlık vardır. Bunlar ise bir­birine zattılar. Çünkü hafif olan yukarı doğru yükselir. Ağır olan da aşağı doğru yuvarlanıp iner. Böylece zaman gelir geçer. Zira böylece oldukları için imtizaç ettikleri gibi nihayet bulma hususundan kurtulurlar.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu sözü iyi düşünen kimse, onu tefsir etmekten başka, o sözü iptal etmek için deliller arayıp ortaya koymaksizm hepsinin birbirine zıt ve birbirini nakzeder halde olduğunu görür. Bunun birincisi, o, sana bîr çok yönlerden nihayeti gösterdi ve bir yönden de ispat etti. Sonu olanı sonsuz hale soktu. Çünkü son olma bir sınırdır. Sınırlık ise kendisinden büyük olan şeye nazaran kıya ve küçüktür. Bu ise başkasının kendisinde tedbiri bulunduğunu ifade eder ki, o da onun bir tarafının hadis ve bir cüz olduğuna delildir. Ve mütenâhî olan cüzlerin[96] hepsinin gayri mütenâhî1 olmaları mümkün değildir. Çün­kü bu manâ, nihayete muttasıl olan her cüzde bulunmaktadır. Gerçekten onlardan her biri, nihayetsiz olma yönlerinden ya diğeri nihayette bulu­nur, o zaman onun «zıya ile karanlık bir taraftan imtizaç ettiler» sözü batıl olur. Belki her ikisi de bir taraftan olup sonra imtizaç ettiler. Eğer böyle olmasaydı onlardan her biri diğeri için bulunan dört yönden zail olurlardı. Böylece bütün o yönlerden mütenâhî olur. Tevfik Allah'tandır.

Sonra süflî olanın alçalması, ulvî olanın da yükselmesi, tabiatla­rından oldu ise -ki, birbirine zıt olmanın manâsı budur ve sonucunun gi­deceği yer de orasıdır- nasıl oluyor da süflî olan yükseğe doğru yükselip çıkıyor? Bu ise safî ve temiz olan yüksekliğin tabîatmdandır. Hayrın manâsı da budur. Süflî olandan her iki emri beraberce var olunca ken­disine iki hususu söylemeği lâzım kılan manâ batıl olur.

Sonra ulvî olandan beklenen yükseklere intikal etmesidir. Bunu ne yerine getirmeğe kalkıştı ve ne de cevherinin aşağı doğru inmesiyle tanı­nan şeyden bu hususu menetti. Hatta o, bunun üzerine yükseldi. Âlemi kendi hükmü ile yarattı. «Hemâmesnin elinden kurtulmayı nasıl arzulu­yor ve istiyorlar? «Hemâme» bununla beraber hassastır, hilelere faal­dir, onu tutup bağladı ve hapsetti. Onun «Hemâme»den kurtulması için hiç bir kuvveti yoktur. Onun yaratılışında hâli kaldığında imtina etme yoktur. Nasıl olur da bağlanıp hapsedildikten sonra kurtulabilir? Ancak şöyle demek müstesna : «Hemâme», onun yolunu serbest bıraktı[97] ve onu hayır faili olarak[98] kılmıştır.

Sonra gerçekten zulmetin cevheri eğer ziyanın görüşü ise ki o, ziya­yı hapsetmek için hükmü altına almıştır[99] onun kendisi ilim ve ru'yetle mevsuftur. Yoksa[100] kendisinden korunması için görmediği ve hükmünden kurtulması için de bilmediği şey değil. Öyle ise ilim, ru'yet, kudretli olma, ganî ve şerefli olmanın hepsi, karanlığın cevherinde bulunmaktadır. Mah­kûm olma, cahil olma, acz ve zillet içinde bulunma ve hafif olma, ziyanın cevherinde bulunsun. Eğer bunun hepsi hayır, evvelkinin de hepsi şer olursa size hayrı ve şerri gösteren nedir?

Ve yine sizin katınızda şu görüş vardır : Gerçekten ziyanın fi'li, tabiî ve yaratılış icabıdır. Karanlığın fi'li ise ihtiyarîdir. Âlemi de karan­lık meydana getirmiştir. Öyle ise, sizin âlemi yaratanın ikiden ibaret olduğu sözünüz batıldır. Bilakis âlemin hepsi «bir»in fi'li ile meydana gelmiştir. Fakat o, birin cüzleri, diğerinin cüzleri ile imtizaç etmiştir. Eğer diğeri, bunun yaptığı fi'li ile olursa bununla da iki aslın âlemi var ettiği sözünü elde etmek için diğeri var olur ise her tabiat sahibi[101] her ta­biat sahibinin kendisi ile olandır. Bunda da âlem bulunur. O zaman söz, adedi sayılmayacak şeyle olmuş olur.

Sonra,, karanlık ziyaya kızıp, galebe çalarak[102] onu hapsettikten son­ra, ziya ondan kurtulmuş[103] idiyse, ondan kurtulması ya cevheriyle olur ki, bu mümkün değildir. Çünkü karanlıktan, ziya imtina etmez. Bununla beraber ziyanın cüzlerinin, karanlığın hapsetmesinden kurtulmasını icabettirir. Ziyanın üstünde karanlıktan ayrılan şeyin gideceği bir yer yoktur. Zira bu tarafın gayri olan sonsuzdur. Halbuki ziya, kurtulmakla sonu olmayan yere gider. Kendisine karar kılacak bir yer bulamaz. Öyle ise karanlıktan kurtulmasının karanlığın onu kendisinden[104] reddetmesin­den[105] başka hiç bir manâsı yoktur. Böylece karanlığın ziyayı reddetmesi, ziya için hayır olan bir iş olur. Çünkü hapsedilmesi şer idi. Oysa ki ziya­nın cüzlerini reddettiği zaman yükselip giden şey, ancak ziyanın cüzleri­dir. O ise bazısına girer ve o da[106] nihayet ve sonuçtur. Fakat karanlık zi­yayı cevherinde tutuklamıştır. Sonra ziyanın tümüne hakim oldu ve kendisini düşmanını hapsedecek bir hapishane yapmıştır. Düşmanı kendi cevheri ile[107] ve kendi nefsinde hapsetmiş olur[108]

Sonra karanlığın imtizaç etmeden başka hiç bir had ve sınırı yok­tur. Ziya kurtulmakla, sonra ne olur ve nereye varır? Bu husus kurtul­manın hiç bir manâsı bulunmadığım açıklıyor. Kuvvet ancak Allah'tan­dır.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra onların sarfettikleri söz­lerden şu husus şayan-i taaccüptür : Gerçekten âlemde bulunan hayrın hepsi ziyanın cevherindedir diyorlar; öyle ise, ziya mahkûm ve mahpus olduğu halde hayır onun neresinden hasıl olur? Fi'lin hepsi onun hapse­dilmesi için diğerinden, yani karanlıktan vukubulmaktadır. Ziyanın ka­ranlığın zindanında tutsak olarak baki kalmasından başka bir durumu yoktur. Mahkûm olan kimseden hayır olur mu? O, kendisini istemeyen diğer cüzlerde görülmüyor mu ki, cüzlerini başkasının hapsine bırakıp terketmîş bulunmaktadır. îşte o, şerrin ta kendisidir. Hayır onun nere­sinde bulunur? Onun hepsi kurtulmaktan ibarettir ki, bu da kendisin­den menedilmis, değildir.

Sonra onların söz ve görüşlerinde tenakuz vardır. Zira onlar, teba-yünün cevherle olduğunu öne sürdüler. Onların cevherlere, birbirine mti-tebayin oldukları için imtizaç edip bağdaşmaları mümkün değildir. O da kendi hali ile kaimdir. Zira onlar, imtizacı başka bir varlık olarak kabul ediyorlar. Bu hususta onlara şöyle denmesi gerekir :

îmtizae, yok olduktan sonra[109] tekrar var olunca meydana gelmiş değil midir? Bu soruya mutlaka «evet» demesi lâzımdır. Bunun yerine sorup denir ki : O imtizaç, ziya mı idi; yoksa karanlık mı idi; yoksa her ikisin­den gayri mi idi? Eğer, ziya ile karanlık idi derse, bunların mümkün ol­madığım ifade etmiş olur. Çünkü onun kendisinde, hem imtizacı ve hem de tebayünü ispat etmiş oluyor. Eğer öyle olması caiz olsaydı, her iki­sinin beraber bulunması caiz olurdu. Bu husus açıkça anlaşılmaktadır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, karşılaşmak, buluşmak bakımından bir sınır ispat etmeleri, ya ezelde birbiriyle ilişkili bir halde idiler, veyahut değildiler.[110] Eğer birbirlerinden ayrı ve mütebayin idilerse, birbirleriyle temas edip ilişki kurulunca her ikisi de hadis olur. Cüz'ün hadis olması görülen âlemdeki varlıklarla görüîmiyen âleme istidlal etme hakkı ile, kiil'ün hadis olma­sını icabettirir. Eğer birbirleriyle temas halinde idiyseler, her ikisinden birinin mutlaka çoğalması lâzımdır. Tâ ki, diğeri ile imtizaç etsin. Yahut kendi nefsine girebilmesi için diğerinden ayrı kalsın. Bu ikisinden han­gisi olursa kendisinde, olmayan bir ziyadelik bulunur. Yahut diğerinden alâkayı kesip cevhere girme olur. Bunun üzerine onun sonsuz olduğunu söylemek bâtıl ve faşid olur. Çünkü cüzlerinin sonu olmadığı zaman, ken­disiyle imtizaç etmesi için diğerinin kendisine girmesi yoktur, imtizacın ihtimali bulunduğunda onun sonu olduğu sabit olur. Bununla beraber ka­ranlığın yoğun olmasıyla, yoğun olmiyan ziyanın üzerinde baki kalması, ziyanın kendisinden bir parça olması çok uzaktır. Zira eşyadan her lâtif olan şeyle dolu bulunan da eşyadan yoğun olanmm bulunup yerleşmesi mümkün değildir. Eğer o husus ziyadan olmuş olsa kendisi muhakkak şerri iktisap etmiş olup keyfiyetin bir cevherde sabit olmasıyla kendi­sini hapsetmiş olur. Ancak lâtif olan, aralarında bir delik[111] kalan muhte­lif cevherlerden olduğu zaman yoğun olandan bir çıkacak yer bulur. Amma zikrolunan hususla yolu olamn vukubulması ise, o mümkün de­ğildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Eğer yok olduktan sonra imtizaçtan hadis olana sebkat ederse, bir veya ikisinden biri ile olur, yahut ikisi ile olur. Onda ise hadis olma ihti­mali vardır. Kül için de onun gibisi vuku bulur. Veya her ikisi ile olmaz. Bunda ise üçüncü bir varlık olduğu tesbit edilir. Yahut kendi nefisleri ile olurlar, bu sefer tebayünün nefyedilmesi lâzım gelir. Veyahut da karanlık, kendi nefsi ile kalır. Böyle olunca o zamanın kendisinden önce olan vakitten evlâ olması düşünülemez. Bir şeyde imtizaç etmeyen iki cüz var olmadığı zaman -halbuki bu husus vukubulmuştur-, niçin kül de böyle olmasın? Bununla beraber ayrılmaktan hâli kalmaz. Çünkü[112] imtizacın tabiatiyle olması gerekir. Tabiatler ise değişikliğe uğramaz. Bunun için ebediyyen böyle olması vacip olur. Tabiatlerin nevinden uzun uzun ko­nuşmuştur. Fakat gerçekten karanlığın kendi ihtiyarı ile faal olduğu ri­vayet edilmiştir. Tabiatler hakkında böyle söylemek ise fasittir. Onlar­dan şu haber de nakledilmiştir. Karanlık, ziyaya kavuşuncaya kadar20 hareket eder. Ziyaya kavuşunca ona girer. Eğer onlar, bu hususun ebedî ve devamlı olduğunu söylerlerse, kendilerine, zaman hakkında ge­çen mevzularda ileri sürülen fikir ve sözlerle cevap verilir. Hayır, böyle demeyip bir başlangıcın olduğunu ileri sürerlerse, o zaman hadis olduğu­nu kabul etmek lâzım gelir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra onların öne attıkları gu sözlerinde cehaletin tamamı bulun­maktadır. Zira onlar, diyorlar ki; ağır olanın tabiatında agağı dü§me, ha­fif olanın tabiatında ise yukarı yükselme bulunmasından her ikisi birbi­rinden kurtulurlar. Sonra bu tabiatle beraber başlangıçta imtizaç ettik­lerini öne sürüyorlar. Eğer onlardan her birinin ayrılık ve ağırlık ve ha-fiflikde, diğerinin tabiatinde, olsaydı, imtizaç etme ihtimalleri bulunmaz­dı, îmtizac etme ihtimali bulununca iki tabiatın ne her brinde bulunmuş olduğuna delâlet etmektedir. Birisi her iki hususa muhtemel olduğu za­man hayır ve şerre de ihtimali bulunur. Bunun içindir ki, ikincisi batıl olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Gerçekten lâzım olan, onların ziya ile karanlığı, tabiatta birbirine zıt kılmaları ve onlardan birisinin imtizaca yararlı, diğerinin de uyum­suzluğa yararlı kılmaları gerekmeğidir ki, bunlardan birinin diğeri üze­rine galebe çalmış olsun. Sonra onlar diyorlar ki: Ziya ile karanlık ay­rıldıkları vakitte sonradan bir daha imtizaç etmezler. Onlara bu hususu bildiren nedir? Biz yakmen biliyoruz ki, onların içtimâ etmeleri müm­kün değildir. Nasıl oluyor da çalışmakla birbirinden ayrılma vücut buluyor? Onların ebediyyen içtima ve ayrılık üzerine olduklarını kendile­rine bildiren nedir? Ezeldeki durumları da böyledir. Öyle ise ziya ile ka­ranlığın iki asıl olarak kabul edilmesi fikri batıldır.

Sonra gerçekten onların verdikleri bu hüküm, çok acayip bir hüküm­dür. Çünkü onlar, evvelden var olan hallerinden haber almıyorlar[113]. Bu iki cevherden imtizaçtan önce bir ilimleri yok iken ve birbirlerinden ay­rılma keyfiyeti hakkında malûmatları yok iken bu iki cevherden onların katında, ne gibi haberler ve malûmat olur ki hüküm versinler. Tevfik Al­lah'tandır.

Sonra onların nihayetin kesilmesinden ve nihayetsiz âlemin «seri üzere bir âlem olmadan âlemin başlangıcı hakkında ileri sürdükleri fikir ve sözlerinin her bölümünden delil getirmeleri istenir. Çünkü bunların hepsi delil ile olur. üntizac etme ve ayrılma da delil ile sabit olur. Onlar­dan davalarını ispat etmek için delil istenir ki ne derece sözlerinde inath olduklarını bilsinler. Bu hususta onlara şöyle denir : Onlar, hayır ve serden imtizaç ettiğini müşahede etmemişlerdir. Size gerçek ve doğru olan bir haber de[114] gelmemiştir. Eğer «biz eşyanın yaratılışının ayrılık icabettirdîğini delillerle bildik» derse, her şey asıl cevherine rücu eder dîye cevap verilir.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Onlara şöyle denir; bilakis eş­yanın yaratılışındaki karakteri içtimadir. Her birinin sonu cevherinin aslına varır. Bu vaki olduğu zaman içtima da gerçekten tahakkuk eder. Onu sen daima böyle olduğunu kabul edersin. Ve yine denir ki; zira bir­birinden ayrılma, parçalanmadır. İçtima ise, kenetleşme ve kuvvetleş-medir[115]. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Eğer, görünen âlemde şahidi bulunmayan şeyin tesbit edilmesi cev­herinden olması ile beraber caiz olsaydı maruf olan havasın fi'lini veya­hut kendisinde ulaşma bulunan şeyin zıttı ile idrâkin vukubulmasım söy­lemek caiz olurdu. Onların şu sözüne itiraz olundu; ziyada, hayırdan başka bir şey olmaz. Karanlıktan da serden başka bir şey beklenmez. Bir adam kati işini işleyip sonra ikrar ettiği zaman eğer ikrar eden, öldüre­nin kendisi ise o, sözünde sadıktır ve doğruyu söylediği için de gerçekten serden sonra hayır işlemiştir. Eğer ikrar eden öldürenin kendisi de­ğil ise o, yalan söylemiştir ve serdir. Ondan hayır da vukubulmuştu ki, o da öldürmeyi terketmektir.

Onların şu aşağıdaki sözleri de böyledir : Gerçekten her hasse, di­ğerinin idrak ettiğini idrak etmez. Sonra işittiği şey hakkında «işittim» dedi veyahut gördüğü şey hakkında da «gördüm» dedi. Gördüm ve işit­tim dediği şey, işitmiş ve görmüş olduğunun gayri değildir. îşte bu, idrak olunmayan gey ile verilen cevaptır.

Sonra karanlığın karanlığı, ziyanın karanlığına fazla olarak akset­tiği vakitte ondan soruldular : Karanlığa bir şey, ziyade olmuş mudur? Eğer hayır, derseler, çoğalmayan şeyi çoğalmış bir hale sokmuş olurlar. Eğer ziyadeleşti derlerse, kendilerine o ziyadeleşen ziya mıdır; yahut karanlık mıdır; veyahut her ikisi midir? diye sorulur. Eğer ziya ve ka­ranlıktır derlerse, ya ziyaya fazlalık gelir veyahut da karanlığa kî, bu da çok uzaktır. Çünkü onlardan her biri diğerinin cevheri ile ziyadeleş-miş olur. Eğer ziya ve karanlığın gayri ziyadeleşti derlerse, her iki hu­susa[116] başka bir varlık ispat etmiş olurlar. Halbuki onlar, her birinin ni­hayeti olmıyan şeyle cinslerin bütün cüzlerini bilmiyorlar. Eğer görü­nen âlemdeki varlıklarla, görülmeyen âleme delil getirdiğini iddia ederse ayrılma, nihayet ortadan kalkması hususunda söylediği sözü iptal etmiş olur. Çünkü o bunları görmemiştir.

Eğer biz, peygamberlerle bildik derse, kendisine denir kî : Eğer peygamberler ziyanın cüzlerinden olursa karanlık onu meneder. Karan­lığın beş duyu organının dışında kendilerinde bulunan başkalarını men-edip örtmüş olduğunu size bildiren nedir? Bunlar bilinmez. Eğer ilkinde her hassa, gayri ile idrak olunan şey idrak olunur diye iddia ederse, on­ların «duyu organları beştir» demeleri batıl olur ve bir olan hasıl olmuş olur. Sonra işitmekle beraber aczin mevcudiyeti de ortaya çıkar. Onların gayri olanları da böyledir. Bunun üzerine ihtilâfın bulunduğu sabit olur. Sonra karanlığın hasseleri ile itiraz olundu; gerçekten karanlık, ziyanın hasselerinin idrak etmiş olduğu şeyi idrak ettiği ve her şeyin olduğu hâli üzerine idrak ettiği zaman her iki idrâkin birisinin hayır, diğerinin şer olması nasıl olur? Sonra zemmi af etmek kimin fi'lidir? diye sorularak kendisine itiraz olundu. Eğer zemmi affetmek, ziyanın fi'lidir derse bu, düşmanının yararınadır ve o da gerdir. Eğer, karanlıktandır derse, karanlık affetmiştir ve hayır olur. Biz, gerçekten görünen âlemde, cahil olup, bileni, hata edip pişman olanı, söyleyip sözünden döneni görüyoruz. Amma eğer ikinci olanın kendisi, birincisi olursa; birbirine zıt olan her iki fi'lin birden ve birin gayrinden vukubuiması sabit olmuş olur. Böyle­ce üç yönden de hayırın yalan olduğu sabit olmuştur. Tevfik Allah'tan­dır. [117]

 

(İkinci Olarak : Disânîlerin[118] Sözleri Ve Sözlerinin Fasit Olduğunun Açıklanması)

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Disânîlerin sözleri, esasta me-nânîlerin sözleri gibidir. Fakat onlar, diyorlar ki : Ziyanın hepsi beyaz­dır, karanlığın tümü de siyahtır. Ziya, diridir. O, ölü' olan karanlığa im­tizaç edendir. Çünkü[119] karanlığa kavuştuğu yönde onda katılık[120] bulmuş­tur da onu yumuşatmak için kendisi ile imtizaç etmeyi murad etmiştir. Bazen katı olan yumuşar. Tıpkı eğe ile bazısı, bazısından naklolunduğu zaman testeredeki demir, katı olduğu gibi, yarık olan[121] giderilip cüzleri düzenlediği vakitte yumuşar.

Bazıları dediler ki; hayır, öyle değil, bilakis, ziya, karanlıktan ezi­yet görür ve onu kendisinden defeder. Ve bunun için ona imtizaç etmiş olur. Tıpkı bu, toprakta çürüyen kimse gibidir. Gerçekten çıkmayı teklif ettiği zaman kendisinde girme ziyadeleşir. Hareket, ziyadan olur. Hare­ketsizlik de onun zıtündan. Çünkü her ikisi de birbirine zıt olanlardır. Onlar, ziya ve karanlık olarak iki asim bulunmasını vacip kıldıkları gibi iki de fer'in bulunmasını gerektirdiler : Biri, ziyanın hareket etmesi ve hissi. İkincisi ise karanlığın hareketsiz ve hissiz olması. Bunları ziya ile karanlıktan başka hiç bir şeyi açıklamaksızın ifade etmişlerdir.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz, onların sözlerini, Allah-u Teâlâ'nm kendisine düşman olmayı tercih eden ve dağıtımdan uzakla­şan kimseye olan öfkesini bilmeniz için zikrettik. O kimse ki Allah'a ita­atten kaçınmış, ona düşman olmayı tercih etmiştir, kendi yaratılışım Allah'a boyun eğerek düşünmemiş, ona hak kapısını açmak ve dinine hidayet etmek ve muvaffak kılmak için yalvarıp niyazda bulunmamıştır. Fakat o, dünyaya meyil edip dünyaya kapanmış ve şehevî, nefsânî is­teklerine rağbet etmiş olduğundan kendi nefsine havale etmiş olup ken­disini düşmanından korumamiştır. Çünkü o, Allah'a niyazda bulunma­mış ve kendisine meylettiği dünyanın gayrine rağbet etmemiştir. Allah'­tan^ yardım talep ederiz.

Asıî olan şudur : Gerçekten Allah-u Teâlâ kulunun helakini, kulun kendisini Allah'a itaatten alakoyup, onu inkâr etmeğe sevk ettiği şeyle gerçekleştirir. Bunu, kendisine emrettiği şeyin, onu helak etmesinden korktuğu, ondan kurtulmayı arzuladığı şeyin lüzumunu ona hissettir­mesi ile Allah'ı inkâra sevketmiş olur. işte onlarda, kendisinden hayır sadır olandan şerrin sudur etmesi muhtemel olmadığı zannma kapıldık­ları için iki ilâhın var olduğunu ve her birinin aslmm diğerinin aslından başkası olduğunu söylemeğe koyuldular. Sonra kendilerince hayrın aslı olanı, şerrin nihayeti, şerrin aslı olanı da hayrın nihayeti yaptılar. Çün­kü, onlar ziyayı, vardığı yerden habersiz olup, ondan bir şey bilmez bir hale, hatta iki şeyden birine göre ona yapılan eziyeti red edip kendisinde devamla kalmayı istemiştir. Onun üzerine kadir olmadığını bilmediği gi­bi, onu reddetmeyi kasdettiği müddetçe orada kalacağım da bilmez. Kur­tulmaya da gücü ve kudreti yoktur. Zira onunla yok olmuştur. İlki onun ezasını reddetmek ve sertliğini yumuşatmak için ona varmış olur. Çün­kü onun üzerine kadir olmadığını bilmez. Ondan kurtulmadan da acizdir. Mani'nin sözüne göre de durum böyledir[122]. Zira onun sözüne göre karan­lık, ziyaya başkaldırmış, onu kendi hapishanesine atmış ve kendi zinciri üe[123] onu sımsıkı bağlamıştır. Hatta o, geldiği yeri bilememiş, kurtulmak­tan da aciz kalmıştır. Her hayrın başlangıcı, ilmin nihayeti, her hayrı ihata etmek ve ona ulaşılması ancak ve ancak onun üzerine olan kudret­le hasıl olur. Bunun için ziyadan her iki hususu giderdiler. Ve onları ka­ranlığa gerçekleştirdiler. Böylece ortaya atıp pekiştirdikleri şeyin hep­sini nakzedip yıkmağa vardılar. Zira onlar şöyle derler : Gerçekten hayrın hepsi, onların hepsi içindir. Böylece ziyayı hayrın ekserisinin dışın­da; karanlığı da şerrin ekserisinin dışında kıldılar. Sonra her iki hususu bire gerçekleştirdiler. Her zümrenin kendisi ile kurtulmayı zannettiği şeyle helak olacağını bilmesi için o birin iki varlık olduğunu söylediler. Tevfik Allah'tandır.

Bununla beraber eğer o iki vecihten dolayı iki ilâhın vacip olduğunu söylemek gerekseydi, tabiatler için dört ilâhm bulunduğunu söylemek vacip olurdu. Çünkü tabiatler birbirlerine zıttır. Hepsi, birbirine zarar vermektedir. Eğer dört ilâhm var olduğunu söylemek vacip olsaydı, şe­yin kâim olması altı cihetten hâli kalmaz. Bunun için altı ilâhın olduğunu söylemek vacip olurdu. Bu da yedi ilâhın var olduğunu söylemek icabet-tirirdi. Çünkü o cihetler kendisinde bulunan, daha önce geçmiş olan ci­hetle vasfolunmaz. Veyahut kendisinde toplanan tabiatler7 beşinci ol­masıyla beş ilâhın bulunduğunu söylemek gerekirdi ki, bu beşincisi ne sıcaklık ve ne de soğukluk ile vasfolunur. Eğer senviyelerin dedikleri gibi iki aslın var olduğu kabul edilmiş olsaydı, üçüncü varlığın bulunduğunu söylemek vacip olurdu. Çünkü o iki asıl var iken ne âlem vardı ve ne de hayır ve şer. Bir şeyin kendi nefsinde mütebayin olması ve aynı zaman­da içtima ve tenakuzu icabettirmiyecek şekilde kendi nefsi ile imtizaç et­mesi mümkün değildir. Öyle ise, onun her ikisinin gayri ile var olduğu sa­bit olmuştur ki, onunla da her hayır ve şer var olur. Böylece onların is­pat etmesini kasdetmeleri bakımından söyledikleri sözler batıl olur.

Sonra bir ilâhın varlığını söyliyen kimseyi, o sözü her hangi bir ve-cihle başka bir söz söylemiye mecbur kılmaz. Esasen bu husus şöyle izah edilir. Gerçekten onlar, öyle bir kavimdir ki, onların akılları eşyada, Allah'ın hikmetini idrak edecek dereceye ulaşmamıştır. Ve onlar, Rabb'in her türlü belâ ve musibet şaibesi, âfetlerin muhtemel olması, şehevî is­tekler ve ihtiyaçtan kendilerinin bulunduğu sıfat üzere olduğunu san­dılar. Allah'ın fiillerini, kendilerinin fiilleri ile bilmiş oldukları hikmetle takdir ettiler. Onlar, eğer eşyayı kuşatmaktan meneden zarurî perdeler­den ve kendilerinin meşakkatlerinin hepsinin içinde bulunduğu ve kendi maslahatlarına olan şeyleri düşünmüş olup çalışmış olsalardı, bunlardaki hikmeti idrak etmekten onları alakoyan şeyin cehalet olduğunu ve bu­na da insanlardan kendilerinin daha lâyık olduklarını bilirlerdi. Çünkü onlar, iddia ediyorlardı ki, gerçekten âlem, ancak ziya ile karanlığın bir­biriyle imtizaç etmesinden ibarettir. Ziyanın cüzlerinden hiç bir cüz yok­tur ki karanlığın cüzlerinden biri ile bağlı bulunmasın. Karanlığın kendisi bir perdedir. Sonra O, ziyaya hakimdir. Ziyadan meydana gelmesi istenen hiç bir hayır yoktur ki karanlık onu hükmü altına alıp mezhep ehline tecelli etmesini[124] engelleyip örtmesin. Öyle ise onlar için ilim ve hikmetin yoluna vukuf bulma nereden gelir ki, onlar, diğeri hakkında beşerin davası ile iddiada bulunsunlar? Sonra şu hususa da taaccüp edi­lir ki, onların ziyası kendi nefsi ile kaim olması ve zulmetin şaibelerin­den kurtulması ile beraber kendisinde darlıktan, sıkışıklıktan ve acz ve cehaletten imtizaç[125] ettiği şeyi bilmiyor. Sonra[126] onun cüz'ünden, cevhe­rinden çektiği ve düşmanının eline düştüğü zaman düşmanının kendisi­ni tamamına ulaşması mümkün oîmıyan hikmete binaen serbest bırak­ması umulmaktadır[127]. Hikmeti iddia etmiyen ve hikmet ehli ile münaza­rada bulunmayan, hikmeti niyet etmeye de başlamıyan kimse için daha gerçektir. Çünkü o, kendi nefsindeki şer ve hayırdan ibaret olan iki cev­here rücu eder. Yanında bulunan herkes de böyledir.

Amma hikmet hakkında teşebbüste bulunmak, ziyanın cevheri ile olursa hikmet hakkında kendisi ile konuşan kimse de böyledir her ikisi de onların katında kendilerine bir gey gizli olmayan hikmet sahibi olan­lardır. O vakit ikisinin birlikte olmasının manâsı yoktur. Her ikisi de ken­di nefisleri ile orada bulunmaktadır. Yahut karanhk cevheri ile girişim­de bulunur ki, her ikisinin hikmete muhtemel olması mümkün değildir. Yahut ikiden birisi ziya cevheri, diğeri de karanlık cevheri ile olur. Bu surette olduğu vakit birinde cehaletin bulunması, diğerinde de ilmin bu­lunmasının ihtimali yoktur. Öyle ise bu hususta konuşmak abes ve ma­nasızdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra bu mevzuda asıl olan odur ki; gerçekten kim ki bir iş işleyip onun helak olup yok olmasından onunla faydalanmazsa o, kimse kendini boşu boşuna yormuş olur. Ai-lah-u Teâlâ ise, başkasına muhtaç olmaktan yüce ve kendi nefsi ile gay­rinden müstağni, ve ihtiyaçlardan berî ve yüce olduğu içindir ki, ya­rattığı şey ile faydalanması için onu yaratmamıştır. Bu suretle fi'li ile bizzat kendisinin faydalanması batıl olur. Sonra yarattıklarını sırf yok etmek için yaratmış olsaydı yaratmasında hiç bir manâ bulunmazdı. ÖyIe İse gerçekten âlemin yaratılması sonuçları için olduğu sabit olur. Sonra Allah~u Teâlâ, mahlûkatı yarattı ve fakat kendisine işin akıbet­lerini idrâk etme ve ayırt etmeyi bilme halinde kılmadı. Bununla sabit olur ki Allah-u Teâlâ, mahlûkatı yarattı fakat kendi nefisleri için değil. Mahlûkatı, kendilerinin yaratılmış olduğunu bilmeleri için yaratmıştır ki, onlar; kendilerinde bulunan bütün sanat eseri ile kendilerini yarata­nı bilirler ve ondan sonuçların yararlı olmasını isterler. Hatta fi'li bu hususların dışına çıkan bile. Çünkü o, yani Allah, bütün başkalarının kendisine muhtaç olan ve fi'linde hikmet sahibi olandır. Bunun içindir ki sonuçları idrâk etmelerine sebeb olan akıllarından kendilerinde yarat­mış olduğu nimetleri yoketmemesi için onu yani Allah'ı sevmeleri ge~ rekmektedİF. Çünkü onlar, tedbir ve idareleri ile başbaşa bırakılmış [128]ol­salardı sonucu beğenilmeyen ve menfaat eseri bulunmayan şeyde ken­dilerinin böyle bir şeyi meydana getirmelerine razı olmazlardı. Bunun gi­bisini alıp kabul eden kimse, cahil ve aptalın tâ kendisidir. Bu zikrettiği­miz hususlar lâzım olunca, zararlı ve menfaatli olanların yaratılması ve elem ve lezzette ihtimali bulunan ve elem ve lezzetleri meydana getir­meğe vesile olan cevherin yaratılmasında bir hikmetin bulunması gerek­mektedir.

Bunları Allah-u Teâlâ, nefislerinin kendisi istedikleri §eyi ve kendi­sini istemeyip kaçındıkları hususu bilmeleri için yaratmıştır ki, imtihana tutulmuş oldukları şeyde kendi mislini, yani istediklerini istesinler ve istemediklerinden de kaçınıp korunsunlar, yine zararla menfaati bilsin­ler ki, eğer onlar olmamış olsaydı kendilerinin yaratılmasında hiç bir manâ bulunmazdı diye Alalh-u Teâlâ, onları bu iki sebebe binaen muh­telif bir şekilde yaratmıştır. Sonra kendi lûtfu keremi ile her cevheri fayda ve zarara ihtimali bulunmak suretiyle yaratmıştır ki onunla baş­kasına sirayet etmiş olur. Ve yine her cevherin menfaatini kendilerinde zararlı unsur bulunan cevherlerden gayrisine ulaştırdı ki bakıp gören kimseler onların hepsinin müdebbirinin gerçekten bir olduğunu bilsin­ler. Ve eğer onlar bir çok ve muhtelif olanlardan meydana gelmiş olsay­dı, nıahlûkat birbirlerine girip birbirlerini yok ederlerdi. Çünkü hayır cevherinden hayırdan başka bir şey gelmez. Şer cevherinden de serden başka bir şey gelmez. Bunlardan her birerlerinin yaptığı, diğerinin yap­tığının bazısı olur. Ve bunun benzeri ile kaim olan şey de âlemin fesada uğramasına sebeb olur. Öyle ise âlemin beraberce bulunması ve bir kısmı­nın menfaatlerinin diğer bir kısmına bağlı olması bu görüşün fasid ol­duğuna delâlet etmektedir. Gerçekten biz, âlemin hepsini yaratanın bir olduğunu söylemezsek birden fazla sayıları söylememiz mümkün olmaz. Çünkü onlardan biri, onun üzerine delâlet edeni, kendisinde helak olanı" ayırmasına kadir olmaz. Kendisine delâlet edecek bir ilmi de bildirmiş değildir. Kendi mislini hakkıyla bilmek ve onun halini anlamak vacip değildir. Böylece bütün ilim çeşitlerinin aslı ve furûu bilinmediği için ilim tüm olarak fasid olurdu.

Bununla beraber iki cevherden birinin menfaat vermesi, diğerine zarar verir, işte orada zararla menfaat birleşir. Ve onunla menfaatin sağlanması kendisiyle beraber menfaati meneden bulunduğu için kesin­likle batıl olur. Âlemin bulunması ve âlemin her birinde faydanın var olmasında onların yaratıcısı ve idarecisinin gerçekten bir olduğuna de­lil vardır. Çünkü her zararlıyı lûtfu ile zararlı olduğu yönden amelini hapsetmiştir. Bunu da menfaati murad ettiği kimseye ulaştırması için[129] menfaatten neyi murad ettiği ise onu kabullenmesi için yapar. İşte kim, onun zararını murad eden kimse hakkında bu konu böylece izah edilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bununla beraber bilinmektedir ki, gerçekten akıllar, yemek ve iç­mek için yaratılmamışlardır. Bu hususta aklı olanla aklı olmayan birdir. Bir zümre vardır ki onlar, yemezler içmezler. îşte onların bir zümrenin kalbinde tazim ve hürmetleri vardır[130]; o yemiyen, içmiyenler de melek­lerdir. Bununla sabit olur ki onlar, bakmak ve ibret alınmak için yaratıl­mışlardır. Çünkü kendisinde övülecek ve güzel görülüp benimsenecek husus vardır. Böyle olunca da hikmette cevherlerin muhtelif olarak ya­ratılması lâzım gelir ki, tam bir ibret alma yolu ile ve tam bir bakma hakkının verilmesi husule gelmiş olsun. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Gerçekten görünen âlemde bilinen şudur ki, her iki işi birden ya­pan[131] kimse daha tamam bir iş yapmıştır. Hatta onu bilmediği zaman kendisine zarar verecek şeyden korunmasına hiç bir kimse kadir olamaz. Buna göre iki hususun hikmete binâen birden yaratılması ikiden birinin yaratılmasından daha tamam ve daha gereklidir. Bununla beraber onun yaratılmasmda failin gani olmasına ve her şeyin olduğu gibi lâyık olduğu ile yaratmasına ilminin ve kuvvetinin tam manâsı ile bulunduğuna de­lâlet eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Tevhid ehlinin üzerinde durduğu şey için delil olarak Allah'a davet edenlerin doğruluğuna delâlet eden hususlardan ve onlarla beraber bu­lunan açık seçik ve kuvvetli olan delillerden başka bir şey bulunmasaydı —ki kendileri ile kuvvetli deliller bulunan peygamberlerdir— ve bir olan yaratıcıyı inkâr edenler için onlardan başka bir şey bulunmasaydı sırf bunlar, yani mahlûkat olmuş olsaydı Allah'ın varlığına ve âlemin mu­cidi olduğuna kâfi derecede delil olurlardı. Nasıl hayır denir ki, âlemden bir şey yoktur ki, o[132] kendi cevheri ile hadis olduğuna ve onun hakim olan bir muhdis tarafından var edilmiş olduğuna şahadet etmiş olmasın? Din­sizlerin mahlûkatra kadim olması hususunda iddia ettikleri şey ile inat-iaşıp kendisine dönecekleri bir yere varmaları için bir yol bulamadıkla­rından kendisinde delil olmayan kimseyi taklid etme zorunda kaldılar. Veyahut da onları aptallıkları bu hale sokmuştur. O da âlemin bir şey olmaksızın bir şeyden var olmasına delil getirmeğe vakıf ve kadir olma­dıklarından dolayı acz içinde olmalarıdır. Hiç şüphe yoktur ki, onlardan herkes kendisinin eşyayı bilmediğini bilir. Sonra eşyayı bilir ve eşyadan aciz kalır, eşyanın üzerine kadir olur, eşyaya yönelmeğe mecbur kalır, sonra eşyadan zengin olur. Vasfı bu olan kimsenin kendi reyine güven­memeğe hakkı vardır. Ve kendi aklından olduğuna işaret edilen hususu görmesinden faydalanmaz.

Bununla beraber onları kendisinden doğan ve kendisine varan şey­leri bilmiyen tabiatlara yönelten kimseler bulunur. Yıldızlar da böyledir. Veyahut da öyle kimseler ortaya çıkar ki, işlerinin körlük ve cehaletten başlamış olan şeylerden bir çok yaratıcılara havale ederler. Veyahut da birbiriyle zıt ve tenakuz halinde olan şeylerden eşyanın bulunduğu hal üzere kadîm olduğunu söyliyenleri taklid ederler. Bu bilinmeyen asıllarla beraber onlar için akıl nasıl düşünülür ki, kendileri bu bilinmiyen asıl­ların ferlerini teşkil etmektedirler! Veyahut da eşyanın hakikatleri üzerinde dururlar; hatta her şeyde bir hikmet[133] olduğunu veyahut olma­dığını iddia ederler. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Gerçekten senviyeleri bir şeyin bir §ey olmaksızın var olmasını in­kâr etmeye sevkeden husus, akıllarda tasavvur edilmesinin dışma çıkan­dır. Veyahut da hikmeti bilmek için kendi aralarında gördükleri şeyi akıl­da takdir etmelerinden ileri gelmektedir. Eğer onlar inkâr ettikleri gibi aklen düşünülenin dışında kabul edip kendi katlarında bulunan şey üze­re âlemin mebadii hakkında sözlerini veyahut kendilerinde bulunan şe­yin akıl, ruh ve duyu organlarının dışına çıkma olduğunu veyahut ta ver­dikleri hükmün zihinde tasavvur edilmesinin dışında olduğunu bilmiş olsalardı muhakkak inkârda bulunmazlardı.

Sonra gerçekten onlar, cahil ve zayıf olan kimselerin kendi nefisle­rine yaptıklarına şahit olduklarını, onların haberle bildikleri şey sonra­dan var olduklarını bilmiş olsalardı muhakkak bilirlerdi ki, gerçekten bir şeyden olmaksızın eşyanın var olmasının Allah'a isnad edilmesi daha doğru ve gerçektir. Âlem de o şeyin cümlesindendir. Sonra Allah-u Teâlâ'nm mahlûkatm sıfatından berî ve münezzeh olduğunu ve herşeye kadir ve herşeyden müstağni olduğunu bilselerdi, Allah'ın mahlûkatım yaratma­sındaki hikmeti idrak etmekte kalbleri daralip kusur etmezlerdi. Biz, Al­lah'a tevekkül ederiz ve ondan yardım dileriz.

Ca'fer bin Harp[134] anlatıyor : O, Seneviyelerden dirine soruyor; di­yor ki : Birisi, diğerini haksız olarak öldürüyor; sonra kendisine özür di­lemesini teklif ediyorlar, o da yapmış olduğu kötülüğü ikrar ediyor. Sen ikinci iş olan kötülüğü ikrarın hayır olduğunu söylüyorsun. Eğer başka­sından ilk iş vukubulmuş olsaydı ziyadan meydana gelen yalan olurdu ki o da serdir. Böyle sorunca o kimse de bu soruyu kendilerinin reisleri ola­na bildirince reisleri cevabî mektubunda şöyle yazıyordu : Gerçekten o, hayvanına eziyet veren[135] ve ondan özür dileyen kimse gibidir.

Bunun üzerine Ca'fer, ona der ki : Onun zikrettiği husus ancak hay­vana acımasıdır. Eğer hakikatte Özür dilemiş olsaydı cahil olurdu. Ancak onun özür dilemesi hayvanı kendisine yaklaştırmasından dolayı olması müstesna. Bu sözü üzerine Seneviyelerden olan adam Islâmiyeti kabul etti. Ve onun müslüman olması da hakkıdır. Ibni Harb'ın zikrettiği husus da gerçek ve gereklidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra mu'tezilelerin sözüne göre bu mesele yanlıştır. Çünkü onların mezhebince Allah'ın yarattıklarında şer olan yoktur. Şer olana ancak me­caz yolu ile şer ismi verilmektedir. Onların Seneviyelerle münazara et­meleri ancak seneviyelerin şer zannettikleri şeyin şer olmasını izale etme hakkındadır. Amma, ancak seneviyelere teslim olmaları ve her iki yön­den Allah-u Teâlâ'nm gayrinde bulunan yönden bir Halık'in bulunduğu­nun söylenmesi kendilerine gerekmesi ve onun da bir yaratıcıya hasre­dilmesi hususunda onları nefyettiklerini ve böyle söylediklerini görürsün, O ise mümkün değildir, fasiddir. Çünkü kendisinde şerri ve hayrı yara­tanın bir olduğunu ve bilindiğini tesbit etme vardır. Sonra gerçekte bun­lardan birini nefyeder ve seneviyeîerin sözüne rücu' eder ki, gerçekten, hakikatte kendisinden şer yaratılan şey, kendisinden hayrın yaratıldığı­nın gayridir. O zaman iki olanı[136]  birlemesi lâzım gelir.

Bu mevzuda Mu'tezile mezhebinin görüşü şöyledir : Onlar, serler, ma'siyet ve kötülükler dahil olmak üzere kulların fiillerinin yaratılmasını inkâr ettiler. Fakat kendilerine cevherlerden serlerin yaratılması ile iti­raz olundu. Ona ne serin ismi verilir ve ne de kötünün. Eşyayı ifsad edene de mufsid denmez, ger ve fesad fiillerin yaratılması da böyledir. Onlarla Allah'a isim verilmez. Bu hususta onların şu cevabı vermeleri icabeder. Gerçekten cevherlere hakikat yönünden değil, mecazi olarak şer ismi verilir. Serler, hakikatte ger değildir.

Amma bizce ise, biz şöyle deriz : Gerçekten Allah-u Cellecelâluh, şer ve hayrın cevherinin yaratıcısıdır. Mahlûkatm fiili şer olsun veyahut ha­yır olsun, onun da yaratıcısı Allah'tır. Onun hükmü ve saltanatında var olan şeyin kendisinin yaratmaması caiz değildir. Böyle olmasaydı kendi­sinin saltanatında ve hükmünde şeriki, mahlûkatını yaratmasında da bir benzeri ve misli olurdu. Allah-u Teâlâ, bu gibi şeylerden yücedir ve beri­dir. Ve yine deriz ki: Mahlûkatm yaratılması, Allah'ın yaratma sıfatının kendisi değildir. Allah'ın fi'li de böyledir. Allah'ın fi'li şer ve hayırla vas-folunmaz. Allah'ın fi'li vasfolunup o hayırdır ve serdir denmez. Çünkü ö, kendi fili ile mevsuftur. O, kendisi hayırlıdır ve şer sahibidir denmez. Kim ki hakikatte o fiili islerse ona o isim verilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Hikmet hakkında vacip olan şudur ki, zararlı cevherlerin ve çirkin görünenlerin yaratılması duyu organlarındaki âfetlerin yaratılması -srer-çekten beşerin hepsi bir şeye inanmışlardır ki o, kendi duyu organların­dan gaip olmuştur- ya menfidir veyahut da müsbet. Onlardan gerçeğe yanaşanlar vardır, insanlardan bazıları da, cahil olup şehevî isteklerine râm olan vardır. Zikrettiğimiz şeylerden havas üzerine vaki olan şey, ya- i ratıîmamış olsaydı onlar güzelden çirkini ve menfaat verenden de eziyet vereni ayırt edip bilemezdiler. Onu anhyamadikları zaman akıllarının, gü­zelden çirkini, lezzet verenden de elem vereni ayırt edip idrak etmeleri­nin ihtimali olmazdı. Üzerine havassın vaki olmadığı şey, hasselerin kendi üzerine vaki olduğu şey ile temsil olunmaları için böylece yaratmıştır. Çünkü her mu'tekid olan müşahede ettiği şeyden bilinenin bulunduğu şey üzere görmesinden gaip olsun diye böyle yaratmıştır Allah. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Sonra Seneviyelerle ihtilâfa düştükleri hususları nakzederek onların söylediğinin hepsi hakkında ittifak etmişlerdir. Onlar, ziya cevherinin var olduğunu söylerler ve onunla hareket ederler. Bunun üzerine eğer onlar sözlerinde sadık olurlarsa bütün ihtilâfları bununla olmuş olur. Eğer ya­lan söylerlerse bütün yalan bununla olur. Onların bazıları sadık olup bazı­ları da yalancı olursa karanlık cevherini ziya cevherinin üstünde olanların sözü sadık olur. Tâ ki karanlık cevherine değil, ziya cevherine intisap et­meyi seçmiştir. Faziletli olanı tercih etmek ise akılların şahadet etmesiyle hayırdır. Öyle ise kendisinden başka bir şey sadır olmayan şerrin asıl ol­duğunu söylemek ve kendisinden başka bir şey gelmiyen hayırın da bir asıl olduğunu ifade etmenin batıl olması lâzım gelir. Kuvvet ancak Allah'­tandır. [137]

 

 

Üçüncü Olarak : Marlnyâtülerin[138] Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Açıklanması.

 

Markiyanîler şöyle diyorlar : Ziya, yükselir, karanlık ise alçalır. Her ikisinin arasında mutavassıt bir varlık vardır ki, ne ziyadır ve ne de karanlık. O, his eden ve idrâk sahibi olan insandır. Onların katında insan, bedendeki hayattır. Bu üç varlık, birbirinden ayrı idiler, sonra imtizaç ettiler. Onlardan her cins kendisine doğru bulunanın hizasında olur. Tıpkı güneşin yüksekten gölgenin hizasında olduğu gibi. Ortada bulunan da zi-yânın hizasında olur ve altında da karanlık bulunur. îki cevher de ilk ge­çenlerin katında hizada bulunma hususunda böyledir.

Yıldıza tapanların sözü menânîlerin sözüne uygundur. Ancak ibni Şe-bib'in iddia ettiği gibi aralarında az bir fark vardır ki, pek nazarı itibare alınmaz. Menânîler, §u batıl fikri öne sürerek iddia ediyorlar ki, gerçek­ten ziya, karanlığı kuzeyde bırakıp kendisi güneydeki yerine gidiyor. Ka­ranlık da ziyayı güneydeki yerinde bırakıp kendisi kuzeydeki yerine gidi­yor. Her ikisi de karanlığın bazısının ziyaya girmesinde buluşuyorlar idi. Ve her ikisinin diğer yönlerden nihayetleri yoktur. Bunun üzerine onların ifade ettikleri hususların seneviyelerin[139] konuştuklarının aynı olduğu an­laşılıyor. Sonra ortada bulunanın âlemin işi hakkında her ikisinden bulu­nanın tedbiri olmasından veyahut ta âlemden hadis olan içtimadan hâli kalmaz. Eğer ortada bulunan idareci ise imtizaç bulma batıl olur. O, ziya ile karanlık arasına nereden gelir? Karanlığın yaratılışmdaki karakter, alçalmadır, ziyanın karakteri ise yükselmedir. Her ikisi arasında bu hu­susu meneden fasıla vardır. Ancak her ikisinin arasım cemeden ve onun da kendileri ile bulunan bir tedbir ile olması müstesna. Böylece asıl olan şerrin tamamı olur. Çünkü o, imtizaçtan meydana gelmiş idi. Eğer o, zi­ya, ile karanlığın arasını bağdaştırmasaydı onlardan birisinin diğerine ulaşması için bir yol bulamazdı. Böylece hayır ve şerrin idarecisinin bir olduğu meydana çıkar. Eğer ziya ile karanlık yaratılışları itibariyle ortada rol oynıyana galebe çalarak onu kendi hükümlerine almış olup imtizaç etmiş olsalardı bu takdirde ortada rol oynıyanm hissetmesi ve idrak et­mesinin kendisine bir yararı olmazdı. Çünkü o, tabiat sahibinin hükmü altında olur. Onun vasıta olmasının hiç bir manâsı yoktur. Sonra iş ziya ve karanlıktan hasıl olmuştur.

Sonra dediler ki : Onlar ortada vasıta olanın nihayeti bulunduğunu, diğer ikisinin ise nihayetsiz olduğunu ileri sürdüler. Nihayeti olanın da nihayetsiz olanın hükmü altındadır. Çünkü o, nihayetli olmayanın tamam olmasına nisbetle daha noksandır. Tıpkı kısa olanın uzun olana nisbetle daha noksan olduğu gibi.

însanda eğer bedeninde bulunan hayat, bedene hissettiren ve onu kul­lanan ise, ortada olup rol oynayanın, yükselmeyi ve alçalmayı idare eden ve her ikisini kullananın kendisi olması gerekir. Böylece, hakikatte ilâh bir olur; veyahut imtizaç ve hayal gibisinden adı geçen husus batıl ve fa-sid olur.

Sonra, insanın hayatından ibaret olan imtizaca işaret etmesi hatadır. Zira başlangıcını meydana getirecek ve kendisinde fesada uğrayanı ıslâh edebilecek insan yoktur, insan kendisine arız olanı da gideremez. Öyle ise var eden ve müdebbiri olamn bir olduğu sabit olur. O da zikrolunanin gayridir. Zikrolunan da bir olan Allah'ın idaresi ve hükmü altındadır.

Sonra, aslı bulunmayan ve olmayan bir mizacın var olup, imtizaç bul­ması arası ile sonradan aslında uyumsuzluk bulunmayan ve yok iken son­radan var olanın[140] arasında hiç bir fark yoktur.

Sonra, yok iken sonradan var olan, hadislerin tamam olmasından sonra kadir olan Cenab-ı Hakk'm kudretiyle değişikliğe uğramasıyla ha­dislerin Allah tarafından var edilmesinin arasında da bir fark yoktur. Çünkü her ikisinin de düşüncede aynı görüşte olması uzaktır. [141]

 

(Mecûsîlerin[142] Sözleri Ve Sözlerinin Batıl Olmasının Açıklanması)

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) anlatıyor : Mecûsîler şöyle diyorlar : Al-lah-u Teâlâ, yarattıklarına bakıp güzelliğine taaccüp etti. Bunun üzerine onlardan kendisine zıt olandan korktu. Bu durumu derin bir düşünce ile düşündü. O düşünceden de iblis meydana geldi. Onlardan bazıları da şöyle der; Allah-u Teâlâ'nm gözü geçen bir şeye ilişti, bunun üzerine ar­kasına baktı ki, iblisi gördü, iblisle onu bir müddet bırakmak üzere an­laştı ve böylece ondan ayrıldı. Bir müddet geçtikten sonra Allah onu he­lak etti. Bunun üzerine her şer iblisten oldu, her hayır olanı da Allah'tan­dır.

Bu anlattıkları gerçekte eğer onların ifadeleri ise onlar, Seneviyele-rin hepsinden daha serdir. Çünkü Seneviyeler, fikirde tasavvur edilmek­sizin bir şey olmadan bir şeyin yaratıldığını gördükleri için ilâhın iki ol­duğunu söylediler. Onlara bir şey olmadan âlemin var edilmesi sözü çok ağır ve büyük geldi. So.nra âlemin hayır ve şerre müştemil olduğunu, her kim ki fiili hayır ve adilane olursa onun öğülmeğe lâyık sıfatlarla ve fiili şer ve kötü olan kimsenin de kötü sıfatlarla vasfolunduğunu gördüler. Her ikisini bire nisbet etmeyi büyük gördüler. Böylece bir olan örf ve âdette cari olan şeyle hem öğülmüş ve hem de zem olunmuş olur. Bunun içindir ki, iki kadim olan aslın bulunduğunu söylediler.

Mecûsîler gerçekten âlemin bir asıl ve bir şeyden olmaksızın hadis olduğunu caiz gördüler[143]. Ancak kendisinden hayır işleri sadır olan kim­senin şer fiili ile[144] vasfolunması onlarca çok büyük bir şey olarak kabul edilir bir hal aldığı için ona şer olan bir şer fiili lâzım kılmadılar, bunun için onu ana yaptılar. Çünkü kötü ve alçak düşünce serdir. Ondan hadis olan da şer olan İblisin kendisidir. İşte tek olan ondan[145], iki husus var oldu: îşte o da, onları iki aslın bulunduğunu söylemeye sevkeden sebebtir. Bu­nunla beraber kendisinden bir vakitte fikir hasıl olup başka bir vakitte hasıl olmaması düşünülemez. Bunun için onunla bütün şer meydana ge­lir. Eğer onun intikal etmesi murad olunursa bunun bir kere bulunması intikalin reddedilmesine delâlet eder. Ancak hayır olanı söylemesi müs­tesna. Her halde ona bu husus, şer olanı düşünmeden zahir olmuştur. Oy­saki Allah-u Teâlâ, Şeytanı, o müddete kadar terketmek üzere onunla anlaşmış olsa, ya Şeytan'm serden yapacak olduğu şeyi, yapacağını. bil­mezdi. Bilmemek serdir ve o da başka bir serdir. Yahut onu böyle hare­ket edeceğini bilir de kendisindeki fesad çıkarma sıfatını bilmesiyle onu terketmiştir. Bu da ondan bir serdir.    Bunun aynısını, ya düşündüğünü yapmazdan önce bilmiş olur ve ondan olan şeyi bilmek üzere düşünür ki, bu da serdir. Veyahut bu hususu bilmez. Oysa cehalet de serdir. Sonra bu hususların kendisinden olmasından hâli kalmaz; ki, o da serdir. Veya­hut bunu bilmez; bilmemek de serdir.

Sonra Şeytan'a hakim olma ve onu menetmeye kadir olmaktan veya olmamaktan hâli kalmaz. Eğer kadir olup sonra İblis'e mahlûkatı ifsad etmesi için mühlet verirse, onların katında bu serdir. Eğer İblis'i menet­meğe kadir olmazsa aciz olan âlemlerin Rabbi olmaz. Bununla beraber şöyle denir :

Gerçekten İblis kendisine verilen müddetçe Allah'a vadettiğini ye­rine getirir ki, vaadi yerine getirmek hayır ve haktır. Böylece serden hayır meydana gelmiş olur. Halbuki bunun, onun için olması lâzım olur. Çünkü o, hayirm aslı olan şeyden olduğu vakitte ondan şer gelir[146]. Bunun üzeri­ne onlara konunun aksini ifade eder. Her hayrm şeytandan geldiğini ve her şerrin de şeytan'ın gayrinden geldiğini ifade ederiz.

Sonra îblis'in kendisinden başka kendisine yardım edecek kimse ol­madığı vakitte ve herşeyin kendisine yardımcı olanlar varken aynı vakit­te ona kudret vermekle nasıl emin olur? Sonra mahlûkattan onun yardım­cıları olanı şeytanın aleyhindeki hareketinde yardımcı olmaktan onları nıenedecek olan Allah'ın yardımcıları ile karıştırdı. Allah-u Teâlâ, mül-hidlerin vasfettiği şeylerden yücedir, beridir.

Eğer karşılıklı anlaşma, bazı maslahatlar için olur derlerse cevaben şöyle denir : Zararlı haşaret ve elem verici eşya da onun gibidir.

Sonra Allah'ın kendi zıddmm karşısında korkuya düşmesi, kendisinin herşeyin Rabb'isi olduğunu bilmemesini icabettirir. Göz isabeti de böy­ledir. Kim ki kendisine göz isabet ederse, göz onu hükmü altına alıp kud­retini giderir, ilmini yok ederse o, kendi nefsiyle değil, gayri ile Rab olmuş olur ve başkası ile yaratıcı olur. Böylece onların mabudlarına mabud de­ğil, kul denmesi lâzım gelir. Sonra eza ve elem verici cevherlerden hiç birşey yoktur ki onlar, mahlûkata menfaat vermesin[147]. Onlar[148], kendi ne­fisleri ile ne zarar verirler ve ne de eziyet.[149] Fakat, âlim ve hakim olan Allah'm onları, birini eziyet verici ve zararlı kılması ile' ve diğerini de nıen-faatli olarak[150] yaratması ile olmuştur. Böylece şerrin yaratıcısının tek ol­masını söylemek çok uzaktır.

Sonra şeyin bir şeysiz olarak yaratılması ancak mahlûkatm kudret ve takatinin dışında ve tasavvurunun da kalkması ile olduğundan aynısı­nın gerçekleşmesini söylemekten hiç bir kimse kaçınmamıştır. Çünkü cis­min yaratılması ve onun tabiatleri ile rahimlerde var olması, yıldızların hareketleri ile meydana gelmesi veyahut âlemin bu tabiatın dışında bu­lunması, ziyanın ve karanlığın bağdaşması, sonra birbirine zıt düşmesi, zikrolunan vechin dışındadır. Oysaki gerçekten herşeyin hakikatini kim düşünürse onu böylece buluruz. Çünkü menide ve bütün gıda madde­lerinde ve rahimlerde beşerin manâsını ifade edecek hiç bir şey yoktur. Sonra kendisinde akıl, fikir, işitme ve görme gibi hasseleri bulunan kimse, onların zikrolunan hususların dışına âlim ve hakim olan Allah'ın takdiri ile çıkmışlardır. Allah'ın kudreti ve iradesi ile var olmuşlardır. Bütün muhtelif tabiatler veyahut da hayır ve şer cevherleri böyledir. Kendile­ri ile amelleri arası serbest bırakılmış olsa, onlardan bir cevher meydana gelmez ve bir şeyin yaratılması da mümkün olmaz. Allah'ın benzerinin olmasını söylemek aklın düşüneceği şey olmaktan çok uzaktır.

