BİRİNCİ MESELE. 4

MUKADDİME. 4

BİSMÎLLAHÎRRAHMANİRRAHİM... 4

BİRİNCİ MESELE. 5

ÖLÜLER, ZİYARETÇİLERİNİ VE ONLARIN KENDİLERİNE VERDİKLERİ SELAMLARI 5

BİLEBİLİRLER Mİ?. 5

FASIL. 10

İKİNCİ MESELE. 12

ÖLÜLERİN RUHLARI BİRBİRİNE KAVUŞUP BİRBİRLERİNİ ZİYARET EDEREK MÜZAKERE EDERLER Mİ, ETMEZLER Mİ?  12

ÜÇÜNCÜ MESELE. 14

DİRİLERİN RUHLARI, ÖLÜLERİN RUHLARINA KAVUŞUR MU?. 14

DÖRDÜNCÜ MESELE. 22

RUHLAR ÖLÜR MÜ? YA DA ÖLÜM YALNIZCA BEDENE MÎ MAHSUSTUR?. 22

BEŞİNCİ MESELE. 25

BEDENLERDEN AYRILAN RUHLARIN TANIŞABİLMELERİ VE BULUŞABİLMELERİ BİRBİRLERİNDEN AYIRT EDİLMESİ NEYLE OLUR? ÂÎD OLDUĞU BEDENDEN SOYUTLANDIĞINDAN BAŞKA BİR ŞEKİL ALIR MI, BU DURUMDA DA ŞEKLÎ BAŞKA ŞEKİLLERLE KARIŞABİLİR Mİ?. 25

ALTINCI MESELE. 26

KİŞİ KABİRDE SORGULANIRKEN RUHLAR BEDENLERİNE DÖNERLER MÎ?. 26

KABİR AZABI NEFİSLE BEDENİN İKİSİNE BİRDEN Mİ, YOKSA YALNIZCA NEFSE Mİ, YA DA YALNIZCA BEDENE Mİ?MÜKÂFAT VE AZAPTA NEFİS VE BEDEN ORTAK MI?. 32

FASIL. 33

FASIL. 33

FASIL. 36

FASIL. 37

YEDİNCİ MESELE. 39

KABİR AZABINI, KABRİN MÜ'MİNLER İÇİN GENİŞLEMESİNİ,KÂFİRLER İÇİN DARALMASINI YADA CEHENNEM ÇUKURLARINDAN BİR ÇUKUR YA DA CENNET BAHÇELERİNDEN BİR BAHÇE OLMASINIÖLÜNÜN KABİRDE OTURMAMASI, BULUNMAMASINI İNKAR EDEN ZINDIK VE MÜLHİDLERE KARŞI VERİLECEK CEVABIMIZ NEDİR?. 39

FASIL. 40

FASIL. 40

FASIL. 41

FASIL. 41

FASIL. 42

FASIL. 46

FASIL. 47

FASIL. 47

SEKİZİNCİ MESELE. 48

KABİR AZABI, BİLİNMESİ, SAKINMAK İÇİN İNANILMASI BU KADAR ÖNEMLİ OLDUĞU HALDE, NÎÇİN KUR'AN-I KERÎM'DE ZİKREDİLMEMİŞTİR?. 48

DOKUZUNCU MESELE. 49

ÖLÜLER HANGİ SEBEPLERDEN DOLAYI AZAP GÖRÜRLER?. 49

ONUNCU MESELE. 50

KABİR AZABINDAN KURTULMANIN YOLLARI 51

ONBİRİNCİ MESELE. 53

KABİR SUALİ MÜSLÜMAN OLSUN, MÜNAFIK OLSUN,KÂFİR OLSUN HERKESE Mİ SORULACAKTIR,YOKSA SADECE MÜMİNLE MÜNAFIĞA MI?. 53

ONİKİNCİ MESELE. 55

MÜNKER VE NEKİR MELEKLERİ SADECE BU ÜMMETİ Mİ 55

SORGUYA ÇEKERLER, YOKSA BU SORGULAMA DİĞER ÜMMETLER ÎÇÎN DE SÖZKONUSU MUDUR?. 55

ONÜÇÜNCÜ MESELE. 56

ÇOCUKLAR İÇİN DE KABİR SUALİ VAR MIDIR?. 56

ONDÖRDÜNCÜ MESELE. 57

KAR AZABI SÜREKLİ MİDİR, YOKSA GEÇİCİ MİDİR?. 57

ONBEŞİNCİ MESELE. 58

KIYAMETE KADAR RUHLAR NEREDE KALACAK?GÖKTE Mİ YOKSA YERDE Mİ? CENNETTEMİ YOKSABAŞKA YERDE Mİ? DÜNYADAKİ BEDENLERİN DIŞINDABAŞKA BEDENLER İÇERİSİNDE Mİ NİMET YA DA AZAP GÖRECEK YOKSA MÜCERRED (SOYUT) HALDE Mİ BULUNACAK?. 58

FASIL. 60

FASIL. 63

FASIL. 64

FASIL. 66

FASIL. 67

FASIL. 68

FASIL. 68

FASIL. 69

FASIL. 69

FASIL. 69

FASIL. 69

FASIL. 70

FASIL. 71

FASIL. 72

ONALTINCI MESELE. 74

HAYATTA OLANLARIN YAPTIKLARI AMELLER, ÖLÜLERİN RUHLARINA FAYDALI OLURMU, OLMAZ MI?  74

FASIL. 75

FASIL. 76

FASIL. 76

FASIL. 77

FASIL. 82

FASIL. 82

FASIL. 82

FASIL. 83

FASIL. 83

FASIL. 84

FASIL. 84

FASIL. 85

FASIL. 85

FASIL. 86

FASIL. 87

FASIL. 87

FASIL. 88

FASIL. 88

FASIL. 89

FASIL. 89

FASIL. 90

FASIL. 90


ÎBN KAYYIM EL-CEVZİYYE: Tam ad. Şemseddîn Ebû AbduUah Muhammed b EbS Bekr îbn Kayyım el-Cevzıyye'dır. 691/1299'da Dmıask'ta doğmuş, 751/1351'de aynı vJT vefat etmiş büyük bir islâm âlimidir. Bu kente nisbeti yüzünden ed-D.maşkî olarak d/n, mıştır. Dönemmın birçok ünlü âliminden çeşitli sahalarda öğrenim gördü. En ünlü büyükHanbeh düşünür îbn Teymiyye'dir (691/1292-751/1350). Nitekim onun baslat geleneği sebat ve muvaffakiyetle sürdürmüş, henüz îbn Teymiyye hayattayken fikir£ zünden baskıya manız kalmış, hatta hapse atılmıştır. Eserleri İbn TeymiyyeVe ait i£İ? yaklaşımın derin izlerini taşımaktadır. Bazıları Türkçeye çevrilmiş eserleri *l*^T

s^rtn, Ig&satuUehfânMedZricu-s-s&likln, Kitâbu'r.Rüh gibi başhcalan sayl abiS t" cümesını sunduğumuz Kıtabur-Rüh, insanın hayat, ölüm ve ölümden sonraki manevî tec" rübeknne eSSS olan ruhi varlım, onun rûhânî varlıklarla ilişkisini etraflı şekilde ele al"

İZ YAYINCILIK: 60 İslâm klasikleri: 9 İstanbul, 1993

İTÂ

KİTÂBU'R-RUH

İBN KAYYİM EL-CEVZİYYE

 

BİRİNCİ MESELE

MUKADDİME

BİSMÎLLAHÎRRAHMANİRRAHİM

 

 

Kemal sıfatlarıyla muttasıf [1], celal sıfatlarını üzerinde toplamış, şimdi ve gelecekte olacakları bilen; canlı bütün yaratıklarına ölümü takdir eden; ölümde, arzda ve semada yaşayan melik ve sultanları; zengin ile fakiri; eş­raftan olan kişiyle zayıfı; âsi ile itaatkârı eşit yapan; ahirette yarattıklarına adaletle muamele yapan ve ömrünü dünyada devamlı kalacak şekilde ger­çekte dünya daima kalınacak yer değildir dünya sevdasıyla harcayanla, ahiret hayatını düzenlemek için dünyayı bir vasıta edinen güzel amellerini de ahirete götüren gemi olarak düşünen kişinin ruhunu alan Allah'a hamd olsun. Bedenden ayrılan bu iki ruhtan biri saadet, sevinç içerisindeyken di­ğeri pislik mutsuzluk ve yorgunluk içerisindedir. Mutlu ruh, cennet bahçele­rine çıkarak arşta asılı kandillere varır, böylece lezzet ve nimete karışır. Mutsuz ruh ise cehennem ateşinde azap görmesi için tutulur. Şehadet ede­rim ki Allah'tan başka ilah yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Nimetlerini, ih­sanlarını kullarına sevdirdikten sonra, önce bunları herkese fark gözetmek­sizin dağıttı. Hayatımızın kötü bir halde son bulmasından Allah'a sığınırız. Nimet, fazl, yaratmak ve hükmetmek elinde olan Allah'a hamd ve şükürler olsun. Muhammed O'nun kulu ve Rasûludur. Ruhu temiz, cesedi pâk, Al­lah'a kıyam, rükû ve secde eden Ademoğullannın en hayırlısıdır. Allah'ın ki­tabı kendisine indirilmiş, O da Allah'tan gelen herşeyi doğrulamıştır. Ayette: "Ey Habibim! Sana ruhtan sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emrinde­dir. Ruhla ilgili size çok az bilgi verilmiştir"buyurulmaktadır. Sonra salât ve selam, yer ve gök Allah'ın iradesiyle son bulup insanları sorgu suale çeke. ceği güne kadar hidayete ermiş en güzel nesil olan Resulullah'ın âl ve ashabı­nın üzerine olsun.

Bu, faydası çok, değeri büyük, tesiri fazla bir kitaptır. Bu manada böyl6 bir eser yazılmamıştır. Öyle ki içerdiği yeni orjinal bilgileri değerli hazineleri başka kitaplarda bulamazsın. Kur'ân'dan, Sünnetten, sahabe ve tabiinin alimlerin ve velilerin sözlerinden deliller getirerek ölülerin ve hayatta olan­ların ruhlarıyla ilgili birçok meseleyi içermektedir. Müellif, kendisinden muhtevası geniş bir eser yazması istendiğinden mi, yoksa birkaç şey sorulduda o genişçe açıklamak yapmak istediğinden mi kitabı bu kadar uzattı, bunu bilemiyorum. Tek bildiğim, kitabın ilk meselesi Ölüler, dirilerin ziyaretlerini ve onların selamlarını bilebilirler midir? Kitabın muhteviyatı arasında ko­nuyla ilgili bir kenara atılmış düşünceler de olduğundan, araştırıcının zihni­ni açmak ve onu konunun orjinal fayda ve ince manalarına ulaştırmak ama­cıyla önemli bu kitaba başlamayı arzuladım. Yüce Allah'tan isteğimiz, bizi hata ve zellelerden koruması; salih niyet söz ve amelde bizi başarıya ulaştır­ması, kitabın müellifinin derecesini yüceltmesi ve araştırıcının bu kitaptan yararlanmasını sağlamasıdır. O, işiten ve en iyi bilendir. O, her şeye kadirdir. İsteklere cevap verendir. O bize yeter, ne güzel vekildir.

Bildikleriyle amel eden, Kur'ân'ın tercümanı, faydalı ilimlere hakim, İslâm âlimi, insanların en bilgilisi, seçkin nafiz, ibarelerin lafız ve manaları­na vakıf, allâme, peygamberlerin varisi, tefsircilerin reisi, müctehidlerin ile­ri gelenlerinden Dimeşkli Hanbeli âlimlerinden Şemseddin Ebû Abdullah b. Şeyhü-1-İmam bilen ve bildiği ile amel eden Şerefüddin Ebû Bekir b. Şeyhü'l-Kebir Eyyûb b. Sa'd eş-Şehîr b. Kayyım el-Cevziyye der ki: "Allah ruhunu aziz, kabrini nur, cennet kapılarım da ona ve diğer seçkin tenkitçi âlimlere açık eylesin. Amin. Salat Öncekilerin ve sonrakilerin efendisi Muhammed ve O'nun âl ve ashabının üzerine olsun." [2]

 

 

BİRİNCİ MESELE

 

ÖLÜLER, ZİYARETÇİLERİNİ VE ONLARIN KENDİLERİNE VERDİKLERİ SELAMLARI

BİLEBİLİRLER Mİ?

 

İbni Abdü'1-Ber der ki: "Rasûlullah'tarj gelen bir habere göre: 'Bir kimse dünyada tanıdığı bir kimsenin kabrinden geçerken ona selam verirse, ölü­nün selamı alması için (Allah) ruhunu ona iade eder" [3]buyurulmuştur, Bu haber, ölünün, ziyaretçisini tanıyıp verilen selamı aldığına delildir.

es-Sahîkayn'da farklı şekillerde rivayet edilen bir hadiste, Rasûlullah Bedir günü, müşrik ölülerinin bir kuyuya gömülmesini emretti. [4] Harp son­rasında Bedir'e gelişinde müşrik ölülerinin isimlerini de anarak «fülan oğlu fülan, fülan oğlu fülan, Rabbinizin size va'dettiğini gerçek buldunuz mu? Ben Rabbimin bana olan vâ'dini gerçek buldum» diye nida etti. Rasûlullah'm nidasını duyan Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Rasûlü, ölmüş, etleri paramparça olmuş insanlarla mı konuşuyorsun?" diye sordu. Rasûlullah da: "Beni hak üze­re gönderen Allah'a yemin olsunki, siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Ama onlar cevap veremezler" buyurdu.

Bir rivayette de mezara konulduktan sonra ölünün, ayrılan dostlarının ayak seslerini duyduğu belirtilmiştir. [5]

Rasûlullah, ümmetinin ölülere: "Ey mü'minler topluluğu! Allah'ın sela­mı üzerinize olsun (esselamû aleykümdara kavmin mü'minin)" [6] şeklinde se­lamlarım alıyormuş gibi selam vermelerini önermiştir. Haddizatında bu şe­kilde selam, duyan düşünen insanlara verilir. Ölüler kendilerine verilen se­lamı duymamış olsalardı (ki, yokluk ve cansıza hitap olacağından) bu abes olurdu.

Ölünün ziyaretçilerini tanıması tevatüren sabit olduğu gibi selef6 a [7]leri de bu konuda müttefiktirler.

Bekir Abdullah b. Muhammed b. Ubeyd b. Ebi'd-Dünyâ, Kitâbiı'l Kubûr'un ölülerin ziyaretçilerini tanıması babında der ki: Muhammed K* Avndan, o da Yahya b. Yemândan [8], o da Abdullah b. Sem'ândan, o da Zeyrf k Eslem'den, o da Hz. Âişe'den rivayet ettiğine göre, Rasûlullah şöyle buyvı muştur: "Bir kimse müslüman bir kardeşinin kabrine varır, kabrinin bası da oturup onunla selamlaşırsa, ölü selamını alır ve ayrılana kadar ziyarete'" siyle beraber olur."

Muhammed b. Kudâme el-Cehverî'nin [9] Ma'n b îsâ el-Kazzâz'dan, o da Hişam b. Sa'ddan, o da Zeyd b. Eslem'den, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre, Rasûlullah şöyle buyurur: "Bir kimse tanıdığı bir kişinin kabrine varın selam verirse, ölü onu tanıyarak selamını alır. Tanımadığı bir ölüye selam verdiğinde ise yalnızca selamım alır."

Muhammed b. Hüseyn Yahya b. Bistam [10]el-Asgar'dan  [11], o da Mes-ma'dan, o da Âli Asım el-Cuhderiye mensub birinden naklettiğine göre ona dedim ki: "Sen hâlâ ölmedin mi?" Asım Cuhderî: "Evet öldüm" dedi. "Peki şimdi neredesin?" Asım: "Şu anda cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Bir­kaç arkadaş cuma gece ve sabahları Bekir b. Abdullah Müzenî'nin evinde toplanır, sizler hakkında bilgiler alırız" dedi. "Bedenlerinizle mi yoksa ruhlarınızla mı toplanırsınız?" Asım: "Heyhat...! Keşke bedenlerimizle bir araya gelebilsek. Ruhlarımızla hakkınızda bilgi alıyoruz" dedi. "Yaptığımız ziya­retlerden haberiniz oluyor mu?" Asım: "Evet, cuma akşamından cumartesi sabaha kadar yaptığınız bütün ziyaretlerden haberimiz oluyor" dedi. Diğer günler yapılan ziyaretlerden niçin haberdar olamadıklarını sorduğumda: "Bu cuma gününün fazilet ve büyüklüğündendir" dedi.

Bekir b. Muhammed'den, o da Hasan Kassab tan   akşam yemeklerını Muhammed b.  deeâSk. Kabristana varınca selam ve- himize dönerdik. Birgün Muhammed b.  etfgününü pazartesine çevirsen" dedin. Bunun  TLmTed b vTsî ^asûlullah'tan gelen bir habere göre kabirde  ZTcuma günü, cumadan bir gün önce ve bir gun sonra bilir- [12] Muhammedb.  göre Kassa^  beraberkiler "l0 Muhammed'den, o da Abdulaziz bi. Eban'dan,[13] o da Süfyan-ı Sevri'den haberi nakletmiş tir: Süfyan der ki: Dahhak'm bildirdiğine göre 'sûlullah derki: "Kim cumartesi güneşin doğuşundan önce bir kabri ziya- ederse, ölü bu ziyaretten haberdar olur." Denildi ki: "Bu nasıl oluyor ey Allah'ın Rasûlü?" "Bu cuma gününün büyüklüğündendir" dedi.

Halid b. Haddaş'tan, [14] o da Cafer b. Süleyman'dan, o da Teyah'tan şöyle rivayet etmiştir: "Mutrif cuma akşamları yemeğini yer evden çıkardı." Ebû Teyah anlatıyor: "Birgün fenerini aldı, atına bindi ve kabre kadar vardı. Bak­tı ki kabirdekiler kalkmış oturuyorlar. Birbirlerine: "Şu adam, cuma günleri gelen Mütrif tir" dediler. Onlara sordum: "Bu günün cuma günü olduğunu bi­lir misiniz? Onlar: "Evet, kuşların ne dediklerini bile biliriz" dediler. "Peki ne diyorlar?" dedim. Dediler ki: "Selam, selam diyorlar".

Muhammed b. Hüseyn Yahya b. Bükeyr'dvn., o da Fadl  [15]b. Hâl b. Süfyan b. Üyeyne'den nakleder. Uyeyne anlatıyor: Babam ölünce çok hüzünlendim. Hergün kabrini ziyarete giderdim. Ama zamanla aksattım. Birgün kabre va­rıp orada bir yere oturdum. Uyku bastı uyumaya başladım. Rüyamda baba­mın kabrinin açıldığını, kefeninden çıkarılmış olduğunu ve ölüm halinin üzerinde olduğunu gördüm. Babamın bu halini görünce gözlerim sulandı. Babam: "Oğlum, seni ben­den alıkoyan nedir?" dedi. Ben de: "Geldiğimden haberin oluyormuydu?" di­ye sordum. Babam: "Geldiğini farkeder, seninle ünsiyet kurar, arkadaşlarla beraber dualarına sevinirdik" dedi. Bundan böyle babamı daima ziyaret et­tim.

Muhammed'den, o da Yahya b. Bistam'dan, o da Osman b. Şevde et-favî'den  [16] rivayete göre Tafavl der ki: Annesi abidlerdendir. Rahibe diye bilinir. Ölümü yaklaşınca başını havaya kaldırdı ve: "Ey erkek ve kadın ya­kınlarını, ey hayatımda memâtımda kendilerine güvendiğim dostlarım, beni ölüme terketmeyin, çıplak vücudumu kabre koymayın" dedi. Nihayet kadın­cağız öldü. Ben de her cuma kabrine gider; ona ve yanındakilere duâ istiğfar ederdim. Birgün onu rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Nasılsın ey anne?" "Oğlum, ölüm gerçekten acıdır. Allah'a hamd olsun şimdi ben cennet kokula­rının hissedildiği hoş bir Berzahtayım. Haşr gününe kadar saf ipek ve yaldız­lı yataklarda yatacağız." Dedim ki: "Peki bir ihtiyacın var mı?" " dedi. "Nedir?" dedim. "Her zamanki gibi bizi ziyarete gel ve dua et. Cuma günleri her gelişinde: "Ey Rahibe! işte bu gelen oğlundur" diye müjde veriyorlar. Böylece hem ben, hem de diğer ölüler seviniyoruz,"

Muhammed b. Abdülaziz b Süleyman'dan, o da Bişr b. Mansur'dan riva­yet eder: Taun yılında bir adam kabristanlara gider, cenaze namazlarına ka­tılırdı. Akşam olunca kabristan kapısında durur: "Allah günahlarınızı affet­sin, ayrıldığınızdan ötürü size acısın, kötülüklerinizi kapatsın ve amellerini­zi kabul etsin" der, başka demezdi. Bu şahıs anlatıyor: Yine bir gece evimden ayrıldığım halde kabristana gidemedim. Ama yine de duamı yaptım. Gece rüyamda bir grup insan geldi. Onlara dedim ki: "Siz kimsiniz, ne istiyorsu­nuz?" Dediler ki: "Biz kabir ehliyiz." "Peki ne istiyorsunuz?" dedim. Dediler ki: "Sen her akşam evine giderken bize bir hediye getirirdin." Onlara: "Ne he­diyesi?" diye sordum. Onlar da: "Yaptığın dualar" dediler. Bu adam [17], bun­dan sonra devamlı mezar ziyaretinde bulunduğunu ve hiç terketmediğini söyler.

Muhammed'den, o da Ahmed b. Sehl'den, o da Rüşd b. Sa'd'dan, o da bi­rinden, o da Yezîd b. Habib'den rivayet ettiğine göre Selim b. Umeyr bir kabre uğrar. Bir ara idrarı daralır. Arkadaşları ona: "Şu mezar çukurlarından biri­ne inip oraya bevletsene" deyince, Selim'in gözleri yaşarır ve: "Sübhanallah, canlılardan utandığım kadar ölülerden de utanırım. Ölü bunu hissetmeye­cek olsaydı ondan utanmazdım" der.  [18]

Bundan daha da mühimi ölünün, yakınlarının, dostlarının da yaptıkla­rını bilmesidir. Abdullah b. Mübarek der ki: Süfyan b. Yezîd İbrahim'den, o da Ebû Eyyûb'dan  [19]şöyle dediğini nakleder: "Dünyadakiîerin fiilleri ölülere gösterilir. Ölüler, dostlarının davranışlarının iyi olduğunu görünce rahat­larlar, sevinirler. Kötü fiilleri görünce de: "Ey Allahım, onu terbiye et" der­ler." İbni Ebî Leyla da Ahmed b. Ebî Havâri'den, o da kardeşim Muham­med'den şöyle dediğini nakleder: Abbad b. Ubad, Filistin'de bulunan İbralarda bulamadım. el-Mizân'da hem cerh edilen hem de tadil edilen İbni Ebî Sevda Makdisî isminde biri vardır. Zehebî aynı zamanda bu zatla hüccet getirilebileceğini söylemektedir.

him b. Salih'in yanına gider. Ona der ki: "Bana öğüt ver." İbrahim de: "Allah İyiliğini versin. Sana ne öğüt verelim? Duyduğuma [20] göre ölülere, dünyadaki yakınlarının fiilleri gösterilirrniş. İyi düşün. Sen Allah Rasûlüne hangi ame­lini gösterebileceksin?" deyince Abbad sakalları ıslanacak derecede ağladı.

İbn Ebi'd-Dünyâ, Muhammed b. Hüseyin'den, o da Hâlid b. Amr  [21]el-Emevî'den, o da Sadaka b. Süleyman el-Cafeı-î'den şunu nakleder: "Çirkin bir huyum vardı. Bu huyum babamı öldürdü. Ama sonra yaptığım şeylere pişman oldum; kendi kendime serzenişte bulundum." Sadaka b. Süleyman anlatıyor: Hemen bir iyilikte bulundum. Bir gece babamı rüyamda gördüm. Bana dedijri: "Oğlum, bizi en çok sevindiren amellerin bize sunulduğunda onları salihlerin amellerine benzettiğimiz davranışlarındır. Göreyim bu de­fa kötülüklerden oldukça uzak dur da diğer ölülerin yanında beni mahcup et­me."

Sadaka b. Süleyman anlatıyor: Kûfeli eski komşum şöyle diyordu:

"Samîmî bir kalble, dönmeden[22] devamlı senden istiyorum ey sâlihleri ıslah eden, sapıtmışları doğru yola sevkeden ey merhameti en çok olan Allahım."

Konuyla ilgili olarak Sahabeden birçok hâtıralar gelmiştir. Abdullah b. Ravaha'nın Ensar'dan bir akrabası eliyordu ki: "Ey Allahım! Abdullah b. Ra­vaha'nın yanında yüzümüzü kızartacak davranışlardan Sana sığınırım." Bu söz, Abdullah b, Ravaha'nın şehâdetinden sonra söylenmiştir.

Kabirde yatanlar ziyaretçilerini hissettiklerinden dolayı onlara (ziya­retçilere) gerçek ziyaretçi demek yerinde olur. Ölünün, sözkonusu ziyaret­ten haberi olmazsa buna ziyaret denmez. Her millette ziyaretin makul ma­nası budur. Selam alamayacak kimseye selam vermek boşuna olacağından selamı da buna dahil edebiliriz. Rasûlullah, kabir ziyaretleri esnasında üm­metine şöyle demelerini talim etmiştir: "Ey mü'minler, müslümanlar toplu­luğu! İnşallah biz de size kavuşacağız. Allah, dünyadan ayrılmış sizlere ve biz dünyadakilere rahmet etsin. Allah'tan hepimize afiyet vermesini dileriz. (Selamûn aleyküm ehle'd-diyarı mine'l-mü'minine ve'1-müslimîne. Ve innâ inşaallahü bikum hâhikûn. Yerhamullahü'l-müstakdimîne minna ve min-küm ve'1-müstehirîn. Meselullahe lenâ ve lekümü'l-afiyete).[23]

Böyle bir selam, hitap; her ne kadar selam veren selamının karşılığını duyamasa da duyan, karşılığını veren akıllı bir varlığa verilir.

Kabrin yakınında namaz kılınca da onu görürler, kıldığı namazı bilirler ve yaptığı ibadete gıpta ederler.

Yezîd b. Harun Süleyman Teymî'den, o da Osman Mehdî'den rivayete göre Ibni Sâs, üzerinde hafif bir elbise olduğu halde bir cenazeye iştirak eder kabre kadar gider. Devamını İbni Sâs'tan dinleyelim: Kabre varınca iki rekat namaz kıldım ve bir tarafa sırtımı verdim. Allah'a yemin olsun ki kalbim uyanıkken kabirden şu sesi duydum: "Bana yaklaş, eziyet verme. Siz amel iş­lersiniz ama işin gerçeğini bilemezsiniz. Biz ise biliriz, ama artık amel işleye-meyiz. Şu kıldığın iki rekat namaz var ya, şu kadar şeyden daha sevimlidir bana." Bundan anlaşıldığına göre kabirdeki kişi İbni Sâs'm yaslandığını ve kıldığı namazı bilmektedir.

İbni Ebî Dünyâ Hüseyn b. Ali İcli'den, o da Muhammed b. Salt'tan, o da İsmail b. Ayyâş'tan, o da Sabit b. Süleym'den, o da Kâlâbe'den nakleder. Şam'dan Basra'ya giderken bir yerde mola verdim. Abdest alıp kabristanda iki rekat namaz kılınca orada uykuya dalmışım. Uyandığımda kabirde ya­tan kişinin bana şikayetine şâhid oldum. Bana dedi ki: "Geceden beri bana eziyet ediyorsun." Arkasından da: "Siz amel işlersiniz, ama bilmezsiniz. Biz ise biliriz, ama amel işleyenleyiz." Kıldığım namazı kastederek: "Kıldığın iki rekat namaz, dünya ve dünyadakilerden daha hayırlıdır. Allah dünyada ya­şayanlara hayırla karşılık versin. Onlara bizden selam götür. Çünkü onların duaları sayesinde dağlar kadar nurlara kavuşmaktayız." [24]

Hüseyn İclî'den, o da Abdullah b. Numeyr'den, o da Malik b. Mağut'dan, o da Mansur'dan, o ise Zeyd b. Vehb'den bildirdiğine göre Vehb der ki: "Kab­ristana gittim. Baktım ki bir adam mezara gelmiş, kabri düzeltiyor. Bana yö­neldi, yanıma oturdu. Ona: "Bu kabir kimindir?" diye sordum. "Kardeşim­dir" dedi. "Senin kardeşinmidir?" deyince: "Rüyamda gördüğün kişi benim Allah yolunda kardeşimdir" dedi. Ona: "Demek ki alemlerin Rabbi Allah'a hamdle yaşamış bir kişisin" deyince "Öyle mi, böyle bir şeyi söyleyebilmek dünya ve dünyadakilerden daha hayırlıdır. Beni nereye gömdüklerine bak­sana. Çünkü fülanca kalktı iki rekat namaz laldı. Benim de iki rekat namaz kılabilmem dünya ve dünyadakilerden daha hayırlıdır" diye karşılık verdi. [25]

Ebû Bekir Teymî Abdullah b. Salih'ten, o da Leys b. Sa'd'dan, o da Hamîd Tavîl'den, o da Mutrif Abdullah Harşî'den bildirdiğine göre Mutrif der ki: w bî hayattayken yanma giderdik. Cuma günleri olunca da kabristana uğradik Güzergâhımızda bir kabir vardı... Kabristana vardığımızda bir cena--aL gahit olduk. İçimden şu cenazeye yetişebilsem diye geçerken nihayet ye-H ebildinı. Kabirden biraz ötede iki rekat namaz kıldıktan sonra biraz uyu-usum Rüyamda kabirde bulunan kişi benimle konuşuyordu. Bana dedi ki: Namazını niçin acele kıldın?" Ben de: "Evet öyle oldu" deyince: "Siz amel iş­leyebilirsiniz ama bilmezsiniz. Biz ise biliriz ama amel işleyemeyiz. Senin kıldığın gibi iki rekat namaz kılabilmek, benim için dünya ve dünyadakiler­den daha hayırlıdır, hayır üzereler" dedi. "Aralarında en faziletlisi kimdir?" deyince eliyle bir kabri gösterdi. O zaman kendi kendime: "Ey Allahım onu da çıkar da onunla da konuşayım" dedim. Duam kabul edildi, kabirden bir genç çıktı. Ona sordum: "Burada bulunanların en hayırlısı sen misin?" Genç: "Evet, öyle diyorlar" dedi. "Peki bu dereceyi neyle elde ettin? İnan sende bu en faziletli olma yaşını göremiyorum" deyince, genç: "Uzun süre hac ve Umre yaparak, Allah yolunda cihadla ve güzel amelle bu dereceye ulaştım ve bir­çok felaketle imtihan edildim. Onlara sabrettim. Böylece de, gördüğün bu de­receyi, bu fazileti elde ettim" dedi.

Bunca görülen rüyalar her ne kadar bu işin böyle olduğunun delili ol­mazsa da çokluğunu ve sayısını Allah'tan başkasının bilememesi itibariyle belki sözkonusu manaya  [26]uygundur.

Rasûlullah: "Son on günde [27] yani Ramazan'm  gördüğünüz rüyalar en hayırlı rüyalannızdır. Herhangi bir şeye mü'minlerin rüyasının uygun ol­ması, rivayet ve görüşlerinin o şeyin iyiliği ve kötülüğü hakkında uygun ol­ması gibidir. Mü'minlerin güzel gördükleri Allah indinde de güzeldir. Kötü gördükleri ise Allah indinde de kötüdür."[28] Yukarıda açıklandığı üzere bu konuda yalnızca rüyalarla karar veremeyiz, hüccet ve diğer delillere ihtiya­cımız vardır.

Sahîh'te şöyle bir rivayet vardır: Ölü defnedilince, mezarına kadar ge­lenlerle ünsiyet kurar. Müslim de Sahîh'inde Abdurrahman b. Şemmâse el-Mehrî'den [29] şunu nakleder: Şemmâse der ki: Ölüm döşeğinde yatan Amr b. Âs'ın ziyaretine gittik. Bir müddet ağladı, sonra da yüzünü duvara çevirdi. Oğlu babasına: "Babacığım, niçin ağlıyorsun? Allah Rasûlü seni şöyle şöyle müjdelemedi mi?" deyince yüzünü döndü ve: "En değerli azığın lâ ilahe illal­lah Muhammeden Rasûlullah'tır. Üç hasletim var. Kendimi bilirim ya Rasûlullaha benden daha çok buğzeden ve peşine düşüp onu öldürmek dışın­da hiçbir arzum yoktu. Eğer bu hal üzere ölseydim cehennemliklerden olur­dum. Nihayet Yüce Allah kalbime İslâmı koyunca hemen Allah Rasûlü'ne koşup "Elini uzat da sana biat edeyim ey Allah'ın Rasûlü" dedim. Rasûlullah elini uzattı. Ben tutunca: "Ne oluyor ey Amr?" dedi. "Bir şartım vardır" de­yince "Nedir o şartın?" buyurdu. Şartımın günahlarımın bağışlanması oldu­ğunu söyleyince: "Bilmez misin, İslâm geçmişte yapılan bütün günahları si­ler. Hac geçmişte yapılanları siler. Hicretde geçmişte yapılanları siler" dedi Allah'ın Rasûlü. Rasûllah bana böyle deyince; "Artık Onu benden daha çok seven biri 3'oktur. Gözlerim Onun nuruyla cilalanmıştır. Ona olan saygım­dan dolayı doyasıya yüzüne bakamamışımdır. Onu anlatmamı istersen gö­züm dolu olduğundan buna güç yetiremem. Böyle ölürsem umarımki cennet­liklerdenim. Bildiğiniz gibi zamanla içini bilemediğim birçok şeyler üstlen­dim. Bu halde ölürsem bana matem tutmayın, arkamdan ağlamayın. Beni defnederken üzerime toprak serpin ve bir deve kesilip parçalarına ayrılana kadar başımda bekleyin ki, sizinle ünsiyet kurayım ve Rabbimin Rasûllerine nasıl müracaat edeceğimi öğreneyim" dedi. Bundan anlaşılıyor ki ölü kendi­ni defnedenleri bilir, onlarla beraber olmaktan dolayı sevinir.

Anlatıldığına göre Seleften [30] bir kısım insanlar defnedilirken başların­da Kur'ân okunmasını vasiyyet etmişlerdir. Abdulhak der ki: "Rivayete göre Abdullah b. Ömer kabri başında Bakara sûresinin okunmasını istemiştir." Bu görüşte olan alimlerden Muallâ b. Abdurrahman da sayılmaktadır. Ah-med b. Hanbel önceleri bunu kabul etmemişse debu konuda hiçbir malu­mat yoksonraları kabul etmiştir.

Hîlal Camî'in, Kabirlerde Kur'ân okumak kısmında der ki: Abbas b. Mu-hammed ed-Dûrî'den, o da Yahya b Maîn'den, o da Mübeşşir Halebî'den, o da Abdurrahman b. Alâ b Cellac'dan, o da babasından yaptığı rivayete göre ba­bası demiş ki: "Oğlum, ben ölünce lahde koy, bismillah ve alâ sünneti rasûlil-lah dedikten sonra üzerime toprak at ve başımda Fatiha sûresini oku. Çünkü ben, Abdullah b. Ömer'in böyle dediğini duydum^1 Abbas Dûrî anlatıyor. Ah-med b. Hanbel'e kabirde Kur'ân okunur mu? diye sorduğumda: "Hayır, okun­maz" diye cevapladı. Yahya b. Maîn'e bunu sorunca bu hadisi getirdi.

Hîlal anlatıyor: Hasan b. Ahmed Verrâk'tan, o da arkadaşı Ali b. Musa Haddad'dan şunları nakleder: Ben, Ahmed b. Hanbel ve Muhammed Kudâ-me el-Cevherî ile birlikte bir cenazede idik. Ölü kabre konunca âmâ biri,ân okumaya başladı. Ahmed b. Hanbel adama: "Be adam, kabirdev' okumanın bid'at olduğunu bilmiyormusun?" Kabristandan ayrılıncaA7r^mmed b Kudâme Ahmed b. Hanbel'e dedi ki: "Ey Ebû Abdullah!    S Halebî hakkında ne dersin?" Ahmed b. Hanbel: "O sikadır." "OndanhV haber yazdım." Ahmed b. Hanbel: "Nedir o?" Kudâme: Mübeşşir, o da Ab-rrahman b. Alâ b. Cellac'dan, o da babasından nakleder. Babası, kabre ko-ılduktan sonra Bakara sûresinin başının ve sonunun kabrinde okunması-u oğluna vasiyyet etmiştir. Ayrıca İbni Ömer'in de böyle vasiyyet ettiğini duydum.deyince, Ahmed b. Hanbel: "Mezardaki âmâ adama söyle de

Kur'ân'mı okusun."  [31]

Hasan b. Sabbah Za'ferânî [32] der ki: "İmam Şafî'ye kabirde Kur'ân oku­manın hükmünü sordum da: "Bunda bir sakınca yoktur" dedi."

Hallaf [33], Şa'bî'den şunu nakleder: Ensardan biri ölünce ashab kabrine varır başında Kur'ân okurdu. Ravi anlatıyor: Münekkid Ebû Yahya der ki: Hasan Cevrî'nin şöyle dediğini duydum: "Bir adam geldi ve kızkardeşini rü­yada gördüm. Allah, Ebû Ali'ye hayırla karşılık versin. Okuduğu Kur'ân'la bana faydalı oldu" dedi. Hasan b. Heysem de: Ebû Bekir b. Etrûş b. binti Ebû Nasr b. Temmar'm şöyle dediğini duydum: "Cuma günleri bir adam annesi­nin kabrine varır. Yasin [34] sûresini okurdu. Yine bir gün kabre geldi. Yasin sûresini okuduktan sonra: "Ey Allahım, bu sûrenin sevabını dağıtacaksan şurada yatanlara dağıt" diye duâ etti. Bir sonraki cuma bir kadın geldi ve: "Sen falancanın kızı mısın?" dedi. "Evet" cevabını alınca anlatmaya başladı. "Bir kızım vardı, öldü. Rüyamda onu kabir kenarında otururken gördüm. Ona "Niçin burada oturuyorsun?" diye sordum. Kız: Fülanca kadının oğlu, annesinin kabrini ziyarete geldi, başında Yasin sûresini okudu, sevabım da bu kabirlerde yatanlara bağışladı. Nasibimizi biz de aldık, ya da biz de affe­dildik yahutta buna benzer bir durum." Nesâî ve diğerleri Makel b. Yesâr Mûzenî'nin, Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu hadisi nakleder: "Ölülerinizin yanı başında Yasin sûresini okuyun."[35] Bu, ölüm anında döşeğinin başında okunan Kur'ân olabilir. Bunun benzeri: "Ölülerinize lâ ilahe illallah'ı telkin edin."  [36]Bu hadisin de kabirde olması muhtemeldir. Aşağıdaki nedenler bi­rincinin daha açık olduğunu göstermektedir.

1- Birincisi: "Ölülerinize lâ ilahe illallah'ı telkin edin" hadisinin benzeridir.

2- Sözkonusu sûrenin faydalı olması tevhidi, meâdı, tevhid ehlinin cen­nete gireceğini ve bu hal üzere ölenlere gıpta edileceğini takdir etmesinden-dir. Zira âyette: "Keşke kavmim, Rabbimin beni affettiğini ve ikram edilen-derden olduğumu bir bilseydi [37] ifadesinde ruhu müjdelemek vardır. Böylece ruh Allah'a kavuşmayı, Allah da ruha kavuşmayı arzular. Çünkü bu sûre Kur'ân'm kalbidir, ölüm anında okunmasında acaip birçok özellikler ortaya çıkar.

Ebu'l-Ferec Cevzî  [38] anlatıyor. Ebu'1-Vakt Abdülevvel ölüm döşeğinde iken yanmdaydık. Son beraberliğimiz olan bu anda, başını semâya kaldırdı ve: "Keşke kavmim, Rabbimin beni affettiğini ve ikram edilenlerden kıldığı­nı bir bilseydi" âyetini okudu ve ruhunu teslim etti.

3-Ölüm döşeğinde bulunan birinin başında Yasin sûresini insanların geçmişte ve şimdi okumaları [39] da buna delildir.

4-Eğer Sahabe, Rasûllahın: "Yasin'i ölülerinizin başında okuyun" hadi­sini kabirde okuyun şeklinde anlasalardı, bunu hiç terketmezler ve de alışıl­mış meşhur bir emir olurdu bu.

5-Yasin sûresinin faydası, onu işitmek hayatın son döneminde asıl gaye olan kalb ve zihin huzuruna kavuşmaktır. Kabirlerde okumanın hiçbir seva­bı yoktur. Çünkü sevap ya okumakla ya da dinlemekle hasıl olabilir. Ölü için hiçbirisi sözkonusu değildir.

Hafız Ebû Muhammed Abdülhak hadisi böyle yorumladıktan sonra der ki; "Anlattığına göre ölüler hayattakilerden yardım ister, hayattakilerin söz ve davranışlarından haberdar olurlarmış." Yine Ebû Ömer Abdülber'in İbni Abbas'tan aldığı hadiste: "Bir kimse tanıdığı bir kimsenin kabrine uğrar, ona selam verirse, ölü onu tarar ve selamım alır." [40] Aynı hadis Ebû Hureyre'den merfu olarak rivayet edilmiştir: Farklı olarak "tarumasa da selamım alır"

Hz Aişe'den [41] de Rasûlullah'ın şöyle buyurduğu nakledilir: "Bir kimseHesinin kabrine varır, orada oturursa ayrılana kadar beraber olurlar.kat Hafiz Ebû Muhammed bu konuyla ilgili olarak Ebû Davud'un Sünen'in-

Ebû Hureyre'den gelen şu hadisle hüccet getirir: Rasûhıllah buyuruyor:

«Bana selam verdiğinizde Allah ruhumu geri verir, böylece selamınızı ah-[42]Süleyman b. Nuaym da: Rasûlullahı rüyamda gördüm. Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! İnsanlar kabrine varıp Sana selam veriyorlar. Bari selam­ları Sana ulaşıyor mu?" Rasûlullah: "Evet, selamları alıyorum" dedi. Süley­man b Nuaym: Allah Rasûlü ashabına, kabre vardıklarında: "Es-selamû aleyküm ehle-d-diyâri'1-hadîs" yani: "Ey yeni memleketin sakinleri! Allah'ın selamı üzerinize olsun" demelerini öğretmiştir. Bu hadiste ölünün kendisine verilen selamı bildiğine ve onu aldığına delildir.

Ebû Muhammed Fadl  [43]b. Muvaffık'tan nakleder: Babamın kabrini zi­yarete defalarca gittim. Bir gün bir cenaze merasimine katıldım. O gün işim âcil olduğundan babamın kabrine varamadım. Gece rüyamda babamı gör­düm. Bana dedi ki: "Oğlum, artık niçin geliniyorsun?" Ben de: "Baba, sen be­nim ziyaretimden haberdar oluyormusun?" "Evet, vallahi haberdar oluyo­rum oğlum. Köprüden geçip mezarıma gelirken, başımda otururken ve ayrı­lıp giderken köprüyü geçene kadar hep sana bakıyorum" dedi.

Amr b. Dînar'm şöyle dediği nakledilir: "Bir kimse öldüğü zaman, ehli­nin kendini yıkayacaklarını, kefenleyeceklerini bilir, onlara bakar durur."

Mücâhid de der ki: "Kişi ölümünden sonra kabrinde oğlunun güzel amel-leriyle müjdelenir." [44]

 

FASIL

 

Geçmişte ve şimdi insanların kabirleri başında ölülerine telkin vermele­ri bunun cevazına delildir. Ölü telkini duymamış olsun hiçbir mana ifade et­meyeceğinden abes [45] olmuş olur. Ahmed b. Hanbel'e telkin sorulduğunda in­sanların uygulamalarını delil göstererek onu güzel görmüştür.

Taberânî'nin el-Mu'cem'inde, Ebû Ümâme'den naklettiği zayıf bir ha­dise göre Ebû Ümâme der ki: Rasûlullah buyuruyor ki: "İçinizden biri ölür onu kabre koyunca biri kabri basma varsın ve: "Ey fülanca kadının oğlu fü-lan!" Bu seslenişte çağrıyı duyduğu halde karşılığını veremez. Sonra ikinci defa: "Ey fülanca kadının oğlu fülan!" desin. Bunu duyunca belini biraz doğ­rultur. Üçüncüsünde: "Ey fülanca kadının oğlu fülan!" diye seslenince o, "Al­lah sizi doğru yola iletsin" der, ama siz onu duyamazsınız. Ona deyin ki: "Dünyadan ahirete götürdüğün kelime-i şehadeti yani, şahidim ki Allah'tan başka ilah yoktur; Muhammed de O'nun Rasûlü'dür. Allah'ı rab, İslâmı din, Muhammed'i peygamber, Kur'ân'ı da imam olarak kabul ettiğini hatırla!" Bil ki Münker ve Nekir sana gelir ve: "Şurada oturanın yanına varalım baka­lım hücceti telkin edilmiş mi?" derler. Allah ve Rasûlü bu esnada o kişinin hüccetidir. Ashab: "Peki ya Rasûlullah, annesinin ismi bilinmiyorsa neyle telkin verelim?" diye sorunca: "Annesi Havva'ya nisbetle" buyurdu.  [46]

Bu hadis [47] doğru olmasa da çeşitli milletlerde ve devirlerde kesintisiz uygulanması bir delildir. Allah'ın koyduğu prensip de delildir. Şöyle ki doğu­da ve batıda akılları oldukça gelişmiş çeşitli bilgileri öğrenmiş milletlerin duymayan, düşünmeyen ölülerle ilişki kurup hiçbirinin de buna karşı çık­madığı bilinmektedir. Belki de bu öncekilerin bıraktığı, sonrakilerin de de­vam ettirdiği bir sünnettir, gelenektir,

Mezarda yatan kişinin söylenenleri duymadığı düşünülürse ölünün top­raktan, odundan, taştan ve yokluktan farkı kalmaz. Alimlerin çoğu bunu kö­tü gördükten sonra yalnızca bir âlimin güzel görmesi bir şey ifade etmez.

Ebû Davud [48] güvenilir bir senetle es-Sünen'inde rivayet ettiğine göre Rasûlullah bir adamın cenazesine iştirak etti. Defin işi bitince Rasûlullah:

Kardeşinize sebat dileyin; çünkü o şimdi sorgudadır" buyurur. Sorgusu şim-  hvorsa, bundan Ölünün telkini duymuş olacağı çıkmaktadır. [49] cü yapı y   ha'diste: "Ölü, kendisini defnedenlerin ayak seslerini mezardan

hadiste:   Ölü,keti duyar" denmektedir.[50] Abdülhak, salihlerden birinin şu vakasını. «Erkek kardeşim ölünce onu rüyamda gördüm. Dedim ki: "Karde-3 eni kabre koyduğumuzda ne durumdaydın?" Dedi ki: "Elinde ateşten   arcayla birisi yanıma geldi. Bana duâ eden biri olmasaydı helak olacaktım.’

" Sebîb b. Şeybe anlatıyor:[51] Ölüm döşeğinde annem bana şöyle vasiyyet tti* Oğlum, beni mezara koyunca kabrimin başında ey Şebîb'in annesi! Allah'tan başka ilah yokturde." Nihayet annem ölünce onu mezara koy­dum ve: "Ey Şebîb'in annesi! Allah'tan başka ilah yoktur" dedim ve evime döndüm. Gece rüyamda annemi gördüm. Diyordu ki: "Ey oğlum, kelimeyi ha-tırlatm as aydın mahvolacaktım. İyi ki vasiyyetimi tuttun."

İbni Ebî Dünya anlatıyor: Eyyûb b. Uyeyne'nin hanımı, Şehl'in kızı Temâzur diyor ki: "Rüyamda Süfyan b. Uyeyni'yi gördüm: "Kardeşim Eyyûb'a Allah hayırla karşılık versin. Çünkü o beni çok ziyaret ederdi. Bu­gün de beraberdik. Bugün kabristana gittim, onun mezarına uğradım" de­mektedir."

Hammad b. Seleme'den [52],o da Sabit'ten, o da Şehr b. Hûşeb'den rivayet etmekte. Sa'b b. Cüsame ile Avf b. Malik kardeştirler. [53] Sa'b Avf a dedi ki: "Kim önce ölürse, rüyasında onu görsün." Avf: "Bu olabilir mi Sa'b?" deyince, "Evet" dedi Sa'b. Sa'b önce ölmüştü. Avf rüyasında Sa'b'm kendine doğru gel­diğini görür. Avf: "Ey kardeşim" der. Sa'b: "Evet" der. "Nasıl muamele gör­dün?" Sa'b: "Birçok felaketlerden sonra afvolunduk." Avf (boynunda siyah bir parlaklık gördüm): "Ey kardeşim boynundaki nedir?" Sa'b: "Fülanca yahûdiden ödünç aldığım on dinar. Şimdi dinarlar dolabımdadır, onları yahûdiye verin. İnanır mısın kardeşim, ölümümden sonra evimizde meyda­na gelen herşeyi biliyorum, bize ulaştırılıyor. Meselâ bizim kedi şu kadar gün önce öldü. Kızımda altı ay içerisinde ölecek. Ona güzel davramn. Avf (sabah ıhınca): "Ona muhakkak bir öğreten vardır" dedi. Hemen evlerine vardım.

"Hoşgeldin Avf, böyle mi kardeşlerini memnun ediyorsun? Sa'b öleli hiç uğramıyorsun bize" dediler. Avf: "İnsanların tutulduğu bir hastalığa ben de tu­tuldum. Çaresini Kur'ân'da aradım. Mushaf'ın içersinde dinarların bulun­duğu cüzdanı buldum. Hemen onları yahudiye götürdüm. Yahudiye: "SaVın sana borcu var mı? diye sordum. Dedi ki: [54] "Allah Sa'b'a acısın. O, Rasûlul-lah'm seçkin ashabmdandı. Borcu o kadar Önemli değil." "Söyle ne kadar?" Yahudi: "Madem söyleyeyim. On dinar borç vermiştim." "Vallahi bu aynen dediği gibi oldu." Birincisi bu.Avf, Sa'b'ın ailesine sorar. "Sa'b'm ölümünden sonra başınızdan birşey geçti mi? Evet derler. "Şu anda olay oldu." Anlatmalarını istedim. Dediler ki: "Şu kadar gün önce bir kedimiz öldü." İşte bu da ikincisi.

Avf anlatıyor: "Kız yeğenim nerede?" "Şu anda oynuyor." Çocuğun yanı­na vardım, başım okşadım, ateşi yüksekti. "Çocuğa iyi davranın" dedim ve çocuk altı ay içinde öldü.

İşte bu Avf in ince zekasındandir. Sahabe Avf, Sa'b b. Cüsâme'nin ölü­münden sonra vasiyyetini yerine getirmiştir. Paranın on dinar olarak dolap­ta olduğuna güvenerek, Sa'b'ın sözünün doğruluğuna hükmetti. Sonra yahudiye sordu. Aldığı cevapla rüyasını destekliyordu. Durumun ciddiliğini anlayan Avf dinarları yahudiye verdi. Bu tavır insanların en fakihi ve en bil­gilisi olan kişiye yaraşır bir tavırdır. Bunlar Rasülullah'ın sahâbileridir. Bel­ki biri çıkar da Sa'b'ın bıraktığı yetim ve veresesine ait malı Avf in terekesin­den alıp yahudiye vermeyi nasıl uygun gördüğünü yadırgayabilir. [55]

Buna benzer bir olay da Allah Rasûlü'nün seçkin ashabından Sabit b. Kays b. Şemmas'a ait olan olaydır. Ebû Ömer b Abdülber anlatıyor. Abdulva-ris b. Süfyan, o da Kasım b. Esbağ'dan, o da Ebû Zenba' Ravh b. el-Ferec'den, o da Said b. Afir ve Abdulaziz b. Yahya el-Medenî'den, o da Malik b. Enes'ten, o da İbni Şihâb'dan, o da İsmail b. Muhammed b. Sabit el-Ensarî'den, o da Sa­bit k. Kays b. Şemmâs'dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah ona der ki: "Ey Sabit, hoş bir hayat yaşayıp şehid olarak Ölüp cennete girmek ister misin?" Mâlik derki: "Sabit b. Kays Yemâme savaşında şehid oldu." [56]

Ebû Amr der ki: Hişam b. Ammar Sadaka b. Halid'den, o da Abdurrah-man b. Yezîd b. Câbir'den, o da Atâ Horasanî'den, o da Sabit b. Kays b. Şemmâs'ın  [57] kızından şunu nakleder: "Ey iman edenler! Sesinizi Rasülullah'ın sesinden daha yüksek çıkarmayın" [58] âyeti inince babası evine geldi ama o kapıyı kapadı. Rasûlullah onu göremeyince durumu hakkında bilgi almak için bir adam gönderdi. Sabit dedi ki: "Ben kart sesli bir adamım. Ameli­min mahvolmasından korkuyorum". Rasûlullah da: "Sen onlardan değilsin. Yaşamın da güzel olacak ölümün de" buyurdu. Sonra: "Allah böbürlenen, bü-vüklenen kimseleri sevmez" [59] âyeti inince kapıyı kapadı, ağlamaya başladı. Rasûlullah onu göremeyince haber saldı. "Ey Allah'ın Rasûlü, ben büyüklü­ğü ve kavmimin başı olmayı severim" dedi. Kays'ın sözlerini duyan Rasûlul­lah: "Sen onlardan değilsin. Yaşamın güzel olacak. Şehid olarak öleceksin ve de cennete gireceksin" buyurdu. Kays'ın kızı anlatıyor: "Yemâme günü Hâlid b. Velid'le, Müseyleme'yle savaşa gitti. Ordular birbirine girince bun­lar beİirdLEbû Huzeyfe'nin mevlâsı Sabit ve Kays: "Rasûlullah'la beraber savaşırken böyle değildik" dediler, herbiri birer çukur kazdı. Sebat ettiler, savaştılar; nihayet ikisi de şehid düştü. O gün Sabit'in üzerinde kıymetli bir zırh vardı. Sabit ölünce müslümanlardan biri onu aldı. Bir müslüman Sa­bit'in rüyasında kendine şöyle dediğini anlatır: "Sana bir vasiyyetim var. Ama bunun unutulması gereken bir düş olduğunu bilmelisin. Dün, ben öldü­rülünce bir müslüman geldi ve zırhımı aldı. Evi yüksek bir yerdedir. Gizlice onu alırken at boyuna kişneyip şahlanıyordu. Zırhımın üzerine şimdi taş çömleği ters olarak kapamış çömleğin üzerinde de bir adam var. Halid'e git, zırhımı alması için bir adam göndermesini söyle." Adam anlatıyor. Rasû-lullah'm halifesi Ebû Bekir'e geldiğinde Ebû Bekir'e şu kadar borcum var; kölelerimden fülanca, falanca hürdür diyordu. Adam Halid'e vardı, olayı ona anlattı. Halid de bir adam göndererek zırhı getirtti. Ebû Bekir'e (Ra) rüyası­nı anlatınca, Ebû Bekir vasiyyetini yerine getirdi ve: "Allah'ın rahmeti üzeri­ne olsun! Sabit b. Kays'tan başka ölümünden sonra vasiyyeti yerine getirilen bir adam tanımıyoruz" dedi. Ebû Amr'ın anlattıkları bu kadar.

Hâlid b Velid, Ebû Bekir ve diğer sahâbiler rüyaya uyarak Sabit'in vasiy­yetini yerine getirmekte ve Kays'ın zırhını adamdan almak hususunda itti­fak etmişlerdir. İşte bu mahza fıkıhtır.

Ebû Hanife, Ahmed ve Malik birine uygun olduğu halde diğerine uygun olmayan bir hususta karı-kocadan davacı olanın sözünü kabul ediyorlarsa, bunu derhal kabul etmeliler.

Kocanın yemini ve kadında bulunan bir karineye bakarak: "Yüce Allah kadına had vurulmasını meşru' kılmıştır. Çünkü bu kocanın doğruluğuna delalet eden en açık delillerdendir."

Bundan da daha açığı, kasâmede kuvvetli zahir delillere bakarak dava­cıların yeminleriyle yemine konu olan kişinin öldürülmesidir.

Yüce Allah, yolda ölüp gayri müslim iki kişiye vasiyyet eden birinin tere­kesi hususunda davacıların sözünün kabulünü emretmiştir. Eğer vârisler bu iki vâsinin yeminlerinde hiyanet ettiğini anlarlarsa bunları yeminleri iki vâsinin yeminlerine tercih edilir. Bu, Yüce Allah'ın işin sonunda Kur'ân'da son inen, neshedilmeyen ve de sahabelerin amel ettiği Mâide süresidir.

Malla ilgili konularda şüpheyle hükmedilebileceğine bu delildir. Kasâ­mede şüpheyle kan akıtmak mubah olunca malla ilgili konularda zahir delil­lerden olan şüpheli delil daha evlâdır, geçerlidir.

Adaletin temsilcisi valiler hırsızlardan çalıntıları almıştır. Buna bile karşı çıkanların çoğu malları çalındığında her nedense bura başvurmuşlar­dır.

Yüce Allah Hz. Yusufla, kralın karısı arasında geçen olaya şâhid olan ki­şinin şehâdetini ve Hz. Yusuf un haklı, kadının da yalancı olduğuna dair ver­diği hükmü hikâye etmekte ve hem de bunu takrir etmektedir.

Hz. Peygamber de iki kadın araslnda meydana gelen çocuk davasında Hz. Süleyman b. Davud'un verdiği hükmü anlatmaktadır. Olay şu: Bir çocu­ğu iki kadın sahiplenmektedir. Tartışma sürerken Hz. Süleyman der ki: "Ba­na bir bıçak verin de çocuğu keserek aranızda paylaştırayım." Büyük kadın: "Tamam, diğer kadın tek çocuğu almasında teselli için buna razıyım" der. Genç kadınsa: "Hayır, onu kesme. Çocuk tek onun olsun" der. Bunun üzerine Hz. Süleyman kalbindeki şefkat ve merhametle çocuğunu başkasına verme­ye bile razı olan, Ölmemesine çalışan genç kadına çocuğu verir. [60]

Hükümlerin en güzeli, en âdili budur. İslâm şeriatı bunu onaylamakta ve de doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca kıyafet ilmiyle  [61]neseb tayininde çoğu kez birbirine benzer ve gizli karineleri incelemek mümkün değil miydi?

Avf b. Malik'le, Sabit b. Kays'ın rüyada ileri sürdükleri deliler sözkonusu delillerle de kalmamakta, salt ücretin varlığı, çocuğu kundaklamak, karıkoca meselesinde davacının mal üzerindeki selahiyeti konularındaki delillerden daha da güçlüdür. Bunda bir gizlilik yok. İnsan aklı ve düşüncesi bunun doğruluğunu göstermektedir. Başarı Allah'tandır. Bütün bunları anlatmaktan maksat; ölü, bu gibi basit olayları ve tafsi­latlarını bilebiliyorsa, hayatta bulunan birinin ziyaretini, selamını ve yaptı­ğı davayı daha rahat bilebileceğim açıklamaktır. [62]

 

İKİNCİ MESELE

 

ÖLÜLERİN RUHLARI BİRBİRİNE KAVUŞUP BİRBİRLERİNİ ZİYARET EDEREK MÜZAKERE EDERLER Mİ, ETMEZLER Mİ?

 

Bu mesele de birincisi gibi değerli ve önemli bir meseledir. Soruyu şöyle cevaplandırmak mümkündür. İki çeşit ruh vardır: Mutlu ruh, mutsuz ruh. Mutsuz ruh ziyaretten, görüşmeden mahrumdur, hakettiği azabla meşgul­dür. Mutlu olan ise ziyarete görüşmeye açıktır; dünyada olanları ve insanları ilgilendiren hususları müzakere eder. Ruhlardan herbiri bilgide eşit olan ruhlara refakat eder. Peygamberimizin ruhu refiki âlâdadır. Yüce Al­lah: "Kim Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse işte o Allah'ın kendilerine iman et­tiği nebilerle, sıddîklarla, şehidlerle ve salihlerle beraberdir. Onların refaka­ti ne de güzeldir" [63] buyurmaktadır. Ayette geçen beraberlik hem dünyada, hem berzahta hem de ceza gününde olacaktır. Bu üç merhalede kişi sevdiği ile beraberdir.

Cerir, Mansur'dan, o da Ebî Duhâ'dan, [64] o da Mesruh'tan şöyle dediğini rivayet eder: Muhammed'in ashabı dediki: 'Ya Rasûlallah, dünyada senden ayrı düşmemiz sözkonusu değil, ama öldüğün zaman ruhun yükselecek biz de seni göremeyeceğiz, buna üzülüyoruz" deyince: "Kim Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse o, Allah'ın kendilerine inam ettiği peygamberlerle, sıddîklarla şehidlerle ve salihlerle beraberdir. Onların refakati ne güzeldir" âyeti celîlesi indi.

Şa'bî [65] anlatıyor: Ensar'dan biri ağlayarak Rasûlullah'a geldi. Peygam­berimizi "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Adam: "Ey Allah'ın Rasûlü, tek olan Allah'a yemin ederim ki, sen bana ailemden ve malımdan daha sevimlisin. Yine tek olan Allah'a yemin olsun ki nefsimden de daha sevimlisin. Seni ve ailemi hatırlayınca sizi görene kadar içime bir korku düşüyor. Sonra senin ve benim ölümümü düşündüm de bu beraberliğimizden başka beraberliğimizin olmayacağını anladım. Ahirette sen peygamberlerin yanma yükseleceksin. Tabi ben cennete girsem de derecem seninkinden aşağıda olacak..." Bu sözle­ri duyan Rasûhıllah sustu ve: "Kim Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse o, Al­lah'ın kendilerine inam ettiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve sa­lihlerle beraberdirler. Onları refakati ne güzeldir... âlim olarak Allah yeter" âyetine kadar kısım inzal oldu. Ve yine Yüce Allah: "Ey huzura kavuşmuş nefis, sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak O'na dön Kullarım arası­na gir ve cennetime gir" [66]buyurmaktadır. Yani ölüm anında ruha mutlu ruh­ların arasına katıl, onlarla beraber ol, denir.

İsrâ vakasıyla ilgili Abdullah b. Mesud'un rivayet ettiği hadiste anlatıl­maktadır. Abdullah b. Mesud der ki: "Peygamberimiz İsrâ gecesi Hz. İbra­him'i, Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı görmüştür. Aralarında kıyameti tartıştılar. Önce Hz. İbrahim'e sordular, ancak kıyametle ilgili Hz. İbrahim'in bir bilgisi yoktu. Sonra Musa'ya sordular, ancak o da bilmiyordu. Sıra Hz. İsa'ya gelin­ce dedi ki: "Ben de görevim olduğu halde henüz gerçekleştiremediğim Al­lah'ın ahdi var Deccal çıkacak. Yeryüzüne inip onu öldüreceğim. Herkes memleketine dönecek. Her tepeden saldıran, bulduğu her suyu bitene kadar içen, vardığı yeri bozan, ifsat eden Ye'cûc ve Me'cûc'le karşılaşacaksınız. Bu­nun üzerine beni çağıracaklar. Ben de Allah'a duâ edip onları öldüreceğim. Yer, kokusunu Allah'a şikâyet edecek, bana başvuracak. Ben de Allah'a duâ edeceğim, indirdiği yağmurla onları denize dökecektir. Sonra dağlar savrulacak, yerin altı üstüne çıkacak. Allah'ın vadi üzere kıyameti doğuracak gebe kadın gibidir; kimse onun ne zaman patlayacağını, gece mi gündüz mü olaca­ğını bilemez." Hadisi Hakim,[67] Beyhakî ve diğerleri nakletmiştir. [68] Ruhların ilmî müzakereler, yaptıklarına delildir. [69]

Allah Teâla, şehidlerin diri olduklarını ve rablerinin verdiği nzıkîarı ye­diklerini haber vermektedir. Ayrıca onlar henüz kendilerine kavuşamamış nesilleriyle [70] ve Allah'ın nimetiyle, fazlıyla müjdelenirler. Üç delil ruhların birbirine kavuşacağını gösterir. Birincisi; Allah'ın verdiği rızıkları yemeleri. Rızık yediklerine göre diridirler ve birbirlerine kavuşacaklardır demektir. İkincisi; ölünün, eş ve dostlarıyla kavuşacaklarının önceden müjdelenmesi. Üçüncüsü ise; (istebşera) fiilinin lugatta birbirini müjdelemek, müjdeleş-mek anlamına geldiğidir.

Rüyalarda görülenler de bunu ifade eder. Meselâ Salih b. Beşir anlatıyor: "Atâ Selimî'yi ölümünden sonra rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Allah sana merhamet etsin Atâ. Dünya hayatın çok kederli geçti." Atâ: "Evet, ama şimdi çok sevinçliyim, mutluyum." Ona dedim ki: "Şu anda durumun ne?" O ise: "Allah'ın kendilerine inam ettiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle beraberim" şeklinde cevap verdi.

Abdullah b. Mübarek anlatıyor: [71] "Süfyân-ı Sevri'yi rüyamda gördüm. "Allah sana ne hükmetti?" diye sordum. Oda dedi ki: "Muhammed ve arka­daşlarına katıldım."

Sahr b. Raşid de: "Ölümünden sonra Abdullah b. Mübârek'ı [72] rüyamda gördüm Ona: "Abdullah, sen ölmemişmiydin?" diye sordum. "Evet" diye ce­vapladı. "Hakkında Allah'ın hükmü nedir?" Abdullah: "Bütün günahlarımı affetti." Sordum, "Peki ya Süfyân-ı Sevrî?" Abdullah: "Ne hoş! ne hoş! Şimdi O, Allah'ın kendilerine inam ettiği, peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle beraberdir. Onlarla dostluk ne güzeldir" dedi.

İbni Ebî Dünyâ Hammad b. Yezîd'den, o da Hişam b. Hasan'dan, o da Yakza binti Raşid'den şöyle dediğini nakleder: "Mervan Mahlemî komşum-du. Kendisi müetehid kadıdır. Ölünce, ona karşı fevkalâde bir sevgi duydum. Birgün rüyama girdi. Dedim ki: "Allah sana neyle muamele etti?" "Beni cen­nete soktu" dedi. Sonra ne oldu? "Ashâb-ı Yemîn'in katına çıktım." Peki son­ra ne oldu? "Sonra mukarrabînin katına çıktım." Orada kimleri gördün? "Ha-san'ı, İbni Şîrîn ve Meymun b. Seyyah'ı gördüm." Hammad, Hişam b. Has-san'dan, o da Basra'mn seçkin kadınlarından olan Abdullah'ın annesi anlatı­yor: "Rüyamda güzel bir eve girmişim. Oradan da bahçeye. Allah'ın dilediği ölçüde onun güzelliğini hatırlıyorum. Baktım ki etrafında ellerinde kaplar bulunan hizmetçilerin bulunduğu, altından bir sedire dayalı bir adam gör­düm. Bu gelen Mervan Mahlem'dir denince gördüğüm şeyin güzelliğine hay­ran kaldım. Mervan bir sıçradı ve sedirine oturdu." Abdullah'ın annesi anla­tıyor: "Uyandım ki o saatte Mervan'm na'şı kapımdan geçiyordu."

Sarih sünnetlerde de ruhların birbirine kavuşması, tanışması anlatıl­maktadır. İbni Ebî Dünyâ anlatıyor: Muhammed b, Abdullah b. Beziğ'den, o da Fudayl b. Süleyman b. Nümeyrî'den, [73] o da Yahya b Abdurrahman b. Ebî Lebîbe'den, o da dedesinden nakleder. Bişr b, Berrâ b. Ma'rûr ölünce annesi onda büyük bir vecd buldu. Annesi der ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Benî Sele-me'nin ölüleri eksik olmaz. Ruhlar birbiriyle tanışırda Bişr'e selamımı götü­rürler mi?" Allah Rasûlü buyurdu: Evet, nefsim yedinde bulunan Allah'a ye­min olsun ki, ruhlar ağaç tepelerinde kuşların birbirleriyle tanıştığı gibi bir­birleriyle tanışırlar. Bundan böyle Benî Seleme'den biri ölünce Bişr'in anne­si hemen na'şa varır "Ey adamcağız. Allah'ın selamı üzerine olsun" der, o da selamını alınca: " Bişr'e de selam söyle" derdi.

İbni Ebî Dünyâ, Süfyan'dan, o da Amr b. Dinar'dan, o da Ubeyd b. Umeyr'den  [74] nakleder. Dünya haberleri ölülere ulaşır. Kabre bir ölü gelince-"Fülancanın durumu nedir?" derler. "O salih biridir" der. "Pekiyi ya filanca?" "O da salihtir" der. 'Ta öbür adanı?" Der ki: "O yanınıza gelmedi mi?" On­lar da "Hayır" derler. O zaman der ki: "Allah'tan geldik, tekrar O'na dönece­ğiz. O başka yere götürülmüş olmalı."

Salih Meri der ki: "Bana anlatıldığına göre ölüm anında ruhlar birbirine kavuşurmuş. Ölülerin ruhlarına yeni bir ruh katılınca: "Kalacağın yer nasıl­dır; temiz bir bedenden mi geldin yoksa kötü bir bedenden mi?" derler. Sonra ağlamaya başlar."

Ubeyd b. Umeyr anlatıyor: "Yolcu kişinin soruşturduğu gibi bir kişi öldü­ğü zaman ruhlar da onu soruştururlar: "Fülanca ne yaptı? Fülanca ne yaptı?" Eğer öldüğü halde önceki ruhlara katılmamışsa ruhlar derler ki: "O annesi cehenneme gitti."

Said b. Müseyyeb anlatıyor: "Bir kimse ölünce yolcunun karşılandığı gi­bi babası da onu karşılar." [75]

Yine Ubeyd b. Umeyr: "Sevdiklerime kavuşma ümidimi kesseydim ölü­müm bir bez parçası gibi olurdu" demektedir.

Muâviye b. Yahya: Abdullah b. Seleme'den, o da Rahm Mesmaî'nin baba­sından, o da Ebû Eyyûb el-Ensârî'den, Rasûlullah'm şöyle dediğini nakle­der: [76] Mü'min bir kimse ölünce Allah'ın rahmet ordusu dünyada hayırla müjdeye kavuştuğu gibi ona kavuşurlar ve derler ki: "Kardeşinize bakın da biraz rahatlasın. Çünkü o kedere boğulmuştur." Ona hep soru sorarlar: "Fülanca ne yapıyor? Fülanca kadının durumu nasıl? Fülanca kadın evlendimi?" Eğer kendisinden evvel ölmüş birinden sormuşlarsa: "Allah'tan geldik, O'na döne­ceğiz. O, annesi cehenneme atılmıştır. O ne kötü anne, ne kötü terbiyeci" der­ler.

Sözü geçen Yahya b. Bistam, Mesma b. Asım'dan nakleder: Ölümünden iki sene sonra Âsim Cuhderî'yi rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Hâlâ ölme­din mi?" "Evet öldüm" dedi. "Şu anda neredesin?" "Vallahi şu anda cennet bahçelerindeni bir bahçedeyim. Birkaç arkadaş her cuma gecesi ve sabahlan Bekir b. Abdullah el-Müzenî'nin yanma gider, hakkınızda bilgiler topla­rız" dedi. "Bizimle ilgili haberleri ruhlarınızla mı yoksa bedenlerinizle mi alırsınız? "Heyhat... Nerede bedenler... [77] Ruhlarla alırız" dedi. [78]

 

ÜÇÜNCÜ MESELE

 

DİRİLERİN RUHLARI, ÖLÜLERİN RUHLARINA KAVUŞUR MU?

 

Dirilerin ruhlarıyla, ölülerin ruhlarının birbirine kavuşacağı ile ilgili delillerin sayısı Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği kadar çoktur. His, vakıa en açık delillerden sayılır. Dirilerin ruhlarının birbiriyle kavuşması gibi ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları da birbiriyle kavuşurlar. Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah, kişinin ruhunu ya ölümü anında alır ya da uykusu anında. Ölümünü murad ettiği kişinin ruhunu tutarken uykudakinin ruhu­nu muayyen bir zamana kadar salıverir. Düşünenler için bunda birçok ibret­ler vardır." [79]

Abdullah b. Mendeh, Ahmed b. Muhammed b. ibrahim'den, o da Abdul­lah b. Hasan el-Harranî'den, [80] o da dedesi Ahmed b. Abdullah b. Ebî Şuayb el-Harranî'den [81], o da Mûsâ b. A'yün'den, o da Mutriften, o da Cafer b. Ebî Muğîre'den, o da Saîd b. Cübeyr'den, o da İbni Abbas'tan âyetle ilgili şunları nakleder: "Uykuda dirilerin ruhlarıyla ölülerin ruhları birbiriyle karşılaşır, birbirlerinden malumat alırlar. Allah Ölülerin ruhlarım tutar, dirilerin ruh­larını ise bedenlerine iade eder." [82]

İbni Ebî Hatim tefsirinde anlatıyor: Bana Abdullah b. Süleyman, ona Hüseyn, ona Âmir, ona Esbat, [83] ona da Seddî "Uykusunda ölmeyen..." âyeti hakkında şunları nakleder: "Allah onun ruhunu uykusunda alır. Uykuda karşılaşan dirinin ruhuyla ölünün ruhu birbiriyle tanışarak aralarında mü-zekere ederler. Sonra, dirinin ruhu eceline kadar olmak üzere dünyadaki be­denine döner, ölünün ruhu da dönmek ister, fakat bu istek kabul edilmez."

Ayette geçen ölmek üzere bedenden ayrılmakla uyku ölümü hakkındaki kanaatlerden birisi budur. Anlaşıldığına göre ölünün ruhu bedenden ayrılır, kıyamete kadar bedenden uzakta durur. Uyuyan kimsenin ruhu ise önce bedenden ayrılır daha sonra ömrünü tamamlaması için bedene yeniden gönde­rilir. Bunun Ölümü başka bir ölümle gerçekleşir İkinci kanaate göre, âyette geçen hem tutulan hem de salıverilen ruhun uyku vefatıyla olan şeklidir. Eceli tamamlanan ruh, tutulur, yeniden bedene gönderilmez. Eceli henüz tamamlanmamış ruhsa, geri kalan ömrünü ta­mamlaması için bedene gönderilir. Şeyhülislâm'a [84]göre [85]ikinci kanaat doğ­rudur. O der ki: "Kitab ve sünnet de buna delalet eder; çünkü Yüce Allah ölümle vefat eden nefsin, uykuda vefatla ölen nefislerden olduğunu zikret­miştir. Ama uyku dışında Ölen nefisler hakkında ise tutmak ve salıvermek­ten bahsetmemektedir." Üçüncü kanaat da budur.

Doğru olan kanaat birinci kanaattir. Çünkü Allah iki vefattan bahset­miştir: 'Büyük vefat, ölmek gibi; küçük vefat, uykuda ölmek gibi. Ayrıca ruh­ları da ikiye ayırmaktadır: Ölmesi istenen, böylece de ölümle vefat ederek be­denden ayrı tutulan ruh, diğeri ise ecelini tamamlaması için bedene yeniden salıverilen ruh. Yüce Allah önce sözkonusu iki vefatı iki ayrı hüküm olarak şu tutulandır, şu da salıverilendir şeklinde koymuş sonra da ölmeyen ruhun uyku anında ölen ruh olduğunu bildirmiştir. Eğer uyku ölümünü ölüm vefatı ve uyku vefatı diye ikiye ayırsaydı: "Uykusunda ölmeyen ruh..." demezdi, Yüce Allah. Bu ruhun ölmediğini belirtmektedir. Ölmeyen ruhu haber verdikten sonra hem nasıl: "ölümünü murad ettiği ruhu tutar" diyebi­lir ki?

Birinci kanaati doğru bulanlar: "Ölümünü kasdetiği ruhu tutar" âyetini uyku ölümünden sonra kabul ederse muhtemelen doğru olabilir. Yani Allah önce uyku ölümüyle öldürür, sonra da ona ölümle hükmeder. Gerçekte âyet her iki kısmı da içermektedir: Uyku vefatı, ölüm vefatı. Yüce Allah uyku ölü­müyle ölenlerin ruhlarım salıvereceğini, ölümle vefat edenlerin ruhlarını ise tutacağını bildirmektedir. Ayrıca uykuda olsun, uyanık halinde olsun ölen her nefsi Allah'ın tutacağı; ölmeyen kişinin ruhunu salıvereceği; uykudave-ya uyanıkken [86] ölen kişinin ruhunu da tutacağı "O, ruhları ölümü anında tu­tar" âyetiyle bilinmektedir.

Kişinin ölüyü rüyasında görüp ölüye bilgiler vermesi, ölünün de kişinin bilmediği birşeyi bildirmesi böylece geçmişte ve gelecekte haber verilen şe­yin gerçekleşmesi bazan yerini ölüden başka kimsenin bilmediği medfun bir inaldan bazan da borcu olduğunu bildirmesi, dirilerin ruhlarının ölülerin mhlarıyla birleşeceğine delildir.

Daha da garibi, ölüden başka kimsenin bilmediği ve hatta şu zamanda başımıza gelecek şeyi bildirmesi de ruhların birleşeceğine delildir. Haber ve­rilen şey gerçekleşir; bazan da ölü, insana sadece kendisinin bildiğini

'bir olayı anlatır. Bunun misalini Sa"b b. Küsame kıssasında, Malik b. '^verdiği cevapta; Sabit b. Kays b. Şemmas'm, zırhından ve başkasına borcundan haber vermesinde görürüz    Avrıca Sadaka b. Süleyman el Caferi olayında oğlunun yapacağı şeyler-haber vermesi; Şebîb b. Şeybe olayından annesinin ölümünde verdiği tel-den dolayı: "Allah sana hayırla karşılık versin" demesi ve Fadl b. Muvaf-filTlassasında Fadl'ın oğlunu ve ziyaretini[87]tanıması da misal gösterilebilir

' Said [88] b. Müseyyeb [89] anlatıyor. Abdullah b. Selam'la, Selmânı Fârisî [90] birbirlerine dediler ki: "Sen, benden önce ölürsen yanına vannm. Sen de bana Rabbinin neyle muamele ettiğini söylersin. Ben ölürsem ben de sana ha­ber vereceğim." Aralarından biri diğerine: "Ölülerle diriler buluşabilirler mi?" diye sordu." "Evet ölülerin ruhları cennette diledikleri yere gider" diye karşılık verdi. Râvî der ki: Fülanca ölünce rüyada görülmüş. Demişki: "Al­lah'a tevekkül et ve mutlu ol. Çünkü tevekkül gibisini görmedim." Abbas b. Abdulmattalib diyor ki: "Ömer'i rüyamda görmeyi çok arzulardım. Birgün onu havlin yanında alnından akan terini silerken gördüm. Diyordu ki: "Şim­di en tehlikeli anlanmdır. Acıyan ve lütfeden Allah'ın rahmetine kavuşma­mış olsaydım arşım yıkılacaktı."

Şüreyh b. Ubad es-Semâlî'nin son anlarında Adîf b. Haris yanına geldi ve dedi ki: "Ey Ebû Haccac! Mümkünse öldükten sonra gördüklerini bize haber ver." Ravi der ki, bu, fıkıhçıların kabul ettiği bir sözdür. Ravi anlatıyor: Adîf, bir müddet onu rüyasında göremedi. Birgün rüyasına girdi. Ona dedi ki: "Sen ölmemiş miydin Şüreyh?" "Evet." Adîf: "Ne durumdasın Şüreyh?" "Allah gü­nahlarımızı affetti. Ahradların dışında hiçbirimiz helak olmadık". Adîf: "Ah-rad kimlerdir?" "Bir konuda parmakla gösterilenlerdir" [91] dedi.

Abdullah b. Abdulaziz anlatıyor. Babamı ölümünden sonra bir bahçede gördüm. Bana meyveden verdi. Meyveleri çocuk şeklinde yorumladım. Ona sordum: "Baba, hangi amelleri daha faziletli buldun? Babam: "İstiğfarı oğ­lum" dedi.

Mesleme b. Abdulmekil de Ömer b. Abdülaziz'i ölümünden sonra rüya­sında görür. Ona der ki: "Ey mü'minlerin emiri! Ne olurdu bilincim olsaydı. Ölümünden sonra ne hallere düştün?" Ömer b. Abdulaziz: "Mesleme, şimdi dinlenmekteyim. Allah'a yemin olsun ki şimdiye kadar hiç dinlenememiş-tim." Mesleme: "Şimdi neredesin peki? Ömer b. Abdulaziz: "Adn cennetinde hidayetin önderleriyle beraberim" dedi.

Salih Berrâd anlatıyor: Zürâre b. Evfâ'yı ölümünden sonra rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Sana ne soruldu sen de onlara ne cevap verdin?" Fakat Zürâre buna cevap vermedi. Sonra: "Allah sana neyle hükmetti?" Zürâre: "Cûd ve keremiyle beni ağırladı." Salih Ber-rad: "Mutrif in kardeşi Ebû A'lâ b. Yezîd'den ne haber var?" Zürâre: "O mu, ol­dukça yüksek derecelerdedir." Salih Berrad: "Amellerden hangisi daha fay­dalı oldu size?" "Allah'a tevekkül ve kısa emel" dedi.

Mâlik b. Dînar anlatıyor: Ölümünden sonra Müslim b. Yesâr'ı rüyamda gürdüm. Selam verdimse de selamımı her nedense almadı. Sordum: "Ne olu­yor da selamımı almıyorsun?" Dedi ki: "Ben ölüyüm selamı nasıl alabilirimki?" "Ölünce neyle karşılaştın?" diye sordum. O da dedi ki: "Allah'a yemin ol­sun ki birçok zelzelelerle, korkularla karşılaştık." "Peki sonra ne oldu? Ke­rim olan Allah'dan ne gördün?" "Hasenelerimiz kabul edildi, günahlarımız affedildi, eksiklerimiz de telâfi edildi." Râvî der ki: " Bunu duyan Mâlik hıçkı­rarak ağladı, ağız üstü yere kapandı; günlerce hasta [92]kaldıktan sonra kalb kanamasından öldü."

Hazm'ın kardeşi Süheyl de der ki: Ölümünden sonra Mâlik b. Dînâr'ı rü­yamda gördüm. Ona dedim ki: "Ey Ebû Yahya! Allah'a ne götürdün?" Dedi ki: "Birçok günahlar götürdüm. Ama Allah'a olan hüsnü zanmmdan ötürü Al­lah günahlarımı affetti."

Recâ b. Hayat ölünce onu rüyasında âbid bir kadın görür. Ona der ki: "Ey Ebû Mikdâm, ne durumdasınız?" "Durumumuz iyi. Ancak sizden ayrılınca Öyle korktuk ki kıyametin koptuğunu zannetmiştik" dedi. Kadın: "Bu nasıl oldu?" Recâ: "Cerrah ve arkadaşları yükleriyle beraber cennete girdiler. Öyle ki cennetin kapısında izdiham oluşturdular" dedi.

Cemil b. Mürre anlatıyor. Muverrik 'Iclî hem kardeşimdir hem de dos­tumdur. Birgün ona dedim ki: "Hangimiz önce ölürse gelsin, başına gelenleri arkadaşına anlatsın." Muverrik önce öldü. Ailesi onu rüyasında görmüş; sanki Muverrik gerçekten gelmiş, kapıya vurmuş, ben de kapıyı açmışım. "Buyur ey Ebû Mu'temir kardeşinin evine" dedim. Dedi ki: "Eve nasıl girebi­lirim, ben Ölmüşüm? Allah'ın bana hayırla muamele yaptığını ve mukarra-bînden kıldığını söylemek için geldim sadece" dedi.

Muhammed b. Şîrîn ölünce bazı dostları ölümüne çok hüzunlenirler. Bi­ri onu rüyasında görür ve: "Dostum, seni bizi sevindirecek bir halde görüyo­rum. Ya Hasan ne durumda?" diye sordum. Muhammed b. Şîrîn, 'Yetmiş derece üstümde" dedi. "Bu nasıl olur biz, seni ondan daha faziletli bilirdik? dededi ki: "Bu, onun çok hüzünlenmesindendir."

 İbni Uyeyne de: Süfyanı Sevrî'yi rüyamda gördüm. Bana öğüt ver de-Dedi ki: "İnsanların fazla tanımadığı kişilerden ol."

Ammar b. Yesf anlatıyor: Hasan b. Salih'i rüyamda gördüm. Ona dedim V- "Sana varmak istiyorum. Yanında ne var bana haber versene?" Dedi ki: SirtiHe olsun. Allah'a karşı hüsnü zandan daha iyisini göremedim."

Âbid Dayğam ölünce dostlarından bin onu rüyasında gorur. Der ki: Ce­naze namazımı kıldın mı?" "Hayır, bir mazeretim vardı" dedim. Dedi ki- "Sen namazımı kılsaydın başını kurtarırdın."

Rabiâ ölünce, bir kadın [93]onu rüyasında yünden bir başörtüsü ve cübbe ile kefenlendiği halde süslü bir elbise ve ipekten bir başörtüsü ile görür. Ona der ki: "Kefenin olan yün başörtüsüyle cübbeyi ne yaptın?" Rabia: "Allah'a yemin olsun ki onlar üzerimden çıkarıldı bunlar giydirildi, kefenimi dür-düm. Bunları giymem bana yasaklandı. Sonra da kıyamet günü tam mükâfatımı almak için illiyyûn cennetine yükseltildim." "Bu halinle sen dünyada olup bitenleri bilebiliyor musun?" Rabia: "Bu, Allah'ın veli dostla­rına verdiği kerametle oluyor." "Peki Abede binti Kilâb ne durumda?" Rabia: "Heyhat! Heyhat! Çok yükseklere çıkarak vallahi bizi geçti." "Bu nasıl olur? İnsanlar seni daha abid bilirler" Rabia: "Dünyada s ab ahimin-akşamımın nasıl geçtiği benim için önemli değil." Kadın (Dayğam'ı kastederek): "Ebû Malik ne yaptı?" Rabia: "Dilediği zaman Allah'ı ziyaret etmekte." "Bişr b. Mansur ne yaptı?" Rabia: "Bak! bak! Allah'a yemin olsun ki, o umduğundan daha yüksek mertebelere ulaştı." "Bana öğüt ver. Allah'a nasıl yaklaşabili­rim?" Rabia: "Allah'ı çok an ki insanlar bu durumunla sana mezarında bile gıbta etsinler" dedi.

Âbidlerden Abdulaziz b. Süleyman ölünce, dostlarından biri, onu üzerin­de yeşil bir elbise, başında da inciden bir taçla görür. Ona der ki: "Bizden ay­rılınca başına ne geldi? Ölümün tadım nasıl buldun? Orada işler nasıl?" Ab­dulaziz b. Süleyman: "Ölümün kederini gamını hele hiç sorma. Allah'ın rah­meti olmasaydı, günahlarımızı affetmeseydi fazlasıyla bizi kendisine yakın-laştırmasaydı halimiz ne olurdu" dedi.

Salih b: Bişr anlatıyor: Atâ Selem'i ölünce onu rüyamda gördüm. Ona de­dim ki: "Sen ölüler zümresinden değil misin?" Atâ: "Evet." Salih b. Bişr: "Ölümden sonra ne oldun?" Atâ: "Allah'a yemin olsun ki birçok hayırlara ve Şekûr, Gafur Rabbe ulaştım." Salih: "Sen dünyada çoğunlukla hüzn içerisin­de bulunan bir kişiydin" deyince, Atâ tebessüm etti ve: "Ama şimdi daimi bir rahat ve mutluluk içerisindeyim" dedi. Salih: "Şimdi hangi mertebedesin?" Atâ: "Allah'ın kendilerine inam ettiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidler-le vesalihlerle beraberim. Onlar ne güzel yaranlardır" dedi.

Asım Cuhderî Ölünce dostlarından biri onu rüyasında görür. Ona der ki: "Sen Ölmemiş miydin?" Âsim: "Evet" dedi. "Peki şimdi nerdesin?" Asım: "Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Ben ve bir grup arkadaş her cuma gecesi ve sabahı Bekr b. Abdullah el-Müzeni'nin yamnda toplanır hakkınızda bilgiler alırız" dedi. "Bilgileri ruhlarınızla mı yoksa bedenlerinizle mi?" sorusuna da "Heyhat! Nerede bedenler? Ruhlarla buluşarak" dedi.

Fudayl b. Iyad rüyada görülmüş. Demiş ki: "Kul için Allah'tan başka ha­yırlı birşey göremedim."

Mürre el-Hemedânî'nin alnı secde yapmaktan yaralanmıştı. Ölünce dostlarından biri onu, rüyasında secdeden yaralanan yerinin akan yıldız gibi parladığım görmüş. Ona demiş ki: "Alnında gördüğüm iz ne izidir?" Mürre: "Alnımın yaralanan yerine nur geçirildi." "Ahiretteki merteben nedir?" Mür­re: "İyi bir mertebedeyim. Oraya girenler ne oradan çıkarılırlar, ne de ölür­ler" dedi.

Kâri Ebû Yakup anlatıyor: Rüyamda insanların peşinden gittiği uzun boylu esmer bir adam gördüm. Dedim ki: "Bu adam kimdir?" Veysel Karanı olduğunu söylediler. Hemen ben de peşine düştüm ve: "Allah'ın rahmeti üzerine olsun, bana öğüt ver" dedimse de yüzünü ekşiterek kafasını çevirdi. Son­ra yine: "Ey doğru yola götüren, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, bana öğüt ver" deyince bana yöneldi ve: "Allah'ı severken rahmetini iste. Günah işler­ken azabından sakın. Hiçbir zamanda O'ndan ümidini kesme" dedi ve yoluna devam etti.

İbni Semmâk anlatıyor: Musiri rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Hangi amelleri daha faziletli buldun?" Musir: "Zikir meclislerinde bulunmayı. Ec-lah da: "Seleme b. KüheyPi rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Amellerin han­gisini daha yararlı buldun?" Küheyl: "Gece ibadetini" dedi. Ebû Bekr b. Ebî Meryem de Vefa b. Bİşr'i ölümünden sonra rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Ey Vefa! Ne yaptın?" Vefa: "Bütün çalışmalarımdan sonra ancak kurtulabildim." "Peki amellerin hangisini daha yararlı buldun?" Vefa: "Allah kor­kusundan ağlamayı" dedi.

Leys b. Sa'd Abdullah b. Ebî Habîbe'yi ölümünden sonra rüyasında gö­ren Mûsâ b. Verdan'dan nakleder. Abdullah b. Ebî Habîbe der ki: "Sevapla­rım da günahlarım da bana gösterildi. Sevaplarım arasında yerlerden topla­yıp yediğim nar taneleri de vardı. Günahlarımın arasında ise serpuşumda bulunan iki ipek iplik de vardı."

Senid b. Dâvûd kardeşinin oğlu Cuveyriyye b. Esmâ'dan nakleder. Biz Abadan'da iken bize Küfel adında âbid bir genç geldi. Sıcak bir günde ibadet ederken öldü. Biraz serinledikten sonra teçhizine başlayalım diye düşünür­ken uyumuşum. Rüyamda kabristana gittim. Orada güzelliği şimşek gibi pa­rıldayan mücevher bir kubbe gördüm. Ona bakarken birden kubbe ikiye ay­rıldı ve arasından şimdiye kadar hiç göremediğim güzel bir cariye çıktı. Bana baktı ve: "Allah'a yemin olsun ki onu öğleye kadar tutamazsın" dedi. Korku­dan uyandım ve hemen teçhizine başladım. Rüyamda gördüğüm kubbenin yerine kabrini kazdım ve genci oraya defnettim.

Yezîd b. Harun anlatıyor. Ebu'1-A'lâ* Eyyub b. Miskin'i rüyamda gör­düm. Ona dedim ki: "Rabbin sana ne yaptı?" Ebu'1-Alâ: "Günahlarımı affet­ti." "Hangi amellerinden dolayı?" Davud Ebu'1-A'lâ: "Namaz ve orucumdan dolayı." "Mansur b. Zadân'dan ne haber?" Ebu'1-A'lâ: "Heyhat! Köşkünü çok uzaktan görebiliyoruz" dedi.

Yezîd b. Nuâme anlatıyor: Veba salgınında bir kız çocuğu Ölmüştü. Ba­bası Ölümünden sonra onu görür. Babası der ki: "Kızım. Ahiretten haber ver­sene?" Kız: "Babacığım. Büyük bir emir tahakkuk etti. Öyle ki gerçeği biliriz ama yapamayız. Sizse yaparsınız ama bilemezsiniz. Amel defterimde bulu­nan bir-iki rekat namaz yahut bir iki teşbih, dünya ve dünyada bulunanlar­dan daha hayırlıdır benim için" der.

Kesir b. Mürre anlatıyor: "Rüyamda cennette yüksek bir derece kazan­mışım, sevincimden oradan oraya koşuyor, cennete hayran oluyordum. Bak­tım ki kenarda mescidden çıkmış kadınlar duruyor. Selam verdim ve bu de­receye neyle ulaştıklarını sordum. Dediler ki: "Bu dereceye secdelerle, tek­birlerle ulaştık."

Ömer b. Abdulaziz'in mevlâsı Muzâhim Ömer b. Abdulaziz'in karısı Ab-dulmelik'in kızı Fâtıma'dan naklettiğine göre Fâtıraa der ki: "Bir gece Ömer b. Abdulaziz uyandı ve dedi ki: "Bugün acaip bir rüya gördüm." Fâtıma: "Ca­nım feda olsun uğruna, onu anlatsana." Ömer b. Abdulaziz: "Sabah olmadık­ça anlatamam." Sabah olunca mescide gitti, namazını kıldı ve özel odasına girdi. Yalnızlığını fırsat bilerek: "Haydi gördüğün rüyayı anlat" dedi. Ömer b. Abdulaziz: "Geniş, yeşil bir yere çıkarıldım. Orada yeşil bir bahçe içerisin­de gümüşten yapılmış bir saray gördüm. Birisi saraydan kafasını çıkarmış avazının çıktığı kadar bağırıyordu: "Muhammed b. Abdullah b. Abdulmutta-lip nerede? Rasûlullah nerede? Rasûlullah çıktı ve saraya girdi. Sonra biri daha çıktı. Ömer b. Hattab nerede? diye bağırdı. Hz. Ömer de saraya girdi. Sonra biri daha çıktı. Osman b. Affan nerede? Ali b. Ebî Talib nerede? diye bağırdı onlar da saraya girdiler. Birisi daha çıktı ve Ömer b. Abdulaziz nere­de? diye bağırdı, bunun üzerine ben de kalktım saraya girdim. Ashabın etra-finı çevirdiği Rasûlullah'a selam verdim. Kendi kendime nereye oturacağımı düşünürken babam Ömer b. Hattab'ın yanına oturdum. Rasûlullah'ın sağın­da Ebû Bekir, solunda ise Hz. Ömer oturuyordu. Dikkatlice bakınca Rasûlul-lah'la Ebû Bekir arasında birinin oturduğunu gördüm. Ebû Bekir'le Rasûlul­lah arasında oturanın kim olduğunu sordum. O, İsâ b. Meryem'miş. Gizli bir ses bana: "Ey Ömer b. Abdulaziz! Benimle onun arasında gizli bir nur vardır, bu sana engel olduğundan o bağı göremezsin" diyordu. Sonra saraydan çık­mama müsaade edildi. Saraydan çıkarken Osman b. Affân'm: "Bize nusratı-m gönderen Allah'a hamd olsun" diyerek arkamdan çıktığını, Hz. Ali'nin de Osman'dan sonra: "Beni bağışlayan Allah'a hamd olsun" diyerek çıktıklarım gördüm.

Saîd b. Ebî Arube Ömer b. Abdülaziz'den şunu nakleder: Ebû Bekir ve Ömer'i Rasûlullah'ın yanında otururlarken gördüm. Selam verdim ve yanla­rına oturdum. Baktım ki Ali ve Muâviye bir odaya kapatılıyor. Bir müddet sonra: "Kabe'nin Rabbi'ne hamd olsun sorgulanmam güzel geçti" diyerek Hz. Ali çıktı. Hemen arkasından da: "Kabe'nin Rabbi'ne hamdolsun affolunduk" diyerek Muaviye çıktı. [94]

Hammad b. Ebî Haşim anlatıyor: Adamın biri Ömer b. Abdülaziz'e geldi ve: "Sağında Ebû Bekir, solunda Ömer ve iki adamın davasına bakmak üzere seni Rasûlullah'la beraber gördüm. Rasûlullah sana dedi ki: "Haydi Ömer b. Abdulaziz, Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi hükmet'1 dedi. Ömer b. Abdulaziz böy­le bir rüyayı gerçekten gördüğüne dair adamdan yemin istedi. Adam da ye-min edince Ömer b. Abdulaziz ağlamaya başladı.

Abdurrahman b. Ganem anlatıyor: Muaz b. Cebel'i, Ölümünden sonra üç defa gördüm. Alacalı katırlara binmiş, üzerlerinde yeşil elbiseler bulunan beyaz tenli adamların başında alacalı atı üzerinde: "Keşke kavmim Rabbi-min beni affettiğini ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi" [95]âyetini okuyordu. Sonra sağına soluna baktı: "Ey İbni Ravâha, ey İbni Mazun va'di gerçek olan, cennette dilediğimiz yeri bize hazırlayan Allah'a hamd olsun. İyi amel işleyenlerin mükâfatı ne de güzeldir" [96] âyetini okudu ve benimle musa-faha ederek bana selam verdi.

Kabîsa b. Akabe anlatıyor: Ölümünden sonra Süfyân-ı Sevrî'yi rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Allah sana ne yaptı?" Süfyân-ı Sevrî: "Allahımı şu gözümle gördüm. Hoşgeldin ey İbni Saîd, senden razıyım. Koyu karanlığın bastığı geceler kalbini bana bağlayarak mücadele ettin. Gel, istediğin sarayı seç ve beni ziyaret et. Çünkü Ben sana yakınım" dedi bana.

Süfyan b. Uyeyne de: " Süfyân-ı Sevrî'yi cennette bir ağaçtan hurmaya, hurmadan da ağaca uçtuğunu ve iyi amel işleyenler için bunun gibileri var­dır" [97]âyetini okurken gördüm. Ona denildi ki: "Cennete hangi amelle gir­din?" Süfyan b. Uyeyne: "Ver'i ile vera ile" dedi. "Peki İbni Asım'ı gördün mü?" Süfyan: "O, yıldızlar gibiydi" dedi.

Şube b. Haccac'la Musir b. Keddam ikisi de büyük hafızdırlar. Ebû Ah-med Berîd der ki: "Öldüklerinde onları rüyamda gördüm. Ey Ebû Bistam, Al­lah sana ne yaptı?" dedim. O da: "Allah sana başarı versin. Dediklerimi iyi öğ­ren." "Koyu karanlığın bastığı gecelerde benim dostum Allah'tı. Henüz gü­müş ve cevherden açılmamış bin kap daha var. Rahman bana dedi ki: "Ey Şube. Sen bütün ilimlerde derinleştin. Bana yaklaşarak mükâfatını al. Ben senden de, geceleri aç ve susuz mücadele edenlerden de razıyım. Aç ve susuz geçirdiğin gecelerin izzeti, nimeti her zaman beni görebilmendir. Yüzümdeki perdeyi görmen için kaldırırım. Bana ibadet edip zamanın birinde olsun nan­körlük etmeyenlere verdiğim mükâfat işte budur."

Ahmed b. Muhammed el-Lebedi anlatıyor. Ahmed b. Hanbel'i rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Allah sana ne yaptı?" Ahmed b. Hanbel: "Beni affetti benim için altmış kırbaç [98] yemedin mi?" dedi. Ben de: "Evet" deyince Yüce Allah: "İşte benim halis vechim. Haydi ona bak" dedi.

Ebû Bekir b. Muhammed b. Haccad, Tarsuslu bir adamdan şunu nakle-a r- "Allah'a, kabir ehlini Özellikle Ahmed b. Hanbel'i göstermesi için dua et-.adan on sene geçti, rüyamda kabir ehli sanki mezarlarından kalkmış­lar bana çıkışarak: "Ey adam, bizden birini görmek için ne kadar da Allah'a k auâ ettin. İstediğin adam öldü Öleli meleklerle beraber Tuba ağacının al­tında duruyor" dediler. Ebû Muhammed Abdulhak der ki: "Kabir ehlinin bu sözü, Ahmed b. Hanbel'in yüksek bir makamda, bir derecede olduğunu göste­rir İşte bundan dolayıdırki onlar böyle demenin dışında onun durumunu anlatamamışlardır."

Bişr b. Hâris'in ahbablanndan Ebû Cafer Saka der ki: "Bişr el-Hafî ile Mâruf el-Kerhfyi rüyamda bana gelirlerken gördüm: "Nereden geliyorsu­nuz?" diye sordum." Dediler ki: "Firdevs cennetinden geliyoruz. Kelimullah Musa'yı ziyaretten."

Âsim Cezerî anlatıyor: Bişr b. Hâris'i rüyamda gördüm: "Ey Ebû Nasır, nereden böyle?" dedim. "İlliyyûn cennetinden" dedi. "Ahmed b. Hanbel ne ya­pıyor?" dedim. "Şimdi O, Allah'ın huzurunda birşeyler yiyip içiyor" dedi. "Pe­ki ya sen?" soruma da, "Bilirsin ki yemeğe düşkünlüğüm yok. Ben de Allah'ın cemalini seyreyledim" dedi.

Ebû Cafer es-Saka anlatıyor: "Bişr b. Haris ile Mâruf Kerhi'yi rüyamda gördüm." Dedi ki: "Ey Ebû Nasır. Allah sana ne muamelede bulundu?" Bişr: "Lütfetti, merhamet etti ve dedi ki: "Ey Bişr, hayatın boyunca Bana secde et­miş olsan kullarımın kalblerini sevginle doldurduğuma şükretmiş olmaz­sın" dedi. Ayrıca içerisinde serbestçe dolaşacağım şekilde cennetin yarısını bana verdi ve de cenaze namazını kılanların affedileceğini va'detti." "Ebû Nasr et-Temmar ne durumda?" Bişr: "Fakirlik ve musibetlere sabretmesi birçoklarını geçmesine neden oldu" dedi.

Abdulhak der ki: "Bişr cennetin yarısından, nimetlerinin yarısını kas­tetmiş olabilir." Çünkü cennet nimetleri iki kısımdan ibaretir: ruhanî kısım, cismânî kısım. Önce ruhanî nimeti alırlar, ruhlar cesetlere girince ruhanî ni­mete cismânî nimet eklenir. Başkaları da: "Cennet nimetleri, ilim ve amel­den teşekkül eder. Bişr'in aldığı haz, ilim hazzında daha yetkin olan amel hazzıdır." Allah en iyisini bilir.

Sâlihlerden biri anlatıyor: Ebû Bekir Şiblî'yi rüyamda Rasate meclisin­de her zamanki yerinde oturuyor gördüm. Üzerinde güzel bir elbise vardı. Yanma vardım, selam verdim ve oturdum. Ona dedim ki: "Dostlarından sa­na en yakın olan kimdir?" Ebû Bekir Şiblî: "Allah'ı zikretmeye düşkün, Al­lah'ın hakkını koruyan ve O'nun rızası uğruna yarışta en hızlı olandır" dedi.

Ebû Abdurrahman es-Sahilî anlatıyor: Meysera b. Selimi rüyamda gör düm. Ona dedim ki: "Uzun zamandır ortada yoksun?" Meysera: "Yolculuk uzundur." Abdurrahman: "Ne durumdasın?" Meysera: "Ruhsat isteğimi üzere ruhsat verildi bize." Abdurrahman: "Ne tavsiye edersin?" Meysera2 "Sahabe ve tabiîne uymakla, iyi insanlarla olmak kişiyi ateşten kurtarır Allah'a yaklaştırır" dedi.

Ebû Cafer ed-Darîr anlatıyor: "Ölümünden sonra rüyamda İsâ b. Za dan'ı gördüm: "Allah sana ne yaptı?" dedim." Dedi ki: "Ebedî hayatımda W cek kâseleriyle mutlu olduğumu bir görsen. Birlikte kitap terennüm ediyor­lar ve mükâfat yollarına doğru gidiyorlar" şiirini okudu. İbni Cureyc'in dost­larından biri der ki: "Rüyamda Mekke'deki kabristana vardım. Çoğu kabir-lerin üzerlerinde çadırlar vardı. Bir kabrin üzerinde ise hem çadır, hem dûm denen kıldan yapılmış küçük tente [99]hem de sidre ağacı vardı. Bu kabre yak­laştım selam verdim. Baktım ki Müslim b. Hâlid ez-Zercî bu kabirde yatıyor. Ona selam verdim ve: "Ne oluyor da bütün kabirlerde sadece çadır varken se­nin kabrinde hem çadır, hem kıldan tente ve sidre ağacı var?" dedim." Müs­lim b. Hâlid: "Çünkü ben çok oruç tutardım" dedi. "İbni Cüreyc nerede? Onunla konuşmak, ona selam vermek istiyorum." Müslim b. Hâlid (şehâdet parmağını uzatarak): "Onun eli heyhat ne de uzak. İbni Cureyc'in ameli onu üliyyûn cennetine uçurdu" dedi.

Hammad b. Seleme rüyasında dostlarından birini görür. Ona der ki: "Al­lah sana ne yaptı?" Dostu: "Allah bana dedi ki: "Dünyada kendini çok yordun. Bugün, sen ve benim yolumda yorulanların rahat etme günüdür" dedi." [100]

Bu konunun uzun bir konu olduğu muhakkak. Sözkonusu rüyaları tas­dike nefsin yanaşmıyor nihayetinde rüyadır diyorsan, bu masum bir söz ola­maz. Düşün; birisi, dostunu yahut akrabasından birini yahutta bir başkasını rüyasında görmüş; gördüğü kişi, buna yalnızca rüya gören kişinin bildiği bir bilgi vermiş, yahut gizlediği bir malın yerini göstermiş yahut onu olacak teh­likeli bir işten sakındırmış yahutta olacak bir şeyle müjdelemiş ve bunlar da gerçekten dediği gibi olmuş yahut rüya görenin veya yakınlarından birinin şu zamanda öleceğini söylemiş; bu da gerçekleşmiş yahutta bolluktan veya kıtlıktan, düşmandan, musibetten, hastalıktan veya bir maksadından bah­setmiş, bunlar da dediği gibi olmuş. Bu gibi hâdiselerin sayısını Allah'tan başka kimse bilemez. İnsanlar bunun mümkünlüğünde birleşmişler. Bir­çokları gibi biz de bundan daha acaiplerini duymuşuzdur, görmüşüzdür. Şu iddia yersizdir: "Bütün bunlar uyku anında nefsin bedenî meşgalelerden uzaklaştığında kişiye beliren nefiste zaten var olan ilimlerdir. İnançlardır." Bu iddia bâtılın, muhalin ta kendisidir. Çünkü nefsin, ölünün haber verdiği eden asla bilmiyordu; aklından geçmiyordu, hiçbir alamet görme-eylen onc        _        h.çb.r emâregi de yoktu. Yine de biz bazan kişinin, ölü-geylerden haberdar olabileceğini inkâr etmemekteyiz. nün bıldır  nancın gûreti rüyadan sayılır. İnsanların çoğu gördü-ı      uveun ve uygun olmayan inançların sırf suretlerinden ibarettir. 80  çeşit rüya vardır, Allah'tan gelen, şeytandan gelen ve nefsin sezgisi. rüyalar şu kısımlara ayrılır:

1-Allah'ın kulun kalbine attığı ilhamdır. Böylece kul rüyasında Allah la v nusur Übade b. Samit de böyle demiştir.

2 -Rüya ile görevli meleğin temsil ettiği rüya.

3- Yukarıda anlattığımız şekliyle uyuyan kişinin ruhunun dostların-,      akrabasından ve ailesinden ölen kişilerin ruhlarıyla buluşması.

4- Ruhun Allah'a yaklaşması ve O'na muhatap olması.

5- Ruhun cennete girmesi ve orada görülmesi v.b. Diri ruhların ölü ruh­lara kavuşması sahih rüyaların bir türüdür. Bu insanlara göre mahsusât ya­ni hissedilenler cinsindendir. [101]

İşte bu nokta, insanların muztarip olduğu noktadır. Bazıları bütün ilim­lerin nefiste Önceden varolduğunu, hisler alemiyle uğraşması onun bunları anlamasına engel olduğunu; uyku ile hisler aleminden soyunmakla istida­dına göre nefis bu ilimleri anlayabileceğini ifade etmektelir. Buna göre nef­sin hisler aleminden ölümle soyutlanması uykuya nazaran daha çoksa, bilgi ve ilimlere muttali olması da o kadar çoktur demektir. Buna da hak ile batıl bir arada bulunmaktadır. Bütün olarak reddetmek de kabul etmek de gerek­mez.

Nefis hisler aleminden soyutlanmakta, tecrid olmadan elde edilemeyen marifet ve bilgilere muttali olur. Ancak soyutlanma tamamen olursa, Yüce Allah'ın kendisiyle Rasûlünü gönderdiği ilmini; geçmiş peygamberden, milletlerden haber verdiği şeyin tafsilatını; merak, kıyametin şartları, emir, ne-hiy, isimler, sıfatlar, fiiller ve vahiysiz bilinemeyen birçok ilimlerin tafsilatı­nı anlayamazdı. Ancak nefsin bedenî uğraşlardan soyutlanması bunları an­lamasına yardımcı olur, kaynağından bilgiye varmak, bedenî uğraşlara dal­mış nefsin elde edebileceği bilgilere nazaran hem daha kolaydır, hem bu imkâna daha elverişlidir, hem de daha çoktur.

Bazıları da Allah'ın, sebebsiz olarak önceleri nefse bağladığı ilimler ola­rak görmektedir bunu. Bunlar, sebepleri ve kuvvet hükmünü inkâr edenle­rin ve şeriata akla ve fıtrata karşı olanların sözleridir.

Bazıları da Allah'ın kulun istidadı ölçüsünde rüya meleğinin elinde ku] hazırladığı misallerdir. Bazan bu sadece misal olur, bazan da rüya görer? nefsi vakıaya ilmen malûma uygun olduğu ölçüde uygun olur demişlerdi *

Bu görüş ilk iki görüşe göre hakikata daha yakındır. Ancak rüya yalnT ca buna ait değildir; belki başka rüya sebepleri de vardır. Mesela, ruhlarT birbirine kavuşması, birbirlerine bilgiler vermeleri, rüya meleğinin kalbe ^ zihine bıraktığı iz ve ruhun, varlığı vasıtasız doğrudan görebilmesi.

Ebû Abdullah b. Mendeh Kitâbu'n-nefs ve'r-ruh adlı eserinde Mu hammed b. Hamid'den, o da Abdurrahman b. Mağra ed-Devâsî'den, o da Ez her b. Abdullah el-Ezdı'den, o da Muhammed b. Aclan'dan, o da Salim b. Abdullah'tan, o da babasından şu hadisi nakleder: Ömer b. Hattab, yolda gider" ken Ali b. Ebî Talib'e rastgeldi. Hz. Ali'ye dedi ki: "Ey Ebü'l-Hasen. Biz oluy0. ruz sen olmuyorsun. Sen oluyorsun biz olmuyoruz. Eğer bilebilirsen sana üç sorum var?" Hz. Ali: "Nedir onlar?" Hz. Ömer; "Bir adam ki birini sevmekte Ama sevdiği kişiden hiç iyilik görmemiş. Bir başkasından da hiç kötülük gör­mediği halde ona buğzetmekte." Hz. Ali: "Evet. Rasûlullah'm şöyle dediğini duydum: [102] Ruhlar havada toplanmış ordulardır. Tanışanlar birbirine yakla­şır, tanışamayanlar ise birbirinden uzaklaşırlar" deyince Hz. Ömer: "Bu bi­rincisidir" dedi. "İkincisi kişi mesela unuttuğunu söyleyerek bir hadis riva­yet eder sonra da unuttuğu kısmı hatırlar. Bunu nasıl izah edersiniz?" Hz. Ali: "Evet, Rasûlullah'm şöyle dediğini işittim: Kalblerde öyle bir kalb vardır ki, üzerine gelmiş karanlık buluttan dolayı ay onu gösteremez. Karanlık bu­lut kalkınca kalb açığa çıkar ay da onu aydınlatır. Kalbin önüne bir bulut ge­lince kalp de onu unutur. Engel kalkınca onu hatırlar. Bunun izahı böyledir. Üçüncüsü, kişinin gördüğü rüyalardan bazısı doğrulanır bazısı da yalanla­nır. Bunun izahı nedir?" Hz. Ali: "Rasûlullah'm şöyle dediğini duydum: Bir kimse iyice uykuya dalınca ruhu arşa çıkar. Henüz arşa varmadan uyanma­yan nefsin gördüğü rüya doğru rüyadır, doğrulanır. Ama arşa varmadan uyanan nefsin rüyası yalanlanır." Hz. Ömer der ki: "Öğrenmek istedim bu üç şeydi. Henüz hayatta iken bunları bana öğreten Allah'a hamd olsun" dedi.

Buğye b. Velid, Safvân b. Amr'dan o da Selim b. Âmir el-Hadramî'den şöyle dediğini nakleder: Ömer b. Hattab der ki: "Bir adam ki bir rüya görüyor ama rüyasını hiç hatırlamıyor, birinin elini tutmuş gibi oluyor veya bir şey görüyor, o şey gerçekte olmuyor. Ben buna şaştım." Hz. Ali der ki: "Ey mü'minlerin emiri! Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah vâdesi gelmiş insanlada ölmeyen insanların ruhunu alır. Ölümünü murad ettiği kişinin uykusun diğerini İse belirli bir güne kadar salıverir. Uykuda ruhlar lh"nU   ıkarılır. Semâda gördüğü rüyalar gerçektir. Ruhlar cesetlerine fyken şeytan musallat olur, gördükleri şeyi yalanlarlar. Bu esnada gör-sa batıl rüyalardır." Ravî der ki: "Hz. Ömer, Hz. Ali'nin bu yoru-ır. SafVan b. Amr'dan gelen bu haber meşhur bir haber-Abbas'ın, Hz. Ömer'e şu- Derdâ'dan da rivayet edilmiştir." [103]

Taberânî, Ali b. Ebî Tâlib hadisinde Abdullah b. rduğunu nakleder: "Ey mü'minlerin emiri! Sana soracaklarım var." Hz. Tr "İstediğini sorabilirsin." İbni Abbas: "Ey mü'minlerin emiri, insan hanffi rüyayı hatırlar, hangisini unutur, hangi rüya doğrulanır hangisi ya­lanır?" Hz. Ömer: "Ayın önünde bulut olduğu gibi kalbin de bir bulutu vardır. Bulut kalbi kapamışsa insanoğlu rüyayı unutur; bulut açılınca unut­tuğunu hemen hatırlar. Hangi rüyaların doğrulanacağı hangilerinin yalan­lanacağı hususuna gelince, Yüce Allah buyuruyor ki: "Allah kişinin ruhunu ya ölümünde ya da uykusunda alır. [104] Uykusunda melekler âlemine giren kimsenin rüyası doğrulanır. Ama melekler âleminin altında kalanların rü­yası ise yalanlanır."

İbni Lühey'a Osman b. Nu'aym Raînî'den, o da Osman Esbahî'den, o da Ebû Derdâ'dan nakleder: "Kişi uyuduğu zaman ruhuyla arşa kadar çıkarılır. Bu esnada temizse secde ötmesine müsaade edilir. Yok eğer cünüpse secde etmesine müsaade edilmez." [105]

Ca'fer b. Avn İbrahim Hicrî'den, o da Ebû Ahvas'tan, o da Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini nakleder: "Ruhlar toplanmış ordulardır. Katırın huysuzluğu gibi huysuzlaşırlar. Tanışan ruhlar birbirine alışır; birbirini yadırgayanlar [106] ise anlaşamazlar.

Geçmişten zamanımıza kadar insanlar buna inanır, böyle görür. Cemil b. Mamer el-Azerî der ki: "Gündüzün havada asılı kaldı. Gece uykuda ru­humla onun ruhu ne de olsa birleşecek."

Bir soru: Bazan insan rüyasında ölmemiş bir kişiyle konuşur onunla muhatap olur. Bazan da aralarında uzun mesafeler olur. Görülen kişi aynı zamanda ruhu bedeninden ayrılmamış şekilde uyanık olur. Bedendeki ruhi bedenden ayrılmamış ruhun birleşmesi nasıl olur?

Cevap: Bu ya rüya meleğinin görülen kimsenin suretine girecek kişiyi muhatap olması şeklindedir ya da bedenî uğraşlardan soyunmuş nefsin sez* gilerindendir. Konuyla ilgili Habib b. Evs bir şiirinde: "Nefsin başka şeyleri" meşgulken sezgin ziyaretçi dostlarım lutfunla sulamıştır."

Ruhlar birbirine münasip olur, aralarındaki alaka güçlü olursa her bi ruh dostu ruhun başına gelenleri hissedebilir. Meğer ki aralarındaki aşın bu bağ başka ruhlardan onları habersiz bıraksa da bu böyledir. Nitekim birçok insan bu hususla ilgili enteresan olaylar müşahede etmiştir.

Bunları anlatmaktaki amacımız, ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları nasıl birbirleriyle münasebet kurabiliyorlarsa kişilerin ruhlarının da aynı şekilde birbirleriyle alaka kurabileceklerini anlatmaktır. Selef ulemâsından nakledildiğine göre ruhlar havada karşılaşırlar birbirleriyle tanışıp arala­rında müzâkere ederler. İşte bu esnada hayır ve şerri getiren rüya meleği ha­zır bulunur." Selef anlatmaya devam ediyor: "Yüce Allah sâdık rüyalar için insana herşeyin biaynihî ismini dininde ve dünyasındaki değişirîeleri, tabia­tını ve hata, şüphe ihtimali olmaksızın bütün bilgileri öğretmesi, insanın kalbine ilham etmesi için bir meleği vekil tayin eder. İnsana dünyasında ve dininde başına gelecek hayır ve şerri içeren Kur'ân'la ilgili Allah'ın gayb bil­gisini ihtiva eden bir nüsha getirir. Adeti üzere misaller, şekiller ortaya kor. Bazan yaptığı veya yapacağı iyi bir amelle müjdeler bazan da yaptığı veya yapmayı düşündüğü bir masiyetten alikor. Sebepleri beliren bir kötülükten başka sebepler göstererek meneder. Bunca hikmet ve faydalan bir tarafa Yüce Allah rüyayı bir nimet, rahmet, hatırlama ve Öğretme vesilesi yapmış­tır. Sözkonusu yollardan biriyle ruhlar birbirine kavuşabilmişler, birbirle­riyle tanışıp müzakere edebilmişlerdir. Nice insanlar vardır ki tevbesi, salâhı ve ahirete meyli, gördüğü bir rüya ile olmuştur. Ve niceleri de saklı ha­zinelere rüyalarında ulaşabilmiştir.

Ebû Bekir, Ahmed b. Mervân el-Mâlikî Kitâbu'l-Mücâlese adlı kita­bında İbni Kuteybe'den, o da Ebû Hatim'den, o da Esmaî'den, o da Mu'temir b. Süleyman'dan, o da rivayet ettiği kişiden şunu nakletmektedir: "Üç arka­daş yolculuğa çıktık. Yolda arkadaşlardan biri uyudu. Baktık ki burnundan fener ışığına benzer bir ışık çıkıyor yalanda bulunan bir mağaraya düşüyor, oradan da aynı ışık yeniden burnuna giriyor. Bir müddet sonra arkadaşımız eliyle yüzünü sıvazlayarak uyandı ve: "Acaip bir rüya gördüm. Şu mağarada şunlar şunlar var" dedi. Mağaraya girdik ki orada külçe külçe altınlar var." [107]

O Abdulmuttalib değil midir ki zemzem kuyusunu rüyasında buldu. Ku­yuyu eşerken de defineye rastladı.

Ümeyr b. Vehb'e rüyasında: "Eviyin şurasını kaz, orada babana ait mal bulacaksın" denmemiş miydi? Ümeyr'in babası vasiyyet edemeden ölmüş, sözkonusu yere malını defnetmişti. Umeyr uyandı ve babasının gösterdiği yeri eşerek orada onbin dirhemle birçok külçe altın buldu. Bu paralarla bor-

Kendinin ve ailesinin geçimi rahatladı. Bu olay Ümeyr'in müslü- ödedi.  zaman sonra olmuştur. Küçük kızı ona der ki: "Baba­ ld     Ecan iyie yaşatan Allah, Hübel ve Uzzâ'dan daha hayırlıdır. Eğerçığım, bizi    lmgaydık ku mah sana miras bırakmazdı. Sen, Allah'a daha birkaç -evâni'1-Âbir der ki: "Ümeyr hadisesi ve rüyasında i fi- cehrimizde gördüğümüz Ebû Muhammed Abdullah et-Te'ayişî ma3  aran o kadar da garip değil. Ebû Muhammed Abdullah salih bir olayına g-    ^ görmek, onlara gaybla ilgili sorular sormak, gör-f îl rini de ölünün eş ve dostlarına duyurmakla meşhurdur. Meselâ, biri V  vasiyyetsiz ölen dostunun mallarını nereye gizlediği bilemediğinden şi-f et eder Abdullah da hayır va'dederek o gece görmek için Allah'a dua r sözkonusu ölü ona gösterilir, o da ölüden gerekli bilgileri alır." Nâdir olaylardan biri de şudur: Salihlerden yaşlı bir kadın ölür. Ölme­den önce bir kadın ona yedi dinar emanet vermiş. Emanet sahibi kadın Ebû Muhammed gelir yaşlı kadını ismiyle vererek başına gelenlerden şikayetle-air Ebû Muhammed kadının şikayetini dinler de birgün sonra gelmesini söyler. Ertesi gün kadın gelir. Ebû Muhammed anlatır. Yaşlı kadın sana di­yor ki: "Evimin tavanında yedinci tahtanın arasında yün bir hırka içerisinde yedi dinarı bulabilirsin." Hemen eve gittim. Tarif edilen yerde yedi dinarı buldum.