Muhakkak biz geçen mevzularda muhtelif cevherlerin yaratılmasın­daki hikmeti beyan edip şöyle demiştik : Cevherleri, güzeli güzel olarak, çirkini de çirkin olarak olduğu hal üzere yaratması ile Allah-u Teâlâ, on­larla vasfolunmaz. Allah'ın, cevherleri böyle yaratması hikmetin anlamı ve herşeyin yerine konması demektir. Gerçekten Allah-u Teâlâ, nıahlû-kati kendisi muhtaç olduğu için değil, ancak kendi zâtının bilinmesi için yaratmıştır. Kendilerinde akıl yaratılan mahlûkatın var olması için AI-lah-u Teâlâ, Halik sıfatıyla muttasiftır. Allah-u Teâlâ, mahlûkatı nimet­leri[151] ve belâları bilsinler diye ve onlarla imtihan olsunlar diye yaratmış­tır. Bu hususlar herşeyi yerli yerine koymakla ve kendilerine in'âm etmiş olduğu nimetlere şükretmek ile olur. Zira Allah-u Teâlâ, cevherlerinin muhtelif olmaları İle beraber bütün mahlûkatı[152] delü ve ibret[153] yapmıştır.

Ve cevherlerin birbirlerine tecavüz etmeleri[154] ve birbirleriyle uyuş-malariyla mihnet ve musibet olarak yaratılmıştır. Bunların hepsi nasıl korunulacağmı ve nasıl kaçınılacağını ve kendisinde korku olanı dimağ­larda güzel olarak yerleşip aklen öğülmeye lâyık olan sonuçlarına ulaş­mak için çaba harcamalarım bilsinler diye yaratılmıştır. Bununla bera­ber vaad ve vaıdin hissedilen ve görülen kadarmca olması için terğip ve teşvik hakkında rnüşahade ettikleri muhtelif cevher ve hallerle kendile­rinde bulunan çirkin ve matlup olmayan hususların ibka edilmesi için [155]yaratılmaları da bu nıeyanda nıütalea edilmektedir. Çünkü o, marifetin yoludur ve nihayetlerin anlaşılmasına onunla ulaşılır. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Eğer fikirde tasavvur edilmeyen ile bir şeyden olmayan şeyin inkâr edilmesi caiz olsaydı, duyu organları ile her algı alamayanın onlarla id­râk edileni inkâr etmesi caiz olurdu. Çünkü duyu organının ulaşamadığı her gaip olanı inkâr etmesi anlaşılmamaktadır. îşte bu hususta mecûsîle-rin ve diğerlerinin görüş ve fikirleri nakzedümektedir. Çünkü onların hepsi geçmişlerine tabi olmuşlardır. Sonra akılda olanı düşünmek, duyu organının kendisine vaki olduğu şeyi takdir etmektir. Bu yok olduğu va­kitte duyunun, düşüncesinde vukubulma hali tasavvur edilir. Veyahut da onun aynı düşüncede takdir olunur. Sonra Allah-u Teâlâ, duyu organları yolu ile bilinmez ve kendisinin bilinenlerde örneği yoktur. Öyle ise Allah'ı bir şeyle takdir etmek batıl olur. Sonra esas oian şudur ki : Akılla tasav­vur edilen şey, hisle bilinen ilimdir. Veyahut hisle bilinen ilimde his olun­mayan şey ile bilinmenin lâzım olmasının delilidir. Ve bilinmenin de ica-bettirdiğine delâlet eder. Çünkü her his sahibi olan hissin mahiyeti ve key­fiyetini bilmez. Onun her hisde[156] bulunması gerekir ki, hakikatte de öy­ledir. Öyle ise duyu organlarının kendi hakikatlerini[157]. bilen ve yaratan[158] kimse üe olması vacip olur. Bununla beraber duyu organları sahipleri şu hususu görüp[159] anlarlar ki, gerçekten onları yaratanın duyu organları ile idrak edilmesi mümkün değildir. Zira her duyu organı sahibi, duyu or­ganlarının halleri ile kendisinde bulunan şeyi bilmez. Ve duyu organların­dan birinin kendisinde fesada uğradığında onu iyi etmesinden acizdir. îş-te bu hususun Ötesinde bir âlim ve hakim olan Allah'ın bulunması vacip­tir ki, bilinen hissolunan şeyin muhtemel olduğu hususun kendisinde bu­lunması mümkün değildir. Çünkü eğer caiz olup mümkün olsaydı, hissolu-nanm onunla var olması imkân ve ihtimal dahilinde olmazdı. Tıpkı bizim gibiler ile   imkân ve ihtimal dahilinde olmadığı gibi. [160]

 

Mes'ele (Peygamberlerin Gönderilmesinin İspatı Ve Kendilerine Olan İhtiyacın Açıklanması)

 

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : İnsanlar, peygamberler ve getir­dikleri dinler hakkında konuşup fikirler öne sürdüler. Onları din âlimleri, maneviyat liderleri ve beşerin akıllı ve hikmetli olanları ispat ettiler. Ken­di yaratanmı bilmeyen kimse de onları inkâr etti. Allah'ın emrini ve neh-yini bilmiyenlerden onları tasdik edip ikrar edenler de vardır. Peygam­berlere ihtiyaç duyulmadığının aklen sabit olduğunu iddia edenlerden de peygamberleri ikrar edip kabul edenler vardır. Bununla beraber kâhinler, sihirbazlar ve hokkabazların yaptıkları ile peygamberlik iddia edenlerden alâmet ve işaretlerle karşılamak da mümkün olur.

Peygamberlerin gönderilmesi hususunda çaba ve güç harcamış ol­mayan kimselerin aczinin zahir olması da muhtemeldir. Onlar, bütün be­şerin güç ve kuvvetlerini de imtihan etmemişlerdir.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz, yaratıcı olan Allah'ı inkâr eden kimse ile Allah'ı ispat etme hakkında münazara ve münakaşa ederiz. Çünkü Allah'ın peygamberleri göndermesi hakkında münakaşa ve mü­nazarada bulunmanın mümkün olması ancak Allah'ın var olduğunu ve varlığının ispat edildiğini söylemenin lâzım olmasından sonra olur. Bu­nunla beraber her iki hususun birden olması, peygamberlerin mucizeleri ile de mümkün olur. Çünkü peygamberler öyle bir kimselerdir ki kendi hal ve durumlarını bilen millet arasından zuhur etmişlerdir. Onlar, güç­lerinin yettiği en doruk noktaya ulaşmışlar idi. Vaktaki onlar, akıllarına hükmeden âyetlerle geldiler —ki, aynısını getirmeğe onların gücünün yet­meğe muhtemel olmadığını bilmeleriyle beraber— kendisini gönderen tara­fından vermiş olduğu haberi tasdik etmekle ilim elde etmek gerekir. Ve o ayet ve mucizeleri meydana getiren kimsenin peygamberliği ve getirip tebliğ ettiği dinî kuralların âlim ve hakim olan ve kendisini ispatta deliller meydana getirmeğe kadir olan Allah tarafından olması gerekir ki onu müşahede etmemelerine rağmen bu âyet ve mucizelerle kendisini bi' sinler. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra emri, nehyi vaad ve vaîdi inkâr eden kimse, hikmeti meydana getirmek için hasıl olmamıştır. O, ancak Allah'ın kendisini var etmek ve yok etmek Üzere meydana gelmiştir. Sonra bilinir ki gerçekten her fi'linin akıbeti böyle olan kimse, hikmet sahibi değildir. Öyle ise bu hususlar Al-lah-u Teâlâ'nın kendisinde var ettiği vahdaniyetine ve saltanatlığmın bü­yüklüğüne delâlet eden hususlarla beraber yaratıcı ve âlim olanın hikme­tine delâlet eder ki o da hakim olan Allah Celle Celâluhû'dur. Tevfik Al­lah'tandır.

Bununla beraber Allah Subhânehû ve Teâlâ, bizatihi ganîdir; fi'lin-de hikmet sahibidir. Mahlûkatı kendilerinde yaratmış olduğu kudret ile kalmaları için yaratmıştır. Sonra onların hayatta kalmalarını ancak gıda maddeleri ile Allah-u Teâlâ, mahlûkata devamlı kalmayı ve yaşamayı sevdirmiştir. Eğer [161]onlara emir ve nehiy koymamış olsaydı, onların hepsi baki kalma ve devamlı yaşamaya ait kendisinde bulunan şeye tamah et­tiği için önem verip onu elde etmeye koşardı. Bununla beraber o şeyde de kendisi için lezzet ve şehevî istekler vardır. Sonra onun yaptığı gibi akranı da aynı şeyi işlerdi. Ve böylece aralarında çekişme ve itişip kakış­ma hasıl olurdu. Bunlar da onları birbiriyle çarpışmaya sevkederdi. Ken­disi ile baki kalma hissini verdiği hususta bu haller olunca.yok olma kor­kusu da meydana gelirdi. Öyle kendisinde vaad ve vaîdin bulunduğu şeyle emrin, nehyin, helâl ve haramların meydana çıkarılması gerekirdi ki, herkes kendisi için olanı ve kendisi için olmayanı bilsin. Böylece her­kesin[162] düşmanlığından kurtulup canı bakî kalsın. Kim ki emri, nehyi, mihnet ve musibeti inkâr ederse, o görünen âlemdeki mihnet ve musi­betin manâsına gitmiştir. O da ancak gizli olanların zahir olması ve kapalı olanların açığa vurulmasından ibarettir. Emir ve nehiy, emreden ve nehyedenin nail olacağı[163] menfaati içindir. Veyahut da istemediği bir şeyi yok etmesi içindir.[164] Allah-u Teâlâ, bizatihi ganî ve bütün sırları ve gizli olanları bilen olduğu zaman mihnet ve musibetin; emir ve nehyin manâsı gitmiştir.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz, Allah'tan muvaffakiyet te­menni ederek deriz ki; eğer Allah-u Teâlâ'nın emri, nehyi, mihnet ve mu­sibeti yukarıda zikrolunan şey üzere olmuş olsaydı, gerçekten onun fi'li bu hususlardan ötürü istemediğini yok etmek veyahut istediğini elde et­mek veya kendisinde bulunan ayıptan[165] sıyrılmak için olurdu. Halbu ise AHah-u Teâlâ, âlemi yarattı, fakat zikrolunan hususlar için değil, emir, nehiy, mihnet ve musibet de onun gibidir. Bununla beraber o takdir olu­nan husus ancak kadrü şerefleri yüce olan ve dereceleri yükselen husus­lara muhtaç olanların fi'lidir. Eğer onlar, bunlardan başkasını istemiş olsalardı, işledikleri bu fiillerde onlar için ya hemen zarar veyahut da atîde azap olurdu. Amma bizatihi hikmet sahibi olan ve bizâtihî ganî olan zât, bir menfaat için yapmadığı gibi bir zararı defedip gidermek için de yap­maz. Emir ve nehiy de onun gibidir. Hikmet ve ganî olmada imtihana tabi tutanların muhtelif olmaları hususunu açıkladığımız şeylerle beraber on­lardan birinin, diğerini takdir etmesi caiz olmaz. Ve hakmı olanın rubû-biyet hikmeti için[166] şerri işlemesi muhtemel olmaz. Bunun içindir ki zikro­lunan şeyi kendi üzerine alması hatadır.

Sonra gerçekten mahlûkat, zararlı ve yararlı olmak üzere iki kısım olarak yaratılmıştır. Her cevherin elem ve tad verme karakteri içinde meydana getirilmesinin imkân ve ihtimali vardır. Bunların o şekilde var edilmelerinin muhtemel olması ancak sonuçların hasıl olması içindir ki, Allah-u Teâlâ şiddetli azabını vereceğini beyan etmekle mahlûkatı vara­cakları sonuçlarla korkuttuğu gibi zevk ve refah verecek lezzetli şeylerin kendisinde bulunanları vaad etmekle de sonuçlara böyle ulaşılmasına teş­vik buyurur. îşte bununla gerekenden korkma ve gerekeni de arzulama işi tamamlanır. Tevfik Allah'tandır.

Ve sonra Allah-u Teâlâ, mahlûkatı yarattı. Mahlûkattan bazısını, bazısı için[167] yararlı kıldı. Cenab-ı Hakk'in bizâtihî her şeyden müstağni olduğu için bu hususta bir menfaati yoktur. Zararlı olanlar da böyledir. Emir ve nehyin, mahlÛkatm bazısının, bazısına olan yararları ve zarar­lardan korunmaları bakımından onun gibidir. Bununla beraber Allah-u Teâlâ, onlara kendilerine yarıyacak olan hususları emreder. Tıpkı onları yaratıp yararlı nesneleri kendileri için kıldığı  gibi.     Allah-u    Zülcelâl, mahlûkati kendilerine zararlı olan şeylerden nahyetnıiştir. Tevfik Allah'­tandır.

Yine emrin ve nehyin hikmeti olarak şu husus ifade edilir : Gerçek­ten Allah-u Teâlâ, insanı en güzel şekil ve bigimde yaratmıştır. Yeryüzün­de ve gökte bulunanları ve kendilerinde bulunan yararlı maddeleri ve be­reketleri ile onlara musahhar kılmıştır. Bu husus, onlardan meydana ge­lir. Mükâfaat yerine veyahut yaptıklarının hakkı ödenmiş olma yerine geçecek bir şey sebkat etmeksizin tahakkuk etmiştir. Öyle ise aklen böy­lesi bir nimetleri onları bilmiyenîere boş yere verilmesi caiz değildir. Çün­kü onda zayi olma ve nimetlere karşı nankörlük ve zulüm vardır. Öyle ise bununla onlara sevilmeye müstahak olanın, kendisine şükredilmenin va­cip[168] olanın kim olduğunu bilmeleri için nimetleri verenin kim olduğunu bilmeleri gerekir. îşte o hususta da mihnet bulunmaktadır. Korku ve rağ­betin tamam olması için onlara vaad ve vaîd vasıl olmuştur. Tevfik Al­lah'tandır.

Sonra şu husus bir gerçektir ki, adalet ve doğruluk aklen güzel gö­rülmüş olduğu gibi, zulüm ve yalan da aklen kötü ve çirkin telakki edil­miştir. Birinci grup, insanların kalblerinde taht kurmuş, onlarca hürmet edilmeye ve mükerrem kılınmaya lâyık[169] kılınmıştır. İkinci grup ise : Ha­kir ve hor ve korkunç birer varlık olarak insanların kalblerinde yer almış­lardır. Bunun içindir ki akıl, kendi nimeti ile rizıklanan kimsenin şerefini yükseltecek şeyi yapmasını emreder. Kendisinin bulunduğu kimseyi kü­çültüp alçaltacak, hor ve hakir kılacak hususlardan da nehyeder. Öyle ise emir ve nehyin, aklın mecburi ve zaruri kılmasiyle de, var olması vacip olur. Sonra keramet ve yollarını benimseyen sözünde durup verdiği sözü yerine getiren kimse için sevap ve mükâfaat, heva ve hevesine uyup on­ları aklın gösterdiği iyi yollara tercih edene de azap gerekir. Bunun için bizim zikrettiğimiz hususlarda onlara adalet ve doğruluğun neler oldu­ğunu göstermeleri[170] her ikisinin zıttı olan zulüm ve yalanın zararlarını[171] öğretmeleri için peygamberlerin gönderilmesinin gerektiğini ifade edil­mesini icabettirir. Durumların icabettirdiği işin hamdü senaya muvafık ve mutabık olması için de mahiyetinin anlaşılması güç olan her şeyi de peygamberler işaret buyurup izah ederler. Tevfik Allah'tandır.

Sonra dünyada hiç bir akıl yoktur ki, nefsini, verdiği sözü yerine ge­tirmeme ve şehevî isteklere dalmak hususunda onu ihmal etmekten razı olsun. Bilakis her akıl, nefsini kendisine zarar vermiyecek ve sonuçları iyi olup öğülmeye lâyık olacak şey üzere yetiştirmeğe çalışır. Bununla be­raber kurtulmasını umduğu ve yararına olanı tamah ettiği şeydeki zara­rım gidermekten cahildir. Bunun içindir ki kendisini, işlerin sonuçlarını bildirip öğreten kimseye muhtaç kılar. Hatta nefsini şehevî isteklerine râm olacak şekilde ihmal etmeksizin peygamberin işaret duyurduklarını kabullenmeğe hazırlar. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra emir ve nehye iman edip tevhidi ikrar ettikten sonra zikretti­ğimiz yönlerden, gönderilen peygamberleri ve onların tebliğ ettiği husus­ları inkâr edenlerle, peygamberlerin gönderilmesine duyulan ihtiyacın yanısıra kendisinde hastalık olmayan ve nefsi sâlih olan kimseye kifayet edecek, emir ve nehyin gerektiğine dair delillerden zikrettiğim hususlarla beraber - münazaraya döneriz. Bu hususu ifade ettikten sonra deriz ki; din ve dünya bakımından akim kendisine ihtiyacı icabettiren ve mecburî kılma bakımından peygamberlerin gönderilmesinin gerektiğini söylemek vacip olur. Sonra her ne kadar aklen ondan müstağni idi ise de üstün kıl­manın Allah tarafından olduğunun ispat edildiğini de ifade etmek lâzım­dır. Dünya işi de yine kendisi ile bulunan hususlarla din kuvvetledir. Bu zikredilen hususlarda ve Allah-u Teâlâ'mn insanları yaratması ve onları mihnet ve musibet[172] ehli yapması, gökten indirdiği su ile yerden onlar için besin maddelerini üretmesi ve onlar için ilaç kılması, sonra yerden biten­lerden öldürücü zehirler ve hastalıkları meydana getirmesi ve kendilerine gıda[173] ve akılları ile kendilerini kontrol ve imtihan etme nimetini ihsan etmesi[174] ki, bununla gıda verenlerden[175] eza ve zarar verenleri ayırt edebi­lirler. Çünkü olur kî onda imtihana tabi tutulanın helakini icabettiren hu­sus bulunur. Akıllarda ise bu hususu keşfedip bilecek bir yol yoktur. Öyle ise yedikleri ile bedenlerini besleyip diri kılmak ve onunla dinlerini dim dik tutmak için Allah-u Teâlâ'mn yaratmış olduğu bu hususlardan her cevhere kişiyi muttali kıldığını söylemek lâzımdır.

Sonra akıllarda başlangıçta ziraat ile üretilen hususlardaki zararlı ve faydalı yönleri ziraattaki tedbir ve icad edilen şeyi bilmeye bir yol yoktur. Sonra cevherin tamam olup bilinmesinden sonra, onun nasıl kul­lanılacağını bildiren bir kimsenin bulunması elbette lâzımdır. Tâ ki o mad­deler ile beslenme doğru olsun. Bununla beraber beslenmeye sâlih olması meydana getirilen şey de muhteliftir. Sonra haddini muhafaza etmediği vakitte kendisinden faydalanan kimseyi zarara sokacak şeylerden yene­cek maddelerde çeşitli ezalar var edilmiştir. Çünkü o, onun sınırını bilen kimseden meydana gelmiştir.

Sonra kendisine zarar verdiği vakitte zararını giderecek kadarıyla devasını öğretti. Sonra tabiatların birbirine uymaması ve öldürücü ze­hirlerin kullanılması ile tıp ilimlerini var etti ki, zararlı olandan bedende kendisi ile faydalanacak olduğu kadarını bitebilsin. Sonra kendileri ile ör­tünme, kapanma elde edilen ve sıcak, soğuktan konumlan çeşitli elbise­lerin meydana getirilmesi için var olan sanatların meydana getirilmesi; sonra güçlü kuvvetli hayvanlardan kendileri için yaratilanlardaki faydayı onları ehlileştiren kimse hangi yarar için yaratıldıklarını bilmezler. Yani onlar menfaatler için mi yaratılmıştır veyahut gayri için mi yaratılmıştır? Onları nasıl hazırlıyacaklarmı bilmezler. Çünkü yaratılan hayvanların ya­ratılışında kendisi için yaratıldığı şeyden kaçınma vardır. Tâ ki ona alışıp boyun eğsin ve itaatta bulunsun. Sonra din ve dünya hususlarının ancak kendileri ile ikâme edebilecek oldukları çeşitli ticaret sistemlerinin ihdas edilmesi; sonra ihtiyaçlarının memleketlere yayılması kî, onların ne tabi­atlarında ve ne de akıllarında kendilerinin muhtaç olduğu §eyi nereden talep edeceklerini açıklıyacak veyahut delâlet edecek bir şey olmadığı gibi onların yolunu bilecek de bir şey bulunmaz. Çünkü akılda bunların bulun­dukları yerlere delâlet edecek ve yollarını gösterecek bir husus yoktur; sonra insanın dünyada yaşamasını teinin eden ve Ahiret'ini anlamasını sağlayan dinlerin öğrenilmesinde; sonra isimleri öğrenmemizde -—ki, o isimler olmamış olsaydı ne ihtiyaçlar anlaşılırdı ve ne de onların bulundu­ğu yerini bir kimsenin bilmesi mümkün olurdu— işte bu isimleri bilmemiz­de; sonra nesilleşme sebeblerinin yönlerini bilmede; küçükleri terbiye etme­yi bilmede; sonra yolları belli olmayan gıda maddelerinin meydana getiril­mesindeki ilimde; sonra insanların bazısının bazısını bilmesi ile beraber diller isimler, sanat, tıp ve bütün mesleklerden, memleketlerin yolların­dan ve hayvanları terbiye etme, onları kullanma keyfiyetinden, bütün zik­rettiğimiz şeylerin zuhuru üe anlaşiimaktadır ki bunların hepsi açık ve seçik olarak şuna delil teşkil etmektedir : Gerçekten bunların aslının akim meydana çıkarması değil, öğretme ve bildirmeden hasıl olmaktadır. Tev-ük Allah'tandır.

Bununla beraber musibetlerin gelmesindeki insanların bazısının ba­zısına sızlanıp yalvarmalarının var olmasından bilinen bir iştir ki, bu hu­sus ve onları üzen önemli işlerden[176] kendilerinin reyinden yardım iste­meleri, kendilerinin katında âlemde üstün kılman ile[177] müşavere etmele­rine yönelmelerinde; sonra edebin fenlerini talimde; sonra her birinin ki­tapları okumaktan ve filozofları dinlemekten çeşitli ilimden istifade etme­ğe kalkmaları delâlet eder ki, gerçekten onlar kendi akıllarını, ihtiyaçla­rını yerine getirmek ve yardım talep etmekte kâfi görmüyorlar. Öyle ise aklen bir gerçek, doğru olarak öğüt verene yakarmak gerekmektedir, îşte bunlar da mahlûkatin o kimselere karşı besledikleri zannıdır ki, ger­çekten onlara adı geçen kimselerin dilleri ile ilimler ulaşmıştır[178]. îşte o hususlar üzerine din ve dünya işi tesis edilmiştir.

Sihir ilmi de ona göredir. Eşyanın cevherleri, muâlecenin çeşitleriy­le itibar olunur[179]. Din, mal ve vatan düşmanları ile savaşma ilmi de za­hirde[180] dillerden ve dillerde bulunan hususlardan alınmaktadır. Onların ilk öğrenilmesi de âlim ve hikmet sahibi olan Allah-u Teâlâ'dan olur.

Sonra, aklın zaruri kılmasiyle peygamberlerin gönderilmesinin ge­rektiğini söylemeyi lâzım kılan hususlardan biri de şudur : Gerçekten, in'âm edenin, ve ona şükretmenin güzel olduğu hususu aklen sabit olmuş­tur. Aynı zamanda onu, yani nimeti veren Allah'ı inkâr ederek küfrân-ı ni'mette bulunmanın da çok kötü ve çirkin bir şey olduğu da aklen sabit olup bilinir.

Sonra, insan duyu organlarından biri üe bilinip anlaşılan hiç bir şey yoktur ki, duyu organının sapasağlam olması ve onunla her hangi bir şeyi idrak etmesindeki hususta Allah'ın nimetleri bulunmasın. Bu nimetleri ihata edip anlamaktan kul aciz olur.

Bundan sonra, bu hususu ifade etmek İçin iki ibare vardır : Birincisi : kendilerine in'âm ve ihsan edilenlerin şükretmelerini gerektiren hususun birbirinden farklı olması, nimetlerin miktarında bibirinden fazla olması. Bunun sonunu anlamağa ve bilmeğe, o, nimetleri yaradanm ilminden baş­ka hiç bir kimsenin ilmi yetmez. Buna göre de, o nimetleri tam manâsiyle kendisine şükredilecek olan şeyi akıl bildiremez, onu ancak nimeti veren Allah bildirip öğretir. Öyle ise aklen o nimetleri vereni haber verip öğre­tecek birinin olması gerekir.

İkincisi : Gerçekten o nimetler, duyu organlarına yayılmış ve taksim edilmiştir. Duyu organlarından her bir organa o nimetlerden bir nimet isabet etmiştir. Bunun içindir ki, nimetlerden kendisine verilen için şük­retmekte her azanın kullanılması lâzımdır. Bununla beraber, eğer sen, nimetlerin miktarını, anlayıp öğrenmek istersen, azaya bir illet ve âfet isabet etmek suretiyle hastalığa mübtelâ olup o nimetten istifade edenıi-yen kimseyi düşün ve ibret al ki, onun tedavisi için dünya dolusu varlı­ğını harcar[181]. Sonra her azada bulunan nimetin şükrünün edâ edilmesi hususunu akıl bilemez. Öyle ise her hususu Allah'tan haber verecek olan bir «muhbir-i sadıksın bulunması icap ettiğini söylemek lâzımdır.

Yine, Allah-u Teâlâ, mahlûkatı Öyle bir şekilde yarattı ki, mafsallara verdiği yumuşaklık ve kolay hareket etme durumu ile her organı kullan­ma imkânına sahip kılmıştır. Onlarla toplar ve yayar, alıp verir. Muhtelif hal ve durumlara intikal eder. Ayrı ayrı işler yapar. Eğer azaların yaratı­lışı örf ve adette bilinen hususların yapılmasında kullanılması için olma­mış olsaydı, kendisinde bulunan yapma ve faydalanma gücü Özellikle hay­vanlarda ve kuşlarda olanı gibi olurdu. Bunun içindir ki, insanın ibadet ve taat için yaratılmış olduğu sabit olur. Öyle ise her ihtiyaç da gereken mahiyetini açıklayan kimsenin bulunması mutlaka lâzımdır.

Sonra, peygamberlerin gönderilmesinin, ve onlara ihtiyaç duyulma­sının akim zaruri kılmasiyle vacip olması hususundan, bu mevzuda asıl olarak ele alman bir kaç vecih vardır :

Birincisi: Mahlûkatm, her birinin diğerinden daha haklı, nimetlerin kendisinde bulunması daha doğru ve evlâ olduğunu iddia etmek suretiyle aralarında düşmanlık ve dolayısiyle kavga ve gürültünün bulunması; bunu halledecek ve giderecek, dert dökülecek birinin kendi içlerinde bulunmadığma, kendilerine aralarındaki husumeti giderip birbirlerini sevdire­cek, onları bir araya toplayıp yekdiğerine kenetlestirecek olan şeyi gös­terecek ve aralarındaki davada âdilâne hükmetmek için kendisine baş­vurulacak olan birinin içlerinde bulunmadığına ittifak etmeleri. Bilinen bir gerçektir ki, husûmet, kavga etmek, her yok olmanın mukaddimesi ve her türlü fesadın anasıdır. Akîen bunların hepsi de kötü ve çirkindir. Akılların sonu, şu noktaya varmıştır ki, gerçekten bilme ve salahtan, kendilerinin yaratılmış oldukları hususa onları götürmek[182] yer ve vazife­lerini tayin etmek için mutlak birinin bulunup onlara bildirmesi lâzım. Bi­linir ki, bu hususları daha iyi bilen, kendilerini yoktan var eden, yaratan­dan başka bir kimse yoktur. îşte bu hususlar, bunları kendisinden öğren­diğimiz Allah-u Teâlâ tarafından gelen bir peygambere gerek olduğunu söylemek lâzım olduğunu bildirir[183]. Tevfik Allah'tandır.

İkinci olarak diğer bir delil : Malûmdur ki, bilginler, din ve dünya işlerinde, kendi yararlarına olan şeyi anlamakta birbirlerinden üstün olurlar. Kendilerine yararlı olan hususlar birince idrak edilir; fakat di-ğerince o husus bilinmez. Bu sabit olunca, kulların menfaatina olan hu­susları yaratmış olduğu kulların değü, Allah'ın daha iyi bildiğini reddet­memiz asla mümkün değildir. Böylece Allah-u Teâlâ peygamberleri vası­tasıyla kullarına kendilerinin maslahatına olan şeyleri ulaştırır. Yardımcı olan ancak Allah'tır. O'ndan yardım talep ederiz.

Üçüncü vechi tegkil eden başka bir delil : Herhangi bir iş, gafletin kendisine çağırdığı yere rücu etmesinden veyahut aklen ondan daha iyi ve tercihli olan şeyden başkasının kendisine gösterdiği hususu sinelerin bazısına lâzım kılmasından hâlî kalmaz. Eğer hak ve gerçek olan ilki olursa, akılların arasını cemedip bir noktada birleştirmek muhakkak va­cip olur. Aklının kendisine gösterdiği şeyle ifade ettiği zaman da, hepsi­nin görüşlerinde isabet ettiklerini söylemek gerekir. Bu husus, aklına iti­mat eden her din sahibinin isabet ettiğine şehadet eder. Görüşlerin ve söz­lerin birbirine uymayıp tenakuz içinde bulunduklarından bu hususun ka­bul edilmesi mümkün değildir. Eğer ikinci vecih olursa, onun aklı tıpkı Allah tarafından gelen Peygamber gibi olur. O da, kendi şahsını bize bil­direcek bir delile muhtaç olur. Sonra Allah'tan haber verdiği şeyin doğru olduğunu bildirecek delille, akliyle her söylediğinde hakka[184] isabet ettîğini bildirecek delilin arasında hiç bir fark yoktur. Her şeye muvaffak kı­lan Allah-u Teâlâ'dır.

Bununla beraber, şu husus da bilinir ki, hakikaten meşguliyet[185] ve meşgalenin yoğunlaşması akılları kaplayıp örter. Gam ve kederler, insanın yaratılmış olduğu haldeki çeşitli durumlar da böyledir. Çeşitli elemler, sayılmayacak kadar her gizli ve açık olan hususlar da hakkı ihata edip anlamadan aklı menedip meşgul eden sebebler de böyledir. Şehevî ve nefsânî isteklerin, galebe çalması, ümit, emel ve izzetlerin çoğalması da yukarıda geçen hususlar gibidir. Bunun içindir ki, onlara gerçekleri açıklayacak hak olan hakkında şüpheye düştüklerinde onları aydınlata­cak olan Allah, peygamberinin gelmesi elbette ki lâzımdır. Kuvvet'ancak Allah'tandır.

Biz geçen konularda Allah'a hamd olsun, peygamberlerin[186] gönderil­mesine akılların muhtaç olduğunu beyan ettik. Onların hak ve gerçek ol­duklarını, onların hepsini akılların ihata etmekten aciz olduklarım ifade ettik. Bu hususun aslında iki vechi vardır.

Birincisi, gerçekten Allah-u Teâlâ, her idrak edene bir a'zâ verdi ki, onunla idrak eder. Sonra onlar kendisine ulaştıracak sebebleri olmaksızın kendi zâtını ihata ederler. Sonra onunla beraber, o a'zâya Öyle bir afetler arız olur ki, kendisini yok edecek düşmanlarından sayılan zıdlardan, ken­disinin koruyucu yardımcılarından olan her türlü fedakârlığı[187] göze ahr. Hatta tam eleman olanları bile[188]. Bunu, ondaki uzaklığı menetmekle ilme gerçek anlaşılmış olanı idrak ettiğini, amelinde gerçekten çok latif ve akıl da ona göre mütalâa edilir. Zira o, yaratılmış olan bir sebebtir. Onun da idrâkin sebeblerinden olan gayrisi gibi bir haddi, bir sınırı vardır ki, eş­yanın gizli ve kapalı olmasıyla beraber, gayrisine aciz olan şey ona da arız olur. Sebeblere bakmak onun asıl maddesindendir. Onun filozofların sözlerinden işitilenidir. Onların daha hak ve daha üstün gerçeği olanı da hikmeti ve ortaya attığı doktrin için delili bulunandır. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Bu konu hakkında dördüncü delili teşkil edecek başka bir vecih de şöyledir : Gerçekten Allah-u Zülcelâl, güzel olandan her dış varlığın, kendisi ile anlaşılması sağlanan sebebi iki kısım olarak meydana getirmiştir : Birincisi, müşahede ettiğine, müşahede etmediği, bitişik ve ilişkili olduğu zaman, müşahede[189] ettiği ile istidlal etmesi. Bu tıpkı dumanın ateşle iliş­kili olduğu ve güneşin ziyasını güneşle alâkalı bulunduğu ve yazının, ya­pının ve benzerleri fiilin eserinin fâille ilişkili olduğu gibi. İkincisi : Bütün akıllılarca bilinen[190], gelen hâdiseler değişen haller ve durumlar, uzak ül­keler gibilerin hallerini bildiren haber. İşte insan o haberle, cinsleri, fasıl ve nevileri, tıp ve dilin çeşitleri, sanatlar, harpler ve daha başka bunlara benziyen hususlar hakkındaki ilimleri bilir. Sonra duyu organı ile anla­şılmış bir delili olmayan, kendisinin anlaşılması için haberden başka hiç bir yön bulunmayan husustaki emir, nehiy, vaad ve vaîdi biliriz. O da mu­bah, haram ve kendisinde çeşitli hallerden bir şey bulunan gibi. Bu gibisi sözü söylemek için haber ile olması lâzımdır ki, o da peygamberlerin gön­derilmesini icabettirir..

Sonra asıl olanlar üçtür : Vacip olan, mümteni', yani mümkün olma­yan ve ikisinin ortasında bulunup mümkün olan. Âlemin bütün işi bunla­ra göre cari olur. Binâenaleyh aklen bir cihetten vacip olan, haberin gayri ile gelmesi caiz olmaz. Mümteni', yani mümkün olmayan da böyledir. Mümkün olan ise, haberin başkası ile gelmesi caiz olur. Çünkü mümkün olan bir halden başka bir hale, elden ele ve birinin mülkü olmaktan baş­kasının mülkü olmaya intikal eder. Onda ise aklen bir ciheti ieabettirme olmadığı gibi, bir ciheti de menetme yoktur. Öyle ise peygamberler her hal ve durumda onlardan daha iyi ve evlâ olanını beyan etmek için ge­lirler[191]. Tevfik Allah'tandır.

Mu'cizelerde zikrolunan hususa gelince; gerçekten onlardan her biri için bilinen bir alâmet ve zahir olan bir işaret vardır. Bununla beraber bu hususa itirazda bulunmak ve kargı gelmek fasid ve batıldır. Zira o, bi­rini, verdiği haberinde tasdik etmek veyahut bir şeyi kesinlikle ikrar et­memekten hâli kalmaz. Eğer bîrinin verdiği haberi tasdik ederse, sorusu tasdik ettiği o şeye vaki olmuş olur. Eğer kesinlikle bir şey ikrar etmiyor­sa bu sefer haberi kendisinden düşmüş olur. Bununla beraber müşahede etme yolundan hakikatlerin gayri olarak çıkanlarla karşılaşma söyledi­ğinden daha açık ve seçik olur. Sonra onunla mevcudatı bilmeyi nefyet­mek vacip olmaz. Öyle ise zikrolunan hususlar nasıl vacip olur? Peygamherlerin asrının gayrinden zikrolunanlar ise, onlar, haberlerin kabul edil­mesinde bir sözdür. Kendisi mecbur olduğundan dolayı bir yönden ona lâ­zım olur. Böylece onun sa'y-u gayreti batıl olur.

Şu söylediği sözde münazara edilebilir : öğülen ve helâl kılınanlar­dan akim haranı kıldığı şeyi aklın icabettirdiği şeyden veyahut tabiatın gerektirdiği husustan onun hakkında ilmi olanın kendi nefsinin çirkin gör­düğü ve tabiatının nefret ettiği her şeyi menetmesi ve reddetme cihetine gitmesi hakkıdır. Böylece hükümleri, hakikatlerinden değiştirir ve bu hü­kümlerinin cehaletinden ve akılsızlığından dolayı meydana çıktığını be­yan eder. Onun gibisi olanın akim hakikatini bilmesi hakkıdır. Böylece hükmünü iptal etmiş, hevâ ve hevesten dolayı aklı bilmediğinden-kendi­sine kızıp öfkelenmiştir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra eğer akıl ondan yani peygamberin gönderilmesinden müstağni olsaydı, peygamberlerin gönderilmesinin Allah'ın bir lûtfu ve ihsanı ba­bından olması da caiz olurdu. Zira Allah-u Teâlâ, ihsan sıfatıyla mevsuf ve maruftur. Allah'ın kulları, O'nun ihsanı altında dolaşıp dururlar. Al­lah'ın nimetlerinden hiç bir nimet yoktur ki, onunla kullarını süsleyip güzelleştirmek suretiyle onlara lûtfu ihsanda bulunmasın. İki göz, iki ku­lak ve bedende her sayı sahibi olan azayı örnek olarak verebiliriz. Her ne kadar onlarsiz yeteri kadarmca delil varsa da, Allah'ın nimetlerinin çok­luğunda ve tevhid ve peygamberliği ispat hakkında delillerden yaratmış olduğu hususlar çoktur. Ve sonra azı dahi delil olmaya kâfi ise de mey­veler ve lezzetli şeylerin çokluğu ile de delil getirilir.

* Sonra akıl, o hususlardaki ihtiyacı gidermeğe, her türlü yardımlaş­maya Allah-u Teâîâ'nm onlardan giderdiği müşkülâtları ve onlara has kıl­mış olduğu hususlarda akü ve görüş sahibi olanlarla istişarede kâfi ise de, sonra her çalışmada kendisinde harcanan tam bir çalışması bulun­muş olsa bile Allah-u Teâlâ'nın peygamberleri göndermesinde onlara bir kolaylık gösterme ve müşkülâtlarını halletmek suretiyle onların işlerini hafifletme ciheti görülür ki, bu husus da Allah-u Teâlâ'nm en büyük ni-metlerindendir. Bunun gibisine küfrân-ı nimette bulunmak, kişinin ahmaklığma ve kendisine verilen nimetleri bilmemesine delâlet eder. Hatta onları belâ ve musibet bile saymıştır. Bununla beraber akılların öyle meş­galeleri ve nefislerin de öyle hevâ ve istekleri vardır ki, onlar, akıllan durdurur. Varlıklarım kapatır. Öyle ise, peygamberleri göndermek, onlara bir yardım ve onları irşad etmektir. İşte o hususta akıllar onu sevme üzere yaratılmış oldukları şeyden ibarettir. Bununla beraber kendisinde noksanlık yönünü terketmek için korkutma, tenbih ve hatırlatma vardır. Böylece onda bakmayı teşvik eden, düşünceyi davet eden ve akılları kul-lanan hususlar bulunmuş olur. O da bütün dünya işlerinde ve memle­ket idaresindeki siyasetlerde bilinir. Bununla beraber hevâ ve heves ona zıt ve düşman olarak kılınmıştır. Hevâ ve hevese gerçekten arzu ve is­teklerden, şehvetlerden ve bunları süsleyen şeytanlardan yardımcılar ya­pılmıştır. Öyle ise akıllar için yardımcılar meydana getirmek nasıl inkâr edilir? İşte akıllara yardımcı olmada peygamberler daha lâyık, daha ev­lâdır.

Sonra gerçekten heva ve hevesin isteklerin hepsi müşahede edilmiş­tir hissedilmiştir Hakkın amelinin sebeblerinin hepsi de gaiptir, görül­memektedir. Çünkü söylenen sevap, azap, emri, şehevî istekler ve lezzetli hususları terketmeği yadetmekten ibarettir. O ise tabiata ve heva ve he­vese güç olan bir iştir. Bunun içindir ki, o hususlarda onları Ahiret âlemini görmeğe davet eden kimsenin görüşü ile ve kendisinde kolaydan güçlüğe dönüşen hususlardan haber verenlerin yardımını istemeğe muhtaç olur­lar. O da mahlûkatm hakkı olmuş olur. Böylece tabiata muvafık olan şe­yin kolaylığı gibi tabiata kolaylık hasıl olmuş olur. Tevfik Allah'tandır.

Asıl olandan başka bir çeşit vardı ki, o da peygamberlerin beraber­lerinde kendilerini inkâr edenlerin hepsine bildirecek husustan olmak üze­re delillerin bulunmasıdır ki, onlardan hiç birinin peygamberi yalanlama­yı gerçekleştirecek delil veyahut kendisinden inatçılarda bulunan sıfatı giderecek bir şey bulunmaz. Bununla beraber peygamberleri inkâr eden­lerin onların delillerine mı^tabelede bulunacak bir çok hileleri vardır. Bazan da peygamberleri sihirbazlık ve diğer yönlerde ta'n etmeleri bulun­maktadır. Sonra peygamberlerin getirmiş oldukları nurları söndürmek hakkında dünyalarında en büyük çabayı harcayıp ellerinden geleni geri komanıalarına rağmen onlar, o nurun parlaması ve galebe çalmasından başka bir gey görmediler. Hatta Allah-u Teâlâ, bütün mahlûkatı peygam­berlere inananlara muhtaç bırakmıştır. Öylesine muhtaç kılmıştır ki, on­ların peygamberlerin getirdiklerinden bildikleri hususları öğrenmeğe kal­kışmışlardır. Çünkü onlar kendi işlerinde yararlı olacak ve kendileri­ni zenginleştirecek hususları müminlerin bildiklerinde görüyor ve kendi işlerine yararlı olmasını ümit ediyorlardı ve böylece o hususlar kendi söz­lerine[192] muvaffak olurdu. İşte dünya hükümdarlarının siyasetleri buna göre carî olmuştur.

Sonra hiç bir millet yoktur ki, kendilerinin amel edecekleri, yaşan­tılarım nizâm ve intizama sokacak kanunlara tâbi olmasın; benimseme­leri gereken temel prensipler olmasın. Her millet, idarecileri tarafından konan kanun ve yönetmeliklere uymak zorundadır. Bunun içindir ki, on­lar gibileri için kendilerini yarattığı zaman onlara yararlı olan hususları bilen ve meydana getiren bir yaratıcı ve idare edicinin bulunması elbet-teki lâzımdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra biz burada Verrâk'm[193] söylediklerinden bir kısmını zikrede­ceğiz : Peygamberlerin tevhîd akidesini ispat edecek mucizelerden izhar ettikleri husus hakkında şöyle der : Peygamberler, mahlûkatm imtihan oldukları kuvvetlerle imtihana tâbi' tutulmadılar. Fiiller hakkında kendi­lerinden yardım taleb edilen âlemin tabiatlarına da vakıf kılınmadılar. Hatta onların ekserisinin ilmi o hususa ulaşmamıştır. Onlarla hilelerin ulaştığı yerleri nasıl bilirler? Onların gördükleri taaccüp verecek, insanı hayret içinde bırakacak oyundan başka bir şey midir? Sihrin meydana gelmesi de mıknatısın demiri kendisine çekmesinden başka bir şey midir?

Kendisine cevap olarak göyle denir : Sen, şu söylediğin sözlerin bir ta'n ve lekelemek olduğunu bilmen için, zikretiğin yere ulagtın mı? Pey­gamberler, her ne söylemişlerse ifade buyurduklarının her biri ilk orta­ya attığı bâtıl sözünün cevabını teşkil eder. Kendisine verilecek olan bir cevap da şöyledir : Eğer âlemin cevherinde zikrettiği husus bulunup mıknatıs hakkında söylediği şeyin zahir olması ihtimali bulunmuş olsay­dı; zikretiğinin taştan zuhuru mümkün olmazdı. Çünkü mucizeîerdeki uzaklığı, ihtimalin dışında olduğundan özel olan ancak kendi ismi için muhafaza edilir. Onu âlemin cevherine tahsis etmek, gerçekten çok taac­cüp edilecek bir husustur. Öyle ise onlar, peygamberleri izhar ettikleri mucizeleri vacip kılar. Hususiyle mucizelerin onlar için"[194] iddia ettiği şey­le cevherlerin dışına çıkmaktan ibaret olan mucize getirilmiş olur.

Bununla beraber, biz geçen konularda açıklamıştık ki, gerçekten Peygamber bir tabiat üzere bulunan kavmin arasında doğup yetişmiş­tir. Onlar, peygamberin getirip tebliğ ettiği hususu görmüşler, dâvasını te'yîd eden mucizelerin getirilmesi gibi hususların[195] benzeri gibisini biri­nin cevheri ile meydana gelmesi mümkün olmadığını bilmişlerdir.

Sonra yerin cevherine muttali olmakla onlardan mümkün olmayan şeylerin çeşitlerinden omlak üzere peygamberlerden bir çok mucizeler zuhur etmiştir. Ancak yerin cevherlerini bilen kimse müstesna. İşte zik-roluııanlar bu hususta bulunur. Oysaki peygamberliği hak ve gerçek olan hiç bir nebiy yoktur ki, mucizeler olmasa dahi onun sözünün kabul edil­mesini gerektiren ve dpğruluk alâmetlerini belirten hususların kendisin­de bulunduğunu kavmi müşahade etmiş olmasın. Sonra kendisine şöyle de denir : Sen, dünyadaki haberleri kabul edenlerden misin? Eğer evet derse; doğru söylediğini isbat etmesi için peygamberlerin delillerinden daha açık bir delil getirmesini kendisinden istenir. O hususta zikretti­ğim şeyin vacip olduğunu söylemek ifade edilir. Eğer hayır derse, akıl ve yalana delil olacak herşey, kendisinin aleyhinde şahid olur.

îbni Râvendî ona itiraz ederek der ki : Biri iddia edip dese ki; kendisi öyle bir yaratılıştadır ki, onunla yıldızlarla konuşur, yahut gü­neşe karşı dikiliverirse güneşin ziyasını giderir, yahut denize elini değ­dirdiği zaman deniz, içinde bulunanların hepsini dışarı atar, denize aya­ğım değdirdiği zaman ise deniz hemen buharlaşıp yükselir, göğe doğru çıkıp yağmur yağdıran bulut olur. Bilinen tabiat ve yaratılışlarının dı­şına çıktıklarını öne sürdüğü şeyin yalanlanması lâzım olduğu gibi ilk sarfettiği sözün de onun gibi olup yalanlanması gerekir. Bununla bera­ber yalanlayanın yanında hiç bir şey yoktur. Diğerinin yanında ise, zan-lar ve ihtimal dahilinde bulunmak, reddolunan ve kendisinde ayıp ol­ması mümkün olan şey bulunur. Delil ise, açık ve seçik olarak meydan­dadır. Öyle ise onu söyleyip kabul etmek lâzımdır. Verrâk'ın görüşüne her ne kadar hepsi peygambere şahit olmadhar, onlara inanmadılarsa da beşerin tümünün Ölümün varlığı üzerinde fikir birliği yapmaları ile delil getirip onu çürütmeğe kalktı. Böylece o da ölümün mevcudiyeti hakkında icma bulunduğunu ifade edip kabul etti.

Ebu Mansur (r.a.) diyor ki : Hakikaten o, şâhid olmadığını bili­yor. Bilâkis onun ilmine hiç bir şey ulaşmamıştır. îkinci olarak'da o husus hakkındaki delilini mihnet ve musibete talik etmiştir ki, o da mu­hakkak lâyık olmuştur. Üçüncü olarak ise; denir ki : «Çünkü o, tedbi­re ulaşmamıştır; Öyle ise onun peygamberlerin söylediği husus olduğu sabit olur.»

İleri sürdüğü felsefî fikir ve görüşüne de şu cevabı vermiştir : Hay­vanda bulunan terkip, ölen bir terkiptir. Bir grup insan eğer onu idrâk etmiş olsalardı peygamberleri de idrâk ederlerdi; dedikten sonra siz onun aptallığını düşününüz ki, sonra delil olduğu halde peygamberlerin sözünü inkâr ediyor. İkinci olarak; gerçekten filozofların hepsinin aklı imtihan olunmamıştır. Onlar da hepsinin tabiatlarım anlayıp inceleme­miştir, tecrübe etmemişlerdir. Üçüncü olarak da der ki : Eğer hayvan terkiple olmuş olsaydı hayatının miktarı ve müddeti muhtelif olmazdı.

Tabiat bakımından diyor ki : Gerçekten nefis onu reddetmeğe ta­mah etmiyor. Ona galip gelmeği de ummuyor. Onun cevabı da şöyle­dir : Hakikaten hepsinin tabiatları imtihana tâbi tutulmamıştır. İkin­cisi, peygamberlerin sözünden istifade etmekle buna ulaşıp yerleşmişler­dir. Üçüncü olarak da denir ki: Peygamberlerin mucizeleri böyledir O, ancak onlar gibisini getirmekle güç olanı tamah eder. Halbuki onlar, tamaha ihtimalleri bakımından var olmuşlardır. Bununla beraber onlar­da korkutmak ve azarlamakla birlikte tamah etmeme hususu da vardır. Onlar da ayın yarılması gibi kesinlikle tamah etme ihtimali bulunmıyan-lar da vardır.

Sonra kendisine şöyle denir :   Sen muhakkak olarak bir şeye inanır mısın? Eğer hayır, inanmam, derse; anlaşılır ki o, zikrettiği kimseyi ya­lanlamaya inanmadığını ve onun da kendisi olmadığını ikrar etmiş olur. O, ne diridir ve ne de ölü. Binaenaleyh ona itiraz etme ve cevap verme teklifinde bulunmak hatadır. Eğer evet, bir şeye kesinlikle inanırım der­se; kendisine şöyle denir : Belki sen ona idrâkinin kuvvete ulaşamadığı ve ilminin eşyayı ihata edebilecek bir noktaya varamadığı şeyle inanı­yorsun. Çünkü sen inananlardan bir çoğunun itikadının bâtıl ve fâsıd olduğunu gördün. Belki de senin tabiatın sana o fesadı göstermiştir. Ta­biatlardan temiz ve pak bir tabiatın, senin inandığın şeyi idrâk etmiş olması ve senin de cehlini ortaya çıkarmış bulunması cazidir. Ne kadar söylediği söz varsa o, onun İnkâr ettiği sözlerin hepsine cevap teşkil etmektedir. Meselenin aslı odur ki; gerçekten her kimse marifetlerin dı­şına çıkarmayı, o yok idi veyahut belki de yoktu demenin dışında, tabiat-lerde bir şey olmaksızın hiç bir şey bulunmaz diye konuşmayı denerse, o kimse muhakkak bir şeyi ispat etme veyahut nefyetme yolunu kapa­tıp iptal etmiş olur. Bu suretle şek ve şüphe edenlerin tarifi hakkında hepsinin açıkça beyanı olmuş olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra bizim katımızda peygamberlerin bildirmeleri hakkında asıl olan iki vecihtir. Birincisi; peygamberlerin halleri öyle bir şekilde zuhur etmiştir ki, akılları kendilerinden[196] şüpheyi reddeden, küçükken olsun, büyükken olsun onlarla birlikte yaşadıkları,[197] kendilerinde nıüşahade et­tikleri şeyle onlardan kötü düşünceyi kabullenmekten çekindi de onları[198] milletleri arasındaki hayatlarında'[199] tertemiz, ak - pâk ve her türlü kö­tülükten korunmuş ve kaçınmış bir halde bulundular ki, peygamberlerle kavimleri arasında peygamberlik sıfatları hususunda hiç bir eşitlik bu­lunmasının ihtimali yoktur. Onların yetişmeleri de peygamberlerin ye­tişme seviyelerine ulaşmamıştır. Peygamberlerin halleri kendilerine za­hir olmuştur.[200] Peygamberlerin yerleşip yayılmaları da onların arasında vukubulmuştur.[201] Gerçekten bu hususları ihata etmekle bilir ki; onların hepsi peygamberleri şerefli bir makamda bulundurmayı[202]   bilen kimsenin korumasıdır. O koruyucu, onları[203] gizli olanlardan ve ayıplardan uzak olarak emin[204] kimseler yaratmıştır. Bu tabiatın kendisini kabul etme­ğe meylettiği şey ve aklen de işlerinin hepsini[205] güzel gördüğü husustur.

Bunun için, onu reddeden, bildikten sonra ona kin besleyen, getir­diğini kabul etmemede inatlaşan kimsenin reddetmesi gibi reddeder. Bunu, ya onun hilâfına hareket etmeği âdet edindiği, ünsiyet kesbettiğinden dolayı, yahut hemen şöhrete ulaşmak ve şerefe kavuşmak için veyahut da bir çok tamah ve ümitlerden dolayı yapmıştır. Yoksa, hiç bir kalb yoktur ki, mevkii ve derecesi bunun aşağısında olmayana meyletmesin. Kuvvet ancak Allah'tandır.

İkinci vecih şöyle ifade edilir : Peygamberlerin izhar ettikleri mu­cizeler, basiretli olan kimselerin onlar gibisine tamah etmelerinin müm­kün olmadığı veyahut mucizelerin künhünü anlamaya ulaşamadıkları şeylerden olmaları ile kendilerinin tabiatları dışında vukubulmuştur. Bununla beraber birisinin, öğrenmek ve çalışmakla bu hususlara, yani mucizeleri meydana getirmeye ulaşmasının ihtimali olsaydı, gerçekten peygamberlerin mucizeleri yaratılışlarındaki peygamberlik vasfı ile olur­du, yoksa Öğrenmek ve çalışmaklan değil; onlar, o şekilde terbiye edilip yetiştirilmiştir. Onların mucizelerinden istifade ederek meydana getir­dikleri düşünülemez. Hakikatte Allah onlara, mucizeleri ikram etmiş­tir.[206]Çünkü Allah, onları kendisinin vahyine emin kılmıştır.[207] ST Onlar­da Öyle bir mânâlar vardır ki; o mânâlarla kendileri sihirbazların mafev­kinde bulunurlar. Gerçekten sihir ilminin aslı gökten gelmedir.. Fakat insanlar onun aslını unuttular ve Öğrenmekle sihri nesilden nesile ulaş­tırdılar. San'atlar, meslekler ve kazançların hepsi de böyledir. Kim ki, ikram olunmuş, fakat bu ikramın bilinen yoldan olmadığı zahir olmuş­sa, o bilir ki gerçekten o ikram yüce olan Allah'ın tahsis etmesidir. Bu­nunla beraber onlarla beraber öyle mânâlar vardır ki, o mânâlarla ken­dilerinin peygamber olarak gönderildiği bilinir. O mânâlar, öyle haki­katler meydana çıkarır ki, mahlûkat baki kaldığı müddetçe baki kalır. Sihir de gözün alıp, sonradan kaybettiği bir şeyden ibarettir. İkinci'olarak gerçekten peygamberlerin mucizesi, peygamber olmayanın onu iddia etmesini meneder. Eğer bir yönünde sihir olmuş olsaydı, onunla bera­ber baki kalırdı. Hal bu ise, böyle bir şey yoktur. Üçüncü olarak denir ki : Gerçekten öğrenmekle garip ve acaip olan şeyleri meydana çıkar­makla mükellef olan o kimseler, evet onlar,[208] muhakkak şu hususa mey­lederler ki, eğer yaptığı sihir hak olmuş olsaydı, o sihir kendisini dün­ya metâmdan müstağni kılardı. Böylece sihirbazlarla beraber yalana delil bulunur.

Dördüncü olarak da şöyle denir : Gerçekten peygamberler insani? nn karakterinde inkâr hususu bulunan şeyi hamilen gelmişlerdir. Onlar da lezzetli ve şehevî isteklerden menetme ve insanların dünyada şeref ve haysiyet, namus ve izzetlerini koruyacak hususlardır. Peygamberler, insanları adı geçen iyi hususlara Allah için imtisal etmelerini ve kötü lükleri de Allah için terketmelerine çağırmışlardır. Beşinci husus ise; peygamberler, insanlardan gelen tehlikelerle çevrilmişlerdir. İnsanlar, peygamberlerin aleyhindeki çabalarını, onların zayıf oldukları ve insan­lardan kendilerine az yardımcı bulunduğu vakitte göstermişlerdir. Ve aynı zamanda peygamberlere inanmayanların bu kötü hareketleri pey­gamberlerin, zalim hükümdarlara karşı çıkıp onların zevkli yaşantıları­nı bozmak suretiyle onların tedirgin ettikleri vakitte vukubuhnuştur ki, kendileri Allah katından gelen yardımla kuvvetlerini izhar etmişlerdir. Peygamberler, hükümdarların kendilerine muhalif olanlara kötülük edip cezalandırdıklarım ve özellikle muhalefet edenlerden topluluklarını boza­cak ve işlerini dağıtacak olan kimseden korktuklarını bilirlerdi. Ve yine peygamberler gerçekten akılların kabul edecekleri hususu beyan eder­lerdi. Siyasetleri, milleti ve memleketi idare etmekteki siyasetin en gü­zeli idî. tnsanlan derleyip toplamak istedikleri husus, insanların din ve dünya menfaatlarmı, refah ve saadetlerini temin edecek en mükemmel hususlar idi. Ve yine peygamberler, hiç bir şeyde ona kendi içtihatların­dan davet ettikleriyle kusur etmediler. Onların, kendi dâvalarının hiç bir noktasından rücu ettikleri rivayet edilmemiştir. Ve hatta görülmemiş­tir. Onların ahlâklarından hiç bir kötü ahlâk bulunduğu bilinmemiştir. [209]Peygamberlerde, insanların kendilerinden uzaklaşmasını doğuracak se­beplerden hiç bir şey bulunmaz. Onlar, cömertlik, cesurluk, üstün ah­lâk, mahlûkata rahmet ve şefkatte bulunma, dünyada zühd ve takva sahibi olma, mahlûkatın yararına olan her türlü zahmet verici hususu yüklenme, bunlardan daha başka herkesi kendisine meylettirecek güzel huy ve kendisine hürmet ve tazim ifade edecek makam ve mekân sa­hibi olma gibi noksan olmayan ve tamam olan hususlarla vasfolunma-Iarı, dâvalarında haklı olmalarının en büyük delilleridir. Binâenaleyh nasıl olur da üstün ahlâktan bilinen huyları kendisinde toplayan ve Al-lah-u Teâlâ'nın emri ve izniyle en güzel bir şekilde edâ eden, kendisine isabet ettiği belâ ve musibete sabreden kimse, peygamber olmaz ki! O, gelen musibete tahammül etmiştir. Musibetlerden[210] hiç bir şeye kendi­lerinden başkası tahammül edemez. Ve bazı yumuşaklık göstermek su­retiyle kurtuluş sağlarlardı. Yine peygamberler, sonuçların güzel olaca­ğım vaadederler ve her türlü iş hakkında kendilerine rücu edilirdi. Bü­tün işler buna göre carî olurdu. Yine peygamberler hakkında onlara bü­yük olduklarını bilerek bakan ve kendilerine yararlı öğütleri dinleyen hiç bir kimseye söylenmez ki, onların sözlerinin hak olduğunu ve ken­dilerinin yüce bir şahsiyete sahip olduğunu görmesinler. Ona tâbi olan­dan hiç bir kimse yoktur ki, ona muhalefet etsin. Ancak muhalefet et­mesi onun dünyayı Ahiret'e, bâtılı da hakka tercih ettiğini kendisinden bilindikten sonra vukubulnıuştur. Bu zikrolunan iyi ve güzel sıfatlardan hepsi Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) de mevcut idi.