Yalan söyleyeceğini hiç sanmadığım-[108] biri bana şunu anlattı: Bir kadın evinin yıkılması, sonra da yeniden yapılması için muayyen bir ücret karşılı­ğında beni tuttu. Yıkmaya başladım. Birden kadın ve etrafındakiler gocun­maya başladılar. Kadına dedim ki: "Ne oluyor?" Kadın: "Allah'a yemin olsun ki bu evi yıkmamın bir amacı yok. Olayı sana anlatayım. Çok zengin bir ba­bam vardı. Geçenlerde öldü. Ama fazla malını bulamadık. Durum böyle olun­ca malının gömülü olacağını düşündüm, acaba bulamaz mıyım diye gördü­ğün gibi evi yıktırmaya karar verdim" dedi. Orada bulunanlar kadının anlat­tıklarını duyunca: "Malı bulmanın daha kolay yolunu denedin mi?" dediler. Kadın: "Hangi yol" diye sordu. Adamlar: "Fülanca adama git, gece başından geçenleri ona anlat, umulur ki babanı görür de yorulmadan külfete girmeden malın yerini öğrenirsin." Bu teklif üzerine kadın gitti, meramını adama an­lattı, geri döndü. Kadın adamın kendi ismiyle babasının ismini yazdığını zannediyor. Ertesi gün işe erken başladım. Bir müdet sonra kadın adamın yanından geldi. Bana dedi ki: "Adam diyor ki: "Babanı gördüm. Malın, evdeki tümseğin altında olduğunu söylüyor." Hemen tümseği genişçe kazmaya başladım. Biraz derinde içerisinde mal bulunan bir çömlek çıkü. Bu duruma ben hayret ederken kadın bulduğum şeyin çok az ve yetersiz olduğunu, "Ba­bamın malı daha çoktu" diyerek küçümsüyordu.

Kadın dedi ki: "O adama yeniden gideyim." Adama vardı ve babasıyla yeniden görüşmesini istedi. Adam bir gün sonra babasıyla görüştü ve gerek]-şeyleri öğrendi. Ertesi gün kadın gelince ona olayı anlattı: Baban sana div * ki: 'Zeytinyağı deposunun hemen altındaki dört köşe havuzu kazı, mal or^ da." Kadın hemen döner, öğrendiklerini işçisine anlatır. Mahzeni açarlar" yan tarafta dört köşe havuzu görürler. Zoraki havuzu kazınca içerisi dolu bü' yük bir bir cam kavanoz çıkar, onu da alır. Mal sevdasına düşen kadın yer/ den o adama başvurmuşsa da birşey elde edememiş. Babası adama demiş ki-"Kızım hakkına düşeni aldı. Geriye kalan malımın üzerine ise kurnaz bir oturdu, hakkına düşeni aşırdı." Bu konuda gerçekten daha birçok misaller sayılabilir.

Rüyasında tavsiye edilen ilaçları kullanarak şifâ bulanların sayısı da gerçekten çoktur. Birçok insanın bana anlattığına göre îbni Teymiyye karşı­tı birçok kişi ölümünden sonra onu rüyasında görüp ferâiz ve başka konular­ sorular sormuşlar; İbni Teymiyye de onların doğru cevaplarını vermiş tir. [109]

Velhasıl bu gerçeği, sadece, ruhları, hükümlerini ve durumlarını bilme­yen insanlar kabul etmezler. Başarı Allah'tandır. [110]

 

DÖRDÜNCÜ MESELE

 

RUHLAR ÖLÜR MÜ? YA DA ÖLÜM YALNIZCA BEDENE MÎ MAHSUSTUR?

 

konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım ulemâ der ki: , ^efis olduğundan ölür, ölümü tadar. Çünkü her nefis ölümü tadacaktir' Bunu şöyle açıklıyorlar: Allah'tan başka hiçbir şeyin bakî olmayacağına delalet eden deliller vardır. Meselâ: "Celal ve ikram sahibi Rabbinden başka ti ey yok olacaktır" [111] ve "Allah'ın vechi dışında herşey yok olacaktır" [112]âyetleri buna Örnektir. Ayrıca melekler de öleceğine göre beşeri ruhların Öl­mesi daha normaldir. Yüce Allah cehennemliklerin ağzından: "Ey Rabbimiz, îizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. [113] Birinci ölüm bedenin ölümü ikin­cisi ise ruhun ölümüdür."

Bazıları da ruhların kalacak şekilde yaratıldığından ruhların Ölmeyece­ğini ölümün yalnızca bedenler için var olduğunu bildirmişlerdir. Ruhun öl­meyeceğine, ruhların bedenden ayrıldıktan sonra yeniden Allah tarafından bedenlere dönene kadar nimetlendirileceğine ya da azaplandırılacağına de­lalet eden hadisler birer delildir. Gerçekten ruhlar ölselerdi nimetten azap­tan uzak olurlardı. Âyet-i celîlede: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Onlar gerçekte diridirler. Rablarmm verdiği rızıktan yerler. Al­lah'ın fazlından kendilerine verdiği şeye sevinirler ve henüz kendilerine ka­vuşamamış dostlarını müjdelerler" [114] buyurulmaktadır. Âyet, kesinlikle ruh­ların bedenlerden ayrılmak suretiyle bedenlerin Öleceğine delildir.

Öyleyse şöyle denmelidir: Nefislerin ölümü demek ait oldukları beden­lerden ayrılmaları, çıkmaları demektir. Ruhun ölmesinden kastedilen bu ise ruh da ölümü tadar. Yok eğer yok olması, çözülme ile yokluğa gitmesi ise bu şekil ölüm ruh için sözkonusu değildir. Yaratıldıktan sonra ruh  ileride in­şallah anlatılacağı üzere ya nimet içerisinde ya da azap içerisinde ta ki Al­lah yeniden bedenlerine iade edene kadar kalırlar. Ahmed b. Hüseyn el-Kin-di bu ihtilafı şiirinde şöyle anlatmaktadır: "İnsanlar ruh konusunda ihtilafa düşmüştür. Gürültü yapmak ve sonrakilerin de gürültüye katılması dışında

ııçbır şeyde anlaşamamışlardır. Ruhun bozulmadan salim olarak kurtula­cağı da söylendi; bedenle beraber bozulacağı da."

Denirse ki: "Sûra üfürüldüğünde ruhlar aynen kalır mı? Yoksa ölür So ra yeniden mi dirilir?" Şöyle cevaplanır: Yüce Allah buyuruyor ki: "Sûra üi?" rülmüştür. Allah'ın dilediği dışında yerde ve gökte kim varsa hepsi helaki"muştur." [115] Allah Teâlâ görüldüğü gibi bazı yerde ve gökte bulunan kişileri h ölümden istisna etmektedir.

Denildi ki: "Ölümden istisna edilenler şehidlerdir." Bu, Ebû Hureyre th ni Abbas ve Saîd b. Cübeyr'in sözüdür.

Denildi ki: "Bunlar Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail'dir." Bu söz d Mukâtil ve diğerlerine aittir.

Yine denildi ki bunlar cennette iri gözlü huriler ve başkaları, cehennem den de azaba çarpılmışlar ve onların yalanlandır. Bu görüş de Hanbelîlerde" Ebû İshak b. Şakıla'nındır.

Ahmed b. Hanbel'e göre sûra üfürüldüğünde iri gözlü hurilerle hizmetçi çocuklar ölmezler. Allahû Teâlâ cennetliklerden bahsederken: "Birinci ölüm dışında orada başka bir ölüm tatmazlar" [116] buyurmaktadır. Bundan anlaşılan cennetliklerin birinci ölüm dışında ölmeyecekleridir. Ölecekleri düşünülse bu durumda da iki ölüm tatmış olacaklardır ki âyette bu reddediliyor. Bir de kafirlerin: "Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin" sözleri vardır ki bunun izahı Bakara sûresinde yapılmıştır. Âyette şöyle geçmekte­dir: "Siz Ölüyken sizi dirilttik, sonra yeniden öldünüz biz de yeniden diriltti­ğimiz halde siz Allah'a nasıl nankörlük edersiniz?" [117] Yani önce babalarının bellerinde ve annelerinin rahimlerinde nutfe idiler, bundan Allahû Teâlâ on­ları yarattı. Sonra onları öldürdü ve haşr günü onları yeniden diriltti. Bura­da kıyametten önce ruhların öldürüleceğine dair birşey yoktur. Eğer ruhla­rın kıyamet öncesi öldürüleceğine dair bir karine olsaydı o takdirde üç ölüm olurdu. Sûra üfürüldüğünde ruhların bozulmasından onların ölmesi anlamı çıkmaz. Sahih bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Kıyamet günü insanlar öleceklerdir, ölümden ilk ayılan, dirilen ben oldum. Baktım ki Mûsâ Arş'a tutunmuş. Mûsâ benden önce mi ayıldı yoksa Tur günündeki ölümü mü bu ölüme sayıldı bilemiyorum." [118]

Bu bozulma kıyamet günü Allah hükmünü icra edeceği, arz nuruyla ay­dınlandığı zaman olur. Bozulmada bütün yaratıklar ortaktır. Yüce Allah: "Öldürülecekleri güne kadar onları bırak ey habîbim" [119]buyurmaktadır. Ayette geçen ölme-çarpılma gerçek ölme olsaydı, o zaman bu başka bir ölüm olurdıı.  l

dikkat çeken âlimlerden Ebû Abdullah Kurtubî der ki: "Hadis-göre bu kıyamet günü olacak gizli bir çarpılmadır, sûra üfü-ıa gelen ölüm değildir." Üstadlarımızdan Ahmed b. Amr da: lirinden bu çarpılmanın ikinci nefhadan diriliş nemasından rinden bu çap

«Hadisin zaru   ifadesinde de istisnanın çarpılma, bozulma sûrundan sonradır. anlaŞ1ımaktadır. Bu izahtan hareketle bazı âlimler: "Musa'nın hvan peygamberlerden olması muhtemeldir." Bu görüş batıldır, da- "Bundan maksadın arz ve semâ yarılırken meydana gelen ne-Kadı lyaö  çarpılması olması da muhtemeldir." Ayrıca yalnızca çar-şiden sonram der Ebü Abbas Kurtubî, Kadı 'itiraz ederek der ki: "Sahih hadiste geçenler Iyad'ın sözlerine karşıdır. r 3 "lullah kabrinden çıkarken Hz. Musa'yı Arş'ın sütununa tutunmuş ola-' fförür Öyleyse bu olay korku sûru esnasında meydana gelmiş demektir." îbû Abdullah anlatıyor: Üstadımız Ahmed b. Amr der ki: "Ölümün yok lmarnak ve bir halden başka bir hale dönüşmek olması bu müşkülü ortadan aldırır. Şehidlerin diri olarak Allah'ın verdiği rızıklardan yemeleri, sevinçli re müjdeleyici olmaları da bunu destekler. Halbuki şehidlerin yaptıkları dünyada insanların yaptıkları şeylerdir. Şehidler böyle olunca peygamber­ler için bu sözkonusu bile edilmezler," Hadiste de: "Arz, peygamberlerin ce­setlerini yemez. [120] Rasûlullah, İsrâ gecesi Beyti Makriis'te [121]semâda başta Hz. Mûsâ [122]olmak üzere toplanmışlardır. Ayrıca peygamberimiz: "Kendisi­ne selam veren müslümanın selamını alacak kadar Allah'ın ona ruhunu iade edeceğini de bildirmektedir. Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç peygam­berlerin ölümü demek, onları bizim idrak edemeyeceğimiz ölçüde ortadan kaybolmaları demektir. Her ne kadar onlar mevcut da olsalar meleklerdeki gibi diri olurlar, ancak görülmezler. Peygamberlerin diri oldukları anlaşılın­ca çarpılma sûruna üfürüldüğünde Allah'ın diledikleri hariç arzda ve semâda kim varsa hepsi ölüme çarpılacaktır. Peygamberlerin çarpılması or­tadan kaybolup görünmemeleri; diğerierininki ise ölümdür. Dirilme sûruna üfürüldüğünde de Ölü olanlar dirilir; gizlenenlerse açığa çıkar, ayılır. Sah'k bir hadiste Rasûlullah bunu şöyle açıklar: "Kıyamet günü ilk ayılan ben o] cağım. Kabrinden ilk çıkacak kişi de Hz. Musa'dır." Buradaki müşkül şud * Hz. Mûsâ baygınlıktan ilk ayılan kişi midir, yoksa Tur günü çarpıldığına *' eski hali üzere ayık mı bulunuyordu? Bu, Hz. Musa'nın faziletinden kayn \ lanmakta. Yalnızca bir konuda Hz. Musa'nın peygamberimizden üstün ması her konuda üstün olmasını gerektirmez; çünkü küçük bir şey büyük yi de gerektirmez. [123]

Ebû Abdullah Kurtubî der ki [124]"Hadis, kıyamet günü mahlukatm çar pılması anlamına alınırsa bunda bir müşkül yok. Sûra üfürüldüğünde ger" çekleşen Ölüm çarpılması anlamına alınırsa, kıyamet gününün anlatımından onun başlangıcı kastediliyor demektir. O zaman mana şöyle olur: İkinci sûra üfürüldüğünde başını ilk kaldıran ben oldum. Baktım ki Mûsâ Arş sü­tunlarından birine tutunmuş. Benden önce mi ayıldı yoksa Tur çarpılmasın­dan mı kalma bilmiyorum."

Ben derim ki; Rasûlullah, Hz. Musa'nın kendisinden önce mi dirildiği, ya da korkuya çarpılmadığı belki de Tûr günü çarpılmasından sonra aynen kal­dığı konusunda tereddütlü olduğundan, hadis bu manaya hamledilemez. Rasûlullah'm bilmiyorum demesi çarpıldı mı, yoksa çarpılmadı mı anlamı-nadır. Hadiste geçen: "İlk ayılan ben olacağım" ifadesi Rasûlullah'm da çar­pılanlardan olduğuna delildir. Mûsâ hakkındaki tereddüt, onun çarpılıp Peygamberimizden önce mi ayıldığı yahut da hiç çarpılmadığı mı. Maksat ölüm çarpılması ise Rasûlullah kendi ölümünü kesin bilirken Hz. Mûsâ için öldü mü yoksa ölmedi mi diye tereddüt ederdi. Birçok yönden bu yorumun da batıl olduğu açıktır. Öyleyse peygamberler için olan çarpma ölüm çarpması değil, korku çarpmasıdır. Buna göre âyet, bütün ruhların birinci nefha ile öleceğine delalet etmez. Evet. Âyeti celîle önceden ölümü tatmayan ruhların birinci nefha ile öleceğini belirtmektedir. Ölen ya da ölmesi mukadder olma­yan ruhların ikinci defa öleceği âyette belirtilmemektedir. Allah en iyisini bi­lir.

Denilirse ki hadiste: "Kıyamet günü insanlar ölüm çarpıntısına uğradık­larında arzdan çıkan ilk kişi ben olurum. Hz. Musa'ya da arş sütununa tu­tunmuş olarak buldum" geçmektedir. Buradaki çarpılmadan ne anlıyorsu­nuz? Denir ki: Şüphesiz böyle bir lafında müşkül vardır. Ancak ravî iki hadisi birbirine giydirmiş, böylece lafız bu hal almıştır. Birbirlerine geçirilen hadis­ler şöyledir:

Birincisi: "Kıyamet günü insanlar ölüme çarpıldıklarında ilk ayılan ben olacağım."

İkincisi: "Kıyamet günü yerin çıkardığı ilk kişi benim." Tirmizî ve diğer-lerinde Ebû Saîd el-Hudrî'den Rasûlullah'm şöyle dediği rivayet edilmiştir-yoknü Âdemoğullarmın. efendisi benim. Bunda övünülecek birşey - bütün peygamberler Livaü'1-hamd bayrağımın altında olacak-kardığı kişi de ben olacağım. Bunda da övünülecek birşey „ [125] yok: "Hadis, hasen ve sahihtir." [126]

ravi [127]hadisle diğer bir hadisi birbirine girdirmiştir. Üstadımız der ki: Rasûlullah'm: "Hz. Mûsâ benden önce mi ayıldı, yoksa Çarpılmadan müstesna ettiği kimselerden midir? Bunu bilmiyo-izu hakkında ne dersiniz? Bilindiği üzere Allah'ın müstesna yaptığı ıin. S kıyâmet gününün çarpmasından ziyade nefhanm çarpmasından tesna olan kimselerdir. Çünkü âyeti celîlede: "Sûra üfürüldü ve Allah'ın ' gi kimseler hariç, yerde ve gökte kim varsa ölüm nefhasma çarpıldı" [128] burulmaktadır. Burada yaratıklar kıyamet gününün çarpmasından istis-ilmemiştir." Şöyle cevaplarız: Allah bilir ya bu rivayet o kadar kuvvetli değildir. Bu, olsa olsa bazı râvîlerin vehmidir. Doğrusu, sahih rivayetlerin birbirine uygun olanıdır. Yani: "Hz. Mûsâ benden önce mi ayıldı yoksa Tur günündeki çarpma ile mi yetinildi bilmiyorum" şeklindedir. Âlimlerden bir kısmı bu çarpmanın nefha çarpması olduğunu ve Hz. Musa'nın da bu çarpnrmızı,

malardan istisna edilenlerden olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki bu sinlikle hadisin siyakına uygun düşmemektedir. Buradaki ayılma d' t ayılması olunca, Rasûlullah nasıl: "Benden önce mi dirildi yoksa, Tur dirilmesiyle mi yetinildi bunu bilmiyorum" diyebilmektedir, bunu iyi/1?** şün. Her ne kadar kıyamet günü mahlûkâtın çarpılması farklı da olsa VM Allah kulları arasında hüküm vermek için gelir, insanlara tecellî eder u* Musa'ya gelince, her nekadar insanlarla beraber çarpılmasa da Allah d ** tecellî edip onu paramparça ettiğinde çarpılması, kıyamet çarpılmasını^ rine geçmektedir. Bu yoruma dikkat et. Hadisi açmak dışında soruyu cev^ layabilmek oldukça zordur. Bu durumda hakiki cevap bulunur ve azı dişleT konu ısırıhr. Hamd ve şükür Allah'adır. Başarı O'ndandır. [129]

 

BEŞİNCİ MESELE

 

BEDENLERDEN AYRILAN RUHLARIN TANIŞABİLMELERİ VE BULUŞABİLMELERİ BİRBİRLERİNDEN AYIRT EDİLMESİ NEYLE OLUR? ÂÎD OLDUĞU BEDENDEN SOYUTLANDIĞINDAN BAŞKA BİR ŞEKİL ALIR MI, BU DURUMDA DA ŞEKLÎ BAŞKA ŞEKİLLERLE KARIŞABİLİR Mİ?

 

Bu mesele öyle bir meseledir ki, hakkında konuşanlar oldukça azdır. Az konuşan olsun çok konuşan olsun bir başarı sağlayamamıştır. Özellikle ru­hun tanımında: "O, maddeden tamamen soyutlanmış, âlemin ne içindedir nede dışındadır; şekli, miktarı ve şahsı yoktur" diyenler, prensiplerinde so­ruya cevap verecek bir yan bulamazlar.

Aynı şekilde: "Ruh, bedenin arazlarındandır. Diğerlerinden ayrıldığı nokta bedende bulunma şartıdır. Ölümden sonra ruhun temyizi olmaz" di­yenlerin prensiplerinde de ruhun varlığı yoktur; bedenin bozulmasıyla can­lının diğer sıfatları yok olduğu gibi ruh da yok olur, batıl olur. Öyleyse Kur'ân, Sünnet, eserler, itibar (kıyaslama) ve akıl ölçülerine dayanan ehli sünnet yolu dışında bu hususa cevap bulmak imkânsızdır. Ehli sünnete göre ruh: "Binefsihî kâim, yükselen, alçalan; birleşen-dağılan, çıkan, giden-ge-len; hareket eden ve sakin olan varlıktır." Ehli sünnetten ruh telakkilerinin doğru olduğuna hacimli kitabımız: "Ruh ve nefsin bilinmesi"nde yüzden faz­la delil getirdik. Buna aykırı anlayışların yanlışlığını da birçok yönleriyle or­taya koyduk. Bundan başka anlayışı olan kişi nefsini bilmiyor demektir.

Yüce Allah nefsi giren, çıkan, tutulan, ölen, dönen, semâya yükselen; iemâ kapılan kendisine açılan ve kapanan nefisler diye vasıflandırmıştır. :e Allah âyeti celîlede: "Ölüm sarhoşluğunda olan zâlimleri melekler elle-nı uzatıp: "Haydi çanlarını kurtarın dediğinde bir görsen." [130] Yine bedendenayrılan nefse: "Ey mutmain olan nefis! Sen Rabbinden, Rabbin de senden ra-zı rak'na dön. Kullarım arasına katıl ve cennetime gir" [131] denir. Yüce Aedeni düzenlediği gibi nefsi de düzenlediğini haber vererek: "Nefse ve ı düzenleyene, ona iyiliğini ve kötülüğünü öğretene..." [132] ve: "Seni yaratıp ıe koyduktan sonra sana veren Allah" âyetinde de insan bedeni gibi nef-raî 6f nledi&ini bildirmiştir. Bu düzenleme beden kalıbına uygun ola- duzenlenmesidir. O halde bedenin düzenlenmesi nefsinkine bağ-'" gibi beden de nefsin düzenlenmesinde bir ölçüdür.

Bundan şu çıkar: Ruh, diğer ruhlardan ait olduğu bedenden aldığı bir retle ayrılır. Nasıl ki beden ruhtan etkilenir, ondan ayrılırsa ruh da bed^ den etkilenir, ondan ayrılır. Böylece beden, iyiliği ve kötülüğü nefsin iyilik6*1' kötülüğünden kazanır. Aynı şekilde ruh da iyilik ve kötülüğü bedenden t*8 zanır. Varlıklar arasında birbirinden en çok etkilenen, birbirine en uv   h varlıklar ruh ve bedendir. Bundan dolayı bedenden ayrılırken ruha: "Ev^ zel bedende bulunan güzel nefis, artık bedenden ayni" ve: "Ey kötü bede ^? bulunan kötü nefis [133]Artık sen de bedenden ayrıl" denir.

Yüce Allah: "Allah, ruhları ölüm anında ve uykusunda alır. Ölümü -murad ettiği kişinin ruhunu tutarken, diğerini belirli bir zamana kadar sa]U verir." Burada Yüce Allah: "Nefsin girmesi, çıkması, dönmesi ve düzenlemesi yanında ruhu almak, tutmak ve salıvermek gibi özelliklerden de bah* setmiştir. Rasulullah: "Kişi öldüğü zaman gözün nefse uyduğunu [134] ve irWe|r ruhu aldığında melekler elinden tuttuğunu, bu durumda nefislerin ya yerin üstünde kalmış misk gibi kokan kokular ya da yer üstünde kalmış leş koku­ları gibi olduklarınıda bildirmiştir." [135]

Arazlar için kokmak, ruhların semaya yükseldiğini arz ve sema arasın­da bulunan her meleğin Allah için ruhlara salat-ü selam getirdiğini, Allah'ın bulunduğu kata çıkana kadar o kattan bu kata geçtiğim, Allah'ın huzuruna varıp ismini cennetliklerin yahut cehennemliklerin kütüğüne yazmakla em-rolunduğunu sonra arza yeniden döndüğünü; kafir kişinin ruhunun da atıla­rak sorgulama için bedeni ile beraber kabre konulduğu bildirmektedir.

Peygamberimiz, mü'minin ruhunun, cennet ağaçları arasında Allah ye­niden bedenine girdirene kadar uçacağını bildirmiştir.[136]

Şehid ruhların da semâda uçtuktan sonra cennet ırmaklarına konup cennet meyvelerinden yediğini [137]ve ruhların Berzah'a kıyamete kadar nimet-lendirileceğini ya da azaplandırılacağım da bildirmektedir.

âlâ Firavn kavmi ruhlarının kıyamete kadar sabah akşam ceüldüklerini şehid ruhlarının ise canlı ve Allah'ın verdiği rızık- sur'  bildirmektedir. Şehidlerin canlı olması ruhlarının canlılı- » ndmlmasıdır. Çünkü bedenler artık dağılmıştır. Rasulullah bu \lann, arşa asılı kandilleri olan yeşil kuşun karnında olması, canlım» ^^ 'g^i dolaşarak sözkonusu kandillere yeniden dönerek cennette   bunlara tecellî etmesidir, şeklinde yorumlamıştır. Allah bu kişilere sorar: "Arzu ettiğiniz bir şey var mı? Derler ki cennet- dlk  dh   isteyelim" (Bu sual üç defa sorulur)u bu kişilere sor    FSniiz gibi dolaşırken daha ne isteyelim." (Bu sual üç defa sorulur.) 'ttiğiniz birşey varmı?" dendikçe sonunda: "Ruhlarımızın bedenleri-zu,e dalıa Allah yolunda öldürülmemiz için iade edilmesini arzularız." [138]

Ra'sulullah'tan: "Şehidlerin ruhlarının cennet meyvesinden yemek üze-veşil bir kuş üzerinde olduğu rivayet edilmiştir." rG   İbni Abbas, Rasûlullah'm şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Uhud günü şehid olan kardeşlerinizin ruhlarını Yüce Allah, cennet akarsularının etrafinda dolaşarak cennet meyveleri yiyen ve arşın gölgesinde altından kandil­lere uğrayan yeşil kuşların karınlarına yerleştirmiştir. Cennetin güzel yiye­cek içecek ve sözlerini duyarlar ve: "Keşke kardeşlerimiz Allah'ın bize verdi­ği mükâfatları bilselerdi de cihaddan vazgeçip harpten kaçmasalardı" der­ler. Allahû Teâlâ da cennetteki bu Uhud şehidlerinin isteklerini yerine geti­receğini va'dederek: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ha ölülerden kabul etmeyin. Bilakis onlar Rablarının verdiği rızıktan yiyerek yaşamaktadırlar" buyurur. Hadisi Ahmed [139] b. Hanbel rivayet eder. Şehidlerin yemeleri, içmeleri, hareket, dolaşma ve konuşmaları hadis-i şerifle açıkça belirtilmektedir. İleride daha geniş açıklamalar yapacağız. Ruhların durumu böyle olunca bedenden ayrılan ruhların seçilmesi be­denlerin seçilmesine göre dahada kolaydır. Çünkü bedenler birbirine çok benzerlerken ruhlarda bu benzeme çok azdır.

Şu da açıktır ki peygamberlerin, sahabe ve ashabın vücutlarını görmedi­ğimiz halde ruhlarını kolayca ayırd edebiliriz. Her ne kadar beden özellikle­rinin ruh üzerinde tesirleri olduğu bilinse de ruhlarını tanıyabilmek yalnız- bedenlerine bağlı değildir. Belki ruhlar bildiğimiz, tanıdığımız özellikle­riyle tanımak mümkündür. Bu durumda bir ruhu özelliklerine bakarak di-

" bir ruhtan ayırmak bir bedeni, özellikleriyle diğer bir bedenden ayırmak­tan daha zordur. Görmez misin bazan kafir ve mü'min birbirlerine çok benze-bıldiği halde ruhlarında derin farklılıklar vardır. Yine ana-baba bir kar- birbirine çok benzediği halde ruhlarının son derece birbirine | olduğunu da müşahede etmişimdir. Bu takdirde sözkonusu iki ruhu be--niennden soyutlamakla daha iyi tanıyabiliriz.

Birşey daha söyleyeyim: Beden ve ruhlara bir bak. Kötü, çirkin bir h nin kendine uygun mânası, bir ruhunun olduğunu; bedende bulu âfetin, ruhta bulunan âfete münasip, uygun olduğunu rahatlıkla görü Bu anlayışla ferasetli kişiler insanların ruhlarım beden yapılarından rinden anlarlar. Çoğu kez de isabet ederler.                                   

İmam Şâfî (ra)den de bu konuda garip şeyler hikâye edilmektedir

Aynı şekilde güzel, yakışıklı bir bedenin de kendine uygun bir ruh görebilirsin. Bir şartla ki genel ruh-yapı münasebetini bozan öğretim tırma ve alışkanlık olmamalıdır. (Yani yetiştirme ile çirkin bir vücudun zel bir ruhu; yetiştirmeme ile de güzel bir vücudun çirkin bir ruhu olabilir.

Yüksek ruhlar meleklerin ruhlan cisme bağlı kalmaksızın birbiri! den rahatlıkla ayırdedİlebiliyorsa cinler için de aynı durum sözkonus durbeşerî ruhların birbirinden ayırd edilebilmesi daha da kolaydır[140]

 

 

ALTINCI MESELE

 

KİŞİ KABİRDE SORGULANIRKEN RUHLAR BEDENLERİNE DÖNERLER MÎ?

 

Re sûlullah, ruhun ölü bedene dönmesiyle ilgili olarak bizlere yeterince -vermiştir. Berâ b. Âzib anlatıyor: Bakî el Garbad'da bir cenazede idik. ûlullah geldi ve biz de sanki başımızda kuş varmış gibi ölü defnedişini gediyorduk. Üç defa: "Kabir azabından Allah'a sığınırız" buyurdu ve: "Kul dünyadan ayrılıp ahirete göçerken yüzleri güneş gibi parlayan melekler semâdan inerler ve görebildiği kadar çok melek etrafına çevrilir. Sonra ölüm meleği gelir ve: "Ey hoş nefis, Allah'ın mağfiret ve rızasıyla bedenden çık" der. Ruhun bedenden ayrılışı, kaptan suyun damlaması gibi kolay olur. Ru­hu bedenden alınınca hemen diğer melekler de gelerek bedeninin bulunduğu misk gibi kokan kefenin içerisine korlar. Şimdi Ölü, yerin üzerinde misk gibi kokan bir koku kaynağıdır. Bunu alıp semâya çıkartırlarken onu gören me­lekler: "Bu güzel kokulu ruh nedir?" derler. Meleklerde dünyada bilinen en güzel ismiyle: "Fülancamn oğlu falancadır" derler. Dünya semâsına varınca semâ kapıları açılır. Allah'ın seçkin melekleri her semâda onu karşılarlar. Bu şekilde Allah'ın bulunduğu semâya kadar çıkar. Mutlu bir ruhun geldiği­ni gören Yüce Allah: "Bunu illiyyun cennetine girecekler arasına yazın. Son­ra da arza gönderin. İnsanları arzdan yarattım, oraya göndereceğim, sonun­da da oradan yeniden alacağım" der. Ruh bedene dönünce iki melek gelir ve: "Rabbin kimdir?" derler. Adam: "Rabbim Allah'tır." Melekler: "Dinin nedir?" Adam: "Dinim İslâm." Melekler: "Bu adam hakkında ne biliyorsun?" Adam: Allah'ın kitabım okudum. Ona iman ederek onu doğruladım" der. Böyle kısa ir muhavereden sonra semâdan bir münâdî çağırmaya başlar: "Kulum beni doğrulamıştır. Onun için cennetten bir köşe döşeyin ve cennetin bir kapısını ona açm."»onra cennetten misk gibi kokular getirilir, kabri gözünün görebileceği1 n°ktaya kadar genişletilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu bir m gelerek: "Va'dolunduğun bu günkü mutluluğunu müjdelerim" der.am sorar: "Sen kimsin? Yüzünde hayırlı bir kişilik var" der. Gelen kişi:senin güzel amelinim" der demez ölü: "Allah'ım, kıyameti kopar da ehli-; mahma döneyim" der. Kâfir bir kimse dünyadan ayrılıp âhirete intikalı zaman da yanlarında keçe [141] kilimler bulunan siyah yüzlü meleklersun dur. Elbise kıldan yapılmış kaim elbise. Rahiplerin giydiği elbiseye de denir. Kelime aslen farsçadır.

gelirler, etrafını kaplarlar. Sonra ölüm meleği gelir ve: "Ey pis nefis! Allah'ı^ gazabıyla bedenden çık" der. Cesedi yarılır, ıslak şişin yünden çıkarıldığı gjty nefsini bedeninden çıkarır. Nefsi keçe kilim içerisine korlar, nefisten yeryü­zündeki leşten çıkan pis kokulara benzer kokular yayılır. Nefsi yukarı çıka-rrrken onu gören melekler: "Bu pis ruh kimin?" derler. Dünyada tanınan en kötü ismiyle fülanca oğlu falancadır" der. Dünya semâsına çıkan nefis biraz daha çıkmak istese de semâ kapıları açılmaz." Buraya kadar nefsin karşıla­şacağı hususları anlattıktan sonra Rasûlullah şu âyeti okur: "Onlara semâ kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçene kadar cennete giremez ler." [142]

Allah Teâlâ bu ruhun cehennemliklerden yazılmasını emreder. "Ruh çok uzaklara atılır" dedikten sonra da: "Kim Allah'a şirk koşarsa sanki o gök­ten düşmüş de kuşlar kapışıyor ya da rüzgâr onu uzak yerlere götürüyor" [143] âyetini okur. Ruh bedene dönünce iki melek gelir ve: "Rabbin kim?" derler. Adam: "hi... hi [144]bilmiyorum onu" der. Melekler: "Peki size peygamber ola­rak gelen şu adamı tanıyor musun?" derler. Adam da "hi... hi... onu da bilmi­yorum" deyince semâdan bir münadî çağırır: "Kulumu yalanlayan şu adama cehennemden bir köşe verin, cehennemden bir kapı açın kabrine." Cehenne­min sıcağı, ateşi kabrine ulaşır, vücud kemikleri birbirine girecek derecede kabri daralır. Çirkin yüzlü, pis elbiseli ve pis kokulu biri gelerek: "Va'd olun­duğun bu kötü günle seni müjdelerim" der. Kabirdeki: "Sen kimsin? Yüzünde kötü bir haber getiren kişilik okunuyor." O: "Ben senin kötü amelinim" de­yince kabirdeki; "Allah'ım, kıyameti koparma" diye haykırır. Hadisi Ahmed b. Hanbel'Ie, Ebû Dâvud rivayet etmiştir, İbni Mâce ile Nesâî yalnızca baş ta­rafını rivayet eder. Ebû Avâne îsferâîni de Sahih'inde zikreder. [145] Ehli Sün­net ulemâsı bu hadisi şerifin ortaya koyduğu prensipleri kabul etmiştir. Ebû Muhammed b. Hazm el-FasI fî'1-milel ve'I-ehvâ ve'n-nihal adlı eserinde der ki: "Kıyametten Önce ölünün kabrinde yaşaması ile ilgili kanaat yanlış­tır, Çünkü âyeti celîleler bunu reddeder. Meselâ: "Dediler ki: "Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin" [146] ve yine: "Siz ölüydünüz diriltti, sonra sizi öldürdü, sonra yeniden sizi dirilttiği halde Allah'a nasıl küfredersi­niz?" [147] âyetleri bunu göstermektedir. Ölünün kabrinde yaşadığım kabul edersek Allah'ın üç defa öldürdüğünü ve üç defa yaşattığını kabul edemeyiz ki bu yanlıştır. Kur'ân'a aykırıdır. Ama Allah'ın dilediği peygamberleri ka­birlerinde yaşatması mümkündür. "Ölüm korkusuyla binlerce kişinin yurtlarından çıktıklarını görmedin mi ey habîbim? Allah onlara: "Ölün" dedi ve

... Sonra onlara yeniden hayat verdi." [148] "Ya da binalarının çatıları çök-" bir köye uğrayarak şöyle dediğini duymadın mı?" [149] Yine: "Allah insanın m vf nu ya Ölümünde ya da uykusunda alır. Ölmesini istediği kişinin ruhunu t rken, uykudakinin ruhunu belirli bir zamana kadar salıverir." [150] Kur'ân tlerinden istisna edilen ruhlar dışındaki ruhlar, belirli bir zaman olarak v^bul edilen kıyamete kadar bedenlerine gönderilmeyecekleri anlaşılmak­la Rasûlullah da İsrâ gecesi dünya semâsında, mutlu kişilerin ruhlarının HZ Âdem'in sağında, bedbaht kişilerin ruhlarının da solunda bulunduğunu h'ldirmîştir- Bedir günü de henüz ölüler kabirlerine konulmadan Rasûlul-ıjtfmkitabın başında zikri geçen hitabını duymuşlar, "onların bedenle­ri dağılmıştır, onlar duymazlar" diyen sahabeye çıkışmadan bedenleri dağıl-sa da sözlerini duyduklarını Allah Rasûlü ashaba öğretmiştir. Rasûlullah'm Bedir günü Ölülere karşı yaptığı konuşma şüphesiz ruhlaradır. Bedenler öl­düğünden zaten duyamaz. Yüce Allah bunu: "Kabirde olanların konuşmala­rını sen duyamazsın" [151] şeklinde açıklayarak kabirlerde bulunan cesetlerin duyma özelliği olmadığını bildirmiştir. Müslüman bir kişi Allah Teâlâ'nm duyamacağını bildirdiği kişilerin, Rasûlullah'm duyacağını bildirdiği kişi­lerden ayrı kişiler olduğunda şüphe etmemelidir.

Rasûlullah'm sorgulama anında ruhların cesetlerine döneceğine dair hiçbir sözü sahih haberlerde gelmemiştir. Gelseydi biz de kabul ederdik. Ruhların kabirlerde yatan cesetlere iadesiyle ilgili olarak bir ziyadeyi yal­nızca Minhal b. Amr rivayet etmişti. Minhal ise güçlü bir râvî kabul edilme­mektedir. Şube ve diğerleri hadisini metruk kabul etmekte. Büyük imamlar­dan olan Muğîre b. Muksim ed-Dabiy der ki: "Minhal b. Amr'ın bu ve diğer sa­bit haberler konusunda hiçbir şehâdeti kabul edilmemiştir." Kabirde ruhun bedene dönüp dönmemesiyle ilgili sahabeden nakledilen söz de budur. [152]

Sonra Uyeyne yoluyla Mansur b. Safıyye'den o da annesi Safiyye binti Şeybe'den şöyle dediğini nakleder: "İbni Ömer mescide girdi, henüz kabre ko­nulmamış îbni Zübeyre biraz dertli baktı. İbni Ömer'e: "İşte Ebû Bekir'in kızı Esma, İbni Ömer ona meyletmiş, hakkında övgüyle bahsetmiş" denince İb­ni Ömer: "Bu gördüğünüz bedenler bir değer taşımaz. Değerli ruhlar Allah'ın yanındadır" dedi. Bunun üzerine annesi: "Bana engel olmaz. Görmezmisin Yahya b. Zekeriyya başını İsrâiloğullanndan birinin bir arzusu üzerine feda etmişti" dedi.

Ben derim ki: "Ebû Muhammed'in anlattıklarında doğru da var v da. "Ölünün kabrinde yaşayacağını zanneden kişi hata etmiştir" sözü meldir. Bundan dünyadaki mukadder yaşamını, ruhun bedende ike^' şünmesini; tasavvurunu; yemeğe, içmeye ve giyinmeye olan gereksin"*  kastediyorsa bu gerçekten hatadır. Nass bunu kabul etmediği gibi akıl ^^ de bunu kabul etmez.

Yok bundan başka bir hayatı kastediyorsa; kabrinde sorgulanmak '  ruhun dünyadaki bedene iade edilmesinden ayrı olarak yeniden kabirde verilmesi ise bu gerçektir, buna karşı çıkmak ise hatadır. Çünkü Ras lah'tan gelen açık haberde bu şöyle belirtilmektedir: "Ruh cesede döner.[153]       

 e d Hadisi zayıf görenlere karşı cevabımız inşaallah ileride gelecektir."

"Derler ki: Ey Rabbimiz. Bizi iki defa öldürdün iki defa da dirilttin" [154] âyeti ruhun cesede yeniden dönmesi hususuna aykırı değildir. Nitekim İsr iloğullarmdan öldürülen kişiye Allah yeniden hayat vermiş sonra da bu geçi" ci hayat sorgulanmasına hazırlık olarak değil de bilgi için olmuştur. Kısa bir zaman yaşayan bu adam: "Fulanca beni Öldürmüştür" der demez hemen dü­şüp ölmüştür. Bu manada Rasûlullah'ın: "Ruhu cesedine iade edilir" hadisi kalıcı, daimi bir hayata delâlet etmez, belki bedene ruhun dönebileceğine-onunla ilişki kurabileceğine ve beden çürüyüp dağılsa da ruhun bedenle olan ilişkisinin devam edeceğine delalet eder.

Ruh bedenle birbirinden farklı beş şekilde temas kurar:

1- Anne karnında cenin iken olan ilişkisi,

2- Doğduğu andaki ilişkisi

3- Uykudayken ilişkisi. Uyku halinde ruh bir manada bedenle ilişki ha­lindedir. Bir manada ondan ayrıdır.

4- Berzahdaki [155] ilişkisi. Her ne kadar ruh berzahta bedenden ayrılıp on­dan soyutlansa da aralarındaki münâsebet tamamen kesilecek derecede de­ğildir. Mü'minin ölüye selam verdiğinde ruhunun iade edileceğine dair ha­disler ve âsâr ışığında buna gerekli cevabı verdik  [156]Ruhun buradaki iadesi özel bir iadedir, kıyametten önce bedenin yaşayacağını gerektirmez.

5- Bedenle olan ilişkileri arasında en kâmili olan diriliş günündeki münâsebeti. Önce ruh-beden ilişkilerinin bunun yanında bir değeri yoktur. Çünkü onlarda bedende ölüm, uyku ve bozulmak gibi özellikler aranmamaktadır.ya Ölüm anlarında ya da uykularında alır. Ölmesini murad et-Allah- rin ruhlarını tutarken diğerlerini belirli bir zamana kadar salıverir  [157]ölümü istenen kişi ruhunun tutulması, dünyada yeniden erir"    erektirmeyen ama muayyen bir zamanda ruhun bedene iade olarak uyuyan kişi hayattadır. Ama bu hayat uyuma- verir

Unkine benzemez. Çünkü uyku ölümün benzeridir. Bedenine ruhu yan kış'i"n bunun gi diri ile bedene ruh girmemiş ölü arasındadır.

gİreft n ki-inin ölü ile diri arasında olması gibi. Bu misali düşünürsen umu-Uyuyan   güphelerin yok olur.

Rasûlullah'ın İsrâ gecesinde gördüğü peygamberlerle ilgili bir kısım ha-, ., rin Zanaatları şöyledir: Rasûlullah peygamberlerin karaltılarını, ruh-301 ^rmüstür Günkü onlar Allah'ın indinde yaşamaktadırlar. Hz. İbra-'İ sırtını Beyt-i Ma'mure dayalı, Hz. Musa'yı kabrinden kalkmış namaz terken görmüştür. Peygamberlerle ilgili söylediği özellikler karaltılarının ellikleridir. Hz. Musa'yı esmer, vücutça zayıf ve uzun boylu, yakışıklı bir dşi olarak görmüştür. Hz. İsa'yı, başından Dimastar [158] çıkmış suyun damla­dığını, Hz. İbrahim'i ise kendisine benzer bir şekilde görmüştür. [159]

Bir kısım hadisciler de buna karşı çıkarak: "Rasûlullah'ın peygemberle-ri görmesi bedenlerini değil de ruhlarını görmüş olmasıdı  Bedenler yeryü­zünden tamamen ayrılmıştır. Diriliş günü dışında bedenler hayat bulmaya­caktır. Diriliş gününden önce bedenlerin hayat bulacağı kabul edilirse kıyamet gününden önce arz yarılmış ve sûra üfürül düğün de üçüncü ölümü tatmış olacaktır ki bu kesinlikle bâtıldır. Kabirlerde bulunan cesetlerin di­riltilmesi durumunda ise Allah ruhları bedenlere sokmaz. Çünkü ruhlar cennettedir. Rasûlullah'tan gelen sahih bir hadiste: "Hz. Peygamber cennete girmeden Allah, hiçbir peygamberi cennete girdirmeyecektir. Cennet kapısının[160] açılmasını ilk isteyen o olacaktır. Kesinlikle [161] yer yarılmasında ilk çıkacak kişi O olacaktır. Ondan önce kimseye yer y anim ayacaktır" buy-rul maktadır.

Kesinlikle bilinmektedir ki Rasûlullah'ın bedeni toprakta çürümemiş bir vaziyette durmaktadır. Ashâb-ı Kiram: "Salat-ü selamlarımız çürümüş bedenine nasıl ulaşır? diye sorduklarında Rasûlullah: "Peygamberlerin bedenlerini toprağın çürütmesini Allah yasaklamıştır" [162] buyurmuştur.

Rasûlullah'm bedeni sağlam olmayacak olsaydı böyle cevap vermezdi.

Rasûlullah'tan bildirildiğine göre yapılan salat-ü selamlan peygambe­rimize ulaştıracak melekler görevlendirmiştir Yüce Allah. [163]

Yine Rasûlullah'm Ebû Bekir'le Ömer'in arasından dünyadan ayrıldığı­nı ve "Üçümüz böylece de haşrolunacağız"[164]dediği rivayet edilmektedir.

Şu da kesindir ki -Rasûlullah'ın ruhu peygamberlerin ruhuyla beraber illiyyûn cennetinin en üstünde refiki âlâdadır. Yine Rasûlullalı'tan bildirildiğine göre Rasûllah İsrâ gecesi Hz. Musa'yı altıncı ya da yedinci katta kabrinden kalkmış namaz kıhyorken görmüştür. Yedinci katta bulunan ruh, hem kabirde bulunan ruhla görüşüyor ona hür­met ediyor hem de Refiki âlâda iken kendisine verilen selamları alarak ka­birde namaz kılanın ruhuyla da irtibat kuruyor.

Ruhlarla bedenlerin özellikleri birbirinden farklı olduğundan bunları garip karşılama. Meselâ, birbirine oldukça yakın ve tutkun iki ruhu düşün. Aralarında doğu ile batı kadar fark da olsa bunların birbirlerine olan yakınlı­ğını bilirsin. Yine birbirine yapışık çok yakın iki ruh düşün. Aralarında uyumsuzluk olduğundan bunların da birbirlerinden çok uzak olduğunu müşahede edersin.

Ruhun inmesi, yükselmesi, uzaklaşması yakınlaşması beden gibi değil­dir. Ruh, bedenden ayrılıp bedenin kabre konulması gibi kısa bir zaman içe­risinde bedenin yapamayacağı şekilde ayrılıp geri dönmesi de böyle kısa bir zamanda olur. Bir kısım âlimler ruhu güneş ve ziyasına benzetmiştir. Güneş semâda olduğu halde ziyası yerde olmaktadır. Hocam [165] der ki; Bu, uygun bir misal değildir. Çünkü yere inen, güneşin kendisi değildir. Ziyası ise ne gü­neştir ne de güneşin bir özelliğidir. Belki ziya güneşin bir arazıdır. Ancak karşısında bulunan bir semavî cisme göre ziyadan bahsedilebilir."

Oysa ki semâya yükselip yeniden arza inen ruhun bilfiil kendisidir. Be­dir ölüleri hakkında ashabı kiramın: "Bedenleri parçalanarak cîfe haline gelmiş insanları nasıl muhatap alabiliriz?" sözleri de daha sonra ölülerin konuşulanları duyduğu ashaba bildirilmiştir bu esnada ruhların bedenle­re tekrar dönmesine mûnâfî değildir. Çünkü bedenleri dağılsa da söylenen­leri duyacakları bildirilmiştir. Bu durumda ölülere hitaptan maksat, bedenlere bağlı sözkonusu ruhlara hitaptır.

"Kabirde olanlara sözlerini duyuranı azsın" [166] âyeti celîlesinin siyakın­dan kâfir bir kimsenin faydasına olacak bir biçimde hayatta olanın sözünü ,uvamaması anlaşılmaktadır. Nitekim kabirde bulunanlarda söylenenler 'slerine yarayacak biçimde duyamazlar. Ancak Yüce Allah ölülerin hiçbir cev duyamayacaklarını ifade etmemiştir. Bilakis Ölülerin ziyaretçilerinin ak seslerini duyduklarım; [167] Bedir ölülerinin [168] Rasûlullah'm konuşmasını duyduğunu bildirmekte ve de yaşayan birine hitap ediyormuşcasma onlara da hitap edilmesini meşru saymıştır. Bu nedenle de mü'min kardeşine selam veren Eşinin selamının alınacağı da haber verilmiştir. [169]

Bu âyetin bir benzeri de şudur: "Sen, ölülere duyuramazsm. Arkalarım dönmüş kaçarken sağırlara da davetim işittiremezsin" [170]ölülerle birlikte sa­ğırların da daveti duyamaması her ikisinin de davete ehil kimseler olmadığına delildir. Bu iki kısım insan ölü ve sağır olunca, bunlara birşey duyurmak, anlatabilmek mümtenîdir demektir. Bu görüş doğrudur ama, ölümden sonra bir Ölçüde bedenle alakasını kesmemiş ruhlara kötü durumlarım, alçaklıkla-rı-nı [171]duyurmanın imkânsızlığını ifade etmemektedir. Allah en iyisini bilir.

İbni Hazm'm: [172] Minhal b. Amr hadis rivayetinde tek kaldığı ve güçlü bir râvî olmadığı için hadis sahih değildir" sözü de onun ölçüsüzlüğündendir. Çünkü Za'dan dışında daha birçokları Adiy b. Sabit, Muhammed b. Akabe ve Mücâhid gibi hadisi Berâ b. Azib'den rivayet etmiştir.

Hafız Ebû Abdullah b. Hendek: Ruh ve Nefis kitabında anlatıyor: Mu-hamed b Yakup b.Yusuf tan, o da Muhammed b. İshak Saffar'dan, o da Ebû Nadr Haşini b. Kasım'dan, o da îsâ b. Müseyyeb'den, [173] o da Adiy b. Sabit'ten, o da Berâ b. Âzıb'dan nakleder. Azıb der ki: "Easûlullah'la beraber Ensardan birinin cenazesinde bulunduk. Cenazeyi kabre koyunca hep beraber otur­duk. Sanki omuzlarımızda büyük kaya parçaları, kafalarımızda da kuşlar varmfş gibi kimse konuşmuyordu. Bu yorucu kısa sessizlikten sonra Rasûlullah buyurduki: "Mü'min bir kimse dünyadan ayrılıp ahirete gi­derken ölüm meleği [174] ile beraber yanlarında cennet kefeni ve kokuları olan birçok melek [175] gelir. Ölüm meleği mü'min kişinin yanı başına diğerleri ise etrafına otururlar." Ölüm meleği seslenir: "Ey Mutmain nefis, çık. Allah'ın rahmetiyle, rızasıyla çık" der. Kapdan suyun damladığı gibi ruhu çıkar. 8a-kaleyn'den [176] başka yerde ve gökte ne varsa ona salat-ü selam getirir. Önce bi­rinci kat semâya çıkarılır. Sonra semâ görevlileri arş semâsına çıkana kadar ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci semâlarda onu uğurlar­lar. Arşta bu ruh, illiyyun cennetliklerinden yazılır ve Yüce Allah: "Kulumu yerine, arza götürün artık. Çünkü ben onu topraktan yarattım, oraya gönde­receğim ve sonunda ruhunu da oradan alacağım" buyurur. Ruh yerine dö­nünce, azı dişleriyle yerin altını üstüne getiren, saçlarıyla da arzı didik didik arayan Münker ve Nekir [177] gelir. Sorgulamaya başlarlar: "Ey adam, Rabbin kim?" Adam: "Rabbim Allah" deyince "doğrusunu söyledin" derler. "Dinin nedir?" derler. Adam: "Dinim İslâmdır" deyince tamam bu da doğrudur" derler. "Peki peygamberin kimdir?" sorusuna da "Allah'ın Rasûlü Muham-med'dir" deyince "hepsi doğrudur" derler. Bunun üzerine kabri genişletilir. Güzel yüzlü, hoş kokulu, güzel elbiseli bir adam gelip; "Allah sana hayır­la karşılık versin. Bildiğim kadarıyla vallahi sen Allah'a itaatte aceleci, O'na asî olmada yavaştın" der. Bu sözleri kimin söylediğini öğrenmek için: "Allah sana da hayırlar versin. Peki sen kimsin?" diye sorar. Adam: "Ben senin gü­zel amelinim" der. Sonra kıyamete kadar içerisinde kalacağı cennetin kapısı açılır.

Kâfir biri de dünyadan ayrılıp ahirete gideceği zaman, ölüm meleği yan­larında cehennem kefeni ve pis kokusu bulunan meleklerle [178] yanına gelir. Ölüm meleği seslenir: "Ey pis nefis çık. Allah'ın gazabıyla, kahnyla çık." Ruhundan cesedine doğru benzeri görülmeyen bir pis koku yayılır. Ruhunun bedeninden çıkışı, yaş yünün içersinde tırtırlı şişin çıkması gibidir. Ruhu be­deninden ayrılan bu kâfire insan ve cin dışında yerde ve gökte ne varsa hepsi lanet eder. Dünya semâsından yukarı çıkmasına izin verilmeyen ruha Yüce Allah seslenir: "Kendisinden insanı yarattığım, sonra ona dönderip yeniden alacağım yere toprağa gönderin kulumu." Bunun üzerine ruh geldiği yere gö­türülür. Biraz sonra şimşek gibi parlayan, gök gürültüsü gibi ses çıkaran Münker ve Nekir melekleri azı dişleriyle toprağı yararak, saçlarıyla da arzı didik didik ederek gelirler. Adama: "Ey fülanca, Rabbin kimdir?" Adam: "Bil­miyorum ki" deyince kabrin bir tarafından: "Demek bilmiyorsun" diye sesle­nilir ve melekler adama öyle bir balyoz vururlar ki doğudaki ve batıdaki in­sanlar bir araya gelir balyozu durduramazlar. Bulunduğu kabir, kemikleri birbirine geçecek derecede daraltılır. Yüzü çirkin, elbisesi pejmürde üzeri pis pis kokan biri gelir ve: "Allah seni kahretsin. Allah'a yemin olsun ki sen iyi­liklerden kaçan, kötülüklere de koşan bir adamdın" der. Kabirde yatan ba-

"sen necisin?" diye sorar. Adam: Ben senin kötü amelinim" der. Bunun :ar Ve e kabrinden kıyamet gününe kadar cehennemde kalacağı yeri görme-n bir kapi açılır." Hadisi Ahmed, Mahmud b. Gaylan ve diğerleri Ebû S ^r'dan rivayet etmişlerdir. Hadisi şeriften ayrıca ruhların kabre dönece-' ve iki meleğin gelip ölüyle konuşacakları da anlaşılmaktadır.

 Mendeh, Muhammed b. Seleme yoluyla Hasif Cezerî'den, [179] o da  Âb'dİbni Mendeh,

M câhid'den, o da Berâ b. Âzıb'den nakleder: "Rasûlullah'la beraber, Ensar-I n bir sahabenin cenazesinde bulunuyorduk. Rasûlullah buyurdu ki: Mü'min bir kimse öleceği vakit ölüm meleği güzel bir şekilde üzerinden hoş kokular yayılarak gelir. Ruhunu almak için başına gelir. Bu ara biraz öteye ellerinde cennet kefeni ve kokusu bulunan iki melek daha gelir. Ölüm meleği ruhunu sezdirmeden alınca hemen iki melek gelir cennet kefenine sarıp üze­rine cennet kokusu sürer ve ruhu cennete doğru çıkarır. Semâ kapılan açılır, bütün melekler onu müjdeleyerek: "Bunca semâ kapıları üzerine açılan bu ruh acaba kimdir? diyerek dünyada bilinen en güzel ismiyle çağırırlar. "Bu falancanın ruhudur" denince ruhu semâlara çıktıkça Allah'ın huzuruna va­rıncaya kadar her semânın görevlileri bu kişiyi ağırlarlar. Ameli illiyyûna çı­kan bu şahsa Yüce Allah semâ görevlilerine bakarak: "Şahit olun ki ben bu şahsı affettim" der, amel defteri onaylanınca illiyyun cennetine götürülür. Bunun üzerine Yüce Allah: "Kulumun ruhunu va'dim üzere arza gönderin" buyurur. Rasûlullah bunu anlattıktan sonra: "Sizi topraktan yarattık. Ölü­münüzden sonra tekrar toprağa döndüreceğiz, sonra yeniden topraktan ala­cağız" [180] âyetini okur. Mü'min kabre konunca önüne cennete götüren bir kapı açılır. Ona denir ki: "Allah'ın sana va'dettiği mükâfata bak" denir. Yukarı­sından da cehennem kapısı açılır: "Allah'ın seni koruduğu azaba bak" denir. Daha sonra da: "Haydi rahatça uyu" denir. Mü'min kişinin kabirde en çok sevdiği şey biran önce kıyametin kopmasıdır" ve Rasûlullah konuşmasının devamında: "Mü'min kabre konunca arz -yer- ona der ki: "Madem ki sen dos-tumdun öyleyse nasıl üzerimde yaşarken içime girdin? Sana ne yapacağımı göstereceğim." Bunun üzerine kabri iyice genişler."

Rasûlullah anlatıyor: "Kâfir bir kişi de ölünce Münker ve Nekir melekle­ri gelir, ona sorarlar: "Rabbin kimdir?" Adam: "Bilmiyorum" der. "Demek bil­miyorsun" diyerek, adama öyle vururlar ki adam kül olur." Yeniden eski ha­line dönüştürüldükten sonra: "Şu adam hakkında ne diyorsun?" denir. Adam: "Hangi adamdan bahsediyorsunuz?" Melekler: "Muhammed'rîen" de­yince, "insanlar Onun Allah Rasûlu olduğunu söylüyorlar" der, bunun üzeri­ne meleklerin dövüşü ile yeniden kül olur.

Bu hadis, birçok hafızlarca doğrulanmış sabit, meşhur, müstefîd bir ha­distir. Hiç kimsenin hadis aleyhine konuştuğunu bilmiyoruz. Büyük imam­lar kitaplarında zikretmişler, kabul etmişler ve kabir azabı, nimeti, Münker ve Nekir'in sorgulaması, ruhların alınması ve Allah'ın huzuruna çıkarılma­sıyla ilgili olarak dinin temel prensipleri ile ilgili konularda hadisi asıl kabul etmişlerdir. Ebû Muhammed'in: "Zazan'dan başkası rivayet etmemiştir" sö­zü bir vehimdir. Çünkü Zazan'dan başka Bera'dan, Adıy b. Sabit, Mücâhid b. Cübeyr, Muhammed b. Akabe ve diğerleri rivayet etmiştir. Hadis senetlerini Darakutnî Musannef-i Müfrette toplamıştır. Zazan ise sika bir ravî olup Hz. Ömer gibi büyük sahabilerden hadis rivayet etmiş, Müslim de Sahih'in-de ondan hadis alınıştır. Yahya b. Maîn der ki: O sikadır. Hamid b. Hilal'e Za­zan'dan sorulduğunda: "O sikadır. Böyle kişilerin sikalığı sorulmaz" der. İb-ni Adiy'se: "Sika ravîlerden rivayet ettiğinde hadislerinde bir kusur yoktur" der.

"Ruhu cesedine geri gönderilir" kısmından "Minhâl sıkadır" derken Aclî de: "Kûfe'nin sika râvîsidir" demiştir. Minhâl'in evinden müzik sesi geldiği duyulmuştur ki bu rivayet de cerhi gerektirmez. İbni Hazm'm Minhâl'i zayıf görmesine aidanmamalı. [181]

Çünkü rivayetinde tek kalması dışında zayıflığına dair hiç bir sebep gös­termemiştir. "Sonra ruhu bedenine gönderilir" kısmının daha bir çokları ta­rarından rivayet edildiğini açıklamıştık. Bazı rivayetlerde bu fazlalık daha belîğ şekilde gelmiştir. Meselâ "ruhu ona reddedilir", "Kabrine varır, oturur" ve "Melekler onu oturturlar"... gibi. Bütün bu rivayetler sahihtir, hiç bir ka­palılık yoktur. Bu hadis başka bir sebeple cerhedilmiş, Zâzân'm Bera'dan ha­dis almadığı söylenmiştir. Bu illet bâtıldır. Çünkü Ebû Avâne el-İsferâînî es-Sahîh'inde şöyle bir senet zikreder. "... Arar Zâzân el-Kindî'den rivayet etti. Zâzân der ki: "Berâ b. Azib'den şöyle bir hadis duydum."

Hafız Ebû Abdullah Mendeh hadis hakkında bu, senedi bitişik muttasıl bir hadistir. Bera'dan bir çokları bu hadisi rivayet etmiştir.

Berâ'dan gelen hadisi kabul etmesek de bu konuda diğer sahih hadisler oldukça açıktır. Mesela, İbni Ebi ZeİDİn Muhammed b. Amr b. Atâ'dan, o da Saîd b. Yesar'dan, o da Ebû Hüreyre'den rivayetine göre, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kişi ölünce melekler başına toplanır. Salih bir kişi ise melek der ki: "Ey hoş vücutta bulunan hoş nefis çık. Övgüyle, müjdeyle, neşe, güzel kokuyla ve Öfkeli olmayan Rabbin izniyle çık." Ruh çıkana kadar böyle denir.

Ruh bedenden ayrılınca semâya çıkarılır. Semâ kapılan açılırken: "Kim­dir o?" derler. "Fülancadır" [182] denince: "Hoş geldin ey güzel bedenin hoş ruhu. Övgüyle, müjdeyle neşe, güzel koku ve öfkesiz Rabbin izniyle gir" derler. Yüce Allah'ın bulunduğu kata çıkana kadar hep aynı güzel muameleyi görür. Yok eğer ölen kişi kötü biriyse, ölüm meleği: "Ey pis bedende bulunan pis ne­fis çık. Yerilerek çık. Cehennemle, ağır pis kokularla ve kendine uygun kan­larla müjdelerim seni." Nefis bedenden ayrılana kadar böyle derler. Ruh be­denden ayrılınca semâya çıkartılır. Semâ kapısına vurulur. Semâ nöbetçile­ri: "Kim o?" diye sorarlar. "Gelen fülancadır" denince: "Ey pis bedenden çık­mış pis nefis! Sen hoş gelmedin. Rezilliğinle geri dön. Zira semâ kapılan sana açılmayacaktır; semâ ile arz arasında gidip gelirken yeniden kabrine döne­ceksin" derler. Rasûlullah anlatıyor: "Salih kişi kabrinde rahatça, ürperme-den oturur. Melek gelir ve: "İslâm hakkında ne dersin, şu adara kim­dir?" diye sorar. O da: "O, Allah'ın Rasûlu Muhammed'dir. Bize, Allah tara­fından açıkça delillerle geldi, biz de iman edip, tasdik ettik" der. Hadis böyle devanı edip gider.

Hafız Ebû Nuaym der ki: "Bu hadisin râvîlerinin adaletli kişiler olduğu ittifakla sabittir. Bu konuda iki. imam, yani Muhammed b. İsmail el-Buharî ile Müslim b. Haccac İbni Ebî ZeİD ve Muhammed b. Amr b. Atâ ve Saîd b.Ye­sar'dan rivayette müttefiktirler. Çünkü bu üç ravi de şartlarına uymaktadır. İbni Ebî Ze^'den îbni Ebî Fudeyk ve Abdurrahim b. İbrahim gibi raütekaddi-minin büyük âlimleri de rivayet etmişlerdir. [183] Kısacası İbni Ebi Ze'b'den ri­vayet edenlerin sayısı az değildir.

Ebû Abdullah b. Mendeh, ruhun bedene dönmesi konusunda şöyle bir hüccet getirmektedir: Muhammed b. Hüseyn b. Hasan'dan [184]o da Muham­med b. Zeyd Nisâbûrî'den, o da Hammad b. Kurat'tan, o da Muhammed b. Fadl'dan, o da Yezid b. Abdurrahman es-Sâ'iğ Belhî'den, o da Dahhak b. Muzâhim'den, o da İbni Abbas'tan şöyle dediğini rivayet eder: İbni Abbas der ki: Bir gün Rasûlullah'la beraberken şu âyeti okudu: "Zâlimlerin ölüm sarhoşluğu içerisindeyken ve meleklerin de kendilerine pençelerini uzattıkla­rında onları bir görmelisin ey habibim." [185] Arkasından da: "Muhammed'in nefsi yedinde olan Allah'a yemin olsun ki, dünyadan ayrılan her nefis cennet­te veya cehennemde kalacağı yeri görecektir" dedi. Ve devamında: 'Tüzleri güneş gibi parlayan iki saf melek doğu ile batı arasında dizilirler. Kabirde bulunan kişi başka şey göremeyeceğinden onlara bakar durur. Her bir mele­ğin yanında kefen ve koku vardır. Eğer Ölü, mü'min ise cennetle müjdelerler ve: "Ey güzel nefis. Allah'ın rızasına, cennetine girmek için bedenden çık. Çünkü Allah sana, dünya ve dünyadakilerden çok daha hayırlı ikramlar ha­zırlamıştır" derler. Meleklerin müjdesi böyle devam eder. Taltif ve merhametleri annenin çocuğuna olan merhametinden fazladır. Sonra ruhunu, her kemik ve eklem altından çıkarırlar, uzuvları birer birer ölür. Ölüm bu kişiye kolay gelir. Ama siz sanki çenesine şamar atılmış gibi ölümü çok zor görürsü­nüz. Ruhun cesetten çıkışının sevimsizliği çocuğun rahimden çıkarkenkî se­vimsizliğinden daha belirgindir. Her bir melek mü'min kişinin ruhunu al­mak için çekişirler, fakat bu işi sonunda ölüm meleği üstlenir. Sonra Kasûlullah: "Ey habibim, de ki: Görevli ölüm meleği canınızı alacak sonra da yine Rabbinize döneceksiniz" [186] âyetini okudu.

Daha sonra beyaz kefenlere sarılır ama o kefeni kucağında toplar. Çün­kü bu kimse böyle bir beze çocuk doğuran kadından daha çok muhtaçtır. Üze­rine misk kokuları sürülür. Kendisinden yayılan güzel kokuları alan melek­ler: "Güzel erkek ruhla, güzel dişi ruha merhabalar olsun. Ey Allah'ım hem bu ruha hem de ait olduğu bedene salat-ü selam olsun" derler. Sonra bunu semâya doğru çıkarırlar. Sayısını Allah'tan başkasının bilmediği melekler ordusu ruhtan yayılan güzel kokuyu alınca ona salat ederler ve Allah'ın hu­zuruna çıkana kadar her semâ katında karşılaştığı melekler, O'nu salat ve selam ile ağırlarlar. Yüce Allah ruha seslenerek: "Hoşgeldin ey güzel nefis, hoşgeldin ey ruhu taşıyan beden" buyurur. Allahû Teâlâ birşeye merhaba de­di mi herşey mübarek olur, bütün sıkıntılar ondan uzaklaşır. Sonra Yüce Al­lah ruh için: "Bunu cennete götürün. Cennetteki yerini gösterin. Ona verece­ğim nimet ve ikramlarımı ona sunun. Sonra da arza götürün. Çünkü va'det-tim ki ben insanı topraktan yarattım. Ölünce tekrar ona döndüreceğim ve so­nunda yine oradan alacağım." Rasûlullah der ki: "Nefsim yedinde olan Al­lah'a yemin olsun ki, buradan çıkışı bedeninden ayııhşmdan-çıkışından da­ha sevimsizdir." Ruh seslenir: "Nereye götürüyorsunuz beni? Yoksa çıktığım bedene mi? Melekler de: "Böyle yapmakla görevlendirildik, buna razı olmalı-sm" derler. İşte ölünün yıkanıp kefenlenmesi gibi kısa bir zaman içerisinde bunca yerleri gezerek meleklerce ait olduğu bedene yeniden sokulur.

Bu hadisten, ruhun beden ve kefene döneceği; bu dönüşün de dünyada ruhun bedenle olan normal ilgisinden, uyku halindeki alakasından ve nor­mal münasebetlerinden farklı olduğu ve dönüşün yalnızca sorguya çekilmek için olduğu anlaşılmaktadır.

Şeyhu'l-İslâm [187] der ki: Sorgulama anında ruhun bedene döneceğine mütevâtir sahih hadisler delâlet etmektedir. Ruh olmadan sadece bedenin sorguya çekileceği bazılarınca ifade edilmişse de çoğunluk buna karşı gel­miştir. Buna mukabil bazıları da: "îbni Mürre ve İbni Hazm'ın söylediği ifade edilen, sualin yalnızca ruh için olmasını galat saymaktalar, sahih hadislerin bunu reddettiğini söylemektedirler. Diyorlar ki: "Eğer sorgulama, sadece ruh İçinse ruhun kahirde bulunmasının hiçbir anlamı yoktur." [188]

 

KABİR AZABI NEFİSLE BEDENİN İKİSİNE BİRDEN Mİ, YOKSA YALNIZCA NEFSE Mİ, YA DA YALNIZCA BEDENE Mİ?MÜKÂFAT VE AZAPTA NEFİS VE BEDEN ORTAK MI?

 

Şeyhül İslâm bu soruyu şöyle cevaplamaktadır: "Ehli sünnet ve cemaata Öre mükâfat olsun, azap olsun beden ve nefsin ikisine birden tatbik olunur. Nefis bedensiz mükâfatlandırılır ya da cezalandırılır. Bedenle birlikte azaplandırılır bunda beden nefse ortaktır. Bu durumda mükâfat ve ceza yalnızca ruh için olduğu gibi hem ruha hem de bedene şamil olmuş olurlar, öyleyse ruh olmadan yalnızca beden için mükâfat ve cezadan bahsedilebilirmi? Ce­vap mahiyetinde kelama ve hadisçilerden iki rivayet gelmiştir. Ayrıca ehli sünnetle ilgisi olmayan şâz, itibarsız cevaplar da vardır. Mesela: "Mükâfat veya ceza yalnızca ruh içindir. Beden için nimet ve azaptan bahsedilemez." Bedenin dirilişini inkâr eden felsefecilerin görüşü budur. Bunlar müslüman-ların icmasıyla kâfirdirler. Yine "bedenin dirilişini kabul eden ancak nimet ve azap Berzahta olmaz. Belki kabirlerden kalkarken bunlardan sözedilebi-lir" [189] diyen Mutezile ve çoğu kelâmcımn sözüdür. Bunlar sadece Berzah'ta bedenin ceza görmesini kabul etmemektedirler. Diyorlar ki: "Berzahta mükâfat gören ya da azap gören yalnızca ruhtur. Kıyamet günü gelince be­den ruhla birlikte cezalandırılacaktır." Kelama ve hadisçi birçok müslüman âlimde bu kanaattadır. ibni Hazm ve ibni Mürre'nin görüşleri de bu doğrul­tudadır. Bu kanaati, şaz üç cevaptan saymamaktayız. Kabir azabını kıya­met gününü, ruh ve bedenlerin dirilişini destekler mahiyette kabul etmekteyiz. Kabir azabıyla ilgili üç görüş vardır:

1- Kabir azabı sadece ruhadır.

2- Ruha ve ruh vasıtasıyla bedenedir.

3- Yalnızca bedenedir.

Bu üçüncü görüş, kabir azabını kabul edip ruhu hayat sayan ve bedenin azaplandırılmasıyle kesinlikle ruhun azaplandmlmasını inkâr eden görüşü şaz sayan ikinci görüşe dahil edilebilir.

Şaz görüşün üç olduğunu söylemiştik. İkinci şaz görüş: "Ruh tek başına cezalandırılmaz da mükâfatlandmlmazda. Çünkü ruh, hayattan ibarettir" diyen Mutezile ve Kadı Ebû Bekir gibi bazı Eş'arîlerin görüşleridir. İddiaları­na göre bedenden ayrılan ruh baki kalmaz. Bu batıl iddiayı Ebûl Meâlî Cüveynî ve başkaları reddetmişlerdir. Kitapta, sünnette bedenden ayrılan ruhun baki kalacağı veya mükâfatlandırılacağı yada cezalandırılacağı açıkça bildirilmiştir. Bunlar, ilahiyatçı felsefecilerin bedenlerin dirilişini inkâr etmelerine karşın bedenlerin dirilişini kabul ediyorlar ama bedenler olmaksızın ruhların dirilişini, azaplandırılmasın! ya da mükâfatlandırılmasini inkâr ediyorlar. Her iki grubun görüşleri hatadır, sapıklıktır. Ama yine de felsefecilerin görüşü, kendini müslümanlığa bağlı sayan ya da kendisini marifet, tasavvuf, tahkik ve kelam ehlinden sayan kimselerin görüşlerinden daha da uzaktır.

Üçüncü şâz görüş: Büyük kıyamet kopana kadar Berzah'ta nimet ve azaptan bahsedilemez. Bu görüş, bedenden ayrılan ruhun baki kalmayaca­ğını, dolayısıyla beden için nimet ve azaptan bahsedilmeyeceğine binaen kabir azabını ve nimetini inkâr eden Mutezile ve diğerlerinin görüşleridir. Bunlar en azından kıyamet gerçeğini kabul etmekle felsefecilerden daha iyi durumda olmakla birlikte Berzah konusunda delalettedirler. [190]

 

FASIL

 

Bu anlatılan batıl görüşleri kavradıktan sonra selefin görüşünü de bil­melisin: Kişi öldüğü zaman ya nimet içerisinde ya da azap içerisinde bulu­nur. Nimet ve azap, ruh ve bedene verilir; bedenden ayrılan ruh nimet veya azap içerisinde olur. Bazan da nimet ve azabı ruh bedenle birlikte çekerler. Kıyamet günü ruhlar bedenlerine Allah'ın izniyle döndürülür. O halde be­denlerin dirilişini Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlar ortak olarak kabul etmektedirler. [191]

 

FASIL

 

Kabir azabı ve Münker Nekir meleklerinin kişiyi sorgulaması ile ilgili birçok, mütevâtir hadisler vârid olmuştur. Bunlardan biri Sahihayn'da İb-ni Abbas'tan rivayet edilmektedirler. İbni Abbas der ki: Rasûlullah iki kabre uğradı: "Şimdi bunlar azap içerisindedirler; azap olunmalarının nedeni kü­çük günahlardan sakınmam alandır. Birinci günahları idrardan sakınma­maları, diğeri ise yeryüzünde insanlar arasında laf götürüp getirmeleridir" buyurdu. Sonra eline yaş hurma çubuğu aldı, onu ikiye ayırdıktan sonra bi­rer tane kabirlerin üzerine dikti ve: "Bunlar kuruyana kadar umulur ki gör­dükleri azap biraz hafifler" [192] buyurdu.

Sahîhu'l-Müslim Zeyd b. Sabit'ten şöyle bir haber nakledilir: Rasûlullah, atı üzerinde Neccar oğullarına ait bir üzüm tarlasına girdi. Biz de onunla beraberdik. At bir ara yolunu değiştirince altı tane veya beş veya-hutta dört tane mezar karşısına çıktı. Rasûlullah: "Bu kabirlerde yatanların kim olduğunu bilen var mı?" diye sordu. Adamın biri: "Ben biliyorum" deyin­ce "bunlar ne zaman öldüler?" diye sordu. Adam: "Şirk zamanı, şirk üzere öl­düler" deyince Rasûlullah buyurdu ki: "Bunlar şimdi kabirlerinde sorguya çekiliyorlar. Gömülmüş olmasalardıda Allah'a dua edip benim duyduğum gibi siz de çektikleri kabir azabını bir duysaydınız." Sonra bize yöneldi ve- "Cehennem ateşinden Allah'a sığının" dedi. Biz de: "Cehennem azabın­dan Allah'a sığınırız" dedik. "Kabir azabından Allah'a sığının" dedi. Bizde: «Kabir azabından Allah'a sığınırız' dedik. "Gizli ve açık fitnelerden Allah'a sığının" dedi. Biz de: "Gizli ve açık fitnelerden Allah'a sığınırız" dedik. So­nunda: "Deccal'm fitnesinden Allah'a sığının" dedi. Biz de: "Deccal'm fitne­sinden Allah'a sığınırız" dedik. [193]

Sahîhu'l-Müslim ve diğer Sünenlerde Ebû Hüreyre'den Rasûlullah'm söyle dediği rivayet edilir: "Son teşehhüdü bitiren kişi, dört şeyden Allah'a sı-Lnsm: "Cehennemin azabından, kabir azabından, ölü ve dirilerin fitnesin­den ve Mesih Deccalin fitnesinden." [194]

Yine Sahîhu'l-MüBİim ve diğerlerinde İbni Abbas'tan rivayet edildiği­ne göre, Rasûlullah Kur'ân'dan sûre öğrettiği gibi ashabına şu duayı öğret­miştir: "Allah'ım, cehenemin azabından sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Ölü ve dirilerin fitnesinden sana sığınırım. Mesih Deccal'm fit­nesinden sana sığınırım." [195]

es-Sahihayn'da Ebû Eyyûb'dan nakledilir: "Rasûlullah güneş battık­tan sonra evinden çıkınca bir ses duydu. Bunun üzerine: "Yahudiler, kabirle­rinde azap görüyorlar" [196] buyurdu.

es-SahihaynMa Hz. Âişe'den şöyle bir rivayet naklediMr: Hz. Aişe der ki: "Yaşlı Yahudi bir kadın geldi ve "kabirde yatanlar şu arkla kabirlerinde azap çekiyorlar" dedi. Ben de onu yalanladım, içimden hiç doğrulamak geç­medi. Rasûlullah gelince dedim ki: "Ey Allah'ın Raaûlü, Medine yahudilerin-den yaşlı bir kadın geldi, kabirde yatanların şu anda azap çektiklerini söyle­di." Sözlerini dinledikten sonra: "Evet çimdi onlar azap görüyorlar. Onların çığlıklarını bütün hayvanlar duyar" buyurdu. Hz. Âişe anlatıyor: "Bundan sonra Rasûlullah'm her namazdan sonra kabir azabından Allah'a sığındığını gördüm." [197]

İbni Hibban da es-Sahîh'inde Ümmü Mübeşşir'den |unu nakleder: Rasû-lullah: "Kabir azabından Allah'a sığının" diyerek yanıma geldi. Dedimki: "Ey Allah'ın Rasûlü, kabirde de azap var mı?" Rasûlullah: "Şimdi onlar kabirlerinde azap görüyorlar. Çığlıklarını hayvanlar duyar." [198]

Alimlerden bir kısmı der ki: "İşte bu nedenle Mısır ve Şam ahalisinden olan Ubeyd oğullarından Karamita, Nusayri ve îsmailîler gibi hıristiyan, ya-hudi ve münafıkların mezarlarına otla beraber toprak yiyip karınları sancı­lanan hayvanları götürürlerdi insanlar. Çünkü süvari milletler, atlarını ya-hudi ve hıristiyanlarm kabirlerine sürerler. At, kabirde azap görünce korkar ve karın hastalığını gideren bir hararete tutulur.

Abdulhak İşbilî anlatıyor: İlim ve amel erbabından Fakih Ebû'l-Hakem b. Barhan'ın bana anlattığına göre: "îşbüiyye'nin kuzeyinde bulunan köyle­rine bir ölü defnederler. Ölüyü mezara koyduktan sonra aralarında konuşurlarken bakarlar ki bir hayvan süratlice kabre koşar, sanki mezarda olup bitenleri duyuyormuş gibi kulağını kabre kor. Sonra süratlice kaçar. Sonra yeniden gelir, yine sanki mezarda olup bitenleri duyuyurmuşcasma kulağını verir, yine kaçar. Aynı işi hayvan defalarca yapar. Ebû'l-Hakenı der ki: "Bu olup bitenleri görünce kabir azabını ve Rasûlullah'ın kabirde yahudilerin hı­ristiyanlarm azap gördüklerine, azabın şiddetinden attıkları çığlıkları hay­vanların duyduğuna dair hadisi aklıma geldi."

Bu hikaye bize anlatıldığında biz Müslim'de Rasûlullah'ın: "Onlar azap çekiyorlar. Çığlıklarını havyanlar duyar" bölümünü okuyorduk.

Azap çekenlerin seslerinin duyulması bir gerçektir. Hannad b. Sûra Kitâbu'z-Zühd'de der ki: "Bana Vekî, o da A'meş'ten, o da Bakîk'tçn, o da Hz. Aişe'den nakleder: "Yahudi bir kadın geldi, kabir azabını anlattı da onu yalanladım. Sonra Rasûlullah çıkageldi. Yahudi kadının dediklerini Ona an­latınca buyurdu ki: "Nefsim yedinde bulunan Allah'a yemin olsun ki, onlar kabirlerinde azap görüyorlar. Öyle ki çığlıklarını hayvanlar duyar." [199]

Ben derim ki: Kabir suali ile ilgili olarak es-Sahîhayn ve Sünenlerde Berâ b. Azib'den birçok hadisler gelmiştir. Rasûlullah buyuruyor ki: "Müslü­man bir kimse kabirde sorguya çekilirken şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed de Allah'ın Rasûlüdür" derse bu, Allah Teâlâ'mn: "Allah iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde (keli­meyi ş e ha d eti e rinde) sebat etmeyi ihsan eder" [200] âyetini manalandırmış olur. Bundan önceki âyetlerde [201] ise kabir azabından bahsedilmektedir. Kişi­ye sorarlar. Rabbin kimdir: "Rabbim Allah, Muhammed de tabi olduğum peygamberdir" deyince Yüce Allah'ın: "Allah, iman edenleri dünya hayatın­da ve ahirete de o sabit bir söz üzerinde (kelimeyi şehadette) dâim olmalarım ihsan eder" kavli şerifi yerini bulmuş olur. Yukarıdaki hadis sünen ve müsnetlerde uzunca anlatılmıştır.

Hadisi Şeriften ruhun bedene iade edileceğini, kabir sıkmasından ke­miklerin birbirine geçeceğini ve azabın hem ruha, hem de bedene olacağını anlamaktayız.

Berâ b. Âzib hadisinde geçen ruhun alınması, sorguya çekilme, mükâ­fatlandırılma veya azablandırmaya benzer bir hadisi de Ebû Hureyre nakle­der. Hadis Müsned'te ve Ebû Hatim'in es-Sahîh'inde geçmektedir." Rasûlul-lah buyurur ki: "Ölü, mezara konulduktan sonra evlerine dönen dostlarının ayak seslerini duyar. Ölünün mü'min olması halinde namaz te­pesinden, oruç sağından, zekât solundan, sadaka, sıla-i rahim, iyiliği gibi gü­zel amelleride ayaklarından gelir. Önce tepesinden namaz gelir ve "giriş bu taraftadır" der. Sağından oruç gelir: "Giriş bu taraftandır" der. Sol tarafın­dan zekât gelir: "Giriş bu taraftandır" der. En sonunda da verdiği sadaka, sı­layı rahim iyilik ve ihsan da ayaklan tarafından gelir" giriş bu taraftandır" der. Sonra oturması istenir. Güneş gibi parlayarak sonra da batmaya yüz tu­tarak oturur. Ona sorulur: "Uzun zaman aranızda kalmış şu adam hakkında ne dersin? Ona nasıl şahit olursunuz?" denir. O da: "Bırakın da namazımı kı­layım" der. o zaman melekler: "Namaz kılacağını biliyoruz. Sen sorumuza ce­vap ver. Söyle bakalım beraber olduğunuz şu adam hakkında ne diyor­sun?" dediklerinde ölmüş kişi: "O Muhammed'dir. Şehadet ederim ki, O Al­lah'ın yanından hak üzere gelmiş bir Rasûldür" der. Bunu duyan melekler: "Bu inanç üzere yaşadın, bu inanç üzere öldün, inşallah bu inanç üzere de haşrolacaksın" derler. Cennetin kapılan açılır. Ona denir ki: "İşte burası ka­lacağın yerdir. Allah sana çok şey hazırlamıştır: Gıpta ve gurur..." Kabir yet­miş zira' genişler. İçerisi aydınlanır ve ruhu ait olduğu temiz bedene iade edi­lir. Onun ruhu cennet ağaçları arasında uçan bir kuştur. Rasûlullah buyuru­yor: "Bu durum Yüce Allah'ın: "Allah iman edenleri dünyada da ahirette de sabit bir söz üzerinde (kelimeyi Şehadet) kalmasını ihsan eder" [202] âyetinin gerçekleşmesidir." Kâfirin durumunun tam tersine olduğunu anlatır ve "sonra kabri onu öyle daraltır ki kemikleri birbirine geçer. Böyle bir hayatsa Yüce Allah'ın: "Onun için kabirde sıkıntılı bir hayat vardır. Kıyamet günü de kor olarak hasredeceğiz"[203]' [204] buyurduğu sıkıntılı bir hayattır."

es-Sahihayn'da Hz. Enes'ten, Katâde rivayet ediyor. Rasûlullah der ki [205]: "Ölü kabre konulunca dostları başından ayrılırken o, ayak seslerini duyar iki melek gelir ve ona sorarlar: "Muhammed halanda ne diyorsn Ölü mü'minse: "Şehadet ederim ki O, Allah'ın kulu ve Rasûlüdur" der denir ki: "Bak, şurası senin cehennemdeki yerindi. Sonra Allah seni cenn^ lik yaptı." Rasûlulah: "Mü'min ölünün cehennemdeki yerini de sonra Al lah'm verdiği cennetteki yerini de göreceğini bildirmiştir. Katâde der ki- "Bize anlatıldığına göre bu kimsenin kabri yetmişe yetmiş zira' genişletilir v*" şillendirilerek kıyamete kadar burada kalır." Bu fazlalığı anlattıktan son Katâde, Enes hadisine döner. "O iki melek eğer ölü kâfir ya da münanksa "T adam hakkında ne diyorsun?" diye sorarlar. Kâfir ya da münafik: "Bilmiy mm, insanların Onun hakkında söylediklerini söylüyorum" deyince "demek bilmiyorsun" derler ve boynuna cehennemin demir topunu öyle vururlar ki adamın attığı çığlığı, insanlar ve cinler dışında bütün canlılar duyar.

Ebû Hatim es-Sahih'inde Ebû Hureyre'den nakleder: Ebû Hureyre an­latıyor: Rasûlullah dedi ki: "Sizden biri kabre konunca, birine Münker diğe­rine Nekir denilen siyah ve mavi yüzlü iki melek gelir. Adama sorarlar: "Mu. hammed hakkında ne diyorsun? Adam da diyeceğini der. Eğer kişi mü'min­se: "O, Allah'ın kulu ve Rasûlüdur. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed de O'nun kulu ve Rasûlüdur" der. Bunu duyan melekler: "Senin böyle diyeceğini bilmiyorduk" derler. Sonra kabri yetmişe yetmiş zira genişletilir. İçerisi aydınlatıldıktan sonra "uyu" denir. Adam der ki: "Bırakın da evime, malıma döneyim. Başıma gelenleri onlara anlatayım" der. O za­man melekler: "Yakınlarından en sevdiği kişiden başkasımn uyandıramadı-ğı yeni damat gibi sen de Allah kaldırana kadar uyu" derler. Eğer münafık bi­riyse: "Gerçekte bilmiyorum. Sadece insanların Onun hakkında söyledikle­rini duydum, be de duyduğumu söyleyebilirim" der. "Senin böyle söyleyece­ğini biliyorduk" der Melekler. Sonra arza adamı sıkması söylenir. Arz öyle daralır ki adamın kemikleri birbirine girer, kıyamet günü Allah haşredene kadar bu azabı çeker durur." [206] Bu hadiste bedenin de azap göreceği daha açıktır.

Ebû Hureyre Rasûlullah'tan şunu nakleder: "Mü'min biri Öleceği vakit melekler ipek bir kumaş getirirler. Ruha seslenerek: "Ey hoş, güzel ruh! Ne­şeyle, güzel kokuyla, öfkesiz bir Rabbin izniyle sen O'ndan O da senden razı olarak çık." derler. Ruh bedenden ayrılınca üzerinden etrafa yayılan misk gi­bi kokuyla elden ele semâmn kapısına kadar getirirler. Bu güzel kokuyu his­seden melekler: '"Yeryüzünden getirdiğiniz bu koku ne de güzel bir kokuy-muş" diyerek taltif ederler. Oradan da mü'min ruhların arasına katarlar... Mü'min bir ruhun kendilerine kavuştuğunu gören bu ruhlar gurbetten gelen dostunuza sevindiğinizden daha çok sevinirler. "Fülanca ne yaptı, falanca ne yaptı?" diye sorarlar, ama melekler: "Onu bırakın da biraz rahat etsin, dünya kederini bir tarafa atsın" derler. Gelen bu mü'min ruh: "Sorduğunuz kişi size gelmişti" deyince diğer ruhlar: "Buraya gelmediğine göre o, cehenne-demektir" derler. Yok eğer ölüm döşeğinde yatan kâfir biriyse meıı rinde çulla gelirler. Ruha seslenerek: "Allah'ın azabı üzerine olasıderler. Bedenden ayrılan ruhtan yayılan leş kokusuyla arzın ka-

fdünya semâsına) kadar getirirler. Pis kokusundan tiksinen melek- ne kadar da pis kokan bir ruhmuş" [207] derler. Oradan da kâfirlerintuı       a katarlar." [208] Bu hadisi, Nesâî Bezzar rivayet etmiştir. Müslim ise^nhtasaran rivayet etmiştir.

Hatim es-Sahîh'inde Rasûlullah'tan nakleder: "Mü'minin ölümü ki anca rahmet melekleri gelir, ruhunu beyaz ipek bir bez parçasının içe­ne koyarak onu semâya çıkarırlar. Mü'min ruhtan yayılan kokuyu alan nS,|ar "Bundan daha hoş kokan bir koku bilmiyoruz" derler. Ona: "Fülan ^am ne yaptı, fülan kadın ne yaptı?" diye sorarlar. Melekler müdahale ede-ek- "Bırakın da biraz dinlensin. Arkadaşınızın üzerinde dünya gamı var" derler. Kâfirin ruhu alınınca da onu arza götürürler. Arz görevlileri: "Bun­dan daha pis kokan bir koku görmedik" derler. Oradanda yerin en altına atı­lır." [209]                                              ;    ..

Nesâî, es-Sünen'inde; Abdullah b. Ömer'den Rasûlullah'ın şöyle buyur­duğunu nakleder: "Onun ölümüyle arş sallandı, semâ kapıları açıldı. Cena­zesine yetmiş bin melek katıldı. Yine de kabir onu iyice sıktıktan sonra kur­tul du." [210] Nesâî der ki: "Bu kimse Sa'd b. Muaz'dır."

Hz. Âişe'den de Rasûlullah'ın: "Kabir sıkar. Kabir sıkmasından biri kur­tulacak olsaydı o Sa'd b. Muaz [211] olurdu" buyurduğunu e hadisinden nak­leder.

Hennad b Sürâ Muhammed b. Fuda^dan o da babasından o da İbni Ebî Melîke'den Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakleder: "Kabir sıkmasından ne dünya ve dünyadakilerden daha hayırlı mendili olan Sa'd b. Muaz, ne de bir başkası kurtulabilmiştir." [212]

Abede, Ubeydullah b. Ömer'den o da Nafi'den şöyle dediğini nakl der: "Anlatıldığına göre Sa'd b. Muaz'ın cenazesine yetmiş bin melek kat T mış ama hiçbirisi yere inmemiş. Bana Rasûlullah'ın: "Arkadaşınızı bile t bir öyle bir sıktı ki" dediği nakledildi." [213]

Ali b. Mabed Ubeydullah'tan, o da Zeyd b. Enîse'den, o da Cabir'den 0 d Nafi'den şöyle dediğini nakleder: "Ebû Ubeyd'in kızı Abdullah b. Ömer'in d^ karısı Safiyye korkarak geldi: "Sana ne oldu?" dedik. Safîyye de: "Rasûln]ah'm hanımlarından birinin yanından geliyorum. Rasûlullah'ın şöyle <jej'" ğini bana anlattı: "Eğer bir kimsenin kabir azabından kurtulduğunu görsev" dim onun Sa'd b. Muaz olduğunu bilirdim. Ama kabir onu bile sıkmıştır[214]

Mervan b. Muaviye Alâ b. Müseyyeb'den, o da Muaviye Abesî'den o da Zazan b. Amr'den [215] şöyle dediğini nakleder: "Rasûlullah kızını gömünce kab­ri başına oturdu. Bir ara yüzünün rengi değişti, sonra tebessüm etmeye baş­ladı. Bu hali gören Ashab: "Ey Allah'ın Rasûlü, baktık ki yüzünüz bir anda değişti, sonra tebessüme başladınız" deyince Rasûlullah:[216] "Kızımı, vücudu­nun zayıflığını ve kabir azabının şiddetini hatırladım. Allah'a duâ ettim de Allah kabir azabından onu kurtardı. Allah'a yemin olsun ki kabir, kızımı öyle sıkmıştı ki doğuda ve batıda olan herşey onun çığlığım duymuştu."

Şuayb, Ibni Dinar'dan, o da ibrahim Ganevî'den, o da birinden nakleder: "Ben Hz. Âişe'nin yanında iken küçük bir erkek çocuk cenazesi geçti. Bunu gören Hz. Aişe ağlamaya başlayınca: "Seni ağlatan nedir ey mü'minlerin an­nesi?" diye sorunca Hz. Aişe: "Bu çocuğu da kabir sıkacağından ona olan şef­katimden ağladım" [217]dedi.

Bütün bunların ruh vasıtasıyla cesede olduğu bilinmektedir. [218]

 

FASIL

 

Ehli Sünnet âlimleri, sahih hadislerden hareketle kabir azabının hak ol­duğu konusunda birleşmişlerdir. Mervezî der ki: "Ebû Abdullah der ki: "Ka­bir azabı haktır..Sapıtmış ve sapıtandan başkası inkâr etmez. Ahmed b. Hanbelde: Ebû Abdullah'a kabir azabından sordum. Dedi ki: "Bu konudaki hadisler sahihtir. Böylece inamr, kabul ederiz. RasûluUah'tan gelen her yeni Hadisi Rasûlullah'ın haber verdiklerini onaylamaz redderersek Ü reddetmiş oluruz. Çünkü âyeti celîlede: "Rasûlün getirdi-" lın"» [219]Abdullah'a: "Kabir azabı hak mı?" diye sordum. O da: "Evet İ Şeyle5 birlerinde azablandırılırlar" dedi. Ayrıca Ebû Abdullah'ın: "Kabir haktır. K^üııker ve Nekir'e, kulun kabrinde sorgulanacağına inanırız. ^Âllah, iman edenleri dünyada da ahİrette de sabit bir söz üzerinde Aye   e,"    m ihsan eder" buyurulmaktadır. [220]

Ahmed b Kasım der ki: "Ey Ebû Abdullah, Münker ve Nekir'i, kabir aza-1   ilgili rivayetleri kabul ediyor musun?" diye sordum. Ebû Abdullah:«q bhânallah, evet bunu kabul ediyoruz, onaylıyoruz" dedi. "Münker ve Ne-i lafzını ya da iki meleği mi kastediyorsun?" Ebû Abdullah: "Evet, Mün-f/ve Nekir'i kabul ediyorum." Dedim ki: "Dediklerine göre Münker ve Ne-ir hadislerde geçmemekteymiş." Ebû Abdullah: "O iki melek Münker ve Nekir'dir."Bid'atcı ve sapıkların sözleriyle ilgili olarak Ebû'l Huzeyl ve Merîsi derki- "İman alametlerinden soyunan kimse iki nefha arasında azaplandırılacaklardır. Kabir suali bu anda gerçekleşecektir."

Cübbâî ile oğlu Belhî, prensipleri itibariyle kabir azabını kabul ettikleri halde cehennemde ebedî kalacaklarla fasıklar dışında mü'minler için sözko-nusu olmadığını ifade ediyorlar.

Çoğu Mutezile de Allah'ın meleklerine Münker ve Nekir demek doğru ol­maz. Münker sorgulama anında kişiyi gevelettiren, Nekir ise serzenişte bu­lunduran meleklerdir.

Sâlihi anlatıyor: "Mü'mine kabir azabı, ruhları cesetlerine dönderilme-den verilir. Ruh olmadan da ölü elem çekebilir, acıyı hissedebilir." Bu görüş Kerâmîlerden bir gruba aittir.

Bir kısım Mutezile de: "Allah, ölüleri kabirlerinde azaplandırır. Onlara acı verir, ama onlar hissetmezler. Haşrolununca azabı duyarlar, acıyı hisse­derler." Diyorlar ki: "Ölüleri cezalandırmak sarhoş ve baygınları cezalandır­maya benzer. Sarhoş kimseyi dövseniz hiçbir acı hissetmez. Ama sarhoşluk­tan kurtulunca dayağın acısını duyar."

Mûtezile'den Dirar b. Arar, Yahya b. Kâmil gibi bazıları kabir azabını te­melden kabul etmezler. Bu söz Merîsî'ye aittir. Gerçekte bu gibi sözler hak­tan ayrılmış sapıkların sözleridir. [221]

 

FASIL

 

Kabir azabından maksat Berzah'da görülen azaptır; her ölen kişi ister İster gömü^mesm> ister onu yırtıcı hayvanlar yesin, ister yakıla­ olsun, ister çürüyüp havada savrulsun, isterse sertleşsin veya denizde boğulsun her halükarda ruhu bedenine girerek hak ettiği azabı kabirde çekecektir.

Sahîh'ül-Buhârî'de Semre b. Cendeb'den şöyle bir hadis rivayet edi­lir: [222] "Rasûlullah, namazını kılınca bize döner ve: "Bu gece rüya gören var mı?" diye sorardı. Eğer rüya gören varsa anlatır: "Allah'ın dilediği olur" der­di. Bir gün yine: "Bu gece rüya göreniniz var mı?" diye sordu. Biz de "yok" de­yince: "Bu gece de ben rüya gördüm" diyerek anlatmaya başladı.

İki kişi yanıma geldi, elimden tutarak mukaddes yere götürdüler. Bak­tım ki biri oturmuş diğeri de elinde demirden bir mahmuz [223]avurtundan baş­layarak kafasına kadar yırtıyor sonra diğer avurtunu da aynı şekilde yırttık­tan sonra avurtları yeniden iyileşiyor; aynı şeyi tekrar tekrar yapıyordu. Adamlara: "Bu adam kim?" diye sordum. Dediler ki; "Haydi gidelim." Biraz ilerleyince baktım ki adamın biri kafası üzerine duruyor diğeri de kaya par­çası ya da taşla adamın kafasını yarıyor; düşen taşı yeniden eline alıyor başı iyileşince kafasına tekrar vuruyor. "Bu adam kim?" diye sordum. Dediler ki: "Haydi gidelim." Biraz ilerledikten sonra tandır gibi ağzı dar, altı geniş bir deriye rastladım. Altı yanan bu derinin içerisinde çıplak kadınlar ve erkekler vardı. Ateşin alevi ayaklarının altından vuruyordu. Alev arttıkça onlar deri­nin ağzından çıkacak kadar yükseliyor, sakinleşince de eski haline dönüyor­lardı. "Bu da nedir?" diye sordum. Dediler ki: "Haydi gidelim." Biraz daha ilerledik. Baktımki kan nehri var. İçerisinde bir adam ayakta, biri de nehrin ortasında elinde taş var. Nehirde ayakta duran kişi çıkmaya yeltenince diğe­ri ağzındaki taşı adama atıyor, adam da her çıkmak istediğinde taşı atarak çıkmasına engel oluyordu. "Bu da nedir?" diye sordum. "Haydi gidelim" dedi­ler. Biraz daha ilerleyince baktım ki yeşil bir bahçede büyük bir ağacın göv­desinde yaşlı bir adamla çocuklar duruyor. Ağaca yakın bir adam elinde ateş­le ağacı tutuşturuyor. Ağaca tırmandık. Oradan da benzerini görmediğim bir eve götürdüler. Evde yaşlılar ve gençler vardı. Oradan da daha güzel bir eve götürdüler..."

Sonunda dedim ki: "Gece boyunca geziyoruz. Haydin gördüklerimi anla­tın. Onlar da bu teklifimi kabul edip anlatmaya başladılar. Avurtu yırtılan adam yalancının biridir. Yalan konuşur, konuştuğu yalan her tarafa yayılır. Kıyamete kadar gördüğün gibi azap görecektir. Başı yarılan adam da Al­lah'ın kendisine Kur'ân'ı öğrettiği halde geceleri uyuyan, gündüzleri de onunla amel etmeyen kişidir. Kıyamete kadar azabı böyledir. Deride gördü­ğüm kişiler zina edenler; nehirde gördüklerin faiz yiyenlerdir. Ağacın gövdesindeki yaşlı adam Hz. İbrahim'dir. Etrafındaki çocuklarsa halkın çocukları­dır. Ateş yakan kişi cehennem bekçisi; gördüğün ilk ev mü'minlerin geneline ait bir evdir. Şu evse şehidler evidir. Ben Cebrail'im. Şu da Mikâil'dir. Başını kaldır." Başımı kaldırdım baktım ki bulutlar kadar yüksekte bir köşk: "Bu da senin evin" dediler. Evim olduğunu öğrenince: "Bırakın evime gireyim" dedimse de kabul etmediler ve: "henüz geride kalan daha ömrün var. Onu da bitirince evine girersin" dediler.

Berzah'ta azabın varlığına bu delildir. Çünkü peygamberlerin rüyası ko­nuya uygun vahiy kabul edilmektedir.

İnıam-Iahavî de İbni Mesûd'dan Rasûlullah'm şu kavlini nakletmekte­dir: "Allah'ın bir kuluna kabrinde yüz değnek vurulur. Dövülen kişi duâ eder, Allah'tan cezasının kaldırılmasını ister de böylece yüz değnek bire iner. Bu halde bile kabri ateşle dolar. Bir deynekle cezalandırılmakta kalkınca kişi ayılır ve: "Niçin dövüyorsunuz?" der. Melekler de: "Abdestsiz namaz kıldı­ğından ve bir mazluma uğradığın halde ona yardım etmediğinden dolayı" derler. [224]

İmam Beyhakî, Rebî b. Enes'ten, o da Ebû'l Âliye'den, o da Ebû Hurey-re'den, [225] o da Rasûlullah'tan: "Bir gece kulunu gece yürüten Allah'ı noksan­lıklardan tenzih ederim" [226] âyetiyle ilgili olarak şunu nakleder: Rasûlullah'a bir burak getirildi, Rasûlullah da ona bindi. Rasûlullah anlatıyor: "At, gözü­nün görebildiği son noktaya adımını atardı. Rasûlullah burak üzerinde Cebrail'le giderken bir günde toprağı eken aym günde de mahsul kaldıran bir topluma rastgeldiler. Öyle ki mahsulü alır almaz diğer mahsul peşinden yetişiyordu. Rasûlullah merakla Cebrail'e: "Ey Cebrail, kimdir bun­lar?" Cebrail: "Bunlar Allah yolunda cihad edenlerdir. Allah sevaplarını ye-diyüz kat artırdı" dedi ve "birşey infak ettiniz mi o peşinizden gelir, Allah n-zık verenlerin en hayırlısı dır" [227] âyetini okudu. Biraz ilerledikten sonra baş­lan taşlarla parçalanan, sonra başlan tekrar eski haline dönüp tekrar tekrar parçalanan bir topluma rastgeldiler. Rasûlullah: 'Teki bunlar da kim oluyor ey Cebrail?" diye sordu.,Cebrail de: "Bunlar, namazlanna karşı gevşek dav­rananlardır, üşenenlerdir" dedi. Biraz daha yol alınca karşılanna önlerinde ve arkalarında boş araziler olan ve de oralarda hayvanların cehennemde darî (hurmaya benzer bir ağaç, dikeni olur), zakkum, cehennemin kızgın ka­yaları ve taşları üzerinde gezdikleri gibi istedikleri gibi dolaşan insanlar çık­tı. Rasûlullah: "Bunlar nedir ey Cebrail?" diye sordu. Cebrail de: "Bunlar mallarının sadakalarını vermeyenlerdir. Allah onlara zulmetmemiştir. Ve Allah kuluna zulmeden de değildir" dedi. Biraz daha ilerleyince bir elinde ta­vada güzelce pişmiş et, diğer elinde ise pis et olan insanlara rastladılar. Bun­lar güzel, taze etleri bırakmışlar pis etten yiyorlar. Rasûlullah: "Bunlar kim peki?" Cebrail: "Bunlar, nikâhları altında güzel helal kadınlar olduğu halde pis kadınlarla geceleyenlerdir" dedi. Sonra yola konmuş bir tahta parçası. Bu parçayı yolda kim gördü ise onu parçalıyor [228] Yüce Allah buyuruyor: "Ve siz her caddenin başında inananları tehdit ederek, korkutarak oturmayın." [229] Biraz ötede de adamın biri büyük bir paket yapmış onu taşıyamadığı halde daha da üzerine yenilerini ekliyor. Rasûlullah: "Bu nedir ey Cebrail?" Cebrail: "Bu senin ümmetinden bir adam. Aldığı emanetleri sahiplerine ve­remediği halde yeni emanetler alıyor." Biraz daha ötede, demir makaslarla dudakları kırpılan insanlar gördüler. Dudakları kırpılıyor sonra iyileşiyor sonra yeniden tekrar tekrar kırpılıyor. "Bunlar kim oluyor ey Cebra­il?" Cebrail: "Bunlar fitnenin elebaşlılarıdır" dedi. Biraz daha ileride ise kü­çük bir mağaradan büyük bir nur çıkıyor, bu nur çıktığı yere tekrar girmek istediği halde bunu başaramıyor. Rasûlullah: "Bu da ne ey Cebrail?" Cebrail: "Bu, bir adamdır ki ağzından bir kelime çıkıyor. Sonra buna pişman oluyor. Sözünü almak için uğraşsa da bunu başaramıyor" dedi. Beyhakî hadisin de­vamını zikreder.

Yine Beyhakî, İsrâ hadisiyle ilgili olarak Ebû Saîd Hudrî'den nakleder: Rasûlullah anlatıyor: [230] "Cebrail ile birlikte semâya yükseldik. Cebrail semâ kapısını vurdu. Kapı açılınca Hz. Adem'i Allah'ın onu yarattığı ilk şekliyle gördüm. Kendine uyan mü'min ruhlar, Ona gösterildikçe: "Mutlu ruh, mutlu nefis! Bunu illiyyûn cennetine yazın" diyordu. Facir ruhlar gösterildiğinde de: "Mutsuz ruh, mutsuz nefis! Bunu da Sıccîne (cehennemin vadisine) ya­zın" [231] diyordu. Buradan uğurlandıktan sonra baktım ki içerisinde bozulmuş, etrafa pis kokular yayan et bulunan tepsi etrafına bir takım insanlar toplanmış etten yiyorlar. Cebrail'e dedim ki: "Bunlar kimlerdir? Cebrail de dedi ki: «Bunlar helali bırakıp haram yiyenlerdir." Buradan da uğurlandıktan sonra karınları evler gibi şişmiş insanlar gördüm. Aralarından biri kalkıyor ama her kalkma teşebbüsünden sonra yüzüstü düşüyor ve "Allah'ım, kıyameti koparma" diyordu. "Bunlar Firavn'm çiğnenmiş yolundan [232] gidenlerdir. Bu yoldan geçerken onları çiğnersen bağırırlar." Cebrail'e sordum: "Bunlar kim oluyor?" Cebrail dedi ki: "Bunlar "Riba yiyenler kabirlerinden şeytan çarp­mış kişi gibi kalkarlar" [233] âyetinde zikredilen faizcilerdir." Buradan da uğur­landıktan sonra, dudakları deve dudağına benzer insanlar gördüm. Ağızları­nı açıyorlar yuttukları kor ateş dübürlerinden çıkıyor. Bunların çığlıklarım duydum. Cebrail'e: "Bunlar da kimler oluyor?" diye sordum. Cebrail dedi ki: "Bunlar, haksız yere yetim mallarını yiyenlerdir."

Buradan da ayrılınca göğüslerinden asılmış kadınların çığlıklarını duy­dum. Cebrail'e: "Bunlar kimlerdir?" diye sordum. Cebrail de: "Zina eden ka­dınlar" dedi. Buradan da ayrılınca yan taraflarından kesilmiş etleri yiyen in­sanlar gördüm. Onlara deniyordu ki: "Haydi kardeşinin etini yediğin gibi kendi etini de ye." Cebrail'e bunların kim olduğunu sordum. O da: "Ümmeti­nin gammazlarıdır" [234] dedi. Beyhakî hadisi uzunca zikreder.

Ebû Davud'un es-Sünen'inde, Enes b. Malik'ten Rasûlullah'ın şöyle de­diği nakledilir: "Semâya çıkarılınca bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve gö­ğüslerini tırmalayan bir takım insanlar gördüm. Cebrail'e: "Bunlar kimler­dir?" diye sordum. Cebrail: "İnsanların etlerini yiyip, mallarına konan in­sanlardır" [235] dedi.

Ebû Davud Tayalisi, Müsned'inde anlatıyor: Bana Şu'be, A'meş'ten, o da Mücahid'ten, o da İbni Abbas'tan nakleder: "JRasûlullah iki mezara uğradı ve: "Bunlar büyük olmayan günahlarından ötürü şimdi azap çekiyorlar. Gü­nahlarından biri insanların etlerini yemeleri, diğeri ise koğucu olmalarıdır." Eline yaş bir hurma çubuğu aldı. İkiye ayırdıktan sonra kabirlerin üzerleri­ne bfrer tane dikti ve: "Bunlar kuruyana kadar umulur ki azapları hafifler" [236] buyurdu.

Azap gören bu iki kişinin kâfir mi, yoksa mü'min mi olduğu konusunda âlimler ihtilaf etmişler. Bir kısmına göre kâfirdiler. Çünkü "azapları büyük günahtan değil" ifadesi küfür ve şirke nisbetledir... Bu görüşlerini destekle­mek için bundan anlaşıldığına göre azapları kalkmamıştır. Sadece hafifletilmistir. Bu da hurma çubuğunun kurumasına kadar. Aynı şekilde bunlar mü'min olsalardı Rasûlullah onlara şefaat eder, dua ederdi. Böylece şefaa­tiyle azaptan kurtulabilirlerdi. Bazı hadislerin metinlerinde de "kâfir ilci ki­şi" ibaresi geçmektedir. Anlaşılan şu ki onların azap çekmesi küfür ve hata­larından dolayı çektikleri azabın fazlalaşmasıdır. Öyleyse kâfir hem küfrün­den dolayı hem de günahlarından dolayı azap görür. Ebû'l-Hakem Barhan'm görüşü bu.

Denildi ki: "Hayır, onlar müslümandırlar. Çünkü burada Rasûlullah azabın iki büyük günah dışındaki bir günahtan dolayı olduğunu belirtmek­tedir. Rasûlullah'ın: "Büyük günahtan dolayı azaplanmaz" sözündeki büyük günahlar kesinlikle küfür ve şirktir. Ayrıca işlediği bir suçtan dolayı kabrin­de azap gören herkese Rasûlullah'ın şefaat etmesi de icap etmez. Cihadda öl­dürülmüş, üzerinde yün elbise bulunan [237]kişinin kabrinde müslüman ve mücahid olduğu halde ateş yanması nasıl izah edilebilir? Ben hiçbir yerde "onlar kâfirdiler" [238]ibaresine rastlamadım. Bu söz doğru olsa da ki olamaz muhtemelen ravilerden birinin sözüdür. Allah en iyisini bilir. Ebû Abdullah Kurtubî'nin görüşü de budur. [239]

 

YEDİNCİ MESELE

 

KABİR AZABINI, KABRİN MÜ'MİNLER İÇİN GENİŞLEMESİNİ,KÂFİRLER İÇİN DARALMASINI YADA CEHENNEM ÇUKURLARINDAN BİR ÇUKUR YA DA CENNET BAHÇELERİNDEN BİR BAHÇE OLMASINIÖLÜNÜN KABİRDE OTURMAMASI, BULUNMAMASINI İNKAR EDEN ZINDIK VE MÜLHİDLERE KARŞI VERİLECEK CEVABIMIZ NEDİR?

 

Bu konu bu soruları sorana cevaptır.

Mülhid ve zındıklar diyorlar ki: "Kabirlere bakıyoruz; orada kör ve sağır ellerinde demirden topuzlar melekler göremiyoruz. Ayrıca kabirlerde yılan­lar, çıyanlar ve tutuşmuş ateşler de yok. Defalarca kabirlere gidip geliyoruz hiçbir değişikliğe rastlamıyoruz. Ölünün kabir hayatını öğrenmek için göz­lerine cıva, göğsüne de hardal koyuyoruz, bakıyoruz ki koyduğumuz gibi du­ruyor. Kazdığımız mezarda küçülme ve büyüme olmadığı halde mezar nasıl son derece genişleyebiliyor ya da daralabüiyor? Yahutta ölüyle ünsiyet ku­ran veya ona azap eden melekleri, suretleri alacak kadar kabrin genişlemesi nasıl oluyor? "Aynı düşüncede olan bid'at ve dalalete düşmüşler de akla ve hisse aykırı görünen şeyleri söyleyen kişi kesinlikle görüşünde hatalıdır" de­dikten sonra "uzunca bir zaman kabirde yatan kemikleşmiş vücuda bakıyo­ruz, ona ne bir sual sorulmuş ne de cevap istenmiş. Beden atıl vaziyette oldu­ğu gibi onu yakan ateş de yok. Meselâ, yırtıcı hayvanların parçaladığı kuşla­rın delik deşik ettiği bir kimsenin uzuvları yırtıcı hayvanların, kuşların ve yılanların karınlarında rüzgârın da önünde savrulmuşken dağılmış bu par­çalar, nasıl birleştirilerek sorguya çekilebilecek? Yine vücudu paramparça olmuş bir kimseye iki sual meleğinin gelmesi nasıl düşünülebilir? Sözkonu-su kabir nasıl cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarmdan bir çukur olabilir? Ölünün kemilerini birbirine geçirecek kadar kabrin daral­ması nasıl olur? İşte bu konu sözkonusu sorulara cevap olacaktır. [240]

 

FASIL

 

Birinci Mesele: Hiçbir peygamber aklın muhal gördüğü, meydana gel­mesinin kesinlikle muhal olabileceğine hükmettiği şeylerden haber verme­miştir. Getirdikleri şu iki kısma uygundur:

1- Akıl ve fıtrat getirilen vahyi doğrular.

2- Berzah, kıyamet günüyle ilgili açıklamalar, sevap ve azabın mahiyet­leri gibi konularda mücerret akılla kavranamayacak gaybla ilgili haberler. Haddizatında akıl bu şekildeki haberleri muhal saymaz. Akıl tarafından muhal görülen haber şu iki şeyden uzak değildir: Ya akla gösterilen haber peygamberlerin getirdiği söylenen yalan bir haberdir. Ya da akıl bozuktur, fasittir. Yani kendini akıllı gören birinin hayali, şüphesidir. Konuyla ilgili Yüce Allah buyuruyor ki: "Rabbin tarafından sana indirilen ilme sahip olan­lar Kur'ân'ın hak bir söz olduğunu bilirler; Aziz ve Hamid olan Allah'ın doğru yolunu gösterirler" [241] Yine "Kur'ân'ın Allah tarafından hak ile indirildiğini bi­len âmâ bir kişi gibi midir?"[242] Yine "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler sa­na indirdiğimiz kitap ile sevinirler. Ama bunların içinde Kur'ân'ın birazını kabul etmeyenler de vardır." [243] Oysa ki nefis muhal şeyden dolayı sevinmez Yine âyeti celîlede: "Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olan dertlere şifa, mü'minler içinse bir rahmet, hidayet gelmiştir. De ki: "Bü­tün bunlar Allah'ın fazlıyla ve rahmetiyledir. İşte bundan dolayı sevinsin­ler" [244] Muhal, şifa veren olmadığı gibi hidayet, rahmet ve kendisiyle sevinile­cek bir şey de değildir. Kalbi hakka ısınmamış, ayağı da İslâm üzere sabit ol­mayan kişinin yapacağı şey zaten şek ve şüphedir. [245]

 

FASIL

 

İkinci Mesele: İfrat ve tefrite kaçmadan, Rasûlullah'ın ne kastettiğini anlamak. Rasûlullah'ın sözü, aklın imkan vermediği birşeye hamledilme-meli, bir yere bağlanmadan hidayet ve hakikat olduğunu anlamalıdır.

Bu gerçeği ihmal etmek, batıldan da haktan da yüz çevirerek yalnızca Allah'ın bilebileceği bir hususa göz dikmek yanlışın kaynağıdır. Ayrıca kötü ve yanlış anlayışın Allah ve Rasûlü'nden geldiğine inanmak, İslâm'da ortaya çıkmış bütün bid'at ve sapıklıkların temelidir. Usulde ve furuda her yanlışın da temelidir bu. Bir de buna kötü amacı eklerseniz görürsünüz ki bazı husus­larda âlimde güzel niyetine rağmen, kötü anlayış olabileceği gibi âlime uyan kimsede kötü niyet bulunabilmektedir. Müslümanların içine düştüğü bu meşakkat nedir? Allah'ın yardımı beklenir.

Kaderiyye, [246] Mürcie, [247] Hariciyye, [248] Mutezile, [249] Cehmiyye, [250] Rafiziyye [251]ve diğer bidatçı mezheplerin bidati, Allah ve Rasûlü hakkındaki kötü anlayışla­rdan kaynaklanmaktadır. Öyle ki din böyle batıl anlayışları olan insanla­ra ellerine düşmüş. Sahabe ve tabiinin Allah ve Rasûlü'ne uygun anlayışları se bir kenara atılmış, kimsenin kafasını kaldırıp da bunlara baktığı bile yok-tur. Bununla ilgili misalleri teker teker anlatacak olursak binlerce misal karşımıza çıkar; bunlarla uğraşmaktan Allah ve Rasûlü'ne uygun anlayış

sahibini bulamayız.

Dediğimiz gayeyi Önce insanların düşüncelerini bilip onu Peygamberle­rin getirdiği gerçeklere vuran insanlar bilebilir. Yok eğer peygamberin bil­dirdiğini kendi inancına vurur, en müsait zanna uyarak meseleyi tahlile giri­şirse ona söylenecek bir şey bulunmaz. Onu kendi bildiği, tabi olduğu şeyle başbaşa bırakmak dışında çare yoktur. Yüce Allah'tan dalalete düşenlerin bozuk anlayışlardan senioızak tutmasını temenni ederim. [252]

 

FASIL

 

Üçüncü Mesele: Yüce Allah üç tane dâr yaratmıştır: Dâr-ı Dünya, Dâr-ı Berzah ve Dâr-ı Karar. Her darla ilgili bir takım hükümler koymuştur. İnsanoğlunu beden ve nefisten mürekkep yaratarak dünya ile ilgili hüküm­leri, dil ve uzuvlardan nefsin isteklerine karşı da olsa meydana gelen fiilere göre ayarlamıştır. Berzah'la ilgili hükümlerse bedenlere uyan ruhlara­dır. Dünyada nasıl ki ruhlar bedenlere uyarak bedenlerin sevinciyle sevin­miş, elemiyle üzülmüşse, aynı şekilde Berzah'ta da nimet ve azaba muhatap olan nimet ve azab nedenlerini hazırlayan ruhlara bedenler uyarak nimet ve azapta müşterek olurlar. Bu takdirde Berzah'ta nimet veya azap içine olan ruhlardır. Bedenler zahirdir ama ruhlar ise hafidir. Beden bir manada ru­hun kabridir. Berzah'ta ise ruhlar bedenlerin kabri olmakta bu nedenle de Berzah'la ilgili hükümler doğrudan ruha uygulanmakta, nimet ve azap daha sonra ruhlardan bedenlere geçmektedir. Nitekim dünyada iyilik ve kötülük bedene yapılmakta bedenden de ruha geçmektedir. Bu hususu iyice anlaya­rak içten ve dıştan gelecek şüphelerini böylece gidermen gerekmektedir.

Yüce Allah'tan dünya hayatında bize misaller göstermesi için lütfuyla rahmeti ve hidayetiyle duâ ettik. O da uykudaki kişiyi bize hatırlattı. Uyku­daki sevinme ve üzülme hakikatta ruha yöneliktir, bedense ruha tabidir. Rüyada etkilenme o kadar belirginleşir ki beden de bunu hisseder rüyasında ye­diği bir dayaktan dolayı bağırır, yaranın izi vücudunda görülebilir. Bazan da rüyasında yediği içtiği şeyin tadını ağzında duyar, açlık ve susuzluğu gidebi­lir.

Bundan daha da garibi rüyasında ayağa kalkar, birini döver, birini ya­kalar ya da kendini savunur. Oysa ki uykudaki kişi şuursuzdur, normalde

bunları yapamaz. Yani burada ruha yapılan bir işleme hariçten bedende işy, rak eder. Bilfiil bedenin ruha yapılan işlemlere rüyada katılması durumun] da beden uyanır ve hisseder.

Ruh acı çeker veya sevinir; bu durumda ruha uymakla bedene geçinCe Berzah'ta bu daha belirgin olur. Çünkü Berzah'ta ruh bedenden uykuya nis-betle daha da uzaktır, bedenle ilgisi olmakla birlikte ondan tamamen irtibatını kesmez. Haşir günü gelip insanlar kabirlerinden kalkınca azap da nimet de ebedî olarak hem ruha hemde bedene birden uygulanır.

Meseleyi bu konuma getirince Rasûlullah'ın kabir azabı, kabirde nimet ya da azap görmeyi, kabrin genişliğini ve darlığını cehennem çukurlarından bir çukur, cennet bahçelerinden bir bahçe olmasıyla ilgili haberlerin akla uygun olduğunu, şüphe götürmeyecek derecede gerçek olup bu konuda şüphe edenlerin kötü anlayış ve bilgi eksikliğinden şüphe ettiğini anlarsın. Bu ko­nuda şair: "Çoğu insanların, doğru görüşleri kusurlu görmesi, eksik anlayış-larındandır" der.

Bundan daha garibi aynı yatakta yatan iki kişinin durumudur. Birinin ruhu nimetler içinde olur. Uyanınca bu nimet ferahlığı bedenine vurur. Diğe­rinin ruhu da azap içinde olur. Uyanınca bu da azabın korkusunu bedeninde hisseder. Mühim nokta birbirlerinin ne yaptığının farkına varmamalarıdır. Rüyada bu kadar garip olaylar olabiliyorsa, Berzah'ta daha acaibinin olması normaldir. [253]

 

FASIL

 

Dördüncü Mesele: Yüce Allah, ahiretle ilgili ilimleri gayb ilminden sa­yarak dünyada mükelleflerin akıllarından gizlemiştir. Bu sayededir ki Al­lah'ın kemâl hikmeti belirmiş, mü'minler gayba imanla da diğer insanlardan ayrılmıştır. Gayb ilminin ilk safhası melekler ölüm döşeğinde olan kişinin yanına gelir, kişi melekleri gözleriyle görür. Cennetten ya da cehennemden getirdikleri kefen ve kokularla gelen melekler yanmasında konuşurlar ve etrafinda bulunan kişilerin hayr-şer dualarından korurlar, ölüm halindeki ki­şiye selam verirler; ölü bazan konuşarak, bazan işaretle, bazan da konuşma ve işaret olmaksızın kalbiyle selamlarını alır.

ölüm halinde olan kişiden ehlen ve sehlen, merhaba gibi sözler duyuldu­ğunu bir kısım insanlar nakletmişlerdir.

Şeyhimizin anlatığına göre biri ki şahsı tanıyıp tanımadığını bilmiyo­rum ölüm döşeğindeki kişinin şu sözlerini duymuş: "Aleyke selam. Buyur, şuraya otur. Ve aleyke selam sen de şuraya otur."

Hayrun Nessac kıssası meşhurdur. Ölüm anında demiş ki: "Sabret, Al­lah sana afiyet versin. Sana bir görev verildi mi onu ihmal etmezsin. Bana bir görev verilince ben ihmal ederim." Sonra bir miktar su istedi. Abdestini al­dıktan sonra: "Vazifem yap" dedi ve Öldü.