Bunlardan başka peygamberliğini izhar etmeği devam ettirecek âyet­ler ve mucizeleri vardır. O, «Hâmetü'l - Enbiyâ»dır. Onun mucizelerinden biri de bu Kur'an'dır ki, onunla bütün kâfirleri, ins ve cin[211] den kendile­rine yardım edenlerle birlikte aynısını getirmelerini istiyerek tahaddi etmiştir. Bu hususa sefih, korkak ve akılsız ve aptal olduğundan kav­mi ve milleti kendisini terkedip atandan başkası tamah etmemiştir. Kur'an-ı Kerîm'de kıyamete kadar vukubulacak bütün hâdiselerin hü­küm ve hikmetleri beyan edilmektedir ki, kendisinin ebedî olan ve bü­tün gaybı bilen Allah tarafından geldiği bilinsin. Ve yine kendisiyle memleketlerin fethedilmesi müjdeleri ve dininin dinler ehli arasında en üstün bir din olarak bildirilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de geçen zamanlar­da vukubulacak hâdiselerin haberleri vardır. O haberleri bilenlerden hiç bir kimse ihtilâf etmediğini insanlar bilirler. Hiç bir kitaba bakılmamış-tır ki, o âyetler kendisinde baki kalsın. Bununla beraber semavî kitap­ların yanında Kur'an'm durumu zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerîm, ehl-i ki­taptan deliller istedi, ehl-i kitap [212]onu inkâr edemedi. Onları kendi nefis­lerine meylettirerek susturdu. Hatta ehl-i kitabı lânetleşmeye davet etti. Yahudilere Allah-u Teâlâ'nın «Ey Resulüm (yahudilere) söyle : Eğer cennet (sizin iddianıza göre) diğer insanlara ait olmayıp Allah tarafın­dan size has kılınmış ise ve bunda sadıklarsanız Ölümü temenni edin.»61 kavl-i celîli ile Allah'ın lanetinin yalan söyleyenin üzerine olmasını te­menni etmeğe davet etti. Hıristiyanîarı da aynı şekilde Allah-u Teâlâ'­nın «...Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizleri ve sizleri çağıralım; sonra hepimiz duâ edip yalvaralım da Al­lah'ın lanetini yalancıların üzerine okuyalım»[213] kavli ile lânetleşmeğe çağırmıştır. Ve hepsini birden de, Allah-u Teâlâ'nın : «...Artık hepiniz toplanın, bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra bir an bile müsaade et­meyin»[214] kavli celîli ile de münazaraya çağırmıştır. Onlara şefkat ve merhametini izhar etmek ve onların emniyet içinde bulunduklarını bil­dirmek ve Allah-u Teâlâ'nın : «...Allah, seni insanlardan koruyacak­tır.»[215] kavli celîli ile Allah'a güveni beyan etmesi de Kur'an'da bulunan mucizelerdendir. Bununla beraber Peygamber Aleyhisselâm'm yaradılış itibariyle mucizeleri vardır. Onlardan olmak üzere şu mucizeleri sayabi­liriz : O, yani Peygamber Aleyhisselâm, Âdem Aleyhisselâm'dan itiba­ren bedenlerde bulunan ve nesilden nesile intikal eden bir nûr olması ve aynı nûr olarak peder-i âlîlerinden dünyaya teşrif etmeleri. îki omu­zu arasında peygamberlik mührünün bulunması, üstünlük sıfatıyla vas-folunması ki, iki uzun kişi arasında bulunduğunda onlardan daha üstün ve yüksek görünürdü. Kendisine vahiy gelmezden önce üzerinde bulut dolaşıp gölge yapması, sonra karnının yarılması, yani, melek tarafından yapılan bir ameliye ile iç uzuvlarının temizlenmesi —ki bu bilinen bir husustur— ve temizlendikten sonra tekrar yerine yerleştirilmesi. Kav­minin putlara ibadet etmeğe düşkün olmaları ile beraber, küçüklüğünde putlara ibadetten uzak kalması ve terketmesi. Abbas'ın kendisi ile duâ ederek yağmur talep etmesi neticesinde yağmurun yağması. Sonra kâ­firlerin onuna muamelesinden vasfettikleri husus ki,  o,  ne mudarada bulunur ve ne münakaşa ederdi. Kötü ve fahiş sözlü ve hareketli olma­dığı gibi gürültüsü de değildi. Sonra O'nun hiç bir yalanım yakalayama-dılar. Düşmanları O'nu böylece vasfettiler. Sonra insanların hakkında ihtilâf edip ancak sihirle, kehânetle, şiirle ve benzeri hususlarla bildik­leri şey için getirdiği âyet ve mucizeler. Bunların hepsi ancak âyet ve mucizeleri çok olması için vukubulmugtur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, Kur'an'la ihticac olunan Verrâk, birkaç yönden bu hususa taan etmiştir. Birincisi onların belagat ve fesahatte birbirlerine benze­memeleri; belki o, içlerinde en fesahat ve belagat sahibi olanın meyda­na getirdiği eserlerdir. İkincisi; gerçekten peygamberle savaşmaları, Kur'an'm aynısını söylemek ve getirmekten onları meşgul etmiş ve alı­koymuştur. Üçüncüsü; hakikaten onlar, görüş ve bilim, düşünce ve fi­kir sahibi değillerdi. Görülmüyor mu ki, zaruret erbabınca sebepleri tam mânâsı ile bulunmakla beraber ikrar etmede ve kazanç erbabınca aynı sebeplerin bulunması ile beraber bakma ve düşünme ve bilmeden menediîmişlerdir. Dördüncüsü; bütün millet içinden kendisine o şeyin bulunmasını icabettirmeksizdn birinin güç ve kuvvetle tahsis edilmesi. Meselâ peygamberlik verilmesi gibi. Veyahut onların kudretlerinin fikir ve seçmek ile kâim olması ki, onlar bununla mükellef kılınmadılar. Bu iftira ve ta'nlarına göyle cevap verilir : Birincisi; istenildiği şekilde ça-hşıldıktan sonra zikrolunan hususlardan uzak kaldıkları ve imtina' et­tikleri husus delâlet eder ki, onları peygamber terketmeyip, kendilerinin terketmesi kendiliğinden vâki olmamıştır. Bilâkis, onların yaratılışların­da bu husus mevcut olduğu için onu terketmişlerdir. İkinci olarak söy­le denir : Eğer öyle olmuş olsaydı, onun gibisi Allah-u Teâlâ'nm «...Ye­min olsun, eğer insanlar ve cinler, bu Kur'an'm benzerini getirmek üze­re toplansalar, birbirine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini geti­remezler.»[216] kavl-i celîline muhatap olan kimselerden olması muhtemel olmazdı da beşerden birinin onun dille ulaşmış olduğu ilme ve merte­beye ilmiyle olsun ulaşmış olurdu. Üçüncü olarak da şu hususta cevap verilir; gerçekten peygamber, onların arasında yetişmiştir. Onların için­de yaşayan kimse, dillerini bilir. Peygamberde bulunanların hepsinin pey­gamberden başkasında olmayıp Allah tarafından özellikle peygambere ve­rilmemiş olsaydı ve bu makamda yani peygamberlik makamında olması imkân ve ihtimal dahilinde olmazdı. Dördüncüsü; onlar, fende, ilimde şöhret bulmuş, bilinen milletlere cevap vermek için zorlandılar. Hatta bir kaside için bir yıl müthiş çalışmalarda bile bulundular. Eğer onla­rın gücünün yetmesi veyahut başka yollardan ulaşma umudunun bulun­ması muhtemel olsaydı onların bu hususu terketmeîeri ihtimali bulun­mazdı. Bunda, onlar bir millete benzetilmektedir ki onlar, bu Nûr'u söndürmek için can ve mallarını ve bütün varlıklarını harcamışlardır.

İkinci bölüm olarak zikrolunanların muhtemel olmadığı söylenir. Çünkü bununla onlar, mallarını, canlarını harcamaktan müstağni idiler. Ve onlar harplerden önce yirmi seneye yakın bir zamanı ihmal edip boşa geçirmişlerdir. Ve âyet-i celîledeki ifade de cin ve ins'e sitem vardır. Mu­harebe eden de ancak bir millet idi. Ve sonra gerçekten savaşmak on­ları Rasulullah'dan (s.a.v.) işittikleri ile savaşmaktan menetmemiştir. Eğer onların güç ve kuvvetlerinin yetmesi muhtemel olsaydı, Kur'an'la da savaşmaktan onları meneden bulunmazdı. Üçüncü bölüm olarak da şu fikir ortaya atılabilir : Eğer böyle olmuş olsaydı onlar, inkâr ve red­detmekle karşılaşırlarda. Tıpkı Örf ve âdette redolunduğu gibi. Yoksa boyun eğme ve imtina' etmekle karşılanmaklardı. Halbuki arapîar, akıl bakımından insanların en zekisi, âdet ve Örflerine bağlı kalmakta da en çetin hareket edenlerdir. Gerçekte onlar, şairlere karşı şiirlerle sa­vaş açıp çarpışmışlardır.

Sonra sitem bütün beşer ve cinlere vukubulmuştur. O husus ger­çekten yayılmış ve her yerde zuhur etmiştir. Yine onu bu yöne ve getir­miş olduğu hususu yaymaya sevkeden güç, onların arasında yetişme­sinden"[217] hasıl olmuştur. Eğer onların arasında neşet etmesiyle[218] bera­ber kendisinde bir görüş, bir anlayış var idi ise yine o, kendisindeki be­şer üstü kabiliyetin bulunmasından dolayı idi. Kuvvet ancak Allah'tan­dır. Dördüncü sözüne göyle cveap veriliyor : Gerçekten Allah-u Teâlâ, birine bir kuvveti has kılarsa ona hiç bir kimse ortak olamaz ve onu sözle peygamberlik dâvasından menedemez. Tıpkı mıknatısa galebe çal­mak isteyeni menetiği gibi. Eğer onun iddia ettiği, yani kendiliğinden iddia etiği büinseydi şüphesiz ki Allah ona peygamberliği vermezdi. İkinci olarak denir ki; bir şey hakkında hiç bir kimse yoktur ki, ken­disine kuvvet bakımından üstünlük verilsin de başkası aynı kuvvetin tamamını elde etmeye veyahut kudretinin yettiği kadannca o çeşit kud­retle âmel etmeğe tamah etmesin. Bu hususta delil, tabiatın dışına çı­kan şeydir.

Sonra eğer peygamberin kendisine verilen kuvvet üstünlüğü, kendi âmelinden ve çalışmasından olsaydı, onları kendilerine ulaştırmak için elinden bîr şey gelmemiş olurdu. Kuvvet üstünlüğü onlarda yoktur. Çün­kü peygamberde olanın benzeri hiç bir şeyde bulunmaz. Bu hususlar delâlet eder ki, Allah-u Teâlâ, kendi sözüne alâmet ve işaret olması için onu peygamberinde yaratmıştır.

Biz, inşaallah bu te'villerin tümünü kendi bölümündeki sözü bitir­dikten ve bedîhî olarak ifade edilen sözden sonra zikredeceğiz. Onlar gerçekten geciktirildiler. Bununla beraber beşerden, kuvvetin üstünlüğü kendisinden sorulduğu vakitte onu bilen kimsenin olmasının ihtimali yoktur. Onlar, gürler yazmakla, sonra savaşların vukuu ile ve yardım­cıları toplamakla, araç ve gereçleri elde etmek için mal ve mülk har­camakla ve kendi yaşıtları ile çatışmakla ve en korkunç bir şekilde bir­birleri ile vuruşmakla mükellef idiler. Eğer onlarda bu hususu yerine getirmek için çalışmada bulunma heves ve isteklerinin ihtimali olsaydı, bu iş onlara çok kolay gelirdi. Sonra onlar, üç âyet gibi sûrenin geti­rilmesi için çağrıldılar. Eğer beşerin gücünün buna yetmesi ihtimali bu­lunmuş olsaydı, bu hususu yerine getirmek için zamandan bir saat kâfi gelmiş olurdu. [219]

 

İbni Râvendî'nin[220] Peygamberlik Hakkmdaki Kösleri Ve Sökerinin Fâsiâ Olmasının Açıldanması

 

Şeyh Ebu Mansur (r..a) diyor ki : îbni Râvendî, peygamberliği 'is­pat etmede geçen konulardaki gıda maddeleri ve öldürücü zehirler ile delil getirdi ve sonra şöyle dedi : haber hakkındaki iş, ya kesinlikle sabit olmamak veyahut da tevatürü ve tevatüre mecbur olan hususu ka­bul etmemizden hâli değildir. Eğer haberin kesinlikle sabit olmadığı ka­bul edilirse geçen günler ve o günlerde vukubulan hâdiseler ve uzak yer­ler hakkında malûmat sahibi olmayıp cahil olmak vacip olurdu. Mütevâtir haberi ve ona mecbur olan hususu kabul edersek onunla peygam­berlerin haberlerini kabul etmek vacip olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra biz onun Kur'an'la deliller getirmeleri yönünden yaptığı taan ve sistemin fasid olduğunu açıklayan hususların cümlesini zikredeceğiz. Çünkü o deliler bir çok yönden ele alınmıştır.

Birincisi : Kur'an'm nazmı ile ki, onda arabm Örfünün ve âdeti­nin dışına çıkacak hiç bir garabet ve sonradan uydurma yok. idi. Bilâ­kis Kur'an'in nazmı en güzel nazım ve en tatlı lâfızdır. Arap, bu hu­susta en güç olan kuvvetlerini harcamaya tahammül etti. Hatta o uğur­da helak oldular. Kendilerince şeylerin en sevimlisinin selâmeti, sitem ve tahaddi ile beraber kolay olan işin terkedilmesinin imkân ve ihtimali bulunmaz. Halbuki onlar hayattır, ruhun ve canın tebeddül etmesi ona olan benimsemeleri ile ve tutumlu olmalarına rağmen ancak onların ya­radılışı veyahut imtihan olunmaları bakımmdan kendilerinde zuhur eden acizlikten dolayı vukubulmuştur.

İkincisi: Bütün işlerin beyan edilmesi ki, onunla ehl-i kitabın âlim­lerinin bilgisi olduğu ifade edilir, Peygamber'e (s.a.v.) şâhid olan kim­senin ihni ile bilinir ki, Peygamber Aleyhisselâm, onlara muhalefette bulunmamıştır. Peygamber Aleyhisselâm, yazı yazmasını bilmiyordu ki, onun söylenenleri yazıp tekrarlaması ve hazırlanması muhtemel olsun. Öyle ise, kendisine verilenin AHah-u Teâlâ'nm O,na talim etmesiyle ol­duğu sabit olur.

Üçüncüsü : Kendisine müyesser olan fütuhat İle verilen haberler; insanların, dinine fevç fevç, bölük bölük girmeleri; dininin düşmanları­nın çok olduğu, yardımcılarının az, kendisinin kuvvet bakımından zayıf olduğu bir zamanda diğer dinlerin üstüne bulunması. Bunların hepsi Kur'an-i Kerîm'in haber verdiği hususlardandır. Tevfik Allah'tandır.

Dördüncüsü : Gerçekten Allah-u Teâlâ Kur'an-ı Kerîminde Kıya­mete kadar olacak ve zuhur edecek olanların hepsinin asıllarını ve esas­larını cem'etmiştir. Bu da delâlet eder ki, o, gaybı bilendir. Hatta[221] Al­lah, Peygamberine o asıl ve esasları bildirmiştir.

Ve yine Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerîm'in, diğer AHah kitaplarına muvafık olduğunu izhar etmesi ve aşağıdaki âyeti celilelerde  ifadesini bulduğu gibi onun ümmetinin ve Muhammed Aleyhisselâm'm sıfatları­nın Kur'an-ı Kerîm'de beyan edilmesi de ifade edilen delillerdendir. Bu husustaki âyetler : «Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat ve İncil'de is­mini yazılı buldukları iimm-i peygamber O Resule tâbi' olurlar.[222] Mu­hammed (s.a.v.) Allah'ın peygamberidir.»[223] «Kendilerine kitap verdikle­rimi^ Hazreti Peygamberi, öz oğullarını tanır gibi tanırlar.»[224] Bunlar, onlardan hiç birinin inkâr etmeğe ve reddetmeğe cür'et ve cesaret ede­medikleri gerçekleri ifade eden âyetlerdir. Öyle ise bu kitapları gön­derenin ve indirenin Allah-u Teâlâ olduğu sabit olmuştur. Zamanların muhtelif, vakitlerin birbirinden uzak olmalarına rağmen hepsini yekdi­ğerine muvafık olarak göndermiştir ki, gerçekten Kur'an, kendisinden diğer kitapların gelmiş olduğu zât-ı subhânî tarafından gönderildiğini ve kendisinin kadîm olduğunu, onun delilinin ilk ve son gelenlerden her ferd hakkında devamlı olarak carî olduğunu bilsinler. Ve yine lânetleş-me hususunda zikri geçen ve peygamberler şundan sorulurdu ve bu hu­susta kendilerinden fetva istenirdi gibi verilen kaberlerden hepsi zikro-lunan hususlardandır. Kur'an'da zikrolunan cinlerin kıssası ve onların peygamberi tasdik etmeleri ve gerçek olduğuna dair şehadet etmeleri, diğer kitaplara olan[225] muvafakati ile olduğu zahirdir. İsmet, Allah'tan­dır.

Bu mevzuda asıl olan şudur ki, gerçekten Resulûllah Sallalahû aley­hi vesellem öyle bir asırda peygamber olarak gönderildi ki, o zaman tevhîd bilinmiyordu. Bilâkis, putlara, ateşlere ve heykellere ibadet eden­lerle dolu idi dünya. Binaenaleyh kendisine Kur'an'dan gönderilen husus en başarı sağlanmış hususlardan[226] idi ki, eğer insanlardan geçen kim­selerden teşkil eden âlemin muvahhidi toplanmış olsaydı ve delilinin üstünlüğü ebediyyen kendisine bahsedilen kimse olsaydı, bir mucid üze­re kadir olmayan o zaman da herşeyi ihata etmek şöyle dursun, onun, onda birine ulaşma ihtimali dahi bulunmazdı. Kuvvet ancak Allah'tan­dır.

Peygamberimiz   Muhammed   Mustafa   Sallallahualeyhisevesellem'in peygamberliğini ispat etme babında bizim yahudîler için delil getîrmig olduğumun ve açıkladığımız Allah-u Teâlâ'nm : «...Eğer Cennet (sizin iddianıza göre) diğer insanlara ait olmayıp Allah tarafından size hâs kılınmış ise ve bunda sâdiklarsamz ölümü temenni edin...»[227]ayet-i celî-lesi ile iki yönden delil getirmiştir.

Birincisi : Vaadetmek ki, eğer gerçekten onlar ölümü isteselerdi muhakkak ölürlerdi.

İkincisi : Gerçekten yahudiler ebediyyen ölümü istemezler. Onlara öiümü istemekten daha kolay gelen bir şey yoktur. Hiristiyanlarla lanet-leşmeyi istemek ve lanetin vukubulduğunu haber vermekle de delil ge­tirdi. Öyle ise bu sıfatın kendi kitaplarında bilinmiş olan bir husus ol­duğu sabit olur.

Verrâk, sözlerine şu hususu da katmıştır : Yahudiler eğer dilleri ile ölümü isteselerdi, muhakkak kendilerine ölümün kalben istenmesi mu-rad olundu denirdi. İkinci olarak gerçekten onlar, Mûsâ ve İsa Aleyhis-selâmlara imân etmişlerdir. Her ikisi de müneccimlerin haber vermeleri gibi bu hususları kendilerine haber vermişîredir. Birincisine şöyle ce­vap veriliyor : Hakikaten lânetleşme bu hususa muhtemel değildir. Ve yine onlar basiret ehlindendir. Öyle ise eğer reddedilmiş olsalardı muhak­kak o hususu kalbleri ile işlediklerini ifade etmek suretiyle mukabelede bulunurlardı.

İkincisinin cevabı ise şöyle ifade edilmektedir : Eğer öyle olmuş olsaydı onlar, Allah-u Teâlâ'nm ; «...And olsun ki, inşaallah emniyet içinde bulunan kimseler olarak başlarmm traş etmiş ve kısaltmış oldu­ğunuz halde korkmaksızın mutlaka Mescid~i Harâm'a gireceksiniz.,.»[228] Ve «O Allah'tır ki, Peygamberini her dinin üstüne çıkarmak için, onu hi­dayet ve hak din ile gönderdi.»[229] mealindeki âyetlerin gelişinde ona mu­kabele etmekten imtina' etmezlerdi. Ve yine o husus ile olmuş olsaydı, tasdik etme, can ve mallardan ibaret olan egyânın en şereflisi olan ile mukabelede bulunma ihtimali için olurdu.

Fakih Ebu Mansur (r.a.) diyor ki: Eğer zikrolunan hususun var olması Resulullah'm vermiş olduğu haberle olmamış olsaydı onlar,  elbetteki ölümü temennî etmezlerdi. Fakat bu verilen haber, onların bu hususu işlemiyeceklerini bilenin haberi ile vukubulmugtur. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Ve yine Verrâk, ta'n ederek der ki : Eğer müneccimlerin sözleri­nin hükmü üzere olup onların katında tekerrür etmemiş ve hatta cevap vermekten kaçınmış bir hâl almamış olsalardı, bunun dışında Resulul-lah'm getirmiş olduğu şeyde kendilerinde tekerrür etmezdi ve böylece onları korkutmuş olduğu şeyden çekinmezlerdi de müslüman olurlardı. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve yine Allah-u Teâlâ'nin «Sen bundan önce (Kur'an'ın gelmesinden evvel inen kitaplardan) hiç bir kitap okur değildin. Ve elinle de onu yazmazdın.»[230] mealindeki âyet-i celîleyi ta'n ederek der ki : Gerçekten ezberlemek, yazmanın yerini tutar. Çünkü ezberleme, okumakla olur. Üzerine ibkâ edilmek suretiyle olan ise o, okunan kitaptan olur.

Sonra o husus ancak onu bilen kimsenin nezdinde ihtilâfı zahir olan kimse ile olur. Malûmdur ki Peygamber onların arasında doğup bü­yümüştür. Bu hususlardan kendisinde bir şey vukubulduğu bilinmiyor. Eğer bir şey olmuş olsaydı, mukabelede bulunmakta şu kadarı kolay olurdu, ondan âciz kalmazlardı.

Kur'an haberleri hakkında da dil uzatarak der ki; Kur'an'ın haber­leri, haber-i âhâddır. Yani, kişilerin tek tek vermiş olduğu haberdir. Bu ise düpedüz yalandır. Çünkü Kur'an-ı Kerîm, bilâkis mütevetir; yani, cemaat olarak rivayet edilip gelmiştir. Bununla beraber onun bu kadar sözü ve ikrarı dahi bir delildir. Sonra cemaat olarak tevatürle olan ri­vayet hakkında da ta'nda bulunarak der ki; toplu halde bulunmak, işit­mekten, uzak kalmaktan veyahut işitmeğe yakın olmaktan hâli değil­dir. Eğer işitmeğe uzak olursa, hile girmesi ihtimali bulunur. Yakın olur­sa da işitme ancak az bir kimseye nasip ve müyesser olması muhtemel olur.

îbni Ravendi der ki : Bu cahiller mahfelierde bulunan kimselerdir. Yoksa onun hakkındaki iş öyle yayılmıştır ki, kendisinden.[231]önce ge­çenlerde bile sirayet etmiştir. Hatta ondan bir şey, yakın olanlardan şöyle dursun uzak kalanlara dahi gizli kalmamışür. Ve yine Yahudilerin ve hiristiyanların bu konuda icma' edip fikir birliğinde bulundukları ya­lanı ile dil uzatmıştır. îbni Ravendi, bu hususta şöyle diyor : O, ya ha­beri mutlaka ve kesinlikle inkâr etmiştir, böylece mani'yi taklid etmek­te ve bu sözünü ifade etmekteki tutum ve mezhebi bâtıl olur. Veyahut ta haberin vâki olduğunun caiz olduğunu ifade eder ki, bu takdirde aklî usuller hakkında hak ehlinin icma' ettiği noktaya rücû etmesi mutlaka gerekir ki, böylece onların icma' ve haberlerini kabul etmiş olur. Çün­kü onlar, bu hususa mütemessikdirler. Biz de Elhamdülillah, onlarız.

Şeyh Ebu Mansur (r.a.) diyor ki : Bu mevzuda asıl olan şudur ki; gerçekten haberlerin aklen kabul olunması lâzımdır. Çünkü onda işit­me ve konuşma hikmeti bâtıl olur ve kendisinde dünya ve ahiret ilim­leri zeval bulur ve bedenlerin hayatını temin eden besin maddeleri ve ilâçların asılları inkıtaa uğramış olur. Sonra haberlerin kendi büyüklük­lerini ifade edecek hususlar kadarmca yayılmaları güç olur. Meselâ; bir padişah, eğer öldürülmüş olursa onun bu hâdisesi zarurî olarak her ta­rafa kolaylıkla yayılır. Hattâ insanlar onun gibisinin gizli tutulmasını isteseler, ona kadir olamazlar. Mu'tâd olan marifetlerin dışında bulunan­lar da böyledir. Tehlikesi az veyahut da mu'tâd olduğu üzere cari olan şeyde ise onun meydana çıkması kolay ohnaz. Belki onun hatırlanma­mış olması da ihtimal dahilinde olur. Bu mahlûkatta ve yaradılışların­da bilinen bir husustur. Padişahların veya Sultanların hâkim olmaları, memleketlerin fethedilmesi hususundaki haberleri sür'atle yayılması da buna göre mütalâa edilir. îşte peygamberlerin getirdikleri iş de bunun gibidir. Çünkü onlar, insanlar katında mutad olan işlerin dışında bü­yük ve önemli işlerle gelmişlerdir.

Bunun için onların haberleri zahir olup dünyanın en uzak ve yakın yerlerine ulaşacak şekilde yayılır. Çünkü o haberler öyle bir vecihle olur ki, işitenlerin onu gizlemesine güçleri yetmez. Çünkü zikrettiğimiz gibi onun gibisini neşretmek insanların gözünden kaçmaz. Bununla be­raber zikrettiğim husus gibi kendisinde menfaat olmayan şey de yayı­lır. Öyle ise insanların ve mahlûkatm hepsine ilgili olarak gelenin ya­yılmasının anlamı daha haklı ve gerçek olarak görülmektedir. Bir kim­seden intişar eden ve yayılan her iş, habere avdet eder. O haber ya hak ve adalet üzere olur veyahut da zulüm üzere olur. Eğer zulüm üzere olursa, onda işlenen şey bilinir ve değiştirilir. Hak üzere olup tasdik edilen de ikrar olunmuş olur. îşte bunun için peygamberlerin haberle­rinin kendi hayatlarında intişar etmesi lâzım olur. Eğer onların habe­rinde bir şey işlendiği zahir olursa onun eseri, ve izi nehyedilmek ve değiştirilmek suretiyle imha edilir. Ve kendisinden gelen hak ve gerçek olarak baki kalır. Bunun delili de Resûlullah Sallallahualeyhivesellem'in emridir. Hattâ, uzak bir yer ve mekâna gelmez ki, orada kendisinin ese­ri açık seçik olarak bulmasın. Özellikle kendi asrı saadetlerinde. Çünkü uzak diyarlardan gelenler kendisine rücu' ederlerdi ve haberler kendi­sine ulaşırdı; ve böylece şah ve şerefi bütün ülkelerde zahir olurdu. Pey­gamberin haberi bir çok yönlerden böyle olduğuna göre onun peygam­berin haberleri âhâd haberlerindendir, demesinin bir mânâsı yoktur. Ve onun zikrettiği yönlerden de değildir. Bilâkis, mühim iş hakkındaki ve­yahut mu'tâd olan işin dışında vukubulan olay hakkındaki haberi vahid'in daha açık olarak[232] yayılması gerekir. Bu böyle olunca nasıl olur ki, ken­disinde bütün dinlerin sahibini çağırma haberi bulunan yayılmasın!' Bu­nun gibi etrafa mektuplar gönderilir, her taraftan kendisine kafileler gelir ve çeşitli delillerle peygamberlerin kendileri imtihana tabî tutulur. Melikler ve sultanlar onların getirdikleri Nûr'u söndürmek için peygam­berlere doğru yönelirler, onlara kastederler, kendi mülklerinin gitmesi, tahtlarının yıkılması acısı içinde kıvranırlar. Bu haller içinde olanın ha­berleri nasıl olur da yayılmaz? Onlar, vücudları bakımından zayıf, ken­di cevherlerinden yardımcılarının az olduğunu biliyorlardı. Bu korku on­larda ancak peygamberlerin Kadir ve Âlim olan Allah tarafından gel­diklerini bildikleri için vukubuluyordu. Buna göre tehlikeli işlerden mu­cizeler yerine çıkan şeyden onun eseri elbetteki kalmaz. Onların da tabî olanları[233] bakî kalmaz. Delilerle itiraz etmek de onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yahudilerin ve hıristiyaniarın toplanmaları ve fikir birliğinde bu­lunmalarından zikrolunan hususlar ise; onlar ancak öyle bir işlerdir ki kendi görüşlerinin ihtimali dahilinde[234] olduğu kadarınca o iğlerde ihti­lâf etmişlerdir ve onlardan her birerlerine tâbi olanlar arasında bu hu­sus yayılmıştır. Bunlar ise ne tehlikeli işler hakkında ve ne de âyet ve mucizeler hakkındadır.

Sonra gerçekten ne zaman haberler Şerîatı değiştirmeye ulaşır ve hatta eserini imha etmeğe ve haberi bozma derecesine yaklaşırsa Al­lah, fazlu nimetiyle onu ihya eden ve koruyan   kimseyi   gönderir. Ve peygamberleri bulundukları dini, akıllara hükmedecek âyet ve mucize­lerle meydana çıkarır ki, onlar tebdil ve değişikliği bilsinler. Haberin1 yayılması da buna göredir.

Sonra Allah-u Teâlâ'nm hükmündendir ki, Muhammed Aleyhisse-lâm ile peygamberliği kapatmıştır. Ve ondan sonra Muhammed Aley-hissalatuvesselâm'm ümmetine peygamber göndermemesi de onun hük­mü ve hikmetidir; ki, onun ümmetinin büyük işleri değiştirmeğe imkân ve ihtimalleri dahi bulunmaz. Onlara göndermiş olduğu kitabın ezber­lenmesini de ihsan etmiştir. O kitapla tağyir ve tebdil bilinir. Böylece kendi şeriatı âlemin yok olmasına dek bakî kalır. Tevfîk Allah'tandır.

Ebul Hüseyin Ravendi diyor ki : Verrâk, bîr yol veyahut iki yol­dan varid olmaları bakımından peygamberlerin delillerinin haberlerini ta'n etmiştir. Bu çok ağır ve büyük yalan ve iftiradır. Bilâkis bizim üm­metimiz bu haberler üzerine fikir birliği etmişlerdir. Sonra Allah-u Teâiâ'-nin nebisinin işi ta'n etme külfetinde bulunmak işi mülhidler birbirlerin­den tevarüs ettikleri hususlardandır. Muvahhidler ise hakkın korunması için Peygamber Aleyhiselâm'ın emirlerini birbirlerinden tevarüs etmiş­lerdir. Bununla beraber kâfirler, Peygamber Aleyhisselâm'ın ahlâkında veyahut şecaat ve cesaretinde veyahut dünya varlıklarından bir şeye rağbeti olması veyahut dünya menfatlerinîn fenlerinden bir şeye mey­letmesi gibi husularda bir şey bulmaya çalışmakta iş birliği yapmışlar­dır. Fakat Peygamber Aleyhisselâm'da bu hususlardan hiç bir şey bu­lamamışlardır, işte bu sayının çoğalmasında haberlerin doğru olması­nın şartı olursa nasıl olur ki bütün kalbleri istilâ etme ve ona sükûnet bulma ve zanlardan kendisine arız olan şeyin kaldırılması, mânâ ve mealinin anlaşılmasının meydana çıkması ile nefislerin mutmain olma­sının şartı nasıl olmasın? îgte adetleri ne kadar az olsa da gerçek sa­hibi olanların haberleri katında iş böylecedir.

Verrâk, Allah-u Teâlâ'nm «(Ey Resulüm) senden önce de, kendi­lerine vahiyde bulunduğumuz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız Tevrat ve încil âlimlerine so­run.»[235] kavl-i celîli hakkında ta'n edip dil uzatarak şöyle demiştir : On­ların hakkı gizlediklerine dair şehadet edilmekle beraber onlara bu hu­sus nasıl emrolunur? Bu soruya şöyle cevap veriliyor : Allah-u Teâlâ, Muhammed Aleyhisselâm'ı kesin ve kuvvetli delilerle teyîd etmiş olduğundan, onlar, kitaba meylettiler. Bunun için onlara böyle denmiştir. Hakikaten AUah-u Teâlâ, o iş hakkında onları musahhar kılıp muvafa­kat etmeğe mecbur kılar. Böylece o, Allah-u Teâlâ'nm en yüce ve en parlak âyetlerinden biri olur. Zira Allah, «İsrailoğulları âlimlerinin ki­taplarında Kur'an'ın vasfını bilmesi de, o, kâfirlere bir delil değil mi? (Bundan da Kur'an'ın sıhhatim anlamıyorlar mı?...)[236] kavl-i celîli ile dost ve düşmanlarını o husus üzerine toplamıştır. Yine o, kendisine de­lil ikame edildikten sonra dâvasında ısrar eden kişi hakkında ifade edi­len husus gibidir ki, ona kendisine güvenip sözü ile kalbi mutmain olan kimse kasdedilerek «onu felana sor» denir ve böylece o kimse ısrarın­dan vazgeçer. Üçüncü olarak bundan maksadın yahudilerden müslüman olan kimseye yöneldiğini ifade edilmesi olur. Tevfîk Allah'tandır.

Âyet-i kerîmedeki âlimlerden muradın, onların içinde bulunan şeref ve haysiyet sahibi kimselerin olması da cazidir ki, onların yanında hü­küm verilirken kendilerinde bulunan şeref ve haysiyetleri, onları yalan söylemekten meneder Allah-u a'lem.

Verrâk, Resûlullah Sallallahualeyhivessellenı'in, Bedir Savaşı günü meleklerin hazır bulunduğunu haber vermesini ta'n ederek der ki; me­lekler, Uhud Savağı günü nerede idiler? Birincisinin cevabı : Bedir sa­vağında başlar, (şahıslar) zuhur etmiştir. Onları savaşmazken gördü­ler. Sayılardan zikrolunanlarm açıklanması ise onlar, bilmedikleri suret ve şekilleri görmüşlerdir.

İkincisinin cevabı ise şöyle ifade edilir : Bedir savaşı nıüslümanla-nn yaptığı ilk savaştır. Bunun için Allah-u Teâlâ, hakkı üstün kılmak, bâtılı mahvedip yok etmek için müslümanlara yardım etmeyi murad bu­yurmuştur.

İbni Râvendî diyor ki : Verrâk çok acaip ve şaşılacak bir adamdır. Çünkü o, kesin deliller bulunmasına rağmen peygamberlerin haberini in­kâr ediyor! Bununla beraber menânılerin fikir ve sözlerini kabul edip in­sanları da onu kabullenmeğe davet ediyor. Onların aptallıklarım bir züm­re benimseyip kabul ederek göklerden şeytanların derilerinin yayıldığı­nı, yeryüzünün içinde bulunan yılan, çıyan, ve akreplerin deprenmesi ile deprendiğini kabul ediyor. Bunların hepsinin de ziya ile karanlığın işi olduğunu ve kendi akıllarında güzel olanları def  etmeği  de kabul ediyorlar. Tevfîk Allah'tandır.

Şeyh Ebu Mansur (r.a.) diyor ki : Bedir Savaşı işi hakkında bir çok vecihler vardır ki, onlardan en muteber olanı şu biridir : Onların hepsine isabet eden bir avuç toprak işidir. Onda zikrolun ani arın hepsi vardır. Yine o hususta, Ebu Cehil'in «Ey Allah'ım, bize işimizi göster; bizi akrablarımıza ulaştır.» demesindeki ifade, lânetleşmesindeki ifade­ye benzemektedir. Ebu Cehil, böyle dedi ve kâfirlerden, başkalarından liderleri bir araya topladı. Tevfîk edici Allah'tır.

Peygamberi inkâr eden kimse şu iddiada bulunuyor : Hüküm ve hikmet sahibi olan, aklın kötü ve çirkin gördüğünü emretmez. Çünkü eğer onun gibisiyle haberin gelmesi cazı olmuş olsaydı, aynı hususun yalan ve zulmün muhal olması hakkında gelmesi de caiz olurdu. Bu, iddia edip öne sürülen fikre şöyle cevap verilir : Hakikaten aklın güzel ve çirkin gördüğü şey, iki nev'idir : Birincisi; kendisine verilen nimete karşı edilen şükrün güzel olması ile sefih olanın kötü ve çirkin olması gibi olan ki, bunlar hiç değişikliğe uğramazlar. İkincisi de şöyle ifade edilir : Akim geçmişte yahut gelecekte veyahut bulunduğu hal içinde güzel gördüğü şey, aklın intikam alma cihetinden azan ve fesada dalan kimseyi...[237] güzel gördüğü gibi olur. Bunun için ger-i şerifin onun gibi vârid olması cazidir. Kendisinin mubah olması kadarının olsa büe kesme işi de buna göredir. Her diri olan ölür. Kesmek suretiyle olduğu zaman kesilen için daha rahat, kesen için de daha kolaydır. Öyle ise, bunlar mubah olan eşyalar mânâsına gelmiş olur. İkinci olarak ise, adalet, umu­miyetle güzeldir. Zulüm ise genellikle çirkindir. Fakat eşyadan bazıları vardır ki, nehyile çirkin, emir ile de güzel ve iyi olduğu zahir olur.

O da tıpkı kişinin hallerinin değişmesi, kendisinin intikal etmesi gibi. Hayvanı kesmek de buna göre mütalâa edilir. Çünkü peygamber­ler, hayvan kesmenin caiz ve mubah olduğunu bildirmişlerdir. Onlar, adaletten başka bir şeyi getirip tebliğ etmezler.

Seneviyeler, maslahat görüldüğü için, ziyanın, karanlığa zarar ver­mesini caiz görüler. Onun aynısını Verrâk zikretmiştir. Ve demiştir ki : Gerçekten peygamberler, eğer aklî delillere temessük ederek gelmişler­se, onlar bizdendir. Ve eğer aklî delillerin hilâfına olana temessük ederek gelmişlerse, onları delil kılan Allah'tır. Onun başkası olması ancak tağyir ile olur. Bunda kitabın yok olması vardır.

îbni Ravendi; ona, bir başı siyah görüp sonra onu beyaz görmesi ile itiraz etmiş ve demiştir ki : Onun gözü mü değişti; yoksa gözüne gelen şey mi? Çünkü gözün gördüğü şey, siyah değildir. Aklın bir iş için adaletli gördüğü şey de onun gibidir. Bu husus, ayakta durmakta, oturmakta ve bütün hallerde böyledir, içmek, yemek ve kan aldırmak da onun gibidir. Bazen bu halZer muhtelif şekilleriyle güzel olur. Bu­nunla aklın değişmesi vacip olmaz. Tâ ki, kendisinde güzel olan şey, başkasında da güzel olsun. Peygamberlerin işi de böyledir. Sonra bazen sonuçların iyi ve güzel olması için ağır yükler yüklenmenin ve güzel olma, selâmet bulma içinde zararlı şeyleri seçmenin caiz olduğu ifade edilir. Tıpkı ticaretlerde, icarlarda, ziraat, ilâçlar ve çeşitli ameliyatlar­da olduğu gibi. Bir menfaati, kendisinden daha üstün olan bir fayda için terketmenin ihtiyar edilmesi de böyledir. Şeriatların isi de buna göre carîdir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Verrâk, bizim beyan ettiğimizi teyîd ediyor. Şöyle ki : Gerçekten akıl, eziyet vermeyen kimseye yapılan kötülüğü zemeder. Her ne kadar kendi nefsi için sevdiğini başkası için sevmezse de. Hayvan kesmeler, bunun dışındadır. Bu böyledir. Çünkü bu, onun illetlerden tek olarak bulunduğunu düşünmesidir. O düşündüğü vakitte sonuçlar ve selâmet­te olmalar, menfaatlerin ardınca güzel olur. Rahat olmanın üstünlüğü de böyledir. Bu husus hayvan kesmelerde de mevcuttur.

Biz deriz ki : —Tevfîk Allah'tandır— : Gerçekten eşya iki nevidir. Birincisi; kendisi için güzel olan şey, zıddı olan ve her kendisine muha­lif olan için çirkin olur. İkincisi; sonuçların iyi olması ve kötü olmasına delâlet eden delilerin bulunması ve ihtiyaca binaen şey ve onun muhalifi olanın da güzel olması. Öyle ise bu hususta hallerin iyi ve kötü olduğu­nu bilen kimsenin bulunmasını söylemek lâzım gelir. Böylece iş şuna varır ki, kendi aklına itimat edilen kimsenin bulunması mutlaka lâzım­dır. Tenakuz teşkil eden ihtilâf ise onun sebebidir. Yahut iş aklın tara­fından tahsis edilen şeye rücu' eder. iste bunda da peygamberlerin gön­derilmesinin gerektiğini söylemek lâzımdır. Sonra hayvan kesme işinin, bizatihi çirkin olmasının ihtimali bulunmaz. Çünkü o, intikam yerinde helâl olur ve kendisinde eziyeti ve çirkin görüleni defetme düşünüldüğü zamanda da aklen güzel olur. Veyahut ta sonuçları böyle vukubulur. Öyle ise, kendi nefsi ile onun yani kesmenin, çirkin olması bâtıl olur. Böylece kendisinde terketmek ve izin vermekle mihnet ve musibetin bulun­masının caiz olduğu lâzım gelir, işte onda mubah olma durumu vardır.

Ve yine gerçekten her şey ki, onu akü güzel görür. O, her hangi bir halde çirkin olmaz. Ve böylece aklın her çrkin gördüğü şey, başka bir halde çirkin olmaz. Tabiatın[238] nefret etmesi ile çirkin olan her şey, düşünlen bir cevhere hulul etmesinin düşünülmesi ile olur ki, böylece onun vermiş olduğu eza ve elemden dolayı o cevherin tabiatı ondan ka­çınır. Sonra bu, bazan alışkanlıklarla o hususun gitmesi caiz olur. Tıpkı kasaplar ve savaşmayı itiyat edinmiş olanlar gibi. Öyle ise o husustan nehyin aklî değü, tabiî olduğu sabit olur. Onun âdetten değişikliğe uğ­raması zail oîur. O da hayvanın cevherleri gibi ki, onun tabiatı vahşi olmaktır. Ağır yük taşıyanlardan bütün insanların tabiatları da ona gö­redir. Sonra çabşmak, ekzersiz yapmak, başkasını alıştırmakla ona göre yaratılmış gibi olur. Hayvanın igi de buna göredir. Ve her diri, muhak­kak kendisi ölür. Sonra ona hiç bir kimse katılmaz ki onu zemmetsin. Bu husus, kendisi için olandan izin geldiği vakitte durum onun gibi olur.

Seneviyelerin görüşünü ve "sözünü kabul eden kimse, bir kaç yön­den daha haklı görülmektedir :

Birincisi; onların ziya ile karanlığın birbirine zıd ve uzak olmala­rını, sonra bağdaşmalarını ve sonra yine birbirine zıd ve uzak olma ha­line girmelerini caiz görmeleri ki, bunda her birine yakın olanların ara­sını ayırma ve her birbirine imtizaç edenin arasım seçme vardır. îşte hayvan kesmenin mânâsı da budur.

ikincisi; gerçekten elem, ya ziyanın cevherine girer; böylece ziya ezâ vermeye muhtemel olur ki, o de serdir. Eğer öyle olmasaydı kes­mekten nehyolunmazdı. Çünkü o, kesmekten ibarettir. Sonra elem, ziya­nın cevherine hulul etmekten veyahut karanlığın cevherine girmekten hâli kalmaz. Ziyanın cevherine hulul ettiğinde şer işlemiş olur. Karan­lığın cevherine girdiği vakitte de onu nehyetmenin ve inkâr etmenin hiç bir mânâsı yoktur, kendisi için. Çünkü o, tabiatinde nehyi ve inkârı kabul etmemeye muhtemel olan kişinin i§ini inkâr etmek olur. Tıpkı bu, kanadı olmayana uçma emrini vermek gibidir. Veyahut da elemin karanlık cevherine girmiş olması olur ki,   bu da onların   katında hak olandır. Sonra ya elem ona ziya cevheri ile girmiş olur ki, o da kendi­sine zem olunmayı icabettirecek hususu işlemiş olur. Veyahut da karan­lık cevheriyle girmiş olur ki, böylece karanlığa elem verme[239] bakımın­dan gok güzel ve iyi etmiş olur. Çünkü o, adalettir. Tevfîk Allah'tandır. Ve yine gerçekten kesmekte safî olan ruhun, pis olan karanlıktan çıkarılması vardır. Hak olan budur ve her şeyin âkibeti de böyledir. [240]

 

Peygamberlerin Nübüvvetlerinin Îsbâtı

(Özellikle Muhammet! Sa!Liillulmiüeyhivesellem'in Peygamberiiğinin İsbata)

 

Peygamberlerin nübüvvetinin ispatı, özellikle Muhammed Sallallahu-aleyhivesellem'in peygamberliğinin ispatı kendi varlıkları ile vukubul-muştur. Sonra hissi ve aklî delil ve mucizelerle sabit olmuştur. Sonra ahvâlin zuhurunun muvafakati ile ki, o da kendilerine duyulan ihtiyaç­tan ibarettir. Kendi varlıkları ile ispat etme işini peygamberlerin gelme­leri hususundaki ifadelerle açıkladık. Bununla beraber peygamberimiz hakkında su zikrolunan hususlar da peygamberliğini ispat eden deliller­dendir. Peygamber aleyhisselâm, kendi yüzüne baktı, sonra dolunaya baktı, kendisi Ay'dan daha güzel idi. O, koku bakımından misk'ten daha âlâ ve güzel kokulu idi. Onun yaratılışı, güzellik bakımından kendisi gibi ile hiç bir kimsenin vasfolunduğu bilinmiyen hususlarla vasfolundu. Gözlerin çoğunu görürsün ki, yaratılışta âfetler sahibi olanlarla hayret içinde kıpırdarlar. Bu ise onun bütün âfetlerden berî olduğuna delâlet eder. Ve onu her ziynet ile ziynetlendirmiştir. O, yaratılışta en yüksek derecelere ulaşmış, en üstün şereflere nail olmuştur. Buna su hususlar delâlet etmektedir ki, onda hiç bir yalan görülmemiştir. Kendisinden hata bile sâdır olmamıştır. Onun düşmanlarından kaçtığı görülmemiştir. Ahlâkında da hiç bir kötülük yoktur. Bilâkis o, vasfolunduğu üzere idi. Ne mudârâ ederdi ve ne de münakaşa. Kendisinde kötü söz bilinmediği gibi kendi nefsi için de yardım istemezdi. Başkasına şefkat ve merha­mette bulunmakta Öyle bir noktaya varmış idi ki, o noktadaki hali üze­rine Allah-u Teâlâ'nın «...0 halde (Ey Resulüm insanlar inkârlarından dolayı helak olacaklar diye)  onlara üzülüp kendini mahvetme!»[241]  kavl-i celîli ile kendisine hitap edilmiştir. Ve yine bu hususta Allah-u Teâlâ, kendisine hitaben «(Ey Resulüm, Kureyş halkı) iman etmiyecekler diye, kederden nerde ise, nefsine kıyacaksın.»[242]   buyurmuştur.

Mahlûkatm helak olup yok olması bulunan hususa duyduğu hüznü dikkata şayandır. Nitekim, Aîlah-u Teâlâ; «Ey Resulüm, sabret; senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Kâfirlerin yüzçevirmesinden mahzun olma. Ve yaptıkları hileden de telâş edip sıkıntıya düşme.»[243] kavl-i celîli ile O'nu vasietmiş ve korumuştur. Ve yine Cenâb-ı Allah, O'nun hakkında «And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zah­met çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür; mü'minlere çok merhametlidir, onlara hayır diler.»[244] buyurmuştur. Cömertlikte o kadar ileri derecede bulunuyordu ki, bu bakımdan kendisine Allah'tan sitem bile gelmiştir. Allah-u Teâlâ, kendisine hitaben, «Elini boynuna bağlı kıl­ma, (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınan­mış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.»[245] buyurmuştur. Rivayet edilir ki, Peygamber aleyhisselâm, yarın için, bugünden bir şey alıkoymazdı. Azı­cık yumuşaması için, dünya metâı ve riyasetten özenilecek pek çok şey kendisine arzolundu fakat hiç birisine de cevap vermedi. Bilâkis Allah iğin beyler, ağalar, melikler, sultanlar ve en kuvvetli[246] şahsiyetlerin kar­şısına dikildi. Tâ ki Allah-u Teâlâ, mahlukatın kalbine korku vermek suretiyle kendisine ikramda bulundu. Allah için karşılarına dikildiği kim­selerle savaşmayı kasdettiği vukubulmasın ki, karşısında bulunanlar kendisinden korkmasın. Onun hakkında şöyle denmiştir : Ve Allah, seni insanlardan korumuştur. Bundan sonra insanlardan korkmamıştır. Pey­gamber aleyhissselâmın bu hususta[247] onlarla dostluk yaptığını hatırla­mam. Bunun içindir ki, kendisine tâbi olanlara çok şiddetli ve meşak­katli hâdiseler isabet etmiştir. Ümmetinin mülkünün ve hükümranlığı­nın doğudan batıya kadar yeryüzünü titretecek ve her taraftan duyula­cak ihtişama ulaşacağını vaadetmiştir. Düşmanlarının kalblerine atılan çe­şitli korkulardan ve heyecanlardan zikrolunan şey, hep rivayet edilenlerdendir. Düşmanları tarafından kendisine atılan her türlü kötülükten korunmuştur. Bu hususta uzak akrabalarına karşı da dostluğunu izhar etmekten çekinmemiştir.[248]Düşmanlarının, onun getirmiş olduğu Nûr'unu söndürmek, izini mahvedip silmek için fikir ve güç birliğinde bulunma­ları ancak getirmiş olduğu dinin zahir olup üstün olmasından başka bir netice vermemiştir.

Sonra hissî olan mucizeler : Ay'ın yarılması, ağacın Peygamberin ardından inlemesi, taşın kendisine teslim olması, açık seçik olan mucize­lerdir ki, onların hepsini bilmiş ve görmüşlerdir. Sonra az olan bir sudan, insanlardan bir çok kimsenin içip kanmaları, sonra beddua etmesiyle düş­manlarının kıtlık ve darlık içine girme belâsına maruz kalmaları, sonra peygamberin hürmetine kurtulmalarını istediklerinde kurtulmaları, az bir yemekle insanlardan bir çoğunun doyması, sonra Beyt-i Mukaddes hak­kındaki emir, sonra mağarada kendisini arayan kimselere geçmelerine dair vukubulan emir ki, Allah-u Teâlâ onların gözlerini kör etti. Ağacın inlemesi, devenin şikâyeti, pişmiş koyunun tekrar diriîip şehadet getirme­si, sonra kendisinin peşine düşen kimsenin atının yere batması, sonra Al­lah-u Teâlâ'mn «onlar elbette ki onu temenni etmezler» kavM celîli ile haber vermesi ki, bu husus Öylece vaki olmuştur. Sonra, siz Allah'a şirk koştuğunuz, şeriklerinizi çağırınız ve sonra bana hüekârhkta bulununuz, siz gözetilmezsiniz, demesi ile onların bu hususa gücü yetmemeleri, sonra düşmanlarının kendisine çok tuzak kurup Allah-u Teâlâ'mn onu bu tu­zaklardan kurtarması, münafıkların kendi nefislerinde gizledikleri husu­sun büyüklüğü ki, Allah-u Teâlâ; peygamberini ona muttali kılmıştır. Tâ ki onlar çok şiddetli inat içinde olmaları üe beraber kendilerinde bulunan hususu haber verecek bir sûrenin inmesinden korkuyorlardı; onlara için­de bulundukları ve tabi oldukları hususu açıklaması, Ebu Bekir ve eshabı hakkındaki sözü, bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «... Şimdi o, ölür veya öldürülürse siz ardınıza dönüverecek misiniz? (Dininizden dö­necek veya savaştan kaçacak mısınız?)»[249] ve yine Cenab-ı Allah şöyle bu­yuruyor : «... Sizden kim dininden döner de kâfir olarak Ölürse, bu gibile­rin yaptığı iyi şeyler, dünyada da Ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar Ce­hennem ehli olup orada ebedi olarak kalırlar.»[250]

Hasreti Ali'ye, kendisini dâvadan İnhiraf etmek[251] suretiyle büyük bir fitne çıkaranlar[252] tarafından gehid edileceğini bildirmesi ki, böyle ol­muştur. Ve Ammar'a «Seni azgın ve hadden çıkan bir cemaat şehid edecek­tir» diye buyurması; ve müminlere dünyayı fethedeceklerini vaadetnıesi; ve daha başka sayılamayacak kadar çok olan hususlardan ki, ümmetinin âlim ve güzide olanları bunu saymaya kalksalardı, kalemleri kifayet et­mezdi. Sonra bunların çoğu kendi düşmanları nezdinde de zahir olan hu­suslardandır. Bununla beraber gönderilen semavi kitaplarda onun peygam­ber olarak gönderileceği'[253] yazılmış idi. Bütün peygamberlerin dilleri ile o, müjdelenmiştir ve onun hakkında bütün peygamberlerden söz alınmıştır[254]. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Aklî delillere gelince; şunlardan ibarettir : Cenab-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm hakkında beyan buyurmuştur ki; Kur'ân-ı Kerîm, insanlardan ilim ve edebiyatın zirvesine ulaşan, dil ilminin her türlüsünü, en ince kısmını bilen kimsenin dahi benzerini getirmeye gücünün yetmesi ihtimalinin dı­şında olduğunu bildirmiştir. Sonra Allah'ın birliğini ispatlayan, Peygam­ber Aleyhisselâm'ın Peygamber olarak gönderilmesini açıklayan, hüccet ve deliller, Kur'ân-ı Kerîm'de vârid olmuştur. Bunları iddia eden kimse, o gün yeryüzünde yok idi. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'de[255] geçen zamanlarda vukubulan hadiselerin haberleri bulunduğu gibi ebedi olarak vukubulacak hususları da haber vermektedir. Gelecekte vaki' olacak musibetleri de açık seçik olarak beyan eder ki; bu hususların anlaşılması için akıl çalıştı­rıldığında onlara muttali' olabilir. Ebu Zeyd, delillerden duyu ile bilinenler­den o hususta eserlerde vârid olan[256] kâfidir[257] diyor.

Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem'in peygamberliğinin hak ol­duğunu ispatlayan aklî deliller ise; bir kaç vecih üzeredir : >

Birincisi : ResûluIIah'm (s.a.v.) peygamberliği taaccüp edilecek bir şey değildir. Bilakis geçen milletlerde aynısının bulunması âdet üzere de­vam edip gelirdi. Bunun içindir ki, onu kabul etmeyip reddetmek, ilk anda dahi batıl olur. Allah-u Teâlâ, bu husus hakkında şöyle buyurmuştur : «(Ey Resûîum; muhakkak ki biz seni Cennetle müjdeleyici, Cehennemle kor­kutucu bir peygamber olarak Kur'ân ile gönderdik. Hiç bir timnıetde yok­tur ki, içlerinde Cehennem ile korkutucu bir peygamber gelmiş olmasın) »[258], «Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik»[259]

İkincisi : Peygamber Aleyhisselâm'm, peygamber olarak gelmesinin kendisine ihtiyaç duyulduğu bir zamana, rastlaması; zira Allah-u Teâlâ'nm sünneti, yani âdeti, hidâyet sebebîerinin, insanların hidâyet yolundan uzaklaşıp hidâyetin kendilerinden zail olması anım müteakiben cari olma­sıyla beraber kendisinin teşrif ettiği saman fetret devri ve ilim Öğrenile­cek bir zamandı. Bu hususu beyan etmek Üzere Allah-u Teâlâ şöyle buyu­ruyor : «Ey yahudi ve hristiyanlar, şimdi size peygamberimiz geldi; kita­bınızda gizlemekte olduğunuz şeylerin bir çoğunu size açıklıyoruz[260]

Üçüncüsü : İnsanlarda ilim tahsil edilecek sebeblerin bulunmamalın­dan, kendilerine peygamber olarak gönderilen kimselerin, peygambere çok muhtaç bir durumda bulunmaları. Bu husus Allah-u Teâlâ'nm «(Çoğu okuma yazma bilmeyen) araplar içinde, soylarmdan bir peygamber gön­deren odur.»[261]. Kavl-i Celîli ile ve bundan başkası ile ispat edilmiştir.

Dördüncüsü : Peygamber Aleyhisselâmm mahlûkat için en açık ve belirli memleketlerden birinde bulunması. Çünkü dünya ve etrafındaki memlekteler halkının gayeye ulaşabilmeleri için en belirli bir yerdi orası. Allah-u Teâlâ, şöyle buyuruyor : «Şehirlerin esası olan Mekke halkını ve bütün etrafındaki memleketler halkını sakmdırasm ve hakkında şüphe ol­mayan o Kıyamet gününün dehşetini haber veresin diye, sana böyle arap-ça bir Kur'ân vahyettik..,»[262]

Beşincisi: İnsanlar, onun gelmesini §iddetle arzuluyor, rağbetlerini açıkça ifade ediyorlardı. İnsanlardan birinin kendisinde bulunan hastalığı veyahut her hangi bir musibeti gidermesi için Rabbisine duada bulunduğu zaman onun, hastalığının giderilmesi için yaptığı bu dua ve niyaza taaccüp edilmezdi. Cenab-ı Hak bu hususta da şöyle buyuruyor : «Eğer biz onları (kâfirleri) bundan önce (Peygamber ve Kur'ân gelmezden Önce) azap ile helak etmiş olsaydık...[263], «(Mekke kâfirleri Hz. Peygamber gelmeden ön­ce) yeminlerinin en kuvvetlisi ile Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine, azap ile korkutan bir peygamber gelirse muhakkak milletlerinin her hangi birinden daha çabuk doğru yolu bulacaklar...»[264] îgte bu beş husus, onların durumları hakkında delil getirilenlerdir. Sonra Nebiyy-i Muhteremin hal ve durumlarıyla onlara delil getirilen hususlar da vardır. Onlar da şunlar^ dan ibarettir :

1- Resûlullah (s.a.v.), Öyle bir kavim içinde doğup yetişmiştir ki, onların ne okumak için kitapları vardı, ne de tedrisat sistemleri... Bunun­la, beraber o, kavminden ayrılmadı. Okunmasına rıza gösterilen geçmiş bir kitapları da yoktu. Onların üzerine her hangi bir şey gelirse, nereden gel­diğinin yeri bilinmesi, o hususların zımnındandır. Bu hususu ifade babın­da AUah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Yoksa peygamberlerini (doğruluk, emanet ve güzel ahlâkla) tanımadılar da, onun için mi inkâr ediyorlar?»[265]

«(Ey Resulüm), işte bunlar gayb haberlerindendir. Sana bunları vahy ile bildiriyoruz.»[266]

2 - Peygamberimiz  (s.a,v.)  ümmî olarak yetişmiştir.   Ümmî olan okuyup yazmayı bilmez. Söylenenleri de tam manâsı ile ezberlemeğe muk­tedir olamaz. Onun söylenenleri kavraması, zaptetmesi ancak makul olan ruhanî bir şekilde olur ki, onunla fikir ve düşüncede yükselir. Onun delili ise, yanlış olma ve daha başkasının bulunması korkusundan şiirlerin riva­yetinde onun gibi bulunmaması ve bulunmasının da mümkün olmaması hususudur. Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerim'in ezberlenmesinde   onların taaccüp etmeleri daha da ziyadeleşmiştir. Allah~u Teâlâ, bu hususun be­yanı sadedinde şöyle buyurmuştur : «Bundan böyle, sana (Cebrail'in öğre­teceği üzere) Kur'ân okutacağız da unutmıyacaksm.»[267]  «Ey   Resulüm, vahy daha tamamlanmadan ona acele ederek,  (kelimeleri kaçırmayayun diye) dilini onunla depretme»[268]Bunun içindir ki, ezberlemekle vasfolunmuştur, diyen gerçekten o, nimetlerden verilen akıllardan daha kuvvetli kalblere sahip olan erkeklerden en kuvvetli kalbe sahip olanı idi diyor. Cenab-ı Hak «Sen bundan önce «Kur'an'm gelmesinden önce) hiç bir ki­tap okur değildin. Ve elinle de onu yazmazdın»[269]   buyurmuştur.