İbni Ebî Dünya anlatıyor: "Ömer b. Abdülaziz, Ölmeden Önce dedi ki: Oturtturun beni, oturtturun onu." Sonra üç defa: "Verdiğin vazifeyi tam yap­madım. Yasakladığın şeye de uymadım" dedikten sonra: "Ama kelimeyi tevhid" dedi, gözlerini bir yere dikti. Sordular: "Ey S-   yulmü'minîn, çok sert bakıyorsunuz." Ömer b. Abdülazizde: "İnsan ve "terin dışmda bana gelenleri görüyorum" dedi ve hemen ruhunu teslim et-b. Abdulmelik de: "Ömer b. Abdulaziz'in ölümüne yakın bir za-n(ja yakınında bir çadırda oturuyorduk. îmâ ile çadırdan çıkmamızı emretti Biz de çadırdan çıkıp kenarına oturduk. Çadırda Ömer b. Abdulaziz'le W likte sadece hizmetçisi vardı. Ömer b. Abdulaziz'in şu âyeti okuduğunu a vduk: "Âhiret yurdunu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve fesat da çıkrmayanlara tahsis ettik. Akibet müttekilerindir." [254] Arkasından da siz ne «sanlarsınız ne de cinlersiniz" dedi. Kısa bir zaman sonra hizmetçi çıktı, içe­ri girmemiz için işaret etti. İçeri girdiğimizde Ömer b, Abdulaziz'i ruhunu teslim etmiş bulduk.

Füdâle b. Dînâr anlatıyor: "Ölüm döşeğinde ölümü bekleyen Muham-med b. Vâsî'nin yanına vardım. Diyordu ki: "Ey Rabbimin gönderdiği melek­ler, merhaba sizlere. Güç ve kuvvet yalnız Allah'a mahsustur." Muham-med'in vücudunda öyle güzel bir koku hissediliyordu ki onun gibisini görme­dim. Sonra gözünü belerterek öldü.

Bu konuyla ilgili sayılmayacak kadar çok misaller bulmak mümkündür. [255]

Hepsinden daha belirgini (yeterlisi) şu âyet-i celîledir: "Can boğaza ge­lince siz görürsünüz. Biz ona sizden yakınız, ama göremezsiniz" [256] Yani me­lek ve Rasûllerimiz sizden yakın oldukları halde sizler onları göremezsiniz. Bu dünyada görüp müşahede edemedeğimiz gayb aleminin ilk safhası bura­sıdır."

Yine Ölüm meleği elini uzatıp ruhu aldığı halde orada bulunanlar, bunu ne görebilirler ne de duyabilirler. Sonra nâştan güneşin ziyasına benzer nur çıkar, misk kokusundan daha keskin kokular yayılır. Orada bulunanlar bu nuru göremezler, bu kokuyu alamazlar.

Buradan iki saf melek arasından semâya çıkarılır, insanlar bunu da gö­remezler.

Semâya yükselen ruh döner ve ait olduğu bedenin yıkanmasına, kefenlenmesine ve taşınmasına baktıkça "bırakın beni, bırakın beni" ya da "nereye götürüyorsunuz beni?" der. [257]Ama insanlar bu şeyi duyamazlar. Ölü kabre konup üzerine toprak atılınca bile melekler onunla irtibatını devam ettirir­ler. Ölünün üzerine büyük işlenmiş kayalar örtülse, kalayla da kenarları le-himlense bu meleklerin ölüyle olan ilişkisine engel olamaz. Çünkü bu yoğun cisimler ruhların bedenlere girmesine engel olmaz, cinler için bile engel değildir. O halde taş ve toprak, kuş için hava neyse melek için de odur. Kabrin genişlemesi ruh için bizzatken beden için ruha bağlı olarak sözkonusudur. Yani bedenin bulunduğu birkaç zira' büyüklüğünde dar mezar, ruha uyarak gözün görebildiği kadar genişlemektedir. Ölülerin kemiklerinin birbirine gi-rercesine kabir tarafından sıkılmasını ne his, ne akıl, nede fitrat reddedebi­lir. Nebbaşın biri (kefen soyan) mezarı açsa da Ölüyü gömüldüğü gibi bulsa bu, Ölünün kemikleri birbirine girecek kadar sıkılmamış olmasına delil ol­maz. Kabir sıkmasından sonra kemiklerin aynı eski yerlerine gelmesi müm­kündür. Kısacası zındık ve mülhidlerin yapmak istedikleri şey Rasûlullah'ı yalancı çıkarmaktır.

Dostlardan birinin anlattığına göre bir adam üç tane mezar kazar. Din­lenmek için oturduğunda uyuyakalır. Rüyasında iki melek gelmiş mezarlar­dan birinin başında biri diğerine sesleniyor: "Bire bir fersah yaz." İkinci me­zarın başına varıyorlar: "Bir mile bir mil yaz." Üçüncünün başında da: "Bir fitre bir fitr yaz" dedi. (Fite, baş parmakla şehadet parmağı arasındaki uzun­luk.) Uyandığında bakar ki tanımadığı garip biri birinci mezara; başka biri ikinci mezara; üçüncü mezara ise etrafinda birçok insan bulunan bol nimet rahat hayat içerisinde azmış kadını gömdüler. Mezarların en darı olan üçün­cü mezar: "Bir fitre bir fitr" diyordu. [258]

 

FASIL

 

Beşinci Mesele: Kabirde bulunan ateş, yeşil bahçe, dünya ateşi; dünya yeşilliği değildir. Dünyadaki ateşi, yeşilliği görenler kabirdekini de görür. Ahiretin ateşi ve yeşilliği dünyadakine nazaran çok daha şiddetli olur; dünyadakiler bunu hissedemezler. Çünkü Yüce Allah, altına ve üstüne toprak ve taşlar koyarak dünya ateşinden daha sıcak olan ateşi, insanların hissetme­lerine engel olmuştur. Bundan daha dikkata şayan olanı yanyana gömülen iki kişinin durumudur. Bunlardan biri cehennem çukurlarından bir çukurda bulunduğu halde yanındakine bu sıcaklık ulaşmaz. Diğeri de cennet nimet­leri arasında olduğu halde ruhu ve cennetin nimetleri cehennemlik olana ulaşmaz.

Allah'ın gücü bunlardan da yücedir. Daha mühim birçok kudret delille­rini göstermiştir, ama Allah'ın yardımı ve koruması dışında bulunanlar, il­men kavrayamadığı için bunları yalanlamaya meyletmişlerdir.

Kâfir kişinin kabrine ateşten iki levha konur. Tandırın yandığı gibi kâfirin kabri de yanar. Yüce Allah dilerse bazı kullarına bunu gösterir, diğer­lerine göstermez. Herkes kabir azabının şiddetini görse sorumluluğun, gay-ba imanın hiçbir anlamı kalmaz. Nitekim es-Sahîhayn'da gelen bir rivayete göre Rasûlullah (SAV): "Eğer sizler de bu kabirlere girmeyecek olsaydınız Allah'a duâ eder kabirlerden duyduğum azabın şiddetini, sizin de duymanızı isterdim." [259]

Hayvanların kabir azabını duymaması sözkonusu değildir. Yukarıda geçen bir hadiste Rasûlullah'm kısrağı, yolunu değiştirerek azap gören bir adamın kabrine uğradığını görmüştük. [260]

Dostumuz Ebû Abdullah Muhammed b. Razîz el-Harrânî, ikindiden sonra evinden çıkar, bir tarlanın kenarına oturur. Ebû Abdullah anlatıyor: "Güneş batarken kabristanın ortasına vardım. Baktım ki kabrin birinde cam bardağa benzer bir kor ateş çıkıyor, tam ortasına da birisi oturmuş. Gördü­ğüme inanamayarak gözlerimi sildim ve uykuda mıyım yoksa uyanık mı­yım? diyordum kendi kendime. Uyumadığımı anlamak için şehrin surlarına baktım ve Allah'a yemin olsun ki uyumamışım, dedim. Korku içinde evime döndüm. Yemek hazırladılarsa da yiyemedim. Hemen şehre indim, kabirde yatanın kim olduğunu halka sordum. Dediklerine göre bugün Ölmüş bir güm­rük memuru imiş.

Kabirde yanan bu ateşi görmek, Allah'ın dilediği bazı kimselere melek­leri ve cinleri göstermesi gibidir. [261]

İbni Ebî'd-Dünya, Kitâb'ül-Kubûr'unda Şa'bî'den yaptığı bir rivayette bir adam Kasûlullah'a der ki: "Bedir'e gittim. Bir adam topraktan çıkıyor, di­ğeri de elindeki demir kamçıyla adama vuruyor, böylece adam toprağa yeni­den giriyordu. Adam kafasını topraktan her çıkardığında, aynı kamçıyı yi­yordu." Adamın anlattıklarım dinledikten sonra Rasûlullah: "O adam, kıya­mete kadar böyle azap görecek Ebû Cehl b. Hişam'dır" dedi. [262]

Hammâd b. Seleme hadisinde Amr b. Dinar'dan, o da Salim b. Abdul­lah'tan, o da babasından şöyle dediği nakledilir: "Bir gece binek üzerinde ya­nımda su tulumuyla Mekke'den Medine'ye gidiyordum. Bir mezara uğra­dım. Baktım ki boynunda zincirle bağlı ve kabrinden ateşlerin alevlendiği bir adam çıktı ve bana: "Ey Abdullah! Ne olur biraz su ver. Ey Abdullah! Ne olur biraz su ver" diye seslendi. İsmimin Abdullah olduğunu bildiğindenmi böyle çağırdı, yoksa Allah'ın kulu manasına insanların kullanımına benzer bir şe­kilde mi çağırdı bunu bilemiyorum. Diğer adam da: "Ey Abdullah! Hayır, su verme. Ey Abdullah! Hayır, su verme" dedikten sonra adamı boynundaki zincirden çekerek yeniden kabrine soktu." [263]

İbni Ebî'd-Dünyâ anlatıyor: Babam, Mûsâ b. Dâvud'dan, o da Hammad b. Seîeme'den, o da Hişam b. Urve'den, o da babasından şöyle bir olay nakle­der: Bir gece Hişam b. Urve'nin babası, Mekke'den Medine'ye giderken bir kabre uğrar. Bakar ki ateşin içinde demire bukağılanmış bir adam var. Adam Hişam'm babasına: "Ey Allah'ın kulu, biraz su ver. Ey Allah'ın kulu, biraz su ver" der. Diğer bir adam da: "Ey Allah'ın kulu, ona su verme. Ey

Allah'ın kulu, ona su verme" diye seslenir. Hişam'm babası gördüklerinden korkarak, hemen bineğine sıçrar ve onu tepeye sürer. Ravî der ki: "Bu olay üzerine Hişam'ın babasının saçı ağarmıştı." Osman'a bu olay anlatılınca ki­şinin tek başına sefere çıkmasını yasakladı [264]

Süfyân, Dâvud b. Şâbûr'dan, o da Ebû Kuzâ'dan şöyle dediğini nakleder: "Basra ile memleketimiz arasındaki sulak yerlerde gezerken bir eşek anır­ması duyduk. Halka sorduk: "Bu eşek anırması nereden geliyor?" Dedilerki: "Bizden birinden geliyor. Bu şahıs, annesi birşey dedi mi annesine: "Eşek gi­bi anır" derdi. Bundan dolayı, adam öldü öleli kabrinden her gece bu anırma sesi gelir."

Anır b. Dinar'ın da şöyle dediği nakledilir: "Medineli bir adamın Medine civarında oturan hasta bir kızkardeşi vardı. Devamlı onu ziyarete giderdi. Kızkardeşi ölünce onu mezara gömdü. Eve dönünce kızkardeşinin kabrinde birşeyini unuttuğunu hatırladı. Birkaç arkadaşıyla beraber kabre vardılar. Devamını adam şöyle anlatıyor: "Kabri biraz eşince kaybettiğim şeyi bulduk. Arkadaşıma dedim ki: "Kabrin birkaç taşını kaldır da kızkardeşimin ne hal üzere olduğunu göreyim." Arkadaş mezarın üzerini biraz açınca kabirde ya­nan bir ateş gördüm. Korkumuzdan hemen kabri kapatıp üzerini tesviye et­tik. Sonra eve döndük. Anneme: "Kızkardeşime ne oldu?" diye sordum. An­nem de: "Sorma oğlum, kardeşin helak oldu" dedi. Anneme: "Anlatsana ne oldu?" deyince anlatmaya başladı. "Namazını geciktirirdi. Zannıma göre kıl­dıklarını da abdestsiz kılardı. Komşuların kapılarına kulağını verir duyduk­larını etrafa yayardı." [265]

Husayn el-Esedî'den şu nakledilir. Husayn der ki: "Mürsed b. Hûşeb an­latıyor. Yusuf b. Ömer'in bir yanında ben, diğer yanında da yüzü demir ta­rakla yırtılmış bir adam oturuyordu. Yusuf ona dedi ki: "Mürsed'e başından geçenleri anlat." Adamı anlatmaya başladı. "Gençliğimde birçok kötülükler işledim. Taun senesi kendi kendime şu dağ geçitlerinden birine gideyim de­dim. Oraya varınca kabir açmak aklıma geldi. Bir gece akşam ile yatsı ara­sında kabrin birini açtım, diğer kabrin üstüne de dayanarak oturdum. Bu arada bir cenaze daha geldi, bu bölgeye gömüldü. Adamlar ayrılınca batıdan deve kadar büyük iki tane beyaz kuş geldi. Biri başı üzerine, diğeri de ayakla­rı üzerine yere indiler, yeni gömülen adama saldırdılar. Kuşlardan biri kabre indi, diğeri de kenarında bekliyordu. Ben de vardım kabrin bir köşesine otur­dum. Kendimi bilirim ya öyle kolay kolay karnım doymaz. Kabirden şöyle bir ses geliyordu: "Üzerinde hafif iki sırmalı [266] elbiseyle, böbürlenerek yürüye­rek akrabasını ziyaret eden sen değil misin?" Dedim ki: "Ben bu kadar zen­gin değilim." Râvî anlatıyor: "Bunun üzerine kabre öyle bir vurdu ki, kabir­den su ve yağ fışkırmaya başladı. Sonra aynı şeyleri söyleyerek üç defa daha.

vurdu, her vuruşunda kabirden su ve yağ fışkırıyordu." Adam anlatıyor: Son­ra bana baktı ve: "Bak, o nerede oturuyor. Allah onu sustursun" dedi. Arka­sından da yüzüme bir şamar attı ve yüzüm bu hale geldi. Sabaha kadar orada bekledim. Sabah olunca baktım ki kabir olduğu gibi duruyor.

Kabirde görülen su ve ateş, rüya görenin gözünde öyledir. Yani bunlar Ölüye hazırlanan tutuşmuş ateştir. Nitekim Rasûlullah, Deccal'den bahse­derken: "Bir elinde ateş, bir elinde de suyla gelir. Gördüğünüz ateş soğuk su­dur, su ise alevlenmiş ateştir" buyurmaktadır.

İbni Ebfd-Dünyâ anlatıyor: Adamın biri Ebû Ishâk el-Fezzârfden: "Ke­fen soyan kişinin tevbesi kabul edilir mi?" diye sordu. Ebû Ishak da: "Evet, eğer niyeti doğruysa, Allah da niyetinin doğru olduğunu bilirse kabul edilir" dedi. Adanı anlatıyor: "Ben kabirleri açıp kefen soyan bir kişiyim. Birçok in­sanın yüzünün kıbleden çevrilmiş olduğunu gördüm. Ama Ebû Ishâk el-Fezzârî'nin yüzü kıbleye yönelikti." Bu adam Evzâî'ye bir mektup yazarak gördüklerini anlatır. Evzâî de cevabında: "Niyeti doğru ise, Allah da kalbinin doğru olduğunu biliyorsa tevbesini kabul eder. Yüzü kıbleden çevrilmiş in­sanlara gelince onlar sünnet üzere ölmeyenlerdir" demiştir.

İbni Ebî'd-Dünyâ anlatıyor: "Bana Abdülmü'min b. Abdullah b. îsâ el-Kîsî anlattı. Tevbe etmiş kefen soyan birine denilmiş ki: "Kefen soyarken karşılaştığın en dikkat çeken olay hangisi olmuştur?" Adam: "Bir adamın ke­fenini soyarken baktım ki adam vücudunun birçok yerinden yere çivilenmiş. Büyük bir çivi kafasına diğeri de ayaklarına çakılmış" dedi.

Başka bir kefen soyana: "Kefen soyarken gördüklerin arasında seni en çok şaşırtan olay nedir?" diye sorulmuş da kefen soyan: "İçerisinde kurşun dökülmüş insan kafatası gördüm" demiş.

Allah'ın salih kullarından, devamlı hakkı arayan dostumuz Ebû Abdil-lah Muhammed b. Mûsâb es-Selâmî derki: "Bağdat'ta demirciler çarşısına bir adam geldi. Küçük çiviler satıyordu. Sattığı çiviler iki başlıydı. Tüccarın biri bu çivileri satın aldı, düzeltmek için ateşe koyduysa da onu bir türlü dö­vecek -kadar yumuşatamadı. Çiviyi satın aldığı adama: "Bu çiviler eline nere­den geçti?" diye sordu. Adam: "Bir yerden buldum" dediyse de tüccarın ısra­rından sonra anlatmaya başladı. Anlattığına göre açık bir mezar bulur. İçeri­sinde de bu çivilerle çivilenmiş insan kemikleri. Adam der ki: "Çivileri ke­miklerden çıkarmak içip epey uğraştımsa da bunu beceremedim. Baktım ki olmayacak, elime bir taş aldım, kemikleri kırarak çivilerini topladım." Ebû Abdullah der ki: "Bu çivileri ben de gördüm." Ebû Abdullah'a: "Çiviler nasıl­dı?" diye sorunca dedi ki: "İki başlı küçük çiviydi."

îbni Ebî'd-Dünyâ babasından o da Ebûl-Harîş'ten, o da annesinden şöy­le nakleder: "Küfe vadisine Ebû Ca'fer gömülünce insanlar ölülerinin yerle­rini değiştirdiler. Değiştirilenler arasında ağzıyla iki elini ısırmış bir genç gördüm."

Semmak b. Harb der ki: "Ebü'd-Derdâ kabirler arasında dolaşırken kab­re seslenerek: "İçinde ve dışında meydana gelen felâketler ne de sakin" der.

Sabit el-Benânî anlatıyor: "Kabristan'da yürürken arkamdan bir ses ge­liyordu: "Ey Sabit, kabristanda gördüğün bu sakinlik, sessizlik seni aldatmasın. Kabirlerinde şimdi nice gamlı insanlar var." Sesin sahibini görebil­mek için arkama baktımsa da kimseyi göremedim.

Rivayete göre Hasan, bir kabre uğrar ve: "Bunlara ne oluyor da bunca yi­ğitlerine rağmen bunca kederlerine rağmen sakin sakin duruyorlar" der.

İbni Ebî'd-Dünyâ'nın anlattığına göre birgün Ömer b. Abdülaziz Mesle-me b. Abdulmelik'e der ki: "Mesleme, babanı kim defnetti?" Mesleme: "Fü-lanca adam." Ömer b. Abdülaziz: "Bana anlatılan bir şeyi sana anlatayım. Baban ve Velid gömüldükten sonra kefen bağı çözülmek için kabristana varı­lır. Her ikisinin yüzü de kıbleden çevrilmiş bulunur. Bak, Mesleme, ben Ölün­ce yüzünle dikkat et. Onların başına gelen benim de başıma gelmişmi, yoksa af mı olunmuşum?" Mesleme der ki: "Ömer b. Abdülaziz ölünce yüzünü kont­rol ettim, baktımki kıbleye dönük duruyor."

İbni Ebî'd-Dünyâ, Seleften birinin şu hikâyesini nakleder: Selefi anlatı­yor: "Kızım ölünce onu kabrine koydum. Kısa bir zaman sonra yakasını dü­zeltmek için kabrine vardım ki, kızımın yönü kıbleden çevrilmiş. Bu duruma çok üzüldüm. Aynı gece kızımı rüyamda gördüm, diyordu ki: Babacığım, gör­düğün şey seni üzdü mü? Etrafımda bulunan çoğu insanın yüzü kıbleden çev­rilmiş durumda." Adam diyor ki: "Herhalde yüzü çevrilenlerden, büyük gü­nahlarda ısrar edenleri kastediyor kızım."

Amr b. Meymûn der ki: "Ömer b. Abdülaziz'in şöyle dediğini duydum: "Velîd b. Abdülmelik'i kabrine ben koydum. İki omuzu boynuna kilitlenmiş­ti." Birgün Velîd'in oğlu şöyle dedi: "Ka'be'nin Rabbine yemin olsun ki ba­bam, güzel bir hayat geçirdi." Bunu duyan Ömer b. Abdülaziz: "Ka'be'nin Rabbine yemin olsun ki babanın ölümü erken oldu" dedi. Bu, Ömer b. Abdü­laziz'in Velîd'in oğluna öğüdüdür.

Ömer b. Abdülaziz, Irak halkına olmadık işler yapan Yezid b. Mühelleb'e der ki: "Ey Yezid, Allah'tan kork. Velîd'i kabrine koyduğumda, kefeni içinde ayaklarıyla tepindiğini gördüm."

Yezid b. Harun der ki: "Hişam b. Hassan, o da Ebû Uyeyne'nin mevlâsı Vâsıl'dan, o da Ömer b. Zühdüm'den, oda Abdül-Hamîd b. Mahmud'dan şöy­le dediğini nakleder: "İbni Abbasla otururken bir grup insan geldi ve "bir ar­kadaşımızla birlikte hacca gitmiştik. Giderken arkadaşımız Saffâh yolda öl­dü. Yıkayıp kefenledikten sonra bir lahd kazdık. Baktık ki kabirde korkunç bir karaltı var. Burayı bıraktık, başka bir kabir kazdık, kabri dolduran karaltı buradan da çıktı. Bunu da bıraktık ama her kazdığımız kabir böyleydi" dediler. Bunun üzerine İbni Abbas: "Bu, dünyada iken insanlara kazdığı çu­kurdur (yani başkalarını aldatmasıdır). Haydi götürün, bir mezar daha ka­zın, bunu da bir kenara gömün. Allah'a yemin olsun ki bütün yeryüzünü kaz-sanız o karaltıyı yine görürsünüz" dedi. îbni Abbas'ın yanından ayrıldık. Bir mezar daha kazdık, arkadaşımızı da bir kenarına gömdük. Yanımızdaki mallarını ailesine vermek için evine vardık. Hanımına dedik ki: "Kocan ne iş­le meşguldü?" Kadın: "Kocam, gıda maddesi satardı. Günlük yemek miktarı­nı ayırdıktan sonra kalanını, verdiğinden fazla olmak şartıyla ödünç verir (yani arta kalan on kilo buğdayı varsa bunu on iki kilo karşılığında ödünç ve­rirdi), fazlasınıda alır, böylece hayat sürerdi" dedi.

îbni Ebî'd-Dünyâ Muhammed b. Hüseyn'den, o da Şât sahibi Ebû Is-hak'tan şunu nakleder: "Ölmüş birini yıkamam istendi. Ölünün yüzünden elbiseyi açınca baktım ki bir yılan boynuna sarılmış. Bunu görünce yıkamadan vazgeçtim. Anlattıklarına göre bu adam, Sahabeye küfredermiş."

İbni Ebf d-Dünyâ Saîd b. Halid b. Yezid el-Ensârî'den, [267] o da Basra'da kabir kazan birinden nakleder. Adam derki: "Birgün bir mezar kazdım. Din­lenmek için kafamı mezara yakın bir yere koydum. Orada uyumuşum. Rüyamda iki kadın gördüm. Biri diyordu ki: "Ey Allah'ın kulu, Allah için senden birşey istiyoruz. Şu kadım buradan uzaklaştır, bize yaklaştırma." Korkum­dan uyanınca baktım ki bir kadım daha buraya gömecekler." "Kabristan öte tarafta" diyerek buraya yaklaşmalarına mâni oldum. Gece rüyamda o iki ka­dından biri diyordu ki: "Bize yaptığın iyilikten dolayı Allah sana hayırla kar­şılık versin. Büyük bir şerri bizden uzaklaştırdın." Kadına dedim ki: "Senin konuştuğun gibi yanındaki arkadaşın niye konuşmuyor?" Kadın: "Bu kadın, vasiyyetini yazmadan ölmüş. Vasiyyetsiz ölen birinin kıyamete kadar konu-şamaması hakkıdır" dedi.

Allahû Teâlâ'nm bazı kullarına kafalarındaki gözleriyle gösterdiği ka­bir azabı ya da nimeti, ferahlığı ile ilgili olaylar kitabımızın alamayacağı Öl­çüde çoktur.

Bu konudaki rüyalarsa ciltlerce kitap ister. Daha geniş bilgi almak iste­yenler şu kitaplara müracaat etmelidir: Kitâb'ül-Menâmât, İbni Ebî'd-Dünyâ; Kitâb'ül-Büstân, Gayruvânî v.d. Mülhid ve zındıklarına gelince bilgileri bu gerçekleri kuşatmadığından bunları yalanlamaktan başka bir­şey bilmezler. [268]

Yedinci Mesele: Allahû Teâlâ, bu dünyada birtakım ilginç hadiselerin oluşmasına imkân vermiştir. Mesela, Cebrail (AS) insan suretinde Rasûlullah'a (SAV) gelir, Ona vahiy getirirdi. Rasûlullah'la aralarında ge­çen konuşmaları peygamberimizin etrafındakiler duyamaz, Cebrail'i de gö­remezlerdi. Bu durum diğer peygamberler için de sözkonusudur. Bazan Ceb­rail vahyi zilin çalması [269] şeklinde getirirdi, sesini ise kimse duymazdı. Aramızda yaşayan cinler birbirleriyle çok yüksek sesle konuşmalarına rağmen biz onların konuşmalarını duyamayız. Melekler kâfirleri kamçılar, boyunla­rını vururlar, bu yüzden kâfirler çığlık atarlar, ama orada bulunan müslü-manlar, melekleri göremezler, seslerini duyamazlar. Öyleyse Yüce Allah dünyada meydana gelen bazı hadiseleri insanoğlundan gizlemiştir. Cebrail  (AS)'in Rasûlullah'a Kur'ân öğrettiği halde, Rasûlullahla bulunanların bı nu duymamaları da buna misaldir. [270]

Allah'ı ve yüce kudretini tanıyan bir kimse, nasıl olur da Allahû Te* lâ'nm, hikmetine, rahmetine binaen bazı kullarından gizleyerek birtakım gerçekleri yaratmasını yadırgayabilir. Zira insanoğlu hadiseyi göremez di yamaz. Kul, kabir azabını duymaktan, görmekten acizdir. Allah Taâlâ'nı" bu gerçekleri görmesine müsaade ettiği birçok kimseler, baygın düşmüş sonraki yaşamları da hiçbir zaman faydalı olmamıştır. Bazılarının da ger­çekleri görmesine engel olan kalp perdeleri kaldırılınca, gerçekler karşısın­da dayanamayıp ölmüşler. O halde ilâhî hikmet gereği, iki mükellef insan arasında ya da insanla olay arasında bulunan perdeyi, Allah'ın kaldırmasıy-la kulların, gerçekleri gözleriyle görmesi nasıl inkâr edilebilir?

Sonra kişi ölünün gözünden, göğsünden cıvayı hardalı yok edebilir. Ama bunlar hemen yeniden gelirler. Melek bu işi nasıl yapamasın? Herşeye kadir olan Allah, buna nasıl kadir olamasın? Civa ve hardalın yok olmayacak şekil­de ölünün iki gözünde, göğsünde kalmasını Allah (cc) istese yapamaz mı? Berzah hayatım, görülen şu dünya hayatına benzetmek cehaletin, sapıklığın tâ kendisi; en doğruyu söyleyen Rasûl'ün yalanlanması, Yüce Allah'ın da aciz kabul edilmesi değil midir? Buna inanmak son derece cahilliktir, zulüm­dür.

Meselâ bir insan, arzu etmediği insanlardan habersiz on zira' eninde yüz zira' boyunda veya enini, boyunu, derinliğini daha geniş alarak geniş bir ka­bir yapabilirse Yüce Allah'ın, kabri dilediği kadar genişletmesi, insanoğluna genişletilen bu kabri göstermemesi böylece de insanların küçük gördüğü kabri, geniş, güzel kokulu ve aydınlık nurlu yapması mümkün değil mi?

Meselenin özü şudur: Burada kabrin genişlemesi, daralması, içerisinin aydınlanması, cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennemin çukurla­rından bir çukur olması dünyada bilinen şekliyle değildir. Yüce Allah, insanoğluna dünyada olan bazı şeyleri göstermiştir. Ahirette olanları ise mutlu­luklarına sebep olan iman ve ikrarın oluşması için gizlemiştir. Perde kalkın­ca insanlar ahiret işlerini görebilirler. Ayrıca ölünün insanların yanida ol­ması, meleklerin gelip, ölüyü onlardan habersiz sorguya çekmesine, onlar duymadan cevablarmı almasına ve insanlardan habersiz günahkâr ölüye azap etmesine engel değildir. Buna benzer olaya yaşantımızda rastlayabili­riz. Meselâ, bir kimse (ders çalışan) arkadaşının yanında uyur. Rüyasında iş­kence görür, dövülür, acı çeker. Hatta bazan da çektiği acının yediği sopanın izi vücudunda belli olur ama (ders çalışan) arkadaşının bunlardan haberi hiç olmaz.

Meleğin arzı ve taşı yarmasını imkânsız görmek de büyük cahiliklerden-dir. Zira Allahû Teâlâ kuş için hava neyse melek için de arz ve taşı öylece yapmıştır.

Tabi keşîf cisimlerin bu gerçeklere kapalı olması, latîf, temiz ruhla-?r kapalı olmasını gerektirmez. Bu şekilde yapılan karşılaştırmalar, en tltl t sılaştırma değil mi? Bu ve benzeri konularda inançsızlar bütün pey-kÖtÜhprierin bildirdiklerini yalanlamışlardır. [271]

 

FASIL

 

Sekizinci Mesele: Katılaşmış, suda boğulmuş ve yanmış cesede ruhun i jmkânsız değildir. Ruhun bu dönüşünü biz farkedemeyiz. Çünkü bilinenin dışında bir dönüştür. Burada baygın, suskun ve şaşkın cesedin !mh ruhları beraber oldukları halde sen hissedemezsin. Cesedi paramparça muş bir kişiyi gerek uzakta olan gerekse yakında olan ruhuyla birleştir-ıek herşeye kadir olan Allah'a zor değildir. Birleştirilen bu vücut azaların­da duruma göre bir nevî elem ya da lezzet şuuru bulunur. Cansız varlıklarda Allah'ı zikredecek ölçüde idrak, şuur olursa; taş, Allah korkusundan düşer­se* dağlar, ağaçlar O'na secde ederse ayrıca ufak taşlar sular ve bitkiler O'nu teşbih ederse ruhtan ayrılmış cesedin elem ve lezzet şuuruna vakıf olması çok daha normaldir. Cansız varlıkların teşbihi ile ilgili olarak Yüce Al­lah: "Yerde ve gökte ne varsa hepsi hamd ederek Allah'ı teşbih ederler. Ama siz onların teşbihlerini anlayamazsınız" [272] buyurmaktadır. Burada teş­bihten maksat sadece yaratıcısına delalet etmek olsaydı: "Fakat siz, onların teşbihlerini anlayamazsınız" denmezdi. Zaten aklı olan kişi bunların Al­lah'a delalet ettiğini bilmekte, anlamaktadır. Başka bir âyete: "Biz dağları ona musahhar kıldık. Sabah akşam Allah'ı teşbih ederler" [273] Allah'a delalet etmek anlaşıldığına göre yalnızca bu iki vakte mahsus değildir. Yine: "Ey dağlar, O'nunla birlikte yankılanın"[274] âyeti de (Hz. Dâvudla) beraberlik şar­tıyla yankılanmaya mahsus değildir. Şöyle diyen kişi Allah'ı yalanlamıştır: 'Yankılanmak, aksi şadadır. (Yani sözün bir cepheye vurup geri dönmesidir -ç.) Çünkü yankılanmak Hz. Davud'un sesinden başka diğer sesler için de söz-konusudur. Diğer bir âyette: "Görmez misin Allah'a yerde ve gökte kim varsa ve güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, havyanlar ve birçok insan secde eder" [275] Duyurulmaktadır. Burada da Allah'a delalet etmek yalnızca birçok insana mahsus değildir. Diğer bir âyeti celîlede ise: "Görmez misin göklerde ve yerde kimler varsa onlar ve kanatlarım çırparak uçan kuşlar Allah'ı tesbıhl ederler. Hepsi duâ ve teşbihini bilmektedir" [276] buyurulur. Bu gerçek bir duâ ve teşbihtir, Allah bunu bilir. İsterse cahiller, yalancılar bu gerçeği inkâr. Etsinler Yüce Allah bazı taşların yerlerinden ayrılarak Allah korkusundan düştüğünü ve yer ile ğöğün kelamını işitmek için kendisinden izin istediğini bildirmiştir Yüce Allah göğe ve arza hitaben isteyerek veya istemeyerek emrime gelin dedi de onlarda isteyerek geldik dediler [277] ayrıca ashabı kiram yedikleri yemeğin çektiği tesbih i.

Allah'ın da bunlara olumla cevap verdiğini şu âyetle bildirmiştir: "Yüce Allah  ayrıca /isnab-ı Kiranı [278]yedikleri yemeğin çektiği teşbihi ve mescitte [279] bulunan kuru hurma kütüğünün iniltisi ni de duymuştur. Cansız bunca cisimler hissedebiliyor, farkedebiliyorsa ipp risinde ruhun, hayatın bulunduğu cisimler-Öncelikle hisseder, farkeder. Bn nun yanında Yüce Allah, bu dünyada, ruhtan ayrılan bedene, yeniden tam bir hayat verdiğini, böylece bu bedenin konuştuğunu, yürüdüğünü, yediğin-içtiğini, evlenip çocuk sahibi olduğunu da göstermiştir. Âyeti celîlede: "Bin­lerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkan şu adamlara görmedin mi? Allah önce onlara: "Ölün" dedi sonra yine kendisi diriltti" [280] Ve. 'Tahut şu kimse gibisini görmedin mi ki, duvarları, çatıları üstüne yıkılmış ıssız bir kasabaya uğramıştı da, Allah bu böyle öldükten sonra nasıl diriltecek?" demişti. Bunun üzerine Allahü Teâlâ da kendisini yüz sene öldürüp sonra diriltti: "Ne kadar kaldın?" dedi. "Bir gün, ya da bir günün birazı kadar . kaldım" dedi" [281] buyurulmaktadır. İsrail oğulların dan katilin aranması; [282] Hz. Musa'ya: "Allah'ı açıkça görene kadar sana inanma3iz" [283] diyenleri Allah önce Öldürüp sonra diriltmiştir; Aslıâb-ı Kehf [284] ve Hz. İbrahim'in dört kuş kıssası [285] hepsi bedenden ayrılıp sonra bedene dönen ruhla, hayatla ilgili dünyada görülen şeylerdir. Dünyada bu olunca, Yüce Allah'ın ölümünden sonra bedeni diriltip sorguya çekmesi, ameline göre azaplandırması ya da mükâfatlandırması Yüce kudretine niye zor gelsinki?! Bu gerçekleri inkâr etmek; yalanlamak, küfürde inat etmek ve direnmekten başka bir şey değil­dir. Başarı Allah'tandır. [286]

 

FASIL

 

Dokuzuncu Mesele: Şunu iyi bilmeli ki, kabir azabından, nimetinden maksat dünya ile ahiret arasındaki Berzah'ta görülen nimet ve azaptır. Yüce Allah Aralarında, dirilecekleri güne kadar kalacakları Berzah vardır"[287]  buyurmaktadır. Dünyaya ve ahirete insanlar buradan uğurlanmaktadır. k bir azabı ya da cennet nimeti denerek cennet bahçesi veya cehennem zah'a aolmaS1 görülecek muamelenin türündendir. Vücudu katılaşmış, çuklJr yanmış, suda boğulmuş, yırtıcı hayvanlar veya kuşlar tarafından yen-3Ş lanlar da amellerine göre her ne kadar mükâfat ve cezanın sebepleri, ml?fvetlerifarklı farklı olsa da Berzah'ta hak ettikleri azabı ya da keykâfati[göreceklerdir. Geçmişte bazı insanlar, ceset ateşte yanıp kül olur-11 ahut rüzgârın şiddetli olduğu bir günde bazı azalar suya atılır, bazıları 1 toprakta kalırsa Berzah'ta görülen azaptan kurtulunacağını zannederek, cuklanna öldükten sonra böyle yapmalarını vasiyyet etmiş. Bunun üzeri-e Allah, denize emretmiş, deniz kendisine atılan uzuvları getirmiş, yere em­retmiş o da içine gömülen, dağıtılan uzuvları getirmiş. Uzuvlarını birleştir­dikten sonra Yüce Allah adama: "Kalk" der, adam da kalkıp hemen Allah'ın huzuruna koşar. Ona sorar: "Niçin böyle yaptın?" Adam da: "Rabbim, sen da­ha iyi bilirsin, senin korkundan dolayı böyle yaptım" der. Allah ona merha­met etse de bundan kurtulamaz. [288] Çeşitli yerlere atılmış uzuvlar, isterse fır­tınalı bir günde ağaçların tepelerine asılmış olsun hakettiği azabı ya da mükâfatı bedeni, Berzah'ta alacaktır. Yine salih bir kimse kor ateşin içine gomülse, Allah bu ateşi ona serinlik, selamet yapar böylece Berzah'ta görece­ği nimeti, hazzı alır. Bu şartlarda dilerse Allah havayı ceset için ateş, zehir yapar.

Âlemde bulunan unsurlar, maddeler Rablerine boyun eğmiştir. Yara­tan, yönlendiren Allah bunları dilediği gibi kullanır. Hiçbirisi de O'nun ira­desinden çıkmaz. Hatta bunlar, iradesine, kudretine boyun eğmiş varlıklar­dır. Kim bunu inkâr ederse âlemlerin Rabbini inkâr etmiştir, O'na küfrede­rek Rabliğine karşı gelmiştir. [289]

 

FASIL

 

Onuncu Mesele: Ölüm, ilk meâd ve ilk diriliştir. Yüce Allah, insanoğ-lundan günahkârların cezalandırılacağı, salihlerin de mükâfatlandırılacağı iki meâd, iki de diriliş tahsis etmiştir.

ilk diriliş ruhun bedenden ayrılması ilk ceza yurduna gitmesidir.

ikinci dirilişse Allah 'm bedenlere ruhu vererek onların kabirlerinden cennete yahut cehenneme gitmeleridir. Buna ikinci haşr diyoruz. Bu husus hadiste: "Diğer dirilişe de iman edersin" [290]şeklinde açıklanmıştır. İlk dirilişi, her ne kadar birçok insan burada görülen nimeti ya da azabı kabul etmese dekimse inkâr etmemektedir. Yüce Allah, büyük ve küçük denen meti Mü'minûn, Vakıa', Kıyamet, Mutaffifîn, Fecr ve diğer sûreleımış; adaleti ve hikmeti gereği her iki yurdu da gerek iyiler gerekse köttl ~yaptıklarının karşılığını alacağı yurt olarak bildirmiştir. Ancak ameli611tam karşılığı daimi yurtta meâd günü verilecektir. Nitekim âyette: "He ***"fis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız size tam verilecek  [291]geçmektedir.

Adaleti icabı, esmayı hüsnâsı gereği velî kullarının bedenleri ve ruhi mükâfatlandırılırken düşmanlarının beden ve ruhları cezalandırılacak^" İtaatkâr kişinin hem bedeni hem de ruhu hakettigi nimetin zevkini almaP fâcir, asi kişinin de hem bedeni hem de ruhu hakettigi azabı görmelid' Allahû Teâlâ'nin adaleti, hikmeti, mukaddes kemâli bunu gerektirmekte dir. Bu dünya sorumluluk, imtihan dünyası olup amellerin değerlendirildiği dünya olmadığında bu durum dünyada görülmez. Berzah ise ceza yurdunun ilk safhasıdır, gerekli herşey ortaya çıkar, hikmet de ortaya çıkmasını gerek­tirir. Kıyamet gün olunca da itaatkârlara ve asilere, hak ettikleri beden ve ruh nimeti veya azabı tam olarak verilir. Berzah'ta verilen nimet veya azap ahirette verilecek nimetin, azabın ilk safhasını oluşturur. Nimet ve azabın Berzah'ta bulunanlara ulaşacağı, Kur'ân'da ve sahih birçok hadiste belirtilmiştir. Mesela, bir hadiste Rasûlullah der ki: "Mü'min kişinin kabrinden cennete bir kapı açılır. Oradan cennetin güzel kokusu, nimeti gelir. Facirin de kabrinden cehenneme bir kapı açılır. Oradan cehennemin sıcaklığı ve ze-hiri gelir." [292] Ruhun bu kapıdan aldığı hazzı, bedenin de aldığı kesinlikle bi­linmektedir. Kıyamet günü olunca da bu kapıdan içerdeki yerine girer. Bu dünyada kula bu iki kapıdan üzeri meşgalelerde, hissedilen perde ve bir takım arızalarla kapalı gizli bir işaret gelir, çoğu insan sebebini bilmese de, gördüğü şeyi yorumlayamasa da bunu hisseder. (Yani rüyada yapılan tenbihler ç.)

Bir şeyin varlığını bilmekle, onu hissetmek, yorumlamak ayrı ayrı şey­lerdir. Ölünce, kapıdan gelen bu işarete biraz daha yaklaşır. [293] Dirildiğinde de bu işarete tamamen kavuşmuş olur. Allah'ın hikmeti gereği işaretler bu üç yurtta (dünya-Berzah ve Kıyamet) güzelce sıralanmıştır. [294]

 

SEKİZİNCİ MESELE

 

KABİR AZABI, BİLİNMESİ, SAKINMAK İÇİN İNANILMASI BU KADAR ÖNEMLİ OLDUĞU HALDE, NÎÇİN KUR'AN-I KERÎM'DE ZİKREDİLMEMİŞTİR?

 

Bu soruyu idmalî ve tafsîlî olmak üzere iki şekilde cevaplandırırız.temalı Cevap: Bilindiği gibi Yüce Allah, Rasulü'ne iki tane vahiy gön-s kullarının da bu vahiylere inanmasını ve bunlarla amel etmesini is-niştir. Bunlar Kur'ân ve Hikmet'tir. Âyet-i celîlelerde: "Allah sana Kitabıve Hikmeti indirmiştir" [295]."O Allah ki, kendilerinden olan ümmî birini onlaraAllah'ın âyetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gÖnderdi" [296]ve "sizin evlerinizde okunan Allah âyetlerini ve hikmetini hatırlayın" [297].

Selef âlimleri Kitaptan maksadın Kur'ân, Hikmetten maksadın sünnet olduğunda ittifak etmişlerdir. Rasulullah'ın dilinden, Allah'ın bildirdiği şey­lere inanmak, doğrulamak ne kadar gerekli ise Rasulullah'ın Allah'tan bil­dirdiği şeylere de (sünnet-hadis yoluyla) o derece inanmak doğrulamak ge­reklidir. Bu husus, gayri müslimler dışında bütün nıü'minler tarafından ka­bul edilmiş bir gerçektir. Nitekim Allahû Teâlâ: "Bir Kitab bir de O'nun gibi­sini verdim" [298] buyurmaktadır.

Tafsîlî Cevap: Berzah'ta görülecek nimet yahut azapla ilgili âyetler çoktur. Mesela: "O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler de ellerini uzat­mış: "Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık aza­bıyla çarpılacaksınız" derken onların halini bir görecektin"[299] Zalimlere bu, ölüm anlarında söylenmiştir. Melekler de, zalimlerin bugün korkunç bir *zap göreceklerini doğru olarak bildirmişlerdir. Dünya hayatının bitimine dar (kıyamete kadar) azapları gecikmiş olsaydı, onlara: "Bugün cezalandı­rılacaksınız" denmezdi.

Bir başka âyette: "Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülükle-raiden korudu ve Firavn ailesini, azabın en kötüsü kuşattı. Kıyamete kadar    sabah akşam onlara sunulur. Kıyamet kopunca da: "Firavn ailesini, azabın en şiddetlisine sokun" denir. [300] Her iki yurtta da azap olacağını açıkça Allah Teâlâ bildirmiştir.

Bir başka âyette: "Korkudan bayılacakları günlerine kadar bırak onları. O gün, tuzakları kendilerine hiçbir fayda sağlamaz ve onlara yardım da edil­mez. Zulmedenlere bundan başka bir azab daha vardır. Fakat çokları bunu bilmezler"[301].Dünyadaki öldürülme cezaları veya daha büyük bir ihtimalle Berzah'ta görecekleri azab kastedilmiş olabilir bundan. Çünkü çoğu zalim, dünyada azab görmeden Ölmektedir. Daha açık bir ifadeyle şöyle de denilebi­lir: Zalimlerden ölenler, Berzah'ta azaplarını görürler, Ölmeyenler ise öldü­rülmek vb. şeylerle dünyada azaplarım görürler. O zaman bu âyet, zalimlere dünyada ve Berzah'ta görecekleri azabı bildirmektedir.

Diğer bir âyet-i celîlede de: "Belki dönüp gelirler diye mutlaka onlara bü­yük azaptan ayrı olarak daha yakın azabı tattıracağız" [302] Duyurulmaktadır. Abdullah b. Abbas [303]gibi bir kısım âlim, bu âyetle kabir azabına delil getirmiş­lerdir. Kabir azabına bu âyetin delâleti biraz uzak. Çünkü küfürden dönüp İslama dönmek için dünyada verilen bir azabdır bu. Bu gerçeğin Kur'ân'ın tercümanı, ümmetin en bilgilisi bir zattan gizli olması ihtimal dışıdır. Ancak Kur'ân'la ilgili ince tefekkürü, hassas dikkati nedeniyle bunun kabir azabı olabileceğini anlamıştır. Âyeti celîleler de yakın ve büyük iki azabın olduğu; yakın azabın tevbe edip dönmeleri için tattınlacağı bildirilmiştir. Bundan da dünya azabının dışında başka bir yakın azabın olabileceğini istidlal etmiştir. Bundan dolayı âyeti celîle de: "Yakın azaptan tattıracağız" buyurulmuş, "ya­kın azabı tattıracağız" denmemiştir. İyi düşün.

Rasûlullah'ın şu sözü de bu anlayışa benzerdir: "Kabrinden cehenneme bî<r kapı açılır; buradan kabre, cehennemin hararetinden, zehirinden ge­lir." [304] Ama şöyle dememiştir: "Cehennemin harareti, zehiri gelir." Çünkü ce­hennemden gelen azab oldukça azdır, azabın çoğu daha cehennemdedir. Al­lah düşmanlarının dünyada gördükleri azap, çoğunluğu cehennemde olan azabın sadece bir miktarıdır.

Bir başka âyette: 'Ta can boğaza dayandığı zaman? İşte o zaman bakar durursunuz. Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz. Eğer öl­dükten sonra cezalandırılmayacak iseniz çıkmakta olan canınızı geri dön-dersenize! O can Allah'a yaklaştıranlardan ise ona rahatlık, güzel rızık ve ni­met cenneti var. Eğer o, defteri sağ tarafından verilen sağcılardan ise, sana sağcılardan selam var. Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, kaynar sudan bir zi­yafetle, cehenneme atılma var. Kesin gerçek budur işte. Öyleyse büyük

Rabb'ının adını teşbih et" [305] buyurulmaktadır. Burada Yüce Allah, ölüm anındaki ruhların durumunu anlatmıştır. Sûrenin başında ise ehemmiyeti­ne, önemine binâen "büyük dönüşte" (me'âd'ı ekber) ruhların durumunu zik­retmiştir. Buna göre ahirette ruhu üç kısma ayırdığı gibi ölürken de üç kısma ayırmıştır.

Diğer bir âyeti celîlede ise: "Ey mutmain olan nefis, Rabbine, sen O'ndan O da senden razı olarak dön. Kullarım arasına katıl ve cennetime gir" [306] bu-yurulmaktadır. Selefi âlimler, ruha bu hitabın ne zaman yapılacağı hususunda ihtilaf etmişler. Bir kısmı der ki: "Ölüm anında denecektir." Lafzın za­hirinden, bedenden ayrılan ruha deneceği anlaşılmaktadır. Berâ ve başkala­rından rivayet edilen hadislerde Rasûlullah bu âyeti: "Sen ondan razı olarak, o da senden razı olmuş olarak çık [307] denir" şeklinde yorumlamıştır. Ruhların Berzah'ta yeri konusunda bu meseleyi inşallah anlatacağız. Ayrıca "kulla­rım arasına katıl" âyeti, Rasûlullah'ın "Ey Allah'ım, yüce dosta" hadisine de mutabıktır. [308]

Kabir azabı nimeti ile ilgili hadisleri incelediğinde Kur'ân'ın ifadesine uygun olduğunu görürsün. Başarı Allah'tandır. [309]

 

DOKUZUNCU MESELE

 

ÖLÜLER HANGİ SEBEPLERDEN DOLAYI AZAP GÖRÜRLER?

 

Cevabını iki şekilde veririz: Mücmel cevap, mufassal cevap. Mücmelvap kabirdekiler, Allah'ı bilmediklerinden, emrine uymadıklarından ve yasakladığından kaçınmadıklarından dolayı azap görürler. Allah'ı tanıyan,emirlerine uyan, nehiylerinden de kaçınan ruhu ve bedini asla azap-landırmaz. Çünkü gerek kabir azabı gerekse ahiret azabı, Allah'ın kuluna kızmasının gadaplanmasınm bir neticesidir. Bu dünyada, Allah'ı kızdıran kişi, tevbe etmeden Ölürse Allah'ın gadabı ölçüsünde, Berzah azabı görür. Al­lah gadab ettikten sonra günahın azlığı çokluğu, kişinin doğrulayıcı ya da ya-lanlayıcı olması farketmez.

Mufassal cevab da şöyledir: Rasulullah, biri insanlar arasında koğucu-luk yapan, diğeri de idrardan sonra istibra yapmayan iki kişinin kabirlerin­de azab gördüklerini haber vermiştir [310]İstibra yapmayan, zorunlu temizliği terketmiş olduğundan; koğucu da, sözlerinde doğru da olsa, insanlar arasına düşmanlık atmış olacağından günahkârdırlar. Burada insanları yalanla, if­tira ile, bühtanla birbirine düşürmenin çok daha büyük günah olacağına işa­ret vardır. İdrardan sonra istibrayı terketmekte de, istibra yaptıktan sonra namaz kılarken, namazın bir kısım vaciplerini, şartlarını terketmenin daha çok günah olacağına işaret vardır. Şu'be hadisinde: "Birincisi, insanların eti­ni yemekte, gıybet etmektedir. İşte bu kimse nemmamdır" şeklinde geçer­ken Ibni Mes'ûd'dan gelen bir hadiste: "Abdestsiz bir vakit namaz kıldığı ve zulmedilen birini görüp ona koşmadığı için kabrine öyle şiddetli vurulur kî, içerisi ateşle dolar" buyurularak koğuculuk ve istibra anlatılmıştır.

Buhârî'de, Semra'dan [311] gelen bir hadiste yalan söyledikten sonra yalanı her tarafa yayılan kimseyle Kur'ân'ı öğrendiği halde geceleri uyuyan, gün­düzleri de Kur'ân'la amel etmeyen; zina eden erkeklerle kadınların ve de faiz yiyenlerin azap görecekleri bildirilmiştir. Hadiste geçen kişilerin çektiği azabı Rasulullah Berzah'ta görmüştür.

Namaza üşenerek kalkanların başlarının taşla yarılması; mallarının ekatlanm vermeyenlerin, zakkumlu cehennemin dikenli ağaçların etrafin-a dolaşmaları; zina yapanların pis kokulu leş etler yemeleri ve sözle fitne çıkaranların ağızlarının, demir makaslarla kesilmesi Ebû Hureyre'den gelen bir hadiste yukarıda anlatılmıştır. [312]

Büyük günah işleyenlerin uğrayacağı akibet Ebû Saîd hadisinde geç­miştir  [313]Mesela faiz yiyenlerin karınlan, evler kadar şişmekte ve onlar, Pi-ravn'm yolu üzerinde bulunmaktadırlar. Yetim malı yiyenlerin ağızların­dan aldıkları kor ateş, altlarından, ayaklarından çıkmaktadır. Zina eden ka­dınlar, göğüslerinden asılmaktadır. Gıybet edenler, yan uzuvlarından kesi­len etleri yemektedirler. İnsanların ırzlarında gözü olanların yüz ve göğüsle­ri bakır tırnaklarla tırmalanmaktadır.

Rasûlullah, ganimet mallarından aşıran kimsenin kabrinde ateşin yan­dığını, bildirmiştir. [314] Oysa ki bu adamın elde edilen ganimetlerde hakkı oldu­ğu halde, başkalarının hakkına tecavüz etmekle bu cezayı hak etmiştir. Ka­bir azabını görecekler kalbiyle, gözüyle, kulağıyla, ağzıyla, diliyle, karnıyla, ferciyle, eliyle, ayağıyla ve bedeniyle günah işleyenler, koğuculuk yapanlar, yalanı çok söyleyenler, gıybet edenler, yalan yere şahitlik edenler, namuslu kadına iftira edenler, fitne çıkartanlar, bidat şeylere çağıranlar, bilmediği bir konuda Allah ve Rasûlü adına konuşanlar, sözünde aşırı olanlar, faiz ve yetim malı yiyenler, rüşvet alanlar, haksız olarak müslüman kardeşinin ya da anlaşmalı müstemenin malını yiyenler, içki içenler, lanetlenmiş ağacın meyvesini yiyenler, zina ve livata edenler, hırsızlık yapanlar, hainler, ahdini bozanlar, aldatanlar, müslümanara tuzak kuranlar, faizi alanlar, verenler ve bunlara şahitlik edenler hülle yapanlarla, hülle yaptıranlar, Allah'ın emirlerini düşürmek haramlarını işlemek için çareler arayanlar, müslü-manlara eziyet ederek hanımlarının peşine düşenler, Allah'ın hükmü dışın­da birşeyle hükmedenler, Allah'ın şeriatı dışında bir kanunla fetva verenler, günah ve düşmanlığın yayılmasına yardım edenler, Allah'ın yasakladığı ca­na kıyanlar, Allah'ın yasaklarını tanımayanlar, Allah'ın sıfat ve isimlerinin gerçeğini tesirsiz sayanlar, Rasûlullah'm sünnetine bakmadan görüş, siya­set ve anlayış ileri sürenler, ölmüş birine saç baş yolarak ağlayanlar ve bu ağıtlara kulak verenler, Allah ve Rasûlü'nün yasakladığı cehennem ağıtçıla­rı olan şarkıcılar ve onların söylediği şarkıları dinleyenler, kabirlere mescid yaparak üzerinde kandiller lambalar yakanlar [315]satarken eksik tartan, alır­ken ise tam ölçekle alan esnaflar, zorbalar, büyüklük taslayanlar, gösteriş yapanlar, kaslarıyla gözleriyle insanlarla alay edip onların kusurlarım araş­tıranlar, selefî alimlere küfredenler, kâhinlere, müneccimlere ve ibtidâî dok­torlara vararak onlara soru sorup, onları tasdik edenler, ahiretlerini dünya karşılığında satmış zalimlere yardım edenler, Allah'ın azabı ve ismi anılınca O'ndan korkmadığı halde kendisi gibi bir yaratık korkuttuğu zaman korkan, Çekinen, yapılması istenmeyen şeyi terkedenler, Allah ve Rasûlü'nün sözüne çağrıldığında onlara gitmeyip de, sözü doğru da yalan da olabilecek hüsnü 2an beslediği birinin peşinden gidip ona övgüler yağdırarak hiç karşı gelme­yenler, okunan Kur'ân'dan etkilenmeyenler belki de sıkılanlar, Şeytan'ın. îCur'ân'ı okunduğunda, zina meclisi kurulduğunda veya münafıklık olunca içi sevinçle dolu vecde, heyecana ve neş'eye gelip şarkıcının devamlı şarkı söylemesini isteyenler, silahının veya sevdiği bir yaşlının veya yakın akra^ basının yahut genç kızların döşeklerinin veya sevdiği bir kişinin hayatının yahutta muteber saydığı bir kimsenin adına yemin ederken yalan söylemez­ken, Allah adına yemin ettiğinde yalan söyleyenler, yaptığı günahlarla övü­nen onları eşinin dostunun yanında açıktan açığa çokça işleyenler, malından ve ırzından emin olmadığın kimseler, çirkin ve kötü sözlerinden dolayı in­sanların kendisinden uzaklaştığı kimseler, namazını vaktin sonuna kadar geciktirdikten sonra acele acele kılanlar, Allah'ı çok az ananlar, gönül hoşlu-ğuyla mallarının zekâtını vermeyenler, hac yapabilecek durumda iken hac yapmayanlar, gücü yettiği halde ödemesi gereken hakları ödemeyenler, vak­tine, sözüne, yiyeceğine ve attığı adımına dikkat etmeyenler, elde ettikleri malın helaline haramına bakmayı önemsemeyenler, miskine, muhtaç biri­ne, yetime ve hayvana acıyıp merhamet etmedikleri gibi yetimi boğanlar, ye­meğine de miskinleri çağırmayanlar, kendinin günahı, kusuru varken in­sanların kusurlarıyla günahlanyla uğraşanlar ve gerek az olsun gerek çok olsun, gerek küçük günah olsun gerek büyük günah olsun bu suçları işleyen­ler yaptıkları günah ölçüsünde kabirlerinde azap göreceklerdir. [316]

İnsanların çoğu bu günahları işliyor olunca, mezarlarda yatanların çoğu da azap görüyor demektir. Azaptan kurtulanlar çok azdır. Dış görünüşüne bakılırsa kabirlerin dışı toprakken içerisinde ateşler yanmaktadır. Dıştan azap görmek toprakla, nakışlı taşlarla olur, içerisinde ise tencerenin içeri­sinde bulunan yiyecekleri kaynattığı gibi insanları kaynatan belâlar, felâketler vardır. Allah'a yemin olsun ki, verilen öğütlerden hiçbirini tutma­yarak, aklıyla şehveti arasında kalanlar bu azabı hak etmişlerdir. Ey dünya yurdunu güzelleştirenler! Sizinle beraber yok olacak yurdu güzelleştirirken her an gidebileceğiniz ahiret yurdunu harâb ediyorsunuz. Başkalarının otu­racağı, faydalanacağı evleri yaparken sizden başkasının oturamayacağı ahi­ret evlerini harâb ediyorsunuz. Burası ebediyyet yurdu, amellerinin karşılı­ğı alman ekinlerin biçildiği bir yurttur. Burası ibret alınacak bir yer olup, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da cehennem çukurlarından bir çukur­dur. [317]

 

ONUNCU MESELE

 

KABİR AZABINDAN KURTULMANIN YOLLARI

 

Kabir azabından kurtulmanın mücmel ve mufassal olmak üzere iki izah tarzı vardır:

Mücmel Tarz: Kabir azabını gerektiren günahlardan sakınmakla mümkündür. En faydalısı, kişi Allah için bir müddet uyuyacağı zaman o günkü kâr ve zararının muhasebesini yapar, nasûh tevbesini yemler ve uyandığında bir daha günah işlememeye azmederek uyur. Bunu her gece ya­par. Bu halde ölse tevbesini yapmıştır; yoksa uyanırsa ecelinin geciktiği se­vinciyle güzel ameller işlemeye devam eder, Rabbine yönelerek daha önce yapamadıklarını da yapar. Bütün bunların yanında Rasûlullah'tan gelmiş dua ve zikirleri, yaparak uyumaktan daha faydalısı da yoktur. Allah, hayır murad ettiği kişiye bu hususta yardım eder. Güç ve kudret O'ndandır.

Mufassal Tarz: Kabir azabıyla ilgili Rasûlullah'tan gelen hadisle ko­nuyu açacağız.

Müslim, es-Sahih'inde Süleyman'dan şöyle dediğini nakleder: "Rasû-lullah'ın şöyle dediğini duydum: "Bir gün, bir gece Allah'a gönül bağlamak, bir ay gündüzleri oruç tutmaktan, geceleri de ibadet etmekten daha hayırlı­dır. Bu hal üzere Ölen kişiye ameli arz olunur, rızkı verilir ve kabir azabıdan emin kılınır." [318]

Tirmîzî'nin el-Camfinde, Fudâle b. Ubeyd'den Rasûlullah'm şöyle dedi­ği rivayet edilir: "Gönlü Allah'a bağlı olanların dışında kim varsa hepsinin amel defteri kapanır. Gönlü Allah'ta olan kişinin ameli kıyamete kadar çoğa­lır ve kabir azabından da bu kişi korunur." [319] Tirmîzî der ki: "Hadis, hasen ve sahihtir."

Sünen-i Nesâî'de ashabdan, Rüşdeyn b. Sa'd'den şöyle bir rivayet nak­ledilir: Adamın biri Rasûlullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, ne oluyor da şehidlerden başka diğer mü'minler kabirlerinde azab görüyorlar?" deyince Rasûlullah buyurdu ki: "Allah yolunda savaşırken kılıçların kafalarında kı­rılması azab olarak şehide yeter." [320]

Mikdâm b. Ma'dîkerib der ki: Rasûlullah' şöyle dedi: "Şehidin Allah ka­tında altı özelliği vardır: Önce kanına [321] bedel, günahları affedilir. Cennette kalacağı yer gösterilir. Kabir azabından korunarak büyük korkudan (cehen­nemden) kurtulur. Dünya ve içindekilerden çok daha hayırlı yakut bir tâc kafasına konur. Cennet hurilerinden yetmişiki tanesiyle evlenir. Yakınla­rından da yetmişiki kişiye şefaat eder." [322] İbni Mâce ve Tirmîzî aynı lafizlany-la rivayet eder. Tirmîzî der ki: "Hadis, hasen ve sahihtir."

İbni Abbas'tan rivayet edilir: "Ashab-ı Kiram'dan biri çadırını bilmeden bir kabrin üzerine kurar. Çadırda otururken kabirde yatan ölünün Mülk sû­resini baştan sona okuduğunu duyar, doğrudan Rasûlullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, bilmeden çadırımı bir kabrin üzerine kurmuştum. Baktım ki kabirde yatan kişi Mülk sûresini baştan sona okudu" dedi. Rasûlullah da: "Mülk sûresi kabir azabım engeller. [323] Yine o, kişiyi kabir azabından kurtarır" buyurdu. Tirmîzî der ki: "Hadis, hasen ve garîbdir."

Abd b. Hamîd'in Müsned'inde İbrahim b. Hakem'den, o da babası İkri-me'den, o da İbni Abbas'tan nakleder. İbni Abbas bir adama: "Sevineceğin bir hadis söyleyeyim mi?" dedi. Adam da "evet" deyince İbni Abbas: "Tebâreke sûresini oku, ezberle. Ayrıca ailene, senin ve komşunun çocuklarına da öğret. Çünkü bu sûre, kendisini okuyan kimsenin kıyamet günü ateşten korunma­sı için Allah'a başvurur; ezbere bilen kimsenin de kabir azabından da korun­masını Allah'tan ister. Bu hususta Rasûlullah: "Ümmetimden herkesin bu sûreyi ezbere bilmesini çok isterdim" [324] buyurmaktadır" dedi.

Ebû Ömer b. Abd'ül-Ber der ki: "Rasûlullah'tan geldiğine göre, otuz âyetli bir sûre, kendisini ezbere bilip okuyan kimse affedilene kadar şefaat eder" [325]buyurmaktadır. Yani Mülk sûresi.

Sünen-i İbni Mâce'de Ebû Hureyre'den merfû1 olarak şöyle bir hadis ri­vayet edilir: "Hastalıktan ölen kişi şehidtir. Kabir azabından korunur. Sa­bah akşam rızkı cennetten getirilir?' [326]

Sünenü'n-Nesâî'de nakledildiğine göre Câmî b. Şeddad der ki: "Abdul­lah b. Yeşkür'ün şöyle dediğini duydum: "Süleyman b. Sard ve Halid b. Arfûte ile otururken bir ara karın ağrısından, ölen bir adamın cenazesine git­mek istediklerini söylediler. O zaman biri diğerine dedi ki: "Rasûlullah, 'ka­rın ağrısından ölen kişi kabir azabı görmez' demedi mi?"

Ebû Davud et-Teyâlisi Müsned'inde Şu'be'den, o da Ahmed b. Câmî' b. Şeddâd'dan bundan önceki hadisle ilgili olarak babasının şu ziyadeyi yaptı­ğını nakleder: Diğeri de "evet, öyle" [327] dedi.

Tirmîzî'de Rebîa b. Seyf, Abdullah b. Amr'dan nakleder. Rasûlullah şöy­le buyuruyor: "Cum'a günü veya gecesi olan mü'mini Allah Teâlâ kabir aza­bından korur." Hadis hakkında Tirmîzî: "Hasen ve garibdir. İsnadı muttasıl değildir. Rebîa b. Seyf, sadece Abû Abdurrahman el-Hablî ile Abdullah b. Amr'dan hadis rivayet eder. Rebîa b. Seyf in Abdullah b. Amr'dan hadis duy­duğu bilinmemektedir" der.

Rebîa b. Seyf hadisini, Hâkim Tirmîzî Iyad b. Akabe el-Fehrî yoluyla Ab­dullah b. Amr'dan rivayet eder.

Aynı hadisi Hafız Ebû Nuaym, Muhammed b. Münkedir'den, o da Câbir'den merfû' olarak şöyle rivayet eder: "Cuma gecesi veya cuma günü ölen kişi kabir azabından korunur, kıyamet günü de başında şehidlerin tacı olduğu halde gelir." Bu rivayette Amr b. Musa el-Vecîhî tek kalmıştır. Zayıf, güçsüz bir râvîdir. [328]

Rasûlulîah'a: "Kılıçların kafasında şakırdaması şehide azab olarak ye­ter" sözü, başında kılıçlar döndüğü halde kaçmamakla imanı nifaktan ayrıl­mıştır manasınadır. Münafık kimse onca kılıçların başında şakırdamasına sabretmez. Demek ki Allah'a imanı sayesinde canını O'nun uğruna atabili­yor; kalbi Allah'ın ve Rasûlü'nün gadabma uğramamak, O'nun dinini izhar ederek Allah'ın adını yüceltme aşkıyla coşuyor. Böylece kalbindeki imanı, sıdkı açığa vuran şehid, kabir azabından da emin olmuş oluyor. [329]

Ebû Abdullah el-Kûrtubî der ki: "Şehid kimse kabir azabı görmeyecekse ondan daha değerli, sevabı daha çok olan, ismi Kur'ân'da şehidlerden önce anılan sıddîkların hiç kabir azabı görmemesi" gerekir. Yine, şehadet merte­besine ulaşamayan murâbıtlar (gönlü Allah'la olanlar) kabir azabı görme­yince, şehidden mertebesi üstün olan sıddîkm hiç görmemesi gerekir.   [330]

es-Sahîhayn'da geçen hadislerde sıddîkların diğer insanlar gibi sorgu­ya çekileceği bildirilmektedir. Bunların başında Ömer b. Hattâb gelmektedir. Rasûlullah, kişinin kabrinde sorguya çekileceğini söyleyince Örri Hattâb: "Orada da bu durumda olacağım" der; Rasûlullah'da: "evet, öyle [331] diye karşılık verir.

Peygamberlerin kabirlerinde sorguya çekilmesi konusunda farklı iki rüş beyan edilmiştir. Ahmed b. Hanbel'dende iki ayrı görüş gelmiştir. Se lere mahsus bu özelliğe, kendilerinde daha yüksek derecede olan sıddîkl da katılması gerekmez. Zaten şehidlerin en büyük özelliği kendilerinden receleri daha yüksek olanları geçmek, onları geride bırakmaktır.

İbni Mâce'nin: "Hastalıktan ölen şehiddir. Kabir azabmdan kurtulur" [332]hadisi O'nun rivayette tek kaldığı hadislerdendir. İfradmda garib, hatt münker hadisler bile vardır. Böyle hadisler üzerinde hemen karar verin Rasûlullah'a isnad etmemeli. Eğer hadis sahihse bu, karın ağrısıyla ilgili ha­disle kayıtlıdır. Rasûlullah'tan "karın ağrısından Ölenler, şehiddir" [333] şeklin­de gelen hadis doğruysa mutlak hastalık, bu mukayyede hamledilir. Allah iyisini bilir.

Kabir azabından kurtaran ameller konusuda önemli bir hadis Ebû Musa el-Medînî, Tergîb ve Terhib adlı eserinde şerh mahiyetinde illetinim de be­yan ederek zikretmiştir. Ferec b. Füdâle'den, o da Hilal b. Ebû Cebele'den, o da Saîd b. Müseyyeb'den, o da Abdurrahman b. Semre'den nakleder. Semre anlatıyor: "Medine'nin bir yerinde otururken Rasûlullah çıkageldi. Bize dedi ki: "Dün gece acaİp bir rüya gördüm. Ümmetimden birine ölüm meleği ruhu­nu almak için geldi. Bu arada anne-babasma yaptığı iyilik gelerek Ölüm me­leğini uzaklaştırdı. Bir adama da şeytanlar tasallut etmişti. Allah'a yaptığı zikirler gelince şeytanlar uçup gittiler. Yine ümmetinden biri, su içmek için havuza her yaklaştığında kovuluyor engelleniyordu. Baktım ki Ramazan orucu geldi, onu suya kandırdı. Ümmetimden bir adam da halka halka otur­muş peygamberlerin yanma yaklaşmak istiyordu, ama her vardığında en­gelleniyordu. Cenabetten dolayı yaptığı gusul abdesti geldi ve onu benim ya­nıma oturttu. Yine ümmetimden birinin önünde karanlık, arkasında karan­lık, sağında karanlık, solunda karanlık, tepesinde karanlık olduğunu ve şaş­kın şaşkın dolaştığını gördüm. Baktım ki yaptığı hac ve umre geldi ve onu ka­ranlıklardan çıkararak nura soktu. Yine ümmetimde biri ateş içinde yanar­ken, verdiği sadakanın geldiğini, onunla ateş arasında engel olup, ona gölge­lik yaptığım gördüm. Yine ümmetimden birinin mü'minlerle konuştuğu hal­de mü'minlerin onunla konuşmadığını gördüm. Yaptığı akraba ziyareti geldi ve: "Ey mü'minler topluluğu, bu adam sıla-ı rahim yapardı. Onunla konu­şun" dedi. Bunun üzerine mü'minler onunla konuşup musâfaha etmeye başladılar. Yine ümmetimden birinin, zebanilerin eline düştüğünü gördüm. lyı-

troesi, kötülükten sakındırması geldi, adamı zebanilerin elinden 3lDrak rahmet meleklerine teslim etti. Yine ümmetimden bir adamın kurtarj1^âgmda olan perdeden dolayı dizi üzerine oturmuş olduğunu gördüm. Güzel ahlakı geldi ve onu Allah'ın huzuruna çıkardı. Yine ümmetim-^üîai- -nin amel defterinin solundan verildiğini gördüm. Allah korkusu gel-mel defterini onun önüne koydu. Yine ümmetimden birinin terazisi

elirkeiTÂlIah için yetiştirdiği hayırlı çocuklarının gelip terazisini ağır-ftrchklarını gördüm. Allah korkusundan akıttığı gözyaşları geldi ve onu h nnemden kurtardı. Yine ümmetimden birinin sırat köprüsü üzerinde, firtmal1 bir havada kuru hurma yaprağının sallandığı gibi sallandığını gör-H 'm Allah'a karşı beslediği hüsnü zannı geldi ve onun köprü üzerinde sal-1 nmadan karşıya geçmesini sağladı. Yine ümmetimden biri elleri ve karnı üzerine sırat üzerinde sürünürken kıldığı namazın geldiğini, onu ayağa kal­dırdığını ve sıratı geçirdiğini gördüm. Ümmetimden biri, cennetin kapısına vardığı halde kapılar yüzüne kapanmış, Allah'tan başka ilah yoktur inancı gelerek kapıları açtırmış ve onu cennete sokmuş olduğunu gördüm." Hafız Ebû Musa der ki: "Bu hadis gerçekten hasendir. Râvî Semre, Saîd b. Müsey­yeb'den, [334] Ömer b. Zerr'den ve Ali b. Zeyd b. Cüd'ân'dan rivayet etmiştir."

Rasûlullah'ın rüya hadisi hakkında [335]: "Peygamberlerin rüyası vahiydir; zahirine itibar edilir. Ama bu, Rasûlullah'tan gelen:[336] "Kılıcımın kırıldığını gördüm, bunu şuna şuna yorumladım. Boğazlanan bir inek gördüm. [337] Akabe b. Rafî'nin evinde de bir şiddet, telaş gördüm"  [338] şeklindeki rivayete benze­mez denilmektedir.

Sahih'te Semre'den rivayet edilen hadisle Ali ve Ebû Ümâme'den riva­yet edilen hadisler, [339] Berzah'ta azab görecek kişileri anlatması itibariyle bir­birlerine oldukça yakındırlar. Bu rivayette ise önce azab zikredilmekte arka­sından da kişiyi azabdan kurtaran amel zikredilmektedir. Râvî'nin Saîd b. Müseyyeb, Hilal b. Ebû Cebele el-Medenî yolu dışında başka bir rivayetinin olduğu bilinmemektedir. Bunu İbni Ebî Hatim, babasından; HakimE, Hakim Ebu Ahmed, Ebû Abdullah da Hilak b. Ebû Cebel şeklinde zikretmişlerj-Ebû Ahmed ile Ebû Abdullah, Müslim'den de bunu hikaye etmişler, ond^' da Ferec b. Füdâle rivayet etmiştir. Ferec b. Füdâle, rivayette orta bir adamdır. Ne güçlü bir ravîdir ne de metruk bir ravîdir. Füdâle'den de Ebu'1-Hafk diye tanınan, isabetli güzel görüşleri olan Bişr b. Velîd rivayet etmiştir H dis hakkında Şeyhülislâmın da şöyle dediğini işittim: "Hadisin doğrulu na, sağlam ve esaslı hadisler delalet eder. Bu, en güzel hadislerdendir "[340]

 

ONBİRİNCİ MESELE

 

KABİR SUALİ MÜSLÜMAN OLSUN, MÜNAFIK OLSUN,KÂFİR OLSUN HERKESE Mİ SORULACAKTIR,YOKSA SADECE MÜMİNLE MÜNAFIĞA MI?

 

Ebû Ömer b. Abdul-Ber, Kitâbu't-Tehnıîd'de der ki: "Bize kadar gelen delillerden, kabir sualinin, ehli kıbleye mensüb, kelimeyi şehadeti getirenle-müslüman ve münafığa sorulacağı anlaşılmaktadır. Batıl inançlı, inkarcı kâfire, Rabbinden, dininden ve peygamberinden sorulmaz. Bu sorular müs-lümanlara mahsustur. Allah, iman edenlere imanlarında sebat kılmaları için yardım eder, batıl yolda olanların ise ayaklarım kaydırır." [341]

Kur'an-ı Kerim ve sünnet ise, bu iddianın aksine kabir sorgusunun hem kâfire hem de mü'mine olacağını bildirmiştir. Bununla ilgili olarak Yüce Al­lah: "Allah, iman edenlere, dünyada ve ahirette daima sabit bir söz üzerinde kalmaları için sebat ihsan eder, zalimleri ise hak yoldan saptırır. Allah dile­diğini yapar"[342]buyurulmaktadır. es-Sahih'de, bu âyetin: Rabbin kimdir, di­nin nedir, peygamberin kimdir? diye sorulduğunda kabir azabıyla ilgili ola­rak nazil olduğu bildirilmektedir. [343]

es-Sahîhayn'da Enes b. Malik'ten Rasûlullah'ın (SAV) şöyle dediği nakledilir: "Kul kabre konunca, başından ayrılan dostlarının ayak seslerini duyar..." Buhârî'de şu ziyade vardır: "Kâfir ve münafığa gelince, ona sorulur: Şu adam hakkında ne dersin? Münafık ya da kâfir: Bilmiyorum. Ben de in­sanların buna söylediğini söylüyorum" der. Bunun üzerine "demek bilmiyor­sun, denir ve demir tokmakla kafasına öyle vurulur İd, çığlığını insan ve cin dışında herşey duyar." Buharî'de geçen hadis böyledir.[344]. adesi hadiste vav harfiyle başlar. Bu hadisi, Ebû Saîd el-Hûdrî'den (İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel de rivayet etmiştir.[345] Ebû Saîd el-Hudrî der ki:

"Rasûlullah'la beraber bir cenazeye iştirak etmiştik. Rasûlullah dedi ki: "Ey insanlar, bu ümmet, kabirlerinde azab, ceza görmektedirler. Kişi kabre ko-ntıp dostları başından ayrılınca ölüm meleği elinde demir tokmakla gelir ve-"Şu adam hakkında ne diyorsun?" der. Kabirde yatan kişi mü'min bir kimse ise "şehadet ederim ki Allah'tan başka bir ilah yoktur. O'nun ortağı yoktur Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlü'dür" der. Melek de: "Doğrusunu söyledin" der ve kabirden cehenneme bir kapı açarak: "Rab-bine küfretseydin kalacağın yer burası olacaktı" der. Yok eğer kabirde yatan kâfir veya münafık ise meleğin: "Şu adam kimdir?" sorusuna, "bilmiyorum ki" der. O zaman: "Demek bilmiyorsun, doğruyu bulamamışsın" denir ve kabrinden cennete bir kapı açılarak: "Rabbine iman etseydin burada kala­caktın. Ama O'na küfrettin: O da sana burayı yasak etti" denir. Sonra cehen­neme bir kapı açılar. Bu kişinin kafasına, melek Öyle bir tokmak vurur ki in­san ve cinden başka herşey onun çığlığını duyar." Rasûlullah bunları anlat­tıktan sonra sahabeden biri: "Ey Allah'ın Rasûlü, Ölüm meleği kimin başına gelse o kişi korkar, titrer" deyince Allah Rasûlü: "Allah, iman edenleri, dün­yada da ahirette de sağlam sözde sabit kılar. Zalimleri de saptırır. Allah, di­lediğini yapar" âyetini okudu.

Kabir azabı, uzunca olan Berâ b. Âzıb[346] hadisinde şöyle anlatılır: "Kâfir bir kimse dünyadan ayrılıp ahirete gideceği zaman ellerinde demir çengeller olan melekler gelir." Berâ hadisi: "Sonra ruhu kabirdeki bedenine gönderi­lir" bölümüne kadar rivayet eder. Başka bir rivayette "kişi kâfir ise Ölüm me­leği gelir, başına oturur" şeklinde geçmektedir. Bu rivayet şöyle devam eder: "Bu kötü ruh kime aittir? der. En kötü ismini kullanarak, "fülanca adamdır" derler. Ruh dünya semasına varınca, semanın kapısı kapanır ve kafasına gökten taş atılır." Kasûlullah, bu kısmı anlatınca şu âyeti okudu: "Kim Al­lah'a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir." [347] Bu âyeti okuduktan sonra Al­lah Rasûlü sözünü şöyle sürdürür: "Ruhu, cesedine gönderilir, Azarlayıcı iki tane korkunç melek gelir, azarlayarak yanı başına otururlar. Adama sorar­lar: "Rabbin kim? Adam: "Ne? Bilmiyorum ki" der. Melekler de: "Demek bil­miyorsun" derler. İkincisinde: "Size gönderilen şu peygamber necidir peki?" diye sorarlar. Adam da: "İnsanların O'na peygamber dediklerini duydum, fa­kat ben bilmiyorum" deyince melekler: "Demek bunu da bilmiyorsun?" der­ler. Adamın verdiği cevaplar: "Allah, zalimleri saptırır. Allah dilediğini ya­par" âyetinin gerçekleşmesidir" buyurur.

Kur'ân ve sünnet literatüründe fâcir kesinlikle kâfiri de içine alır. Meselâ âyet-i celîle de: "Salihler, nimeti çok olan cennettedirler. Fâcirler ise

kızgın cehennemdedirler" [348] ve "hayır, fâcirlerin kitaplarında cehennem Pe   cesine gidecekleri yazılıdır"[349]buyurulmaktadır. Berâ hadisinin bir rivayetinde de: "Kâfir dünyadan ayrılıp ahirete gideceği zaman, yanlarında ateş-ye Çiseler, katrandan gömlekler olan kızgın korkunç melekler gelirler ve tel1 kızarlar. Adamın ruhunu yaş yünden çok dikenli şişin çıkarıldığı gibi be­li    'nden çıkarırlar ve yerde ve gökte bulunan bütün melekler adama lanet ederler."

Hadis, şöyle de rivayet edilir: "Kabre konan kişi, mezarından ayrılanla­rı ayak seslerini duyar. Kabirde adama şunlar sorulur: "Rabbin kim? Dinin nedir? Peygamberin kimdir?" Buna cevap olarak: (Kabirde yatan kâfir ki­şi) "Bilmiyorum" deyince melekler: "Demek bilmiyorsun" derler. Hadis böy­le sürüp gider. Bunu, Hammâd b. Seleme, Yûnus b. Habbâb'dan, o da Minhal b Amr'dan, o da Zâzân'dan, o da Berâ'dan rivayet eder.

İsâ b. Müseyyeb, [350] Adiy b. Sabit'ten, o da Berâ'dan rivayet ettiği bir ha­diste şöyle anlatılır: "Rasûlullah'la birlikte Ensar'dan birinin cenazesine iş­tirak ettik..." Bu uzun hadisi şöyle sürdürür: "Kâfir bir kimse dünyadan ayrı­lıp ahirete gideceği zaman, yanlarında cehennem kefeni ve tabutu olan bir grup melek ruhunu almak için gelir." Bu kısmı da rivayet ettikten sonra de­vamında: "Ruhu, cesedine gönderilir. Sonra tırnaklarıyla yeri didik didik eden, saçlarıyla arzı iyice karıştıran, sesi şiddetli gök gürültüsünü, gözleri de göz kamaştıran şimşek gibi Münker ve Nekir adında iki melek gelir. Kabirde yatan adama: "Rabbin kimdir?" derler. Adam da: "Bilmiyorumki" deyince kabirden bir ses gelir: "Demek bilmiyorsun?" Sonra kafasına demir çubuk vurulur. Doğuda batıda bulunanlar bir araya gelse buna engel olamaz. Ayrı­ca kemikler birbirine girecek ölçüde kabri de daraltır." Ve hadisin devamı.

Ahmed b. Hanbel Müsned'inde, Ebû'n-Nadr Hâşim b. Kasım, îsâ b. Müseyyeb [351] yoluyla aynı hadisi rivayet etmektedir.

Muhammed b. Seleme, Hasîf, Mücâhid ve Berâ yoluyla gelen bir hadiste de: "Ensar'dan bir adamın cenazesinde iken Rasûlullah çıkageldi." Berâ ha­disi şuraya kadar getirir: "Rasûlullah dedi ki: Kâfir bir kimse kabre konunca Münker ve Nekir adında iki melek gelir. Adama sorarlar: "Rabbin kimdir?" Adam: "Bilmiyorum" deyince melekler: "Demek bilmiyorsun?" [352] derler. Ve hadisin devamını zikreder.

Bilcümle Berâ b. Âzib'dan gelen çoğu rivayette kesinlikle: "Kâfire ge­lince" ibaresi geçmektedir. "Fâcire gelince, münafık ve henüz imandan şüp­heli olana gelince" şeklinde rivayetler olsa da, bu bir kısım râvînin şüphesi-dir. Hadiste Rasûlullah'ın böyle dediğini bilmiyorum demişlerdir.

Hadiste, geçen kâfir ya da fâcir ifadelerini rivayet ederken şüpheye düş­meyenlerin rivayeti  çünkü böyle rivayet edenler çoktur şüpheli rivayet edenlere tercih edilir. Ayrıca bu iki rivayet arasında tenakuz da yoktur. Kâfir gibi münafık da sorguya çekilecektir. Allah, iman edenlere sebat verirken kâfir ve münafık zalimleri saptıracaktır.

Ebû Saîd eî-Hüdrî, Amir Akdi'nin Abbad b. Râsid'den, o da Davud b. Ebî Hind'den, o da Ebû Nadra'dan rivayet ettiği hadiste, her iki rivayeti de birleştirmiştir. Ebû Saîd el-Hüdrî der ki: "Rasûlullah'Ia bir cenazeye iştirak ettik" [353] kısmını zikrettikten sonra, Rasûlullah'tan nakleder: "Eğer kabirde yatan kişi kâfir ya da münafık ise: "Şu adam hakkında ne diyorsun?" diye so­rulur. O da: "Bilmiyorum" der. Anlaşıldığı üzere buradaki sual, kâfir ve mü­nafığa sorulmaktadır. Ebû Ömer'in: "İnkarcı, batıla düşmüş kâfirden, Rabbi ve dini sorulmaz" iddiasına şöyle cevap veririz: "Bu iş böyle değil. Belki de sorguya çekilecekler arasında en önde gelenler bunlardır."

Kur'ân-ı Kerim'de Allahû Teâlâ kâfirin sorguya çekileceğim bildirmiş­tir. O gün onlara seslenerek: "Rasûllerin davetine neyle karşılık verdiniz" de­nir.[354]Diğer bir âyet-i celîlede: "Rabbine yemin olsun ki hepsine yaptıklarından sual soracağız."[355]ve: "Kendilerine Rasûller, gönderilenlere ve Rasûllere soracağız" [356] buyurulmaktadır. Kıyamet günü sorguya çekilecekler, yattıkla­rı kabirlerde nasıl sorguya çekilmesinler. Bu işler, Ebû Ömer'in dediği gibi değildir[357]

.

ONİKİNCİ MESELE

 

MÜNKER VE NEKİR MELEKLERİ SADECE BU ÜMMETİ Mİ

SORGUYA ÇEKERLER, YOKSA BU SORGULAMA DİĞER ÜMMETLER ÎÇÎN DE SÖZKONUSU MUDUR?

 

Birkaç görüş ileri sürülmüştür. Ebû Abdullah et-Tirmîzî der ki: "Kabir suali, sadece bu ümmete mahsustur. Çünkü bizden önceki ümmetlere Rasûller gönderilmiş. Onlar getirilen daveti kabul etmeyince, onlardan yüz çevirmişler ve azaplarının bu dünyada olmasını istemişlerdir. Nihayet: "Se­ni âlemlere rahmet olarak gönderdik"[358] âyetinin gereği olarak, insanlara rah­met olarak Rasûlullah gelince, azabı onlardan engellemiş, İslâm dinini tanıtıncaya kadar onlara kılıçla karşılık vermiştir. Kılıç korkusundan müslü-man olanların imanları, kalplerine yerleşene kadar da onlara mühlet ver­miştir. O halde münafıklar, küfürlerini gizleyip, imanlarını ilan ederek müslümanlar arasında engel olmaktadırlar. Öldükleri zaman melekler, müna­fıkların içinde gizlediklerini açığa vurmak için onları sorguya çekerler. Bu konuda Yüce Allah: "Allah, iyilerle kötüleri birbirinden ayırır. İman eder. Al­lah zalimleri saptırır. Allah dilediğini yapar" [359] buyurmaktadır.

Kurtubî ve İşbîlî gibi alimler buna karşı çıkarak: "Kabir suali hem bu ümmet hem de diğer ümmetler için sözkonusudur" demektedirler.

Ebû Ömer b. Abd'ül-Berr'de kesin bir görüş beyan etmeyerek, Zeyd b. Sa-bit'in Rasûlullah'tan yaptığı: "Bu ümmet, kabirlerinde sorguya çekilecektir" şeklindeki rivayeti, kabir azabının yalnızca bu ümmete mahsus olduğunu göstermektedir. Ama bu kesindir denemez, demektedir. [360]

Kabir sualinin sadece bu ümmete ait olduğunu söyleyenler, Rasû-lullah'm şu kavliyle delil getirirler: "Bu ümmet, kabirlerinde sorguya çekile­cektir ve kabrinizde sorguya çekileceğiniz bana vahyedildi."[361] Bundan, sua­lin bu ümmete mahsus olduğu anlaşılmaktadır. Münker ve Nekir meleklerinin: "Size gönderilen şu adam hakkında ne dersiniz?" sorusuna mü'min t-"Şehadet ederim ki O, Allah'ın kulu ve Rasûlüdür" demesi de bunu yaln Rasûlullah için olduğuna delildir. Diğer hadiste geçen: "Size, benden sorni cak, bana da sizden" kavli de delil olarak kullanılabilir.

Diğer bir kısım âlimler grubu da der ki: "Bu, kabir sualinin diğer ümm ler dışında yalnızca bu ümmete mahsus olduğuna delil olmaz. Çünkü hadi? geçen: "Bu ümmet" ifadesi insanlık anlamına da gelebilir. Nitekim Kur'â nı Kerim'de: 'Terde olan bütün hayvanlar, havada iki kanadıyla uçan bütün kuşlar da ancak sizin gibi bir ümmettir"[362] buyurulmaktadır. Bu açıdan ha' van türünün her bir bölümüne "ümmet" denebilir. Hadiste de: "Eğer köpekler de ümmetlerden bir ümmet olmasaydı, öldürülmelerini emrederdim" [363] buyurulmaktadır. Bir hadiste[364]de anlatıldığına göre Rasûlullah'ı bir karınca ısırır. Bunun üzerine peygamberimiz o bölgenin bütün karıncalarının topla­tılıp yakılmasını emreder. Rasûlullah'm bu davranışı vahiyle düzeltilir: Ha-bibim, seni ısıran tek bir karıncaydı. Sen ise Allah'ı teşbih eden ümmetler­den bir ümmeti toptan yakıyorsun."

Kabir suali, Rasûlullah'm gönderildiği yalnızca bu ümmetle ilgili olma­dığından dolayı, diğer ümmetlerin sorgulanmayacağına dair bir bilgi gelme­miştir. Belki de geçmiş ümmetlerin kabirlerinde sorguya çekildiği bildiril­miş, bu ümmetin diğer ümmetlere olan üstünlüğü nedeniyle sorguya çekil­menin yalnızca geçmiş ümmetlere ait olmadığı bildirilmiştir.

Rasûlullah'm: "Kabirlerinizde sizin de sorguya çekileceğiniz bana va­hiyle bildirildi" sözü de buna delalet eder.

Münker ve Nekir'in: "Size gönderilen bu adam necidir?" sualleri de buna delildir. Allah bilir ya bu, ümmete kabirde sorgulamanın olduğunu haber vermekten ibaretir. Her peygamber, kabirde olacağı bildirebilir. Nasıl ki kıyamet günü sorgulama ve suç isbatmdan sonra günahkârlar azab görecek-lerse, aynı şekilde kabirlerinde de sorgulama ve suç isbatmdan sonra azap göreceklerdir. [365] Allah en iyisini bilir. [366]

 

ONÜÇÜNCÜ MESELE

 

ÇOCUKLAR İÇİN DE KABİR SUALİ VAR MIDIR?

 

Ahmed b. Hanbel'den iki görüş gelmiştir. Tartışmalar bu görüşler etrafinda dönmektedir.                                                     

Kabir sualinin çocukları da içme alacağını söyleyenlerin delili, çocukla­rın cenaze namazlarını kılmanın, onlara dua etmenin meşru olmasıdır. Ma-lik'in Muvatta*mda Ebû Hureyre yoluyla gelen bir hadiste Rasûlullah, bir çocuğun cenazesini kıldıktan sonra: "Allah'ım, onu kabir azabından koru" [367] diye duâ ettiği rivayet edilir. Kabir azabından, sualinden koruması Allah'a duâ etmek, onun da sual vereceğine delildir.

Diğer bir delil Ali b. Ma'bed'in Hz. Âişe'den rivayet ettiği hadistir. Riva­yete göre Hz. Âişe küçük bir çocuğun cenazesini görür ve ağlamaya başlar. Denir ki: "Ey mü'minlerin annesi, niçin ağlıyorsun?" Bu suale karşı Hz. Âişe: "Kabrin sıkacağı şu çocuğa olan şefkatimden dolayı ağlıyorum" [368]der.

Diğer bir delil de Hennad b. Sürâ'mn Ebû Muaviye'den, onun da Yahya b. Saîd'den, onun da Saîd b. Müseyyeb'den, onun da Ebû Hureyre'den naklet­tiği olaydır. "Rasûlullah, hayatında hiç günah işlememiş bir çocuğun cenaze namazını kıldıktan sonra: "Allahım, onu kabir azabından koru" diye duâ et­mesidir.

Diyorlar ki: "Allah, çocukların durumlarını bilmeleri için onları olgunlaştınr, sorulan sorulara cevap vermeleri için onlara ilham verir." [369]

Şu delil de onlara aittir: Rasûlullah'tan gelen birçok hadisler, çocukların ahirette sorguya çekileceklerini ifade etmektedir. İmam Eş'ari Ehli Sünnetten bu görüşü naklettikten sonra: "Ahirette sorguya çekilmeleri, kabirl de de sorguya çekilmelerine engel değildir" [370] der.'

Birinci görüşü kabul etmeyenler de şöyle derler: Sual sorulacak k'  Rasûlü, mürseli akledebilecek seviyede olması gerekir ki "Rasûle ima  ona itaat etti mi, yoksa etmedi mi?" diye sorulsun. "Size peygamber ol gönderilen şu adam hakkında ne diyorsun?" denildiğinde çocuk bunda ? şey anlayamayacaktır. O halde: "Size peygamber olarak gönderilen hakkında ne diyorsun?" diye çocuğa nasıl sorulabilir: Kabirde çocuğa rilse de bilmediği, Öğrenmediği birşeyden sormanın hiçbir anlamı Ahirette imtihan edilmesi bundan farklıdır. [371]Allah, onlara Rasûl gönde akılları olduğundan, gönderilen Rasûle uymalarını emretmiştir. ^ Rasûle tabî olursa onu kurtarır. Asî olanı ise cehenneme atar. Buradaki s gulama, o anda yapmaları gereken bir işten dolayıdır. Münker ve Nekir m leklerinin kabirde yaptığı gibi dünyada yapmış oldukları itaattan ya da is­yandan dolayı yaptıkları sorgulama değildir.

Ebû Hureyre'den gelen rivayette, çocuğun dünyada yaptığı iyilik veya kötülük karşısında ceza görmesi, kabir azabı demek değildir. Çünkü Yüce Allah günahsız kimseleri cezai andırmayacaktır. Belki kabir azabından, iş­lediği bir suçun günahı yoksa, başka bir sebepten dolayı duyulan acı kaste­dilmektedir. Mesela bir hadiste: "Ölü, ehlinin arkasından ağlamasından do­layı azap görür" [372]buyurulmaktadır. Yani işlediği bir günahtan değil de ehlinin ağlamasından dolayı acı çeker. Âyeti celîlede bu husus: "Kimse, kimse­nin günahını yüklenmez" [373] şeklinde açıklanmaktadır.

Rasûlullah'm: "Yolculuk, azaptan bir cüzdür" sözü de buna benzer. Bu­na göre azap ukubetten daha geniş bir manayı ifade eder. Şüphesiz kabirde acılar, kederler ve ateşler vardır. Bunlar çocuk için sözkonusu değil ki çocuk acı çeksin. İşte çocuğun cenaze namazının kılınması Allah'ın bu çeşit azap­tan koruması içindir. Allah en iyisini bilir. [374]

 

 

ONDÖRDÜNCÜ MESELE

 

KAR AZABI SÜREKLİ MİDİR, YOKSA GEÇİCİ MİDİR?

 

İki şekilde cevaplandırırız. Birinci şekil cevap: Bazı hadislerde iki fha arasında azaplarının hafifletileceği bildirilmiştir. Kabirlerinden kalkınca"Vah bize, yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?" [375] derler. Bu âyette de bin sürekli olduğu bildirilmiştir. "Ateş, sabah akşam onlara sunulur." [376] Buhâri'nin Semre yoluyla Rasûlullah'ın rüyası ile ilgili hadis de bu manada­dır, yani: "Kıyamete kadar böyle azap görürler." [377]

Kuruyana kadar iki ölünün azabını hafifleteceği umulan İbni Abbas'tan gelen iki yaş hurma çubuğu ile ilgili hadis de azabın sürekliliğini gösterir. Azabın hafifletilmesi hurma çubukları yaş olduğu müddetçedir.

Rebî b. Enes'in Ebu'l-Aliye yoluyla Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadis­te: "Sonra, başları taşla yanlan bir kavme rastladım. Kafası yazıldıkça yeni-m iyileşiyor. Onlara bu ceza sürekli verilecektir." [378] es-Sahih*te de: "Giydiği iki hırkayla böbürlenerek yürüyen kişiyi Allah'ın yere batırdığı, bu cezanın da kıyamete kadar süreceği" rivayet edilmiştir. [379]

Berâ b. Azib hadisinde kâfir anlatılırken: "Sonra kabrinden cehenneme bir kapı açılır, kıyamet kopana kadar buradan, cehennemdeki yerlerine bakar" buyurulmaktadır. Bunu Ahmed b. Hanbeî rivayet eder. Bazı rivayetlerde de: "Kabrinden cehenneme bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten ce­hennem hüznü ve dumanı gelir." [380]

ikinci şekil cevap: Bir müddet azap gördükten sonra kesilir. Günahla-nyla terazisi hafif gelen bazı günahkâr müslümanlarm günahları Ölçüsünde azap gördükten sonra hafifletilmesi, bu kısım azabı oluşturur. Nitekim günahkâr müslümanlar cehennemde günahları ölçüsünde yandıktan sonra azaptan kurtulacaklardır.

Akraba ve dostlarının yaptığı duâ, verdiği sadaka, istiğfar, gönderdiği Hac ve Kur'ân okuma sevapları da günahkâr mü'mini azaptan kurtarır. Ni­tekim, dünyada yapılan şefaat sayesinde de kişi azaptan kurtulabilir. Ama bu şefaat bazan şefaat olunan kişinin iznine bağlı olmayabilir. İzin verme­den kimsenin şefaat etmesine Yüce Allah müsaade etmez. Yani şefaat oluna­cak kişiye, Yüce Allah merhamet etmek isteyince kişiye şefaat hakkı verir. Verilen bu şefaat hakkından dolayı kişi başka bir şeyle gururlanmamakdır, çünkü bu, şirktir, batıldır. Âyeti celîlelerde: "Allah'ın izni olmadan kimse şe­faat edemez" [381]"Allah'ın razı olduğu kişiler dışında kimseye şefaat edemez­ler" [382] "Şefaat edecek kişi ancak O'nun izninden dolayı şefaat eder", [383] "Al­lah'ın izni olmadan kimsenin şefaati faydalı olmaz" [384]ve: "De ki, bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü de O'nundur." [385]

İbni Ebî'd-Dünyâ, Muhammed b. Mûsâ yoluyla Abdullah b. Nâfi'den şu­nu nakleder: "Medine'li bir adam ölünce, biri rüyasında onu cehennemlikler arasında görür. Haliyle buna çok üzülür. Aradan birkaç saat geçince bunda da onu cennetlikler arasında görür. Ölen kişi sorar: "Sana ne oldu?" Dedim ki: "Seni cehennemlikler arasında gördüm." Dedi ki: "Evet, cehennemliktim. Ama, bizimle beraber salihlerden bir adam gömüldü. O da yakınlarından kırk kişiye şefaat eti. Ben de bunlardandım."

İbni Ebî'd-Dünyâ Ahmed b. Yahya yoluyla bir dostundan nakleder: "Ölen kardeşimi rüyamda gördüm. Ona dedim ki: "Kabre konulunca başın­dan ne geçti?" Dedi ki: "Elinde cehennem topuzu bulunan biri yanıma geldi. Birinin yaptığı dua olmasaydı onu bana vuracaktı."

Ömer b. Cerîr anlatıyor: "Kişi ölmüş bir kardeşine dua edince bir melek bu duayı adamın kabrine götürür ve: "Ey kabirde yatan garib insan. Al, bu kardeşinin sana hediyesidir" der.

dillere sarılmış nur gibi tabaklar içinde bize sunuldu." Ona dedim ki: "Bu na­sıl olur?" Dedi ki: "Hayattaki mü'minlerin duası böyledir. Ölülere dua ettik­leri zaman duaları kabul edilir. Bu dualar, ipek mendillere sarılı olarak nur­dan tabaklar içinde ölülere sunulur ve "al, bu falancanın sana hediyesidir"

denir.

İbni Ebî'd-Dünyâ, Ebû Ubeyd b. Bahîr yoluyla bazı dostlarından nakle­der: "Ölümünden sonra bir kardeşimi rüyamda gördüm. Dedim ki: "Hayatta olanların duası size ulaşıyor mu?" Dedi ki: "Evet, Allah'a yemin olsun ki nur gibi yükselerek adamı sarar." [386]

İnşaallah bu sorunun uzun cevaplarını, ölülerin, hayatta olanların hedi­yelerinden faydalanması babında zikredeceğiz. [387]

 

ONBEŞİNCİ MESELE

 

KIYAMETE KADAR RUHLAR NEREDE KALACAK?GÖKTE Mİ YOKSA YERDE Mİ? CENNETTEMİ YOKSABAŞKA YERDE Mİ? DÜNYADAKİ BEDENLERİN DIŞINDABAŞKA BEDENLER İÇERİSİNDE Mİ NİMET YA DA AZAP GÖRECEK YOKSA MÜCERRED (SOYUT) HALDE Mİ BULUNACAK?

 

 

 

 

Böyle önemli bir konuda âlimler, farklı birtakım görüşler ileri sürmüş­lerdir. Oysa ki buna ancak vahiyle ulaşılabilir. Bir kısım âlim, şehidlerden olsun veya olmasın mü'minlerin ruhlarının eğer büyük günah ya da ödemele­ri gereken borçları yoksa Allah'ın huzurunda cennette olduklarını söylemiş­lerdir. Büyük günah ve din dışındaki günahlarını Rabb'ları affedip onlara merhamet etmesiyle bu gerçekleşir. Ebû Hureyre ve Abdullah b. Ömer'in gö­rüşleri budur.

Diğer bir kısmı, mü'minlerin ruhlarının, cennetin kapısına yakın bir yerde olduklarını, cennetten de nimet ve rızıklarmın geldiğini ileri sürmüş­tür.

Diğer bir kısmı da, bu ruhların kabirlerinin ucunda olduğunu ileri sür­müştür.

İmam Malik der ki: "Bana ulaştığına göre ruh salıverilmiştir. İstediği ye­re gider."

Ahmed b. Hanbel oğlu Abdullah'ın haber verdiğine göre demiş ki: "Kâfirlerin ruhları cehennemdedir. Mü'minlerin ruhları ise çenettedir." [388]

Ebû Abdullah b. Mendeh bir kısım sahabe ve tabînden şöyle dediklerini nakleder: "Mü'minlerin ruhları Allah katındadır." Sahabe ve tabiin bu ka­darla yetinip, daha fazlasını söylememiştir. Ebû Abdullah b. Mendeh der ki: "Sahabe ve tabînden bir kısmının şu sözü nakledilir: Mü'minlerin ruhları cennet havuzlarmdadır. Kâfirlerin ruhları ise Hadramevt'te bulunan Ber-hut kuyusundadır."

SafVan b. Amr anlatıyor: "Yeman'm babası Amir b. Abdullah'a "mü'min­lerin ruhları bir araya gelebilir mi?" diye sordum da dedi ki: "Arz hakkında

Yüce Allah Tevrat'tan sonra Zebur'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak diye yazmıştık" [389]buyurcnaktadır. İşte Allah'ın zikrettiği bu arz da di­riliş gününe kadar mü'min ruhlar toplanacaktır" dedi. Dediklerine göre bu arz, dünyada Allah'ın salih kullarına varis kılacağı arzdır. Ka'b der ki: "Mü'minlerin ruhları yedinci kat semâda iliyyûndadır. Kâfirlerin ruhları ise yedi kat yerin altında, şeytan ordusunun altındaki vadidedir."

Bir kısmı da: "Mü'minlerin ruhları zemzem kuyusundadır. Kâfirlerin ruhları ise (Hadramevt'te bulunan) Berhût kuyusundadır" demektedir.

Selmânî Farisî der ki: "Mü'minlerin ruhları yerde bir berzahtadır. Dile­dikleri yere giderler. Kâfirlerin ruhları ise cehennemin vadisindedir. O'ndan gelen başka bir ifadede: "Mü'minlerin ruhları Hz. Adem'in sağındadır. Kâfirlerin ruhları ise sol tarafindadır."

Bundan başka İbni Hazm gibi bazıları da: "Ruhlar, bedenler yaratılma­dan Önce nerede iseler, bedenden ayrıldıktan sonra da yeniden oraya gider­ler" demiştir.

Bu sözünü delillendirmek amacıyla, İbni Hazm der ki: "Ruhların yeri ko­nusunda söylediklerimiz Allah ve Rasûlü'nün söyledikleridir; başkası değil. En açık burhan budur. Yüce Allah âyeti celîlede: "Rabbin, Adem oğulların­dan, onların bellerinden zürriyetini almış ve: "Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim?" diye onları kendilerine şahit tutmuştur. "Evet, buna şahidiz" dediler. Kıyamet günü biz bundan gafildik diyemezsiniz" [390]ve "sizi yarattık. Sonra si­ze biçim verdik ve meleklere: Ademe secde edin dedik" [391]buyurulmaktadır. Âyetlerden, Allah'ın ruhları bütün olarak yarattığı anlaşılmaktadır. Rasûlullah'tan gelen haberler de bu doğrultudadır: "Ruhlar, [392] toplanmış as­kerlerdir. Tanışanlar birleşirler, tanışamayanlar ise ayrılır" hadisi bunlar­dan biridir. Yüce Allah, meleklere Âdem'e secde etmelerini emretmeden ön­ce biçimlendirilmiş akıllı yaratık olan ruha, ubûbiyyetine şahit tutarak on­dan söz almıştır. Bu durumda ruh, henüz bedene girmemiştir. Bedenler su ile toprak arasındadır. Sonra kişinin ölümünden sonra döneceği Berzah'ta Allah'ın rubûbiyyetini ikrar etmiştir. Sonra Allah, sürekli grup grup ruhlar gönderir, spermadan doğan bedenlere bu ruhları üfürür." Açıklamalarının sonunda şöyle der: "Anlaşıldığı üzere ruhlar, kendilerinin birbiriyle tanışma ve birbirlerinden ayrılma özelliklerini taşıyan bedenlerdir. Gerçekte ruhlar, bilen ve ayırandır. Bu nedenle Allah, onu dünyada dilediği gibi dener; sonra onu öldürür. Bedenden ayrılan ruh, Rasûlullah'm İsrâ gecesi dünya semâ­sında mutlu ruhları Âdem'in sağında, mutsuz ruhları ise solunda gördüğü yer olan Berzah'a döner. Bu, unsurlar dağılırken olur. (Yani anâsırı erbaa denen temel dört esas özelliklerini kaybettiğinde. Bunlar toprak, su, ateş ve havadır, ç.) Cennete ilk girecek ruhlar peygamberlerin ve şehidlerin ruhları-Muhammed b. Nasır el-Mervezî de, İshak b. Râhûye'den sözünü ettiği­miz şeyin aynısını nakletmiştir. İlim ehli bu konuda icma etmiştir.

İbni Hazm der ki: Tüm müslümanlarm görüşü bu olduğu gibi Allah'ın âveti de bu manadadır. Bu âyetler şunlardır: "Amel defterleri sağ tarafların­dan verilenler ne mutludurlar. Amel defterleri sollarından verilenlerse ne mutsuz insanlardır. Ve o amelde inançta ileri gidenler de. İşte o Allah'a yak­laştırılanlar, nimet cennetlerindedirler. Çoğu öncekilerden, birazı da o son­rakilerden altın ve cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler" [393]ve "eğer o can Allah'a yaklaştıranlardan ise O'na rahatlık, güzel rızık ve nimet cenneti vardır." [394] Ruhlar, bedenlere üfürüldükten sonra yeniden Berzah'a dönen bü­tün ruhlar gelene kadar burada kalırlar. Kıyamet kopunca Yüce Allah, ruh­ları tekrar ait oldukları bedenlere gönderir. İşte yaratıkların hesap verdiği ikinci hayat budur. Hesaptan sonra bir kısmı ebedî olarak cennete, bir kısmı da ebedi olarak cehenneme gider.[395]

Ebû Ömer Abd'ül-Berr der ki: "Şehidlerin ruhları cennettedir. Çoğu mü'minlerin ruhları ise kabirlerinin uç noktasındadır" sözünü naklettikten sonra (ileride) delillerini de açıklayacağız.

İbni Mübarek, kendisine mücahitlerin ruhlarından sorulan İbni Cü-reyc'in şu sözünü nakleder: "Mücahitlerin ruhları cennette değildir. Ama cennet meyvelerinden yerler, cennet kokularını koklarlar."

Muâviye b. Salih anlatıyor: İbni Şihâb, Saîd b. Süveyd'e9 mü'minlerin ruhlarından sorar. Muâviye b. Salih derki: "Bana ulaştığına göre şehidlerin ruhları arşta uçan yeşil renkli kuşlar gibidir. Sabah akşam cennet bahçeleri­ne giderler, hergün Rabb'lerinden selam alırlar."

Ebû Ömer b. Abd'ul-Berr, îbni Ömer'den [396] gelen hadisin yorumunda der ki: "Biriniz ölünce, eğer cennetliklerdense sabah akşam cennette kalacağı yer ona gösterilir. O cennetliklerden olur. Yok eğer cehennemliklerden ise ce­hennem ehliyle beraber olur ve "burası, kıyamet günü Allah seni diriltene kadar kalacağın yerdir" denir. Abd'ul-Berr der ki: "Ruhların kabir uçlarında olduğunu söyleyenler bu haberle istidlal etmişlerdir. Kanaatlarm en doğru­su da budur. Allah en iyisini bilir, konuyla ilgili hadisler arasında gelişi, nak­li, en sağlam olanı bu hadistir."

Kanaatıma göre ruhların kabirleri kenarında olması bazı zamanlar için sözkonusudur. Her zaman zorunlu olarak kabirleri ucunda olacaklar, ora­dan hiç ayrılmayacaklar anlamına değildir. Nitekim İmam Malik de: "Bize ulaştığına göre ruhlar, istedikleri gibi dolaşacaklardır" demektedir.

Mücâhid de şöyle der: "Ölüler mezara konulduktan sonra ruhlar yetj4 gün kabir uçlarında beklerler. Buradan ayrılmazlar." Allah, iyisini bilir.

Bir kısım âlim de der ki: "Ruhun yeri, sadece yok olmaktır." Bu görüş-"Ruh, hayat gibi, idrak gibi bedenin arazlarmdandır. Bedenin Ölmesiyle be­raber varlığı bedene bağlı diğer arazlar gibi ruhlar da ölür" diyenlerin görü­şüdür. İleride inşaallah açıklayacağınız gibi bu, Kur'ân, sünnet naslarına ve sahabe ile tabiinin icmâ'ına aykırıdır. Bu sapıtmış fırkaya göre Ölümden son­ra ruhlar, mahza yokluğa gireceklerdir.

Şöyle diyenler de olmuştur: "Bedenden ayrılan ruhlar, dünya hayatında kazandığı özelliklerine, ahlakına uygun olan bedenlere giderler. Böylece her ruh, kendini şekillendiren hayvanların bedenlerine girerler. Dolayısıyla yır­tıcılık özelliğine sahip ruhlar, yırtıcı hayvanların bedenlerine, köpek ruhuna münasib ruhlar köpeklere, bebimî ruhlar behîmî hayvanlara, alçak ve sefil ruhlar da haşerelerin bedenlerine girerler." Bu görüş meâdı inkâr eden tenâsuhçularm görüşüdür, Müslüman âlimlerin görüşlerinden oldukça uzaktır.

Bedenlerin ölümüyle bedenlerden ayrılan ruhların gidecekleri yer ko­nusunda kısaca bildiklerim bunlardır. Bütün bunları başka bir kitapta top­lamak kolay olmadı. Şimdi her görüşün dayandığı delili, bunlardan yanlış ve Kitab'la, Sünnete uygun olan doğru olanı açıklayacağım. Allah'tan yardım etmesini isterim. Başarı Allah'tandır. [397]

 

FASIL

 

Bedenden ayrılan ruhun, cennette olduğunu söyleyenler, şu âyeti delil gösterirler: "Eğer o can Allah'a yaklaştıranlardan ise ona, rahatlık, güzel n-zık ve nimet cenneti vardır."  [398]Allah Teâlâ, ölümle bedenden ayrılan ruhu böyle anlatmıştır. Ayrıca ruhu üç kışıma ayırmıştır. Bunlardan biri nimet cennetinde olan Allah'a yaklaştıran ruhlar. Diğeri, sağ tarafta olanlar. (Amel defteri sağ tarafından verilenler.) Bunların müslüman olduğu doğru­lanmış ve kabir azabından kurtulmuşlardır. Sonuncusu ise yalanlayan, sa­pıtmış ruhlar. Bu ruhlar ise kaynar su içirildikten sona Cahîm cennetine atı­lacaklardır. Diyorlar ki: Bu, kesinlikle ruhun bedenden ayrılmasından son­ra olacaktır. Çünkü Allah Teâlâ sûrenin başında (Vakıa sûresinin başında) bu ruhların kıyamet günü ne halde olacaklarını bildirdikten sonra, Ölümden ve dirilişten sonra ne halde olacaklarım da bildirmiştir.

İleri sürdükleri delil şu âyettir: "Ey mutmain olan nefis! Rabbin senden, sen de O'ndan razı olarak O'na dön. Kullarımın arasına katıl ve cennetime gir." [399] Sahabe ve tabiinden birçokları bu hitabın ruha dünyadan ayrılırken söyleneceğini, ölüm meleğinin de kişiyi bununla müjdeleyeceğini ifade et­miştir. Bu, "ruha kıyamet günü bu hitap yapılacaktır" diyen kişinin sözüne aykırı değildir. Çünkü hitap, hem ölüm anında hem de diriliş anında yapıla­lı. Müjdeleme ile ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: "Rabbimız Al-»     devip sonra doğru olanların üzerine melekler iner: "Korkmayın, üzül- ^ vaı(iolunan cennetle sevinin" derler." [400] Meleklerin bu inişi ölüm !?' kabirde ve dirilirken olur. Ama ahiretle ilgili ilk müjde ölüm anında "Berâ b. Âzib hadisinde, kişinin ruhunu alırken meleğin: "Seni, rahatlık- ffüzel rızıkla (cennet rızkıyla) müjdelerim" dediği yukarıda geçti. ' kinci delilleri, imam Malik'in el-Muvatta'mda İbni Şihâb yoluyla Ab-hman Malik'ten gelen rivayettir. Abdurrahman b.

Ka'b. Malik'den Rasûlullah'm şöyle dediğini nakleder: "Mü'min kişinin ruhu cennet ağacına konmuş bir kuştur. Allah, diriliş günü onu yeni bir ha­ta döndürene kadar orada durur." [401] Ebû Ömer der ki: "İmam Malik'in bu rivayetinde sözkonusu hadisi Zührî'nin, Abdurrahman b. Ka'b b. Malik'ten duyduğu açıklanmaktadır. Aynı şekilde Yunus da Zuhri'den şöyle dediğini nakleder: Abdurrahman b. Ka'b b. Malik'in, babasından şu hadisi naklettiği­ni duydum. Yine Evzaî'de, Zührî'nin Abdurrahman b. Ka'b'dan duydum de­diğini nakleder: Mulîammed b. Yahya ez-Zühelî bu hadisi, Şuayb b. Ebû Hamza, Zühri'nin kardeşi Muhammed ve Salih b. Keysar'm Zührî yoluyla Abdurrahman b. Ka'b b. Malik ve dedesi Malik'ten rivayet ettiğini ve hadis­teki inkıtâdan dolayı illetli saymış, hadisi münkati kabul etmiştir. [402] Salih b. Keysan, İbni Şihâb yoluyla Abdurrahman'dan şunu nakleder: "Bana ulaştı­ğına göre Ka'b b. Malik hadis rivayet ederdi." Zühelî der ki: "Bizim bildiğimiz bu hadisin, Salih'in Şuayb yoluyla Zührî'nin yeğeninden rivayet ettiği hadi­se benzemektedir." Zühelî, bu konuda Malik ve Evzaî'yi haklı bulan diğer muhaddislere karşıdır. Ebû Ömer der ki: "Bu hadisi, Zührî'nin Abdurrah­man b. Ka'b b. Malik yoluyla babasından rivayet ettiği konusunda İmam Ma­lik, Yunus b. Yezid ve Evzaî aynı görüştedirler. Tirmizî ve diğerleri de bunu sahih saymışlardır.

Ebû Ömer der ki: "Muhammed b. Yahya'nın bu sözü bence birşey ifade etmez. Elinde hiçbir delil yoktur. İmam Malik'in, Yunus b. Yezid'in, Evzaî ve Muhammed b. İshak'm ittifak ettikleri görüş daha doğrudur. Bunların gö­rüşlerine, rivayetlerine nefis daha yatkındır. Hafızaları, sağlamlıkları sözkonusu hadiste bunlara karşı olanların hanzalarıyla kıyasîanarnaz." Muhammed Zühelî der ki: Ali b. Medînî'den duydum: "Ka'b'm beş çocuğu var. Bunlar*Abdullah, Ubeydullah, Ma'bed, Abdurrahman ve Muhammed'dir. Zühelî der ki: "Babasının gözü kör olunca, onu gezdiren Abdullah b. Ka'b'dan Zührî hadis duymuştur. Abdurrahman b. Abdullah b. Ka'b'dan da badis duy­muş; Beşîr b. Abdurrahman b. Ka'b'dan da rivayet etmiştir. Abdurrah­man'dan hadis duyduğuna katılmıyorum." Eğer Zührî, İmam Malik'in de ay­nı görüşte olanların dediği gibi Abdurrahman'ın babasından rivayet ettiği hadisi duymuşsa bunda bir anlaşmazlık yoktur. Yok eğer Şuayb ve berabe­rinde olanların dediği gibi Abdurrahman hadisi dedesinden almışsa, bu du­rumda da sözkonusu cennetle, hadis mürseldir, diğer yolla ise mevsûldur. Bunu mevsûl hadis sayanların sayısı mürsel sayanlardan az olmadığına gö­re, her ne kadar Buharî ve Müslim [403] rivayet etmemiş olsalar da hadis sahih hadislerdendir.

Ebû Amr der ki: Rasûlullah'ın: "Mü'mİnin nesemesi" sözünden maksadı burada ruhtur. Rasûlullah'ın aynı hadisi buna delil olur. Buyuruyor ki: "Al­lah, diriliş günü onu (ruhu) bedenine döndürene kadar..." [404] Denildi ki: "Neşeme ruhtur, nefis ise bedendir." Bu kelimenin asıl manası insanın zatıdır. Ruha, neşeme denmesinin nedeni Allah en iyisini bilir insan hayatı­nın ruha bağlı olmasıdır. Ruh bedenden ayrılınca, beden yok olur veya yok kabul edilir. Nesemeden maksadın bizzat insan olduğuna Rasûlullah'ın: "Kim mü'min bir nesemeyi (inşam) azat ederse" sözüdür. Bu manada Hz. Ali de: "Taneyi başağından çıkaran, insana da şifa veren..." Şair de der ki:

"İnsanlar üzerlerindeki tozları çırparken hesap gününden korkman ne büyük şeydir." Yani insanlar kıyamet günü kabirlerinden kalkarlark­en senin hesaptan korkman büyük bir şeydir. Halil b. Ahmed der ki: "Neşeme, insan manasınadır." Başka bir sözünde de: "Neşeme, ruh­tur. Nesim ise rüzgârın esmesidir." Rasûlullah'ın kavlindeki lafzının lâm'ı çoğunlukla fetha okunmuştur. Zammeli okunması halinde de aynı manaya gelmekte. Yani yemek ve otlanmak.* Mesela şöyle denir: (cennet meyvelerinden yeyip ağaçları arasında gezersin), yemek ve otlanmak manasına gelir. Mesela arab birine dersin ki: (Bugün ne yedin.) Rebf b. Ziyad, atı şöyle anlatır:

"At sürüleri, ahırlarında yem yememişler ki dişi ve erkek yavru­larına yeterince süt versinler." A'şâ da:

"Çöller, kalkanın sırtı gibi verimsizdir. Hayvanların yediği bitki yap­rakları terslerinden başka, orada birşey yoktur" şeklinde anlatmıştır.

Ben derim ki: Hz. Aişe'nin sözü de buna misal olabilir. Hz. Aişe der ki:

Yani, "Kadınlar zayıf iken henüz et onları kapamamış (çünkü) onlar yalnızca seçkin yemeklerden yiyorlardı."tur. Bu ise nefis ile kalbi gıda ile birbirine bağlayan şeydir.

Rasûlullah'ın şu hadisinin ne manaya geldiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: "Gerek şehidlerden olsunlar gerek şehidlerden olmasın­lar, bütün mü'minlerin ruhları [405] eğer cennete girmelerini engelleyecek bü­yük günahları ya da borçları [406]yoksa, cennette Allah katında bulunurlar. Al­lah'ın affı ve merhameti onlar üzerine olur."

Bu hadisten, şehidlerle, şehid olmayanların birbirinden cennette fark­sız olduklarını çıkarmışlardır.

Ebû Hureyre'den rivayet edilen: "Salih kimselerin ruhları illiyyûndadır. Fâcirlerin ruhları ise cehennem vadisindedir" hadisiyle de mü'min ruhların cennette olacağına delil getirmişlerdir. Buna benzer bir hadis de Abdullah b. Amr'dan rivayet edilmiştir. Ebû Amr der ki: "Bu görüş, sahihliğine dil uzatı-lamayacak bir hadis-i şerife karşıdır. Hadis şudur: "Sizden biri ölünce, sabah akşam kalacağı yer ona gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise cennet ehline, yok eğer cehennemliklerden ise cehennemliklerin arasına katılır. Ona denir ki: "Kıyamet günü Allah seni oraya gönderene kadar kalacağın yer burasıdır." [407]

Kimi âlimler de şöyle der: "Bu hadisin manası yalnızca şehidlerle ilgili­dir. Kur'ân ve sünnet bunu desteklemektedir. Meselâ, âyet-i celîlede: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma, hayır onlar Rabbleri katında rızıklan-maktadırlar. Allah'ın fazlıyla kendilerine verdiklerinden sevinçli ola­rak..." [408] buyurulmaktadır.