3 - Peygamber Aleyhisselâm'ın[270] ömrünün geçmiş günlerinde yazı ile, şiir yazmakla ve benzeri hususlarda[271]fikir alış verişinde bulunduğu as­la zikrolunmaz. Sonra onun gibilerinin delili ve Önde gelen kimselerin ken­disine rıza göstermekten aciz bırakacak hususların kendisinde bulunması mümkün değildir. O gibi hususlardan bir şeyle ta'n olunmaması da bunun delilidir. Hatta kendisine bu hususta dil uzatıldığından onlara Allah-u Te-âlâ'nm : «...O halde, iddianızda sadık kimselerseniz onun gibi bir sûre ya­pın getirin.»[272] kavl-i celîli ile cevap verince sükût ettiler. Bu hususta ken­disine üstün geldiğini iddia etmediler. Allah-u Teâlâ, yine buyuruyor ki : «De ki :   Eğer Allah dîleseydi ben Kur'an'ı size okumazdım...».[273]

4 -. Gerçekten Cenab-ı Hak onlara Peygamber Aleyhisselâm'm, ona kaygılanmayı terkettiklerinde kendilerini mazur   kılacak husus bulabili­yorlar mı? diye onun envalini düşünmelerini emretti. Onlar da düşündü­ler, ancak bir şey bulamadılar. Allah-u Teâlâ, bu hususu şöyle beyan bu­yuruyor : «(Ey Resulüm, kâfirlere) de ki: — Size sadece bir tek nasihat edeceğim : ...»[274]

5 - Cenab-ı Hak onlara, Peygamber Aleyhisselâm'm işlerine bak­malarını emretti. Kendisinde,   edebiyat   sanatına vakıf olanların dünya mükâfaatîarma nail olmaları için, krallara, sultanlara medhiyeler sunmak gibi hususlardan bir §ey bulabilirler mi? Bilâkis   Peygamber   Aleyhisse-lâm'a, insanları şeref ve izzete ulaştıran hususlardan kendisinde bulunan şeylerden ibaret olan dininden dönmesi için dünya makamlarından en üs­tününü, mal. ve mülkünden de en fazla ve bitmeyenini teklif ettiler. Yara­tılışı itibariyle devamlı olarak kendisinde bulunan hevâ ve hevese muha­lefet etme, lezzet verecek hususlardan nefsini menetmenin bulunduğunun bilinmesi

kendisinden razı olduğunu, Ahıret nimetlerinin en alâsını kendisine ihsan buyurduğunu bildirdiği için o, dünya metamdan hiç bir şeye meyletmezdi, Allah-u Teâlâ, «(Ey Resulüm) De ki : — Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum, ve ben düzenbazlardan değilim. »[275] — buyurmuştur.

6- Yine onlara, bütün dinlere bakmaları hususunda çağrıda bulun­mak suretiyle istidlal etmiştir ki, onun gibisinin   seçilmesini   gerektiren hususlardan aklen en güzel olanına sahip olduğunu ve en güzelini tebliğe memur kılındığını bilsinler. Bu hususta da Allah-u    Teâlâ, şöyle buyur­maktadır : «(Her peygamber de ümmetine şöyle)  demişti :    Atalarınızı, üzerinde bulunduğunuz dinden daha doğrusunu size getirdimse de mi? (bu­nu kabul etrniyeceksiniz?)...»[276]. «(Resulüm,) De ki : Ey kitap ehli; bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelimeye gelin...»[277].

7- Peygamber Aleyhisselâm, beşerin   gücünün   yetmiyeceğinden, imtinaı halinde ona delil olması için Kur'ân'dan bir âyet getirmelerini iste­mek suretiyle onlara tahaddi ederek aciz kaldıklarını   kendilerine belirt­miştir. Bununla beraber onlarda edebiyat sanatının en parlak bir devir yaşadığını görmüştür. O da iki nevi olarak bulunmuştur :

Birincisi : Şiir sanatının en parlak bir şekilde yazılması ve en hoş bir tarzda sunulması.

İkincisi : Olan şeyler hakkında söylenen sözlerden, birine ait olanını arapçanm en kuvvetli raanâlarıyla ifade etmek suretiyle kehanet sanatı­nın şöhret bulması. Sonra Kur'ân-ı Kerim'i nazmı ile şairlerin irad ettikle­ri[278] hususların ve manâsıyla da kâhinlerin ortaya koydukları sanatların çok üstünde olduğunu buldu. Böyle olunca Kur'ân-ı Kerîm'in[279] beşer sözü olmadığı vacip olur. Aynısı ile Allah-u Teâlâ, onların sözlerinin ve sanat­larının kendi kelâmına asla benziyemiyeceğini beyân buyurmak üzere şu âyeti celîleleri göndermiştir :                    '

«(Ey Resulüm, de ki yemin olsun, eğer insanlar ve dinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.)»[280]. «O, bir şair sözü değüdir. Siz pek az inamp tasvip ediyorsunuz.»[281]. «Kâfirler dediler ki, Rabb'inden bir mucize ge­tirse ya. Onlara evvelki kitaplarda olan apaçık delil gelmedi mi?»[282]. «Sana indirdiğimiz bu Kur'ân, hayır ve bereketi çok bir kitaptır...»[283]. «(Ey Resu­lüm onlara) de ki : Eğer doğru söyleyen kimselerseniz bu ikisinden (Mu­sa'ya indirilen Tevrat'tan ve bana indirilen Kur'ân'dan) daha doğru bir kitap getirin Allah tarafından da ben ona uyayım.»[284]

8- Peygamber Aleyhisselâm'a, muhalefet edip karşı gelenlere gös­termesi bakımından bu kuvvetli delilin kendisine verüeni tebliğ etmekle vazifelendirilen dinin[285] üstün gelmesini teyîd eden hususlar... Çünkü Ce-nab-ı Hak, kendisini, kullara dinî eserleri öğretecek, hidayet yolunu gös­terecek üstün şahsiyetlerin bulunmadığı bir zamanda göndermiştir ki, in­sanları uğradıkları fesad ve felâket rezaletinden kurtarsın.

Sonra Cenab-ı Allah Peygamber Aleyhisselâm'ı bu yüce makama, bu emsalsiz fesahat ye belagata ulaştırmasıyla bırakmamıştır; bilâkis ken­disine yardımını bol bol ihsan etmiş ve kendisine ikram ettiği makamda onu başarıya ulaştırmak suretiyle yerleşmesini ihsan buyurarak nimetini tam manâsiyle vererek, onu kuvvetlendirmiştir. Bu hususu açıklayan âyet­lerde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Muhakkak ki biz, peygamberle­rimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında hem de meleklerin şahid duracağı gün (Kıyamette) muzaffer kılacağız»[286]. «Allah şöyle hüküm ver­miştir : — Yüceliğim hakkı için, muhakkak ki, hem ben galib geleceğim, hem peygamberlerim...»[287]. — Cenab-ı Hakk'ın bu hükmü kullarından ge­çen peygamberler için de vaki' ve sadır olmuştur. Sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm'm bütün insanlara peygamber olarak gönderilmesiyle özel bir durumu vardı, Allah-u Teâlâ, ona yardım etmeyi ve her muhalif olup düş­manlık izhar edene galip geleceğini va'detmiştir. Bununla bilinir ki, onun[288] kuvveti, beşerin yardımından hasıl olmamıştır. O, beşer yardımı ile dünya devletlerine talip olanlar, hükümdarlığa varis olmak ve yahut faydalana­cağı malı elde etmek için içlerinde sakladıkları   istek ve maksadlanna ulaşanlar gibi değildi. O, tıpkı Cenab-ı Hakk'm : «Seni bir yoksul iken, (Hz. Hatice'nin malı ile) zengin etmedi mi?»[289] kavl-i ceîîîinde beyan edil­diği gibi idi.

Peygamber Aleyhisselâm'm kuvveti, akrabası tarafından da gelmiş değildi. Bilâkis, onlar Peygamber aleyhisselâm'a diğer insanlardan daha fazla düşmanlık edip güçlük çıkaranlar ve getirmiş olduğu islâm nurunu söndürmek için en çok çalışanlar idi. Hatta onun aralarından tek basma çıkıp gitmesini zorladılar. Sonra bununla beraber, nefsin hoşuna gidecek şeylerden biri istemesin ki, onu kendisine vermesinler. Nefsin hoşuna gi­den her istediğini kendisine verirlerdi, fakat bu hususta onlara meyi bile etmedi. Bilâkis her türlü eza ve cefaya sabretti, her güç ve zor olan işi üzerine aldı. Onlardan ancak hak olanda kendisine icabet etmelerine razı oldu. Bu babta Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor : «And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer...»[290] «Eğer siz, peygambere yardım etmezseniz, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi, yine eder...»[291] «Şüphe yok ki Allah, size bir çok savaş yerlerinde zafer ver­di; ve «Huneyn» gününde size yardım etti. O vakit, Huneyn'de çokluğunuz size güven vermişti de, bir faydası olmamıştı...»[292]. Allah'ın, Nadiroğulları-nm mallarından peygamberine verdiği ganimete gelince : Siz ona ne at koşturdunuz, ne deve...»[293]. Bunlardan başka daha sadık ve doğru olan deliller[294] vardır ki Peygamber Aleyhisselânı, Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği güç ve kuvvetle ayakta kalmış ve daima Allah-u Teâlâ'nm yardı­mına mazhar olmuştur.

9- Peygamber Aleyhisselâm'm kendisine inanmayanlara kargı öne sürdüğü delillerdendir ki, Allah'tan başka hiç bir kimsenin bilmediği gayb ilminden olanlardan her söyleyip vaad edilenin yerine getirildiği açık­ça bilinmiştir. İnsanların sanat eseri olan hilelerinden bazısiyle onu elde etmeyi isteyen kimse, kendi batıl düşünce ve işi ile peygamberin getirdiği hak olanı, batıl, doğru olanını da kendi yalanında eritmek isteyerek delâ­lete düşer. İstediğini göz boyamak, insanları kandırmak suretiyle elde eder. Allah Celle Celâluhû bu hususu, «Ey müşrikler, size haber vereyimmi, şeytanlar kimin üzerine inerler?»[295] kavl-i cehli ile beyan buyurup, ha­ber veriyor ki; gerçekten kâhinler bunları şeytanların yalanlarından alı­yorlar. Bu şeytanların yalanlarından elde ettikleri hususları, hak pırıltı­larından birine, yalan sözleri, ve batıl olan davaları sokuştururlar.

Bu mevzuda asıl olan şudur : Gerçekten kâhinliğin ekserisi, yalan-dolana, insanları kandırmağa, ve benzetme ve hayal kurma üzerine cari olan sihirbazlığa hamlolunmuştur. Peygamberlerin seçtikleri hususlar ise, onlar kendilerinde bulunan hususları sadık olan meleklerin söylemeleriy-le elde ederler. Elde ettikleri hususların içinde, doğru olan, ve tecrübe ve imtihanla sabit olan hak ve gerçekten başkası bulunmaz. Onların işleri, günler ve zamanların devam ettikleri müddet haktır ve sabittir. Bu husus, devamlı olarak böyle olmuş ve olacaktır.

Sonra Allah-u Teâlâ'nm kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm onun dininin bü­tün dinlere üstün kılındığını açıkça beyan etmektedir. Bununla beraber, Kur'ân-ı Kerîm, olanlar ve hâdiselerden haber vermektedir. Tıpkı Aîlah-u Teâlâ'nın şu âyetlerle beyan buyurduğu gibi : «O Allah'tır ki, Peygambe­rini her dinin üstüne çıkmak için, onu hidayet ve hak din ile gönderdi; is­terse müşrikler hoşlanmasınlar»[296]. «Onlar Allah'ın Nurunu (Şeriatını) ağızları ile (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasa-lar bile, Allah, muhakkak Nurunu tamamlamak diliyor.»[297]. «Yoksa onlar; biz yardımlaşır, bize karşı gelene zafer kazanır bir topluluğuz mu? diyor­lar.»[298]. «Muhakkak ki biz, (seninle alay eden) müstehzilere karşı kâfiyiz, (onları helak ederiz.)»[299] «Onlarla muharebe edin ki, Allah, sizin elleriniz­le kendilerini öldürsün ve böylece azap etsin...»[300]. «O kâfirler görmüyor­lar mı, biz, arazilerini (müslümanlara fethettirmekle) etrafından azaltıp duruyoruz...»[301]. «>... O kâfirler ise kendi yaptıkları yüzünden başlarına musibet inecek veyahut o musibet, yurtlanılın yakınma konacak...»[302]. «O vakit Allah, yük kervanı ve silahlı birlikten birini vaadediyordu ki, sizin olsun. Siz de, silahı bulunmayan kervanın size ait olmasını arzu edi­yordunuz. Halbuki Allah âyetleri ile hakkı ve islâmı açığa vurmayı ve kâfirlerin arkasını   kesmeyi diliyordu.»[303].    «Gerçekten   Allah  size vaadini doğruladı...»[304].

Kavimlere has olarak gelen âyetler vardır ki, gerçekten onların iman etmiyeceklerini ve Cehennem ehlinden olacaklarını ve sonra küfür üzeri­ne öleceklerini beyan eder. Bunlardan başka fani olan haberlerden varid olan her haber, düşünüldüğünde bilinir ki, onu Allah-u Teâlâ'mn bildir­mesi ile bilmiştir ki, kendisi için mucizeler olsun.

Bizim, Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.)'in hallerini ve durumlarını beyan eden hususlardan sayıp döktüklerimizi düşünen kimse, anlar ki; onun peygamberliğine delâlet eden bütün aklî deliller, inci misali dizilip beyan edilmiştir. Mahlûkatm en hayırlısı olan Muhammed Mustafa'ya Allah Cel-Ie Celâluhû salat u selâm etsin.

Sonra bütün peygamberleri kabul edip tasdik edenle bazılarını tasdik edip bazılarını inkâr edenler arasındaki hususa atfı nazar edip onlara ka­bul edip tasdik ettikleri şeyin manâsını veyahut ta seleflerinin tasdik et­tikleri şeyin manâsını kendilerine sorarız. Eğer verdikleri cevapta pey­gamberliği gerçekleştiren husus bulunuyorsa o manâlar, peygamberliği icabettiren manâlardandır. Böyle olursa aynı manânın Peygamberimiz Sallallahualeyhivesellem'de de bulunduğu için Peygamberimizin nübüvveti hakkında da aynı hususu ifafle etmelerini kendilerine ilzam ederiz. Her ne kadar âyet ve mucize, kendi zatı itibariyle muhtelif ise de. Çünkü pey­gamberlere mucize verecek olan hususun manâsı muhtelif değildir. Eğer mucizelerin zahirine bağlanırlarsa hiç bir peygamberde Peygamberimiz Muhammed Aleyhisseâlm'daki üstünlük ve taaccübü ifade edecek husus­ları bulamazlar. Veyahut da her ikisini bir iş üzere çıkarırlar. Her ne ka­dar bizim onlara muvafakatte bulunduğumuzu iddia etseler de. Çünkü bunun cevabı bir kaç veeihten meydana gelir :

Birincisi : Bizim varlığımızdan ve muvafakatimizin meydana çıkma­sından önce onların tasdik etmelerinin sebeb ve illeti kendilerinden soru­lur.

İkincisi : Bizde sabit olan hususla kabul ederiz ki; bize geçen peygam­berleri haber veren kişi peygamberimizdir. Halbuki siz, onu inkâr ediyor­sunuz. Böylece deliliniz düşer. Başka ne deliliniz vardır?

Üçüncüsü : Onlara iddia ettikleri şey ve kabul etmedikleri fark ile mukabele edilir.

Dördüncüsü : Şöyle denir : Gerçekten biz, Peygamberimizin nübüv­vetini ikrar edip kabul eden kimseleri kabul ederiz. O kimse, onların pey­gamberliğini iddia ettiği kimsenin kendisi ise, peygamberimizin nübüv­veti sabit olur. Hayır, eğer iddia ettiklerinin kendisi değilse, kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiğiniz kimselerden[305] peygamberimizin nü­büvvetine delâlet eden şey nedir ki, sizin murad ettiğiniz husus size tes­lim olsun? Yardım Allah'tandır. [306]

 

(Hıristiyanların Îsâ Aleyhisselâm Hakkındaki Görüşleri Ve O Görüşlerin Reddedilmesi) :

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Hıristiyanlar îsâ aleyhissolâm hakkındaki görüşlerinde ihtilâfa düşüp gruplara ayrıldılar. Onlardan ba­zıları Isâ aleyhisseîâm'ı iki ruha sahip kıldılar ve şöyle izah ettiler bu gö­rüşlerini : îsâ aleyhisselâm'da bulunan ruhdan biri nâsûtî (maddi) ruh­tur ki, sonradan var olmuştur; insanların ruhlarına benzer. İkincisi ise, lahutî, (maddi olmayan) ruhtur. Bu ruh kadîm olup Allah'tan bir parça­dır. O bedende öylece var olur. Onlar, Allah'ın, baba, oğul ve mukaddes ruhdan başka bir şey değildir dediler.

Hıristiyanlardan başka bîr grup da, Îsâ Aleyhisselâm'daki ruhu, Al­lah yaptılar ve Allah, İsa'nın ruhunun kendisidir, yoksa Allah bir cüz' olarak değildir dediler. Fakat hıristiyanlardan bir zümre o'nu bir şeyin bir geyde olması gibi bir bedende olduğunu ileri sürdüler. Diğer bir zümre ise iki bedende1 olduğunu kabul etti; fakat bedenin onunla ihata edilme­siyle değil. Hıristiyanların içinde, Allah'tan kendisine bir cüz' ulaşır. Son­ra başka bir cüz ulaşır diyenler vardır. îbni gebîb diyor ki : Hıristiyan­lardan İsa, Allah'ın oğludur diyenlerden şöyle işittim : İsa aleyhisselâm, Allah'ın oğludur. Anıma Allah onu doğurmamıştır, o'nu evlât edinmiştir. [307]Tıpkı Muhammed aleyhisselâmm temiz zevceleri mü'minlerin anneleri ol­duğunu işittiğim; ve bir adamın başkasına «Ey oğlum dediği» gibi.

Şeyh Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Hıristiyanlara bu görüşlerinin ba­tıl olduğunu ifade etmek için şöyle denir : îsa aleyhisselâmda bulunan ruh, kadîm olduğu zaman o, ruh aynı zamanda cüzdür. Nasıl olur da ken­disi Allah'ın oğlu olur da diğerleri ise Allah'ın oğulları olmaz? Eğer, «Çün­kü diğer cüzleri daha küçüktür» denirse, o zaman âlemin cüzlerinin hep­sinin büyük olan cüzlerin çocukları olduğunu söylemesi gerekir. Ve son­ra baki kalan cüzlerden hepsini böyle kılması lâzım gelir ki, onun hepsi ile oğullar meydana gelmiş olur. Sonra şu husus malumdur ki; çocuk, ba­badan daha küçük olur. Öyle ise her ikisi beraberce nasıl kadîm olurlar? Eğer hepsinin tohumda[308] olduğunu üeri sürerse, kendisine «ondan han­gisi çocuktur?» denir. Eğer hepsi çocuktur, derse, tümünü, hem baba ve hem de çocuk yapmış plur. Bu tarz ifadede ise babayı kendisinin oğlu yapma bulunur.

Eğer o kendisinde bulunan bir cüzdür, bu tıpkı lâmbanın ışığından alman bir cüz gibi; asıl olan külde hiç bir noksanlık olmaksızın olur, de­nirse; bu görüşe lâmbanın ışığından alman cüz'ün hadis olduğu gibi, bu cüz dahi hadis olur, diye itiraz edilir. Böylece Allah'ın oğludur, dedikleri ruhun kadîm olması batıl olur. Eğer iddia edip, o tıpkı lâmbadan alman ışık gibi, Allah'tan nakledilmiştir derse, kendisine geçen hususların tat­bik edilmesi helâl olur[309].

Sonra, lâmbanın ışığından almanın bozulmayacağım, ona bildiren nedir? Eğer bizim, onu müşahede etmemiz böyledir denirse, kendisine göyle cevap verilir : Belki de Allah (c.c.) onu var etmiştir. Veyahut, taşta bulunan ve ondan çıkan ateş gibi olur. Her ikisinden hangisi olursa olsun o, sonradan var olma, hadistir. Hadis olan da mahlûktur. O'nun Allah'ın oğlu olması niçin caiz olur? Bu soruya cevaben, Allah-u Teâlâ'nın ondan acaip şeyler meydana çıkardığmdandır deyince, Allah (c.c.) aynı acaip olan hususları Musa Aleyhisselâmda da izhar etmiştir. Öyle ise, o da Al­lah'ın diğer oğludur deyin, denir. Eğer siz, Musa aleyhisselâmda zuhur eden acaip hususlar, onun dua ve niyaza ile meydana gelmiş idi diye iddia ederseniz, ondan gayrinde vuku bulan da onun gibidir. Bununla beraber Isa Aleyhisselâm'm Pazar gecesi şöyle dua ettiği rivayet ediliyor : «Ey Allah'ım eğer şu acıyı birinden menetmek dilemiş isen onu, benden de menet.» Eğer Isa aleyhisselâm,  ağlamak ve niyazda bulunmakla aynı hususları insanlara öğretmek iğin yapıyordu denirse, cevap olarak Musa aleyhisselâmdan da onun gibisi sadır olmuştur, denir.

Sonra Isâ aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm, Beyt-i Mukaddes'e doğru yönelerek namaz kılarlar dua ve niyazda bulunurlardı. Ve sonra ağlamak ile tezarru'da bulunmak, tabiatın işidir. Bu her ikisinden nıüm-teni' olmaz. Öyle ise öğretmenin manâsı nedir? Eğer îsâ aleyhisselâm o hususa çalışmakla müstehak oldu ise, aynısının Mûsâ alyehisselâm ve başkasının hakkında da söylemek gerekir. Eğer Isâ aleyhisselâm, o me­ziyete yalnız ölüyü diriltmek ile müstahak oldu, başka bir şeyle değil denirse, buna da Hazkıl'ın insanı dirilttiğini ifade ederek cevap verilir. Eğer bu hususa çoklukla itiraz edilirse, yahudilerin Musa aleyhisselâm'r ondan daha çok olduğunu ifade ettikleri ile cevap verilir.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Mûsâ aleyhisselâm, bir çok ker-re ölü olan asasını ejderha olarak canlandırmıştır. O, ise[310]daha büyüktür. Eğer az bir yemeği bir çok insanlara yedirmek suretiyle onları doyurduğu hususu iie delil getirirse bizim Peygamberimiz aleyhisselâm ile itiraz olu­nur. Çünkü Peygamberimiz, içinde bir şey bulunmayan kabda un meyda­na getirmiştir. Eğer o, suyu, şaraba çevirdi denirse; Elyesa'ın[311] bir kadına, kab bulunmaksızın, un meydana getirip vermiş, sonra onu zeytinyağı yapmış olması ile cevap verilir. Eğer su üzerinde yürümesi ile delil getv rirlerse, onlar aynı şeyi Yûşa' bin Nun[312], îlya ve Elyesa' için de ikrar edip kabul ediyorlar. Eğer onlar, aynı hususu îlya için de kabul ederek onun bir cemaatin huzurunda göğe kaldırıldığını söylüyorlar. Eğer Isâ aleyhis­selâm'm anadan doğma kör olanı ve abraş hastalığını ve benzerlerini iyi etmesini Öne sürerek delil getirirlerse, ölüyü diriltmek ondan daha bti-yüktür. Ve aynı zamanda bu hususun Uya ve Elyesa'da da bulunduğunu kabul ederler.

Bununla beraber onların, yahudilerin, îsa aleyhisselâm'ı çarmıha gerdiklerini ve kendisiyle eğlendiklerini kabul etmeleri, aleyhlerinde te­celli eden bir husustur. Çünkü ilk zikredilen husus, îsa aleyhisselâmm yüceltilmesine delâlet ediyorsa, bu husus da onun küçültülmesine delâlet eder. O, llya'nın yaptığı gibi yapmadı mı? Çünkü Uya, onlara geldiğinde kendisine karşı gelenlerin üzerine ateş gönderdi, ateş de onları yakıp yok etti. Bu hususu îlya'ya Allah ikram etmiştir. Eğer onlar, özelliği gerçek­leştirmekte acaip olan yani mucize olan hususların meydana çıkarılması­na rücu ederlerse kendilerine zikrettiğim hususlarla itiraz edilir.

Sonra onlara deyiniz ki, Allah-u Teâlâ, gökte ve yerde olanlardan her şeyden acaip olan hususları izhar edince her şeyi kendisine mahsus olan yönden tahsis etmeği icabettirir. Eğer Allah, îsa aleyhisselâmı fi'linde kuvvetli kılmıştır. Yoksa o, onunla işlememiştir derse, cevaben ona şöyle denir : O, cisimleri meydana getiriyor mu idi? Eğer evet derse, kendisine o, mahlûk mudur? diye sorulur. Eğer evet o, mahlûktur, derse, ona de­nir ki; onun ruhu ve bedeni, bizim ruhumuz ve bedenimiz gibidir. Ona ne oluyor ki, bizim kadir olmadığımız şeye kadir oluyor? Onun kadir olduğu şeye Allah'tan bir cüz' olan kuvvetle mi kadir oluyor; yoksa sonradan var olup hadis olan kuvvelte mi kadir oluyor? Eğer o, Allah'tan bir cüz olan­la yapıyor derse, İsa'nın fiili hakkındaki sözünü iptal etmiş olur. Çünkü c. isa'nın İlâhıdır. O fnli yapan îsâ değil, Allah'ın kendisi olur. Eğer cüz' olan, Allah'tan ayrılırsa cisimlerden bir çoğunu meydana getirdiğinde Allah'ın gayri olur. Eğer cüz'ün Allah'a bitişmiş olduğunu iddia eder­lerse fiil, kuvvetin olur. Ve her ikisi de, yani fiil ve kuvvet, Allah'da bulu­nur. Böylece, gerçekten fail olan Allah olur. Hayır, eğer iddia edip İsa aleyhisselâmda kuvvet bulunuyor, o kuvvetle cisimleri meydana getiri­yor, yoksa o kuvvet kendi fiili değildir[313], diyorlarsa, bu sefer İsa'nın İlâ; hinin bazısının istediği şeyi yaptığım ileri sürmüş olurlar. Eğer hadis olan kuvvetle değil, kendi zatı ile fiilini icra eder derse, izah etmiş olduğumuz hususlarla kendisine itiraz edilir. [314]

 

(Mes'ele)

 

Sonra cisimlerin hadis olduğunu ispat eden deliller hakkında konu­şalım[315] : Eğer onu akıl yaptı diye söylerse, aynı hususu îsâ aleyhisselâm hakkında ifade etmesi gerekir. Eğer işitme yaptı derse, kendisine işitile-nin doğru olduğunun delili nedir? denir. Eğer onun delili eşyanın hadis olmasıdır derse, eşyanın hadis olmasının ancak    işitilmekle    anlaşıldığı söylenir. Sadık ve doğru olduğu da ancak eşyanın hadis olması ile bilinir. Öyle ise, onun hakkında bilgi edinmenin yolu kesilmiş olur. Ancak akılla olduğunun kabul edilmesi hariç ki, bu takdirde aynı hususu Îsâ aleyhis­selâm hakkında söylemesi gerekir. Sonra «Ey oğlum» demesinin daha büyük bir ikram olmaz, diyen kimseye, itiraz edilerek denir ki; evet «Ey babam»[316] demek, tazimde daha büyüktür. Eğer bu husus tekaddümü, ya­ni, kendisinden önce geçmesini icabettirir, derse tazimle itibar edilmesini iptal etmiş olur. Çünkü bu husus o yönden murad edilmez. Sonra o husus sabit olmuştur kî; belki, kendisinden başkası, ona o ismi veren kimse olur. Eğer o hususta kendi nefsi ile beraberliği temin etmek vardır derse, ona göyîe cevap verilir : Bazen biri, diğerine «ey kardeşim» der, fakat onu murad etmez.

Sonra, gerçekten onun yaratmasında ikram vardır. Belki de ona bu ismi başkası vermiştir. Bu hususta kendisine havariler ve peygamberler de ortak olurlar. Bu hususa3, işlerden açık olanla[317] itiraz, olundu. ÇünkU o sözü ikramda ifade etmek caiz olur, dedi. Peygamberlik ise ancak cinste ittifak edende caiz olur. Zira merkep ve köpeğe bu isim ile isim vermek caiz olmaz. Bunun içindir ki, ilk husus da caiz olmamıştır. Hepsinde mu­habbet, sevgi ve velayet yönü bulunur. Ve cinsin gayrinde olur. Tıpkı hak­kın, velayet, muhabbet, melekler ve benzeri hususlarda vacip olduğu gibi. Bununla beraber Allah-u Teâlâ'nın mahlûkattan sevdikleri ve dostlarının olması caizdir. Fakat aynısının çocuklar hakkında söylenmesi asla caiz olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu konuda bizce asıl olan ihtilâfın iki vecih olmasıdır. Birincisi : Rab olma. Allah-u Teâlâ, İsa aîeyhisselâmın yeyip içtiğinden, ihtiyaçları yer­lerine reddetmesi ile kendisinin Rab olması mümkün olmadığını beyan buyurmuştur. Cenab-ı Hak onu, küçüklük, yaşlılık, Allah'a ibadet etme, Ona duâ ve niyazda bulunma, insanları Allah'a ibadet etmeğe, onu birle­meğe çağırma, Muhammed aleyhisselâmm geleceğini müjdeleme, O'na iman etme ile vasfetmiştir.

Sonra Cenab-ı Allah bütün âlemde cemetmiş olduğu gibi İsa aleyhis­selâmda da ibadet etme, sonradan, var olma, alâmet ve işaretlerini cemetmistir. Ve yine kendisi (Allah'ın salat ve selâmı üzerine olsun) için Al­lah'a ibadet etme ve onun peygamberi olmaktan başka hiç bir şey iddia et­memiştir. Kendisine İlâh demenin hiç bir manâsı yoktur. Bununla beraber eğer İsâ aleyhisselâma ilâh demek caiz olmuş olsaydı, insanoğlundan her­kese ilâh demek caiz olurdu. Esas şayanı taaccüb olan husus şudur ki : On­lar, Isâ aleyhisselâm hayatta iken bir çok deliller getirdiği halde onun peygamberliğine rıza göstermediler. Sonra göğe yükseltilmesi, refedilme-si, yahut onlardan çoğunluğunun inancına göre vefat etmesinden sonra onun peygamber olmasına, Allah'a ibadet etmesine razı olmadılar. Hatta Isâ aleyhisselâma rububiyet rütbesini verdiler ki, yaratmak, cevher, be­yan ve başlangıçta ve sonunda yalanla kendisinden meydana gelen her şeyle üzerlerine şahid olsun.

İkincisi : îsâ aleyhisselâmm Allah-u Teâlâ'nın oğlu olmasa hususu : Bu husus da bir kaç vecih üzere ifade edilir :

1 - Doğmak, bu ise mümkün değildir, fasiddir. Çünkü Allah-u Te-âlâ, muhtaç olmak veyahut kendisine şehevî isteklerin galebe çalması ve­yahut da kendisine yalnızlıktan usançlık gelmesi gibi beşerî sıfatlardan müstağnidir, beri ve münezzehtir. Onların hepsi çocuk edinme isteğinin sebebleridir. Oysa ki evlâd, babanın cevherinin gayrinden olması müm­kün değildir[318].  Allah-u Teâlâ bizatihi mahlûkata benzemez. Veyahut o hu­susa muhtemel olan manânın haricinde bulunur.   Alîah-u Teâlâ'mn beyan buyurduğu üzere eğer o, oyun ve oyuncağı ittihaz etmiş olsaydı, bizim nezdimizde olan hususları ittihaz etmesi imkân ve ihtimal dahilinde ol­mazdı.

2 - Sonra, her çocuk sahibi olanın kendisinin ortağı ve mülkünün çocuğuna kalması muhtemeldir. Kim ki bizatihî Rabb'dır, her şeye malik ve kadirdir. Bu gibi hususların kendisinde bulunması muhtemel değildir. Bir şeyin cüz'ünün, kendi çocuğu olmasının hiç bir manâsı yoktur, diyen kimseye göre onun kâmil olmaması vacip olur. Ta ki sonradan bulunsun. Mucizelerin yönleri bu hususu icabettirmez. Çünkü dünyada peygamber­liğin bilinmesinin yolu, mucizeler değildir. Bununla beraber kendilerine ortak koşuldu.

3 - Ve sonra da Isâ aleyhisselâm, Allah'a ihlâsla, içtenlikle ibadet ettiğine dair ifadesinde sadık olduğunu iddia ediyor. Mucizeler de başka bir şey değil, bunu icabettiriyor. Veyahut da üstün olması yönünden mu­cizelere ienad ediliyor. Dünyada bilinen bir hususdur ki gerçekten onlar ta'zün ifade eden isimlerden değillerdir. Bilâkis kendisine «Mesih» ve «Resul» ismi verilmesi, onlardan daha büyük ve yücedir.

4 - Gerçekten mahlûkattan  çoğuna Allah tarafından kerametler verilmiştir ki, o kerametler, ancak onlara ait olur. Bunlardan hiç bir şey peygamberlik ismini icabettirmez. Oysa ki, gerçekten «nübüvvet» dilde, yani lügatta ancak küçük ve zayıf anlamına gelir. Yoksa kuvvet ve yüce­lik ve üstünlük sahibi olma manâsına değildir.   Çocukların   durumu da böylecedir. Allah-u Teâlâ'nın tsâ aleyhisselâma nübüvveti ikram etmesi ve kendisini küçüklüğünde yüceltmesi bu bakımdan olur. Çünkü bazan bu husus, küçüklerde büyüklük[319] olarak zuhur eder. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

5- Veyahut Allah-u Teâlâ'mn her iş ve musibetin gelişinde sığı­nacak ve yalvarıp yakarılacak yer olması bakımından olur. Bütün mahlû-katın yöneleceği yerin sahibi olan kimse de böyledir. O da tıpkı kızgın bir ateş olan «Hâviye»ye, Cehennem ehlinin annesi ve yeryüzüne de, yeryüzü ehlinin annesi ismi verildiği gibi. Kim ki mahlûkatın kendisine yakarıp yalvarması ve kendisine dayanması bakımından    yön sahibi olursa, her ne kadar kendi misli ile ancak izinle konuşursa da Allah'ın emri ile olduğu tahakkuk eder. Kuvvet ancak Allah'tandır. [320]

 

Mes'ele Allah'ın Fiilleri

 

Tevhîd ehlinden bir grup şu iddiada bulundu ki; tevhidi benimseyen­lerden çoğu iki yönden onun dışına çıktılar. Ya kendisine vacip olanı bil­memesinden veyahut da seneviye mezhebinin ve diğer mulhidlerin tevhid hakkındaki söz ve görüşlerinden kurtulmaktan aciz olmaları bakımından. Evet, bir grup şu iddiada bulunuyor : Gerçekten menfaatsız olan makul şeylerden her vaki olan ful, hikmete binâen vukubulmamıştır. Kim ki il-letsiz olarak bir fiili işlerse o kimse abes ile iştigal   etmiştir. Böylece Allah-u Teâlâ'nnı birisine zarar verecek bir fi'ile başlaması ve yapması caiz olmaz; ve o, Allah'tan hikmeti giderir sandılar. Böylece Allah-u Teâlâ'ya din hakkında başkası için yapmış olduğu her fiilin en salibinin[321], olması ve sonunun da başkası için en güzel olarak yapmasını lâzım kıldılar. Çünkü Allah, kendisine menfaat verecek sözden yücedir1 veyahutta kendisine za­rar verecek şeyden berî ve münezzehtir. Böylece Allah'ın fiilinin ancak gayrine yararlı olanla olmasını veyahut başkasından zararı gideren husus­la olmasını gördüler. îşte o da yine fiilinin illeti olur. Bizden hikmet sa­hibi olan herkesin fiilinin illetli olması düşünüldüğü vakitte, ya hemen, ve­yahut ta gelecekte faydalı olması, veyahut ta zararı yok etmesi lâzım ge­lir. Bununla beraber kendisine çok sevapla beraber güzel Övgüler ceîbe-dilir. Kendi fiilini takdir için başkasının fiili ile Örnek verip kendisinden yalan olmasının[322] veya zulüm veyahut ta kendisinden zeval bulmaksızın hareketin veya kararsız bir sükûnetin bulunmasının caiz olmadığı hususu ile misal verdiler. Böylece dünyada filozoflann fiiline göre[323] onun fiilinin takdir edilmesinin gerektiği sabit olur. Ancak ne var ki onlar, Allah'tan, fiüle yükselmesini veyahut ta her hangi bir fiili terketmesiyle aşağılan­masını reddettiler. Bununla Allah-u Teâlâ'nm kendi fiili ile kendisine bir menfaat celbetmediğini ve bir zararı da defetmediğini ortaya koydular. Böylece onun filmin hikmete binâen[324] başkasına yararlı olan şeyle veyahut başkasından zararı giderenle olmasının vacip olduğunu öne sürdüler. Bunu da kendileri katında Allah'ın fiilinin abes olmadan çıkması için onun fiili­nin illeti yaptılar. İşte bu yönden seneviye mezhebine muhalefet ettiler. Çünkü seneviyeler failin fiüinin, kendisine menfaatsiz olduğunu da hik­mete binaen olmasını kabul etmekten kaçındılar. Böylece sefeh cevheri cinsinden kurtulmasının mümkün olması için mizaç anında hiv.net cev­heri ile fiilin meydana geldiğini ispat ettiler ki, onun fiili dünyaca takdir üzerine olan hikmete binaen olur. Bununla beraber bir şeyin, bir şeyden olmaksızın görünen âlemde vukubulması mümkün değildir. Bunun için âlemin tümünün bir asıl olmasını icabettirdiler ki, ondan âlem yapıldı ve meydana getirildi.[325] Çünkü dünyada varolma gerçeğinden fiilin dışarı çık­ması arasında bir bölüm yoktur. Böylece onun bir hakim[326] tarafından olmasının reddedilmesi lâzım gelir. Tevhîd ehli bu iki hususta onlara mu­halefet etmiştir. Sonra onlardan bir grup, îlletsiz akim bulunmadığı için akılda illetin var olmasını ona ilzam ettiler. Çünkü onlar, dünyada onun gibi fiilin abes olduğunu gördüler. Ve zararlı olan fiilin eğer başkası için menfaatli olsa, failin kendisi ile yararlanmayan fiil hakkında seneviyele-rin zikrettikleri şey üzere sefeh olarak sonuçlanmasını gerektirdiler.

Sonra onlar, aralarında parçalanarak bir kaç gruba ayrıldılar. Bir grup şu iddiada bulundu : Hakikatte kendisine bir şey işlenende zarar görülmez. Her ne kadar ondan sızlanma ve şikâyet bulunsa da. Diğer bir grup da onda,-gerçekte bir zarar olduğunu öne sürüyor. Fakat onun o sararı karşılaması mümkün olur ve fiil bununla da hikmete binâen olmuş olur. Bu tıpkı dünyada büyük yükleri üstlenen, istenmeyen ilaçları bilerek ve kasten içen ve sonuçların vaki olması için dışa çıkmayı kasteden kim­senin7 bulunmuş olması gibidir ki, onun başkasına zararlı bir fiili olmaz. Ancak karşılığı olması müstesna.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Cenab-ı Allah'ı hakkı ile bilen, onun her şeyden müstağni olduğunu, saltanat sahibi olduğunu ve sonra onun kudretini, herşeye malik olduğunu ve bütün mahlûkat, onun hükmü altında bulunduğunu ve emir ancak onun olduğunu bilen kimse, onun fiili­nin hikmetin dışına çıkmasının caiz olmadığını bilir. Çünkü o, b:?atihî hü­küm -ve hikmet sahibidir. [327]Herşeyden müstağnidir, herşeyi bilendir. Dün­yada hikmetin dışında bulunan ve sahibini cehalet ve ihtiyaç sahibi olma­ya sevkeden hususun her ikisi Allah'tan nefyedilmiştir. Öyle ise onun fiili­nin hikmetin haricinde olmadığı sabit olmuştur. Bu zikrettiğim şeyle onun fiilinin hareket ve sükûnette olması batıl olur. Çünkü hareket ile sükûnet Öyle iki ihtiyaçtır ki, sahibinde mutlak bulunurlar. Onlardan biri sah'bi-ni kendi nefsindeki istirahat ve lezzetli[328] bir hali düşünmeye ulaştırır, di­ğeri ise rağbet ettiği şeye kavuşturur. Çünkü onun için kasdettiğine ulaş­manın yolu ancak hareket etmesi ve zeval bulması ile olduğu ^ibi yor­gunluğu ve ağır yükün define de ancak karar ve sükûnet bulmakla yol bulur. Amma Aîlah-u Teâlâ ise, onun herşeyden müstağni olduğu, kudret sahibi olduğu sabit olunca kendisine ihtiyaç veyahut herhangi bir şeyi isteme ve kasdetme gibi hususun arız obuası batıl olur. Buna göre Allah-u Teâlâ'nm kudreti, saltanatı ve ilmi sabit olunca onun bir şeyden olmak­sızın bir isi yapmasına başlamasına kadir olmaması ile vasfolunması batıl , ve fasittir. Çünkü o, ihtiyacı ve zafiyet alametini bilendir. Bütün his olu­nanın ve beşer ilminin ulaştığı her ihtiyaç, âlim olanın takdirine delâlet etmektedir. Allah, onu bilir, ona kadirdir ve ganidir. Kendisinin, zengin olması, kudret sahibi, hikmet ve ilim sahibi olması, bilinenin zatından bun­ların giderilmesi caiz olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bunun içindir ki, zarurî olarak aklen âlemin bir şeyden olmaksızın var olduğunu söylemek lâzım gelir ve Allah'ın fiilinin hikmete binaen vukubulduğunu söylemek gerekir. Her ne kadar hikmetin, onların akil kuvvetlerinin ulaşacağı noktanın dışında olduğu için âlemin filozofları­nın akıllarının, bizim beyan ettiğimiz şey üzere kendisi ile faydalanmayan kimsenin fiilinin caiz olması' ve bir şeyin bir şeyden olmaksızın var ol­masının hikmetini idrak etmekten aciz olsalar da. Bunun içindir ki, Al­lah'ın emrinin hakikati zahir olur ve yaratmak, emretmek ancak ona mahsus olur. Her mülk sahibinin malik olduğu şeyde dilediği kadarını yap­mağa hakkı vardır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra asıl olan sudur ki, gerçekten umumiyetle zulüm ve sefehin her ikisi çirkin, hikmet ile adalet de güzeldir. Fakat bir şey, bir halinde hik­met, başka bir halinde ise sefeh, bir halinde zulüm, diğer bir halinde de adil olur. Tıpkı ilâçları içme hususunda zikrettiklerim gibi. Sonra cevherlerin nevilerinden olan eşyanın yeyilip içilmesi, itilâf edilmesi ve sağlam olarak ibka edilmesi, [329]ihtiyaçlara veya mükâfatlara veyahut hu­kukların korunması ve benzeri gibi hususlar için olur. Öyle ise, umumi­yetle, hikmetin ve adaletin güzel, sefeh ile zulmün çirkin olması sabit olur. Allah-u Teâlâ'nın yarattığı her fi'li, en azından onun hikmete ve adalete binaen, veyahut lûtf-u ihsanından olduğunu Allah'ın vasfetti-ğinı ifâde etmek lâzımdır. Zira Allah-u Teâlâ'nın çok cömert, çok ke­rîm, ganî ve âlim olduğu sabit olmuştur. Böyle olunca da sebepleri ce­halet ve ihtiyaç olduğu için Cenab-ı Hakk'a sefeh ve zulüm vasfının, is-nad edilip kendisine lâhik olması bâtıl olur. Gerçekten bir şeyin zulüm, adalet ve hikmet, sefeh sıfatlarına bölünmüş, olması caiz olur ki, bun­ların sebepleri de cehalettir. Bakan ve düşünen kimseye onun bir yönü­nün gizli kalması veyahut duyu ile anlaşılan husus ona muttali olmak suretiyle bilmek istemesindeki noktanın gizli kalması caiz olur. Her iki yönün ihtimal dahilinde olması sabit olur ki, ondan birine duyu vaki' olmaz ve onu düşünen de bilemez. Kendisine hikmet, sefeh, adalet ve zulüm ile işaret edilmek suretiyle şeriatında bunu hükmetmesi bâtıl olur. Böylece her insanın[330] kendisini düşünmek suretiyle bir şeyde iki husu­sun hakikatini bilmesinin mümkün olmadığını ve neticede cahil olduğu gerekir. Böylece duyu organları bilnenlerin ve hissedilenlerin hallerinin değişmesinin sebepleri olan hususların tümünü bilemez. Bu husus sabit olunca, seneviyelerin iki ilâh bulunmasına dair sözlerinin bâtıl olduğu­nu ve zararlı, yararlı hususların yaratılmasındaki hikmetin yönlerini bil­medikleri sabit olur. Çünkü bir halde zararlı olan her şeyin başka bir halde yararlı olması caiz olur. Mu'tezilelerin de «Her fiil ki, başkasının yararına olmaz, o fiil, hikmete binâen meydana gelmemiştir», deme­leri de bâtıl olur. Bununla beraber kesinlikle zararlı olan bulunmaz ki, onunla birisinin faydalanması mümkün olmasın. Bu faydalanma ya de­lâlet yolu ile veyahut öğüt verme yolu ile veyahut kendisinde nimeti ha­tırlatma ve azaptan kaçındırma yolu ile ve mahlûkatın hakkında emir ve yaratma hakkına sahip olanın bildirilmesi ve bunlardan başka ifade edilmesi güç olan bir çok hususlar ile olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra dünyada, fiili sefeh yapan asıl, iki hususdan biri ile olur : Ya mülke tecavüz ile olur ki, bu tecavüzde o fiil için mülk sahibinin izni bulunmaz. Veyahut kendisinde yasağın yerleştiği fiili işlemek ve emir ve nehiy sahibi olanın emrine muhalefet etmekle olur. Bunların hepsi Allah cellecelaluh'dan nefyedilmiştir. Öyle ise Allah-u Teâlâ'nın fiiline bu vasfın lâhik olması ihtimali bulunmaz ve Allah-u Teâlâ'nın bu gibi şeylerden yüce ve berî olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Zîkrolunan husus, yalan gibi değildir. Çünkü yalan, hikmet, sefeh, adalet ve zulüm kısımlarına bölünen fiil gibi bir halde doğru ve sâlih olmaz. Bu, umumiyetle kendisinden değişiklik olmadıığ bakımındandır. Kendisine işaret edilmek Üzere bir şeyde vnkubulması bakımından ise, sebep ve hallerin ihtilâfı ile kendisinde iki hususun bulunması mümkün­dür. Bunun içindir ki, Allah-u Teâlâ'nm umumiyetle sefeh ve zulüm vas­fı île vasfedilmesinden berî ve yüce olmasıyla vasfedilmesi lâzım gel­diği gibi, işaretle de bu hususlardan yüce ve berî olmasıyla vasfedilmesi gerekir. Fakat, fiilinin sefeh ve zulüm ile meydana gelen hususta beşerin ilminin ulaşamadığı ve aklın idrâk edemediği şeyle vasfolunması caiz değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra zulüm, sefeh ve yalanla vasfın fasid olması, kendisi ile bili­nen şey; iki vecihten ibarettir : Birincisi, bir şeyin akıllarda düşünce ve bedahatle çirkin olur, hatta kendisi düşünüldüğü veya kendisinden bahsedildiği zaman çirkinlikten başka bir şey ziyâdeleşmez. Kendisine bakma uzadıkça onun kötü ve çirkin olduğu tebeyyün eder. Bu, tabiatiy-le, yani yaratılış itibariyle çirkin olan gibi değildir. Çünkü tabiatiyle çir­kin olan, hayvan kesmek ve onun çeşitleri gibi alışkanlıkla ve doğru ve sıhhatli olmasının uzaması ile güzel olur. Böylece hayvanların, ehil ve yırtıcı olanlarından, kuşların yaratılış itibariyle insanlardan kaçındıkla­rını görürüz. Ve kendileri ile çeşitli işler ve kazançlar istenildiğinde o hususları istemediklerini ve nefret ettiklerini kendilerinde müşahade ede­riz. Sonra bu hususlar, onlardan eğitimle, talim ile uzaklaşır; hatta nef­ret edip kaçındığı şeye ünsiyet ve alışkanlık kesbetmiş olur. Bu husus, onda sanki yaratılışında böylece yaratılmış gibi bulunmuş olur. Akılla çirkin olan bu vasfın devamlı olarak çirkin olması gerekmez. Bilâkis, onun durumundaki bakışların uzaması ile durumu ziyâdeleşir. Sonra buna göre fiilinin o hususa muhtemel olan kimsenin vadine itimat edil­mediği gibi vaidinden de korkulmaz. Haberine rağbet edilmez, şerrin­den de emin olunmaz. Hâl ve durumu, ameli böyle olan kimsenin aynı­sının bizatihi âlim ve hakim olan, binefsihî ganî olan Allah'a izafe edil­mesinin ihtimal dahilinde olması mümkün değildir. Bununla beraber Al-lah-u Teâlâ, kendisine hiç bir şeyin gizli olmadığı ve murad ettiği her işin kendisine güç gelmediği hususu ile vasfolunmaktadır. Hatta mu'te-zilenin sözüne göre bu hususun Allah'dan olmasından emin olunmaz. Çünkü eşyanın çoğu Allah'ın irâdesinin dışında kalır. Kendi saltanatın­da ve hükmünde murad etmediği hususun kendisinin hükmü bulunmaz­dan kendisinden çıkarıldığı görülür. Çünkü o, bunu murad etmemiştir. Hükmü ve saltanatının ziyadeleşmesini murad etmiştir. Onun olmasına hâkim olur ve böylece ondan menedilmiş olur. Tıpkı bütün mahlûkati-mn kendisine itaatkâr olmasını murad etmesi gibi. Onun için kendi hük­mü ve mülkü altında itaat olur. İsyan ise olmaz. Fakat bu ikisi de bu­lunmaz. Sonra Allah-u Teâlâ bir kavme ömürlerinin uzun olmasını vaa-detmiş olur. Vaadettiği o müddet içinde onları bakî kılacak olan da ken­disidir. Aynı zamanda kalacakları o müddet içinde kendilerine çeşitli n-zıklar vereceğini, türlü hayırları onlara ihsan edeceğini vaadetmiş olur. Sonra kendi yarattıklarından bir kavim gelir ve kendilerine yaşamaları için vaadedilen müddet geçmeden önce onları öldürür.[331]   Böylece onlara

vaadedilen fiilin yerine getirilmesinden menoluninuş olur. O fiil ki Al­lah-u Teâlâ, onlara o müddet içinde hayatlarının baki kalma işini yapa­cağını haber vermiş idi.[332] Bu hususta muhtaç olma ve yalan bulunma vardır ki, bunların her ikisi de zulüm ve sefehi gerçekleştirir. Bununla beraber onlar, Allah'a zulüm, haksızlık, sefeh ve yalan gibi hususlara dahi kudret sahibi olduğunu ifade ederler. Eğer bu hususlardan her fiil Allah'da olsaydı rububiyet ve ilâhlık sıfatlarını yok edip izale ederdi. On­lar ise, Allah'ın rububiyetini ve ilâh olmakhğım idrâk ve kudretin altı­na soktular. Ne zaman kendisi gibi ile olursa, bakî kalma emin olur. Hâli île beraber bulunduğu zamanda da vaadedilen şeyi yerine getirmek su­retiyle kalb sükûneti hâsıl olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bununla beraber Allah-u Teâlâ, cömertlik, kerem, af ve ihsan sı­fatları ile mevsuftur. Zikrettiğimiz vasıflarla fiilde ise bu hususların zail olduğu görülür. Allah-u Teâlâ, bu gibilerden berî ve yücedir.

ikinci vecih : Gerçekten o fiilleri davet eden husus, cehalet ve ih­tiyacı intaç eder. Allah-u Teâlâ'nın her iki husustan berî ve yüce oldu­ğu sabit olmuştur. Çünkü o her iki husus, rububiyeti düşürür, tedbiri izale eder. Âlemin olduğu hal üzere bulunup kendisini var edenin her şeye hakkım vermek suretiyle ganî olduğuna ve âlim olduğuna delâlet etmesinde onun bu vasıfla mevsuf olmasının müstahil olduğunun deli­lidir. Bunun içindir ki Allah-u Teâîâ'nın bunlardan biri ile fiilinin her hangi bir şekilde vasfolunması bâtıl olur.[333]  Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra Allah cellecelaluhû başkalarında bulunmasının ihtimali müm­kün olmadığı için ilimle, kudret, ceberut ve hayat sıfatlan ile bizatihi mevsuf olunca, her ne kadar hikmet sahibi olanlarda bulunmasa da Al­lah-u Teâlâ'nın fiillerinin dünyadaki hikmet sahibi olanlarının fiilleri [334] takdir edilmesi vacip olmaz. Bu asıl olanın umumî olarak ifa­desi şöyledir ki : Dünyada hikmet sahibi olan biri yoktur ki onun se-fehe uğraması ihtimal dahilinde olmasın. Ganî ve kadir olma da böyledir; O sıfatların zıtları ile mevsuf olması muhtemeldir. Onlarla mev-suf olmuş olur. Tâ ki kendisine zıtları ile ikram oluna. Çünkü kendisi için o zıtlardan kendisine verildiği kadarı bulunur. O, ne zaman bîr şey­de sefeh görürse, o şeydeki hikmetin hakikatini bilme, kendisine veril­miş olup olmadığı meydana çıkar. Veyahut ta ilminin onun hikmetine ulaşıp ulaşamadığı belli olur. Veyahut ta kadîm olan[335] sıfatından ken­disinde bakî kalan hususlardan olup kendisini o sıfatları ihatadan men-ettiğini ifade eden hususlardan olur. Bunun içindir ki, kulun, Allah'ın fiili hakkında bu hikmete binaen olmamıştır ve şöylece olmamıştır diye iddiada bulunması bâtıl olur. Bunu daha açık açığa ifade eden husus; onun, eşyanın çoğunu bilmemesini idrâk etmesi, kendisinin muhtaç ol­duğunu ve bîr çok işlerden âciz kaldığını, kendi akılsızlığı ve aptallığı ile[336] işlerin çoğunu ihata ettiğini bilmesidir. Kendi nefsindeki vasfı bu olan kimsenin Allah hakkında ona işaret etmek suretiyle Allah'ın yap­ması gerekir diye mevzulara dalması[337] abesle iştigal etme ve cehaleti ortaya atmadan başka bir şey değildir.

Bu hususun, akıllıların kendisine iştirak ettiği umumun lâzım olma­sından başka bir şey değildir. Çünkü onlar, umumda akim amelinin ha­kikatidir. Onlardan hepsine kendisinde manâ olmayan abesle iştigal etme verilmiştir. Bizim açıkladığımız hususlar hakkında Cenab-ı Hakk şöyle buyurmaktadır : «Allah, yaptığından sorumlu olmaz; kullar ise, sorum­lu olur.»[338] Çünkü kullardan her birinin fiilî hikmete de, sefehe de muh­temel olur. Allah-u Teâlâ'mn fiili ise, sefehden beridir, yücedir, insan­lardan her birine emir ve nehiy varid olmuştur. Zira o, hakikatte baş­kası için olur. Alîah-u Teâlâ, bu gibi hususlardan beridir, yücedir. Çün­kü insanların hepsi eşyadan bir .miktarına mâlik olurlar ancak. Allah-u Teâlâ ise eşyânm tamamma, hepsine mâliktir. Bunlar gibisi, Rabb'in sualinin manâsını mümkün kılmayan hususlardandır. Bunlar, müstahil olduğu zaman ise Rabb'dan sorulana cevap vermek külfete katlanmak­tan ibarettir. Fakat, Allah-u Teâlâ, kendi lûtfu ve ihsanı ile bu husus­ta çalışan kimseye yolunu bulmasını, hidayete ulaşmasını vaadetmiştir. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ, kendisine boyun eğmesini ve kereminin, lût-funun, ihsanının tecellî edeceği   kadarınca   hikmetinde gizli olan şeye muttali olması için kulun kendisine tazarru ve niyazda bulunmasını em­retmiştir. Gerçekten Allah herşeye kadirdir. [339]

 

Mes'ele

(Kulların Fiilleri Ve Onların İspat Edilmesi)

 

Hamd-ü sena, kadîm olma, ebedî olma ve ilâh, rab olmada bir ve tek olan Allah'a mahsustur. O Allah ki parlak delil, büyük mülk sahi­bidir. O Allah ki, mahlûkatı kudretiyle yaratmış, geçmişteki ilmi ve di­leğine uygun olarak hikmeti ile onları hareketlendirmiştir. Mahlûkatm hepsinin...'[340] bir yerden bîr yere hareket etmesi onun lûtfu ve ihsanı iledir. O, eşyayı nasıl dilediyse öyle yaratmıştır. Çünkü O, Kur'an-ı Ke-rîm'inde «Allah, yaptığından sorumlu olmaz. Kullar ise sorumlu olur.»[341] buyurmaktadır. Kullardan bazılarında sefeh ve hikmet bulunduğu için suâlden menolundular. Sonra sefehden dolayı da cezalandırıldılar. Onla­rın hikmete rağbet etmeleri istenmiştir. Allah-u Teâlâ'dan bize tevfîkini ikram etmesini ve doğruya olan azmimizi yenilemesini, kalblerimizi tev-hîd nuru le nûrlandırnıasmı niyaz ederiz. Şüphesiz ki O, Hamîd'dir, Me-cîd'dir.

Bundan sonra vaktaki Allah-u Teâlâ, beşerî, kendilerini temyiz ehli kıldığı şey ile mihnet için yarattı ve işlerden mezmum olanı ve övüleni bildi, yapılanlardan mezmum olam insanların akıllarında çirkin ve kötü olarak, övülenleri de güzel olarak meyadana getirdi. İnsanların zihinle­rinde ve fikirlerinde büyüyüp çoğunluğu meyadana getiren hususun çir­kin olanı güzele, zemolunan §eye olan rağbeti de metholunan şeye olan rağbetin üzerine tercih edildi. Onları kapandıkları şey üzerine ve ken­dilerine ikram ettiği hususlar ile bir emri, diğer bir emir üzerine tercih etmelerine çağırdı. Onların akıllarında o gibilerin ihtimal dahilinde ol­masını çirkinlegtirdi. Bunun için Allah-u Teâlâ, insanların içinde bulun­dukları hususları kendisinden korunacak zararla kendisine rağbet edi­lecek menfaatli şeyler arasında değişik olarak meydana getirmiştir ki, onlar insanlar için kendisine rağbet edilecek şeylerden vaadolunanîan ve kaçınılması gereken hususların bilineceği alâmet ve işaretler olsun. Sonra, insanları eşyadan nefret edip uzaklaşan, eşyayı benimseyip ona meyleden tabiatlar üzere yaratmıştır. Onların akıllarına, tabiatların ken­disinden nefret edip uzaklaştığı şeylerden bazılarım sonuçlarının güzel ve övülmeye lâyık-olması ile güzel olarak göstermiştir. Tabiatların ken­disine meylettiği bazı şeyleri de, akıbetlerinin kötü olmasıyla girkin ol­duğunu göstermiştir. Böylece Allah-u Teâlâ, insanları âkibeti güzel ve tatlı olan şey ile tabiatlar üzerine iyi görünmeyen hususları tahammül etme ve nihayetin istekli olmasıyla kendisine çağırdıkları şeyden tabiatı uzaklaştırma kabiliyetinde yarattı. Sonra da onları imtihana tâbi tuttu. Çünkü onların benzerlerinin bulunmasının ihtimali dahilinde olmasından akıllan kaçmıştır. Amellerin çirkin olanından içtinap etmek ve güzel olan­larını benimsemek suretiyle üstün ahlâk ve güzel amellerde[342] bulunma­larını teşvik etmiştir. Sonra insanların mihnet ve musibetini icabettiren hususu iki şeyde meydana getirmiştir : Güçlük, kolaylık... Çünkü insan­lar, her iki hususu birden raihnetsiz olarak birbirlerine alıp verirler. Çün­kü onda üzerine[343] yöneldikleri ve kendisinden kaçındıkları hususlar mev­cuttur.