Diğer delillere gelince: "Bakiye b. Muhlid [409] yoluyla Ebû Saîd el-Hüdrî'den merfû olarak rivayet edilen şu hadisi şerifi: "Şehidler sabah ak­şam (Rabbleri katında) rızıklandırılırlar. Sonra kalacakları yer arşa asılı kandillerdir." Allah Teâlâ onlara der ki: "Size verdiğim bu nimetten daha bü­yük bir nimet biliyor musunuz?" Onlar da: "Hayır. Ama, Senin yolunda bir daha savaşıp öldürülmemiz için ruhlarımızı bedenlerimize göndermeni ar­zularız" derler. [410] Râvî bu hadisi Hennad'dan İsmail b. el-Muhtar yoluyla Atiyye'den de rivayet etmiştir.

İbni Abbas'tan gelen hadis şöyle sürer: İbni Abbas der ki: "Rasûlullah (SAV) şöyle buyurmaktadır: Uhud günü öldürülen kardeşlerinizin ruhlarını Allah Teâlâ, yeşil renkli kuşların karınlarına koyar, böylece cennet nehirle­rine uğrar; cennet meyvelerinden yer ve arşın gölgesinde yumuşak altından yapılmış kandillere inerler. Yediklerinin, içtiklerinin ve konuşmalarının ta­dını çıkarınca: "Cihatı bırakmamaları ve harpten yüz çevirmemeleri için şu anda cennette rızıklandığımızı, hayatta olan kardeşlerimize kim ulaştırır" derler. O zaman Yüce Allah (cc): "Sizin bu haberinizi ben ulaştırırım" dedi ve şu âyeti indirdi: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Hayır, on­lar Rabbleri katında rızıkl anmaktadırlar." [411] Bu hadis Ahmed'in Müsned'i ile Ebû Davud'un es-Sünen'inde vardır.

A'meş'in Abdullah b. Mürre yoluyla Mesrûk'tan rivayet ettiği hadis de böyledir. Mesrûk anlatıyor: Abdullah b. Mes'ûd'a Yüce Allah'ın: "Allah yo­lunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Hayır, onlar Rabbleri katında rızık-îandırılmaktadırlar" âyetinden soruldu da O şöyle dedi: "Aynı şeyi biz de Rasûlullah'a sormuştuk da O şöyle demişti: Mü'minlerin ruhları, cennette dilediği gibi dolaşan, sonra da şu kandillere varan yeşil renkli kuşun kanun­dadırlar. Allah (cc) bunu bildiği için bu ruhlara: "Arzuladığınız başka bir şey var mı?" diye sorar. Ruhlar der ki: "Cennette dilediğimiz gibi dolaştıktan son­ra daha neyi arzulayalım" Bu sual üç defa tekrarlanıp onlar sualden kurtula­mayacaklarını anlayınca: "Ey Rabbimiz, ruhlarımızı bedenlerimize gönder-sen de senin uğrunda bir daha savaşıp öldürülsek" derler. Yüce Allah (cc) cennetle ilgili bir istekleri olmadığını anlayınca onları bırakır." Hadis, Müs­lim'de mevcuttur. [412]

Ben derim ki: "Enes'ten gelen bir hadiste, Berâ'nın kızı Ümmü Harise bint Sürâke diye bilinen Ümmü'r-Rebî Rasûlullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, bana Harise'den haber vermez misin? (Harise, Bedir günü, aldığı si­yah bir ok yarasından Ölmüştü.) Eğer şimdi O cennette ise ne yapayım, sab­rederim. Yok eğer başka bir yerde ise durmadan ağlarım" der. Bunun üzerine Rasûlullah: "Bak Ümmü Harise, O cennettedir. Oğlun ise Firdevs-i â'lâdadır" buyurdu.[413]

Bakiye b. Mühlid yoluyla Yahya b Abd'ül-Hamid'den, o da ibni Uyeyne-jen o da Ubeydullah b. Ebî Yezid'den şu hadis nakledilir: "Ubeydullah, îbni Abb'as'ın şöyle dediğini duyar: Şehidlerin ruhları, yeşil renkli kuşların karnında, cennet meyvalanndan yiyerek dolaşır." [414]

Ma'mer, Katâde'den şunu nakleder: "Bize ulaştığına göre şehidlerin ruhları, beyaz kuş suretinde cennet meyvelerinden yerler."

Ebû Âsim en-Nebil, Sevr b. Yezid'den, o da Halid b. Ma'dân'dan, o da Ab­dullah b. Ömer'den şöyle dediğini nakleder: "Şehidlerin ruhları, sığırcık kuş­larına benzer kuşlar olarak birbirleriyle tanışırlar ve cennet meyvelerinden rızıklanırlar." [415]

Ebû Ömer der ki: "Bütün bu eserler, bu ruhların sadece şehid ruhları ol­duğunu göstermektedir. Anlaşıldığına göre bir kısmı kuş suretinde, bir kıs­mı kuşların karnında, bir kısmı ise yeşil renkli kuşlar gibidir. Allah (cc) en iyisini bilir ya, bana doğru gelen görüş, Ka'b b. Malik'in hadisinde geçen: "Mü'minin ruhu uçan bir kuş gibiüir" hadisine uygun olan kuş gibidir ya da kuş suretinde diyen kimsenin görüşüdür. Çünkü Rasûlullah, ruhların kuşların karnında olacağını bildirmemiştir.

îsâ b. Yunus İbni Mes'ûd'dan gelen hadisi A'meş, Abdullah b. Mürre'den, o da Mesrûk'tan, o da Abdullah'tan: 'Yeşil renkli kuş gibidir" şeklinde riva­yet etmiştir.

Ben derim ki: "Sahih'ül-Müslim'de de: "Şehidlerin ruhları, yeşil renkli kuşların karmlarmdadır" ibaresi geçmektedir. [416]

Ebû Ömer der ki: "Bu yoruma göre Rasûhıllah'm sözü şöyle olmaktadır: Şehid olarak ölen mü'minlerin ruhu, cennet meyvelerinden yiyen kuşlardır."

Ben derim ki: Rasûlullah'tan gelen: "Mü'minin ruhu, cennet meyvelerin­den yiyen kuşlardır" sözüyle: "Sizden biri ölünce, sabah-akşam ona kalacağı yer gösterilir. Eğer cennetliklerden ise cennetliklerin arasına, yok eğer ce­hennemliklerden ise cehennemliklerin arasına katılır" sözü arasında bir tu­tarsızlık yoktur. Bu hitap, yatağında ölen kişiyle, şehidi içine alır. Nitekim:

"Mü'minin ruhu, cennet ağaçlarından yiyen kuşlardır" hadisi de hem mü'mi-ne hem de şehide şamildir. Sabah-akşam kalacağı yer gösterilince, ruhun cennet nehirlerinde dolaşarak, cennet meyvelerinden yiyeceği ortaya çık. maktadır.

Mü'mine hazırlanmış özel yere, eve kişi ancak kıyamet günü girebilir Aynı şekilde şehidler için Allah'ın (cc) hazırladığı evler, köşkler kesinlikle Berzah'ta kaldığı kandillerden farklı yerlerdir. Arşta asılı kandillerden şe­hidler cennette kalacakları evlere, yerlere bakarlar. Hazırlanmış evlere tam giriş, kıyamet günü olacaktır. Ruhların Berzah'ta cennete girmesi ise kıya­mete girmesinden farklıdır,

Şakî kimseler de buna benzer. Ruhlarına, sabah-akşam cehennemdeki kalacakları yer gösterilir. Kıyamet olunca da Berzah'ta gösterilen yerlerine girerler. Dolayısıyla ruhların Berzah'ta cennet nimetlerinden faydalanması ayrı şeydir, kıyamet günü ait oldukları bedenlerle cennete girmeleri ayrı bir şeydir. Yani, yalnızca ruhun Berzah'ta nimet görmesi, diriliş günü bedenle nimet görmesinden ayn bir husustur, Bu nedenle Rasûlullah: "Cennet ağa­cından yer" buyurmuştur. Ama gerçek yemek, içmek, giyinmek, faydalanm-nak kıyamet günü ruhların bedenlerine dönmesinden sonra olacaktır. Bun­dan da anlaşılıyor ki sözkonusu hadisler birbiriyle çelişmemekte, belki de birbirini desteklemektedir.

Şu görüşe gelince: KaVm sadece şehidlerle ilgili rivayet ettiği hadis, laf­zın delaleti dışında kalanları tahsis etmektedir. Yani umum lafzı, ihtiva etti­ği manaların en azına hamletmektedir. Genel mü'minlere nazaran şehidler küçük bir grubu oluşturmaktadır. Bu nedenle Rasûlullah, gerektiği şekilde iman Özelliğini bu küçük gruba vermiş, şehadet özelliğini vermemiştir. Gör­mez misin Mikdâm b. Ma'di keribe hadisinde, şehidlere mahsus hüküm şe­hadet özeliklerinden dolayı verilmiştir. Sözkonusu hadis şöyledir: "Allah (cc) katında şehidin altı özelliği vardır: Önce kanına bedel günahları affedilir, cennette kalacağı yer gösterilir, iman elbisesi giydirilir, hûr-i Iyn'le evlendi­rilir, kabir azabından korunur, büyük korkudan emin olur, hurilerden yet­miş iki kadınla evlendirilir ve akrabasından yetmiş kişiye şefaat etme hakkı tanınır." [417] Hadisi şerifte Rasûlullah (SAV), şehid için demiştir, mü'min için dememiştir. Kays el-Cüzâmî hadisinde de bu manada "şehidin altı özelliği vardır" buyuruhnustur. Diğer hadisler ve deliller bu mükâfatın şehidlere mahsus olduğuna delalet etmektedir.

İmana karşı verilen mükâfat ise şehid olsun veya olmasın her mü'mini içine alır.

Şehidlerin nzıklandırılması ve ruhlarının cennette olmasıyla ilgili bü­tün naslar, eserler doğrudur ama, başta herkesin kabul ettiği gibi şehid-lerden daha üstün olan sıddıklar olmak üzere diğer mü'min ruhların cennete giremeyeceğine delil olmaz. Bu durumda onlara şöyle demek lazımdır "Peki sıddıklann ruhları hakkında ne dersiniz? Cennette mi yoksa başka bir yerde mi?" Eğer cennette olduğunu söylüyorlarsa ki zaten bundan başkasını söyniezler nasları sadece şehidlerin ruhları için mükâfatın sözkonusu olmadığı açığa çıkar. Eğer cennette değildir, diyorlarsa seçkin sahabilerden

Ebû Bekir es-Sıddîk'ın, Ubey b. KaVın, Abdullah b. Mes'ûd'un, Ebû Derdâ' Huzeyfe b. Yeman'ın ve diğerlerinin ruhlarının cennete olmadığını,âne şehidlerin ruhlarının ise cennette olduğunu söylüyorlar demektirki bu görüşün sakatlığı ortadadır.

' Eğer denirse ki, bu hüküm, sadece şehidlere mahsus ise, bütün bu nas-larda özellikle şehidlerin anılmasına neden nedir? Ben derim ki, burada şe-hadetin değerine ve derecesinin yüksekliğine işaret vardır. Bu ise sadece şe­hidlere mahsustur. Dolayısıyla onlara hakettikleri mükâfatı vermek gere­kir. Berzah'ta, görecekleri nimet yataklarında ölen diğer ölülere nazaran da­ha fazladır. Ama yatağında ölen kişi, şehidlerden daha yüksek bir mertebede ise diğerlerinin tadamayacağı ona mahsus bir nimet vardır demektir.

Allah Teâlâ'nın şehidlerin ruhlarını yeşil renkli kuşları karınlarında kılması da bunu gösterir. Çünkü bunlar Allah yolunda savaşırken vücutları düşmanlarca parçalanmış, Yüce Allah da bu bedene bedel olarak Berzah'tan kıyamete kadar içinde kalacağı daha güzel bedenler vermiştir. Öyleyse veri­len bu bedenlerle nimetleri tatmak, sadece ruhlarla nimet tatmaktan daha zevklidir. İşte bu nedenle mü'min kişinin ruhu kuş suretindedir ya da kuş gi­bidir; şehidin ruhu ise kuşun kanundadır. Her iki hadîsin lafızlannı düşün. "Mü'minin ruhu, kuştur." Şehid olanla olmayan burada müşterektir. Şehidle ilgili olan şudur: "O, kuşun kanundadır." Şehid kimsenin ruhu kuşun kar­nında olunca onun kuş olduğu anlaşılmış olur. —Allah'ın salat ve selamı, ke-lamı'nı bir bir kabul edip, Allah'tan geldiğine inananların üzerlerine ol­sun.— Hadislerin böyle birleştirilmesi, Ebû Ömer'in birleştirmesinden ve "onlann (şehidlerin) ruhlan, yeşil kuşlar gibidir" diye rivayet eden kimsenin rivayetini tercih etmesinden daha iyidir. Yani "O, yeşil kuş gibidir" ve "yeşil kuşlann kannlanndadır" hadislerinden her ikisi de doğrudur, haktır. [418]

 

FASIL

 

Mücâhid'in "Mü'minlerin ruhlan çenette değildir, ama onlar cennet meyvelerinden yerler, cennetin rahatlığını bulurlar" görüşünde, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde geçen İbni İshâk'ın Âsim b. Ömer'den, onun da Mah-mud b. Lebîd'den, onun da İbni Abbas'tan rivayet ettiği hadisle hüccet getir­mektedir. Bu hadiste Rasûlullah (SAV) buyuruyor ki: "Şehidler cennetin ka­pısında yeşil bir kubbede nehrin doğduğu yerde bulunmaktadır. Sabah ak­şam nzıklan cennetten getirilir." [419]

Bu rivayet, şehidlerin ruhlarının cennetle olmasına münafî değildir. Çünkü hadiste geçen nehir zaten cennetten gelmektedir. Bunun yananda rı-zıkları da cennetten geliyor olunca, cennetteki yerlerinde olmasalar da cen­nettedirler demektir. Mücâhid'in kabul etmediği şey her yönüyle tam cenne­te giriştir. Böyle bir ifade bunu diğerinden ayırmak için yetersizdir. En sağ­lam ifade, maksadı ortaya koyan en güçlü ifade, önce Rasûlullah'm sonra da Ashab'm ifadesidir. Zamanımızdan yukarı Rasûhıllah'a doğru çıktıkça şifâ­nın, hidayetin, nurun arttığını; yukarıdan aşağı doğru indikçe de hilekâr­lığın ilmi değeri olmayan söz ve iddiaların çoğaldığını görebilirsin.

Abdullah b. Mendeh anlatıyor: Musa b. Ubeyde Abdullah b. Yezid yoluy­la Ma'rûr'un kızı Ümmü Kebşe'den şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah yanı­mıza gelince Ona bu ruhlardan sorduk. Rasûlullah ruhun durumunu öyle anlatır ki buna dayanamayan ehli beyt ağlar. Rasûlullah'm anlatımı şöyle: "Mü'minlerin ruhları yeşil renkli kuşların karnında, cennet meyveleri yer­ler, cennet sularından içerler. Oradan arşın gölgesinde bulunan kandillere varırlar ve: "Ey Rabbimız, bizi kardeşlerimize kavuştur, va'dettiğini bize ver" derler. Kâfirlerin ruhları ise siyah renkli kuşların karnında cehennem yemeğinden yerler, cehennem suyundan içerler, cehennemde bir kayaya va­rarak: "Ey Rabbİmiz, bizi kardeşlerimize kavuşturma. Bize verdiğin vaîdini de tutma" [420] derler.

Taberânî anlatıyor: Ebû Zûr'a ed-Dimeşkî Abdullah b. Salih'ten, o da Muâviye b. Salih'ten, o da Zamre b. Habîb'den nakleder: "Rasûlullah'a mü'minlerin ruhlarından soruldu. O şöyle cevapladı: "Onlar, yeşil renkli kuşların içinde, cennette diledikleri gibi dolaşırlar." Dediler ki: "Peki ya kâfirlerin ruhları ne durumda?" Rasûlullah: "Onlar da Siccîn'de (cehennem­de bir dere) hapsedilmişlerdir"  [421]karşılığını verdi. Bu hadisi, Ebû'ş-Şeyh, Hi-şam b. Yunus'tan, o da Abdullah b. Salih'ten rivayet etmiştir. Bundan başka Ebû'l-Muğîre de Ebû Bekir b. Ebî Meryem yoluyla Damre b. Habîb'den riva- 1 yet etmiştir.

Ebû Abdullah b. Mendeh Gancâr, hadisini Sevri'den, o da Sevr b. Ye-zid'den, o da Halid b. Ma'dân'dan, o da Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah buyuruyor: "Mü'minlerin ruhları, sığırcık (çekirge) kuşları gibi yeşil kuşların içerisinde cennet meyvelerini yerler." [422] Başkaları da bu hadisi mevkuf olarak rivayet etmişlerdir.

ONBEŞÎNCİ MESELfi

Yezid er-Rakkaşî Enes'ten, Ebû Abdullah eş-Şâmî de Temîm ed-Dârf-den Rasûlullah'm şöyle dediğini naklederler: "Ölüm meleği, mü'minin ruhu-nU dünya semâsına çıkarırken, başta Cebrail olmak üzere, yanlarında semâdan ölen kişinin dostunun haberi dışında başka müjdeler getiren yet-rtûşbin melek onu karşılar. Arşa varınca da Allah'ın huzurunda hemen sec­deye kapanır. Yüce Allah (cc) ölüm meleğine der ki: "Kulumun ruhunu götür, dikensiz kirazların, kökünden tepesine kadar meyva dizili muzların, uzamış gölgelerin ve fışkıran suların arasına koy." Bu hadisi Bekr b. Hüneys, Dırâr h Ainr [423]yoluyla hem Yezid'den hem de Ebû Abdullah'tan rivayet etmiştir. [424]

 

FASIL

 

"Ruhlar, kabirlerinin ucundadır" diyenler, eğer bundan zorunlu, olarak ebediyyen kabir uçlarından ayrılamam alarmı kastediyorlarsa bu, bir kısmı­nı zikretiğimiz, bir kısmını da zikredeceğimiz Kitap ve sünnet naslarında

reddedilen bir hatadır.

Eğer bundan, ruhların bir zaman için kabir uçlarında bulunduğunu ya­hut kabirde ikram görmesi açısından bir mekan olarak gösteriliyorsa bu haktır, ama hiçbir zaman devamlı kalacağı yer kabir uçlarıdır, denemez.

Bu görüşe, Ebû Ömer b. Abd'ül-Berr meyletmiştir. İbni Ömer'den gelen "Sizden biri ölünce, sabah akşam kalacağı yer ona gösterilir" hadisini yorum­larken: "Ruhların, kabir uçlarında olduğuna inananların istidlal ettiği hadis budur. Haberlerde gelen en doğru görüş de budur. Konuyla ilgili gelen hadis­lerin, hatta kabirlere selam vermekle ilgili hadislerin sabit ve mütevâtir ol­duğunu görmez misin?" demektedir.

Ben derim ki, Abdü'l Berr, mütevâtir hadis ifadesinden yukarıda geçen îbni Ömer'le Berâb, Âzıb hadisini kastediyor olmalıdır. Bu, Berâ hadisinde: "Burası, Allah seni diriltene kadar kalacağın yerdir" şeklinde geçmektedir. Bunun yanında Enes'ten gelen: "Kişi kabre konunca, başından ayrılan dost­larının ayak seslerini duyar," burada kabirde yatan kişinin cennette veya cehennemde kalacağı yeri göreceği belirtilmektedir ve "mü'minin kabri yetmiş zira' genişlerken kâfirin kabri daralır" hadisi; Câbir'den gelen: "Bu Ümmet kabrinde sorguya çekilecektir. Mü'min kabre konduktan sonra dost­ları başından ayrılınca melek gelir..." "O, cennette kalacağı yeri görünce: Bı­rakın da ehlimi müjdeleyeyim" der. Bu durumda da ona: "Otur, burası ebe­diyyen kalacağın yerdir" denir. Ayrıca kabir azabı, nimetiyle ilgili geçen ha­disler ve kabir ehline selam vermek, onlarla konuşmak ve ölülerin ziyaretçi­lerini bilmesiyle ilgili geçen bütün hadisler Abdü'l-Berr'in mütevâtir kabul ettiği hadislerdir [425]

Bu görüşlerin tamamı sahih sünnetlerin, haberlerin reddettiği görüşler­dir. Savunulacak bir tarafı yoktur. İzahını yukarıda yaptık. Ebû Ömer'in sÖzkonusu yaptığı bütün deliller, ruhların naslarda belirtildiği gibi cennette ve refiki a'lâ'daki durumlarıyla ilgilidir, ölünün cennette veya cehennemde kalacağı yeri görmesi, ruhun her zaman kabirde, yahut kabir kenarında ol­duğunu göstermez. Belki bu, ruhun ikram göreceğini, kabir ve ucuyla ilişkisi olacağını gösterir. Yani bir Ölçüde kalacağı yeri gösterilir. Çünkü ruhun bir başka durumu da illiyyûnun tepesinde refîk-i â'lâ'da olmasıdır. Müslüman [426] biri Ölüye selam verince, Allah (cc) mele-i a'lâ'da bulunan ruhu bedene gönde­rerek kendisine verilen selamı almasını sağlar. Çoğu insanın hataya düştü­ğü nokta burasıdır. Onlara göre ruh, bilinen cisimler gibidir. Bir yerde bulu­nunca onun başka bir yerde bulunmasını kabul etmezler. Bu mahza bir ga­lattır. Tam aksine ruh, makamında dururken, göklerin üzerinde bulunan iliyyûnun en üstüne çıkar. Kabre gönderilerek kendisine verilen selamı alır ve selam veren müslümanı da tanır. Rasûlullah'ın ruhu daima refîk-i a'lâda bulunurken Allah (cc) onu, kabre gönderir; kendisine verilen selamı alır, se­lam verenin sesini de duyar. Nitekim Rasûlullah, Musa'yı [427] (AS) altıncı veya yedinci katta kabrinde namaz kılarken görmüştür. Rasûlullah'm bu görüşü, gözün bir yere ulaşması kadar ya süratli hareketinden, varışta olmuştur, ya-hutta kabirde, kenarında bulunan şey, güneşin ziyasının dağılması ve semâda belirmesi şeklinde olmuştur. Hadislerde uyuyan kimsenin ruhunun yedi kat semâyı aştığı, arşta Allah'a secde ettiği, sonra da bedenine gönderil­diği sabit olmuştur. Aynı şekilde ölünün ruhu da yedikat semâya çıkartılır; Allah'ın huzuruna varır, O'na secde eder. Allah'ın verdiği hükme göre görevli melek, Allah'ın ona cennette hazırladığı yeri gösterir. Sonra arza iner. Melek bu kişinin yıkanmasına, taşınmasına ve gömülmesine şahit olur. Bu husus Berâ b. Âzıb hadisinde: "Bedenden ayrılan nefis Allah Teâlâ'nın huzuruna kadar çıkartılır. Yüce Allah ruhu görünce: "Kulumu, illiyyûn cennetine gire­ceklerden yazın sonra da arza götürün" der. Böylece semâdan kabre indirilir ruh. Bütün bunlar, teçhiz ve tedfin müddetinde gerçekleşir. Aynı husus İbni Abbas'tan gelen hadiste de açıklanmıştır. İbni Abbas der ki: "Ölünün yıkan­ması kefenlenmesi bitene kadar semâya çıkarılan ruh indirilerek yeniden yı­kanmış cesede, kefene konur." [428]

Ebû Adullah b. Mendeh, îsâ b. Abdurrahman'dan [429], o da İbni Şihab'dan, o da Âmir b. Sa'd'dan, o da İsmail b. Talha b. Ubeydullah'tan, o da babasın­dan şöyle dediğini nakleder: "Birgün kabristana gitmek istedim. Kabristana vardım. Karanlık basınca Abdullah b. Ömer b. Haram'm kabrine yaklaştım.

Kabirden o kadar güzel bir Kur'ân sesi geliyordu ki, hayatımda böylesini oymadım. Sabah olunca Rasûlullah'a gittim. Gördüklerimi Ona anlattım, pedi ki: "Allah'ın onların ruhlarını aldıktan sonra, onları zümrüt ve yakut kandillerin içine koyduğunu, sonra bu kandilleri cennetin ortasına astığını; ce olunca ruhlarını fecr doğana kadar bedenlerine gönderdiğini; fecr do­lunca da tekrar cennetteki yerlerine gönderdiğini bilmiyor musun?

Bu hadisi şerifte, ruhların süratli bir şekilde arştan yere indiği, daha sonra da yerden arşa çıktığı belirtilmektedir. Bu nedenle İmam Malik ve bir kısım ulemâ der ki: "Ruhlar salıverilmiştir, diledikleri yere giderler. İnsan­ların, Ölülerin ruhlarını görmesi, onların kendilerine uzak bir yerden gelme­si çoğu insanın bildiği, şüphe etmediği bir gerçektir." Allah en iyisini bilir. Kabir ehline selam verip onlara konuşmak, ruhlarının cennette olmadı­ğına, kabir kenarlarında olduğuna delil olmaz. Mesela, Ademoğlunun efen­disinin ruhu, illiyyûnda refiki a'lâ ile beraber olduğu halde kabrine selam ve­rilir, o da selamı alır. Ebû Ömer de şehidlerin ruhlarının cennette olduğunu, kabirlerine selam verilebildiğini kabul etmektedir. Nitekim Rasûlullah, biz­lere kabirlere selam vermemizi öğretmiş, sahabelerin de Uhud şehidlerine selam verdikleri bize kadar ulaşmıştır. Çünkü bu ruhlar, ifade ettiğimiz gibi cennettedirler, diledikleri yerleri gezerler. Ruhların mele-i a'lâ'da iken cen­nette dilediği gibi gezmesini, kabrine verilen selamı duymasını ve verilen se­lama karşılık verebilmesini aklınca zor görme! Ruhun bedende olmayan baş­ka bir özelliği daha vardır. Meselâ Rasûlullah, Cebrail (AS)'ı altıyüz kanatlı olarak görmüştür. Cebrâil'ni kanatlarından [430]ikisi doğu ile batıyı kaplaya­cak kadar büyüktür. Rasûlullah, dizlerini [431] Cebrail'in dizlerinin arasına; el­lerini de Cebrail'in dizlerine koymuştur. Rasûlullah, Cebrail'le buluştuğun­da mele-i a'lâ'da olduğunu, Cebrail'e bu ölçüde yaklaşabildiğini kavrayabile­ceğini sanmam. Bu gibi olayları doğrulamak, fıtratı buna uygun, anlamaya, bilmeye alışık kalplerin işidir. Bunu kavrayamayan bir kalp, vahyi ilahî'nin [432] her gece dünya semâsına yüksek semâdan yanı arştan indiğine hiç iman edemez. Allah (cc) herşeyden yücedir. O'nun yüceliği zâtının gereği­dir. Yüce Allah'ın akşamları ibadet edenlere yaklaşması, kıyamet günü in­sanları sorgulamak için gelmesi, arzın, nuruyla parlaması; arzı dilediği gibi düzeltmek, yaymak, uzatmak, genişletmek ve hazırlamak için gelmesi de böyledir. Nitekim Rasûlullah (SAV): "Rabbin arzda dolaşırken, insanların çoğu uykudayken Rabbini zikrederek sabahla" buyurmuştur. Bu, Allah, semâların ötesinde arşta iken meydana gelmektedir. [433]

 

FASIL

 

Bilinmesi gereken hususlardan biri de, ruhların, güçlülük-zayıflık, bü-yüklük-küçüklük durumlarına göre farklı hallerde olmasıdır. Mesela, bü­yük güçlü ruhta bulunan özellikler diğerlerinde bulunmaz. Buna benzer bir örneği dünyadaki ruhların keyfiyetlerine, kuvvetlerine, yavaşlılıklarına, süratlerine, yardımlaşmalarına göre birbirinden çok farklılıklar arzettiğin-de görebilirsin. Bedenin esaretinden, ilgisinden, meşguliyyetinden kurtulan ruhun tasarrufu, kuvveti, nüfuzu, himmeti ve Allah Teâlâ'ya yükselerek O'nunla ilgilenmesi, bedenin ilgi ve meşguliyyetleri altında ezilmiş, esir ruh­tan çok daha ileri seviyededir. Hakikatte ruh; yüce, temiz, büyük ve yüksek himmetli bir ruh olduğu halde, bedene mahbus iken böyle oluyorsa acaba be­denden ayrıldıktan sonra nasıl olabilir? O halde ruh, bedenden ayrılınca ayrı bir hale, ayrı bir fiile dönüşür.

Bedenden ayrılan ruhların, rüyalarda bedene tekrar dönerek bir kişi­nin, iki kişinin yahut çok az sayıda insanın oldukça kalabalık bir topluluğu hezimete uğratmasıyla ilgili insanların gördükleri rüyalar, tevatür derece­sinde çoktur. Rasûlullah'm, Ebû Bekir ve Ömer'in ruhlarının, mü'minlerin sayısının azlığı ve güçsüzlüklerine rağmen, kendilerinden sayıları ve hazır­lıkları çok olan küfür ve zulüm ordusunu yendikleri, nice rüyalarda görül­müştür.

İşin acaib olan tarafı şudur: Birbirlerini tanıyan, birbirlerini seven mü'min ruhlar, hemen birbirlerine kavuşurlar. Aralarında uzun mesafeler olan ruhlar ise bu uzaklıktan ötürü üzülür, sanki birbirlerinin yakımymış, beraber oturuyorlarmış gibi bunlar da birbirleriyle tanışırlar. Biri diğerini görünce, görmeden Önce onun ruhunu nasıl tanıyorsa, tanıdığı gibi çıkar.

Abdullah b. Amr der ki: "Mü'minlerin ruhları, birbirlerini hiç görmemiş­ler de olsalar bir günlük yoldan sonra birbirlerine kavuşurlar." Bazıları bu­nu, Rasûlullah'tan merfû' hadis olarak rivayet etmiştir.

İkrime ve Mücâhid derler ki: "Kişi uyuduğu zaman, bir sebep, onun ru­hunu, bedenine bağlı olduğu halde alır götürür. Allah'ın dilediği kadar gider. İşte bu durumda uyku hasıl olur. Ruh tekrar bedene dönünce kişi uyamr. Bu, arza düşen güneşin ziyası gibidir. Ziya, her ne kadar arza düşse de herzaman güneşe bağlıdır." Abdullah b. Mendeh bir kısım ilim ehlinden şöyle dedikle­rini nakleder: "Ruh, insanın burun deliğinden ve cesedinden çıkar. Ama her zaman bedene bağlıdır. Ruhun bedenden tamamen ayrılması durumunda, ışığın kaynağından ayrıldığında söndüğü gibi beden de ölür. Ateşin, fitilden yayılmasıyla ışığının oluştuğunu ve evi aydınlattığım görmez misin? Aynı şekilde ruh da uykuda insanın burun deliğinden çıkarak semâya yükselir, birçok beldeyi gezer, ölülerin ruhlarıyla buluşur. Kulların ruhlarıyla görevli melek, kişinin görmek istediği şahsı gösterir. Uyanıkken akıllı, zeki, doğru ve hiçbir batıla itibar etmeyen kişinin ruhuna, rüyasında da Allah m kışının ahlakı ölçüsünde gösterdiği şeyleri doğrulaması bahşedilir. Eğer bu kimse hayatında batılı seven sefih bir kimse ise, uyuduğunda ruhunu meyime göre Allah ona hayır ya da şer bir rüya gösterir. Şöyle ki: "Şeytanın harikaların­dan yahut batıl birşey gördüğü zaman, nasıl ki uyanıkken şeytanın harikası­na, yahut batıla takılıp kalıyorsa, rüyasında da bunlara takılıp kalır. Bunun yanında gördüğü şeyleri akledebilecek kadar kalbine birşey de gelmez. Çün­kü hak ile batıl burada birbirine karışmıştır. Hiçbir rüya tabircisi hak ile ba­tılın birbirine karıştığı bu rüyayı yorumlayamaz.

Bu konuda söylenebilecek en güzel söz budur. Bu görüşler, sahihlerinin ruhu ve hükümlerini iyice bildiklerini gösterir.

Meselâ bir kimsenin, yararına olan ilmi ve hikmeti öğrendikten sonra şarkı gibi, şüphe, yalan yere şahitlik vb. gibi birtakım batıllara, hevalara düştüğünü ve bu batıllara gönlünü açtığım görebilirsin. Bu kimse bu batılla­ra düşmekle öğrendiği ilim ve hikmet boşa çıkar ve hak ile batılı karıştırır. Uyurken, ruhların durumu da böyledir. Bedende iken batıl inanç ve şüphe­lerden haz duyan bu ruhlar, bedenden ayrılınca bu inançlarından dolayı azap görürler; azaplarını, bünyelerinde bulundurdukları iradeler, şehvetler artırır. Bu azaplara bir de ruhun bedeniyle müşterek olarak yaptıkları fiile-rin azabı Allah'ın dilediği ölçüde katılır. İşte Berzah'taki zor hayat ve insanın biriktirdiği azık bunlardan ibarettir.

Batılı sevmeyen, batıla yakın şeylerle ünsiyet kurmayan yüce, zeki nefis ise doğru inançları, nübüvvetin ışığından elde ettiği bilgileri, marifetleri, iradeleri ve temiz gayeleri nedeniyle ikram görür. Yüce Allah da işlediği amelleri karşısında Berzah'ta nimetlerini kat kat artırır. Böylece mü'min ruhun Berzah'ı, cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfırinki ise cehennem çu­kurlarından bir çukur olur. [434]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları Allah katmdadır" diyenler, Yüce Allah'ın: "Bilakis onlar Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar" âyetini desteklemektedirler.

Ruhların, Allah katında olduğunu söyleyenlerin delilleri, Muhammed b. Ishak es-Sâğânî'nin [435] Yahya b. Ebû Bekir'den, onun da Muhammed b. Abdurrahmân b. Ebû Ze'b'den, onun da Muhammed b. Amr b. Atâ'dan, onun da Saîd b. Yesâr'dan, onun da Ebû Hureyre yoluyla Rasûlullah'tan rivayet ettiği şu hadistir: Rasûlullah buyuruyor ki: "Kişi ölünce ruhu, Allah'ın bu­lunduğu kata varana kadar semâya çıkarılır. Ruh eğer günahkar bir kimse­nin ruhu ise semâya çıkartılsa da semâ kapısı ona açılmaz, oradan kabrine döner."

Bu hadisin senedinin doğruluğundan şüphe edilmemelidir. Hadis, Ah-med b. Hanbel'in Müsned'inde ve diğer hadis kitaplarında vardır.

Ebû Davud et-Teyâlisî der ki: "B.ana Hammad b. Seleme, [436] Asım b. Büh-dele'den, o da Ebû Vâil'den, o da Ebû Mûsâ el-Eşarî'den şöyle dediğini nakle­der: "Mü'min kişinin ruhundan misk kokusundan daha hoş koku çıkar. Me­lekler bu ruhu semâya götürünce: "Bu adam kimdir? derler. Melekler de iş­lediği güzel amellerini sayarak şu şu amelleri işleyen fülancamn oğlu fa­lancadır" derler. O zaman: "Size de ona da selam olsun" diye karşılık verirler. Sonra amelinin yükseldiği kapıdan bir üst kapıya çıkarırlar. Bu kişinin ru­hu, güneşin semâları aydınlattığı gibi bütün semâları aydınlatır. Oradan da ta arşa götürürler. Kafir bir kişinin ruhu alınıp semâya çıkarılınca, semâ gö­revlileri: "Bu kimdir?" diye sorarlar. Melekler de en kötü amellerini sayarak: "Şu şu kötülüğü yapmış fülancamn oğlu falancadır" derler. Semâdakiler bu­nu duyanca: "Ona selam olmasın. Derhal onu geri götürün" derler. Bunun üzerine bu ruhu yerin en altına atarlar."

Mülkî b. İbrahim, Davud b. Yezid eI-Evdî  [437]ıden nakleder. Davud b. Yezid der ki: "Âmir eş~Şa*bî, Hüzeyfe b. Yeman'm şöyle dediğini rivayet eder. "Ruh­lar, Allah'ın katında dururlar. Sûra üfürülüne kadar haklarında verilecek kararları beklerler."

Süfyan b. Uyeyne, [438] Mansur b. Safiyye'den, o da annesinden nakleder: İbni Zübeyr'in öldürülmesinden sonra İbni Ömer, mescide kızgın bir şekilde girer. Esmâ'yı dövmeye başlar. Esma'ya der ki: "Allah'tan korkmanı ve sabrı tavsiye ederim. Çünkü bu cüsseler birşey değildir. Allah katında olanlar an­cak ruhlardır." Bunun üzerine Esma: "Bu, sabrıma engel değildir. Yahya b. Zekeriyya'nm başı da İsrailoğullarının bir isyanında kesilmişti" dedi.

Cerîr b. A'meş, [439] Şemr b. Atiyye'den, o da Hilal b. Yûsuftan şöyle dediği­ni nakleder: "Biz, Ka'b, Rebî b. Haysem ve Halid b. Ar'ara ile otururken İbni Abbas geldi ve: "Bu, peygamberimizin amcasının oğludur." Hilal b. Yûsuf an­latıyor: "İbni Abbas, bir müddet oturduktan sonra: "Ey Ka'b, Kur'ân'da bulu­nan dört bilgi dışında bütün bilgileri öğrendim. O dört taneyi bana öğret. Bunlar, İlliyyûn, Sidre-i müntehâ, Siccîn ve Allah'ın İdris hakkında: "Onu yüce bir mekana kaldırdık" [440] sözünün manası." dedi. Ka'b bunları şöyle ce­vaplar: "İlliyyûna gelince bu, mü'minlerin ruhlarım bulunduğu yedinci kat semâdır. Siccîn, kâfirlerin ruhlarının bulunduğu şeytanın cesedi altındaki yedi kat yerin altıdır. Yüce Allah'ın İdris'e (AŞ) karşı: "Biz onu yüce bir meka­na kaldırdık" âyetinin manası şudur: Allah, İdris'e: "Hergün seni Ademoğlu-nun işlediği amel kadar yücelteceğim" diye vahyetti. Bu va'dini gerçekleştir­mek için meleklerden ölüm meleği ile konuştu ve İdris'in amelinin çoğalması için ecelinin uzatılmasını melekten istedi. Bunun üzerine bir melek kanatla­rı arasına alarak, İdris (AS)'ı yedinci kat semâya kadar çıkartır. Ölüm mele­ği, İdris'i taşıyan meleği görünce ne istediğini sorar ve "İdris nerede?" der. Melek de: "Kanatlarım arasındadır" deyince ölüm meleği: "Onun ruhunu ye­dinci kat semâda almakla emrolundum" dedi ve İdris'in ruhunu aldı. Sidre-i Muntehâ ise: "Arşı yüklenenlerin başında bulunan bir ağaçtır ki yaratıkla­rın bilgisi ancak buraya kadar ulaşabilir. Ondan ötesini kimse bilmez. Bun­dan dolayı Sidre-i Münteha denmiştir." (Son bilgi ağacı.)İbni Mendeh der ki: "Aynı hadisi Vehb b. Cerîr babasından; Ya'kub el-Kamî, Şemr'den; [441] Halid b. Abdullah, Avvam b. Huşeb'den, o da Kasım b. Avftan, [442] o da Rebî b. Haysem'den: "Biz Kaş'ın yanında otururken..." şeklin­de rivayet etmişlerdir.

Ya'lâ b. Ubeyd, el-Eclah [443] yoluyla Dahhak'tan şöyle nakleder: "Mü'min kişinin ruhu alınınca dünya semâsına çıkartılır. Allah'a yakın meleklerin eş­liğinde buradan ikinci semâya, üçüncü semâya, dördüncü semâya, beşinci, altıncı ve yedince semâya çıkarlar. Oradan da Sidre-i Müntehâ'ya çıkarlar. Ya'lâ der ki: "Dahhak'a niçin Sidre-i Müntehâ dedin? diye sordum da ceva­bında bana dedi ki: Allahla ilgili kulun bilgileri burada son bulur. Allah daha iyi bildiği halde mü'min ruhunu melekler Allah'a arzederek: "Bu fülanca ku­lundur" derler. Bunun üzerine Yüce Allah bu kişiyi azaptan kurtaran mü­hürlü vesikayı adama gönderir. Kur'ân-ı Kerim'de bu şöyle anlatılır: "Hayır, iyilerin kitabı iUyyûndadır. İliyyûn da nedir? O, Allah'a yakın meleklerin şa­hit olduğu mühürlü bir kitaptır." [444] Bu âyeti celîle: "Ruhlar cennettedir" di­yen kişinin görüşüne aykırı değildir. Çünkü cennet, Sidre-i Müntehâ ile aynı kattadır. Cennet Allah katındadır. Bu ibarelerin sahibi herhalde bu görüşle­ri daha salim daha uygun bulmuştur. Yüce Allah, şehidlerin ruhlarının ken­di katında olduğunu; peygamberimiz de bu ruhların cennette istediği gibi do­laştığını bildirmiştir. [445]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları, büyük bir havuzdadır. Kâfirlerin ruhları ise Had­ramevt'te bulunan Berhût kuyusundadır. Bbû Muhammed b. Hazm der ki: "Bu, Rafizilerin görüşüdür." Ancak bu İbn Hazm'ın dediği gibi değildir. Ehl-i Sünnetten de aynı görüşte olanlar vardır.

Ebû Abdullah b. Mendeh der ki: "Sahabe ve tabiinden rivayet edildiğine göre onlar, mü'minlerin ruhlarının büyük bir havuzda olduğunu belirtmiş­lerdir." Bu bilgileri verdikten sonra, Ebû Abdullah b. Mendeh anlatır: Bize Muhammed b. Yunus, [446] o da Ahmed b. Asım'dan, o da Ebû Davud Süleyman b. Davud'dan, o da Hemmam'dan, o da Katâde'den,o da bir adamdan, o da Saîd b. Müseyyeb'den, o da Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini nakleder: "Mü'minlerin ruhları büyük bir havuzda toplanır. Kâfirlerin ruhları ise Had­ramevt'te Berhût denilen tuzlu, çorak bir arazîdedir."

Hammad b. Seleme [447], Abdulcelîl b. Atiyye'den, o da Sehr b. Hûşeb'den naklettiğine göre Ka'b, Abdullah b. Amr'ı insanlar etrafında toplanmış, ona soru sorarlarken görür. Soru soranlardan birine yaklaşarak: "Abdullah b. Amr mü'minlerin ve kâfirlerin ruhlarının nerede olduğunu sor!" der. Adam da bunu kabul edince, Abdullah b. Amr'a sorar. Abdullah b. Amr der ki: "Mü'minlerin ruhu büyük bir havuzdadır. Kâfirlerin ruhu ise Berhût'tadır. [Berhût, Hadramevtte kâfir ruhların içerisinde toplandığı bir kuyudur.]

İbni Mendeh der ki: "Bu hadisi Ebû Davud ve diğerleri Abdullah b. CehTden rivayet etmişlerdir. Sonra, Süfyan'm Ferat el-Kazzaz'dan [448], o da Ebû Tüfeyl'den, o da Hz. Ali'den rivayet ettiği hadistir. Hz. Ali der ki: "Yeryü­zünde en hayırlı kuyu zemzem kuyusudur. En şerli kuyu İse Hadramevt'te bulunan Berhût kuyusudur. Yeryüzünün en hayırlı vadisi, Mekke vadisi ve Hz. Adem'in yeryüzüne indiği Hind vadisidir. Yeryüzünün en şerli vadisi ise Hadramevt'te kâfir ruhların bulunduğu ahkâf (rüzgârın oluşturduğu kum tepe) vadisidir.

Yine İbni Mendeh: Hammâd b. Seleme [449] Ali b. Yezid'den, o da Yusuf b. Mihran'dan, o da İbni Abbas yoluyla, Hz. Ali'den şöyle dediğim nakleder: "Yeryüzünün en kötü yeri Hadramevt'teki içerisinde kâfirlerin ruhları bulunan, gündüzleri bile, üzerine atılmış zehirden dolayı kanayan yaradan çıkan kan gibi simsiyah suyu bulunan Berhût denen bir kuyudur."devmenin kafirlerin ruhlarıyla görevli melek olduğunu söyledi. [450]

İsmail b. Ishak el-Kâdî de Ali b. Abdullah'tan, o da Süfyan'dan, o da Ebân b. Tağlib'den şöyle dediğini nakleder: Adamın biri geldi ve: "Bir gece bu böltan biri bana, 'devme'nirî kâfirlerin ruhlarıyla görevli melek olduğunu söyle Süfyan de ki: "Bunu Hadramevt sakinlerine anlattık. Bize dediler ki:"Hiç kimse orada geceleyemez."

Bu görüşle ilgili bildiğim şeyler bunlardan ibarettir. Abdullah b. Amr, genişliğine, güzelliğine benzeterek ruhların kalacağı yeri cabiyeye, yani bü­yük bir havuza benzetiyorsa bu yorum uzak değildir. Yok bundan bilfiil diğer yerler dışında sadece büyük havuzu kastediyorsa biz bunu bilemeyiz. Zaman bunu bize gösterir. Bu bilgiyi Abdullah b. Amr'ın ehli Kitap'tan birinden al­mış olması muhtemeldir. [451]

 

FASIL

 

"Ruhlar yeryüzünde toplanacaktır" diyenlerin ileri sürdükleri: "Tev­rat'ta ve Zebur'da yeryüzüne salih kullarımızın varis olacağını yazmıştık"[452] âyet-i celîlesi, bu düşüncenin hiçbir zaman kaynağı olamaz.

Ayeti celîlede geçen "arz" lafzının manası konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Saîd b. Cübeyr, İbni Abbas'ın şu görüşünü nakleder: "Ayette geçen arz, cennet arzıdır." Birçok müfessir de bu görüştedir, ibni Abbas'tan gelen diğer bir görüşte de: "Allah'ın Muhammed ümmetine fethini nasîb etti­ği arzdır" diye belirtmiştir. Doğru görüş budur. Kur'ân-ı Kerim'de, Yüce Al­lah: "Allah sizden iman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde kendile­rinden öncekileri halife bıraktığı gibi halife bırakacağını va'detmiştir" [453] bu­yurmaktadır. es-Sahih'te geçen bir hadisle de Rasûlullah şöyle buyurur: "Yeryüzü doğusundan batısına kadar bana sunuldu. Ümmetimin idarecisi, bana gösterilen bir kısım yerlere ulaşacaktır." [454]

Müfessirlerden bir kısmı: "Burada sözkonusu edilen yer, Beyt-i Mak-dis'dir" demektedir. Burası, Allah'ın salih kullarının bıraktığı arzdır. Âyet-i celîle sadece bununla ilgili değildir. [455]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları, yedinci kat semâda illiyyûndadır. Kâfirlerinki ise yedi kat yerin altında Siccîn'dedir" görüşüne bir kısım önceki ve sonraki âlimler de katılmışlardır. Bu manada Rasûlullah da: "Ey Allah'ım, refiki a'lâ'ya" [456] diye duâ etmiştir. Yukarıda geçen Ebû Hureyre'den gelen: "Kişi ölünce [457]ruhu Allah'ın bulunduğu kata çıkıncaya kadar, semâya doğru çıkar­tılır" şeklindeki hadisi de bu manadadır. Bunun yanında Ebû Musa'nın: "Ruh arşa kada çıkartılır" sözü; Huzeyfe'nin: "Ruh, Rahman'ın katında bu­lunmaktadır" sözü; Rasûlullah'm: "Şehidlerin ruhları, arşın altındaki kan­dillere sığınırlar" sözü ve Berâ b. Âzib hadisinde zikredilen: "Ruh bir semâ­dan diğer semâya çıkarken o, yedinci kata varıncaya kadar Allah'a yakın me­lekler tarafından karşılanıp uğurlanırlar." Bir rivayette de Allah'a varınca­ya kadar ifadelerin hepsi yine bu mânadadır.

Fakat bu, ruhun devamlı olarak orada kalacağına delalet etmez. Ayrıca ruh, Rabbine arzedilir, hakkında Allah (cc) hüküm serdikten sonra illiyyûna yahut Siccîn'e gidecekler arasında yazılır; sorgulanmak için kabre gönderilir. Sonra ayrıldığı yere yeniden döner. O halde mü'minlerin ruhları merte­belerine göre illiyyûndadır. Kâfirlerin ruhları da kendi mertebelerine göre Siccîn'dedir. [458]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları zemzem kuyusundadır" diyenlerin görüşünü des­tekleyebilecek ne bir kitap, ne bir sünnet, ne de güvenilir bir söz vardır. Çün­kü bu kuyu mü'min ruhları içine alamaz. Ayrıca bu açık sünnetlerde belirti­len: "Mü'minin ruhu [459]cennet ağacından yiyen bir kuştur" hadisine de aykırı­dır.

Velhasıl, bu görüş, ruhların büyük havuzda olduğunu söyleyen görüşle­re nazaran çok daha kötüdür, bozuktur. Hiç olmazsa büyük havuzun oturdu­ğu alan, küçük dar bir kuyudan daha büyüktür, daha geniştir. [460]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları, arzda bir berzahtadır, dilediği yere gider" görüşü­ne gelince bu, Süleyman el-Farisî'den de rivayet edilmiştir. Berzah'ın mana­sı iki şey arasında engeldir. Bu açıdan Süleyman el-Farisi de Berzah'tan, dünya ile ahiret arasındaki ruhun dilediği gibi dolaştığı arzı kastetmiş olabi­lir. Bu görüş güçlüdür. Çünkü dünyadan ayrıldığı halde ahirete sokmamak­ta, ikisinin arasında, Berzah'ta olduğunu belirtmektedir. Bu durumda mü'minlerin ruhu rahatlığın, huzurun, nimetin bulunduğu geniş bir Ber-zah'tadır. Kâfirlerin ruhları ise gam ve azabın bulunduğu dar bir Berzah'ta bulunur. Yüce Allah buyuruyor: "Onların arkasında, diriliş gününe kadar kalacakları Berzah vardır." [461] Burada berzahtan, dünya ile ahiret arasındaki

yer kastedilmektedir. Fakat lügat manası itibariyle iki şey arasında engele Berzah denmektedir. [462]

 

FASIL

 

"Mü'minlerin ruhları Adem'in sağında, kâfirlerin ruhları ise Adem'in so­lunda bulunur." Allah'a yemin olsun ki Rasûlullah'tan gelen İsrâ hadisinde bu manada bir söz vardır. Rasûlullah, bu ruhları yukarıdaki gibi gördüğünü bildirmektedir. Ancak bu, ruhların devamlı Adem'in sağında ve solunda ol­duğuna delil değildir. Hadisteki manası, Hz. Adem'in sağında yüceliğin, ge­nişliğin olması, solunda ise zindanın, alçaklığın olmasıdır.

Ebû Muhammed b. Hazm demiş ki: "Rasûlullah İsrâ gecesi dünya semâ­sına çıkarıldığında Berzah'ı görmüştür. Burası dört unsurun dağılma yeri­dir" ve "bu, Berzah'ın semânın altında olduğuna ve unsurların dağılmasına delalet eder." Dört unsur su, toprak, ateş ve havadır. [463]

İbni Hazm, adeti gereği delilsiz konuşanı herzaman kınamaktadır. Peki kendisinin bu görüşünü Kitab'tan ve Sünnetten delili nedir? İnşaallah, bu konudan sonra doyurucu laflar edeceğiz.

Eğer denirse ki, haberde şehidlerin ruhlarının arşm gölgesinde olduğu, arşın da yedinci kat semânın üzerinde bulunduğu bildirilmişken, mü'minle­rin ruhları nasıl Adem'in sağında, Adem de nasıl dünya semâsında olabiliyor ve Rasûlullah da ruhu, dünya semâsında görebiliyor? Birkaç yönden cevap­larız.

1-Yücelik açısından; ruhların Adem'in sağında olması muhtemeldir. Ni­tekim kâfirlerin ruhları da alçaklık açısından Adem'in solundadır.

2- Ruhların karargâhı başka yer olmakla beraber, dünya semâsında Rasûlullah'a arzolunmuş olabilecekleri uzak değildir.

3- Rasûlullah, bütün mü'minlerin ruhlarını burada gördüğünü belirt­memiştir. Konuyla ilgili olarak Rasûlullah: "Baktım ki Adem'in sağında bü­yük bir karaltı, solunda da büyük bir karaltı [464] var" demiştir. Hz. İbrahim'le Hz. Musa'nın ruhlarının altıncı ve yedinci semâda olduğu; refiki a'lâ'nın bun­dan da üstte olduğu; mutlu ruhların da kazandıkları mertebelere göre üst üs­te olmaları ve mutsuz ruhların da aynı şekilde günahlarının çokluğuna göre alt alta olmaları kesinlikle bilinmektedir. Allah en iyisini bilir. [465]

 

FASIL

 

İbni Hazm'ın: "Ruhların yeri, ait olduğu cesetler yaratılmadan önce ne­resi ise bedenden ayrıldıktan sonra da orasıdır" sözü, ruhların cesetlerden Önce yaratılışını kabul etmesinin bir neticesidir. Ruhların bedenlerden önce yaratılması konusunda iki görüş vardır. Çoğunluk ilim adamlarına göre ruhlar, bedenlerden sonra yaratılmıştır. Bu görüşte olanlar diyorlar ki: "Ruhlar, bedenlerden önce yaratıldı" diyenlerin sözüne ne Kitap'ta ne Sün­nette ne naslardan çıkartılan icmâda, ne de sahih hadislerde İbni Hazm'm hüccet getirdiği gibi bir delil var. İleri sürülen âyetler şunlardır: Yüce Allah buyuruyor ki: "Hani Rabbin Ademoğlunun zürriyetinin sırtlarından söz aldı ve kendisine onları ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye şahit tutmuştu. On­lar da: "Evet sen bizim Rabbimizsin" demişlerdi" [466] ve "Sizi yarattıktan sonra size suret, düzen verdik. Sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik de onlar da secde ettiler." [467] İbni Hazm der ki: "Görülüyor ki Allah Teâlâ önce nefis de­nen ruhları tamamen yaratmıştır." Bu manada Rasûlullah da: "Ruhlar, ha­vada toplanmış ordulardır. Birbirleriyle tanışanlar birbirine alışırlar. Ta­nışmayanlar ise ayrılır" diye buyurmuştur. [468] Yüce Allah, Rabbliğine ruhları şahit tuttuğunda ruhlar henüz bedenlere girmemişti ve meleklere, Ademo-ğullarma secde etmeleri emredilmemişti. Ve akıllı, düzenli (musavvar, for-mal) bir yaratıktı. Bedenler ise henüz daha topraktı." İbni Hazm devam edi­yor: "Çünkü Yüce Allah, ruhu bir sözle yarattıktan sonra zorunlu bir gelecek ve mühlet vermiştir. Sonra da onu Öldükten sonra, yeniden döneceği Ber-zah'a koymuştur."

Ruhlar, bedenlerden önce mi yaratıldı yoksa bedenlerle beraber mi yara­tıldı? meselesini tartışırken bu konuyu sorulu-cevaplı ele alacağız. Burada anlatmaya çalıştığımız şey, ölümden sonra ruhların yeridir, İbni Hazm'm: "Ruhlar, cesetler yaratılmadan Önce bulunduğu Berzah'tadır" görüşü, bu an­layışın bir ürünüdür. "Mutlu ruhların Hz. Adem'in sağında, mutsuz ruhla­rın ise Hz. Adem'in solunda olmasıyla ilgili görüşü doğrudur. Rasûlullah'tanda bu böyle bildirilmiştir. Ancak, Berzah'ta bulunuşun, unsurların dağılma­sından sonra olacağı görüşü ise Kitab'Ia, Sünnetle İslâm ulemâsının bir sö­züyle desteklenmemektedir. Tam tersine sahih hadisler, ruhların unsurla­rın üstünde cennette Allah katında olduğunu belirtmektedir. Kur'ân'da bu­lunan deliller de bu yönde. Ebû Muhammed, şehidlerin ruhlarının cennette olduğunu kabul etmektedir. Sıddîklar da şehidlerden daha üstün olduğuna göre Ebû Bekir'in, Abdullah b. Mesûd'un, Ebû Derdâ'nm, Hüzeyfe b. Ye-man'ın ve bu seviyede olan sahabilerin ruhu, unsurların bozulmasıyla bozu­lup felek altı dünyada, dünya semâsında kalırken, zamane şehidlerin ruhu unsurların ötesinde, semâların üzerinde mi olsun?

İbni Hazm'm: "Muhammed b. Nasr el-Mervezf nin, Ishak b. Râhûye'den naklettiğine göre o, bizim söylediğimizi aynen söylemiştir" sözü ve "ilim ve Jslâm ehlinin görüşleri budur" sözüne gelince:

Ben derim ki: Muhammed b. Nasr el-Mervezî: "Rabbin Ademoğlunun zürriyetinin sulbünden söz aldı ve onları kendisine: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diyerek şahit tutmuştur" âyetinin[469] tefsirinde İbni Kuteybe'yi red­dederken, "Selef ulemâsının Ademoğlunun zürriyetinin Adem'in sulbünden çıktığına, Allah Teâlâ'mn onlardan söz aldıktan sonra sulblerine tekrar gön­derdiğine, Allah'ın onları zerreler gibi yaratmasına, ruhları mutlu ve mutsuz kısımlara ayırarak rızıklarım ve hayırla-şerle ilgili ecellerinin yazılma­sına dair bilgileri verdikten sonra der ki: "Ishâk der ki: "İlim erbabı, bu açı­lardan bakarak cesetler yaratılmadan önce ruhların konuşturulduğunda icma etmişlerdir. Bu, âyet-i celîlede: "Onları kendilerine şahit tutarak: 'Ben si­zin Rabbiniz değil miyim?' demiştide onlar: "Evet, biz sana şahidiz" diyerek, kıyamet günü biz bunlardan habersizdik, yahut babalarımız da daha öncele­ri şirk koşmuşlardı diyerek, mazeret göstermelerini engellemiştir" [470] Mu­hammed b. Nasr'm sözü budur. Görüldüğü gibi ruhların bir yerde istikrarı­nın unsurların dağılmasından sonra olacağına dair Ebû Muhammed'den hiçbir söz gelmemiştir. Belki de bu sözler, bedenler yaratılmadan önce ruhla­rın varlığına; Allah Teâlâ ruhları çıkardıktan sonra onlara hitap ettiğine, da­ha sonra da ruhu Ademoğlunun sulbüne gönderdiğine delildir. Bu görüşte olan seleften, haleften bir kısım âlim varsa da doğru görüş bu değildir. İnşa-allah bu konuya ileride döneceğiz. Zira burada maksadımız ruhların beden­lerden önce yaratılmış olup olmaması değildir. Ebû Muhammed'ten gelen bütün görüşler kabul edilse de hiçbir zaman burada ruhların yerinin unsur­ların dağılmasıyla olacağına ve bu yerin, ruhun ilk karargâhı olacağına dair bir delil yoktur. [471]

 

FASIL

 

"Ruhlar, mahza yok olacaktır" görüşü "ruhu, hayat olarak gören ve bede­nin arazlarından sayan" görüşün bir neticesidir. İbni Bakillânî ve buna uyanların görüşü budur. Ebû'l-Hüzeyl el-Allâf da: "Nefis, arazlardan bir arazdır" diyerek Bakillânî gibi bunun hayat olduğunu açıklamamışsa da ay­nı görüşü savunmuş ve "bedenin arazları neyse bu da öyle bir arazdır" demiş­tir.

Bunlara göre cismin ölmesiyle beraber, hayata bağlı arazlar gibi ruh da ölür. Bazıları arazı, Eş'arîler gibi "o, iki zamanda kalmayan" diye tanımla­mıştır. Bazıları da "insanın taşıdığı şu ruh, bundan önceki ruhu değildir. Ön­ce bir ruh gelir, sonra bozulur, bir başkası gelir o da bozulur, derken bir saat ya da daha az bir sürede, beden bin tane ruh değiştirebilir. Bu duruma göre beden ölünce ruh semâya yükselmez; sonra kabre dönmez, melekler tarafın­dan alınıp semâ kapılarına götürülmez ve nimet-azab görmez. Eğer Allah b kişiyi nimetlendirmek, yahut azaplandırmak isteyince bedene hayat vererek nimetlendirir yahut azaplandırır. Yoksa ruh bedende daima kaim değildir.