Bu esaslara göre insanların her türlü fazilete nail olmaları isteni­len dereceye yükselmeyi temin edecek asla ulaştıracak olan sebepler vardır ki, o da iki yönde mütalâa edilen ilimdir. Birincisi, zahir ve ayan -beyân olan ilim, ikincisi de gizli ve kapalı olan ilimdir. Bunun böyle ol­ması, onlarla akıl sahiplerinin çalışmalarda ve nefsin kendisinden nef­ret ettiği tabiatların istemediği hususların ihtimali dahilinde olması ba­kımından birbirlerinden üstün olmaları kadannea yekdiğerine üstünlük sağhyabilmelerf içindir. Bunlara göre de ilmin yolu iki kısım olarak ifa­de ediliyor : Birincisi, ayan - beyân olan ki, o sebeplerin en özüdür. Ve onunla beraber kendisinden gidi olan için asıl olduğundan cehalet bu­lunmaz. İkincisi : Mahlûkatın delâlet etmesiyle işitilerek bilmen nakîî delildir ki, onun doğru ve yalan olduğu bilinir. Sonra nakli deliler iki kısma ayrılıyor : Birincisi, «muhkem-i müteşâbih» olan., İkincisi, «mü-fesser» ve «müphem» olan. Bu hususun böyle olması da marifetlerin ni­hayetinin onları icabettiren hususlardan menetmek ve kendisine lâzım olan hususa yönelmeyi açıklamak içindir. Kim ki, «müphemi», «müfesser» üzerine hanüederse, «muhkemi» kabul etmiş ve mihnet ehlinin ken­disine ihtiyaç duyduğu şeylerden bilmesini lâzım kılan hususun kendi­sinde bulunmasını mümkün kılacak olan «müteşâbihi» onun üzerine ham-letmigtir. Veyahut ta kendisindeki hakikati bilip Öğrenmekten müstağni olmasmm mümkün kıldığı husuta onlara o mevzulara dalmayı terketme-ğe hamletmiştir. Böylece durma mihneti olmuş olur. Çünkü Al!ah-u Teâlâ,[344] iki yönden imtihan eder. ilk olarak teslim olmakla, ikinci ola­rak da talep, yani ilk olarak îman etme, ikinci olarak da îmanın ikti­zâsının yerine getirilmesini talep etme. Kulun üzerine dügen ise ancak emir kadannea itaat etmektir. Vaktaki Allah-u Teâlâ, kitabını iki emir üzerine cem'etti ki insanlar, dini bilirler, o kitabı kabul edip tas­dik ettiler ki O, Allah tarafından hak olarak gelmiştir, bu nokta­dan rücu' etmek ba§ka bir fikirlere saplanmak, hiç kimsenin gücü ve takati dahilinde değildir. Ve gerçekten o kitabı kim benimser­se onun hükümleri İle, emirleri ile amel etmek gerektiği lüzumunu hissederse kurtulmuştur, felah bulmuştur. Dünya ve âhiret refah ve saadetine kavuşmuştur. Kim ki o kitaptan yüzçevirmiş, onun emir ve yasaklarına riayet etmemişse zarar etmiş, hüsranda kalmış, isyan ehlinden olduğu için dünya ve Âhiret nimetlerinden mahrum olmuştur. Hatta her fırka Kur'an-ı Kerîm'den muhkem olana isabet ettiğini ve onun lâzım olduğunu sanmıştır. Ve hasmının gitmiş olduğu hususta ken­disine o noktada durmayı veyahut da kendi itikat ettiği hususta kendin­ce tekarrür eden üzere icmal etmeği vazife bilmiştir. Onların param -parça olmaları, her birinin muhkemi müteşabihten ayırd etmeğe ve be­lirlemeye muhtaç olduğunu ilzam eder ki, bu da müteşabihle ondan muh­kem olanın tenakuz etmemesinin bilinmesini gerektirir.

Sonra şu husus bilinen bir şeydir ki, Kur'ân-ı Kerîm'in birbirine muha­lif bir şekilde olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir. Bu sıfatla Allah-u Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'i vasfetmek üzere «Onlar, hâlâ Kur'ân'm Allah Ke­lâmı olduğunu ve mânâsım düşünmiyecekler mi ? Eğer o, Allah'tan başka­sı tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan bir çok söz ve ifadeler bulunurdu.»[345] buyurmaktadır. Kendisinin delilleri bulunanda delillerin aklen birbirine zıt düşmesi onun sefih ve cahil olmasının deli­lidir.  Bunlarla[346] sabit olmuştur ki,   kendisi  için  ayrılığa düşülen husus Kur'an olması bakımından ve kendisinde açıklamanın bulunmamasın­dan olmadığı sabit olur. Bilâkis o, hususun Kur'ana reddedilmesinin tek­lif edilmesi ve Kur'an'a tâbi olmanın lüzumlu görülmesi delâlet eder ki, gerçekten Kur'an'da o hususun beyânı ve açıklanması vardır. Muhkem olanın kendisine ulaşmayan kimseye gizli kalması ancak birkaç mânâ­dan dolayı gizli kalır. Gizli kalması, ya cevherin tabiatının kendisiyle lezzet duyduğu şeye meyletmesiyle veyahut itiyat ettiği şeyin bazısına fansiyet kesbettiği veyahut kendisine güvendiği kimseyi taklid ettiği veyahut talep etme ve araştırmada kusur ettiği veya işitmesine ilka* edi­len şeye aklının tâbi olmamasıyla rubûbiyet hikmetinin üzerinde müsâvî olmasının daha fazla sevdiğinden kendi aklına güveni olduğu içindir. Böylece bu hususlarla muhkem olan kendi katında müteşabih olur. Ve­yahut bahsetme ve araştırmada noksan kaldığından ileri gelir. Çünkü tevhîd'den rücu' edenlerin üzerine şüpheli olan yönlerin vecihleri eşya­nın hepsinin bu hususlarla kendisine şehadet etmesiyledir. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Bu hususların aslı şudur ki : Gerçekten Allah-u Teâlâ, beşeri mev­cut olan lezzetli şeylere meyleden tabiatlar üzere yaratmıştır. Bu tabiat­lar sahibini ona çağırır ve o lezzetli şeyleri kendisinde yerleştirilen ta­biatına uygun olan şeylerden şehevî isteklerle, nefsanî arzularla gözüne süsler ve güzel gösterir.[347] Hal bu ise onlar, kendisinde bulunan elem ve yorgunluk gibi hususlardan nefret ederler, kaçarlar, öyle ise insanın yaratılışı ve tabiatı güzelleştirme ve çirkinleştirme hakkında aklının düşmanlarından biri olur.

Akim güzel ve çirkin kıldıığ şey, eğer zavallı olmıyan ve bir halden başka bir hale girip değişiklik kabul etmeyen olur ise, tabiatın güzel ve çirkin gördüğü şeyin değişme kabiliyetinde olması[348] ve bir halden[349] başka bir hale geçmek suretiyle değişikliği kabul etmesi, terbiye ile olur. Onları ayakta tutmak da ünsiyet kesbettiği şeyden menetmekle olur. Kendisinden nefret edip uzaklaştığı şeye yöneltilmesi ise onunla ayakta durmasını güzelleştirir. Oysa ki, tabiatın onu kabul etmesi muhtemel olan bir husustur. Tıpkı hayvanlar ve kuşların işlerinden bilinenler gibi. Çün­kü onlar yaratılışları itibariyle kendileri ile, insanların, yararlı hususIardan istenilenleri kabul etmeyip nefret ederler. Ve bunları yerine ge­tirmekten kaçınırlar. Sonra vahşi hayvanlarda olduğu gibi kendisine meyletmek suretiyle hayvanların yaratılmış oldukları hallerin güzelleş­tirilmesi için görüş sahibi olan kimsenin onlarla bulunmaları ehlileştirü-mesiyle elde edildiği için güzel olur. Kendisinden nefret edip uzaklaşma üzere yaratılmış olan hususlar da böyledir. O da aynı hal üzene yara­tılmış olan gibidir. Beşerde kesme ve öldürmekten tabiatın uzaklaşma, nefret etme işi de buna göre değerlendirüir. Sonra bu hususun hayvan­da gerçekleştirilmesi ve güzelliği, çirkinliği akılla idrâk edilen hususta kolay olur. Hallerin açık - seçik bir durumda olmasıyla kendisinde olan, idrâk edilme hususu devamlı olarak ziyâdeleşir. Bunun içindir ki, Al­lah-u Teâlâ, tabiatların meylini değil, akılları hüccet ve delil yapmıştırr Çünkü Cenab-ı Allah ezelde akıllıların mükellef olduğunu takdir buyur­muştur. Her ne kadar kendilerine, tabiatlarında aklî selim olmayanlar­dan kendilerinden başkaları katılmış olsalar bile. Akü sahibi olanlara akim kendilerine güzel gösterdiğine tâbi olmalarım tabiatları ondan nef­ret etseler de onlara lâzım kıldığı gibi, her ne kadar tabiatın cevheri onu kabul etse de, akim çirkin gördüğünden kaçınmalarını emretmiştir. Çünkü akıl, sahibine §ey'in bulunduğu hususun hakikatini ve gerçeğini gösterir. Cevherin tabiatı ise bu hususu izah etmez. Çünkü tabiatın cev­heri ile göremez ve bulunanın gayrini de örnek veremez. Akıl ise, ken­disi ile hazır ve gaip olan §ey idrâk olunur. Onunla tabiata gaip olan şey hazır olur. Hatta kendisine, kendisi ile lezzetlendiği ve hoşlanma­dığı şeylerden görünen gibi olur. Onun katında mihnet kolaylaşır, ta­biatın ikrah ettiği ağır yük de hafifleşir. Söz ve ibarelerin takdir edil­mesi ona göredir. Gerçekten söz ve ifadelerin güzel ve çirkin olması her ne kadar işitmelere muhtelif olursa da, onlar hukukda değişmezler. Çünkü onlar tegayyür ederler. Bir ibarenin iki dilde ifade edilmesi caiz­dir ki, onlardan biri diğerinden tatlı olur. Güzel, kendi nefsiyle güzel­dir. Hak[350] ise ifade edenlerin başka, başka şahıslar olmasıyla muhte­lif olmaz. Bunun içindir ki, eşyanın güzelliğini ve yaratılıştaki tabiatla ve ne de ibare ve ifadenin güzel olmasıyla takdir olunur.[351] Eşyanın gü­zelliği ancak güzeli çirkin görmeyen akıl ile takdir olunur. O işlerden her işin kendisinde birleşmesi gereken bir asıldır. Tıpkı değişikliğe uğra­ması muhtemel olmayan,  kendisini cehlin nakzetmediği mahlûkatı bilmek gibi. Böylece o her gizli ve kapalı olan için asıl olur. Aklın duru­mu ve gösterdiği her[352] yaratılmış olanın hali böyledir.

Tabiatların düşünülenin güzelleştirmesi ve çirkinleştirmesinde bir birlerine uymamaları hususunda açıkladığımıza göre, insanlardan çoğu­na aklın ve tabiatın kendilerine gösterdikleri şeyi idrâk etmeleri güçle­şir. Bunun içindir ki, muhkem olan onların katında müteşâbih olur. Mü-teşâbih olan da muhkem suretinde görülür. îşte böylece hergeyin kendi yolunun gayri ile idrâk edildiğini ifade etmek isterim. Allah-u Teâlâ'-dan bizi bâtılı hak olarak, hakkı, bâtıl suretinde görmemizden koruma­sını niyaz ederiz. O, kuvvet ve kudret sahibidir. Her şeye kadirdir, her-şeyin idarecisi de odur. [353]

 

(Fırkaların, Kulların Fulleri Hakkındaki İhtilâfı)

 

Fakih Ebu Mansur  (r.a.)  diyor ki :   Müslümanlar, kulların fiüleri hakkında ihtilâf etmişlerdir. Müslümanlardan bazıları, kulların fiillerini mecazî olarak onlara isnad ettiler. Fiillerin, hakikatte ise Allah'a isnad edildiğini, birkaç yönden öne sürdüler :   Birincisi; fiillerin Allah-u Teâlâ'-ya isnad edilmesinin vacip[354]   olması. Çünkü bütün olarak her şeyin ya­ratılması,  Allah'a isnad edilir.  Allah-u Teâlâ'ya fiillerin mecaz  Olarak isnad edilmesi caiz değildir. Çünkü o, hak ve gerçek olan faildir; hiç bir şey, kendisini acze düşürmeye kadir değildir. Fiilleri kullara isnad etmek, Allah'ın kudretinin dışına çıkarmak, ve fiilinin hakikatini gider­mek olur. Kendisinde şek ve şüphe edilmeyen hususlardan bir çoğu Al­lah'a izafe edilmiştir ki,  gerçekten Cenab-ı Hakk,  onu,  fiillere boyun eğme, sanatı olan bir san'atla kullarda yaratmıştır. Tıpkı ölüm, hayat, uzunluk, kısalık, hareket, sükûnet bulma, toplanma ve parçalanma gibi. Bunların hepsinin faili Allah'tır.  O,  bunların  hepsine  kadirdir.  Bizim zikrettiklerimiz   de   bunun   gibidir.   Bunların   Allah'a   izafe   edilmesi, Kur'an-ı Kerîm'de de açıkça ifade edilmektedir. Bunlar,  azaplandırma ve benzeri gibi  hususlarda gerçekten Allah-u Teâlâ'nın  yaratması  ve hepsinin onun emri ve hükmü altında bulunduğu görüşünü benimsemiş­lerdir. Cenab-ı Hakk, bunlarda dilediği gibi tasaruf eder. Her mâlik olan, kadir olduğu kadannca kendi mülkünde tasarruf ettiği gibi. Her ne ka­dar bunların hepsi mecazî olarak ifade ediliyorsa da.

İkincisi : Hakikaten fiili başkasına gerçekleştirmekte, fiilde bir biri­ne benzeme olur. Halbuki Cenab-ı Hakk, bu hususu «...yoksa Allah'a, onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendile­rince birbirine benzer mi göründü?...»[355] kavl-i celîli ile nefyetmiştir. Mülk­lerin hakikati cevherlerde bulunmadığı zaman bunları ilzam etmede, nıülkde birbirine benzeme vâki olur. Fiillerdeki benzeme de bunun gibi­dir. Ve yine eğer kul için inkâr etme ve yoktan varlığa çıkarma olmuş olsaydı, bu «yaratma», anlamına olmuş olurdu. Bunun üzerine «yaratı­cı» ismi lâzım gelirdi. îşte bu husustur ki, «Allah'tan başka yaratıcı yok­tur», demekle umûmun çekinip ifade etmekten kaçındığı hususlardan­dır.

Allama Ebu Mansur (r.a.) diyor ki: Bizce ise kulların kendi fiil­lerinin bulunduğunu ifade etmek gerekir. Bu husus naklî, aklî delillerle ve zaruriyatla sabittir ki, bunları reddeden kimsenin kibirli ve kendini büyük gören kimse olduğu anlaşılır.

Naklî delil ise, iki yönden mütalâa edilmektedir : Birincisi; fiilin işlenmesi ile emredilme, işlenmesinden nehyedilme. İkincisi ise : Fiil hak­kında bildirilen vaid ve fiil için verilecek olan mükâfatın vaadi. Bunla­rın hepsine fiil ismi veriliyor. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın §u âyet-i celîlele-rinde bu hususları açık-seçik olarak ifade buyurduğu gibi: «...Artık dindiğinizi yapın,..»[356], «...ve hayır yapın ki, kurtulasımz...»,[357] Cenab-ı Hakk ceza hakkında da şöyle buyurmuştur : «...îşte böylece Allah, onla­ra bütün yapbklarım hasret ve pişmanlıklar halinde gösterecektir; ve on­lar ateşten de çıkacak değillerdir.»,[358] «(Bütün bunlar, Cennet'liklerin) iş­ledikleri amellere mükâfat içindir.»,[359]«Zira, kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek, kim de zerre miktarı bir şer işlerse, onun cezasını görecektir.»[360] Daha bunlardan [361]başka kullara amellerin isinılerini ispat eden âyetler varid olmuştur. Kulların fiillerine de emir, ne-hiy, vaad ve vaîd ile fiil isimleri isnad edilmiştir. Allah-u Teâlâ'ya isnad edilmekle bunlar nehyedilmez. Bilâkis onlar, yok iken sonradan var et­mesi ve bulundukları hal üzere yaratması ile gerçekte Allah'a isnad edi­lir. Kullar için o fiilleri kesbedip işlemeleri görülür. Hakikaten Allah, emretmiş ve nehyetmiştir. Kendisinde fiil bulunmayan bir şeyle birisi­ne onu yapmasını emretmek, veyahut kendisinde yasaklanmış olan bir şey bulunmıyanla kişinin yasaklanması mümkün değildir. Allah-u Teâlâ, «Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsam ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zi­nadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor...»8 buyurmuştur. Eğer hakikatte fiilin mânâsı olmadan bunlarla emretme' caiz olmuş olsaydı; dün yapılmış olan veyahut geçen yıl yapılan veya­hut da mahlukatm yaratılması için bugün emir vermek caiz olurdu. Her ne kadar mahlûkatın emri hakkında hiç bir mânâsı yok ise de.

Sonra tat, masiyet, fuhşiyat ve diğer yasaklanmış irtikâp edilme­sinin Cenab-ı Hakk'a isnad edilmesi ve Allah'ın emrolunmuş, nehyolun-muş, sevaplandırılmış, mükâfatlandırılmış, azaplandırılmış olması, aklen doğru değildir ve çirkindir, öyle ise fiilin bu yönlerden Allah'a isnad edil­mesi bâtıl olur. Kuvvet ancak Allah'tandır,

Yine gerçekten Cenab-ı Hakk, dünyada kendisine itaat edene sevap vadetmiştir. Kendisine isyan edeni de cezalandırıp azap çektireceğini be­yan buyurmuştur. Eğer her iki emir de kendi fiili olsaydı o takdirde zik-rolunan hususlarla cezalanan da kendisi olurdu. Sevap ile asap hakikat oldukları zaman emredilmek ve nehyedilmek de böyledir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine böylece bir kimsenin kendisine emretmesi, yahut kendisine itaat etmesini veyahut da isyan etmesini,[362]emretmesi mümkün değildir. Al­lah-u Teâlâ'ya da boyun eğip zelil olan kul, itat eden, asî olan, sefîh ve günahkâr olan diye isim verilmesi müstahildiî*. Allah-u Teâlâ, bunla­rın[363] hepsi ile kendilerine emrettiği ve onları nehyettiği kimselere isim olarak vermiştir. Gerçekten bu isimler, kendinin olduğu zaman böylece Rab o olur. Kul da, yaratan da, yaratılan da o olur. Orada bunlardan başka bir şey yoktur. Bu ise, akli ve naklî delillerle reddedilmiştir. Kuv­vet ancak Allah'tandır.

Ve yine herkes kendisinin yaptığı,[364] işte serbest olduğunu ve ken­disinin fail ve yapan, kazanan olduğunu bilir. Kendisinin bilinmesinin yolu duyu olan hususlardan onun gibisinin men'edilmesi caiz olsaydı, onun gibi olan bütün âlemin bilinmesi iptal olurdu. Bu ise memnudur, mümkün değildir. Cebriye mezhebinin sözü ve görüşü de onun gibidir. Bu Öyle bir görüş ve sözdür ki, kendsi hakkında uzun uzadıya kelâm et­menin hiç gereği yoktur. Çünkü o mezhebin taraftan ve tabi olanları gayet azdır. Mezhep sahibinin, hakkında konuşup fikir yürüttüğü husu­sun hiç bir mânâsı yoktur. Çünkü o, kendisinden her fiil ve sözü nefyet-miştir. Fiil ve söz yok olunca da söylenilen söz, ileri atılan fikir bâtıl olur. Bununla kendisi ile münazara edilir ve delil getirilir. Böylece öne sürmüş olduğu deliller yok olup gider.

Bir kısım insanlar, ilim, vücud, olmak ve bunlardan başkaları ile birbirine benzeme vukubulur sanmaları ile onlara itiraz etmişlerdir. Bun­lar, eğer orada idrak etmeğe muhtemel olan akıl bulunursa lâzımdır. Fakat onlar öyle bir zümredir ki, mahlukatm sınırı dahilinde bulunan şeyle, zaruriyattan olan ilmi inkâr ettiler. Öyle ise onlarla münazara et­menin bir anlamı yoktur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

İnsanlardan bazıları ise kullara fiiller isnad ettiler. Fakat onlardan[365] fiillerde bulunan tedbiri nefyetmiştir. Ve kullardan[366] fiillerin yaratılma­sı için kudreti gidermiştir. Onların fiillerdeki dileklerini[367] tıpkı nefisle­rin kendisi ile eşyanın hakikatlerinin kendilerinden hariç elmasım te­menni eden bazı kimseler gibi yapmışlardır. Bu husus hakkında da emir, nehiy, sonra vaad ve vâid ile delil getirmişlerdir. Halbuki bizim zikret­tiğimize nazaran onun gibisi emreden, nehyedenin hakikatine veyahut da aleyhine olan vaîd veyahut leyhine tecellî eden vaadine rücu' etmesi mümkün değildir. Bu hususta delil olarak emir ve nehiy ifade eden âyet­leri okudular, aklî deliller zikrettiler, sonra ceza âyetlerini okudular. Bun­ların hepsi, Allah'a hamd olsun Kur'an okuyan kimseler için ayan be­yândır. Sonra bu hususlar da kendilerine Cebriyye mezhebinin söz ve fikirlerinin fasid olduğu hakkında açıkladığımız hususlarla yardım gör­müşlerdir. Fiillerin Allah'a izafe ve isnad edilmesinde; fiilin hakikatinin gayrinde, fiiller iki vecih üzere meydana çıkarlar.

Birincisi; sebeple ki, o, serlerin bulunmaması ve hayırlar ile emret­mekle beraber, fiiller onlardan olmuş olur. Her ne kadar fiillerin haki­kati onun için olmazsa da kendisinde sebepler bulunana, fiiller ienad ve izafe edilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

İkincisi; gerçekten mihnet ve meşakkat anında kendisine izafe ve isnad edilmek, fiiller ile kendisinde tasdik ve yalanlama hali[368] bulunan ile olur. Tıpkı îman ve İmansızlık bakımından fazlalaşmaları hususunda Kur'an-ı Kerîm'e izafe edildiği ve duaya izafe edildiği ki, [369] kendilerine nefreti ziyâdelegtirmigtir. Veyahut bir kavme ki, onlar Allah'ın zikrini unutmuşlardır, veyahut kendilerine ibadet etmesiyle insanlardan çoğunu helak eden[370] putlara isnad edilmesi gibi. Bunların hepsi beşerin fiille-rindendir. Allah'a isnad ve izafe edilme de onun gibidir. Haller, gerçek­ten bu hususlara muhtemeldir. Tıpkı dünyaya gurur ve benzeri ile gu­rur meydana gelen hususu meydana çıkaracak dünya ziynetlerine izafe edildiği gibi. Her ne kadar onlarda fiil hakkı olmasa da. Ve evlerden hâli olan[371] köylere, konuşmaktan bağlı[372] olana ve konuşabilmiş olsalar­dı şikâyet etmeleri bakımından hayvanlara izafe edildiği gibi. Allah'a izafe etmek de bunun gibidir. Çünkü ihmal etme, hemen hemen fiilleri­ne rıza gösterdiği hakkında kendileri için delil olması bakımından ni­metleri izhar etme ondandır. Bunun içindir ki, onlar, gerçekten Allah-u Teâlâ, kendilerine fiillerden kendilerinde ihmal ve tehir bulunan husus­larla emretiğini sandılar. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Müslümanlardan bazıları kulların fiilleri olduğunu ve o fiilleri ile asî ve mütteki olduklarını ileri sürdüler. Kulların fiillerini Allah-u Bâlâ'­ya izafe etme bakımından sebkat eden hususu itibare alarak ilk önce Allah-u Teâlâ'nın halk ettiğini ve ikinci olarak da kulların meydana ge­tirdiklerini öne sürdüler. Kullara izafe edilen husustan zikredilen, Al­lah'a izafe edilenden başka bir şey değildir. Bu, akıldaki cihetin ihtilâf etmesine götüren anlamınadır. Tıpkı sapıttırmak, gekke düşürmek, hida­yete ulaştırmak ve korumak gibi. Sonra in'âm ve ihsanda bulunmak, rezil - rüsvay etmek, yükseltmek, sonra her iki yönden ziyâdelegtirmek, sonra zorlaştırmak ve kolaylaştırmak, genişletmek ve aarlatmak gibi hususlar da böyledir. Bu hallerin kendisi ile vasfolunan şeylerde ki zıd­diyetin bulunması ile var olması mümkün değildir. Hidâyete ulaştırma, sapıttırma, rüşd ve azgınlık, istikamet[373] ve şek, şüphenin[374] mahlûkata izafe edilmesi. îki vecihten birisinin bulunması, diğerini gerçekleştirir. Çünkü Allah'a izafe edilen şey, manâlarının üzerine vâki olduğu zıtları-na izafe edilmekle beraber mutlaka izafe edilmez. Böyle olunca gerçek­ten o fiilin hakikati kulun kesbî olması bakımından kula isnad edildiği, yaratma bakımından da Allah'a isnad edildiği sabit olur. Bunun delili şudur M; hakikaten Allah-u Teâlâ'nın fiili gerçekte onun yaratması de­mektir. Bunların hepsi eğer Allah'a yaratma ismi ile izafe edilmiş olsa, ondan bu hususta yaratmaktan başka bir şey anlaşılmaz. Onlardan ba­zıları kulun fiilini ve kesbini anlamıştır. Tıpkı «Genişlik ve darlık yarattı ve sapıklık, hidayet yarattı ve benzerleri» dediğimiz gibi. îlk ifade edi­len husus da bunun gibidir. Bununla beraber eğer iki yönden biricini haller yahut sebepler veyahut anlaşılanın hakikatinden menedilmesi caiz olsaydı diğeri de onun gibi olurdu. Onların hepsi hakikat değil, mecaz­dır. Bunun içindir ki, her iki söz cebriye ve kaderiye mezheplerinde kar­şı kargıya gelmiştir. İşte bu huşu, mürcie ve kaderiyye mezheplerine lanet edildiğinin manâsıdır. Mürcie mezhebinden olanlar, bütün fiillerin Allah'a ait olduğunu, kulun fiillerde hiç bîr rolü bulunmadığını[375] söy­lediler. Kaderiyye mezhebi ise, fiilleri yaratmanın Allah-u Teâlâ'ya is­nad edilmesi kadannca Allah'a izafe ettiler.[376] Fiillerde Allah-u TeâJâ1-nııı hiç bir tedbiri ve idaresi yoktur[377] dediler. Doğru olan her iki sözün yani Allah'ın yaratmasının, kulun da kesbetmesinin ifade edilmesidir ki, Allah-u Teâlâ, kendi zatını vasfetmig olduğu şeyle mevsuf ve onunla hamdolunmuş olsun. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın gu âyeti celîlelerde beyan buyurduğu gibi : «îşte bu sıfatlara sahip olan Rabb'imiz, Allah'tır. On­dan başka hiç bir ilâh yoktur. Herşeyi yaratan O'dur...»[378], «...Yine O, onu devam ettirmeğe ve hergeye kadirdir.»[379] ve mufassal olarak adalet olması iğin yukarıda zikredilen iki hususun ifade edilmesi gerekir : Tıp­kı Allah-u Teâlâ'mn şu âyet-i celilerinde ifade buyurduğu gibi : «...Yok­sa Rabb'in, asla kullara zulmeci değildir»,[380] «...Eğer Allah'ın nimet ve rahmeti üzerinize olmasaydı, pek azınız müstesna, muhakkak şeytan'a uymuş gitmiştiniz.»[381]Sonra bizim açıkladığımız hususta kâfi derecede delil bulunması ile beraber bu hususu ifade etmeği gerektirenin delili, kulun fiillerinde onların düşüncelerinin ulaşamadığı ve akıllarının tak­dir edemediği hallerin bulunmasıdır. Ve yine kulun fiillerinde gaye ve maksatlarının son bulduğu ve akıllarının ulaştığı başka bir hallerin dahi bulunmasıdır. Öyle ise şu husus sabit olmuştur ki, gerçekten kulun fiil­leri birinci yönden onlara mahsus değildir. İkinci yönden ise, kendileri­ne aittir. Birincisi; tıpkı bir şeyin yok iken varlığa çıkmasının tasvir edilmesi gibi ve tıpkı fiili hava ve mekân kadarınca ve eğer kendisine avdet etmeği istese, kendisi bulunmaksızın ona avdet etmesinin, kendi­sine mümkün olmayan fiilin elde edilmesi gibi. İkincisi, yapılması em-rolunan ve yapılması yasaklanan hususlarla hareket edilmesi ve sükû­net bulması gibi. Böylece sabit olur ki, kulların fiilleri, birinci veçhe göre kendilerine ait değildir. İkincisine göre ise kendilerine aittir. Eğer onların fiillerinin kendi kasıtlarının dışında zahir olması ile —ki, onla­rın hepsi zikrolunduğu gibi muhteliftir.— Birinci veçhe göre gerçek­leşmesi caiz olsaydı —halbuki onlar onun gibisine avdet etmeğe âcizdi­ler— âlemin bulunduğu hal üzere kadir olmayan, bilmeyen ve her şeyin miktarlarını anlamıyan kimse ile var olması caiz olurdu. Yine âyetle­rin beşerle bulunduğu hal üzere bulunması caiz olurdu. Her ne kadar onun ayniyle ve benzerine ilim olmasa ve onlara hâkim olan bir kud­ret bulunmasa da. Zikrettiğimiz şeylerin mahlûkatın gücünün dışına çık­ması ile bir yaratıcının bulunduğunu ve peygamberlerin gönderildiğini söylemek, onlara gerekirse onun gibisini kullann fiillerinde ifade etmek onlara lâzımdır. Bunun içindir ki, Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur.»[382] buyurmuştur. Böyle olmamış olsaydı, birbirine benzeme hususunda ifa­de ettiğim yönden mahlûkata benzemesi gerekirdi. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Yine biz kullann fiillerinin güzel ve çirkin olmak üzere meydana çık­tığını görürüz. Fiillerin sahipleri, fiillerin güzelliğe ve çirkin olmağa ulaş­tıklarını bilmezler. Belki onların katında fiilleri kendi nefisleri güzelleş-tiriyorîar, süslüyorlar. Hal bu ise fiiller, olduklan hâl üzere meydana geldiği vakitte kendilerine olmaksızın düşündükleri halin dışında mey­dana geliyorlar. Her ne kadar fullerin o hâl üzere onlar için olması caiz olsa da. Onlar, güzelliğin ve çirkinliğin ne dereceye ulaştığını bilmezler. Öyle ise fiili çirkin yapan cehalet olmadığı gibi, fiili güzelleştiren ilim de değildir. Böylece gerçekten onların fiilinin bu yönden kendilerinin ol­madığı sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ancak şöyle demeleri müstesna : Fiiller, kendi nefisleri ile böylece idirler. Fiilin güzel olması ve çirkin olması doğrulandığı vakitte ona fiilin kendisi emreder.[383] Allah-u Teâlâ ise fiili emretmekte o şey'in ken­disinden daha lâyıktır. Çünkü şey, kendi nefsi bakımından[384] bulunduğu hâli bilemez.

Bununla beraber eğer güzelliğin ve çirkinliğin kendilerini yaratan ohnaksi2in meydana gelmeleri caiz olsaydı, her şeyin yaratıcı olmaksı­zın var olması caiz olurdu. Bu hususu ifade etmek, düşünmek, islâm-dan çıkmak demektir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine biz, fiillerin sahiplerine eziyet verici, yorucu ve elem verici ol­duğunu görüyoruz. Tabiatın eziyet verici olmaksızın ezâ görmesi, yoru­cu bulunmaksızın yorulması, elem verici olmadan elem duyması müm­kün değildir.

Böylece sabit olur ki, gerçekten fiiller kendileri ile faydalanma ve lezzetlenmek için Rab'leri kasdoîunursa onlar, elem vericidir, yorgunluk ve eziyet. vericidir. Yine sabit olur ki, fiiller, kendileri böyledir. Yoksa kullarla beraber değil. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine mahlûkat arasında bilinen şu söz vardır ki, Allah'tan başka Allah yoktur. O'ndan başka da Rabb yoktur. Eğer biz, fiillerin meyda­na gelmesini ve yokluktan varlığa çıkmalanm, sonra var olduktan son­ra yok olmalarım, sonra Rabb'lerinden takdir edilmek üzere meydana Sıkmalarını ifade edersek, onları mahlûkatı mahlûkat yapan hususla mutlaka vasfetmemiz gerekir. Böyle söylemekte, Allah'tan başka bir yaratıcının bulunduğunu söylemek gerektirir. Buna cevaz vermek, zikret­tiğim kimsenin sözünü nakzeder. Bununla beraber eğer o husus caiz olmuş olsaydı, kendi fiilnin Rabb'i olduğunu söylemek cazi olurdu ki bu da reddedilmiştir. Tevfik Allah'tandır.

Yine gerçekten kulların fiillerinin hakikati zahiri olan hareket ve sükûnetten ibarettir. Allah-u Teâlâ onlara kadirdir. Eğer Allah kadir olmasaydı32 kullan fiilleri meydana getirmeğe kadir kılmazdı. Böylece bizzat fiiller Allah'ın kudreti altında bulunmuş olurlar. Allah, fiillere kulu kadir kılınca kendisinden kudreti gider. Kudreti kendisinden[385] zail olduğu zaman da, kendisinden zail olan kudretle kadir olmuş olur.34 Sı­fatı böyle olan Rabb değil, kul olur. Tevfîk Allah'tandır.

Bununla beraber, hareket ile sükûnet ikisi de bulundukları hal ile kendilerine bakıldığında birbirlerine muhalif değiller. Bakan kimse iki­sinin arasını ayırd etmeğe bir yol bulamaz. Eğer şüpheye düşüp birbi­rine benzetmenin hakikati olmasaydı, iki şeyin arasının ayırd edilmesi ihtimali bulunmazdı. Fi'lin birbirine benzeme, iki fiilden birine isim vermesi vacip olan şeyle kendilerine isim verildiğini söylemek gerekti­rir, îşte bunda birbirine benzeme bulunur. Çünkü görünürde fiillerin bir­birleriyle bulunması, faillerin birbirlerine benzemesini gerektirir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine tevhîd ehlinin mahlûkatın hadis olduğunu bildiği husus, mah-lûkatm, birbirinden ayrılma, bir araya toplanma, hareket etme ve sükû­net bulmanın dışına çıkmalarının mümkün olmamasıdır. Bu haller, ha­kikatte onları yerine getiren kimsede, Allah'ın yarattığı olmasaydı her hangi bir cismin ve varlığın bulunduğu hal üzere Allah'ın fiili olduğu­nun anlaşılmasını tesbit etmemize gücümüz yetmezdi. Çünkü, isimler­den bizim zikrettiğimiz fiillerin, Allah'ın gayriyle vukûbulması tahkik edilmesi caiz olur. Her ne kadar o fiülerin kendisiyle bulunan kimseyi görüyorsak da. Böylece âlemin hadis olmasının delili onu Allah'ın gay­rinin ayakta tutması üe olur. Çünkü, onun kendisinden olmayan şey­lerden zikretiğimiz hallerden kendisinden izhar etmesine bir yol bula­maz. Halbuki; o haller olmasaydı âlemin hadis olduğu bünmezdi. Öyle [386]    Kitabın aslında   «lev> kelimesi metnin aslından olduğuna işaret edilmekle beraber dip notta varid  olmuştur.

ise, ona bilmenin yolu bâtıl olur. Çünkü âlemi olduğu gibi bulunduran Allah'tır. Sonra vaktaki halleri hepsinin Allah'ın gayriyle var olması ihtimali bulundu; O hallerle Allah'ın kendilerini yarattığı sabit olmaz. Cisimler ise ancak o hallerle belli olup bilinir. Böylece Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyetinin bilinmesi için bu sözü delil yapması, rububiyetinin anla­şılması için de şahid kılması bâtıl olur. Korunma ve kurtuluş Allah'tan­dır.

Yine gerçekten Allah-u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır : «Allah, hiç evlâd edinmemiştir, beraberinde bir ilâh da yoktur. Eğer müşriklerin dediği gibi, Allah'la beraber bir takım ilâhlar olaydı, o takdirde her ilâh kendi yarattığını götürür, tek başlarına kalarak aralarında ayrılıklar başgösterir ve bir kısmı diğerlerine üstün gelirdi.»[387] Sonra Allah Celle-celâhülû hiç bir araz (sıfat) yaratmamıştır ki, onda, kendisini, Allah'ın yarattığım bildiren bir delil yaratmasın. Çünkü bizim zikrettiğimiz hu­suslar için yaratılmıştır. Allah-u Teâlâ'nın mahlûkatı içinde, toplanan, ayrılan, hareket eden, hareketsiz olan yaratığın bulunması caiz olur. Ancak ne var ki biz onu göremeyiz. Tıpkı mahlûkatın içinde her ne ka­dar kendisi görünse de bizim cevheri ile kendisini göremediğimiz yara­tıklar bulunduğu gibi. O fiiller, kendi varlıkları ile görünmezler. Onlar, ancak cevherde bulunan hallerin değişmesi ile bilinir ve görünürler. Cev­herlerin görünmemesi mümkün olduğu zaman, onların benzerlerinin, ya­ratanları için ilim kılmmadıkları ve onunla götürülmüş olmaması caiz olur- Nasıl oldu da bununla mu'tezilenin sözü, mulhidlerin sözüne zıd düştü; onu nakzeti. Halbuki bu görüşte mu'tezile, mulhidlerle beraber bu­lunmaktadır. Sonu bu olan sözden bizi koruyup kurtarmasını Cenab-ı Hak'tan dileriz.

Gerçekten noksan' olan kudret, mahlûkatın her biri için bulunan kudretten ve Allah'ın gayrinde olmayan şey üzerindeki her kudret için olandan ibarettir. Bu takdirde Allah'ın kulunda[388] bulunan husus üzeri­ne hiç bir kudreti olmaz. Öyle ise Allah-u Teâlâ'nın kudreti de her nok-sanlaşmiş olanın kudreti gibi olur. Cenab-ı Hakk, mahlûkatın sıfatları ile mevsuf olmaktan beri ve münezzehtir. Tevfîk Allah'tandır.

Yine kudretin altında olan şeyin Allah'ın kudretinin dışına çıkması caiz olsaydı, hatta o, bir şey olmayıp belki[389] bütün mahrukattan daha çok olanların Allah'ın kudretinin dışında olması caiz olsaydı, biz nasıl Allah'ın vaadine ve vaîdine inanırdık? Ve Alla-u Teâlâ'nın öldükten son­ra tekrar dirilme hususundaki vaadini işiten kimsenin kalbi nasıl mut­main olurdu? Ve yine eğer Allah dilemiş olsaydı mahlûkatın aynısını yaratırdı diye verilen habere nasıl gönlü yatardı? Onun sivrisinekten daha kuvvetil olan bir şeyi yapması şöyle dursun, sivrisineği meydana getirmeğe dahi kudreti yetmiyor. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Hakikaten, Cenab-ı Hakk, her şeyin mâlikidir. O'nun eşyaya mâlik olması kulun sahip olduğu mülk için kendisine mülkü icap etiren şeyle değildir. Bilâkis, O, herşeyin yaratıcısı olduğu için bizatihi mâliktir. Amma Cenab-ı Hakk'm kulların fi'line mâlik olmaması, onların da Rabb'i olmaması, bu hususların kulların olmasını gerektirir. Böylece Allah-u Teâlâ'nın Rab ve Mâlik olması, nakıs olur. Çünkü her yaratık eşyaya mâlik olur. Hatta daha çok mâlik olur. Çünkü kendi fi'line[390] ve başka­sının fiiline mâlik olur. Allah ise mâlik olmaz. Cenab-ı Zülcelâl'in her şeye mâlik olduğu sabit olduğu vakit O'nun her şeyi yarattığını söyle­mek lâzımdır. Çünkü kul yaratmağa mâlik değildir. Kul eşyaya, ona olan güç ve kuvvet sahibi olanın kendisine temlik etmekle mâlik olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Gerçekten kul, Allah-u Teâlâ'nın kendisini kadir kılması île kadir olur. Kudreti olmayanın, kendisine verdiği kudretle kadir olması caiz değildir. Tıpkı kendisi ilim sahibi olmayanın bildirmesiyle bir şeyi bil-mesnin caiz olmadığı gibi. Veyahut birinin, başkasını bir şeye kadir kıl­masına kudretinin olması cazi olmadığı zaman, onun o şeye kadir de­ğildir dendiği görülmemiştir. Kimin ilmi olup da onunla başkasına öğ­retme, kendisinin bir şey bilmediğini söylemek caiz değildir. Bizim açıkladığımız husus da bunun gibidir. Allah-u Teâlâ'nın, onun üzerine kadir olduğu sabit olunca, Allah'ın kadir olduğu şeyin başkasında[391] bu­lunması mümkün değildir, öyleyse Allah'ın onun yaratıcısı olduğu sabit olur.

Hakikaten âlem, cisimler ve arazlardan hâli kalmaz. Araz nevile­rinden hepsi, hakikatte   başkasının fiili olması[392]   imkân dahilinde olur.

Alem, var olma ve yaratma bakımından hem Allah-u Teâlâ'nın ve hem de mahlûkatmın olmuş olur. Bu ifade ise âlemin yaratıcısının bir oldu­ğunu söylemeyi iptal eder.

Müslümanlar, âlemin yaratıcısının bir olduğunu ifade etmekte ihti­lâf etmemişlerdir. Kendisine, bütün müslümanların katıldığı bu ifadeler tahsil edildiğinde onun sözünü iptal etmek isteyen kimsenin sözü ve gö­rüşü tümü ile Cenab-ı Hakk'm şu âyetleri ile reddolunmuştur : «O'nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi dahi yoktur.»[393], «Her şeyin ilâhı O'dur.»[394] İnsanların, gerçekten onun tahsilinde Allah'a, kullarda olan, adalet ve benzeme vardır, sözü[395]o cümlelerle nakzolunmuştur. Eğer o husus ihtimal dahilinde olsaydı evvelkisi de onun gibi olurdu. Bilâkis, evvelkisi daha lâyıktır. Çünkü o, ikinci metodla ilim elde etmenin yolu­dur ki, o da âlemin var olması, âlemin yaratıcısının vahtaniyetini ger­çekleştiren ifadesinden ibarettir. Bununla ona Cenab-ı Hakk'm «O'nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur.»[396] kavl-i celî-lini ifade etmesini kabul ettirir. Gerçekten Allah-u Teâlâ, birdir. O'nun şeriki ve benzeri yoktur. Âlemin var edilmesinde Allah-u Teâlâ'nın or­takları olduğu zaman, Allah'ın benzeri gibisinin eşyada bulunmasından kendisinin benzeri gibisinin bulunmamasına lâyık olmaz. Veyahut âlemi yarattığı ve onu gayrinden olmak üzere yokluktan varlığa çıkardığı için ilâh olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine eğer Allah-u Zülcelâl, umum mahlûkatın" fiillerinin yaratıcı­sı olmasaydı, peygamberlerinin ellerinde izhar ettiği delillerini[397] mey­dana çıkarmağa kadir olmazdı. Âlemin ilk yaratıcısından âlemin işinin sona ermesine kadar, âlemin işi hakkında vukubulan idare ve tedbirine kadir olmazdı. Âlemin bekası için tedbiri olan hususta kendisine neslin türemesi için yarattığı şeyde yoktan var etmesinde mahlûkatı sebep ve vesile teşkil etmemiş olsaydı, âlemin yaratılışı ve idame-i hayat etmesi nakıs ve fasid olurdu. Gerçekten bunların hepsi mahlûkatmm fiilleri ile zahir olmuş hususlardır; kendisi ile de tamamlanmıştır. Kendisine[398] ka­dir olmadığı ve ancak bankasının ilmi ile ve fiili ile yardım etmesiyle kadir olduğu delilini ortaya çıkarmayı isteyen, ne kadir olur ve ne de hüküm ve hikmet sahibi. Bilâkis o, cahil ve âciz olur. Öyle ise gerçek­ten onların hepsinin dilediği kimsenin elinde Allah-u Teâlâ'nın nasıl di-Iediyse ve ne şey üzere olmasını dilediyse o şekilde yaratması ile mey­dana çıktıkları sabit olur.

Hakikaten, kıyas, bizim üzerinde durduğumuz konuda kullanılmak veya kullanılmamaktan hâli kalmaz. Eğer kıyas, kullanılmazsa kendi­sinden duyular kalktığı için sani-i hâkim olan Allah'ı bilme hakkındaki, hasmın mezhebi bâtıl olur. Bununla da Cenab-ı Hakk'm bilinmesi vacip olur.[399] Ve o, arazları ile âlemin mânâlarının hepsine vacip olan şeyle dün­yadaki varlıklarla istidlal edilmesi ile mahlûkatın fiillerinde mevcuttur. Eğer onları yarattığını ifade etmek vacip olmazsa, yaratmanın bilinme­si ancak ve ancak naklî delille bilinirdi. Böylece Cenab-ı Hakk'ın : «...Her şeyi yaratan O'dur.»[400] kavl-i celüinin ifade ettiği-umum ile amel etmesi vacip olur. Çünkü Allah-u Teâla'nm kavlinin husus ifade ettiği manâ ile isim vermekle bir şeyi yaratıldığının bulunduğunun bilinmesi mümkün değildir. Veyahut zikroîunan vecihten kıyasla ifade etmek lâzım gelir. Sonra kul, kendi fiilinin yaratıcısı olmaz. Öyle ise kulun fiilinin başka­sı tarafından yaratıldığı sabit olur. Bununla beraber eğer failin bilinme­sinin bir yolu olsaydı, o da ancak fiilin[401] eserleri ile bilinmiş olurdu. Sonra îman, akıllarda güzel görülen fiillerin en güzelidir. Eşyanm en nurlusu ve en tamamı[402] olanıdır, Cenab-ı Hakk'm rızâsına nail olmak için şeref bakımından en yücesi ve en ayan beyân[403] olanıdır. Biz eğer «Hakikaten Cenab-ı Allah, onun yaratıcısı değildir» dersek, bu hususta bize iki şey girmiş olur.

Birincisi; Allah'a îman ve gayrî ile itaat eden kimseyi, cevherler­den, çirkin ve habis olanlar, kötü koku ve kazurattan yarattığı şeyle Allah'a üstün kılınması, bununla beraber cevherlerden güzel olan şey, ibadetlerden zikrolunan hususların ulaştığı güzelliğe ve hayır olma de­recesine ulaşmaz. Böyle olduğu zaman ve üstün olanların üstünlüğü de fiillerinin birbirlerine olan üstünlüğü ile olduğu da bilinince bunlar, kulun fiil ve yaratmada Allah'dan üstün olduğunu gerektirir. Mu'tezilelerin böyle söylemeleri daha lâyık ve evlâdır. Çünkü onlar, küfür fiilinin bü­tün yönlen ile ser ve çirkin olduğunu iddia ederler. Maymunlar ve hın­zırların durumları böyle değildir. Güzel olan cevherlerin hepsinden ol­mak üzere îman fiili de onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

ikincisi : Cevherin güzel olması hissîdir. îmanın güzel olması ise aklîdir. Hissî olarak güzel olan şey aklî olarak güzel olandan başkadır. Geçen konularda açıklandığı gibi. Onun benzeri olanın değişikliğe uğra­ması caiz olur. Fakat diğerinin değişmeğe uğraması caiz olmaz. Böyle olduğu zaman da, cevap ve mükâfat, yapılan amel kadar olması ile hu-dutlamr. Allah-u Teâlâ ise bir iş ve güzel amele kargı on misli[404] sevap vereceğini vaad etmiştir. Böylece îman fiilinin yaratılması Allah katın­da güzeldir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, Cenab-ı Allah, «yapmadıkları şeyle kendilerine hamd olun­masını severler» diğerleri zemetmiştir; sonra da kullarına îman nimetin­den dolayı kullarının kendisine şükretmelerini emretti. Allah-u Teâlâ'ya hamd etmek, şükretmek, O'mm verdiği nimetlere kargı olur. Bunların ya­ratıcısı olmadığı halde, kendi fi'li olmayan hususlar için kendisine ham-dedilmesini bir kimseye nimetini ulaştırmayınca da ondan şükretmesini talebetmek caiz olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, Allah-u Teâla'nm fi'linin mânâsı, yaratmak ve yokluktan varlığa çıkarmaktan ibarettir. Mu'tezüe bu mânânın aynısı kulun[405] fiili­nin mânâsında bulunduğunu söyler. Sonra mu'tezile kulu kesbetmeğe kudret sahibi yaptı. Fakat Allah-u Teâlâ'yı böyle bir kudrete sahip kıl­madı. Böylece kul kudrette Allah'tan daha büyük oldu. Zira o kudret Allah'tan olan muhtelif emir üzerine vâki olur. Çünkü Allah'ın kudreti iki yönden birine rücu'[406]eder. Her şeyin işlenmesinin bir çeşit olduğu­nu açıklayan şeyleri tabiatlar olarak kabul ettiler. İki fiil olarak mey­dana geldiğini de kudretten muhayyer olarak yapıldığını öne sürdüler. Öyle ise evvelki hakkında da böyle olması vacip olur. Mu'tezile katında hak olup kabul edilen de budur. Çünkü onlar, kulun kendisinden hayranlığı nefyedecek[407] husus hakkındaki fiilinden Allah'ı menetmeğe ka­dir olduğunu ifade ettiler. Onun gibisinin Allah'da bulunmadığını kabul ettiler. Ancak kulun kudretinin kendisinden gitmesi müstesna. Fiillerin yaratılmasının nefyedümesi hakkında bu hususların tahakkuk etmesi sabit olunca —ki bu hususları ne akıl kabul eder ve ne de naklî delil­lerle ispat edilir— bütün fiillerin yaratıcısının gerçekten Allah olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra bu hususta asıl olan odur ki, gerçekten seneviyye ve mecu-silerin mezhebi, âlemin yaratılışım iki ilâhtan olduğunu menetmeleri hakkındadır; Ve onlar tevhîd ehline hâkim ve hak olan ilâhın bir oldu­ğuna, âlim ve kadir olduğuna, birden fazla olmasının caiz olmadığına dair görüş ve sözlerine muvafakat ediyorlar.[408] Öyle ise onları kini ye­tiştirdi ve onlara kim öğretti ki,, âlemin yaratılmasının adetlerinin sa­yılması mümkün olmayana hasdettiler. Onlar, böylece mahlûkatın ilâh olarak tanıdıkları Allah'ın,[409] âlemin ekserisini yaratmasına kadir oldu­ğunu iptal ettiler, öyle ise onlar, Allah-u Teâlâ'yı şer ve çirkin olanlar­dan tenzih eden kimselerden daha fazla zemmedilmeğe lâyıktırlar. Kuv­vet ancak Allah'tandır.

Onların, kulların fiilleri hakkında söyledikleri hususlardan biri de, kulların fiillerinde, fuhşiyat, nıünkerat ve benzerleri bulunduğundan on­ların yaratılmasının Allah-u Teâlâ'ya izafe edilmesi çirkindir, demeleri­dir. Seneviyeler ve mecusiler de bunların bu sözleri gibi ifade ederek, kendilerinde çirkinlik, pislik, kötü koku ve kazurat gibi isimler bulunan cevherlerin yaratılmasının Allah'a izafe edilmesini çirkin görmüşlerdir. Bununla beraber o eşyaların hepsinin yaratılması Allah'a izafe edilmiş­tir. Bu isnad ve izafenin tefsirinin manâsı, Alîah-u Teâlâ'nın onları ir­tikâp eden kimsede, fiillerinden yararlı ve güzel olanlara muhalif ola­rak çirkin ve kötü bir halde yaratmıştır; ve bunun onlardan[410] «Allah kazuratın Rabb'i, azap ve rüsvaylığm ilâhı, günahkârların ve şeytanların mâlikidir, diyenlerin sözlerinden daha çirkin olarak yaratmıştır, demek değildir. Her ne kadar bizim beyan ettiğimiz yönden izafeti tefsir et­mek çirkin ise de Allah-u Teâlâ'nm hergeyin İlâhı ve Rabbi olduğunu söylemeği menetmez. Mahlûkatın fiillerinin vasfı, bulunduğu hal üzere tümü bunun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra biz, kendilerini keskin zekâlı ve ifadeli sanan bu fırkanın takıldığı hususu zikrederiz ki, onlar, kendilerini mahlûkat arasında bu hususu en iyi bilenlerden olduğunu sananlardır. Bununla onların en kes­kin zekâlı ve anlayışlı olanların yaptıkları hatalar[411] şöyle dursun, hal­kının avam tabakasının ismine ihtimali olanın tahsil etmesinden uzak olduklarını ve dâvadaki eür'etlerini bilsinler. Ve inşaallah-u Teâlâ, zik­rettiğimiz şeyi düşünen kimseye, onların gerçekten bakmalarını icabet-tiren şeyden rücu' ettiklerini izhar ederiz. Ve âyetlerden, mucizelerden kendilerine gizli kalan hususları açıklarız ki; bununla eğer onlar, bu âyet ve mucizelerin tümünü tetkik ve tahkik etmeğe muvaffak olmaları şöy­le dursun, onların bir kısmını incelemiş olsalardı; muhakkak dünya ve âhiret hayrına nail oldukları bilinirdi. Kuvvet ancak Allah'tandır. Fiil­leri, Allah'ın yaratığını söylemekten kaçman kimseler, bu fikirlerini şöyle belgelerler ; İlk olarak kullar o fiillerle emroîundular ve onlar­dan nehyolundular. Fiilleri emreden ve nehyeden âyetleri zikrettiler. Eğer kulların fiillerini Allah'ın yaratıkları kılarsak, muhakkak Allah, güya kendisi kendisine emretmiş ve bunları halketmekten kendisini nehyetmiş olur.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu görüşünü bu şekilde bel­geleyen kimseye denir ki; Sen, Allah-u Teâlâ kuluna îmanı ve benze­rini halketmesini emretti. Küfrü ve benzerini halketmesinden de neh-yetti der misin? Eğer evet derse, gerçekten Allah-u Tâlâ'mn, insanla­rın yaratıcı olmalarını emrettiğini sarahaten ifade etmiştir. Müslüman­lar, Allah'dan gayrinin yaratıcı olmasını asla kabul etmezler. Ve Hâlık'a mutlaka ibadet edilmesinin cazi olması hakkında müslümanlar, ihtilâfa da düşmemişlerdir. Ve yaratıcı olanın da Rab ve îlâh olduğunu kabul ve tasdik etmişlerdir.

öyle ise bu ifade ile her kulun böyle kılınması vacip olur ki, bu hususu kabullenmekten tüm nisanlar kaçınırlar. Eğer hayır derse, ken­disine denir ki; Eğer Allah-u Teâlâ'nın fiili emretmesi veyahut fiilden nehyetmesi, yaratmayı emretmeyj veyahut yaratmayı nehyetmeği ica-bettiriyorsa, sen niçin Allah-u Teâlâ, kulların fiillerinin yaratıcısı olma­sın, emretmeği ve onlardan nehyetmeği icabeder dedin? Ve niçin kendişinde bulunan emir ve nehiy yönünden yaratma ve gayrini emretme­si sabit olsun?

Sonra ona şöyle denir; bize, îman ve küfürden bahset. Bunların her ikisi araz olmak, hareketli olmak, failin hadis olmasına delil olmak, ki­şinin sefih ve ahmak olmasına, iyi ve hikmet sahibi olmasına delil ol­mak ve kişinin ilmi ve cehlini ortaya çıkarmaktan hâli kalırlar mı? Mut­laka evet demek zorunda kalacaktır. Çünkü îman ile küfürde bu yönlerin hepsi vardır. Bunun üzerine kendisine denir ki; fiil için olan emir ve nehiy, onları yapmasındaki bu yönleri emretme ve nehyetmeği gerek­tirirler mi? Eğer evet derse, gerçeği kabul etmiş olur. Çünkü onun küf­rü, kendisinin sefîh olduğunun delilidir. Bu delâlet etme bakımından doğru ve gerçektir. O yönden küfrü kendisinden nehyetmesi mümkün değildir. Onlardan bir çoğunun kendisinde o sıfatların bulunduğunu bil­medikleri için o yönden bunlar için ne emir caz olur ve ne de nehiy. Bun­ların bilinmesi için kendilerine yardım etmek mutlaka lâzımdır. Binâe­naleyh, kendisine «bu hususlarda ne kendisine yaratmayı emretme var­dır, ve ne de nehyetme. Öyle ise bunların yaratma olmasını meneden şey nedir?» denir. Sonra kalen bizim açıkladığımız yönlerin hepsi de doğrudur. Bununla beraber, isnad ve izafe olunan sıfatlar, şu, şundan daha küçüktür, daha büyüktür, daha hayırlıdır, daha şer ve kötüdür, bundan daha güzeldir, daha çirkindir, delil bakımından daha büyüktür, daha açık seçiktir, daha zayıf, daha kuvvetlidir. O hadistir, mevcuttur ve daha bunlardan başka sayılamıyacak kadar çok olan sıfatlara ayrı­lır. Bunlardan hiç bir şey, bütün yönü ile şer ve hayırla vasfolunmadı-ğı gibi taad ve nıasiyetlerle vasfolunmaz. Öyle ise bunların hepsinin ya­ratık olması caizdir. Bu yönden de ne taat ile vasfolunur ne de masi-yetle. Hayır, şer, emir ve nehiyîe de vasfolunmadığı gibi kendisi için fiile olan şeyle de vasfolunmaz. Tevfîk Allah'tandır.

Vaad ve vaîdin emri, onlar gibidir. Biz fiili gerçekleştirdik. Öyle ise ful için emir ve nehiy lâzımdır. Emir ve nehiy gibisine de sevap ve azap gerekir. Sonra asıl olan şudur ki; fiillerin yaratıldığını söyleme­nin mümkün olması için, ya imkân dahilinde olmadığı için inkâr edil­mesi, yahut sözün bu hususa delâlet etmemesi veyahut da o hususu ifa­de etmek imkânın ortadan kalkması ve zaruretin bulunmaması icap ettir­diğinin öne sürülmesi gerekir. Çıkış yolu bu olan hususta emir, nehiy, vad ve vaîdin bulunması aklen çirkin olur. Kim ki, mümkün olmadığı için o hususu ifade etmekten kaçınırsa, onu ispatlamak için delil getirmekle mükellef olur. Bu hususu ispat etmek için de, hakikatte kulla­rın fiillerinin bir ve iki olmadığını takdir etmekten başka bir şey bula­maz. Veyahut da bunu söylemenin ortaklığı icabetirdiğinin ifade edil­mesini gerektiğini zanneder. Birinci şıkkın cevabı, kendisinde ihtilâf vukubulduğu için sözün taksim edilmesi ile ifade edilir. Bizim katımız­da ise, gerçekten Allah-u Teâlâ'nm fiili hakikatte kulun fiilinin gayri­dir. Kulun fiili de kendi fiili değildir. Kendisinin işlemiş olduğu şeydir. Onun gibisinin dünyada bulunması güç değildir. Meselâ, iki kişinin, bir şeyi çekip koparması ve yine iki kişinin bir şeyi bulunduğu yerden gi­dermesi gibi. Onlar daha önce tek idiler. Sonra hakikatte o şey kendi­leri tarafından yapılmış olduğu için onda ortak oldular. Yerinden kopa­rılan ve giderilen şey de böyledir. Kendisinde parçalanmayan cüzler bu­lunan şeyin omuzlanması böyledir. Onu, kuvvetleri bir olan iki kişi yük­lenmiştir. Her ne kadar fiillerinin hakikati muhtelif ise de onların yap­mış oldukları şey, kendilerine göre birdir. Bizim üzerinde durduğumuz mevzu da bunun gibidir.-Kuvvet ancak Allah'tandır.

Oysa ki bir kimsenin kendi kuvveti ile diğerinin fiiline mâlik olma­sı, kendi fiilini de yaratması caz değildr. Hiç bir kimse de kendi imkânı ve çevresinin dışında olan bir şeyi yapmasına kadir değildir. Allah-u Teâlâ'nm fiilinin mahlûkatın fiilinden biri ile takdir etmek cehalettir. Mahlûkatta fiilin bulunması ve takdir edilmesi yönünden de mahlûka­tm fiilini Allah'ın fiiline benzetmektir. Cenab-ı Allah, bunlar ve benzer­lerinden berî ve münezzehtir.

, Diğer bir görüş de, gerçekten bir şeyin yaratılması o şeyin kendi­sidir, diyen kimsenin ifade etmiş olduğu husustur. Biz, gerçekten bun­daki yönlerin yekdiğerine benzemediğini açıkladık. Binaenaleyh şey olma bakımından açıkladığımıza göre, bir yönden yaratmayı ifade etmek caiz olur ki, o yön küfrü ifade etmeği gerektiren yönün gayri olur. Mu'tezi-le, felçli olan kimsenin hareketinin yaratma bakımından Allah'a, hare­ket ettirme bakımından ise kula ait olduğunu iddia ettiler ve onun ken­di nefsiyle şeydir dediler. Çünkü onların nezdinde şey olma, yok olanda düşünülür ki, o da cismin hadis olduğuna delâlet eder. Küfürde ise, Al­lah'ın, kulunu azaplandırma ve onun gerçekten sefih olduğuna delâlet eden Allah'ın delilleri vardır. Oysaki biz bu fiillerinin mahlûkatta ol­maması bakımından onun mümkün olmadığını beyan ettik. Her iki hu­susun arasındaki farkı izah ettik. Her iki yönden birini diğerine kıyas eden kimse gaflet içinde olan aptalın tâ kendisidir. Halbuki mu'tezile,Allah-u Teâlâ'ya, mahlûkatı yok iken[412] sonradan var etmesinden başka bir şey isnad etmiyor. Bunun mânâsı da kulun fiili anlamına gelen de­ğildir. O, ancak, çalışmak, yorulmak, meşakkat çekmek ve mualeceden ibarettir. Kullara âit mânâ ile beraber, bizim üzerinde durduğumuz hususta bulunanın her ikisi de vâkidir. Onu inkâr etmenin hiç bir vec-hi yoktur.. Sonra kullardan benzeri gibi olmayan şeyden mümkün olma­masını icabettiren husus da denir ki : Sana arkadaşların itiraz edip şöyle derse ne dersin? Sen, zikrettiğini asıl kılar, sonra cevherle­rin yaratılmış olduğunun mümkün olmadığını öne sürerek onların ya­ratmakla kadim olduklarının sabit olduğunu ifade edersin. Ve fiilin fai­line menfaath olmaması ve kendisinden zararı gidermemesi hikmet de­ğildir dersin. Bu ifadelerin, âlemin yaratıcısının âlemle faydalandığına delâlet eder. Ve devamla der ki, bir şeyin bir şeyden olmaksızın var olması, yaratılma ihtimalinin dışındadır. Âlemin kendisi ile var olduğu[413] bir olanın işi de bunun gibidir. Mümkün olmama iddia edildiği zaman zın­dıkların ve dehrîlerin, âlemin kadîm olması hakkındaki sözünü icabettir-diği"[414] zaman i'tizal etmenin, zındıklıktan bir yon olduğunu söyliyen kim­senin sözünün bundan daha doğru olduğu çok açık olarak görülmekte­dir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Amma, delâletle ispat edilmesine gelince : Biz bu hususu, eğer insaf ederse akıllı olan kimse için izah etmiş bulunuyoruz. Bununla beraber bü­tün müslümanlar, hiç bir ihtilâfa düşmeden gerçekten Cenab-i Allah'ın . Hâlık olduğunu ve kendisinden gayrinin mahlûk olduğunu kabullenip is­pat etmişlerdir. Ve yine müslümanlar şu inancı taşımaktadırlar ki, Cenâb-ı Hak, herşeye kadirdir. Ve O, herşeyin Rabb'idir. Allah-u Teâlâ'mn İlâh ol­ması, ona mecbur olmaksızın veyahut kalbin hususiyete meyletmesi ile vukubulmuştur. Bu hususta kâfi derecede delil vardır. Ve biz yine bu husustaki bazı delilleri zikrederiz. Amma zaruretin icabetmesini ifade et­mek ise o, mümkün değildir, fasiddir. Çünkü o, herkesin onun muhayyer olduğunu bilmesi için hissidir. Eğer herkesin kalbi cihetiyle bilmiş olduğu şeyi ifade etmek caiz olsaydı, bu hususun bütün âlem hakkında vaki olma­sı caiz olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Eğer sen, «Zarureti icabettirmediği zaman bu husus kendisinde senden başkası için bir tedbir olmadığına delâlet eder», dersen, cevap olarak denir ki; biz bu hususa delâlet edenleri zikrettik. Bununla beraber şöyle denmesi de caiz olur : O husus; yaratma bakımından mecburidir. Kulun bu yönden yaratması yoktur. Çünkü onunla kendisine isim verilmez. Kes-betme yönünden ise o, ihtiyarîdir. İşte bunun üzerine iki emrin taksimi cari olur ki, biz onu geçen mevzularda açıkladık. Görmez misin ki, küfrü ifade etmek yalandır. Halbuki onu söyliyenin sefih olmasına delâlet etme bakımından doğru ve gerçektir. Bunun gibisi kesbetme bakımından ihti­yarî olur. Yaratma bakımından ise, ihtiyarî olmaz. Yaratma yönü, kendi­sinden sabit olduğu şey ile ihtiyarî olmasını reddetmez. Bu husus, ister fiilin yaratılmasında olsun veyahut yerin ve göğün yaratılmasında olsun, birdir. Hiç bir ayrıcalık düşünülemez. Çünkü mahlûkatm fiilini, mahlû-kattan menedecek ve onlardan ihtiyarî hareketlerini izale edecek bir kimse yoktur. Fiillerin yaratılması da bunun gibidir. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Oysa ki, yaratma ismini vermek mecbur olma vasfını icabettirmez. Çünkü fiil için olan kudret, mahlûktur. O, kulun mecbur olmasına değil, muhayyer olmasına sebeptir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Kâ'bî şöyle diyor : Gerçekten her fiilinde muhayyer olan füli ile elem ve eziyet duymak da mecburidir. Bunun üzerine bir şeyde iki hususun bu­lunduğunu gerektirmiştir. Ve böylece küfrü ve imanı yahut araz olan şeyi ve hareketi ve sükûneti bilmeyen kimsenin fiili bilmesi caiz olur. Hal bu ise o, biaynihî mevcuttur. Umum olarak şöyle denmesi caiz olmaz : Onun bilmediği şey, bildiğinin ta kendisidir. Kendisinde mecbur olan da kendi­sinde muhayyer olanın ta kendisidir. Hatta kendisiyle beraber bütün ci­hetler zikrolunsun. Yaratma, azap verme ve bunlardan gayri hususlar da onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve bu hususları ispat etmek için vaad ve vaîdi delil olarak öne sür­dü. Çünkü emir ve nehiy sabit olduğu zaman onun takdirde gaflet içinde bulunduğu ve olanı olduğu halden başka bir şekilde gösterdiği zahir olur. A^aad ve vaîdin durumu da böyledir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra Kâ'bî, hakikatte o fiilin hem benim fiilim ve hem de Allah'ın yarattığı olması mümkün değildir, diye batıl bir iddiada bulunmuştur.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu, onun mümkün olmayanı bilmediği içindir"[415]. Biz onun bazısını geçen mevzularda açıkladık. Sonra gerçekten bu hususun makul bir ortaklık icabettirdiğini iddia etti. Çünkü her ne kadar cüzlere ayrılık parçalanmayı kabul etmezse de her cüzün tek başına kalması mümkün değildir. Sonra da hasmının, «gerçekten o, yönü bir olan şeyde ortaklığı icabettirir; cihetleri muhtelif olanda ise icabet-tirmez.» sözü ile kendisine itiraz ettiler. Yine bazısına varis olduğu, bazı­sını da satın aldığı mülk ile kendisine itiraz olundu. Sonra yine, «Benim mülküm, kulumun mülkü» gibi sözlerle itiraz olundu. Böylece bu hususla­ra uzun uzadıya cevap vermeğe çalıştı.

- Biz deriz ki, -tevfik Allah'tandır- zikrolunan hususu düşünen, azıcık anlayışı bulunan ve aklı ile kibirlenip böbürlenmeyen kimse, onun ne ka­dar sefih ve ahmak olduğunu anlar. Dilerse o, hazır ve ortada olan ortaklık ile cahil olduğunu bilmesi için miras hususundan az önce zikrettiği şeyle delil getirir. Böylece bilinmesinin yolu delillendirmeden geçen şeyle cahil olmasında mazur görülmüş olur. Çünkü ona mahlûkatın gerçekleri gizli kalmıştır. Fakat bu sualle mu'tezileye devamlı olarak o hususun icabetti-ğini zanneder. Her ne kadar o hususa cevap vermeğe onlar, lâyık olmasa­lar da. Gerçketen biz onu, onlardan söküp alırız. Çünkü onlar bu sözle «bir şeyin yaratılması, o şeyin kendisidir. Dünyada iki olan şey için bir şey bulunmaz. Hepsi bir olup, hepsi içindir» diyen kimsenin sözünü kasdetti-ler. Bu yöndendir ki, iki şey için bir fiilin olmasını inkâr etti. Kendisi için onun ortaklığı icabettirip ettirmediğini bildiren örnekler bulunmayınca onların sözü zan ve hayali icabettirir. Sonra asıl olan şudur ki; gerçekten fiilin kendisini Allah'a mülk kıldıkları gibi kula da mülk yapıyorlar. Yine böylece bir kimse için olan her mülk, Allah'ın mülküdür ve kul için olan mülk de Allah'ın mülküdür, diyorlar. Bu husus fiillerde ve maddelerdeki mülk hakkında aralarında ortaklık icabettirmez. Öyle ise bizim üzerinde bulunduğumuz mevzuda nasıl ortaklar bulunur? Sonra Allah'a yedirme, giydirme ve rızık verme isnat ollınur. Bu, ayniyle mahlûkata da isnad olu­nur ve ortaklık icabettirmez. Bizim mevzubahs ettiğimiz husus da böy­ledir. Bununla beraber biz, fülin cihetlerini açıklayıp niçin o yönlerden fii­lin[416]kendisi müşterek olur demez. Çünkü her cihet, küllisini ihata etmiş­tir. Ve yine böylece fiili bir yönünden bilen ve bir yönünden bilmiyen kim­seye, onun cehli, ilmine ortak oldu demeyiz. Onlara ne oluyor ki, bu hu­sus makul ortaklıktır, diye iddia ediyorlar! Bilâkis orada akıl olmuş ol­saydı, bu husus makul bir yalan olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu yönlerin hepsi, şeyin gayrini yarattığını söyliyen kimsenin sözüne göredir. Bununla yine mu'tezilenin dâvasının fasid olduğu bilinir. Sonra kendisine denir ki; bazan bir köyde mülklerin ayrı ayrı olması ile ortaklık olduğu ve muamelelerin ayrı ayrı olmasına rağmen ticarette ortaklık bu­lunduğu söylenir. Sen de, Allah'la mahlûkat arasında âlemde ortaklık var­dır; sonra kendisinden olan emir ve kudretli kılma ile fiillerde de ortaklık vardır de. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onların itaat etme, boyun eğme ve benzeri gibi hususlarla isim verme ile delil getirmeleri ise biz, iki söz üzere olan cihetin ve bir fiilin diğerine olan ihtilâfı beyan ettik. Hepsi ancak yönlerden bzim açıkladığımız şeyle isimlendirilmiştir. Oysaki onlar, bunu hareketlerin yaratıcısı ve eşyaya fesada uğratan yaptılar. Ve onunla isimlendirmediler. Çünkü o, yaratık­tır. Fiiller de onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır. Sonra iki failin bir fiili, bir sözü, bir haberi olması gerekçesiyle kendisine itiraz olundu.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bunun, yani iki failin bir fiili, bir sözü, bir haberinin bulunması dünyada caiz olur. Bazan şöyle denir; bu bir cemaatin sözüdür, kendilerinden yalan sadır olması muhtemel ol­mayan topluluğun haberidir. O, falanın ve filanın sözüdür. Falan ve filanın haberidir. Eğer onun aslı olsaydı, onunla diğerinin caiz olması vacip olurdu. Çünkü onunla diğerinin ifade etmesi lâzım gelir. Dünyada caiz olan şey, gaibin delili olsaydı gaip hakkındaki söz ve fiilin arasını tefrik etmek vacip olurdu. Tıpkı dünyada vacip olduğu gibi. Bu da onun vehmini açıkça ifade eder. Sonra şöyle demek caizdir ki, gerçekten Allah-u Tcâla, herşeyin yaratıcısıdır. Allah'ın kendisi yaratıcıdır, kendisinden başkası ise yaratılmıştır. Şöyle demek ise caiz değildir. «Allah, her sözü söyleyen, her haberi ihbar edendir. O, muhbirdir, söyleyicidir, O'ndan başkası ha­ber ve sözdür,» denmesi caiz olmaz. Öyle ise bu husus her ikisinden biri­nin, diğerinin benzeri olmadığına delâlet eder. Bununla beraber onların katında herkesin fiilinin Allah-u Teâlâ'nm fiili olan kudretle olduğunu söylemek caiz olur. Fakat herkesin sözü ve haberi hakkında o, Allah'ın sözü ve haberi olan kudretle meydana gelmiştir, demek caiz olmaz. Ve kendisine denir ki; gayrini hareket ettirmekle kendisine hareket ettirici ismi verilmediği zaman sen, yine o gayrinin hareketini yaratması ile ken­disine yaratıcı ismi verilmez de. Veyahut her ikisinin arasını umum ve hususla ayır. Veyahut aralarını dilediğin şey ile ayır. Ne yaparsan yap, kendisi ile yaratıcı ismi verilen manâ her şeyin fiilinde bulunur. Kendisi ile söyleyici denilen manâ ise bulunmaz. Bunun içindir ki, her ikisi birbi­rine benzemeyip ihtilâf ettiler. Allah-u a'lem.

Ve yine «yaratıcıdır», sözü tazim yerine geçer. Her daha umum ifade eden şey, daha fazla tazim ifade eder. Söyleyicidir, sözü ise, bunu ifade et­mez. Bunun için, her ikisi birbirine benzemez.

Biz yine onun inkâr etmesinin anlamlarını zikrederiz. Sonra asıl olan odur ki, gerçekten mu'tezilenin bunu inkâr etmesi, birinin fiilini, gayrisi onu yokluktan varlığa çıkardığını bulrnamaları ile vukubulmuştur. İşte bu bir asıldır ki, onunla dünyada birinin fiili ile gerçekte var olduğunun mümkün olmaması ile mahlûkatm yaratılmasını inkâr eden kimse inkâr etmiştir. Belki dünyada toplanma ve ayrılmadan başka bir şey bulunmaz. Onun için bununla eşyanın maddelerinin yaratılmış olmasını ifade etmek­ten kaçındılar. Bunun gibisi ile mu'tezile, fiillerin yaratılmış olduğunu in­kâr etti. Bunun içindir ki, selef, mu'tezileyi onlara nisbet etti. Bununla beraber onlar, eşyanın varlığının gerçek olduğunu ifade ettiler. Çünkü on­lar, eşyanın ezelde var olduğunu ifade edip Allah-u Teâlâ'yı onların mu­cidi kıldılar. Onların şey olmasının[417] muhdisi değildir. Ezelde «şey ol­ma»[418] var idi. Fakat Allah'la değildi. Böylece onlarca âlem, hakikatte eş­yadan var olmuş hadis olur. Yoksa Allah-u Teâlâ'mn bir şeyden olmaksızın onu ihdas etmiş olmaz. Sonra küfür ve iman hakkında görüş beyan edip her ikisinin bir şey olduğunu zikrettiler. Her ikisinin var edilmesi failden­dir; yoksa her ikisinin şey kılınmasından değildir. Her ikisi de «şey olma» bakımından kula ait olmamış olur. Sonra bu hususu inkâr etmez, «şey olma» bakımından mahlûk olmasını da inkâr etmeyip reddetmez. Bununla ona azap verdiğini icabetmez. Fakat bu, «şey» olduğu için değil. Çünkü o, «şey» olduğu için azap vermez. Kendisinden «şey olma»[419] düştüğü za­manda müstahil kılmaz. Ve fail ile olma bakımından akılda olan «şey'iy-yet» arasında ortaklık icabetmez. Ve onun iki şey için olduğunu da mutlak olarak söylemez. Çünkü o, tümü ile bir «şey»dir, fakat onun değildir. Ve o, kendisine iman etme ve küfretmeden ibarettir. Felçli olan kimsenin ha­reketi hakkında da bu ifadeler böylece Önesürülür. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra Kâ'bî diyor ki; günah ye masiyeti işleyen kimse, onu yaratan­dan daha fazla günahkâr değildir.

Ona denir ki; masiyetin ciheti «şey» olma, hareket ve hadis olma, araz olma bakımından zemme müstahak olmaya daha lâyık kılınmamış­tır. Ve o, kula nispetle Allah'a nispetle birbirine muhaliftir; ve Allah'la kulun gayridir. Ve o, Allah'ın bir delilidir. Aynı zamanda kâfirin sefih ve ahmak olduğunun delilidir. Çünkü bu yönden bir şeyin zemmediîmesi ken­disi ile isim vermenin hepsine zemmedilmeyi gerektirir. Böylece iman fiilinin ve her güzel olanın zemmediîmesi vacip olur. Her ne kadar onlar için yönlerin sabit olması Vacip değilse de hepsine lâyık olan husus veri­lir. Sonra Allah-u Teâlâ'mn hakikatte, çirkin, sefih, zulüm ve mezmum kılması bakımından hikmet olan bu yönden hak ve hikmet olur. Kuldan meydana gelmesi bakımından ise fiil, sefehtir, zulümdür. Bu yönden de fiil, çirkin ve masiyet olur. Görmez misin ki, gerçekten kim ki kâfirin nez-dinde bulunan, şey olmak üzere fiilini bilen kimse onu bilmez idi. Küfürle haber veren kimse de yalancı idi. Bulunduğu şey üzere onun hakikatini bilen ise âlim ve hakim oulr. Onunla haber veren de sözünde sadık olur. Allah-u Teâlâ onu böylece yarattı ve bulunduğu hal üzere kıldı. Kulun fiili ise böyle değildir. Bir şeyin gayrini yarattı diyen kimsenin sözünün hiç bir manâsı yoktur. Çünkü hakikatte Allah-u Teâlâ'nm fiili, ne küfür olur ne zulüm ve ne de sefeh. Kuldan olan fiilin kendisi de masiyet, taat, zillet ve boyuneğme olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra kendisine itiraz edilir, denir ki : Ölümü ve mahlûkatm halle­rini yaratan gayrin, hâlık olarak isimlendirilmesi yaratılanların isimlen-dirilmesinden daha doğru ve gerçektir. Çünkü o, mahlûkatm halikı olarak isimlendirilmiştir. Bu hususta ne derse o, kendisine birincideki cevabı teş­kil eder. Asıl olan şudur ki, hakikatte kulun fiil sahibi olduğu ve onun fiilinde muhayyer olduğu sabit olmuştur. Ve yine sabit olmuştur ki, eşya, kulun katında tercih ve en sevimli olanıdır. Ve  eşyanın yaratılması bu hususu kuldan reddetmez, onu yüklenmez ve o fiili işlemesine de kul mec­bur olmaz. Kulun fiilinin bulunması, fiili hakkında ilmini ve ondan habe­rinin var olması fiilinin Levh-i Mahfuz'da ispat edilmesi ve ona tecavüzü­nün icabetmesi, kulun fiili vaktinde ve isimlendiği şeyle tesmiye edilmesi anında olur. Çünkü kul, fiilini yapmak mecburiyetinde olmadığı gibi onu da yüklenmez. Kul ile beraber emir, nehiy, azap görme ve sevap alma, güzeldir. Kim ki kulun bu hakkını inkâr ederse onun bu çeşit işle ilgilen­mesi hayal olur. Onun hakkı, eşyanın yaratılması kendisiyle bilmen yöne bakmaktır. Eğer onun incelenmesi mümkün olursa o zaman bu nevi ile olan inkâr, ancak hikmeti bilmemekten ibaret olur. İlk yaratılış hali buna göre olur. Eğer kendisi ile ikram olunan şeye boyun   eğerse, bu hususu bilmiş olur inşaallah. Her ne kadar meseleyi ispat etmek mümkün olmasa ve kendisi ile itiraz ettiği şeyin hepsine üstünlüğü düşünülse de. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra bir çok meseleler[420] zikretti ki; onun şu sözü, o sorulardan bazi­ğidir. O, herşeyin yaratıcısıdır. Kulların âmelleri de şeylerdendir. Bunun bir övme olduğunu iddia etti. Onda kendi nefsine sövme ve kendisine küf­retme, peygamberlerin fiiline de küfretme yoktur. İkincisi; o, küfrü çir­kin gördü ve küfür sahibi olanı cezalandırıp ona azap çektirdi. Bu hu­susun kendi fiili olan şey üzerine vukubulması caiz olmaz. Ve devamla der ki, biz yine âyetlerden okuduğumuz şeylerle tahsis edildik. Ve yine bunlara girmeyen şeyle delil kılındı. Halbuki o, çıkış noktaları âyetler ol­makla beraber bir şeydir, âyetler ise hâsdır'

Ve sonra gerçekten çirkin olanlar, Allah'ın Rasûlüne, bu noktada zikredilmemiştir[421]. Belki onlar miras olarak bize intikal eden cevherlerde zikredilmiştir. Yine der ki; bilâkis mecusilerin şu sözü vardır : Gerçekten Allah-u Teâlâ, Islâmda haram kılman şeylerden bir şeyi murad etmiştir. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem Sallallahualeyhivesellem «Kaderiye, bu ümmetin mecusileridir» buyurmuştur.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz, Allah'ın izni ve tevfikiyle deriz ki, gerçekten âyetin, methetmeyi gerçekleştirdiği sabit olduğu za­man kâinattan bir şeyin dıga çıkması kendisi ile olmayanla övülmek olur. Veyahut övülmekte kendisine her zayıftan iştirak edenle olur. Çünkü O, eğer eşyanın küllisini murad ederse, ve halbuki onu yaratmamıştır, böy­lece kendisinin olmadığı şeyle medhetmiş olur ki, o da yalandır. Bazısının onun gayrına her şeyin yaratıcısı olması hakkında müsavi olduğunu or­taya atmakla onda başkasının yaratma işi bulunmadığını kasteder ki, bu da batıl ve fasittir. Bununla beraber eğer bu hususu fiilin gayrı için olan bir gayre sarfedilnıesi caiz olsaydı, şöyle denmesi caiz olurdu : O, bir şe­yin yaratıcısı değildir. Oysa ki o, gayri için bir olan şevin yaratıcısı de­ğildir. Kendisi zem ile ve ibadetle vasfolunca sabit olur ki, ilki onu me1> hetmekle ve rububiyetle vasfolur. Bu hususu tahsis etmekte ilkinin ica-beditmesi gerekir. Ve yine şöyle der; Allah, herşeyin Rabb'idir. Herşeyin İlâhı'dır. O, herşey üzere vekildir, bu hususlardan bir şeyin çıkarılması caiz değildir. Her ne kadar çirkin olan için tahsis etmek üzere onu söyîemek doğru ve lâyık değilse de, meselâ, şöyle demek doğru değildir : Al­lah, habis olanların Rabb'idir. Çirkin olanların İlâhı ve şeytanların, iblis­lerin vekilidir. Her kötü koku ve kazurat üzerine kaimdir. Böyle denmesi çirkin olduğu gibi ilki de bunun gibidir. Her ne kadar isim verme bakı­mından eşyayı tahsis etme çirkin ise de. Bu yönden ben, mecusilerin ve zındıkların gerçekten Allah-u Teâlâ, ezâ verici ve fasid olan şeyi yarat­madı, bir veliyi öldürmedi, düşmanı da kuvvetlendirmedi, şeytanları baki kılmadı, kendisine küfreden ve taatının dışına çıkanlardan bildiği bir kim­seye hiç bir şey vermedi, dediklerine şahit oldum der. Bizim kuvvetli ola­rak bu hususları zikretmemiz onların Mu'tezilenin aslı bu hususlardan takdir olunan şeylere dayandığını bilmeleri içindir. Çünkü Peygamber aleyhisselâmm sözünün cari olduğu hususlardan ve Kur'ân-ı Kerîm'in ifa­de etmiş olduğu şeylerden anlaşılanlara muhalefetleri anında onların sı­ğınıp yakardıkları yer, Allah kâfidir. Bunun içindir ki, Peygamber aley-hisselâm «Kaderiye, bu ümmetin mecusileridir.» buyurmuştur. Eğer her hangi bir şeyin Allah'ın kendisinin yaratıcısı olmasının dışına çıkması caia olsaydı onun gibisinin malik olma, reddolma ve övülmeyi iktiza eden isimlerden onun gibisinin bulunması caiz olurdu. Öyle ise Allah için bir şeyle Övülmenin bulunması batıl olur. Çünkü onun manâsının hakikatmda her şeyde Allah'ın ortağı olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra «o, kendisine girmez» sözü çok acaip bir sözdür. O, isimlerde mutlak olarak ne zaman zikrolunur? Eğer o, caiz olmuş olsaydı, âlimleri, failleri, vekilleri, reisleri, melikleri yadetmekte zikrolunması caiz olurdu. Bu söz, ne dediğini bilmeyenin sözüdür. Sonra, her ne kadar bunun aklen vukubulması mümkün olmasa da, eğer şey zikredilmiş olsaydı, onun bir çok yönden dışına çıkması ile gayrının da çıkması caiz olmazdı.

Birincisi; Onun şu sözüdür : Allah, herşeye vekildir. O, herşeyin ilâhı, herşeyin Rabb'idir. Bu husustan bir şeyin dışa çıkması, onun şeye dahil olmaması bakımından murad ve maksud olanın bilinmesinin batıl olması için, onun mahlûkata tahsis edilmesi caiz değildir.

ikincisi; o husus, övülmektir. Onun dahil olması, kendisinin sakıt ol­ması demektir. Çünkü o, kudretin altında bulunan her şeyi var etmekle övmedir. Bu husus, bütün kullarda gerçekleşmiştir. Bunun kendisinde gerçekleşmesi ise, onu iptal etmektir. Tevfik Allah'tandır.

Üçüncüsü; başkasına isnad edilen fiil, rububiyet ve bunların benzeri olan maruf söz[422]... Allah'ın sözüne rücu' eder. Böyle olduğu zaman da güya Allah  «Benim gayrım» buyurmuştur.  Bunun gibisinde ise tahsis yoktur. İlki de bunun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Âyetlerden zikroîunan hususlar ise, biz onların bunun hakkında hâs olmasının fasid olduğunu geçen mevzuda açıkladık. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Yine âyetlerden zikroîunan hususlar ise, âyetlerdeki yanlış anlayışı­nı açık seçik olarak beyan ettik. Onun dâvayı ele alması tıpkı onun bu hususta takındığı durumu gibidir. Onun kendisine sövdü, kendisine küf­retti ve bunların benzeri hususlardan zikroîunan sözler ise bu hasmını reddetmek, görüşlerini çürütmek için kendisini devamlı olarak alıştır­dığı[423] şeyden ibarettir. Onlardan hiçbir kimse bu hususu ifade etmiyor. Bilâkis, eğer o kendi nefsine küfretmiş olsaydı hakikatte küfredilmiş olup mezmum olurdu. Belki de o, kâfir olanda eefeh, zulüm ve yalan olarak küfür fiilini yaratmıştır. Bu hususta hakikatte kendisinin sövülmüş ve aemmolunmuş olmasını reddeder. Görülmüyor mu ki sövme fiilini bilen kimse bu hususu bildiği için âlim ve hikmet sahibi olmuş oluyor?[424] Bu hususu ondan haber veren kimse de böylece sözünde sadık olmuş oluyor. Kim ki onu kâfirin nezdinde olduğu gibi bilirse o kimse cahil, sefih olmuş olur. Onunla haber veren kimse de böylece yalancı olmuş olur. Zikroîunan hususlar da bunun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Genel olarak denir ki, gerçekten onun fiili «araz» olması, yahut «şey» olması yahut da onunla hareket ve ahmaklığına delil olması veyahut bunlara benzer hususlar olması bakımından sövme ve çirkin olma ile vasf olunmaz. Allah-u Teâlâ'nm onu yaratması yönünden de durum bu­nun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Peygamberler tarafından olduğu hakkında söylendiğine gelince; o, onları pişman kılıp sözünden geri çeviren[425] hususta mevcuttur. Düşman­larını[426] bakî kılan şeyde de kaimdir. Sonra o, hikmetin dışına çıkmaz. Bilâkis onun arkadaşları onun işlediği bu şey, gerçekten hikmet değildir, diye delillendirdiler.1 Öyle ise onlara cevabı ne olur? O, ilkin olanı hakkında cevap teşkil eder. Onun «Allah'ın Resûlü'nün zamanında böyle değildi» sözü ise, vukuundan Önce bir şey hakkında beyanın varid olması caiz ol­maz. Ve gerçekten kendisinde çekişme geçmiyen hususta açıklama varid olma^. İşte bu bütün âyetleri ve mutad olan hususları reddeder.

Sonra gerçekten âyet onların hakkında nazil olmuş olsaydı, onları zemmetme hakkında gelirdi. Ve mu'tezilenin nefyettiği[427] yönden Allah-u Teâîâ'dan nefyettikleri şeyle vasfolundu. Bu husus, onlar için lâzımdır. Bununla beraber âyet-i celile ile bu yönden mu'tezile amel etmez ki,[428] bu yön, o hususun hakikatte Allah'a izafe edilmesinin caiz olması onların inançlarının aslıdır.

Onun gibisini inkâr edenle o hususun aklen reddolunmuş olduğunu iddia eden kimse nasıl bir arada toplanabilir? Naklî delilin yolu ve aklen imkân olmasına naklî delille istidlal etmenin mümkün olmaması bakı­mından gerçekten onun hakikati, mahlûkatın fiillerinde olduğu sabit olur. Onunla övünmek, hakikatte bir kaç yönden olur : Birincisi; herşeyi kudret bakımından Allah'ın kudreti altında kılmak ki, bununla bütün mahlûkatın herşeyin kendileri için Allah'la var olması bakımından Allah'a muhtaç oldukları zahir olsun.

İkincisi; gerçekten gayri için fiil olmayan şey üzerine kudretle vas-fetmek acaip bir şey değildir. Bilakis, her zayıf ve hakîr olan kimse ona müstahak olur. Öyle ise gerçekten   övülmenin bu yönden olduğu sabit olur.

Üçüncüsü : Herşeyin bulunduğu hal üzere yaratılması, Allah'ın bu­nunla vasfolunmasım icabettirdiğini anlayan kimsenin ahmaklığını be­yan etmek, veyahut fiilin kullardan olması yönünden ondan olduğunu gerçekleştirmektir.

Dördüncüsü : Bilinsin ki, gerçekten Allah-u Teâlâ, o yapılan şeyin bulunduğu hali bakımından övülme ve fiilden dolayı zemmin kendisine ulaşmaktan yücedir. İşte bunlar, mu'tezilenin öne sürdükleri hususlar­dan bazılarıdır. Çünkü onlar, Allah'a, yaratması ile bu Övgüyü ispat et­meğe kalkıştılar. Böyle olan şey, devam etmenin şerefi ve korkunun kesil­mesinden ibarettir. Rabb'imiz Teâlâ, bu gibi hususlardan yücedir ve be-rîdir.   '

Mecûszler hakkında zikrolunan şey ki, onlar, bu hususu Allah-u Te-âlâ'ni.n serleri yaratmasinı inkâr ettikleri ve her hayrı yaratma ve idare etme bakımından Allah'a nispet etmelerinden dolayı söylemişlerdir. Bu husus ise, Allah-u Teâlâ'nin halk etmesinden onunla çıkarmaları için şu âyet-i celîleyi tahsisi hakkında mu'tezilenin görüşüdür. İşte bu husus­tur ki, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) onları mecûsîlere benzetmesinin yönü­dür. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra mecûsîlerin hayır olma sözü tahsil edildiğinde Kaderiye'nin sözünden okluğu anlaşılır. Çünkü kaderiyeler, Allah-u Teâlâ'yı şer söz­den ve failinin kendisi ile zemmolunacağı husustan tenzih ettiler ve Al­lah'a hayır fiilini ve kendisi ile hamd olunan şeyi gerçekleştirdiler. Sonra kaderiyeler, mecûsîlerin inkâr ettiği veçhile gizlemek için âyeti celîlenin anlaşılmasını menettiler. Ve yine Allah'tan hayır olanlardan kendisi ile övülen her şeyi yaratmasını iptal ettiler. Cenab-i Hak'tan bizi bu gibi kö­tü fikir ve düşüncelerden korumasını dileriz.

Sonra onların inhiraf etmelerinden dir ki, âyetin hükmünden sorulun­ca ona cevap vermekten kaçınıp fiillerin nev'ine cevap vermekle iştigal ettiler. Onun hakikati ise umum olarak onunla ifade etmesidir. Çirkin olan şey hakkındaki tefsir anında ise Allah, her yerdedir dediği gibi söy­lemez. Mamur olmayan yerlerde76 ve pis olan mekânlarda Allah'ın varlı­ğı sorulduğunda bu hususa cevap vermekten kaçınır. Sonra Allah, her-şeyin Rabb'i ve herşeyin İlâhı'dır. Sonra çirkin olan şeydeki tefsir anında cevap vermekten çekinir. Ancak ne var ki, O, bu ifade bakımından olması için asîmi reddeder. Bizim bahsettiğimiz mevzu da onun gibidir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra hasmına, Allah-u Teâlâ'nm «Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır,»[429] kavl-i celîli ile delil getirmiştir. Ve bununla onların ilâhlarını murad etmiştir dedi. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nm ... «(İbrahim on­lara) dedi ki : Siz kendi yonttuğunuz; şeylere mi tapmıyorsunuz?[430],» ... Bir de baktılar ki, Âsa, onların bütün uydurduklarını yutuyor.»[431], kavl-i ce­lîli gibi.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz, Allah'ın izni ve tevfiki ile deriz ki; âyeti celîlenin zahiri, amelin yaratıldığını zikretmektedir. Bunu gayrine sarfetmek ancak beyan ile caiz olur. Bununla zikrolunanların hepsinde onların yontmaları dahildir. Onların zikrolunan uydurmaları da böyledir. Onunla ayıplandılar. Yoksa işleyip sonra ona ibadet etmeleri[432] bakımından o şeyle ayıplanmadılar. Böylece onlar fiillerine ibadet etmiş gibi oluyorlar. Bizim üzerinde durduğumuz konu da bunun gibidir. Ve yine eğer Allah-u Teâlâ, ilâhlarım mamul olarak zikrolunduktan sonra âyetle tasrih etmiş olsaydı ve Allah-u Teâlâ da ameli yaratmış olmayın­ca; Allah'ın onu mamul olarak yaratmasını ifade etmek caiz olmazdı. Çünkü o, böylece mahlûk değildir. Bunun üzerine gerçekten amelîn mah­lûk olduğu sabit olur ki, onlar, zikrolunduğu gibi mamul olan yaratığa ibadet etsinler. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra onların en büyük aptallıklarından biri de Allah-u Teâlâ'nm «Al­lah (cahüiyet devrindeki âdet üzere) kulağı yarılıp salıverilen ve putlara adak yapılan develerle, putlar için kesilen erkek koyunların ve sırtı yüke haram kılman develerin hiç birini meşru kılmamıştır...»[433] kavl-i celîli ile delil getirmeleridir. Halbuki onlar, «böylece meşru kılmamıştır» sözü ile amelleri halk etmeği nefyetmekte o, varlıkların isimleridir. Evet onlar o varlıkların fiilleri değil, onların isimleridir. Onlar ise şüphe yoktur ki, yaratıklardır. Sonra fiillerin yaratıldığını reddetmek için varlıkların ha­kikatini yaratmakla zikrolunan amel reddolunur. Bu husus, açıklar ki, onların görüşleri Allah'tan haberini kabul etmeme ve her hangi bir işte Allah'ın tedbir ve iradesini ümit etmeme üzerine tesis edilmiştir. Allah-u Teâlâ'dan bu gibilerden bizi korumasını dileriz.

Yine onlar, Allah-u Teâlâ'nm «... Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gi­bi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma kendilerince birbirine ben­zer mi göründü?»[434] kavl-i celîli ile ihticâc ettiklerini söylemiştir. Ve sizin sözünüze göre sizin fiiliniz, Allah'ın yaratmasına benzemektedir. Bunun üzerine şöyle der : Maazallah, bilâkis, bizim fiilimiz abes ve fasiddir. Bo-yuneğme ve zelil olmadan ibarettir. Allah'ın fiili ise hikmettir, doğru­dur, üstün ve büyüktür. O, hadis olanlardan değildir. Hadis olmada, yok­luktan varlığa çıkma cihetlerin ihtilâf etmesinden dolayı birbirine berî-zeme vardır. Tıpkı âlim[435], halik ve kadir hakkında manâlar muhtelif ol­duğu için benzeme olmadığı gibi.

Sonra der ki : Gerçekten bizim fiilimiz, Allah'ın fiilinin aynına ben­zemez. Sonra icadetme, yoktan var etme, öyle bir manâdır ki, birbirine benzemeyi icabeder. Bu ancak mevcudatta kendisine[436] dahil olan şey ile caiz olur. Bununla beraber onun sözü Cehm'in sözüne zıt düşmektedir. Çünkü Cehm, fiilin gerçekleşmesinde birbirine benzeme vardır dedi. Sonra şöyle der : Şu husus taaccübe şayandır ki, onlar, yoktan var etmekle Al­lah'a isim verilmesinin gerektiğini ifade ettiler de kendi nefislerine haki­katte Rablerinin füli gibi fiil işlemelerinde gerektirmediler.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz Allah'ın izni ve tevfiki ile deriz ki Allah-u[437] Teâlâ fiil bakımından birbirine benzemeyi isbat etmiş­tir. Çünkü Cenab-ı Hak «... Yoksa Allah'a, onun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine benzer mi görün­dü ?[438] buyurarak, birinin kendi yaratması gibi yaratması olmasını nefyet­ti. Onlara, tapındıkları putlara ibadet etmeleri hakkında özürlü olmala­rını gerektirdi. Zira onların tapındıkları ilahlarından bazısı kendi yarat­tığı gibi yaratmaya kadar olsaydı, onlar ibadet temezlerdi. Sonra yarat­manın keyfiyetinin müşahede edilmesinin hiç bir yolu yoktur. O, ancak yaratılanla bilinir. Zira o, yokluktan varlığa çıkması, hadis olması, aslı olmayandandır. Veyahut o, kesbetme, harekette ve sükûnet hakkında gö­rülür. Kim, bir kula, Allah-u Tealâ'nın yapacağı fiil gibi bir fiil yapacak olsa, muhakkak ki bunda, Allah'ın yaratması gibi yaratma bulunur. Zira onun fiilinin bundan başka bir yönü yoktur. Eğer onun zikrettiği red­dedilen olsaydı, itiraz etmenin hiç bir yönü olmazdı. Çünkü onlar eğer is­bat etselerdi, o, böyle değildi derler. Zira sizden olan husus felah iledir. îşte bu nevi hayalden olan bir nevidir. Sonra o, şıkka tabi olmak, onun hakikatinin imkân dahilinde bulunmasının reddedilmesi Cenab-ı Hakk'm «... Herşeyi yaratan odur»[439] kavl-i celîli iledir ki, gerçekten her hangi bir şey ki, onu yarattığı için ona isnad etti, onun üzerine kadir olmadığını bilsin. Zira kendisinde ona ait öyle zaruretler bulunur ki, onda gayrinin tedbir ve icadını icabettirir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Allah Azze ve Celle, «... Eğer müşriklerin dediği gibi, Allah'la bera­ber bir takım ilâhlar olsaydı, o takdirde her ilâh kendi yarattığını götüriir...»[440] buyurmuştur. O takdirde Allah-u Tealâ'nın yaratmak ile vasfol-duğu şeyin ifade ettiği manâ, herkes için bulunurdu. Ve herkes ondan olanı götürür. Bu husus ise, bir takım ilâhların varlığının ispat edildiğini gerektirir ki, her ilâh kendi yarattığını götürür. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Bununla beraber Allah-u Tealâ'nın yaratmasında var olmaktan baş­ka bir şey yoktur. O ise kendi varlığı ile bizatihi bulunur. Öyle ise her manâ kalmıştır ki, kendisi ile birbirine benzeme tamamlansın. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra müslümanların görüş ve sözlerinden biri de niahlûkatm Al­lah'a benzetilmesinin nefyedilmesi hakkındadır. Çünkü kendisinde vukû-bulan birbirine benzeme cihetinden diğerinin hadis olması ile onun da hadis olmasını gerektirir. Eğer hadis olma bakımından birbirine benzeme vaki olmasaydı hadis olmanın lüzumu bakımından birbirine benzemeyi nefyetmig olmazdı.

Bununla beraber cisimlerin hadis obuaları onların hadis olmalarının delilidir. Cisimlerin hadis olmaları da muhdis ve bir yaratıcının varlığı­nın delilidir. Bunların hepsi de birbirine benzemenin alâmet ve işaretidir[441]. Onun, bununla birbirine vaki' olmaz sözünün hiç bir manâsı yoktur[442]. Gerçekten onların nezdinde bir şeyin yaratılması, yaratmanın kendisidir. Hiç §üphe yoktur ki, yaratılmada zillet, boyun eğme, muhtaç olma, ayıp­lar, şeytan, ger, fitne, belâ, kötü koku, pislik ve habis gibi şeyler vardır. Bunların hepsi mu'tezilenin katında yüce Allah'ın vasıflandır. Zira on­lar diyorlar ki,[443]«Bir şeyin yaratılması, o şeyin kendisidir.» Bu halleri Allah'ın yaratmasında nasıl inkâr eder? Onun, o yücelik ve üstünlüktür, sözüne gelince : Bu takdirde İblis de. onların nezdinde, Allah'ın yaratığı­dır. Hakikatte ise, Allah'ın fiili yücelik ve üstünlükle ifade edilir. Allah'ın fiili güzel ve hayırdır, hikmet ve doğrudur. Bunların hepsi kötü ve çir­kin sözdür. Bunların söylenmesi ancak bir vasıta ile[444] olur ki, o vasıta mu-rad ve maksud olanı açıkça beyan eder[445] Zikrolunan husus da bunun gibidir. Bu yönden birbirine benzeme reddedilmez.    Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra ona taaccüp eden kimseye taaccüp edilir ki, o şöyle diyor : Ya­ratmada gerçekten Cenab-ı Hakk'm yaratması birdir. Birbirine benzeme­de ve birbirine benzememe devamlı olarak ağyarda vukûbulur. Onu, biz umumiyetle kulun fiili, âlemin işinin Allah'a mahsus olan yönünden gö­rürüz. Öyle ise âlemin hepsinin Hahk'ı bir olduğu sabit olur. Kula bir fiil isnad edilir. Fakat o yönden değil. Tevfik Allah'tandır;

Sonra hasmının sözüne itiraz ederek der ki : Gerçekten kamışın en üst kısmım hareket halinde gören kimse onu Allah'ın hareket ettirmesi ile başkasının hareket ettirmesi arasını ayırt edemez. Buna göre her ikisinin birbirine benzediği sabit olur. O ise sebeblerden bahsetmek sure­tiyle ikisinin arasının ayırdedilnıesi vacip olur iddiasında bulunmuştur.

Allame Ebu Mansur <r.h.) diyor ki : Ona şöyle denir; belki de onu yer altında bulunan bir hayvan ve şeytajı veyahut da melek hareket et­tirmiştir. O, halktan hiç bir kimsenin bilmediği şeyin gayrinde hangi se-beble Allah katında hakikat olana ulaşabilir ki, gerçekten Allah-u Te-âlâ, onların katında yaratmış olduğu şeyi götürmesine kadir olmadığı bilinsin? Ve yine birbirine olan şiddetli benzemekle kendi nefsi bakımın­dan ona olan ilim yolunun kesilmiş olduğu bilinsin ? Oysaki onun katında sebep Allah'tan olan hususu ayırt etmez. Çünkü o, müşahede ettiğinin gayri değildir. Öyle ise onu nereden ve nasıl bilmiş olur? Kuvvet ancak' Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) der ki : Bu, dünyadaki varlıklardan getirilen de­lil gibidir. Olur ki, kendi yönünden bakmadığı şeyle, kadîm ile hadisin arasını ayırt etmekten aciz kalır. îlk defa ifade edilen durum da bunun gibidir. Bu husus, onun aleyhine iki yönden mütalea edilir:

Birincisi; birincisinde hakikati kendisi ile bilmeye sebep bulamaz. Bununla beraber gördüğümüzün gayri Allah'tan olan bir şey yoktur ki, onunla bilmiş olsun. Öyle ise bunun hiç bir manâsı ve anlamı yoktur.

İkincisi[446] gerçekten itiraz edilen şeyin bir yönden olması caiz değil­dir. Bu husus delâlet eder ki; hadis ile kadîm olanın arasını ayırt etmek­ten aciz olması ancak ona bakmaması ve ondan[447] gafil olup anlamamasından  dolayıdır. Çünkü o, delâlet eden yeri görmemiştir. Bizim üzerinde durduğumuz konu eğer o, gayrinden olursa onun arasını ayırt edecek bir şey yoktur. Böyle olunca sabit olur ki, onların her ikisinin zatından bah­sedilmesi, birbirine benzemektedir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra şu soruyu sorarak itiraz edilmiştir : Onunla başkasından ka­zanılmış olan bilinir mi?

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu muaraza, yani beraber kıl­mak, müktesebin gayri için olup olmaması şüphe edildiğinde vukûbulur ki, onlardan birinin hakikatim bilemez. Bunun içindir ki, her ikisi de be­raber yaratılmış oldukları sabit olur.

Sonra o, nıükteseb olanın bilinmesi değildir, ancak Allah'ın yarat­mış olduğu şeyin bilinmesidir. Onun yaratılışım bilmez. Onun için olan her hangi bir şeyi ondan nefyetmediği gibi[448] onun için olmayanı da ken­disinde var olduğunu ispata kalkışraamıştır. Eğer bunları ifade edersem, yalancı olurum ki, bu da küfürdür. Mu'tezilenin sözüne göre; onun bilin­mesi için hiç bir vecih yoktur. Onu ebedi olarak şekke havale eder, ona asla ulaşamaz. Bu öyle bir manâdır ki Cenab-ı Allah, onunla beraber baş­ka bir ilâh olmasını nefyetmiştir. İşte mu'tezilenin ilimsiz, sefeh olarak gerçekleştirdiği husus budur. Bu husus hakkında da Allah-u Teâlâ, «Al­lah, hiç evlâd edinnıemiştir, beraberinde bir ilâh da yoktur; eğer müş­riklerin dediği gibi Allah'la beraber bir takım ilâhlar olsaydı, o takdirde her ilâh kendi yarattığını götürür, tek başlarına kalarak aralarında ay­rılıklar baş gösterir ve bir kısmı diğerlerine üstün gelirdi.»[449], buyurmuş­tur. Onun sözü, hareketin kendisinin mahlûk olduğunu bilmediğine ulaş­mıştır. Bunun üzerine ayırt etmek, bir araya toplamak gibi her araz hak­kında bu hususun söylenmesi gerekir. Ve böylece ondan her hangi bir şeyin yaratılmasına delâlet etmesi batıl olur. Sonra hareketsiz varlıkların hakikatini bilmeye hiç bir yol yoktur. Sanki onların Allah'ın yaratılması ile olmayıp Allah ile olması ile Allah-u Teâlâ, bizzat kendisi onun yaratıl­masına delil olarak bulunmamıştır. Bu öyle bir sözdür ki, bunu, Şeytan bile tevahhum etmez. Umut edilir ki[450], Allah'ın velilerinden bir veli, ken­disine tââtta bulunması ile bu noktaya ulaşmıştır. Bu gibi hususlardan bizi korumasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederiz.

Onun sözüne göre gerçekten şey, Allah'a delâlet etmez. Ancak, se­bebini bildiği zaman delâlet eder, ki, onun cisimlerden delâlet etmesini dü­şürmesi, onunla Allah-u Teâlâ'yı bilnıesindendir. Ve devamla, der ki; toplu olarak üzerine karar vermiş oldukları şeylerden büyük olanı da, cismin yaratılmasına delil olan, onun hadis olmasıdır. Ve böylece her muhdis olan bunu reddeder. Ve delili sordu; onu yaratmayı bilmeyen kimsenin onun muhdis olduğunu bilmesinin caiz olmasıyla teyid etmiştir.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) der ki : Biz, Allah-u Teâlâ'mn izni ve tev-fiki ile deriz ki, ancak tevhid ehli âlemin hadis olması ve muhdisin var olmasının ispat edilmesi hakkında konuşup fikir yürüttüler. Hiç bir kim­se âlemin yaratılması ve yaratanının var olmasının ispat edilmesi husu­sunda söz söylemeye, fikir yürütmeğe kalkışmadı. Belki de onlar, ilkini kâfi görüp ikinciye lüzum görmediler de sonradan var olanın ispat edil­mesini, yaratmaya mukni bir delil kıldılar da onun gibisini işlediler. Çün­kü onların hepsi için ona, ihtiyaç hissedilir. Bu ise mümkün değildir. O, Kur'ân-ı Kerîm'in cüz, cüz, kısım, kısım olmasıyla mahlûk olduğunu öne sürerek demlendirmeye kalkışmıştır. Bunun gibisi, arazların hepsinde var­dır. Öyle ise onlar için de böyle söylemek gerekir. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra, onlara serlerin ve hastalıkların yaratılması ile delil getirdi. Eğer bunlar zararlı iseler, niçin küfür hakkında böyle demedin?

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bu soru öyle bir sorudur ki, başlangıçta onu hiç bir kimse sormaz. Ancak itiraz etmek suretiyle müstesna. Çünkü bu eşyanın yaratıcısı, eşya ile isimlendirilmez ki, mah-lûkatın fiillerini yaratması ile onların isimleriyle isimlenmesi vacip olsun. Bu nevi, hakikatte gayri için fiil olmayan şeydir. Serlerin fiillerinde ise, bu vardır. Bu hususa gerçekten şeyler, hikmet bakımından serler olma­mıştır. Bilâkis onlar, tevbeyi zikretmekle ve masiyeti menetmekle rah­mettir, kijfür ise, bir yönden hikmet değildir diye cevap vermiştir. Gö-rülmezmi ki küfür, bir kimse tarafından yaratılması caiz değildir. Evvel­kiler ise caizdir.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : îlki hakkında kendisine denir ki; kü­für fiilinin yaratılması çirkindir. O, kendisini müşahede eden kimsenin zikretmesi ile fiili, yapılması büyüktür. Bunun için kendisinden meydana gelen şeyi zikretmesi ile Allah-u Teâlâ'mn kendisini küfürden koruması için Cenab-ı Hakk'a niyaz eder. Bunun üzerine onu, tevhide çağırır. Sonra küfürle, küfreden kimsenin sefih ve ahmak, facir ve fasid olduğunu bilir. Ve yine küfürle onun ismini ve sonuçlarını bilir. Sonra büir ki, o, yani küfür, yaratıcıya hiç bir zarar veremez. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun «küfrü, hiç kimsede bile yaratmaz» sözü, ne dediğini bilmiyen kimsenin sözüdür. Yoksa küfür, kulun fiilinin ismidir. Kul olmayınca kü­für nasıl olur? Bu, hareketin, cismin zeval bulmasından ibaret olduğunu söyleyen kimsenin ifadesi gibidir. O, onun gayrini yaratmaz. Öyle ise Ce-nâb-ı Allah'ın onda küfrü yaratması hikmete binaen olur. Arazların tü­mü ve mahlûkatm öldürülmesi"[451] buna göredir. Kuvvet ancak Allah'tan­dır.

Sonra hastalıkların, bir kimse bulunmadan ve biri için olmadan ya­ratılması caiz olmaz. Sonra hastalıkların hikmet olmasının tahakkuk et­mesi menolunmaz. Zikrolunan hususlar da bunun gibidir. Sonra kendisi­ne şöyle itiraz olundu : Gerçekten siz, arazları yokluktan varlığa çıkar­mağa kadir olduğunuz' zaman niçin onların bunu cisim hakkında yapma­ya kadir olmaları caiz olmaz?

Ebu Mansur (r.h.) der ki : Sualin cevabı böyle olmaz. Fakat cismin yaratılmasının manâsı yok iken sonradan yokluktan varlığa çıkmasıdır. Siz, arazların fiilinde kendinizi böyle vasfettiniz. Orada başka bir şey ol­madığı halde cismin yaratılması için böyle vasfetmek niçin caiz olmasın? Kuvvet ancak Allah'tandır.

Buna fiille cevap verdi ki, o cevap fasiddir. Çünkü biz, kendimiz için fiilimizde, cismin var olması ve bulunmasının yönünden ibaret olan bir yönü gerçekleştirmedik ki, onu kabullenmeyi bize gerektirsin. Onlar ise bunu gerçekleştirdikleri için kendilerine onu gerektirir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra der ki; zira Zeyd'in fiili kudretin fiilinden başka bir şey de­ğildir.   Halbuki siz kudretle fiili işliyorsunuz. Zeydin fiilini nasıl yaptınız?

Cevap olarak denir ki; çünkü Zeyd, bizi kendi fiiline kadir kılmıyor. Onun için o işlememiştir. Allah-u Teâlâ ise kendisiyle cismin var olduğu manâya sizi kadir kılmıştır. Binaenaleyh, kendisiyle sizinle karşı karşıya kaldığımız hususu kabul etmeniz lâzımdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine dedi ki : Kitap ve tasvir edenle ihticac etti; şöyle ki; eğer ikin­cisi, birincisinin bulunduğu hal üzere çıkmasını    murad ederse bu ona mümkün olmaz. Bu da delâlet eder ki; gerçekten evvelki kendisiyle ona göre çıkmamıştır. Bunun üzerine evvelâ şu iddiada bulunuyor ki, gerçek­ten, Allah-u Teâlâ'mn kendisine verdiği o, kudretle öylece olması caiz olur. Eğer, niçin onun gibisi gelmez ? denirse; buna şöyle cevap veriyor : Gerçekten biz her ne kadar o kudretle yapıyorsak, onu biz hepsi bir ara­ya toplanmayan100 sebeplerle yaparız. Tâ ki onlardan hiç bir şey, zihin, hıfz ve çeşitli işler gibilerinden dışarı çıkmasın. Yine der ki : Eğer bunun­la başka bir muhdis vacip olaydı, onunla başka bir tasvir eden vacip olurdu. Ona fiille kargılık verdi; gerçekten acizlik, bizim yapmadığımıza delâlet etmez. Eğer acizlik, onların zikrettikleri şeye delâlet etmiş olsay­dı, güzel olduğu zaman ikinci olurdu. Öyle ise evvelkinin kendisi için ol­duğuna delâlet eder. Sonra, «onu meneden şey nedir?» diye itirazda bu­lundu. Bunun üzerine söyle cevap verdi. Dedi ki, çünkü gerçekten biz, âletle, kudretle, ilaç ve fikirle yaparız. Bunlar ise karar kılıp beraber ol­mazlar. Eğer karar kılıp beraber olsalardı onları yapmaya imkânımız bu­lunurdu. Bunun üzerine kendisine şöyle denir : Seni meneden yönler, se­nin fiilin midir yoksa değil midir? Eğer hayır, derse büyük bir söz söy­lemiş olur ki, onun ilâcı, fikri ve benzeri hususları Cenâb-ı Allah'ın yarat­tıklarıdır. Allah'ın onları yarattığım inkâr ettiği husustur ki, bu sözü­ne göre onu inkâr etmiş bulunuyor. Eğer evet, derse, kendisine denir ki; ondan sormak ise, hepsinden sormaktır. Gerçekten kaderiyeler, şu iddia­da bulundular : Eğer Allah, kudreti bakî kılarsa bu husus mümkün olur. Halbuki, Allah, kudreti fiil için baki kılmıştır. Onların hepsi öyle fiiller­dir ki, onların üzerinde kudret caridir. Kudrete ne oluyor ki karar kılıp beraber bulunmuyor? Sen onun karar kumasını kasdettin. Senin kudre­tin var idi. Bu husus, açıkça ifade ediyor ki, o senin takdir ettiğinin gayri olarak meydana çıkıyor. Manâdan zikrolunan husus, onun birinciden da­ha güzel ve karar kılıp beraber olmak kasdı üzere daha kararlı olarak meydana çıktığının çok "açık bir delilidir. Gerçekten o böylece idi. Çünkü bununla beraber tam manâsı ile çalışsa bile hiç bir kimsenin ilmi, onun havada, mekândaki hareketine, elin yükselip alçalmasını idrak etmeğe ulaşamaz. Fiil ise ondan hâli değildir. Bu yönden fiilin onun gayrine ait olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Buna göre hiç bir kimse çirkin bir füli kasdetmez. Bazan da böyle olur. Bu yönden sabit olur ki, o fiil, onun için değildir. Eğer fiilin bilme­diği ve murad etmediği yönden vukubulması caiz olsaydı; ve onun had­dini ve ulaşacak olduğu yeri bilmek için tam manâsıyla çalışmış olup o fiilin olduğu hal üzere olması kendisi için vukubulmuş olsaydı, onun gibisinin âlemin hepsinde ve peygamberlerin ve başkalarının mucizelerin­de vukubulması caiz olurdu. Tasvir eden hakkındaki söz de[452] fail hakkın­daki sözden ibarettir[453] Suret hakkındaki ifade edilen söz de fiil,hakkın­daki sözün aynıdır; her ikisi arasında hiç bir fark gözetilmez.

Sonra onun, «Eğer Allah, kuvveti baki kılmış olsaydı sözü ki, onun mezhebinde kuvvet, iki vakitte baki kalmaz. Böyle bir sözün hiç bir ma­nâsı yoktur. Sonra fiilden karşılaştığı şey, onun ihtiyar etmiş olduğu şey­den ibarettir. O, neyi kasdediyorsa ve yapıyorsa onu büir. Bu yönden kasdettiği ve yaptığı şey, kendisine ait olur. Biz, geçen konularda bunun hakkında onun bu yönden bilmediği şeyi beyan ettik. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Sonra, bizim nezdimizde fiillerin yaratılmış olduğunu söylemenin lâzım olduğuna dair Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden öne sürdüğümüz delil, Allah-u Teâlâ'mn şu âyeti celîleleridir. «(Ey müşrikler,) sözünüzü ister gizli tutun, ister açığa vurun; (bu ikisi müsavidir.) Çünkü o, (Allah), bütün kalplerin künhünü bilir. Bilmez mi, O, (bütün varlıkları) yaratan? (Şüphesiz gizliyi de bilir, aşikârı da...) O, Lâtiftir, Habîr'dir; (herşeyden haberdardır)»[454]. Eğer Allah-u Teâlâ gizli ve aşikâr olanı yaratıcısı ol­mamış olsaydı, onunla, yani âyet-i celîlelerle kendi ilmine delil getirmez­di. Şu husus, malumdur ki, kendi fiilinin gayrinden olanın bilinmemesi caiz t:masay(i.ı onunla deiU getirmek mümkün olmaz idi. Çünkü bu, gayrinin fiili ile delil getirmek olurdu ki, bunun da hiç bir anlamı olmaz. Yine Al­lah-u Teâlâ, şöyle buyurmuştur. «Sizi, karada (çeşitli vasıtalar üzerinde) ve denizde» (gemilerde gezdiren O'dup...)[455] Başka bir yerde de Cenab-ı Hak, «... Oralarda yolculuk için (muayyen yer ve zamanlarda) gidiş-ge­liş takdir eylemiştik. (Kendilerine de şöyle demiştik) : Geceler ve gün­düzler boyu (her istediğiniz zaman) oralarda emniyet içinde yürüyün.»[456] buyurarak haber vermiştir ki, gerçekten yürümek ve yürütmeyi takdir etmek, onun fiilidir. Yürümek de onunla gerçekleşir. Cenab-ı Hak, başka bir âyet-i celîlede şöyle buyurmuştur : «Yine onun (Allah'ın) âlametle-rindendir ki, kendilerine meyil ülfet edesiniz diye sizin için, kendi cinsiniz­den yarattı...»[457].

Âyet-i celîlede sevgi ve rahmetin yaratılması, Allah'ın âyetlerinden olduğu ve uyumanızın dahi Allah'ın âyetlerinden olduğu haber verilmek­tedir. Yine, O'nun fazlından rızık aramanız da, kendi âyetlerinden oldu­ğunu beyan buyurmaktadır. Başkasının yarattığını kendisi için âyet ve alâmetler kılması çok uzaktır. Çünkü, O alâmetin faili olan için işaret ol­ması daha doğru ve lâyıktır. Onların hepsi ise, yaratma fiilleridir. Allah-u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır : Sonra (Nuh ile İbrahim'in) arkalarından peygamberlerimizi ard arda gönderdik. Bir de arkalarından Meryem'in oğlu îsa'y1 yolladık ve O'na İncil'i verdik. Kendisine bağlı kalanların kalb-lerine ince bir duygu ve bir merhamet ihsan ettik..-»[458] «... îgte Allah, böyle (zalim) kimseleri sevmiyen bir kavmin kalblerine imanı teşbit bu­yurmuş ve kendüerini yüce katından bir rahmet ile kuvvetlendirmiş­tir-. .»[459] Allah, size evlerinizi bir barınak yaptı. Hem göç gününüzde, hem ikametiniz gününde, davar derilerinden hafifçe taşıyacağınız çadırlarla, (onların) yünlerinden, yapağılarından, kıllarından da eskiyecek bir za­mana kadar size (elbise, halı, kilim gibi) eşya ve ticaret malı yaptı[460] «... Ve kalblerini kaskatı ettik...»[461], Umum hakkında da Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor : «... Çünkü Rabb'in dilediğini, hemen noksansız yapar»:[462] Kulların fiillerinde dilediğini yapar ve Cenab-ı Allah, dilediğini yapmayı da vaadetmigtir. Allah-u Teâlâ, yapmadığı bir şey üzere övülmesini seven kimseyi de zemmetmiştir. Müminlere iman nimeti için kendisine hamdet-melerini emretmiştir. Bu hususların kendi fiüî ile olduğu sabit olur. Kuvve: ancak Allah'tandır.

Asıl olan şudur ki; herkesin fiilinin yaratılmasının delâlet etmesi, onun katmda murad edilen şey hakkında göklerin ve yerin yaratılmasına delâletten daha büyüktür ki, onun hakikati akıl ile bilinir. Hakikaten âlemin cevherlerinin kuvvetleri ile hiç bir kimse imtihan olunmamıştır. Tâ ki, herşeyin ondan çıktığını ve onun gibisinin yaratılması imkân ve ihtimali dahilinde olduğunu bilsin. Bilâkis, onu, ancak, onun gibisinin im­kândan çıkması ile bilir. Şu husus malûmdur ki, cevherlerden gayri hak­kındaki işlerin bulunması, onun cevherinin ona ihtimalinin bulunmasının mümkün olmayan şeydendir. Tıpkı uçmak,  eşyayı  yırmak ve  cevherle yüzmek ve cevherlerde bulunan kuvvetlerden başkaları gibi. Herkes bi­lir ki, mahlûkattan hiç bir kimsenin kendi fiili hakkında tedbiri yoktur. Kendi maksûdunun dışına çıkan ve onun sınırlandırdığı sınırdan noksan olan gey ile zarurî olarak bilir. Ve bu husus onu takdirine gücü ve kuv­vetinin yetmesinin muhtemel olmayan şey ile mukadder olmuş olur. Böy­lece onunla bilir ki, kendisiyle tayin olan şey, onun takdir etmiş ve dile­diği şekilde meydana çıkarmış olduğu şeyin ta kendisidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bununla beraber mu'tezile nezdinde Allati'm yaratması, onun yok iken sonradan var etmesinden başka bir şey değildir. Ve hakikaten Al­lah, devamlı olarak mevcuttur. Bu manâ herkesin fiilinde de mevcuttur. Oysaki eğer emir ve nehiy olmamış olsaydı, aklın bir şeyi Allah'ın kudre­tinden çıkarması ve bir şeyi başkasının fiilinden menetmesi ihtimali ol­mazdı. Emir ve nehiy "kendisini söylemeyi gerektiren manâ ile beraber hak yeridir ki, eğer onlar olmasalardı o, devamlı olarak bulunurdu. Böy­lece akılla bilinen ve onu zaruretle icabettiren şey, cehaletle, hikmetle ve lıâdis olmakla reddolunmuş olur. Eğer bu caiz olmuş olsaydı, her şey üze­rine olan Allah'ın kudretini ispat etme bakımından akılda bulunan şeyle emir ve nehyin inkâr edilmesi caiz olurdu. Bilâkis, Allah'ın kudreti, eşya üzerine carîdir. O, bir şeyden değil, veyahut mahlûkatı ihdas etmekten değil, öyle ihdas etmek ki, onun benzeri, başkasının fiilini yaratmakta daha şayanı taaccüptür. Çünkü eğer başkasının onun üzerine kudreti ol­mamış olsaydı onun Allah'da ve Allah'ın kudretinde gerçekleşmesi hak­kında akîl olan kimse sarsılmış olmaz idi[463]. Allah'tan ona olan kudretini biaynihî nefyetmek caiz değildir. Çünkü caiz olmuş olsaydı, bir şey üze­rine kendi nefsi ile değil, başkası ile kadir olmuş gibi olurdu. Allah-u Te­âlâ bu gibi hususlardan yücedir, beri ve münezzehtir. [464]

 

Kulun Kudreti Veyahut Gücü Ve Takati

 

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Bizim nezdimizde asıl olan odur ki; gerçekten kudret ismi ile anılan şey iki kısımdır :

Birincisi : Sebeblerin saliklerin salim, aletlerin de sıhhatli olmasıdır.

Bunlarda fiillere takaddüm[465] eder. Onların hakikatleri, her ne kadar fiil­ler ancak onlarla meydana gelip ayakta dururlarsa da, onlar fiiller için yapılmış değildir. Fakat onlar, Allah-u Teâla'nın nimetlerindendir. Allah onları dilediğine ikram etmiş, ve sonra, nimetlere ulaşmaları akıllarının onları anlamağa ulaştığı zaman onlara karşı şükretmelerini kendileri is­temiştir.[466] Çünkü onun o anda ve çağda akıl sahibi olanlara teklif edilmesi haktir[467] o da nimetlerin şükrünün edâ edilmesi ve nimetlerin hakikatinin bilinmesi, nimetlere nankörlük edilmesi ve onların hakikatinin bilinme-meşinin nehyedilmesidir. Eğer o, olmamış olsaydı akılda nimete nankör­lük etmeden korunma, ona şükretmenin lâzım olması gibi bir şey geç­meksizin emir ve nehiyden birisi ihtimal dahilinde bulunmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.

İkincisi : Bir manâdır ki, haddinin açıklanması için herhangi bir şeyle imkân dahilinde olması, ancak, onun fül için olmasından başka bîr şeyde olmaz. O her hangi bir hal ile vaki olmaz ki, vukûbulduğunda ken­disi ile fiil vaki' olmasın. Bir gTup insanlar katında ise ondan önce, yani, onun gibisi ile sevap ve azabın bulunması ve fiilin hafif olup kolaylaşma­sı olan ihtiyarî fiilden önce vuku bulur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra gücün kısımlara aynldıgma Allah-u Teâla'nın şu âyet-i celîle-leri delâlet etmektedir : Fakat kim, (keffaret ödemek için bir köle) bu­lamazsa, yine cinsî münasebeti bulunmadan önce, arka arkaya (aralıksız) iki ay oruç tutmak vardır. Ona da gücü yetmeyen (sabah-akşam) alt­mış yoksulu doyursun[468], onun dediği -âyet-i celîlede beyan edilen- şu sözü de[469]aynı hususu ifade ediyor. Âyet-i celîlede meâlen «... Bununla beraber eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber sefere çıkardık...»[470]

Sonra hakikaten, güçten maksad, haller ve sebeblere olan güçtür. Yoksa fiile olan güç değildir. Bu da birkaç yönden ispat edilir.

1- Allah-u Teâla'nın «ona da gücü yetmeyen» kavli ancak iki ay oruç tutmaktır. Hiç bir kimse o müddet için kendisine fiili icra etmek için kudret gelmeyeceğini bilemez. Öyle ise ondan maksad ve muradın gücün bulunması olduğu sabit olur. Münafıklar da onun gibidir. Onlar kendisinde fiillerin bulunduğu gibi bilmiyorlardı. Onlar ancak onunla, hastalığı veyahut malın kayıp olmasını murâd etmişlerdir. Nitekim Ce-nâb-ı Allah, kavl-i celîlinde şöyle beyan buyurmaktadır[471]. «Allah'a ve Resu­lüne sadık kalmak (hiç bir fenalığa meyletmemek şartıyle, ne zayıflara (ihtiyar, çocuk ve sakatlara), ne hastalara, ne de sarfedeceklerini bula­mayan fakirlere, savaştan geri kalmakta bir günah yoktur. İyilik eden­leri ayıplamaya bir yol yoktur. Allah da Gafûr'dur, Rahîm'dir[472]. Bir de o kimselere günah yoktur ki, kendilerini bindirip savaşa sevkedesin diye, sana geldikleri zaman (kendilerine) sizi bindirecek bir hayvan bulamı­yorum, demiştin. Bu uğurda sarf edecekleri şeyi bulamadıklarından do­layı kendilerinden gözleri yaş döke döke döndüler. Muâhazeye yok, an­cak o kimselerdir ki, zengin oldukları halde, savaştan geri kalmak için senden izin isterler. Bunlar kadınlarla beraber olmağa razı oldular. Allah da kalblerini mühürledi. Artık başlarına gelecek felâketi bilmezler[473]. Di­ğer bir delil : Bilinen bir şeydir ki, gerçekten bulunan güç iki ay müd­detle kalmaz. Savaşma gücü de, düşmanla karşı! aşıncaya dek Medîne-i Münevvere'de bulundukları zamanda bakî kalır. Bilakis güç zaman zaman var olup yenilenir. Onlara, lâzım olan, gücün ilk meydana geleceğini bil­meden önce savaşa çıkmaktı. Bunun içindir ki, onlar : Bununla beraber, eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber sefere çıkardık» Sözle­rinde yalancıdırlar. Çünkü onlar ilkin gücün nefy edilme sini gerçekleş­tirdiler. Artık sabit olmuştur ki, o güçten murad edilen, fiillere olan güç değil, sebeb ve hallere olan güçtür. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine, Allah-u Teâla'nın hakikaten onların ve onu bilmek için delil, kendilerine zahir olmadığını bildiği şeyde inatlaşmaları ile bir kavmi ayıplayıp onlara sitem etmesi caiz olmaz. Onun, beraber, önce, baki ka­lır ve baki kalmaz diye hakkında kelâm ettiği kuvvetin ihtimalini avam­dan olan hiç bir kimse düşünemez. Ve onlara aklı da ermez. Böylece sabit olur ki, münafıklar hakkındaki müşahede ve müsaade edilen, onların bil­dikleri ve idrak ettikleri husustur. Bu hususu Cenab-ı Hakk'ın şu âyet-i celîlesi teyîd etmektedir : «Sizden her kim, hür olan mümin, kadınları nikâh edecek bir zenginliğe kudreti olmazsa...»[474]  «Azık ve binek bakımuıdan yoluna gücü yeten her kimsenin o Beyt'i haccetmesi, insanlar ülserinde Allah'ın hakkıdır, farzdır...»[475]. Bu nevi onsuz hitap ve teklifin bulunmayacağı üzere ittifak edilen hususlardandır. Ve o, Öyfe güçlerden­dir ki, onun bulunmamasından dolayı fiilin terkedilmesinden sitem ve ayıplama vukubulmaz ve bu güç tam mânâsı île elde edilmedikçe de hi­tap vaki olmaz. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i celîlelerin te'vil ve tefsirleri buna göredir : «Allah, bir kimseye, ancak gücü yettiği kadar teklif eder.»[476], Yine Cenab-ı Hakk'ın şu kavl-i celîli de o hususu beyân etmek­tedir : «... Annelerin yiyeceği ve giyeceği,[477] orta hal üzere gücü yettiği kadar çocuuğn babası üzerinedir. Hiç kimse gücünden ziyadesiyle mükel­lef tutulmaz. »[478] Bunların hepsi fiillerin vukubulmazdan önceki haller ve sebeblerin ifade edildiği zaman zikredilmişlerdir. Kullara fiili gerçek­leştiren tümünün sözü ve görüşü buna göredir. Aynı fikir ve görüşte birleşmeleri ise konuya iki yönden bakıldığmdandır.

Birincisi : Kendisinde bulunmayan sebebin kullanılmasıyla emrin mümkün olmaması. Bunlar ise sebeblerden ibarettir. Meselâ, görme gücü yokken, gör, veyahut eli olmayana elini uzat denir.

İkincisi : Emir ve nehiyin her ikisi de, ancak şükrü yerine getirme ve nankörlükten kaçınma hakkında olurlar. Herhangi bir nimet zahir ol­mayan ve onun bilinmesine güç ve takat bulunmayan[479] şey hakkında fi­ilin bulunması muhtemel değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Diğer gücün bulunduğuna Cenab-ı Hakk'ın şu âyet-i celîlesi delâlet etmektedir : «... Çünkü dünyada, hakkı işitmeğe güçleri yetmez ve ger­çeği görmezlerdi.»[480]

Mûsâ aleyhisselamm dostu ve arkadaşı Hızır'a söylediğini beyan eden Cenab-ı Hakk'ın kelâm-ı celîli de bu hususu çok,güzel bir şekilde beyan buyurmaktadır : «Hızır; — Sen benimle asla sabredemezsin de­medim mî? dedi.»[481] «Hızır dedi ki :   Sen benimle asla sabredemezsin demedîm mi sana?»[482] Sonra şöyle dedi : «... işte sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.»[483] Bunların hepsi hallere kudretin gerçekleştiğini gösterir. Onları, fiillerin izale edilmesinden dolayı nefyetmiştir. Allah-u Teâlâ'nın : «Ö'nun için gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun...»[484] kavl-i celîli ve daha başkaları da böyledir.

Sonra, kudretin bu nevinin hakikati bulunmaksızın külfetin, me­şakkatin gerektiğinin delili naklî ve aklî olan delillerdir. Naklî delili ise, güç ve takati nefyeden âyetlerden haber verilen hususlardır. Sonra, emir, nehiy ve onları ifade etmek, aklın idrak etmesidir. Sonra bu hususu yine Allah-u Teâlâ'nın : «Azık ve binek bakımından, yoluna gücü yeten her kimsenin O Beyt'i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın hakkıdır, farzı­dır.»[485] kavl-i celîli izah etmektedir. Şu husus bilinen bir gerçektir ki, azık ve binecek bulununcaya dek[486] fiillerin hakikatlanna ulaşmanın hiç bir yolu yoktur. Eğer onun vacip olması ancak kudretin hakikati olarak fiili yerine getiren kudretin bulunması ile olsaydı, O'nun hiç bir kimseye vacip olmaması lâzım gelmezdi. Çünkü fiiller üzerine olan kudret vakit ve zamanların var olması ile var olandır. Hacc, kudretin gelmesine dek farz olmaz. Kudret ise ancak yolu katetnıekle varid olur. Böylece onun için Haccı eda etmemesi mümkün olur. Çünkü o anda Hacc farz değil­dir, savaş işi de böyledir. Zira, eğer kendisiyle beraber bulunan sebeb­lerin kuvveti, ona ulaşmadığı bilinirse, ona savaşa çıkması teklif olun­maz. Malumdur ki, akim kuvveti bulûğ çağma erdikten sonradır. O, hal­de beraberinde değildir. Savaşa çıkmayan kimseye sitem edihnesinden-dir ki, ona savaşa çıkmak farz olmuş idi. Namaz kılmayı, oruç tutmayı ve daha onlardan başkalarını da böyle buluyoruz. Her ne kadar, fiilin hakikatim gerçekleştirmek için kudret, çalışmakla bulunursa da, onla­rın sorumluluğundan bedel verme suretiyle çıkması mümkün olur. Böy­lece sabit olmuştur ki, eşyanın farz olması, kudretle değil, haller ve se-beblerledir. Bütfin ibadetler buna göredir. Kim ki; kendisiyle namaz, oruç, Hacc'ın tamamlanacağı sebebin kendisinde bulunmadığını bilirse, onların başlangıcında, kendisi mükellef olmaz.

Sonra fiillerin kuvveti bakî kalmaz. Kendisi ile kesinlik bulacak olan şey, mevcut değildir. Tekellüf ise lâzımdır. Zekâtlar da böyledir; her ne kadar meydana gelecek özürlerden dolayı edâ edilmesi mümkün ol­mama ihtimâli olsa da malların varlığı ve üzerlerinden yılların geçme­siyle vacip olur. Kuvvet ancak Allah'tandır. Naklî delilin gelmesi ve Al­lah'tan yardım isteme ve emrolunan ibadetleri yerine getirebilmek için Allah'tan güç talep etmede lisanların ittifak etmesi de buna göredir. Eğer kuvvet veyahut ibadet mevcud olmuş olup bulunmaması ile yü­kümlülük düşmüş olsaydı, bu hususta niyazda bulunmak doğru olmaz­dı ve verilen kuvvet nimetine şükretmeyip nankörlük etme emri sadır muş olurdu. Zikrettiğimiz hususlar ile onsuz teklifin gerektiği sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Şuayb aleyhisselaniın «Ben ancak gücümün yettiği kadar islâh et­mek istiyorum»[487], sözü buna göredir. Bu sözdür ki, gücünün bulunması ile söylediği sözünü gerçekleştirdiğini ispat etti. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra kudreti ispat etmek de kendisinde bulunan mânâyı gerçek­leştirmiştir ki, onunla iki ilâhın varlığını ortaya atan kimsenin sözünü iptal etmiştir. O da iki ilândan her birinin diğerinin ispat etmek istediği şeyi nefyetmeğe kadir olmasıdır. Veyahut da birinin, diğerinin ilminin ulaşamadığı şey ile memnun olmasıdır. Kulu, Allah-u Teâlâ'mn olmama­sını bilmediği şeye veyahut Allah'ın kendisi ile haber verdiği şeyde Al­lah'ı yalancı kılmasına kim kadir kılmıştır? Ve Allah-u Teâlâ'mn ibka etmesini[488] istediği hususu yok etmeğe onu kim kadir kılmıştır? Kul, Al­lah'ı sefih, cahil ve sözünü yerine getirmeyen olarak vasfetmesine ka­dir midir? Vasfı bu olan kimse, ilâh değildir. Bunun gibisiyle seneviye-lerin sözünü nefyettiler. Bununla beraber şu husus, şayân-i taaccüb bir iştir ki, Allah-u Teâlâ kendi rubûbiyetini nakzetmek için birisini güçlen­dirsin. Çünkü onu yalancı yapmaya mâlik olur, onu cahil kılmaya da kadir olur. Vaadettiğini yerine getirmekten de kendisini âciz kılar. Ka­dir olmak hususlarından bu gibisini aptalların en aptalı işlemez. Nasıl olur da Ahkem'ül - Hâkimin olan Cenab-ı Allah jşler?

Onların sözüne göre beşerin âlemin tedbirini noksanlaştırmaya[489] kud­reti olur. Peygamberlerin de yeryüzünde Allah'ın delilinin zahir olmaması için kuvvet bulunur. Beşerden herbirinin âlemin tedbirinin carı oldu­ğu yönünden imtina etmesine maliktir. Bu hususta âlemin ahvalinin yerin ve göğün yaratılmasının insanoğlunun elinde olmasına mebnîdir. Allah-u Teâlâ ise onun bu fiilleri yaratmaya kudreti yoktur. Bütün hal ve durumlar insanların elindedir. İnsanların bu hususlardan bir şey iş­lemelerine kudretleri vardır. Öyle ise bu hususlar için en yüksek minnet ve en yüce nimet onlar içindir. Çünkü onun kudretinin mene&Umesı ve tedbirinin geçerli olması hakkındaki kudretle Allah'ın icâd ettiği ve ted­bir ettiği şeyi işlediler. Allah'ın mülkü ve sultanı, dilediği ve tedbir et­tiği şey üzere tamam oldu ki bu sözlerin hepsi en çirkin sözdür. Tevfik Allah'tandır.

Sonra mahrukatta bu sözün bulunması zahirdir.26 Şöyle ki : Ben bu işimi yapmaya kadir değilim veyahut bunun bana nakledilmesine gücüm yetmez denir. Halbuki Allahu Teâlâ'mn böyle olması[490] caiz değildir. Yani hakikatte yalan olan "bir şeyle onlardan birbirleriyle menedilmeksizin dillerin bu hususları söylemesi caiz değildir. Onlar, hakikaten kendile­rinde hallere ve sebeblere karşı güçleri olduğunu bilirler. Böylece sabit olur ki, onların nezdinde bu hususların ardında öyle bir kudret vardır ki, onlar bunu fiillere güçleri yetmediklerini de zikrederler. Yoksa ev­hamı, hallere döndürecek hususa hamletmekte değil,[491] Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Bu hususlara bakıldığında anlaşılır ki, gerçekten kuvvet, hakikatte araz oîan cismin cüzlerinden değildir. Arazlar ise baki kalmazlar. Çün­kü yok olması muhtemel olan şeyin bakı kalması caiz değildir. Kendisin­den gayri olan bakî kalma müstesna. Araz, bizatihi kâim olmayan şey ile ağyari kabul etmez. Gayrinde bakî kalmak suretiyle bir şeyin de bakî kalması mümkün değildir. Böylece bakî kalma bâtıl olmuş olur. Sonra fiillerin hakikatinin fesada uğraması eğer fiilin vaktinde olmazsa ken­dilerinden önce geçen sebeblerledir. Fiilin kuvveti de onun gibidir. Öyle ise fiille beraber olduğunu söylemek lâzım gelir. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Yine gerçekten kuvvet, ancak fiiller için bulunur. Kudretle vasfolun-duktan sonra aczin meydana gelmesi caizdir. Eğer fiil için olan kudret, ondan sonra olmuş olsaydı, fiille aciz olan kimsede bulunur idi ki, bu da fasid olup tenakuz teşkil eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine, gerçekten kuvvetler eğer haller için varid olmuş[492]olsaydı, ful­ler var olmazdan evvel bütün fiiller hakkında o kudretlere sahip olun­duğu için Allah'a (c.c.) ihtiyaç duyulmazdı. Halbuki Cenab-ı Allah, bü­tün - mahlûkatı kendisine muhtaç kılmıştır. Bütün mahlûkat fakirdir, Allah ise, Ganî'dir, kimseye muhtaç değüdir, Hamîd'dir.

Bize gereken ihtiyaçtan daha lâyık ve gerçek olarak Allaha muh­taç olmamalarının vukubulması caiz değildir.

Asıl olan[493] şudur ki, gerçekten kuvvet, bakî kalmadığı zaman be­kaya ihtiyaç zail olur. Fül de mevcut değildir. Öyle ise fiil olmazdan önce Allah'tan müstağni olmuş olur ki, bu söz, naklî deliller ile çirkin olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine, hakikaten kuvvet, zatı ile bilinmiyor. Ve Allah-u Teâlâ'nın onun hakikatini akılda var etmesinden başka kendisini bildirecek bir tarifi de yoktur. Akil ise, fiüin var olmasından önce mevcut değildir. Aklın bulunması da kudretledir. Öyle ise sabit olur ki, o, kudrete fiil­den önce değil, fiilin olduğu zaman şahit olup görmüştür. Tevfik Allah'­tandır.

Ve yine, hakikaten fail olmayanın kadir olduğunun göründüğü ke­sinlikle söylenemez. Tıpkı aciz olanın fail olarak bulunmadığı gibi. Bi­naenaleyh kudretle hükmetmek, fiili de nefyetmek caiz^ değildir. Tıpkı acizle fiilin bulunmasını söylemenin caiz olmadığı gibi. Çünkü her ikisi de birlikte var olmaktan çıkmakta birdirler. Bununla beraber hakikat­te mânâya zıd olma bakımından aklen bu hususları ifade etmek çok uzaktır. Ölüm ve benzeri gibi hususlar nazarı itibare alınmaz. Çünkü ölüm, genellikle acizdir. Hayat ise umum olarak kudret değildir. Ken­disi ile beraber fiil bulunmadan hayatın bir müddet bulunması caizdir. Fakat bir kadir olanın kendisinde fiil bulunmazdan iki vakitte bulunma­sı caiz değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.                                       

Biz gerçekten dünyada sebebleri görürüz ve buluruz. Çünkü sebeb-ler, eşyanın var olmasını icabettirecek vakitlerde kendisi için sebeb olan şeysiz bulunmamaları bakımından var olurlar. Bununla beraber[494]bu sebebler çıkarmakla beraber çıkmak, izale etmekle beraber zeval bulmak, lezzet alanla beraber lezzetli olmak, fiille beraber yorulmak gibi mec­buri veyahut ihtiyarî olurlar. Sonra onlardan ihtiyarî olanlar da vardır. imânla beraber Allah'ın dostu olmak, küfürle de Allah'ın düşmanı ol­mak gibi. Kabul etmek ve reddetmek ve bunların benzerleri gibi husus­lar da böyledir. Eşyaya hükmetme ve onlara isim verme hakkı da buna göredir. Her ne kadar Allah-u Teâlâ, ezelde fiille mevsuf ise de gerçek­ten o, gayrîne zikri yaklaştırıldığında O'nun vakti, o gayri için olmayan vakitle zikrolunur. Tıpkı şöyle denildiği gibi : Allah-u Teâlâ, onun ol­ması vaktinde var idi ve onu devamlı olarak biliyordu. Ve Allah, onun var olduğu vakit mevcut idi. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Mu'tezile topluluğunun iddiada bulundukları hususlardan başka bir vecih de şöyledir : Gerçekten memnu' olan mutlak olarak kendisine fii­lin vukuu, kudretin yok olmasıyla değildir. Böylece onu kudretin ve menedilmenin yok olmasıyla inkâr etmediler. Fiilin mümkün olmaması ile beraber kudretin yok olması birdir. Bununla beraber herhangi bir halde menetme vukubuiması halinde fiilin bulunması caiz değüdir. Amma kudretten tekaddüm eden şeyle kudretin kaybolması ile beraber fiilin bulunması caiz olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu konuda asıl olan şudur ki, gerçekten kudret eğer onun fiili ol­mamış olsaydı, —oysaki kendisi mevcuttur— kendisi ile fiil olur, fakat kendisi mevcut değildir. Bunun üzerine gerçekte kudret yok olduğu za­man, fiil için sebep olmuş olur. Bu söz de kudretsiz fiilin[495] bulunduğunu ifade etmek olur. Böylece fül failin kadir olmadığına delil olmuş olur. Oysaki onlar, bununla Allah'ın kadir olduğuna dair delil getirdiler. Böy­lece görünürde delil getirme yeri bâtıl olur. Çünkü kendisinde hak olan onun fiil anında kadir olmadığının bilinmesidir. Öyle ise fiil, kudretin nefye dilmesine delil olur. Bu husus da tevhidi iptal eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Kudret mevcud olduğu halde onun bulunması fayda vermediği za­man bulunduğu vakitteki bulunması ile bulunmaması birdir. Buna göre onun üzerine fiilin vaki olduğu, kudretin vaki olmadığını veyahut da kud­retin onunla beraber var olduğunu ifade etmek gerekir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [496]

 

Mes'ele (İki Zatda Bir Kudretin Carî Olması Ve Güç Yetmeyen Şeyin Teklif Edilmesi Hakkındaki Sözler Ve Görüşler)

 

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra bu söz ve görüş sahibi olanlar, "tââtin kuvveti hakkında masiyet için o, salih olur mu[497] veyahut olmaz mı", diye ihtilâf ettiler. Bir grup, kudretin iki işe yani tâât ve masiyetin her ikisine sâlih olur[498] dediler. Bu söz, Ebu Hanîfe ve ona tabi olan cemaatinin[499] sözüdür. Evet, bu sözü i'tizal ehlinin tümünün düşü­nüldüğünde ispat ettiği[500] görülür. Ve güç yetirilmeyen şeyin gerçekleş­tirilmesi ile söylemelerini onlara gerektirir, işte bu, onların kuvvetin tekaddüm etmesini söylemelerine sebeb olmuştur. Tevfik Allah'tandır.

Bunun aslı şudur ki : Gerçekten söz sebeblerinden olan bir sebep, bir şey için ve onun zıttı için sâlih olduğu vakit, kudret te böyledir. Bununla beraber kudretin iki işe, yani, tâât ve masiyete sâlih olmağının nefyedilmesi, kendisi ile meydana gelen şeyin zıttını işlemeğe olan kud­reti yok eder. Aynı vakitte hem onunla emrolunmuş olur ve hem de on­dan nehyolunmuş olur. Buna göre bir kudretin, bir şeye ve zıttma vu-kubulduğunun söylenmesi gerekir ki, emir ve nehiy, kuvvetin kapsa­mında bulunmuş olsun. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra asıl olan gerçekten şudur ki : Bir şey için sâlih olan her şey, onun zıttı için sâlih olmaz. Böylece tabiatiyle olan şey, ihtiyarî olarak bulunmaz. Eğer kudret her ikisine sâlih olmamış[501] olsaydı, tabiatiyle vaki olan şeyin ihtiyarî olarak vaki pîması vücud bulmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onlardan bir cemaat da şöyle der : Tâât üzerine carî olan kuvvet, masiyet üzerine cari olan kuvvetin gayridir. Bu sözü söyliyenlerden ba­zısı   Hüseyin   ve   diğerleridir.   Onlar,   şu   görüşü   savunuyorlar;   gerçekten tââta olan kuvvet, tevfik ve ismettir. Masiyete olan kuvvet ;ye, rezil rüsvay olmak ve ihtiyari olan Beyi terketmektir. Buna delil olarak da yardım ve korunmanın talep edilmesinin bulunmasını gösteriyorlar.

Onların delili ise, kendileriyle birlikte şüphe bulunmamasının kav-ranılmasıyle korunması ve yardım olunmasının talep edilmesi ve ken­disinin isabetli olduğunu ihata etmesiyle muvaffakiyet edilmesinin bu­lunmasıdır. Açık olan bir ifade ile, «Ey Allah'ım, sana itaat etmekte beni güçlendir; sana itaatte bulunmak üzere bana yardım et,» diye duâ edilmesi ve şüpheye düşmek, hüsranda kalıp rüsvay olmaktan Allah'a sığınmak da böyledir. Bunun üzerine şu husus sabit olur ki, eğer şüp­heye düşmekle, isabet etmeğe muvaffak olmaktan her birisi ile meyda­na gelen şey, diğeri ile meydana gelenin aynısı olmuş olsaydı, talep edip istediği şeye sığındığı şeydan daha iyi ve doğru olmazdı. Ve eğer ismet ve şüphe bulunmuş olsaydı, kalt mutmain olmazdı. Buna göre, gerçek­ten bunlardan her nevi kuvveti, diğerinin kuvvetinin gayri olduğu sabit olur. Ve yine sabit olur ki, O, ismet (korunma) ve tevfîki istemek, tıpkı yardım olunma, ve güçlendirmeyi talep etmek gibidir kit hakikatte on-larm her ikisi de birdir. Hiç bir kimse, kâfir hakkında onun küfürden korunmuş olup imana muvaffak olduğunu söyliyemez. Amma bu hu­susu mümin hakkında ifade etmekten kendisini engelliyen bulunmaz. Öyle ise gerçekten onun mânâsı iman için yardım talep etmek olduğu gibi diğeri de hüsranda kalıp rüsvay olmaktan ibaret olduğu sabit olur. Yine şu bir gerçektir ki, kendisiyle iki fiil meydana gelmeyi sâlih olma­sı için bir kuvvet iki vakitte bulunması bakımından baki kalmaz. Birbi­rine zıd olan iki fülin bir vakitte bulunmasının da yolu yoktur. Binâena­leyh onun, her ikisi için değil, ikiden biri için kuvvet olduğu sabit olur ve her ikisi için olan da onlara ihtimali olduğu için bakî kalır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Yine gerçekten kuvvetin bulunması, ancak bulunduğu yerde bulun­ması ile caiz olur. Tıpkı yakmakta ateş, soğutmakta da karın olduğu gibi. O, kendisinde yaratılış itibariyle mecburi olanlarda vaki olur. Bu da tıpkı imanla dostluğun, küfürle de düşmanlığın bulunması gibi. Her iki­sinin birbirine benzemediği içindir ki, onların sebebleri de birbirlerine benzemezler. İki iş üzere vaki olacak olan kuvvetin durumu da onun gi­bidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra biz, mu'tezilemn söz ve görüşleri, her ne kadar söylenip öne sürüldüğünde kulağa tatlı gelip gerçek olduğu şüphesini verirse de, tet­kik edildiğinde söz ve görüşlerinin çirkinliğini beyan eden hususlardan biz, bir kısmını zikredeceğiz. Tevfik Allah'tandır.

Onların sözlerinden bazıları şunlardır : Gerçekten kuvvet iki va­kitte baki kalmaz. Kuvvet, fiilin işlendiği anda bulunmaz; hakikatte fiil vaki olur ve fakat fiilin vuku bulduğu vakit onu meydana getirecek olan kuvvet bulunmaz.[502] İşte bu mecburi olan ilim ve fiilin tabiatiyle vukubul-masıdır. Sonra onun gibisinin hakkı mecburi olma olduğuna delâlet et­mesidir.[503] Zira fiilin sebeplerinin tümünün kaybolup yok olması, fiilin vaktinde bulunmasını engeller ve sahibi de mecburiyetle vasfolunur. Binaenaleyh fiili meydana getirecek olan kuvvetin yok olup bulunma­ması mecburi olmakla ifade edilmeye daha lâyıktır. Bunun üzerine on lar, kendisi ile Allah-u Teâlâ'nın velisi olacak olduğu şeyde fiili mecburi kıldılar. Allah'a düşman yapacak olan şeyde de fiili ihtiyarî kıldılar. Bu hususu tavzih edenlerden biri de onların şu sözleridir. Onlar diyorlar ki : Gerçekten bulunduğu vakitten ikinci bir vakitte hareket etmeğe nıurad eden kimsenin bu hareketi mutlaka vukubulur. Onu kendisinden men edemez. Kendisinde o hareket ancak başkası tarafından men edilir. İşte bu da mecburi olmanın alamet ve işaretidir. Sonra onun gibisiyle dost­luk ve düşmanlık vacip olur. Bu ise aklen kötü ve çirkindir.

Yine mu'tezilenin şöyle bir sözü vardır : Fiilin yapıldığı zaman ona ne emir ve ne de nehiy varid olmuştur. Ancak o vakit müslümanlarm dediğine göre mecazî olarak emir ve nehiy gelmiştir. O'nun fiille me­mur olmasının mânâsı, ancak fiili yapmak için daha Önceden varid ol­muştu anlamına gelir. O, fiili yapmakla emrolunmuş veya nehyolunmuş olmadığında ise, fiili işlediğinde ne emri yerine getirmiş olur ve ne de nehyi irtikâb etmiş olur. Bununla da dostluk ve düşmanlık vacib olur. Buna göre, her ikisi de hakikatte var olmuş olurlar. Yoksa, tâât ve ma-siyetten dolayı var olmuş veyahut, emir veya nehiyden dolayı var ol­muş değillerdir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Buna göre de şöyle demişlerdir : O, fiille bulunduğu vakit değil, ikinci vakitte memurdur. İkinci vakit gelince de bulunduğu vakit memur olmadığı için üçüncü vakitte memur olur. Devamlı ve ebedi olarak böy­lece bulunur. Binâenaleyh her vakitte emrolunduğunu[504] istemez. Aynı za­manda da emri terketmiş[505] olmaz. Çünkü o, terk ettiği vakit fiili yap­makla memur değildi.  Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, aklen idrâk edilmesi gereken hususta asıl olan şudur ki, gerçekten yarın yapılması ile emrolunan her memur, bulunduğu an ve halde yapmakla memur değildir. Böylece yakın bir zamanda vacip olur. Buna göre de, gelecek vakitte işlemesi ilk vakûbulan emirle, içinde bu­lunduğu vakitte memur olması aklen vacip olmaz. Sonra onlarla, ikinci vakitte de o fiille memur olmadığı gibi, zıddı ile de nehyedilmiş değildir. Onların sözüne göre aklen ihtimal dahilinde olan şeyle emir ve nehyin hakikati bâtıl olur. Aklen reddedilen şeyle de sözleri bâtıl olur. Bunlar­la beraber onlar, o fiilde, fiili yapan için kudreti olmadığını ileri sürü­yorlar. İşte bunun içindir ki, onların sözüne göre güç yettirilemeyen şeyle teklif vukûbulmuş oluyor. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra mu'tezilelerle Hüseyin arasındaki meselenin hiç bir mânâsı yoktur. Çünkü Hüseyin; herşey ki kendisi ile tâât fiili olur, tevfik ve ismetin gayri kâfirde bulunur diyor. Mu'tezile ise Hüseyin'e, muvafakat ediyorlar. Zira onlar kâfir, tevfik ve ismet'le vasfolunmaz. Yani, bu iki sıfat kâfirde bulunmaz, diyorlar. Onların arasındaki görüş ayrılığı ona kuvvet ismini[506] vermek1 veya vermemekte vuku'bulmuştur. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Sonra bizim katımızda mesele hakkında asıl olan şudur ki, gerçek­ten fiili işlemeğe kuvveti olmayan kimsede fiilin bulunması, fiilin mânâ­sım iptal eder ve onu başkasına verir. Fiil bilmeyen kimsede fiilin bu­lunması da böyledir; o caiz değildir. Her ne kadar eğer talep olunursa, kendisini elde etmeği muvaffak olacak şeylerden olanın hakikati olmaz­sa da, ilim sebebiyle hitab gerekir. Kudret de böyledir. Facir ise kendi­sinin gücü yettiği şeyin kendisinden zail olduğu için mükellef olması lâzım gelmez. Tıpkı, bileceği şey kendisinden fevt olduğu için mecnun mükellef olmadığı gibi. Tevfik ancak Allah'tandır.

Sonra Kâ'bî'nin hükümleri hakkındaki yanlış anlayışını beyan eden hususlardan ifade ettiğini zikredeceğiz :   Kâ'bî, iddia ediyor ki, gerçe,kten güç yettirünıeyen şeyle teklif, bedîhî olarak aklen çirkindir. Bu an­cak sıhhatten ibaret olan zahirî kuvvetin gayri, takatin bilinmemesin­den ibaret olan ve akılda ancak böyle bulunan için doğrudur. Amma bu­nun gayri, onun dediği gibi değildir. Bilâkis Allah-u Teâlâ[507] Musa aley-hisselamın dostu olan Hızır aleyhisselama gücünün yetmediğini[508] bildiği şeyle teklif etmiştir. Bedîhî olarak[509] taksim edilmesi de onun gibi bilin-miyen şeyin teklif edilmesi de böyledir. Birinci husus da. bunun gibidir.

Sonra kendisine şöyle denilir : Yine fiilin vuku'bulduğu vakit gücün yetmediği şeyle teklifde bulunmak aklen çirkin olduğu da böyledir. Amma senin çirkin olarak iddia ettiğin husus, kuvvet bulunmaksızın fiilin bu­lunmasını mümkün görmiyen kimsenin aklında olandır ki, bu da fiil ya­pıldığı vakit olur. Böylece onun sözü; fiilin meydana getirildiğinde ak­len çirkin olmuş olur. Eğer iddia etmiş olduğu hususda sadık olursa. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Amma asıl olan, gerçekten kendisinde takat bulunmayan kimseye vuku'bulan teklif aklen fasittir. Amma kuvveti zayi eden[510] kimsenin onun gibisiyle mükellef olması haktır. Eğer onun gibisi mükellef olmamış ol­saydı ancak itaat eden kimse mükellef olurdu ki, bu da mihnet ve me­şakkatin şartı değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bizim nezdimizde ise, gerçekten kudret sahih ve salim olan hak­kında bulunur. Çünkü o, ibadete olan[511] istek kadarı ve ibadeti seçme, ona meyletme 'kadarına tabi olarak meydana gelir. Kimde bu istek var olmazsa onu zayi ettiğinden tabi olmakta meydana gelmez. Çünkü o, çalışmayı tercih etmiş ve fiili ihtiyar etmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Anlama ve ilim işi, bizim ve onların katında bu takdir üzere cari­dir. Sonra onun abtallığma delâlet edecek mânâyı zikrederek şöyle der : Eğer Allah ile Allah'ın gayrinde olan şeyin arasının ayırt edilmesi caiz olmuş olsaydı, Allah'dan olanın doğru, Allah'ın gayrinden olanın ise ya­lan olması caiz olurdu. Onu bu hayale' sevkettiği şeyin ne olduğunu doğ­rusu anlıyamıyorum. Biz, onun bu hususun dışına çıktığını ve iddia et­tiği hususda inatlaştığını beyan  ettik.  Şöyle  ki;   o, iki emrin birinden hâli değildir. Ya dünyada beşer hakkında hikmet, akıllılık ve abdalhk bakımından bildiği herşeyi gaibte de aynısını ifade eder veyahut tahkik ve tetkik hakkında böyle olan mânâya bakar, biz de gaibte onu ifade ederiz. Eğer ilk ifade edileni söylerse bu hususu kendisi ile faydalanma­yan şeyin yaratılması ve bir şeyin bir şeyden olmaksızın yaratılması ve reddedilmeksizin asap verme hakkında söylemesi kendisine lâzım gelir. Sonra bunun caiz olduğunu ifade ettiğinde sözünün yalan olduğu ken­disine söylenir. Ne zaman herhangi bir şeye cevap verirse, söylemiş ol­duğu şey hakkında o şey kendisine lâzım olur.

Eğer manâya bakarsa o sözünü akim[512] pedaheti ile iptal etmiş olur. Bu ise kendisine[513] caiz olmaz. Kendisinin aslı olmayan hayal etmeden bu nevi de caiz olmaz. Eşyanın hakikatleri, akılların bedaheti ile[514]ne saman idrak olunur? Akıllar ise eşyanın bir araya toplanmasını icabeden mânâ­ları ile toplanmış olanların aralarını birleştiren ve ihtilâfı icabettiren ma­nâları ile muhtelif eşyanın aralarını ayırt edici olarak terkip olunmuştur. Bu ise kendileri ile bu hususa ulaşmak için düşünme ve bakmanın hakkı­dır. Sonra bir şeye ilmi olmayan kimsenin, o şeyi bildiğini hiç bir kimse bilip ve iddia edemez. Bir şeye kudreti olmayan kimsenin de o şeye kadir olduğunu kimse söyliyemez. Bilâkis, kudret ve ilmi nefyeden her bilinen o âlimdir, kadirdir, diye ilim ve kudretle vasfolunması ihtimal dahilinde olduğu zaman o kimse acz ve cehaletle vasfolunmuştur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Eğer eşyanın hakikatlerinin sebeblerinden ibaret olan manâlara iti­bar etmeğe rücu ederse bu husus, kendisine teslim olunmuştur. Ve akim bedaheti ile böyledir, şöyledir demesinin hiç bir manâsı yoktur. Böyle demek ancak tabiatın hakkıdır ve ondan kaçınmak da tabiatın hakkıdır. Sonra Allah'ın yarattığında hakikatte çirkin, şer ve fesadın bulunmasını, bu vasıflardan akıllarda sayılamıyacak kadar bulunduğu halde onları in­kâr ediyor. Bilâkis, Allah-u Teâlâ, onları böylece kılması ile fiillerden çir­kin olanı kadar onları menetti ve çirkin olanı parça.parça edip[515] ona bakan her akıl sahibine vaitde bulundu. Bunun gibisini aklın bedaheti iledir diye iddia ederek nasıl inkâr ediyor! Sonra onların imamları hayır, şer, temiz, pis olanın bir varlıktan olmasının caiz olduğunu, onunla iki ilâ­hın olduğunu reddetmek için senviyelerle söz birliğinde bulunmağa devam ettiler. Sonra iki vecihten birisinin Allah hakkında mümkün olmadığına döndüler. Âlemde mevcud olan diğer yönün senviyelerin söyledikleri' şeyi icabettirmesi hakkıdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra kendisi ile faydalanmayan şeyin yaratılması hakkındaki itirazı harekete kadir olup başkası tarafından oturtulan[516] şey üzerine onun de­lâlet etmemesiyle reddedildi. Bu husus, onun akim bedaheti ile böyledir diyerek söylediği sözün yalan olduğunu açıklar. O, ancak kendisine has­mının muvafakat ettiği şey üzere kıyas etmeyi iddia etmiştir, başka bii şey değil. Sonra hasmının dünyada yalan olan şeyden gerçek olduğunu ispat eden kimseye göre akim bedaheti ile iddia etmiş olduğu şey husule gelmiştir. Sonra ona lâyık olmayan fiille yararlanmadan kaçınılmasının bulunması ile cevap vermiştir. Böylece sabit olur ki, fiilden çirkin olan şey, ayniyle çirkin değildir. Ve yine böylece hasmını kadir olduğu şeyde bu­lur ki, onunla mükellef olmasa caiz olmaz. Binaenaleyh onun küfür ve fuhşiyat gibi binefsihi çirkin olmadığı sabit olur. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

O, bunun gibisinin küçüklerden geldiği için daha evlâdır. Çünkü kü­çüklere küfür ve fuhşiyat vasfı lâhik olmaz. Ve onlardan hikmetle vas-folunan nefsine fayda vermeyen fiil meydana gelmez. Onun menfaat hak­kında ısrarla söylediği söz, o yönden hikmettir. Fakat zarar yönünden böyle olmuştur. O, akıbeti zarar veyahut .nimete nankörlük veyahut da fiilde Allah'a muhalefet etmektir. Onun red ettiği şey, bu olup sual, ken­disini nakzeden husustan cevap verdiği oturaklı olan kimse ile ihtilâf et­miş olduğu şey hakkında hasmına sual sormak lâzım gelmez ki, bununla kendisinin üzerine muvafakat ettiği şeyde ve kendisinde muhalefet ettiği hususlarda gerçekten ne kadar uzak olduğunu bilir. Sonra, hasmının ce­vabı çok kolaydır. Onu biz geçen mevzularda açıklamıştık. Allah-u alem.

Sonra der ki : O, ihtiyaç için işlediği kimse hakkında söylenilip öne sürülen şey hakkında denir ki; birincisi de kuvvetlendirmeye mâlik olma­yan ve Allah'dan talep ederse ve ona niyazda bulunursa o kimse hakkın­da da çirkindir. Sonra kendisine kulunun isyan edeceğini bildiği şeyle ku­luna reddettiği şeyle ona itiraz olundu. O da şöyle cevap verdi; O, bazen hikmet olur, tıpkı iman etmiyen kimseye gelen peygamberin haberini bi­len kimse gibi; onu yedirmesi ve benzeri gibi kendi nefsine arız olan ile bilmediği düşünülen kimseye bildiği şeylerden in'âm etmesi caiz olur. Çünkü o zikrettiği şeyin onunla imân etmesi için onu vermesi caiz olmaa ki, onu yapmıyacağım bilir. Ancak onu bu husustan başka yararlar için kendisine verir. Mu'tezile ise, Allah-u Teâlâ, kuluna, kuvveti onunla küf­redeceğini bildiği halde kuvvetle iman etmesi için verir iddiasında bulun­du. O, bir şeye kadir olanlardan değildir. Sonra itirazlar, Allah'a isyan eden kimse hakkında vukubulmuştur. Hiç bir kimse yoktur ki, kendisine ihsan ettiği kulu isyan edeceğini ve kendi rızasını kazanmayıp bilâkis ken­di düşmanlığı ve kendisine sövmekle düşmanlık yapacağını bildiği zaman kendisini hikmet sahibi. olanlardan saysın. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Fakat bu, onun katında ancak dünyada çirkin olur. Çünkü o, kendi­sine zarar verir ve üzerine elem yağdırır. Bu hususun gaibin emrine ihti­mali olmaz. Tevfik Allah'tandır.

Sonra der ki, dünyada olan için imtihan olunmak ve benzeri husus­lar olmayınca gaibin fiili kendisinde bulunan şeyin gerçekleşmesi ile dün­yada takdir olunduktan sonra bu husus, ona nereden gelmiştir. Çünkü o, inkâr ettiği şeylerin hepsine mukabele etmektedir; onun vasfı bu olan fiilden olduğu için hikmetin dışına çıktığını iddia etti. Amma Allah-u Te­âlâ ve onun hikmeti onun hakikati üzere benzeri gibisine akim vukuf et­mesinden yücedir, berî ve münezzehtir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra biz Allah-u Teâlâ'nm «Allah bir kimseye, ancak gücü yettiği kadar teklif eder»[517], kavl-i celîlinin tefsirini açıklamıştık. Ve yine onun fiil vaktinde teklifi düşürmesi ve onun üzerine kudreti iptal etmesi hak­kındaki sözünün ne denli çirkin olduğunu açıklamıştık. Böylece o, gücü­nün yetmediği şeyle mükellef olmuş olur. Oysaki, kendisine şöyle denir; nasıl olur? Eğer Allah, onun yapmayacağını bilmiş olsaydı veyahut onun gelecek zamanda yapacağını murâd edip kasdettiğini bilmiş olsaydı. Si­zin sözünüzden biri de; kim ki, bir vakitte bir fiili murad ederse, onu ge­lecek zamanda mutlaka işler. Ancak onu işlemesinden meneden biri bulu­nursa o başka. Böyle diyorsunuz.

O kimse fiilini yapmaktan men mi olunuyor, veyahut zıttmı mı ya­pıyor? Eğer «zıttmı yapıyor» derse, fiilden önce[518] iradenin olduğu hak­kındaki sözünü iptal eder. Ve kendisine onunla beraber emrin ve kudretin bulunmasını lâzım kılar. Bununla da onların fiili icabeden irâde hak­kındaki sözleri batıl olur.", Eğer «menolunur» derse, bununla Allah'ın ilminde yapmıyacağı sabit olan kimseye fiilden meneden kuvvetle teklif vuku bulduğunu ifade etmesi gerekir ki bu, incelendiği vakitte aciz ve menedilmiş olana teklif olur. Her ne kadar teklifi kaldırmakla bir kim­senin Allah, mihnet ve meşakkati kapsıyan hususlardan bir şeyin kendi­sine verilmeyen ve emir ve nehiy kendisine lâzım olanlardan olmasını iptal ederse de. Bu ise zirveye ulaştığı ifade edilen çirkinlerden biridir. İradenin emri de buna göredir ki, gerçekten[519] Allah-u Teâlâ, kendi hükmünde onun yapmayacağı vukubulan fiilden onu menettiği zaman muhakkak onu menetmesi lâzımdır. Tıpkı irade gibi. Bunda da23 tââtden _ menetme vardır. Çünkü onu kendi ilminde işlemiyeceği sabit olan fiilden menetmiş olur ki onu irade ile menetmesi elbette ki lâzımdır. Bu ise, onun katında hayır ve tââtden menetmektir. Sonra denir ki; rivayet olunan hususlar­dan biri de şudur : Biri, Allah'ın Resûlü'ne kılıcını çekip vuracakken onun elini tutmak suretiyle onu vurmaktan menetti. Bu menetme din hakkında Peygamber aleyhisselâm için daha doğru ve daha hayırlı mı idi, yoksa menetmcyip serbest bırakma mı? Eğer serbest bırakma daha hayırlı ve daha iyidir derse, Allah-u Teâlâ'nm kulları için din hakkında ondan gay­rinin daha doğru ve hayırlı olanını işlediğini ikrar etmiş olur. Eğer men­etmesi daha doğru ve hayırlıdır derse, menetmenin daha doğru olduğunu ikrar etmiş olur. Böylece menolunmayan her âsî, daha doğru olanı yap­mamış olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun, Allah-u Teâlâ'nm «... Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber sefere çıkardık...»[520] kavl~i celîli ile ihticac etmesine gelince, biz bu hususta onun aleyhinde olan şeyi ve hasmının ona daha çok tabi oldu­ğunu ve onu kendisinden daha iyi bildiğini izhar eden hususu geçen mev­zuda izah etmiştik. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, kendisine ihtiyacın ancak kendilerine fiilin hazırlanmaması ile özürlerini gerçekieştirmeyecek şeyle itiraz edilmiştir. Bu manâ kudre­tin kaybolmasında da mevcuttur.

Şeyh Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Onun cevabı üç yönden verilir : Birincisi : Gerçekten maldan kendisi ile bulunan şey eğer ona ulaşmazsa onun üzerine arız olmaz ve ulaşma fiilînin kuvveti de kendisi ile beraber bulunmaz. Böylece o, kastedileni menetnıez. İki emrin bulunması işinin hal için[521] mümkün olmaması ve her ikisinin de bulunmaması onun gibidir. Ve yine gerçekten mutad olan iş kuvvetin, kulun ihtiyar ettiği şey kadarına ve fiilden dilediği kadarına tabi olmak suretiyle meydana gelmesidir. İşte o kuvvet mutlaka meydana gelir. Ancak o kuvveti ihtiya­rını kuvvetle işliyecek olduğu şeyi gayrine sarfetmesi ile kuvvetin gide­rilmesi müstesna. îate bu kudretin bulunmaması onu zayi etmek iledir. Diğeri ise menetmekle olur. Bunun içindir ki, her ikisi birbirine benzeme-yip ihtilâf etmiştir.

Üçüncü olarak şu cevap veriliyor : Kendisinde kudret bulunmayan bir halde fiilin bulunmasının caiz olmasının ifade edilmesi ile kudretin meydana geldiği sebebin bulunmadığı halde de fiilin bulunmasının caiz olmaması. Böylece sabit olur ki iki vecihten biri, diğerinin benzeri değil­dir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra malı kendisine verilmek üzere çikmasıyle emrin caiz olması bakımından itiraz etti ve şu iddiada bulundu; eğer onun caiz olduğunu ifa-clc ederse sözünü iptal etmiş olur. Eğer caiz görmezse sözünü terketmiştir.

Bu hususa tebliğ olunan ile olunmıyanı tefrik etmek, mutad olan iş ile ve sebeblerin bulunmadığı vakitte fiilin inkâr edilmesi, kuvvetin bu­lunmadığı zamanda inkâr edilmemesi ile üç yönden cevap verilir. Çünkü iki yönden biri onunla olmaksızın yok olur, diğeri de yok olmaz. Ve yine eğer mülklerin gerçek olan haberin birbiri ardınca gelmesiyle hadis oldu­ğu bilinirse her ikisi hakkındaki cevap, mutlaka ihtilâf etmez olur idi. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bununla beraber, itirazda bulunmanın mümkün olmaması tahakkuk ettiği zaman ki, o da malın, mülkle beraber kendisine verilmesinden iba­rettir. Bu husus, Allah-u Teâlâ'nm cismi yaratması île beraber hareket gibi ihtimal dahilinde olmayan ve zarurî olarak hareketin bulunmaması ve ihtiyarî olmaması gibi. Zarurî hareketin çeşidi, bazen acizlikle beraber olur. Kudretle beraber ihtiyarî olma da bunun gibidir. Halbuki kudret eğer fiil kendisiyle bulunmama bakımından olmuş olsaydı, kendisiyle fiilin bulunmaması batıl olurdu. Hatta kudretin bulunmaması ile fiil bulunmuş olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Görmez misin ki, gerçekten mallar ve sebebler, fiille kâim olmaları ile beraber onların baki kalmaları ile kadim olmaları ve kudretin ipka edilmesi haliyle yasfolunurlar. Önce geçmenin vasfı da bunun gibidir. Al-lah-u a'lem.

Bu mesele hakkında geçen mevzularda zikrettiğimiz delillerden baş­ka delilde vardır. Şöyle ki: Eğer tekaddüm eden acizlik, kudret anında fiilin yapılmasını menetmiş olsaydı, tekaddüm eden kudretin acizlik anın­da fiili icab ettirmesi mutlaka vacip olurdu. Bu hususun mümkün olma­ması, evvelkinin mümkün olmaması gibidir. Ve eğer fiil, kudretin kay­bolmasından[522] dolayı vukubuîmuş olsaydı, kudret devam ettikçe fiil de devam etmiş olurdu. Çünkü eşyanın sebebleri, kendilerinin sebeb kılınmış olduğu hususlar devam ettiği müddetçe onların da devam etmesini içabet-tirir. Bu husus, onlarla beraber bulunmasının söylenmesini gerektirir. Sonra gerçekten kudretin fiille beraber bulunmasının mümkün olmadığı iddiasında bulundu. Çünkü Allah-u Teâlâ, onu mevcut olarak görür. Kud­retin mevcut olan fiille beraber bulunmasının mümkün olmadığı iddiasın­da bulundu. Çünkü Allah-u Teâlâ, onu mevcut olarak görür. Kudretin mevcut olan fiille beraber bulunması ise mümkün değildir.

Denilir ki : Var olmakla fiilden fariğ olmayı mı, yoksa onun fiilde bulunmasını mı, kasdettin? Eğer fiilden fariğ olmasını kasdettim derse; akıllı olan kimsenin katında yalanı zahir olur ve şu sözünü de iptal etmiş olur : Onun bedel ile bulunması caiz olur ki o da yok olan acizlikten iba­rettir. Her ne kadar fiili yok olarak görüyorsa da yok olanla beraber ac­zin mümkün olmadığını söylemek vacip olmaz. Çünkü yokluk istenen[523] bir şey değildir. Bilâkis o, kendisi ile meşguldür. Sonra kendisine denir ki : Allah-u Teâlâ, onu fiili ile veyahut fiilden önce veyahut sonra mı dost ve düşman edinir? Eğer fiilden Önce, derse, mümkün olmadığını ifade et­miş olur.

Eğer fiilden sonra derse; onu mevcut olarak görür sözünü iptal et­miş olur. Çünkü o, düşmanlık ve dostluk bulunmadığı halde düşmanlık ve dostluk fiilinin bulunduğunu gerçekleştiriyor. Eğer bulunduğu halde vukubulur, derse kendisine fiilin onunla olmasını nefyetmediği halde sebeb, müsebbeple beraber nıevcud olmuş olur. Eğer, dostluk ve düşmanlığın her ikisini birden mevcud olduğunu görüyor ise, kudret de onun gibidir. Ve yine onu hangi hal üzere görürse, kudreti de onunla beraber görür. Çünkü biz, bir şeyin bırakılmasını ve çıkarılmasını, o şeyin çıkması ile ve bırakılması ile beraber olduğunu görürüz. Bırakma ve çıkarmanın hakkı bir şeyi olduğu gibi görmesiyle iptal edilmez. Zikrettiğim husus da bımun gibidir. Çünkü onun mevcud olarak görmesi caizdir. Sebeplerin hepsi de onunla beraberdir ve ondan uzaklaşmaz. Kuvvet de bunun gibidir. Bilâkis böylece görmesi vaciptir. Tıpkı böylece sebeplerle beraber görmesi vacip olduğu gibi.

Genel olarak denir ki; gerçekten fiilin yokluk vakti vardır ki, o da fiilden önceki zamandır. Bir de var olduktan sonra yok olması vakti var­dır, o da kendisinden sonraki vakittir. Bir de var olma vakti vardır ki, o da içinde bulunduğu vakittir. Allah-u Teâlâ, onu, baskasıyle değil, zikro-lunan şey üzere fiilinin halleri ile beraber görmesi mümkündür. Kendisin­de fiiller ve mekânlar vaki' olan vakitler de böyledir. Sebepler de buna göre ifade edilir. Bunun gibi, kuvveti fiilden evvel yok olarak görür. Fiil­den sonra var iken yok olmuş görür, fiille beraber de mevcud olarak gö­rür. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun «yahut söyleyip yazdırmağa gücü yetmezse», sözü ile ihticac etmesine gelince; o husus, geçen mevzularda açıklanmıştır. Bununla bera­ber güzel bir ifade olmadığı ihtimali de vardır ki, o da acizliğe güçlü ol­masıdır. Ve yine onun delili bizim açıkladığımız husustur ki, kudretin ta­mamı başlangıçtan önce olmaz[524]. Halbuki hepsi kendisine izafe edilmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra kadir olmadıkça iman etmez ve iman etmedikçe de kadir ol­maz dedi. Bu ise, onun ebedi.olarak imansız kaldığını ifade eder. Tıpkı kendisine ip ulaşıncaya kadar çıkmadığı zaman kuyuya düşen gibi. Ve kendisine ip ulaşmamıştır ki, kuyudan çıkıversin. Bunun cevabı, eşyadan sebeblerle beraber vaki olan ve ne sebeplerden önce ve ne de sonra bu­lunmayan hususlardan zikrettiğimiz şeyler kapsamaktadır. Sonra bunu ilmi anlamadığı ve kendisinde bulunmadığı zaman, kudretin ilim için va­ki' olduğunu söylemez. Zikrettiğimiz hususlar da bunun gibidir. Onun iddia da bulunduğu şeyin aslmm bulunması, onlardan her birinin, diğerinin ön­ceden bulunması ile bulunur diye ifade ettiği vakitte büyük olur. Amma onunla beraber bulunmasına gelince; dîn ve dünya işinin ekserisi onun üze­rinedir ki, beraber bulunan iki şeyden birinin diğerine tekaddüm etmesi caiz olmaz. Sonra vasfı geçtiği şey üzere bırakmak ile kendisine itiraz olundu. Bu hususa eğer kendisine haya rızkı verilmiş olsaydı, vicdanı kendisine bu hususu söylemeye müsaade etmezdi demekle cevap verme külfetinde bulundu ve bunun üzerine dedi ki : Grçekten bir şeyi bırakmak, o şeyin elinden dışarı çıkmaktan başka bir şey değildir. Güç ise fiilin gay­ridir. Kim ki ona bakarsa yalanım bilir. Zira bırakmak, düşüncesiz ve be­dahetle çıkmaktan başka bir şey değildir.

Gayri olmadığı vakitte kendisine fiili gerektiren hususlardan çık­maktan başka bir şey bulunmaz. Fiili işle memesiyle çıkmanın bulunması caiz olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, hasmına cevabı, buna...[525] benzeyen şeyle ihticac etti ki belki bu ona yarar sağlamış olur. Sonra yine kendisinde hiç bir illet bulunma­dığı halde güçsüz ve takatsizim diyerek, kendisine muhtaç olduğu süsünü[526]veren kimsenin sözünü hasmına delil olarak gösterdi ve bununla kuvveti nefyettiğini kastetmediğini iddia etti. BununU ancak zinde ve refahda olmadığı hususu nefyettiğini murad ettiğini ifade etti. Bunun delili ise. soran kimsenin ona avdet ederek bilâkis senin gücün vardır, fakat sen, benim yardımımla ferahlanıp sevinmezsin. Ben felanm ihtiyaçlarını tak­sim ettim, nasıl oluyor da sen benim gücüm yetmez diyorsun?

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Onun iki yönden cevabı vardır.

Birincisi : Onların her ikisi de doğrudur. Çünkü zinde ve ferahlı ol­mamak kuvveti ortadan kaldırır. Onunla ayakta durması raümkün olduğu için kendisinden ferahlık ve zindelik hasıl olur. Böylece de kuvvet bulun­muş olur. îşte o dediği şeyin kendisidir. Bunların ikisi de bilinen şeydir. Bunun içindir ki onlardan birine yalan denmesi caiz olmaz. Onun söyle­diğine göre onlardan birine yalan lâhik olması caiz olur.

İkincisi : O, muhtaç olan işe göre görüşünü ifade etti. Şöyle ki; kendi­si ile kaim olursa ona kudret denir. Görmüyor musun ki, o, başkasının ihtiyaçlarmin varlığı ile ihticac etti. Malumdur ki, gerçekten o kudret, on­dan zail olmuştur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Kâfirin, küfür halinde imanla memur olduğunu iddia etti. Bunun te'-vil ve tefsiri şöyledir : Gerçekten nehiy ona tekaddüm etmiştir. Bunun üzerine o, tekaddüm eden kudret ile ona kadirdir, demesi gerekir. Onun, evvelki mesele hakkında terk olduğunu iddia etmesi de bu meyanda ifade edilmiştir. Çünkü müslümanlar böylece ilerliyor, deyip onu mümkün olan hususa yöneltti. Diğeri hakkmda ise böyle bir ifadede bulunmadı.

Biz Allah'ın izni ve tevfiki ile deriz ki : Müslümanlardan hiç bir kim­se yoktur ki; onun nezdinde, kâfir, küfür halinde iken bulunduğu hal üze­re kadirdir demesin. Öyle ise emir hakkında söylediği gibi kudret hakkın­da da söyle. Çünkü sözde olsun, elde etmekte olsun her ikisinde de manâ birdir. Sonra onun müslünıanlarm sözünü te'vil ve tefsir etmesi, öyle bîr yönde olmuştur ki, her müslüman gerçekten onun hatırına gelmediğini bilir. Bilâkis herkesin aklı, onun ihtimal dahilinde olduğunu görmez. Eğer kâfir olması için çalışmasını gerektirseydi, küfürden nehyedümiş ve bu­lunduğu halde de emredilmiş olmazdı. İçinde bulunduğu zamanda bulun­madığı hal ile memur ve nehyedilmiş ve zıtları ile de muhatap olmuş olun­ca ikinci, üçüncü ve nihayetsiz zamanlar içinde de böyle olurdu. Bu hu­suslar gerçekten emir ve nehyin bulunmasını batıl kılar. Çünkü o, her şey­le ikinci vakit için emrolunmuş, zıttuıdan da nehyolunmuş olur. Halbuki o, bu hususlardaki emri yerine getirmiş olmadığı gibi nehyedileni de irtikâp etmiş olmaz. Çünkü o, emrolunduğu veya nehyolunduğu gelecek olan her zaman da böyledir. Böylece fiil de ebedî, olarak emrin ve nehyin gerçekleş­mesi batıl olur. Ve emri kabullenme ve nehyedileni irtikâp etme haline rücu eder ki bu da çok uzak bir ihtimaldir. Sonra hasmının sorusunu öy­le bir yönden zikretti ki, hasmı, sözünü[527] ihtimal dahilinde görmez; ve di­yor ki : Siz kendinizde kudretin bulunduğunu ispat ettiğiniz[528] zaman siz, Allah'ı ona benzetmiş olursunuz. Bu hususa cevap olarak şöyle diyor : O, senin kadir olduğunla vacip olmaz. O, gayri ile değildir. Binaenaleyh, bu hususta benzetme olmaz. Tıpkı ilim hakkında ifade edildiği gibi.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Eğer herhangi bir şeye Allah'ın emri ile kadir oldun ise senin kudretinle Allah'ın kudretinin zail olması caiz olmaz. Tıpkı Allah'ın emri ile bir şeyi bildiğin vakit senin ilminle Allah'ın ilminin zail olmadığı gibi. Ve sonra, gerçekten soru iki yönden vukubul-muştur.

Birincisi : Kudretle tek basma kalmak, bununla senviyelerin sözünü nakzetmek için delil getirdin. Bu hususta da aynı şeyi ifade etmen gere­kir.

İkincisi ise : Gerçekten o husus, fiil bulunmadan önce fiil için Allah'a muhtaç olmamam icabettirir. Allah-u Teâlâ'nin her hangi bir kimseyi kendisinden müstağni kılması caiz değildir. Eğer «Allah'a bakî kalması hususunda muhtaç olur», dersen o, sence mümkün olmaz. Çünkü onun ihti­mali[529] bulunmaz. Eğer «başkası meydana gelir» dersen, onu bir vakit için kendisinden gani kılmış olur. Kulluğun bulunması ile beraber eğer o hu­sus bir vakit için caiz olsaydı ebediyyen böyle olması caiz olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu konuda asıl olan şudur ki : Gerçekten kudretin fiil için olmaması mümkün değildir. Fiilden olmayan acizlik de böyledir. Sonra bir vakitte fiile kadir olması, ikinci bir vakitte de aciz olması caiz olur. Çünkü bunun gibisinin bulunduğu bilinmektedir. Buna göre Allah-u Teâlâ, olması müm­kün olmayan şey için kuvvet vermiş olur. Bu husus ise, kuvvetin fiil için olduğunun fasid olduğunu ifade eder. Binaenaleyh kendisine bu husus ak­im icabettirdiği şeyi yani, kudretin daha önce geçtiğini söylemek müm­kün olmadığı için onun ancak fiil için olduğunu34 ifade etmesini gerekti­rir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra kendisine Firavun'un işi ile itiraz olundu. Şöyle ki : Eğer Fira­vun imân etmeğe kadir olmuş olsaydı, Allah'ın ilmini iptal etmeğe kadir olurdu. Bu husus Firavun hakkında böyle olduğu gibi Allah'ın indinde imân etmiyeceği bilinen herkes hakkında da böyledir. Bu görüşe cevap olarak şöyle der : O, vacip olmaz. Zira kudret, olmıyacağı bilinen imânın gayridir. Eğer onu kuvvet hakkında[530] lâzım kılarsak, emir hakkında da aynı hususu söylemeniz ise elbetteki lâzım gelir.[531] Sonra âlemin yaratıl­ması üzerindeki Allah'ın kudreti ile itiraz etti ki, Allah'ın ilminin iptal edilmesi için kudretle vasfolunması caiz olmaksızın bu husus mümkün ol­masın. Birinci mesele de bunun gibidir.  Sonra Hüseyin'e, sözü mutlak olarak ifade edip ortaya atmakla itiraz etti. Hüseyin, onunla iman arasını beyan ederken mutlak olarak ifadede bulunup ortada konuşmayı tercih etmiştir. Sen onun, Allah'ın ilmini iptal etmek hakkında da böyle ifade et­tiğini söyler misin? Sonra der ki, o nasıl olursa olsun Allah onu bilir. Am­ma, olmadığı zaman Allah'ın ilminden çıkmış olur.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Onu nazarı itibare almanın yö­nü, onun kadir olduğu şey üzere değildir. Fakat itibar edilecek husus onun daha salih olanı ifade etmesi yönüdür. Şu malum olan bir gerçektir ki; eğer Allah, onun mâlik olduğu şeye malik olmamış olsaydı, sapıttığını sapıtmağa, kendi Rasûlü'ne itaati menetmeğe kadir olmazdı. Binaenaleyh onun azgmîık ve sapıklığı daha az, itaat etmesine ise daha yakın olur idi. Buna göre daha salih olanı söylemek yersiz ve batıldır.

İkinci olarak denir ki : Onun, Allah'a iman etmiyeceği haber verildi­ği zaman, onun, kendisinin düşmanı olduğunu muhakkak bilirdi. Düşmanı mukadder olanı kötüleyip anlamamağa kadir kılınması onun kendi mül­künü bozup yok etmeğe ve rububiyetini iptal etmeğe güçlü kılması aklın bedaheti ile anlaşılır ki hikmet sınırının dışına çıkmak olur. Maamafih bu hususta düşmanına en büyük nimet ve minneti sağlamış olur. Onun ken­disine şöyle demeğe hakkı vardır : Benim, senin üzerinde her türlü ni­metim[532] vardır. Yahut ta şöyle der : Cahil olan, bir Rab olmayan şeyle beni, rububiyetini nakzetmeğe malik kıldın. Senin hikmetini, yalancı, hik­met sahibi olmayan ile gidermek için bana güç verdin. Onları yapmak için beni kudret sahibi kıldın. Onları yerine getirmek için bana emir ver­din, muhakkak olarak sen bilirsin ki, gerçekten ben dileseydim, mutlak yapardım. Bunun üzerine senin rububiyetin tamamlanır, sana hikmet, nok­sansız olarak verilirdi. Benim, senin üzerindeki nimetim[533] çok büyüktür. Sana verdiğim nimet de daha geniş kapsamlıdır. Öyle ise senin hangi ni­metinle beni azaba çekersin, hangi hikmetini bana emredersin? Bunların hepsi, senin için benimle tamamlanmıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Üçüncüsü : Hakikaten iki ilâh bulunduğunu söylemenin fasid ve ba­tıl olduğunu bilmenin yolu ancak birisinin kudretinin ancak diğerinin bil­mediği şeye karşı geçerli olmasıdır. Bu husus ise aksinin vukubulmasını ica­bettirir. Eğer bu ulûhiyetin fesada uğramaksızın caiz olmuş olsaydı, tev­hit ehlinin senviyelerin sözünü ve görüşünü iptal ettikleri husus hakkındaki sözleri batıl olurdu. Onun «Gerçekten Allah, o kimse iman etmiş ol­saydı, nasıl iman ettiğini bilirdi», sözüne gelince bu, kendisinde hiç bir yarar bulunmayan bir manâ ve ifadedir.   Çünkü onu bilmesi ile beraber,

onun iman etmiyeceğini bilir miydi, yoksa bilmez miydi? Eğer hayır der­se, onu yani Allah'ı bilmez ve anlamaz kılmış olur. Eğer evet derse, ken­disine, işte, şimdi bu hususta karşılıklı talepler vukubulur denir. Sen, «Sğcr iman ederse, onun ilminin dışına çıkmaz» dedin. Sahi! Nasıl çıkmaz? Onun oîmıyacağmı bilmiyordu, halbuki oldu. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Amma Onun, «Eğer onun üzerine kadir olmasaydı, zemmedilmiş olmaz­dı» sözüne gelince; o, tıpkı kelâm etmek gibidir. Aralarında hiç bir fark yoktur. Bunun delili de onun sözü olmasıdır. Bilâkis, en müthiş derecede zemmedenin zemmi, onun üzerine vaki olur. Zira o, kendisi ile geldiği hu­sustan kaçınarak kudreti yapmış oluyor. O husus, bizi ilgilendirmez. Çünkü kudret, imanın gayridir demesi ise yine reddedilir. Çünkü bu ifa­dede lâzım olmayı meneden husus vardır.

Bilâkis, o kudret, imanın gayri olduğu için lâzım olur. Sonra onu emirle itibare alması fasittir. Çünkü o, kendisi ile kulluğu istemektedir. Binaenaleyh zilleti ve kulluğu zahir olur. Kuvvet ise yücelik, yükseklik ve her şeyden müstağni olmak demektir. İşte bu yöndür ki, bununla Allah'ın gayrinin rububiyeti iptal olunur. Halbuki emirde bu husus yoktur. Oysaki emir ve nehiy olmamış olsaydı iman eder, iman etmeyip küfreder, kadi? olur ve kadir olmaz demenin hiç bir manâsı olmazdı. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra, gerçekten kudretin semeresi fiildir. Zikrettiğimiz hususlar, fiille olur, emirle değil. Bunun içindir ki emir, emirle zikrettiğimiz şeye vukubulmuş olmaz. Halbuki kadir kılmakla mülk sahibi, zengin ve halef olarak bırakılmış olur. Bu hususlar noksansız ve tamam olarak bulun­duğu vakitte de Rab ve İlâh plur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve sonra gerçekten biz, zikrettiğimiz yönden ilmin yolu akıl olan hu­susla itiraz ettik. Emir ise aklın icabettiği şeyle zıt düşmez. Eğer emir olmamış olsaydı, akılla olan evvelkisi kötü ve bilinmez olurdu. Binâena­leyh emir hakkındaki hikmetin yönünü ya bilir veyahut ta bizim bildiği­miz şeyi bilmez. Böylece kendisine ikinci yönün bilinmesi güç olan şeyle onu reddetmesi vacip olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Zikrettiğim hususu, dünyadaki işler teyid eder ki her kuvvetli olan yücelir ve kuvveti ile yükselir. Yüce ve büyük olan da bir şeyle emrolunmaz. Öyle ise, emirde zillet ve kul edinmek olduğu sabit olur. O ise bunu icabettirmez. Kudret sahibi kılmakta ise onun yüksekliğini ve yüceliğini jcabettirir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra, kudret bulunmadığı vakitte zayi olmaz[534], kudretin bulunması kastolunan fiili icabettirir. Emrin hakkı ise lâzım olmayı gerektirir. Yok­sa fiilin var olmasını değil. Nice emirler vardır ki orada emirleri kabul edenler yoktur. Bunun içindir ki, o, vacip olmaz. Allah'ın hakkında zikro­lunan husus ise o, Allah'ın kudreti, dilediğinin olması ve saltanatının ce­reyan etmesidir. İşte Allah'ın böylece nıbubiyeti tamam olur. Bizatihi yüce olmasını gerektirir. Kendisinde korkudan zikrolunan    şeyin    bulunması caiz olmaz. Bilakis onunla hikmeti tamamlanır.   Ve rütbesi yücelir. Bunu gayri için icab ettirmesi ise çelişiktir. Görmüyor musun ki, seneviyelerin sözü, zikrettiğim hususlarla nakzolunmuştur. Onların sözü, Allah hakkın­da benzeri gibisine zıt düştüğü için kabul olunmaz ki, Allah, bildiği şeye kadir olur ki, o, onu işlemez. Bu takdirde rububiyetini nakzetmeğe[535] ka­dir olur. Onun gibisini itiraz ederek ve onu vacip kılarak, Allah'ın gayrin­de olduğunu ifade ettiler. Bizim mevzubahs ettiğimiz husus da bunun gi­bidir. Başka bir yön de vardır ki o, Allah-u Teâlâ'ya, onun şöyle kudreti vardır ve böyle ilmi vardır, sözü ile kudret ve ilim vacip kılmaz ki, bunun hiç bir manâsı yoktur. Bu ise bunları Allah'ın gayrinde gerçekleştirir. Öy­le ise ona itiraz etmek lâzımdır. Ve yine gerçekten Allah-u Teâlâ, kendi zatı ile kadir ve âlimdir. Zikrolunan şeyle Allah'ın vasfolunması mümkün değildir. Çünkü bununla Allah'ın rububiyeti tamam olmuş, ulûhiyeti ve saltanatı yücehniştir. Allah'ın zatı ile mevsuf olan şey, başkasının, onun üzerine hâkim olması ve kudretinin üzerine cari olması sabit olduğu za­man o hususlardan olmuş olur. Tıpkı kendilerinde birbirlerine benzeme-yip muhtelif olan arazlar ve kendileri için bulunan cisimler gibi. Veyahut kendi nefisleri ile kaim olan cisimler ve onlarla   bulunan    arazlar gibi. Sonra Allah-u Teâlâ'nın onların üzerine hükmü ve sultası caridir ve on­lara maliktir. Eğer Allah'a takdirini iptal ve tedbirini noks anlaştırma, il­mini giderme, haberinden hakikati nefyetme gibi hususları isnad edersek Allah, gayrinin kudreti altında ve başkasının hükmünde olur idi. Allah-u Teâlâ, bu gibi hususlardan büyüktür, yücedir, berî ve münezzehtir. Bununla beraber bu hususları ifade etmek emre rücu' eder ki, biz onu be­yan ettik.

Kudret hakkında kaderiyelere göre iki mesele vardır kî, bunlar Al-lah-u Teâlâ'mn bizatihi kadir olmadığını icabettiriyorlar.

Birincisinde; onlar diyorlar ki : Allah-u Teâlâ, kulların hareketlerine ve sükûnet bulmalarına kadirdir. Vaktaki Allah, kulları o hareketler ve sükûnetlere kadir kıldı. O fiillerin üzerine olan kudreti kendisinden zail oldu. Bunun üzerine gerçekte Allah-u Teâlâ, gayri ile kadir olmuş olur. Çünkü o, bizatihi bulunduğu hal üzere olur. Eğer o kudret Allah'ın zatı için olmuş olsaydı gayrini onun üzerine kadir kıldığı vakitte kendisinden zail olmazdı[536] ve,[537] bunu açıklayanlardan biri de Allah-u Teâlâ,' bizatihi her şeyi bildiği vakitte başkasına bildirdiğinde kendisinden ilmi gitmez. Kudret de bunun gibidir. Bununla beraber arazların cisimler için başka olmasının[538], delilleri cisimlerin arazlar olmaksızın bulunmalarıdır. Gö­rünen husus hakkındaki ilim ve kudretin başka olmasının illeti de bunun gibidir ki, her ikisi de kendisi için olanın gayridir. Allah-u Teâlâ hakkın­da ifade ettikleri sözde böyledir. Bu hususa daha fazla açıklık getiren hu­sus da şöyle İfade edilir ki, eğer onu mecburî bir hareketle hareketlendir­meyi ve mecburî bir sükûnetle durdurmayı kendisinde kudretin bulun­ması ile beraber murad etmiş olsaydı, ondan o kudreti almadıkça onun üzerine kadir olmazdı. Bunun üzerine Allah'ın o kudretle kadir olduğu sabit olur ki, o da kendisinden gider ve kendisine döner. İşte bu arazların hakikati ve cisimlerin de sıfatıdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

ikincisi : Gerçekten Allah-u Teâlâ, kulunu bir şeyin itlafına kadir kıldığı vakitte Allah'tan murad ettiği şeyin ibkâ etmesine olan kudreti gider. İbkâ etmek ise, Allah'ın fiilidir. Hakikatte kendi fiili olan, o fiilden menedilmiş olur. Kim ki başkasını menetme ihtimali dahilinde olursa, onu serbest bırakma ihtimalinde de olur. Birincisinde aciz kılmak, ikincisinde ise kadir kılmak vardır. Her ikisi de kendisine başkası ile vacip olur. Al­lah-u Teâlâ, bunlardan beridir, münezzehtir.

Sonra Kâbı diyor ki: Biri derse ki, kadir olan bir vakit o kudreti ile bir şey yapmaması caiz olursa niçin böylece bir çok vakitler caiz olmaz? Tıpkı Allah-u Teâlâ bununla vasfolunduğu gibi.

Fakih Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : O, muhakkak, meseleyi takdir etmekte hata etmiştir. O husustan sual sormak iki yönden olabilir :

Birincisi : Gerçekten kudret, ancak fiil için olur. Ve ondan bir vakit hâli kalması[539] caiz olunca kendisinden bir çok vakitlerde hâli kalması caiz olur. Bu vasfı, Allah için de gerçekleştirdim.

İkincisi : O, kudretin vaktinden ikinci vakit için kudreti bulamamış­tır. Ve o kudretle fiil caizdir. Niçin onuncu vakit için -her ne kadar kud­reti bulamıyorsa da- böyle olmasın? Veyahut vakitlerle kudret yok olduk­tan sonra o kudretle fiil caiz olmayınca bir vakit için de caiz olmaması vacip olur. Birincisine şöyle cevap verdi : Gerçekten Allah-u Teâlâ, ken­dine fiillerden birbirine zıt olmayan[540] ve kendisine zıt olmayan şeye kadir olması ile böyledir. Halbuki kul, kendisine zıt olmayan şeye kadir olmaz. Bunun içindir ki failsiz vakitlerin bulunması caiz olmadı. Kendisine de­nir ki, zikrettiğin hususlar geçerli değildir. Bu sözlerin kabul olunmamış­tır. Bilakis, sana şöyle' denir : Kendisine zıt olan[541] şeyin bulunmamasının caiz olmamasını kim meneder? O, bir şeyi veyahut zıttını bir vakitte yap­mamıştır. Kim kendisine zıt düşmezse o caiz olur. Sonra denir ki, birbiri­ne zıt olan İQİn kudretin vaktinin bulunması caiz kılmaz veyahut ona ikinci vakitte vacip kılar. O iki halde de bir olduğu halde nereden iki emirle va­cip kıldı? Allah hakkında söylediği şey, fasid ve batıldır. Çünkü onun nez-dinde Allah'ın fiili yarattığının gayri değildir. Yarattığı ise ölüm ve hayat ve başkaları gibi birbirine zıttır. Sonra cismin ilk halleri ile cevap verdi ki, o, hareketten ve hareketsizlikten hâli kalır. Niçin onun bir çok vakitler her ikisinden hâli kalması vacip olmaz?

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz Allah'ın izni ve tevfikı ile deriz ki : Hareket etme ve sakin kalma, her ikisi de bekanın ismidir. Beka, müm­kün olmadığı için cismin hallerinin evvelinde bulunmaları mümkün değil­dir. Çünkü sükûnet, var olma bakımından karar kılmadan ibarettir. Ha­reket ise ondan intikal etmektir. Kudret de ancak fiil içindir. Fiil olmadığı halde kudretin bir vakitte bulunması caiz olsaydı bir çok vakitlerde de bulunması caiz olurdu. Çünkü kudret, fiil içindir. Halbuki cisim, ne hare­ket içindir ve ne de sükûnet için. Onların her ikisi de öyle manâlardır ki, hâli iktiza etmezler. Görülmüyor mu ki bekanın vakitleri onlardan hâli kalmazlar. Sonra kudret de baki kalmaz. Böylece vücut anında ondan hâli kalmaması vacip olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra bizim meselemiz fiil hakkındadır. Biz, beka için isim olan fiil olmadığı vakitte bekanın bulunması anında cismin bulunmasını caiz kı­larız. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve der ki : Sahih ve doğru olan sudur ki, beka olduğu vakitte fiil­den hâli kalması caiz olur, sonra ebediyyen caiz olmaz.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Onun söylediği şey hatadır. Bi­lakis o, caizdir. Sonra gerçekten onun makul olduğunu iddia etti. Halbuki o, akla uygundur. Akim hakkı ise durumu aklen sabit olan şeyden çıkmak­tır. Sonra ilim hakkında öyle bir şeyle konuştu ki sanmam ki biri onu'dü-şünsün de hayrette kalması kendisini ona itmediğini ve onun yararının az o'duğundan kendisini terketmediğini bilmesin. Sonra kendisine iman ve küfre kadir olan kimse ile itiraz edip niçin bunlardan birini işledi de diğeri­ni işlemedi? dedi. Bunun üzerine onun mümkün olmadığını iddia etti. Çün« kü o, eğer ancak bir ile gelmiş olsaydı, mecburi olmuş olurdu. Halbuki ihtiyarî olduğu da sabit olmuştur. Sonra onun ayniyle Allah hakkında ken­disine itiraz etti. Biz deriz ki, o, sualin cevabından dışarı çıktı. Çünkü o, onun zıttı olanı nasıl ihtiyarî olarak belirledi? İhtiyarî olmanın şartı, dile­diğini yapmak değildir. Fakat yapılması evlâ olanı seçer. Bilmediği geyi işleyince niçin onu işliyor? Öyle ise, başkasının kendi, fiilinde tedbiri ol-iuğu sabit olur ki o da fiilinin çıkmasıdır. Tevfik Allah'tandır.

Onun, Allah'a Allah ile itiraz etmesi, iki söze binaen mümkün değil-iir. Birincisi; «Allah, bizatihi haliktır.» sözümüze göre. Bunu ifade etmek ;ıpkı, «Allah niçin kadir oldu ve niçin büdi?» sözü gibidir. Ve onun «Ger­dekten o, din hakkında daha salihtir», sözüne göre. Fiilinin vasfı bu olan dmseye soru tevcih edilmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Biz, bizi, bu gibi sorulardan müstağni kılan Cenab-ı Allah'a hamd ü ıenâ ederiz. Fakat, her ikisine zayıf olduğu için kendisi ile soru tevcih et-neğe razı olmayan hususun miktarını zikrettim ki, onlar, onunla razı olan lakkında kadrini bilsinler. Tevfik ancak Allah'tandır.

Sonra imân ve zıttı için bir kuvvet salih olunca, niçin onların üzeri­ce kuvvet verilmesi ile ifade etmek doğru olmaz, diye iddia etti. Bu husus, mir ve nehiy ile reddedildi. Her ne kadar şarabın satın alınmasında har-anması ve dostun   Öldürülmesinde kullanılması ihtimali dahilinde olduğundan para ve kılıçla itiraz etti ve bunların verilmesinin caiz olmadığım söyledi. Biz deriz ki, suâlin tamamı şöyledir : Gerçekten Allah-u Teâlâ, onu kimin hakkında kullanılacağını bilir. Bunun gibisi görünen âlemde onun üzerine güçlenmesi ile vasfolunur. Allah-u Teâlâ ise onun benzeri ile vasfolunmaz"[542]. Evvelki mesele ile ifade edilen şeyle beraber yaratma hakkında da ifade bunun gibidir. Fakat ondan talep etti. O hususta mu­hayyer kılındı[543], yoksa onunla değil. Bunda verme yönü yoktur. Çünkü o. minnet ve nimet vermenin bir nevidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun itiraz ettiği şey, fasiddir. Çünkü onun iki yönden kullanılması muhtemel değildir. Binâenaleyh o husustan bu vecih için reddetme bu­lunmaz. Kuvvet ise ancak onlardan biri ile muhtemel olur. Onlardan bi­rinin kuvvetle vukûbulmasından hâli kalması caiz olmaz. Bu ise muhak­kak bilinir. Binâenaleyh onun gayrini reddetmeyi ifade etmeye muhte­mel olmaz. Sonra şöyle diyor : Eğer sen «Asî ve günahkâr olan yaptığını Allah'ın kudreti ile yapar» dersen niçin «Gerçekten mâsiyet Allah'tan­dır» demiyorsun?

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : O gerçekten iki yönden hata etmiştir. Birincisi, onun hasımları, masiyetin Allah'tan olduğunu ifade etmiyorlar, ikincisi : Kulun fiili, Allah'ın kudreti ile vaki olur denmez. Fakat onu Allah'tan talep etme kudreti ile vaki' olur denir. Buna birin­cisine verdiği cevap gibi cevap verdi ki gerçekten Allah, itaat etsin için verdi ve bunu tamam kıldı. Biz, birincisinin yönünü ve bu sualdeki hata­sını beyan ettik.

Sonra, kendisine kudret hayır için yaratıldığına göre kul, onu başka yöne çevirmeye nasıl kadir oldu? diye itiraz olundu. Bunun üzerine şu id­diada bulundu : Gerçekten (enne)[544] o, ısıtan ve soğutan gibi değildir. Fa­kat kılıç ve para gibidir.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Ona, kudret ne iki fiilin yapılmasına ve ne de onların yapılmamasına muhtemildir, denir. Senin karşılaştığın hu­sus ise, her ikisine muhtemeldir. Binâenaleyh kudretin, her ikisi için de­ğil, biri için yaratılmış olduğu sabit olur. Sonra kendisi ile soğuyan ve ısı­nan şeylerden senin zikrettiklerin gibi yaratılmış olanı kudretin onu bir yönden değiştirmesi ihtimali yoktur. Niçin kudretin onlardan biri için -yaratılmış olmasın. Halbuki o, biri için olan şeydir. Mahlûkat hakkında açıkça cari olan örf, bu hususu sana hayır üzere kudret sahibi olması için talep etmesini beyan eder. Eğer kudret şerre muhtemel olmasaydı, ona tahsis edilmesinin hiç bir manâsı, olmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, kendisine zenginlikle itirazda bulunuldu : Bunun üzerine «Maazallah; çünkü o, herşeyden ganîdir.» dedi ve kılıç ve para ile kendi­sine itiraz edildi.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : O, bu hususta haddi tecavüz et­miştir. Çünkü kuvvetin baki kalması ihtimali yoktur. Halbuki ihtiyacı kud­ret ile vacip kılmıştır. Bu husus, müstahil olduğu zaman bununla gani ol­mağa arız olacak şey lâzım gelir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Onun karşılaştığı şey ise, varlık yararı idame ettirmez. Bilakis onu Tbekâ idame ettirir. Onun baki kılınmağa ihtiyacı vardır. O, kuvvette yok­tur. Bunun içindir ki, kendisinden sığındığın şey sana lâzımdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra hasmına öyle bir soru sordu ki, onun susturup bir şey deme­sine meydan vermedi. O, soru Allah-u a'lem şundan ibarettir : Hakikaten, mu'tezile iddia da bulunup diyor ki : Gerçekten Allah-u Teâlâ, kişinin öm­rünü bir müddet olarak verir, kişi o müddet içinde ömrünü tüketir. Al­lah-u Teâlâ'nın o, kişiyi kendisine verdiği müddet içinde baki kılması Al­lah'ın fiilidir. Allah bunu yapmasını murad eder. Allah, o kişiye bu müd­det içinde rızıklar takdir buyurmuş idi. Sonra Allah kullarından birine Öy­le bir kuvvet verdi ki, onunla Allah-u Teâlâ'nın kendisine verdiği müd­det içinde yaşayıp, nimetlerinden yararlanmasını o kimseden meneder. Alemlerin Rabb'isi olan Cenab-ı Hakk'ı da, o kimseye verdiği sözünü ye­rine getirmekten meneder. Böylece Allah'la, o kimsenin hayatını cesedin­de baki kılacak olan Allah'ın fi'li arasına girmiş olur. Ve Rabb'isini ken­disinden menetmek suretiyle, düşmanının kendisini öldürmesi sebebiyle bunun kendi fiilinden olmasını murad etmiştir. Bu hususun tahakkuk et­mesinde, vadi yerine getirmeme, kahretme, mecbur kılma, ve fi'ilinden menetme gibi hususlar ortaya çıkar. Bunların hepsi de, Cenâb-ı Hakk'm o kimseyi bunlara kadir kılmasiyle olur, Bunlar da, acizlikten, sözde dur­mamakta, makbul elan yoldan olur, veyahut olmaz.

Müslümanların verdikleri cevaba, cevap vermek üzere der ki : Ger­çekten mesele her iş hakkında ifade edilen hakkındadır. Eğer o, olmamış olaydı, Allah'ın ilminde olması nasıl düşünülür idi? îgte müslümanlarm katında ifade edilen budur ki, gerçekten Allah'ın ilminde var olan şey o idi. Onun ilminde ve kudretinde, kendisinin başlangıçta o müddetin gay­rini meydana getirmeye salihti. İlmin de onun olmasını kılmış olsaydı, bu olan meydana gelmezdi.

Sonra sözünün hakikatine dönerek şöyle der : Zalim olan onu ancak eceli geldiği için öldürmüş idi ise, o malûm değil idi. Yine bazan başkasmm koyununu kestiği için övülür. Çünkü eğer koyunu kesmemiş ol­saydı muhakkak ölecekti. Sonra muhakkak sen, «Onu eğer öldürmemiş olsaydı eceli gelmezdi» dersin diye kendisine itiraz olununca «Maazallah, bilakis belki de onu benden başkası öldürür, yahut eceli bitmiş olur» dedi. Sonra, Allah-u Teâlâ'nın «... Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılma­sı, ömründen eksiltilmesi muhakkak bir kitabta (Levh-i Mahfuz'da veya Allah'ın ilminde) yazılıdır. Şüphe yok ki, bu Allah'a kolaydır,[545] kavl-i celîli ile ve Resûlüîlah'm (s.a.v.) «Sıla-i rahim (yakın akrabayı ziyaret etmek) ömrü ziyadeleştirir»[546] hadis-i şerifi ile ihticac etti. Bununla öm­rün bilinen bir miktarı olup sıla-i rahimle fazlalaşac ağını haber verdi. Buna göre Haclis-i Şerifin anlamı; eğer sıla-i rahimde bulunursa Levh-i Mahfuz'da eceli şu kadar olur, eğer bulunmazsa eceli şu kadar olur, şeklin­dedir. Sonra kendi aptallığına dönüp mutlak olan bir mevhumla itirazda bulundu. Eğer «Bu hususta, başka bir ş$y değil, men'i reddetmek vardır. Kudrette ise fiili men'etmek vardır», denirse buna «Kudrette de aczi men'etmek vardır, başka bir şey yoktur», diye cevap verdi. Ve devamla eğer ben kudretin icap ettiğini söylersem, kendisine ithal etmiş ve onun üzerine hamletmiş olurum. O fiil de benim gayrimin olur.

Allame Ebu Mansur (r.h.) der ki : Onun dediğini ve kendisi ile karşı­laştığı şeyi kim iyi düşünürse, onun cevabın dışına çıktığını yakinen anlar. Fakat biz, onun ciddi olduğu hususlardaki gafletini anlatırız ki, hasım­larının kendisi ile ayrıldıkları hususun tümü hakkındaki özrünü bilsinler. Çünkü bu onun ilmînin, Allah hakkında ulaştığı yerdir. Biz ona deriz ki, Alîah-u Teâlâ, onu Öldüreceğini bilir mi, yahut bilmez mi? Eğer evet bilir derse, kendisine «onun öldürmesi, hayatını yok edip ömrünü giderir mi? Yahut gidermez mi?» diye sorulur. Eğer hayır derse, var olan onu yalan­lar. Eğer evet derse, kendisine §öyle denir; «Onun ömrünün bitmesini, ru­hunun cesedinden çıkmasını başkası ile nasıl yaptı? Evet, eğer bu hususu biliyordu ise nasıl yaptı? Ve Levh-i Mahfuz'da, o, böyle yaparsa, şöyle olur; eğer böyle yapmazsa, şöyle olur; diye nasıl yazdı?» Bu olanı bilmî-yen kimsenin işidir. Amma olanı bilen kimse, böyle olur diye yazar. Eğer o, böyle olmamış olsaydı, felan böylece küfrederdi de Allah'ın gadabma müstahak olur. Eğer o, küfretnıemiş olsaydı, iman ederdi ve Allah'ın sev­gi ve muhabbetini kazanır. Amma o, yahut şu olur, diye olan hususu ke­sinlikle ifade etmeksizin konuşmak ise, sonuçları bilmeyen cahillerin iğidir. Sonra o, nereden ve nasıl, ilimden elde edilen bir haber olur ki, onu olmadan önce tesbit etmiştir. Bu kadarım bütün insanlar bilir. Yani, insan­lar felan, ya öldürülerek hayatını kaybeder, yahut tabii olarak ölür, iman eder, yahut küfreder, şu vakitte harekette bulunur, şu vakitte de bulun­maz diye herkes bilir. Levhden bu kadarı, her gemide bulunur. Ve her geminin levhidir. Yoksa Levh-i Mahfuz[547] değildir, fakat zayi edenin levhi olur.

Onun «Eceli gelirse, gerçekten onun eceli, Allah'ın ilminde olana göre katlin gayri ile değildir, sözü ise, o, gerçekten Allah'ın ilminde ol­duğu gibi öldürür. Fakat kendisinden nehyedilen katil ile yahut, Allah'ın ilminde olana göre emredilenle öldürür. O, Allah'ın ilminde olduğu gibi, iman eder ve küfreder. İşte Allah'ın ilminde olan bu husustur. Onların hepsi onun akıbetinin nereye varacağı Allah'ın bildiği hususlara dahildir.

Eğer onu işlememiş olsaydı, akıbetinin ne olacağı ve sonunun nereye varacağı hususu Allah'ın ilminde idi. Ecel de bunun gibidir. Buna göre, Allah-u Teâlâ, onun sıla-i rahimde bulunacağını bildiği için onun ömrü­nü kendi ilminde sıla-i rahimde bulunmayandan daha çok ve uzun kılmış­tır. Âyeti celîlenin emri de böyledir. Zira onun fiilinin, ilminin dışında ol­ması mümkün değil. Onların dedikleri, bu hususta makul olanıdır, te'vil ehli âyet-i celîle hakkında şöyle diyor : «O, ömrünün sonunu ve ömrün­den geçen her vaktin noksanlaştığmı beyân ediyor. Bir grup da, o, ancak mahlûkatm, uzun ömürlü, kısa ömürlü olmaları arasında bulunan muh­telif ömürlerdir. Yoksa, Allah-u Teâlâ, birine bir ömür verir de sonra ken­disine zahir olan lüzuma binâen ömrünü ziyadeleştirir veyahut noksan-laştınr anlamına değildir. Tıpkı cahillerin ve işlerinde şek ve şüphe eden­lerin yaptığı gibi. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Allah-u Teâlâ, «Her ümmet için takdir edilen bir zaman (ecel) var. Müddetleri gelince bir an geri kalmazlar ve öne de geçmezler»[548] buyuru­yor. Onun ifade ettiğine göre; onların ecelleri gelmez, bilakis, ecelleri gel­mezden önce öldürülürler. Yine Allah, ömrü ziyade kılmaz.

Şu vakte kadar ömrünün idâme ettireceğine garanti verdiği hususu bakî kılmaya kadir olmayan kimse sıla-i rahim sebebiyle diğer bir ömrü ziyadeleştirmeye nasıl kadir olur? Bilakis ona düşmanını kadir kılmıştır. Hatta kendisini ondan menetti. Cenab-i Allah, bu gibi vasıflardan yüce­dir, berî ve münezzehtir.

Sonra kendisine denir ki, ona verilen müddetten zikrolunan husus, Levh-i Mahfuz'da onu, ecelinin gelmesi anına kadar Allah'ın bakî kılmam, yahut o vakte kadar bakî kalması, yahut eğer Öldürülmezse idi, onun baki kalması veyahut Allah'ın onu baki kılması yazılmış değil miydi? Eğer bi­rinci ve ikincisini yani Allah'ın onu, o müddete kadar bakî kılacağını ifade ederse, Allah'ın haberinde yalan olduğunu ve Allah'ın vadinden hulf et­tiğini iddia etmiş olur. Eğer üçüncüyü kabul eder, öylece konuşursa, ken­disine «Onun öldürüleceğini Allah biliyor mu idi, yoksa bilmiyor muydu?» denir. Eğer hayır bilmiyordu derse, o, kellesinin bedeninden ayrılmasına ve Allah'ın azabında ebedi kalmasına müstahak olmuştur. Eğer evet bili­yordu derse, kendisine «bilmediğini niçin yazdı?[549] denir. Çünkü bu, örfte cahillerin yaptığı iştir. Allah-u Teâlâ'yı bilen akıllı kimselerin onu söy­lemekten kaçındığı hususlardandır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Sonra, kendisine Allah-u Teâlâ'nın öldürülmiyeceğini bildiği kimse ile itiraz olundu. Çünkü onu öldürmeyi nıurad ediyorlar, onu etkilendiri­yorlar ve güçlerinin ihtimal ettiği tüm varlıkları ile onu öldürmeyi kas­tediyorlar. Sonra Allah'ın bildiği şey üzere oluyor. Bunlar Öyle sebebler-dir ki, onlardan birinden bu sebeble fiilin vaki olduğunu göremiyorsun. Fiilin vukubulması da onun yalanıdır. Ancak şöyle demesi hariç : Onu meneder, buna göre Allah-u Teâlâ'nın bildiği kimselerin hepsi hakkında Iruvvetle beraber men olmaz demesi kendisine lâzım olur. Bu husus ken­disine lâzım olduğu zaman da Allah'ın bildiği her şey hakkında, kul ona razı olmadığı vakit olur demesini reddetmesi lâzım gelir. Bunun üzerine, her hayır ve şer olan, düşmanlarının sözünün ona götürdüğünü zannet­tikleri red ve menetmekle olur ki, onları bulundukları görüşlerine ileten de budur. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Serbest bırakmak ve hâli kılmaktan zikrolunan husus ise üç yönden mütalea edilebilir bir sözdür; güçlüğü kaldırmak ve menetmek. Yahut onunla emretmek. Veyahut da güçlüğü mubah kılmak. Bunların hepsi hayır hakkında mutlak olarak yani kayıtsız şartsız olur. Şer hakkında ise ancak kayıtlı olur ki, o, mecbur ve güç olmaz. Böyle olduğu zaman da zikrolunan şeyle onun itirazda bulunması fasit ve batıl olur. Bizden men' ile cevap verilen de haktır. Allah-u Teâlâ, kavl-i celîlinde : Men'i zikret­tikten sonra «... Eğer tevbe ederlerse, Namaz kılıp zekâtlarını verirlerse kendilerini serbest bırakın...»[550] buyuruyor. İnsanların «Ey Allahım, sana itaat etmek için bize güç ver», diye dua etmeleri hoş karşılanır, fakat «Ey Allah'ım bizimle sana olan teatimizin arasını serbest bırak!», diye niyaz­da bulunmaları iyi karşılanmaz. Binâenaleyh onlardan birinde bulunan halin, diğerinde bulunmadığı sabit olur. Ve böylece o, kudretin yok olduğu zaman fiilin işlendiğini söyler. Halbuki kendisinde kudret bulunmaz. Fa­kat fiilîn işlendiği vakit hâli kalma ve serbest bırakmanın kaldırıldığını söylemez ki onunla sonra kadir olduğu şeyi bilsin. Kuvvet ancak Allah'­tandır.

Sonra rızıkla ilgili sual sorarken Öyle bir kelam etti ki; o verihle soru­lan suâle kimse razı olmaz. Bilâkis, onun hakkındaki suâlin vechi şöyledir : Gerçekten Allah-u Teâlâ, «Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı ancak Allah'a aittir...»[551], kavl-i celîli ile rızık vermeğe vaadedmce ona mülkü ile veyahut ona itham ettiği ile malik olmuştur. Amma her hangi birisinin Allah-u Teâlâ'yı vaadettiği hususu yerine getirmekten menetmeye kadir olması, hatta, kendisine sözünde durmamak ve vaadini yerine getirmekten aciz kalmak gibi hususların lâhik olması, Allah-u Te-âîâ'nın fülinin başkasının kudreti altında olduğunu ifade eder. Böylece gayri ile sözünü yerine getirmeğe vaadettiği geyi vermeğe kadir olur. Bu ise çok büyük bir iştir. Yahut o kimse bu hususlara kadir olmaz. Böylece herhangi birisinin hakikatte o yönden başkasının rızkı olan ile rızık ver­mesi batıl olur. Veyahut ona kadir olur. Bu husus eğer kendisi ile beraber olan kudret hakkında olursa bu kendisine lâhik olan bir[552] vahşet olur. Çünkü o bilir ki rızkını o yönden talep etmiştir.

Der ki: Verrâk suâl sorup onlara şöyle denir dedi; Allah-u Teâlâ'yı düşünüp murakabe etmeğe kadir olduğu halde, Allah'a isyan etmekten kendisini koruyan bir kimse var mıdır? Eğer hayır, yoktur, derse pey­gamberleri vasfetmekte büyük konuşmuşlardır. Çünkü onlar bunu işle­memişlerdir. Eğer evet derlerse; fiilden Önce masiyetin bulunduğunu söy­lemeleri lâzım gelir.

Allah'ın izni ve tevfikiyle kendisine deriz ki; eğer sen kudretle, kulun zayi etmesi olmasaydı, muhakkak arız olacağı kudretin hallerinden ibaret olanı kastediyorsan ne ala, ne güzel. Bütün peygamberler ve Allah'ın seç­kin kulları böyle idiler. Eğer onunla fiille beraber olan kudreti kastedi­yorsan suâli başka noktaya intikal ettirdin. Ve «Kendisi masıyeti işlediği halde, günahları baki kılmakta Allah'ı murakabe eden biri var mıdır?» diyen kimse gibi oldun. Bu ise hiç bir manâsı olmayan hususlardandır. O da sana itiraz ederek «Peygamberlerden bir peygamber, Allah'tan bil­diği, yahut Allah'tan alarak haber verdiğinden masiyeti baki kılmada Al­lah'ı murakabe etti mi?» diyor. Her ne şekilde bir şey hakkında verirse, birinci sorunun cevabı da onun gibidir. Sonra şöyle denir : «Allah-u Teâlâ, velilerinden birine, kendisine düşman olmayı meydana getirecek kudreti ondan menetmekle ihsanda bulundu mu?» Eğer evet bulundu derse biz ona deriz ki;[553] Cenab-i Allah, gerçekten kendisine isyan etmeleri için ve­lilerine kudret vermez. Binâenaleyh düşmanlarına da kendisine itaat etme kuvvetini vermemesi kendisine vacip olur. Bunda ise az önce inkâr ettiği husus vardır. Eğer hayır derse Cenab-ı Hakk'ın velilerine kendisine düş­manlık yapmaları için kuvvet verdiğini iddia ediyor. Onların sözlerinden biri de «Allah-u Teâlâ, düşmanlarına düşmanlık kuvvetini vermemiştir.» sözüdür. Binâenaleyh .şimdi, «Cenab-ı Hak velilerine düşmanlık kuvvetini verdi», demeleri gerekir ki, bu da çok büyük bir sözdür.

Sonra denir ki; «Allah-u Teâlâ tââtda bulunduğu zaman, veliye, o taat için kuvvet verdi mi?» Eğer hayır derse, denir ki : «Yapmaya gücü ve kuvveti olmayan taattan uzaklaşması, kendisini58 yapmaya gücü ve kuvveti olmayan masiyetten içtinap etmesi, taata güçsüz olmasından de­ğildir. Bilakis, onun masiyeti terk etmeğe kuvveti vardı. Onların katında ise onun taat üzerine kuvveti yoktur. Bu ise en kötü bir düşünce ve ifa­dedir. Sonra, «Üzerine kadir olduğu fiil ile Allah'a dostluk yapan bir veli, yahut düşmanlıkta bulunan bir düşman var mıdır?» denir. Eğer evet vardır derse fiille beraber kudretin bulunduğunu ikrar etmiştir. Eğer hayır yoktur, derse, dostluk ve düşmanlığı kadir olmadığı [554]eyle yapmıştır ki bu da çok uzaktır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Ve dedi : «Kime hamd ederim? Kim masiyete kadir olursa is^an eder?[555] O, peygamberdir. Kim itaat etmeğe kadir olsaydı, Allah'a it pat ederdi? O da İblistir.» Bu ifadelerine karşı denir ki : «Eğer sebebleri kastediyorsan birincisidir. Eğer kendisiyle fiil bulunan kudreti ka^d'-t-tinse, onu mümkün kılmadım. îlim ve haber hakkında da onun gabi söy­lemen gerekir.» Sonra, kendisine şöyle denir : «Kim Allah'a boyun eder­se, eğer Allah onu sevip dost edinse idi o, Allah'a itaat eder mi? Kim kr Allah kendisini sevmez, ona buğzederse, o kimse Allah'a isyan eder mi?» Buna hangi şeyle cevap verirse birinciye de o cevabı verir. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Başka biri de şöyle diyor : Kul için dünyada, kendisine «Niçin şunu yapmadın?» dendiğinde «Çünkü ben ona kadir değildim» demesinden da­ha büyük bir özür yoktur. Ahiret hakkında ki sözü de onun gibidir. Bu hususa cevap olarak denir ki : Bu kendisinden kudretin menedildiği şey hakkında özür olur.

Yoksa kudreti zayi ettiği şey hakkında ve kudretin meydana gedme­sini meneden için kesinlikle[556] Özür olmaz.

Yine böylece, dünyada şöyle demesinden daha kapsamlı özür olmaz : «Ben senin ne emrini biliyordum ve nede yasağını. Benim iğimin seni kız­dırıp öfkelendireceğini bilmiyordum. Eğer terk etmeseydi ona ulaşmağı taleb edeceği şeyi, kendisine verdiği hususlar Özür olmazdı ise de kuvvet de onun gibidir.

Sonra, o hususta yine o husus hakkında «Çünkü sen bana onu yap­mayacağımı haber verdin. Ve ben de onu böylece bilirim.» demesinden daha büyük Özür yoktur. Bunun üzerine şöyle denir : «Eğer sen onu ya­parsan, mutlaka, ben de seni cahil ve yalancı yaparım.»

Sonra, onun iğin, o husus hakkında şöyle demesinden daha büyük bir Özür yoktur : «Çünkü sen, benim yapmayacağımı bana haber verdin. Sen böyle bildiğin için buna : «Eğer sen onun yaparsan mutlaka ben seni cahil ve yalancı yaparım dedin de, ben de bunun için yapmadım.» Ve yine şöyle ifade etmesi onun için bundan daha büyük Özür bulunmaz : «Senin üzerinde benim en büyük nimetim vardır[557]. Çünkü sen beni onun üzerine kadir kıldın. Senin Rububiyet işini benim elime bıraktın ve beni onu nakzet­meğe kadir kıldın. Benim ni'm etlerimin en büyüğü senin üzerindedir61 nimetlerin en çoğu senin nezdindedir. Ona ne şeyle cevap verirse, onun için en büyük cevabı budur. Kuvvet ancak Allah'tandır. [558]

 



[1] Kitabın  aslında   «turukun»   kelimesi   «tarîkun»   olarak  yazılmıştır.   Fakat  «ya»   nok­tasızdır.

[2] Kitabın  aslında   «ev-  harfi  mükerrerdir.

[3] Kitabın aslında  «kavluhum»  kelimesi  «kavluhû»  olarak yazılmıştır.

[4] Kitabın aslında   «ğayruhû*   kelimesi   «ğayru»   olarak  yazılmıştır.

[5] «ve alâ hâze'l kavi» cümlesi kitab metninin dip notunda varid olmuştur.

[6] 230 H. / 844 M. yılı dolaylarında vefat eden Hüseyin bin Muhammed En-Neccar'm mu'tezile ile Ehli Sünnet arasında bir mezhebi vardır ki o, kendi ismi ile isimlenen bir fırkanın  reisi  idi-   O  fırkadan   «Neccariye»   adı   ile  başka  bir  fırka   meydana çıkarak bazı işlerde Neccar'a  muvafakat edip bazı işlerde  de muhalefet eden ta­raftarlarının  isimleri ile müstakil  olarak  bulundu.  Muhammed bin  îsa  İd,  Berğus lâkabı ile bilinir. Buna tabi olanların fırkası bu  fırkalardan olup kendisine,   «Ber-ğûsiyye.   fırkası   denir.   Bak:    (El-Fark   Beyne'l-Firak,   120,   127.)   İbn   Murtaza, (El-Munye Ve'l - Emel)  nam eserinin   27-  sayfasında şöyle  der :   O,  Ebu'l - Hüzeyl El-Allâf m meclisinde bulunurdu. Ebu'l Huzeyl'in vefat tarihi:   235 H. / 849 M. ve bak:  Neybrıç'm incelemesi,  «El-İntisar», s. 133, 134 ve 216-230.

[7] Kitabın aslında  «kâlû»  kelimesi  «kale.  olarak yazılmıştır.

[8] Zındık  sözü,   âlemin  iki  asıl  olan  ziya  ve  karanlıktan  meydana geldiğini  söyliyen mecûsilere ve maniviyye mezhebine  bağlı olanlara  söyleniyor idi.  Sonra bu  sözün anlamı genişliyerek her mulhid  ve bîd'at  sahibi  olanlara söylenir  oldu. Ve  sonra daha ileri varılarak mâzhebi ehli sünnet mezhebine  muhalif olan herkese  veyahut ozanlar ve yazarlardan içki âleminde bulunup o yaşantıyı sürdüren kimselere söy­lenir oldu- Bak:  «Tarîh-ul îlhâd Fi'l-İslâm» s. 23-53. Dr. Abdurrahman Bedevi'nin. T.  Kahire,   1945  kitabının   «Ez'zendeke.  bahsine.   Ve  bak:   «El-Fihrist  Libn'in-Ne­dim», s.  445-473,  T. El-Mektebet'üt - Ticariyye,  Kahire.

[9] Seneviyye :   Âlemin var olması için iki, kadîm ve idare kudretinde olan asıl ispat eden  mecûsîlerden ibarettir-  Bunlar,  hayır  ile şerri,  ziya  ile  karanlık  arasında taksim ediyorlar. Bak: Şehristânî'nin «El - Miîel ve'n - Nihal» adındaki eseri, c. II, s. 72, 23;   T- Bağdat ve  «El-Fihrist Libn'in-Nedim»,  s.  442-484;   T.  Kahire.     El-Mektebet'üt - Ticariye.

[10] Kitabın aslında  «mea» kelimesi «ve ilâ*  olarak yazılmıştır.

[11] Kitabın   aslında   «bi'l  kıdemi»   kelimesi   «bi'l  ademî»   olarak  yazılmıştır.

[12] Kitabın  aslında   *bi   kıdemi»   kelimesi noktasızdır.

[13] Kitabın aslında  *ve kezâlike küllü cveherin» bu ibare mükerrerdir.

[14] Ebu Bekir Muhammed bin Şebib, mu'tezile mezhebinin ileri gelen âlimlerinden biridir. îbni Murtaza onu, mezhebin yedinci tabakasında sayıp tevhîd hakkında bir kitap yazdığını zikreder- O, Nezzam'ın taraftarlarından

biri idi. Böylece ken­disi Hicrî üçüncü yüzyılın ortalarında yaşıyan bilginlerden olmuş olur. Mu'tezile, onun, mürcie mezhebini benimsemekle itham etmiştir. Bak: «El-Munye ve'1-Emel», s. 40 ve «El-Farku Beyne'l - Firak., s. 20, 69. 122, 125.

[15] Kitabın aslında «kezâlike»  kelimesi  «zallke»  olarak yazılmıştır.

[16] Kitabın  aslında   «innemâ»   kelimesi  mükerrer  olarak  yarılmıştır.

[17] Kitabın   aslında   «es'iletun»   kelimesi   «esviletu»   olarak   yazılmıştır

[18] Bu ibare, kitabın aslının dip notunda varid olmuştur. Kendisi ile mânâ doğru ifade edilmektedir.

[19] Kitabın  aslında   ...  kelime  okunamamıştır.  Kitabı  yazan  da  buna  işaret  etmekte­dir.  Bu işaretin  de  kelimenin  zait  oiduğunu  göstermektedir. Mânâ  ise   onsuz  da doğrudur.

[20] Kitabın aslında   «haleka  halkan bilâ hacetin  limenâfiihîm»   ibaresi,   «haleka haikan bilâ hacetin tesbutu lehû  limenâfühim»   olarak  yazılmıştır.  Biz,  bu  ibare-siz de mânânın doğru olduğuna inanmaktayız.

[21] Kitabın   aslında   «limenâfü'n.   kelimesi   «elmenâfiu*   olarak   yazılmıştır.

[22] Kitabın aslında   .ve kavluhû.  kelimesi  «vehuve  kavluhû»   olarak  yazılmıştır.

[23] Kitabın aslında  «tahte»  kelimesi noktasız  "te" harfi ile yazılmıştır.

[24] «Ebu Mansur rahimehullah*   ibaresi,  kitabın aslından tam naânâsiyle  silinmiştir-İbareden hip  bir  iz   yoktur.