Bu görüşte olanlardan bir kısmı da: "Hayat çürümeyen kemiğe  [472]fiyanj acb-i zenb'e günahının cezasını çekmek için gönderilir. Böylece gerekli ceza. yi veya mükâfatı alır" demektedir. [473]

Kitap, sünnet, sahabenin icmâ'ı, akıl, fikir ve fıtrat delilleri bu görüşün hatalı olduğunu belirtmektedir. Bu görüşte olanlar başkalarının ruhu bir ta­rafa kendi ruhlarını bile tanıyamamış insanlardır. Çünkü Yüce Allah, nefse dönmeyi, girmeyi, çıkmayı emretmiş; açık sahih nasslarda ruhun yükselece­ği, ineceği, tutulacağı, alınacağı, salıverileceği; semâ kapılarının ruha açıla­cağı, ruhun secde edeceği, konuşacağı, suyun damladığı gibi ruhun çıkıp aka­cağı; cennet yahut cehennem kefeniyle, tabutuyla kefenlenip tabutlanacağv ölüm meleğinin, ruhu eliyle alıp diğer meleklere vereceği; ruhun misk koku­su gibi güzel kokuları yahut leş gibi kokan pis kokuları koklayacağr semâlara çıkarıldıktan sonra meleklerle arza ineceği; bedenden ruh ayrılın­ca dıştaki gözün onu gözüyle takip edeceği belirtilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de de ruhun, bir yerden bir yere gideceği sonunda Yutak'a ulaşacağı belirtilmiş­tir. Ruhların birbiriyle karşılaşması, tanışması ve havada toplanmış ordular olmasıyla ilgili bütün sözkonusu deliller, Öldükten sonra ruhun öleceğini söyleyen görüşü çürütmektedir. Nitekim Rasûlullah, İsrâ gecesi ruhların, Hz. Adem'in sağında ve solunda bulunduğunu görmüş; mü'min kişinin ruhu­nun cennet ağacından yiyen kuş olduğunu; şehidlerin ruhlarının yeşil renkli kuşların havzalarında olduğunu bize bildirmiştir.Yüce Allah Kur'ân-ı Ke­rim'de de Al-i Firavn'm ruhlarının sabah-akşam cehenneme arzolunduğunu bildirmiştir. [474]

İbni Bakillânî düşüncesini ısrarla savunarak: "Bundan iki şey ortaya çı­kar. Ya ruh, cismin bir arazı gibi hayatın başlangıcı olan bir arazdır, yahut ta, sözkonusu hayat, nimet ve ceza için ayrı bir ceset yaratılır" demektedir. Bu görüş, insan ruhunu, bedenin arazlarından bir araz kabul eden ve bir saat içerisinde binlerce ruhun değişeceğini söyleyen; bedenden ruh arazı ayrılınca da ruhun mükâfat yahut azap görmeyeceğini söyleyen ve ruhun yük-selmeyeceğini, arza inmeyeceğini, tutulmayacağını, salıverilmeyeceğim söyleyen görüşten son derece daha bozuktur. Bunun yanında akla, Kitap, sünnet ve fıtrat nasslarına da aykırıdır. Kendini tanımayandan başka kimse böyle birşey demez. Yeri gelince bu görüşlerin batılhğına delalet eden delille­ri bütün yollarıyla açıklayacağız. Böyle bir şeyi ne seleften, ne sahabeden, ne tabiinden, ne da İslâm âlimlerinden biri söylemiştir. [475]

 

FASIL

 

"Bedenden ayrılan ruhun yeri, ait olduğu bedenden ayrı bir bedendir" di­yenlerin görüşünde hak da vardır, bâtılda.

Bu görüşler'in içinde en doğru olan görüş, hiç şüphesiz Rasûluilah'ın: "Şehidlerin ruhları, yeşil renkli kuşların havsalarmda kuş yuvalarına ben­zeyen, arşa asılı kandillere sığınırlar" sözüyle "Allah, mü'minlerin ruhlarını yeşil renkli kuşların karınlarına koymuştur" sözüdür.

Rasûluilah'ın: "Mü'minin ruhu cennet ağaçlarından yiyen bir kuştur" hadisinde geçen kuşun, beden gibi ruhun taşıyıcısı olabilir ki bu, bir kısım rnü'minler ve şehidler için sözkonusudur veya ruh, kuş suretinde olabilir. Muhammed b. Hazm'la, Ebû Ömer b. Abdülberr'in görüşü budur. Ebû Ömer'in görüşü ile ilgili tartışma yukarıda geçti. İbni Hazm ise diyor ki: "Rasûlullah'ın: "Mü'minin ruhu cennette ağaçlardan yiyen bir kuştur" sözü, cahillerin anlayışı bir tarafa bırakılırsa zahiri itibarıyla mü'min kişinin cen­nette uçtuğu ve kuş suretine girmediği anlaşılmaktadır. Eğer ludi laf­zı müennestir denilirse, deriz ki: Fasih bir arab: f "Sana gelen kitabımı niçin küçük gördün?" demiş de lafzını müennes mi okuyorsun? diye itiraz edilmiş. O da cevabında: "O da bir sahife değilmi? demiş. Aynı şekilde lafzını da müzekker okumak gerekir. İbni Hazm devamında: "Ruhların yeşil renkli kuşların hav­salasında olmasıyla ilgili fazlalık, kuşların sığındığı kandillerin bir sıfatıdır. Bu durumda bu iki hadis bir hadis olmaktadır." İbni Hazm'ın bu görüşü laf-zan da mana itibariyle de son derece bozuktur. Çünkü: "Müminin ruhu cen­net ağacından yiyen bir kuştur" hadisi: "Şehidlerin ruhları yeşil renkli kuşla­rın havs al alarmdadır" hadisinden başkadır. İbni Hazm'ın ileri sürdüğü ihti­mal birinci hadis için sözkonusu olabilir. İkinci hadis için ise asla. Şu nedenle ki Rasülullah: "Şehidlerin ruhlarının, kuşların havz alasında olduğunu" bildirmiştir. Diğer bir rivayette: "Yeşil renkli kuşların karmlarmdadır" şeklin­de geçmekte, başka bir rivayette ise: "Bu kuş cennette dolaşır, cennet meyve­lerinden yer, nehirlerinden su içer sonra da kuş yuvasına benzer arşın altın­da duran kandillere sığınırlar" şeklinde geçer. İbni Hazm'ın: "Kuşların hav­salan, sığındıkları kandillerin sıfatıdır" sözü, kesinlikle hatadır. Belki kan­diller bu kuşların sığmağı manasınadır. Hadisten üç şey anlıyoruz: Ruhlar, karınlarında ruh bulunan kuşlar ve kuşların sığmağı olan kandiller. Kandil­ler, arşın altında sabit varlıklardır, cennette dolaşamaz. Kuş, gezer, gider, gelir. Ruhlar ise bu kuşların karnmdadır.

Denilirse ki: "Hangi surette Allah dilediği üzere seni bir bedene bindir­di" [476] âyetinde ve ibni Ebî Şeybe'nin Ebû Muâviye'den, onun da A'meş'ten, onun da Abdullah b. Mürre'den, onun da Abdullah'tan rivayet ettiği hadiste: "Onların ruhları yeşil renkli kuş gibidir" [477] manasının dışında bir kuşun su­retine girmesi de mümkündür.

Ebû Ömer der ki: "Ruhun kuş gibi yahut kuş suretinde olduğunu söyle­yen görüş, Ka'b b. Malik'ten: "Mü'minin ruhu..." şeklinde rivayet ettiğimiz hadislere uygun olması nedeniyle bana daha doğru geliyor.

Cevabımız şudur: Sozkonusu hadis her iki lafızla da rivayet edilmiştir. Müslim'in es-Sahih'inde, Mesrûk yoluyla Ameş'ten rivayet ettiği hadis ise. lafızlarında herhangi bir farklılık olmaksızın "yeşil renkli kuşun karınlanın dadır" şeklinde geçmektedir. [478]

Osman b. Ebû Şeybe [479] Abdullah b. İdris'ten, o da Muhammed b. Is-hak'tan, o da İsmail b. Ümeyye'den, o da Saîd b. Cubeyr'den, o da İbni Ab-bas'tan rivayet ettiği hadiste, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "(Uhud günü) ölen kardeşlerinizin ruhlarım Yüce Allah cennet ırmaklarında gezen, cennet meyvelerinden yiyen ve arşın gölgesinde dizilmiş altın kandillere varan yeşil renkli kuşların karınlarına koymuştur. Ruhlar, bu güzel yiyecekleri, içecekleri ve konuşmaları gördüklerinde: "Kim dünyadaki kardeşlerimize şu anda cennette rızıklandığımızı söyleyecek? Bunu duysunlar da harpten yüz çevir­mesinler, cihadı terketmesinler" derler. O zaman Yüce Allah: "Bunu ben bil­diririni" buyurarak şu âyeti indirmiştir: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölülerden sanma. Şimdi onlar hayattadırlar v'e Rabb'leri katında rıziklan-maktadırlar." [480]

es-Sünen'ül-Erba'a'da, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde ve sözleri Tirmî-zî'ye ait Ka'b b. Malik'ten gelen şu hadise gelince, Rasûlullah buyuru­yor ki: "Şehidlerin ruhları cennet meyvelerinden yiyen bir rivayette de cen­net ağacından yiyen kuşların içindedir." [481] Tirmîzî hadisle ilgili olarak "sahih ve hasen bir hadistir." Manası açıktır. Şeriatın hiçbir kuralına aykırı olmadı­ğı gibi ne Kur'ân'a ne de Rasûlullah'tan gelen bir habere de aykırıdır. Bu, Al­lah'ın, nimetini, şehid kullarına tanı verebilmek için ruhlarım taşıyan be­denlerinden daha hayırlı bir beden vererek, onlara ikram etmesinden ibaret­tir. Tabi kıyamet günü gelince ruhlarını dünyadaki bedenlerine tekrar vere­cektir.

Eğer denilse ki: "Bu, tenasüh ve ruhların dünyadaki bedenlerinden baş­ka bedenlere hulul etmesidir. O halde şöyle cevaplarız: Sarih sünnette böyle bir mana vardır. Buna inanmalı ve sünnette belirtilen hususa tenasüh den-memelidir. Nitekim akılla da nakille de bilinen Allah'ın sıfatlarını ve esma-ı hüsnasmın hakikatlarım kabul etmek gerekir, dinsizlerin tabirleriyle bu sı­fatlara cismiyyet ve terkib isnat edilmemelidir. Aynı şekilde hem aklen, hem de naklen sabit olan Allah'ın fiilleri, iradesiyle konuşması, her gece dünya semâsına inmesi ve kullarım yargılamak için kıyamet günü gelmesi gerçek kabul edilmeli; hiçbir zaman bu, dinsizlerin tabiri ile hadiselere girmesi ola­rak anlaşılmamalıdır. Nitekim yine akıl ve nakille Allah'ın kullarından üstünlüğü, onlara benzememesi, arşa inmesi, meleklerin ve ruhun Allah'a yükselmesi ve kendi katından yere inmesi, Hz. Musa'nın Allah'ın huzuruna çıkması, Rasûlunü kendine iki yay uzunluğu kadar veya daha az ölçüde yak­laştırması ve bu konuda gelen bütün naslar kabul edilmelidir. Cehmiyye fır­kasının dediği gibi bu, Allah için bir mekan, yön ve cisimlik olarak anlaşılma­malıdır.

Ahmed b. Hanbel der ki: "Allah'ın hiçbir sıfatı, alçakların rüsvaylıkla-nndan dolayı inmemiştir." Bid'atçılarm çirkinliği buradadır. Ehli sünnet ta­raftarlarını cahillerin bile hoşlanmadığı haşevilik, terkibçilik ve cismiyyetle vasıflandıranlar bunlardır. Yüce Allah'ın kullarından üstünlüğünü, arşa in­mesini inkâr etmek amacıyla, O'na çıkan ve cihet isnad etmektedirler. Bu amaçla Rafizîler, Rasûlullah'a olan sevgilerini, Rasûlullah'ın da onlara dua etmesini makam sevdasıyla; mecûsî Kaderîler de kaderi, zorlayıcı olarak yo­rumlamışlardır. Oysa ki lafızlara itibar etmemeli, hakikatlarına bakmalı­dır. Rasûlullah'ın hadislerinde şehidlerin ruhlarının yeşil renkli kuşların karınlarında olmalarıyla ilgili sarih ifadelere tenasüh denmesi bu manaya zarar vermez. Batıl tenasüh, Rasûllerin düşmanı dinsizlerin ve meadı inkâr edenlerin: "Bedenlerden ayrılan ruhlar şeklen kendilerine münasip olan hayvanların, kuşların ve haşerelerin bedenlerine girerler. Ruh bedenden ay­rılınca sozkonusu hayvanların bedenlerine girer, azabını yahut mükâfatını orada görür. Sonra buradan da ayrılarak ahlak ve davranış itibariyle yapısı­na uygun gelen daha başka hayvanların suretine girer ve bu böyle sürüp gider" şeklindeki tenasühtür. Bunlara göre ruhun meâdı, azap yahut nimet içinde kalması böyledir; başka bir meâd görüşleri yoktur. Rasûllerin, Pey­gamberlerin ittifakla kabul ettikleri gerçeğe ters düşen tenasüh, işte budur. Böyle bir inanç, Allah'ı ve Ahiret gününü inkâr etmektir. Bu taife diyor ki: "Bedenlerden ayrılan ruhlar, kendilerine uygun hayvanların bedenlerine gi­rerler." Ne kadar da çirkin, batıl bir söz! Arkasından da şöyle diyorlar: "Ölüm ve azap bedenin bütün azalarına yahut kuyruk sokumu gibi bir azasına tatı-rıhr. Böylece Yüce Allah, ya bu uzva hayat vererek lezzet veya acıyı tattırır  bir görüşe göre  yahutta hayat vermeksizin lezzet ve acıyı tattırır  diğer bir görüşe göre. Bunlara göre Berzah'ta yalnızca bedenler için azap vardır. Bu görüşün karşıtları da: "Ruh, hiç bir surette bedene dönmez, onunla birleş­mez. Gerek azap olsun, gerek nimet olsun ikisi de sadece ruh içindir." Sarih, mütevatir sünnetler onların da bunların da sözlerini reddetmekte ve azabın ya da nimetin ruh ile bedene hem birden hem de ayrı ayrı tattırılacağım açık­lamaktadır.

Denildi ki, Berzah'ta ruhlar, çok farklı yerlerde bulunurlar. Birincisi: Mele-i a'lâ'da illiyyûn tepesinde bulunan ruhlar. Peygamberlerin ruhları bu­radadır. Rasûlullah'ın İsrâ'da da gördüğü gibi bunlar da derecelerine göre farklı mertebelerdedirler.

İkincisi: Yeşil renkli kuşların karınlarında cennette diledikleri gibi do­laşan ruhlar. Bunlar bir kısım hepsinin değil şehidlerin ruhlarıdır. Yu­karıda bazı şehid ruhların üzerlerindeki borçlar nedeniyle tutulduğu bildi­rilmiştir. MüsnetTde Muhammed b. Abdullah b. Cahş'den rivayet edildiğine göre bir adam Rasûlullah'a gelir ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, Allah yolunda öldü-rülürsem bana ve var?" diye sorar. Peygamberimiz de: "Cennet vardır" buyu­rur. Adam, ısrarla sorusunu tekrarlayınca Rasûlullah: "Biraz önce Cebra­il'in bana gösterdiği kişi dışında" (ödemesi gereken borcuyla ölen şehid cen­nete giremez) buyurmuştur. [482]

Üçüncüsü: Cennetin kapısında ruhun mahbus olduğunu söyleyenler. Nitekim, hadisi şerifte: "Arkadaşınızı, cennetin kapısında mahbus gör­düm" buyurulmaktadır. [483]

Dördüncüsü: Ruhun kabirde hapsedildiğini söyleyenler. Ganimet ma­lından aşırdıktan sonra şehid düşen kişi hakkında insanlar: "O, cennete hu­zur içinde girmiştir" deyince, Rasûlullah (SAV): "Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, ganimet malından aşıranın kabrinde alevli bir ateş yanmaktadır" demiştir. [484]

Beşincisi: Ruhun, cennet kapısında olduğunu söyleyenler. İbni Ab-bas'tan gelen bir hadiste Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Şehidler, cennetin kapısından doğan bir nehirde, yeşil bir kubbe de bulunurlar. Sabah akşam rızıkları cennetten gelir" [485] Hadisi, Ahmed b. Hanbel rivayet eder. Ancak bu hadis, Allah'ın Cafer b. Ebî Talib'e iki kanat vererek cennette dilediği gibi uç-masıyla ilgili hadise aykırıdır.

Altıncısı: Ruhun, arzda hapsedilip Mele-i a'lâ'ya çıkmadığını söylenler. Bunlara göre ruh, arza layık süflî bir varlıktır. Arza bağlı nefisler, dünyada semavî nefislerle birleşemediği gibi bedenden ayrıldıktan sonra da birleşemez. Dünya hayatında Rabbini tanımayan, O'nu sevip zikretmeyen, O'nunla ünsiyet kurup O'na yaklaşamayan nefisler, arza layık sûflî nefislerdir. Be­denden ayrıldıktan sonra da aynen burada kalırlar. Nitekim, dünya haya­tında Allah'ı seven, O'nu çokça anıp O'nunla ünsiyet kurmakla O'na yakla­şan nefisler de, ait oldukları bedenlerden ayrıldıklarında da kendilerine mü­nasip yüce ruhlarla beraber olurlar. O halde gerek Berzah'ta, gerekse Kıya­met gününde kişi sevdiği ile beraberdir. Yüce Allah da Berzah'ta ve Meâd'da nefisleri birbiriyle birleşirecektir. Nitekim hadisi şerifte: "Yüce Allah, mü'min kişinin ruhunu, güzel ruhlarla beraber kılar yani tabiatına uygun ruhların arasına katar__buyurulmaktadır. Demek ki ruhlar bedenlerden

ayrılınca, kendilerine uygun, amelleri bir olan ruhların arasına katılarak on­larla beraber olurlar.

Yedincisi: Zina eden kadın ve erkeklerin bulunduğu tandırlarda bulu­nan ruhlar. [486] Bunlar, kan nehrinde yüzerler, cehennem taşlarını yerler. Mutlu ve mutsuz ruhların birlikte kalacakları bir yer yoktur. Birisi illivyûnun tepesinde iken, diğeri arzın altında bulunur ve yerden çıkamaz.

Bu babda gelen sünnetlere, eserlere itina ile bakarsan görürsün ki bun­lar, ruhun yeri hususunda hüccettirler. Sahih eserler arasında birtakım çe­lişkilerin varlığı zannma kapılma; çünkü eserlerin hepsi birbirini doğrulamaktır. Yapman gereken şey ruhu anlamak, nefsi ve hükümlerini bilmek; bedenden ayrılan ruhun bedendeki durumundan daha farklı bir durumda olduğunu, cennette olmakla beraber semâda ve kabrin ucuna gelerek beden­le birleşebileceğini, harekette, gidişte, semâya çıkışta ve inişte çok süratli ol­duğunu, salıverilen tutulan, ulvî ve süflî kısımlarına ayrıldığını; bedende ikenki sıhhatinin, hastalığının, lezzetinin, nimet ve emelinini bedenden ay­rıldıktan sonra daha çok olduğunu; bedenden ayrılınca tutulacağını, elem, azap çekip hastalanacağım ve üzüleceğini veya lezzet, rahatlık, nimet ve hürriyet bulacağını ve bedende bulunan ruhun, annesinin karnında bulu­nan çocuğa, bedenden ayrıldıktan sonra da bu dünyaya ayak basan çocuğun durumuna benzediğini anlamaktır. Ruhlar, birbirinden, büyük dört yurtta bulunurlar:

Birinci Yurt: Anne karnı. Sıkışma, daralma, gam ve üç karanlık yeri bu­rasıdır.

İkinci Yurt: Doğup geliştiği, hayır, şer gibi mutluluk ve mutsuzluk se­beplerinin kazanıldığı yurttur (yani dünya).

Üçüncü Yurt: Berzah'tır. Dünya'dan daha geniştir. Dünya yurdu, anne karnından ne kadar genişse, burası da o Ölçüde dünyadan geniştir.

Dördüncü Yurt: Karar yurdudur. Ya cennettir ya da cehennemdir. Yüce Allah merhale merhale bu ruhları, yaratılış amacı ve o amaca ulaştıran amellerin emredildiği bu yurda (cennete yahut cehenneme) ulaştırır ki ora­da başkalarının kalması mümkün değildir. Her yurdun kendine mahsus du­rumu, hükmü vardır. Ruhları yaratan, doğurtan, Öldüren, dirilten, mesud ya da bedbaht kılan Allah, nasıl ki onların bilgilerini, amellerini, güçlerini ve ahlaklarım farklı farklı yapmışsa, aynı şekilde onlara mutluluk ve bedbaht­lıkta farklı mertebelerde kılmıştır. Gerektiği gibi bunları bilen kimse, Al­lah'ın tek olup O'ndan başka ilahm olmadığını, O'nun ortağı bulunmadığını; her türlü hükümranlığın O'nun elinde olduğunu, bütün hamdlerin O'na ol­duğunu; her çeşit hayrın O'nun elinde olduğunu ve tüm işlerin O'na dönece­ğini; her türlü güç ve kudretin, izzet ve hikmetin bütün yönleriyle O'nda ol­duğunu bilmelidir. Bunun yanında nefsini, Rasûl ve peygamberlerin doğru­luğunu, akıl ve fıtrat gereği Rasûllerin getirdiklerinin doğru, aksi olanların batıl olduğunu da bilmesi gerekmektedir. Başarı Allah'tandır. [487]

 

ONALTINCI MESELE

 

HAYATTA OLANLARIN YAPTIKLARI AMELLER, ÖLÜLERİN RUHLARINA FAYDALI OLURMU, OLMAZ MI?

 

Dünyadakilerin amelleri, ölülerin ruhlarına iki sebepten dolayı faydalı olur. Bu hususta ehli sünnet fakîhleri, hadisçiler ve tefsirciler icmâ etmişler­dir.

Birincisi, ölünün, hayatta bıraktığı bir sebep.

İkincisi ise, müslümanlarm ölüye dua ve istiğfar etmeleri; onun adına her ne kadar infak sevabının ölüye ulaşıp ulaşmayacağı tartışmalı da olsa, sadaka verip hac yapmalarıdır. Cumhur-u ulemâya göre, bizzat yapılan amelin sevabı ulaşırken bazı hanefîlere göre infâk sevabı ulaşır.

Dinî ibadetlerden oruç, namaz, Kur'ân okumak, zikir gibi ibadetlerin ölüye ulaşacağı tartışmalıdır. Ahmed b. Hanbel ve çoğu Selefin görüşü, bun­ların ulaşmasıdır. Hanefîlerden de bu görüşte olanlar vardır. Ahmed b. Han­bel yapılan ibadetlerin ölüye ulaşacağı ile ilgili olarak Muhammed b. Yahya el-Kehhâl'dan şunu nakleder: "Ebû Abdullah'a denildi ki: "Bir kimse, na­maz, sadaka gibi hayırlı bir ibadet yapıp, sevabının yansım annesine, yahut babasına gönderebilir mi? Ebû Abdulah da bir rivayette: "Böyle olacağını umarım" der. Diğer bir rivayette ise: "Sadaka gibi hayırlı ameller ölüye ula­şır" dedikten sonra, üç defa Ayet'el-Kürsi'yi, üç defa da İhlas sûresini okumuş ve: "Allahım, kabirde yatanlara bunu fazlınla ver" demiştir. Maliki ve Safîlerin meşhur görüşü, bunların ölüye ulaşmamasıdır.

Kelamcı bir kısım bid'atçılara göre dua vb. amellerden hiçbirisi ölüye ulaşmaz.

Ölünün, hayatında sebep olduğu birşeyden faydalanmasının delili, Müslim'in es-Sahih'inde Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadistir. Rasûlul-lah şöyle buyuruyor: "İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir: Bunlar cari sadaka, faydalı ilim ve kendisine dua eden evlattır." [488] Bu üç amelin istisna edilmesi bunların o kişiye ait olduğun gösterir. Çünkü sözkonusu amellerin işlenmesi o adam sayesinde gerçekleşmiştir.

İbni Mâce'nin es-Sünen'inde, Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadiste de Rasûlullah: "Mü'min kişi öldükten sonra şu amelleri, haseneleri defterine yazılır. Başkalarına öğrettiği, yaydığı ilim, arkasından bıraktığı sâlih evlat, miras bıraktığı Mushaf, yaptığı mescid, yolda kalmışlara yaptığı han, akıttı-

ğı nehir ve hayatında sıhhatli iken malından verdiği sadaka ölümünden son­ra bunlar ona ulaşır." [489]

Sahîhu'l-Müslim'de Cerîr b. Abdullah'tan gelen şu hadis: Rasûlullah buyuruyor ki: "Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, açtığı çığırın sevabı ya­nında kendisinden sonra o çığırdan gidenlerin aldığı sevaptan da eksiksiz olarak alır. Kim de İslâm'da kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı yanın­da o çığırdan gidenlerin aldığı günahlardanda eksiksiz olarak alır." [490]

Bu manadaki hadis, Rasûlullah'tan birçok şekilde sahih ve hasen olarak rivayet edilmiştir.

Müsned'de de Huzeyfe'den şu hadis rivayet edilir: Rasûlullah hayattay­ken bir adam dilencilik yapıyordu. Fakat kimse ona birşey vermedi. Biri bir şey verince diğerleri de verdi. Bunun üzerine Rasûlullah: "Kim iyi bir çığır açıp o çığırdan giderse, açtığı çığırın sevabı yanında o çığırdan gidenlerin al­dıkları sevapları azalmaksızm bir o kadar daha sevap alır. Kim de kötü bir çı­ğır açarsa, açtığı çığırın günahı yanında o çığırdan gidenlerin günahları azal­maksızm bir o kadar daha günah alır" [491]buyurmuştur.

Rasûlullah'ın: "Bir canı haksız yere öldürme. Aksi takdirde akıtılan ka­nın günahı Hz. Adem'in ilk oğluna da gider" sözü de bu nıanadadır. [492] Çünkü ilk öldürme çığırını açan Hz. Adem'in ilk oğludur. Azapta, cezada bu iş böyle olunca; sevapta, fazilette evveliyetle oluyor demektir. [493]

 

FASIL

 

Ölünün, başkalarının sebep olduğu sevapları almasına Kur'ân, sünnet, icmâ ve sert kaideler delildir,

Kur'ân'dan delil, şu âyettir: "Onlardan sonra gelenler derler ki: "Rabbi-miz bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla."[494] Bu âyeti celîlede Yü­ce Allah, sonrakileri kendilerinden önceki inananlara istiğfarlarından dola­yı övmektedir. Demek ki hayatta olanların istiğfarları ölülere fayda veriyor.

Şöyle de denebilir: Önce inananların sonrakilere iman yolunu açtıkları için sonrakilerin istiğfarları faydalı oluyor. İman konusunda sonrakiler, ön­cekilere uyunca da, Öncekiler sonrakilerin imanlarının oluşmasında çığır açanlar olmuş oluyorlar. Fakat ulemâ, cenaze namazında yapılan duadan, ölünün faydalanacağı konusunda icma etmişlerdir.

es-Sünen'de Ebû Hureyre'den gelen bir hadiste, Rasûlullah şöyle bu­yurmuştur: "Ölünün cenaze namazını kıldığınızda, ihlasla ona dua edin." [495]

Sahîhü'l-Müslim'de Avf b. Mâlik'ten gelen bir hadiste, Avf der ki: Rasûlullah'm cenaze namazım kılarken şu duayı okuduğunu öğrendim: "Ey Allah'ım, ona mağfiret et, rahmet et, afiyet vererek onu bağışla. İneceği yeri güzel kıl, gireceği yeri de geniş yap. Onu kar suyuyla, soğuk suyla yıkayarak beyaz elbisedeki pisliği temizlediğin gibi onu ela hatalardan temizle. Yur­dundan daha hayırlı bir yurt, ehlinden daha hayırlı bir ehil, eşinden daha hayırlı bir eş vererek onu cennete sok ve kabir azabıyla, cehennem azabın­dan onu koru." [496] Sünen'de Vâile b. Eska'dan nakledilir: "Rasûlullah'ın, mü'minlerden birinin cenaze namazını kılarken şöyle dediğini duydum: "Ey Allah'ım, falancanın oğlu fülanca, senin zimmetinde sana yaklaşmaktadır. Onu, kabrin fitnesinden, cehennemin azabından koru. Sen, vefa ve hak eh-lindensin. Onu bağışla ve ona merhamet et. Şüphesiz Sen bağışlayan ve mer­hamet edensin." [497]

Cenaze namazını kılmak ve gömüldükten sonra da ona dua etmekle ilgili birçok hadisi şerifler gelmiştir.

es-Sünen'de Osman b. Affân'dan nakledilir: Rasûlullah, ölüyü mezara koyduktan sonra durur ve: "Kardeşiniz için mağfiret dileyin. Onun hak sözde kabit kılmasını isteyin. Çünkü şimdi o sorgulanmaktadır" [498] derdi.

Kabir ehlini ziyaret esnasında onlara yapılan duâ da böyledir. Sahihü'l-Müslim'de Beride b. Hasîb'den şöyle nakledilir: Rasûlullah, insanlara ka­birleri ziyaret ettiklerinde şöyle dua etmelerini öğretmiştir: "Ey mü'minler, ve nıüslümanlar yurdunun sakinleri! Allah'ın selamı üzerine olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Size de bize de Allah'tan afiyet dileriz." [499]

Sahihü'l-Müslim'de de Hz. Âişe'den nakledilir: Hz. Âişe der ki: "Rasû-lullah'a kabir ehlini ziyaret ettiğinde onlara nasıl istiğfar edersin?" diye sor­dum. Rasûlullah dedi ki: "Ey mü'minler ve müslümanlar diyarının sakinleri, Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Allah bizden önce gidenlere de bizden sonra gidenlere de merhamet etsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız" de. [500]

Yine es-Sahîh'te rivayet edildiğine göre, aynı gecenin sonuna doğru Rasûlullah el-Bakî mezarlığına varır ve: "Ey mü'minler diyarının sakinleri, Allah'ın selamı üzerinize olsun. Va'dolunan şey size yarın gelecektir. İnşaal­lah bizde size katılacağız. Ey Allah'ım, Bâkî'ül-Garkıd (ağaçlı geniş Bakî me­zarlığı) ehlini mağfiret et" [501] der.

Rasûlullah'ın bilfiil Ölülere duâ etmesi ve mü'minlere öğütlemesi sahabe ve tabiinden başlayarak müslümanlarm çağlar boyu ölülere yaptıkları dua­lar inkâr edilemeyecek kadar çoktur. Hadiste geldiği üzere, yapılan dualar mü'min kulun cennetteki derecesini artırır. Cennette derecesinin arttığını gören kişi: "Derecem niye bu kadar yükseldi?" diye sorar. Ona denir ki: "Ar­kandan bıraktığın çocuğunun sana yaptığı dua sayesinde derecen yükseldi." [502]

 

FASIL

 

Ölü adına verilen sadaka sevabının ölüye ulaşması hakkında es-Sahî­hayn'da Hz. Âişe'den bir hadis gelmiştir. Hz. Âişe anlatıyor: "Adamın biri Rasûlullah'a geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, ölüm anneme ansızın geldi ve va-siyyet edemeden öldü. Eğer Ömrünü tamamlamış olsa sadakasını verecekti. Onun adına ben sadaka versem, ona ulaşır mı?" diye sordu. Rasûlullah da: "Evet" karşılığını verdi, [503]

Sahihü'l-Buharî'de Abdullah b. Abbas'tan gelen bir hadiste, annesinin ölümüne yetişemeyen Sa'd b. Ubâde Rasûlullah'a gelir ve "ey Allah'ın Rasûlü, ben burada değilken annem ölmüş. Onun adına sadaka versem faydasını görür mü? der. Rasûlullah da: "Evet" deyince Sa'd b. Ubade: "Öyleyse sana şehadet ederim ki ey Allah'ın Rasûlü, meyveli tarlamı annem adına sa­daka veriyorum" dedi. [504]

Sahihü'l-Müslim'de Ebû Hureyre'den gelen bir hadiste, bir adam Rasûlullah'â"ğelerek: "Babam öldü, geride mal bıraktı, ama hiçbir vasiyyet yapmadı. Babam adına bu maldan tasadduk etsem faydasını görür mü?" diye sorunca Rasûlullah: "Evet görür" cevabını verdi. [505]

es-Sünen ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde rivayet edildiğine göre, Sa'd b. Ubâde Rasûlullah'a gelir ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, Sa'd'm annesi öldü. Hangi sadaka daha faydalıdır?" diye sorar. Rasûlullah da: "Su" cevabını verir. Bunun üzerine Sa'd bir kuyu kazar ve: "Bu Sa'd'm annesinin kuyusudur" [506]der.

Abdullah b. Amr'dan rivayet edildiğine göre cahiliyye döneminde Âs b. Vâil yüz deve, Hişam b. As ise ellibeş deve kesmeye nezrederler. Anır Rasûlullah'a gelir ve adak olayını anlatır. Bunun üzerine Rasûlullah: "Baba­na gelince, eğer tevhidi kabul etmişse, onun adına tuttuğun oruç ve verdiğin sadaka faydalı olur" dedi. Hadisi, İmam Ahmed rivayet eder. [507]

 

FASIL

 

Oruç, sevabının ölüye ulaşması, es-Sahîhayn'da Hz. Âişe'den gelen bir hadiste belirtilmiştir. Rasûlullah bu konuda: "Kim üzerinde oruç olarak ölürse, velisi yerine tutar" buyurmaktadır.

Yine es-Sahîhayn'da İbni Abbas'tan nakledilir. Bir adam Rasûlullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü, bir ay oruç borcu olan annem Öldü. Onun yerine ben tutabilir miyim?" dedi. Rasûlullah da: "Evet, Allah'a olan borç, ödenmeye daha layıktır" karşılığını verdi. [508]

Bir rivayette de, bir kadın Rasûlullah'a gelir ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! Adak orucu olan annem öldü. Onun yerine ben tutabilir miyim?" der. Rasûlullah da: "Peki, annenin borucunu sen ödersen o, borçtan kurtulmaz mı?" diye kadına sordu. Kadın da: "Evet borçtan kurtulur" karşılığını verin­ce: "Öyleyse anneyin orucunu da tut" buyurdu. Hadisin lafzı muallak olarak sadece Buharî'ye aittir. [509]

Beride (RA) anlatıyor. Rasûlullah'Ia beraber otururken bir kadın geldi ve: "Annem adına bir cariye tasaddük ettim ve şimdi annem öldü" dedi, Rasûlullah da: "O halde sevabını aldı ve miras sana döndü" dedi. Kadın dediki: "Ey Allah'ın Rasûlü, annemin tutamadığı bir aylık orucu var. Onun adına tutabilir miyim?" Rasûlullah: "Onun adına tut" karşılığını verdi. Yine kadın: "O, hiç hac yapmadı, haccını da yapabilir miyim?" deyince Rasûlullah: "Onun adına haccını da yap"[510] karşılığını verdi. Hadisi, Müslim rivayet etmiştir. Hadisin bir rivayetinde: "Tutamadığı iki ay orucu var" şeklinde geçmekte­dir.

İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, gemide bulunan bir kadın Allah eğer onu bundan kurtarırsa bir ay oruç tutmaya nezreder. Allah onu kurta­rır, ama kadın orucunu tutamadan ölür. Bu kadının, kızı ve kızkardeşi Rasûlullah'a gelirler, olayı anlatırlar. Rasûlullah da kadın adına oruç tut­malarını emreder.[511] Hadisi Sünen sahipleriyle İmam Ahmed rivayet etmiş­lerdir. Yine İbni Abbas'tan: "Oruç yerine (muhtaçlara) yemek yedirmenin se­vabının da ölüye ulaşacağı" rivayeti de gelmiştir.

es-Sünen'de İbni Ömer'den gelen bir hadiste Rasûlullah şöyle buyur­muştur: "Üzerinde bir aylık oruç borcuyla ölen kimse adına, her gününe kar­şılık bir miskine yemek yedirilsin." [512] Bu hadisi, Tirmîzî ve îbni Mâce rivayet etmişlerdir. Tirmîzî der ki: "Bu rivayetin dışında, hadisin merfû' olarak Rasûlullah'tan geldiğini bilmiyoruz. İbni Ömer'den sahih olarak gelen hadi­sin mevkuf olması gerekir.

Ebû Davud'un e s-Sünen 'inde İbni Abbas'tan şöyle bir hadis daha nakle­dilir: "Bir kimse Ramazan ayında hastalanır, oruç tutamazsa orucuna karşı­lık yemek yedirilir, orucunun kazası gerekmez. Eğer nezretmişse velisi onun adın» orucunu tutar." [513]

 

FASIL

 

Hac sevabının Ölüye ulaşması, Buhârî'nin İbni Abbas'tan rivayet ettiği bir hadiste açıklanmaktadır. Rivayete göre Cüheyne kabilesine mensub bir kadın Rasûlullah'a gelir ve: "Annem hac yapmayı nezretti, ama hac yapama­dan öldü. Onun adına ben hac yapabilir miyim?" diye sorar. Rasûlullah da: "Onun adına hac yap. Anneyin bir borcu olsa sen onu Ödeyebilir misin? O hal­de Allah'a olan borcunuzu ödeyin. Şüphesiz ki, Allah'a olan borcu ödemek da­ha evladır." [514]

Beride hadisinde de: "Annem hiç hac yapmadı. Onun adına yapabilir mi­yim?" diyen kadına Rasûlullah: "Annen adına hac yap" dediği yukarıda geçti.

İbni Abbas anlatıyor: "Cühenî kabilesine mensub Sinan b. Seleme'nin hanımı Rasûlullah'a: "Annesinin hac yapamadan ölüdüğünü, annesi adına hac yapıp yapamayacağını sorar. Buna karşılık Rasûlullah: "Evet. Annesi­nin borcunu ödemiş olsa bu onun yerine geçmez mi?" buyurur. Hadisi Nesâî rivayet etmiştir.[515]

Yine İbni Abbas'tan gelen bir rivayette bir kadın, hac yapmadan ölen oğ­lunun durumunu Rasûlullah'a arzeder. Rasûlulah da: "Oğlun adına hac yap" [516] karşılığını verir.

İbni Abbas'tan gelen bir rivayette de, bir adam Rasûlullah'a gelir ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, babam hac yapamadan öldü. Onun yerine hac yapabilir mi­yim?" dedi. Rasûlullah da: "Babanın bir borcu olsa onu öder misin?" diye sordu adama. Adam da: "Evet öderim" deyince: "Allah'a olan borç ödenmeye da­ha layıktır" buyurdu. [517] Müslümanlar, borcun ödenmesi halinde bunun ölü­nün zimmetinden düşeceği konusunda icma etmişlerdir. İster bu terekesin­den ödensin isterse başka bir yerden farketmez. Katâde hadisinde Katâde,

Ölü adına iki dinarlık borcu ödediğinde Rasûlullah ona: "îşte şimdi bedenine soğukluk vurmaya başladı" demiştir. [518] Bu hadis de buna delil olur.

Yine hayatta olan bir kimse ölünün zimmetinde bulunan bir haktan vaz­geçerse, hayatta olan kimsenin zimmetinden düştüğü gibi ölünün de zimme­tinden düştüğü ve ölünün bundan faydalanarak sevineceği konusunda icma etmişlerdir.

Ödeme imkânı olduğu halde bir hak, icmâ ve nass ile hayatta olan biri­nin zimmetinden düşüyorsa, ödeme durumunda olmayan ölünün zimmetin­den vazgeçme yoluyla düşmesi daha Öncelikle olur. İbra (borcundan kurtar­mak) ve ıskat Ölüye faydalı olduğu kadar, bağış ve hediye de faydalı olur. Bu ikisinin sevabı arasında bir fark yoktur.

Rasûlullah, Allah'tan başka kimsenin bilmediği kalbin niyeti ve yemeyi içmeyi terketmekten ibaret olan orucun sevabının ölüye ulaşacağını bildir­miştir. Aynı şekilde Kur'ân okumanın sevabı da dil tarafından okunmasın­dan, kulağın duymasından ve gözün görmesinden dolayı ölüye ulaşıyor de­ğildir. Konuyu biraz açarsak, oruç mahza bir niyyetten ve nefsi, yiyecek ve içeceklerden engellemekten ibarettir. Yüce Allah, bunun sevabını Ölüye ulaştırdığı halde amel ve niyetten ibaret olan Kur'ân okumanın sevabım ni­ye ulaştırmasın? Haddizatında Kur'ân okumak, niyeti bile istememektedir. O halde orucun sevabımn ölüye ulaşması, diğer amellerin de ulaşacağını tenbih etmektir.

İbadetler iki kısımdır: Malî, bedenî. Şeriat, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağını bildirmekle diğer malî ibadetlerin ulaşacağını da bildirmiştir. Oruç sevabının ölüye ulaşacağını bildirmekle de diğer bedenî ibadetlerin de ulaşacağını ortaya koymuştur. Bunun yanında hem malî hem de bedenî iba­det olan haccm da ölüye ulaşacağını haber vermiştir. Bu üç kısım ibadet nassla, kıyasla sabittir. Basan Allah'tandır.

Ölünün arkasından yapılan amellerin ölüye ulaşamayacağını söyleyen­ler şu âyetleri delil olarak ileri sürmektedirler: "İnsan için ancak kendi ka­zandığı vardır."[519], 'Taptıklarınız dışında başka bir şeyle yargılanmayacak­sınız" [520] ve "nefsin yaptığı iyilik kendi yararına, yaptığı kötülük ise kendi za-rarmadır." [521] Bunun yanında Rasûbılah'tan şöyle bir hadis gelir: "Kişi ölünce üç şey dışında amel defteri kapanır. Bunlar, carî sadaka, kendisine duâ eden salih bir çocuk ve geriye kalanların faydalanacakları ilim." [522] Bu hadiste, ha­yatında sebep olduğu iyiliklerin faydasını göreceği, diğerlerinin ise kesilece­ği bildirilmiştir.

Yukarıda geçen Ebû Hureyre hadisi de böyledir. Orada: "Ölünün peşini, iyiliklerinden; âmellerinden olan insanlara öğrettiği [523] ilim takip eder" buyu-rulmakta. Demek ki bir iyilik, dünyada o kişi sayesinde var oluyorsa bunun faydasını görecektir.

Hz. Enes'in, Rasûlullah'tan merfû' olarak rivayet ettiği şu hadis de buna delildir: "Kul, yedi şeyin sevabını ölümünden sonra kabrinde bulur. Bunlar, ilim öğreten, bir akarsuyu (müslümanlar için) kiralayan veya su için kuyu yapan, hurma ağacı diken, mescid yapan, geride mushaf bırakan ve ölümün­den sonra kendisine istiğfar eden salih bir çocuk bırakan kimselerdir." [524]

Yapılacak diğer amellerin sevabının ölüye ulaşmayacağı bu hadiste be­lirtilmektedir. Diğer ameller de ulaşacak olsaydı bunları özellikle zikretme­nin hiçbir anlamı olmazdı.

Diyorlar ki, hediye etmek havale etmektir. Havale ise ancak zorunlu bir hakla olur. Amel yapmak sevap almayı gerektirmez. Amel karşılığında bir sevap alınıyorsa bu, sadece Allah'ın fazlından ve ihsanındandır. Öyleyse Allah için zorunlu olmayan mücerret bir fazıldan, ihsandan dolayı kulun duru­mu nasıl değişebilir? Allah dilerse verir, dilemezse vermez. Bu, yardım uman bir fakirin havalesine benzer. Buna benzer hediyeler, bağışlar, meliklerden elde etmek amacı olmaksızın umulan hediyelere kıyaslanamayacağından dolayı doğru olmaz.

Yine diyorlar ki, sevabın sebeplerini aramak mekruhtur. Bu da yakın­laşmayı istemektir. Sevabı kazandıran vesileyi aramak mekruh olunca biz­zat gaye olan sevabı istemek Öncelikle mekruh olur.

Bu manada Ahmed b. Hanbel, birinci saftan geri kalmayı ve sevaba se­bep olduğundan dolayı bu safı başkalarına bırakmayı mekruh görmüştür. Hanbel'den gelen bir rivayette Ahmed'e birinci saftaki yerini babasına veren bir adamdan soruldu da o dedi ki: "Şaşılacak şey. Babasına daha başka bir iyilik yapabilirdi."

Yine diyorlar ki: "Ölüye sevap göndermek caizse, hayatta olanlara da se­vap bağışlamak, sevap nakletmek caiz olurdu."

Yine eğer bu caizse, sevabın yarısını, dörtte birini, bir kıraatini gönder­mek de caiz olmuş olurdu.

Yine, eğer bu caiz görülüyorsa, kendisi için yaptığı ameli ölüye bağışla­ması da caiz olurdu. Demiştiniz ki, amel işlemeden önce ölüye sevabını bağış­lamaya niyet etmiş olmalıdır. Niyet etmemişse bu ölüye ulaşmaz. O halde se­vap vermek caizse fiilden önce niyetle fiilden sonra niyet etmek arasında ne fark vardır?

Yine, eğer bu caizse nafile ibadetlerin sevabını bağışlamak gibi vacip olan ibadetlerin hayatta olan kimseye bağışlanması da caiz olurdu.

Diyorlar ki, sorumluluklar imtihan, denenme içindir. Değişimi kabul et­mez. Çünkü imtihandan gaye emre ve nehye muhatap olan mükelleftir. Bu konuda denenen mükellefin yerine bir başkası geçemez. Gaye de bu mükellef kişinin bilfiil Allah'a itaat edip O'na kullak yapmasıdır. Amel istemeksizin başkalarının bağışlarından kişi fayda görseydi, bundan en çok en şerefli in­san (Muhammed (AS) nasip alır. Oysa ki Yüce Allah, kulun kendi yaptıkları dışında hiçbir şeyden fayda görmeyeceğini bildirmiştir. Yüce Allah'ın emir ve şeriatında insanlara gösterdiği yol bu konuda da tayin ettiği yoldur. Çün­kü, hastanın içmesi gereken ilacı başkalarının içmesiyle hasta iyi olmaz. Aç kimsenin, susuzun ve çıplak kişinin yerine, başkalarının yemesiyle, içmesiy­le ve giyinmesiyle bunlara da bir faide dokunmaz. Diyorlar ki: "Başkalarının yaptığı amel onlara faydalı olsaydı, tevbelerinin de ona faydası dokunurdu."

Diyorlar ki: "Bundan dolayı Yüce Allah, birinin onun adına müslüman olmasını da namaz kılmasını da kabul etmemektedir. Temel ibadetlerin se­vabı ölüye hediye edilemiyorsa diğerlerinde nasıl edilsin?"

Yine diyorlar ki: "Duaya gelince, bu, ölüye Yüce Allah'ın fazlıyla karşılık vermesini ona müsamaha ederek, affetmesini istemekten ibarettir. Bu ise, hayatta olan kişinin yaptığı amelin sevabını ona hediye etmektir.

Sadaka ve hac gibi kişinin niyetine bağlı ibadetlerin, ölülere ulaşacağı­na kani olanlar diyorlar ki: "İki kısım ibadet vardır. Bunlardan biri hiçbir halde niyete bağlı değildir. Müslüman olmak, namaz kılmak, Kur'ân okumak, oruç tutmak gibi. Bu kısım ibadetlerin sevabı, yapan kimseye aittir, hayatta olan kişi adına bunları yapmak nasıl caiz olmazsa, ölmüş biri adına da yapmak da caiz olmaz.

Diğeri ise niyete bağlı olan ibadetlerdir. Emanetleri geri vermek, borç­ları ödemek, sadaka ve haccı yerine getirmek gibi. Niyete bağlı bu kısım ibadetlerin sevabı ölüye ulaşır. Çünkü bunları, bir kimse hayatta iken olsun ölümünden sonra olsun bir başkası adına yapabilmektedir.'

Diyorlar ki; "Bir kimse üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse yerine velisi tutar" [525] hadisine şöyle cevaplar veririz.

Birinci cevap: İmam Malik'in el-Muvatta'nda: "Bir kimse, başkası adına oruç tutamaz" [526] şeklindeki hadisten sonra "bize göre bu, üzerinde icma edilmiş bir konudur, hilaf yoktur" sözüdür.

ikincisi: İbni Abbas'm Ölü adına oruç tutmakla ilgili rivayet ettiği ha­distir. Nesâî'nin rivayetine göre o, Muhammed b. Abdü'l-A'lâ'dan, o da Yezid b. Zerî'den, o da Haccac el-Ahvel'den, o da Eyyûb b. Musa'dan, o da Atâ' b. Rebah'tan, o daİbni Abbas'tan, şöyle rivayet eder: "Bir kimse başkası adına na­maz kılamaz." [527]

Üçüncüsü: Yukarıda delil olarak ileri sürülen hadisin senedinde ihti­laf vardır. Müslim'in şerhini yapan Müfhem sahibi böyle demektedir.

Dördüncüsü: Bu, Kur'ân'ın nassına da aykırıdır. Âyeti celîle de: "Kişi için ancak kazandığı vardır."

Beşincisi: Bu, Nesâî'nin İbni Abbas'tan rivayet ettiği hadise de aykırı­dır. Hadiste Rasûlullah şöyle buyurmaktadır: "Bir kimse başkası adına na­maz kılamaz. Bir kimse başkası adına oruç tutamaz. Ama tutamadığı her gün için bir müd buğday ekmeği yedirebilir." [528] (Bir müd, yaklaşık onsekizkg.)

Altıncısı: Bu, Muhammed b. Abdurrahman b. Ebû Leylâ'nın, Nâfî yo­luyla İbni Ömer'den rivayet ettiği hadise de aykırıdır. Rasûlullah: "Üzerinde Ramazan orucu borcu olduğu halde ölen kimse adına yemek yedirilir." [529]

Yedincisi: "Bu, namaza, İslama ve tevbeye kıyas edilen celî kıyasa da aykırıdır. Çünkü kimse bunları başkası adına yapamaz. İmam Safî, İbni Ab­bas'tan gelen haberi incelerken, ne İbni Abbas'ın ne de Sa'd'm: "Eğer nezir ise" ifadesini kullanmadığını belirtmiştir.

Bunun hac, umre ve sadaka nezri olması muhtemeldir ki bu takdirde ka­zasını yapmasını emretmiştir. Eğer bir kimse namaz kılmaya yahut oruç tut­maya nezrettikten sonra ölürse, orucuna karşı keffâret verilir, onun yerine tutulmaz. Namazı ise ne kılınır ne de karşılığında keffâret verilir. Devamın­da diyor ki, eğer denilirse ki: "Rasûlullah'tan, bir adamın başkası adına oruç tutmasıyla ilgili bir rivayet var mı?" Denir ki: "Evet. İbni Abbas Rasûlul­lah'tan böyle bir hadis rivayet etmiştir. Yine: "O halde onunla niçin amel et­miyorsun?" denirse, şöyle karşılık verilir. Zührî'nin, Ubeydullah yoluyla İbni Abbas'tan rivayet ettiği hadis nezirle ilgilidir. Ancak Zührî, Ubeydullah'ın İbni Abbas'la uzun bir dönem münasebetinin olduğunu bildiği halde adını anmamıştır. Başkası da bu hadisi, "bir adamın İbni Abbas'tan rivayetine" şeklinde rivayet etmiş, Ubeydullah'tan gelen hadise benzememesi nedeniyle bu sağlamlıktan çıkmıştır. Yine: "Bu hadisi rivayet eden kişinin İbni Ab­bas'tan galat rivayette bulunmasını bilebilir misin?" denirse, "evet, İbni Ab-bas'ın dostları kendisinden hadis almışlardır. İbni Abbas, îbni Zübeyre der ki: "Zubeyr, hac mut'asını (hacc-ı temettu')helal görmekte." Oysa ki bu İbni Abbas'tan: "Kadınlar mut'ası" şeklinde rivayet edilmiştir ki, bu çirkin bir ga­lattır."

Oruç hakkında verilen cevap bu. Hac ibadetinde ise sadece ölü adına ya­pılan infak sevabı ulaşır. Nafile ibadetler ise namaz gibidir, sevabı ancak kı­lana aittir. Hayatta yapılan ibadet sevaplarının ölüye ulaşacağını söyleyen-ler diyorlar ki: "Zikrettiğimiz hiçbir şey Kitap'ta, sünnette, selef âlimlerinin icmaında ve şeriatın temel kaidelerindeki delillere aykırı değildir. Adil bir şekilde, insafla iddialarınıza cevap vereceğiz.

"Kişi için ancak kazandığı vardır" [530] âyetine gelince, bu âyetten ne kaste­dildiği konusu tartışılmalıdır. Bazıları âyette geçen insandan, kâfir kişi kas­tedilmektedir. Mü'min kişi için ise hem kendi kazandığı, hem de zikrettiği vardır." Diyorlar ki: "Eğer bir delil varsa, insan lafzını böyle tahsis etmek (kâfir kişi manasına) caizdir."

Bu cevap, olduça zayıf bir cevaptır. Bu gibi umum lafızlarda yalnızca kâfir kimse kastedilmez. Belki hem kâfir, hem de müslüman kişi kastedilebi-lir. Buna benzer bir umum lafzı da "hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez" [531] âyetinde geçmektedir.

Baştan sona âyetler incelendiğinde siyakın umum bir mana ifade ettiği açığa çıkar. Âyeti celîle de: "(Kulun) çalışması yakında görülecektir. Sonra ona eksiksiz karşılığı verilecektir." [532] buyurulmaktadır. Âyet, kesinlikle hay­rı da şerri de kapsamakta; iyiyi, faciri, mü'min ve kâfiri de içine almaktadır. Mesela: "Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar bir kötülük işlerse onu da görür" [533] âyeti umumîdir. Kudsî bir hadiste de: "Ey kullarım, şu gördükleriniz sizlerin amelleridir. Onların karşılığını verece­ğim. Kim iyi bir karşılık görürse, Allah'a hamd etsin. Kim de kötü bir karşılık görürse kendinden başka kimseyi kınamasın" buyurulmaktadır. [534] Buna benzer bir âyet de: "Ey insan, sen Rabbine varan yolda çabalayıp durmakta­sın. Nihayet O'na kavuşacaksın." [535] Müfessirlerin insan lafzı geçen âyetlerin tefsirinde burada gelen "Ebû Cehil'dir; burada geçen Akabe b. Ebî Muayf tır, burada geçen ise Velid b. Muğîre'dir" gibi sözleri seni yanıltmasın. Kur'ân'ın kapsamı bunları çok aşmaktadır. O halde âyetlerde geçen insan lafızları mu­ayyen bir insan olmayıp genel manada bir insandır. Nitekim âyet-i celîleler de: "Muhakkak insan hüsrandadır."[536] "İnsan Rabbine karşı nankördür."[537] "Muhakkak ki insan hırslı bir varlık olarak yaratılmıştır."[538] "İnsan kendini zengin gördüğü için azar," [539] "Muhakkak ki insan çok zâlim ve nankördür" [540] ve: "O emaneti insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve cahildir" [541]geçmektedir ki, bu, insanın zatından ve nefsinden gelen bir özelliktir. Âyette zikredi­len sıfatlardan kurtulmak ise kişinin zatından dolayı değil Allah'ın fazlın­dan, yardımından ve minnetinden dolayıdır. İnsanın kendi başına özelliği âyetlerde geçtiği gibidir. Yok eğer insanda bir nimet görülüyorsa bu Al­lah'tandır. O Allahki kuluna imanı sevdirdi; kalbini onunla süsledi ve ona nankörlüğü, fasıklığı ve isyanı kötü gösterdi. Kulunun kalbine imanı yazdı. Rasûllerinin, peygamber ve veli kullarının dininde sebat etmesini sağladı ve onları kötülüklerden çirkinliklerden korudu. Birgün Rasûlulîah'ın yanında şu şiir okunmuştur:

"Allah'a yemin olsun ki eğer Allah olmasaydı, ne hidayet bulurduk, ne zekât verir, ne de namaz kılardık." [542]

Yüce Allah: "Allah'ın izni olmadan bir can iman edemez"[543] "Allah di­lemedikçe, onlar öğüt almazlar" [544] ve: "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" [545] buyurmaktadır ki O, bütün âlemlerin Rabbidir. Âlemde bulunan bütün insanların, fillerin ve hallerin de Rabbidir O.

Bazıları da şöyle demektedir: "Sözkonusu âyet, bizden önceki şeriattan haber vermektedir. Bizim şeriatımız ise kişi için hem kendi ka­zandığı hem de başkalarının kazandığının olacağını bildirmiştir." Bu, önceki görüşten daha zayıftır. Çünkü Allah bu âyette, hüccet olan kabul edilmiş bir vak'adan haber vermektedir. Batıl bir şeyi anlatmıyor ki. Nitekim: "Yoksa İbrahim'in sahifelerinde bulunan, kendisine haber mi verilmedi"[546] buyurulmaktadır. önceki şeriatlar bu şeriatla boşa çıkarılmış olsadı, hüccet olarak Allah bunu niye getirsin ki.

Bazıları da şöyle der: lafzmdaki lam, 'alâ harfi cerri ma­nasınadır. O zaman mana "insan ne kadar kötülük yaparsa ancak o ka­dar ceza görür" olmaktadır. Bu görüş, ilk iki görüşten daha sakattır. Çünkü bu görüşe göre söz, anlaşılan mananın zıddına hamledilmektedir ki bu asla caiz olmaz, arap dilinde de böyle bir ihtimal yoktur. Meselâ âyet-i celîlede buyurulmaktadır. Yani onların nasipleri, haz duyacakları şey manasınadır. Yine arap dilinde (benim dirhemim var) denir ki bu manasınadır. Yani ödemem gereken borç.

Bazıları da ,yu« âyetinde kısmının mahzuf olduğunu söylemektedir ki, bir Önceki görüşten hiç farkı yoktur. Çünkü siyaktan anlaşılmayan şey burada hazfedil mistir. Gerçekte bu Allah ve Kitab'ı hakkında cahilane konuşmaktan başka birşey değildir.

Bazıları da şöyle görüş beyan ediyor: "Bu âyet, Allah'ın şu sözüyle neshe-dilmiştir: "Öyle mü'minler ki, imanda kendilerine uyan zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır."[547] Bu görüş, İbni Abbas'tan nakledilmekle beraber zayıftır. İbni Abbas ya da başka birinin âyete mensûh demesiyle âyetin hük­mü asla kalkmaz, iki âyeti birleştirmek ne zordur, ne de imkânsızdır. Şöyle ki, dünyada çocuklar babalarına nasıl uyuyorlarsa ahirette de öylece uyar­lar. Ahirette çocukların atalarına uyması, ataların kereminden ve elde ettik­leri sevaplardan ötürüdür. Çocukların babalarına, dereceleri aynı olarak ka­vuşmaları ise çalışmalarından dolayı değildir, onların başarısı değildir. Bel­ki bu cennette zürriyetlerinin kendisine kavuşmasını Allah'tan isteyen ço­cukların da olmayan bir şeyle Allah'ın fazlını arayan babalardandır. Nite­kim iki çocuğa Allah hûri'l-'îyn'i vermiştir. Bunun yanında amel işlemeden cennete girecek nice mahluklar yaratmış; yaptıkları güzel bir amel elde et­tikleri bir hayır olmaksızın yine cennete girecek toplumlar yaratmıştır. "Ki­şi, başkasının günahını yüklenmez"[548] ve "insan için ancak kazandığı var­dır" [549]âyetleri ise muhkem âyetlerdir. Allah'ın adaletini, hikmet ve tam kudsîliğini ifade etmektedir. Akıl ve fıtrat da bu âyetleri desteklemektedir. Birinci âyet kişinin ameliyle kazancıyla kurtulacağını belirtmektedir. Yine ilk âyet, kulun başkasının yükünü taşımayacağına garanti verirken dün­yada sultanların verdiği garanti gibi ikincisi, atalarının, geçmişinin ve ho­calarının yaptıklarıyla kurtulacağı ümidini kırmaktadır. Yersiz kurtuluş ümidi bekleyenlerin ümidini kırdığı gibi. Her iki âyetin böyle güzelce birleş­tirilmesini iyice düşün.

Şu âyet de buna benzer: "Kim hidayete ererse kendisi için ermiştir. Kim de, dalalete düşerse kendisi için düşmüştür. Bir kimse diğerinin günahını yüklenmez" [550]"Rasûl göndermedikçe kimseyi cezalandıracak değiliz"[551]. Bu âyetlerde Yüce Allah, düşmanlarına, birbirinden güzel dört hüküm getir­miştir.

Birincisi: Kulların, imanla, salih amelle hidayet bulması kendisi için olup başkası için değildir.

ikincisi: Kişinin imandan ve ameli salihten yüz çevirmesi, bunlar yap­mamasının zararı kendisine ait olup başkasına değildir.

Üçüncüsü: Kimse, başkasının günahından dolayı yargılanmaz.

Dördüncüsü: Rasûlleriyle hüccet göndermeden önce Yüce Allah, kim­seyi azaplandırmayacaktır. Allah'ın hikmetini, adalet ve fazlını gösteren; gurur ve yersiz ümitler peşinde koşanları ve Allah'ın isimlerine, sıfatlarına cahillikle saldıranları reddeden bu dört hükmü iyi kavra.

Bazıları da diyor ki, âyette geçen insan hayatta olan insandır, ölmüş kimse değildir. Bu görüş de tamamen sakattır.

Bütün bunlar, umum bir lafızdan gereksiz tasarruflarda bulunmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü lafzı yorumlayan kişi bu tasarrufu, lafzın dela­let ettiği manalara rivayet ettirmiyor, vaz'edilen mananın hilafına ve zihne ilk gelen manaya hamletmiyor. Cümlenin siyakı, kıyas, seri kaideler, bunla­rın delilleri ve örfü, bu tasarrufun, kesinlikle fasit olduğunu göstermektedir. Yanlış tasarrufta bulunmanın sebebi şudur: Kişi önce birşeye inanıyor sonra karşısına çıkan her delilden dolayı sonra onu reddediyor. İnandığı şeye mu­halif her delil bu adama göre inancını öldürücüdür, ne sebepten onu reddetti­ği aklına gelmez. Halbuki gerçek delliler hiçbir zaman birbirine karşı olmaz, birbiriyle çelişmez. Belki birbirini destekler.

Bazıları da diyorlar ki: "Bu, Ebû'1-Vefâ b. Ukeyl'in verdiği cevaptır. Ukeyl der ki: "Bence daha iyi cevap şöyle verilebilir. İnsan, çalışmasıyla, gü­zel müaşeretiyle dostlar kazanır, çocuklar yetiştirir, kadınlarla evlenir, hay­ra temayül eder ve insanlarla dostluk kurar. Dolayısıyla bu kişiler sözkonu-su insana rahmet dilerler, yaptıkları ibâdetlerden ona bağışlarlar. Demek ki bu bağışlar sözünü ettiğimiz kişinin bir uğraşısı sonucu yapılmıştır. Nitekim Rasûlullah da: "Kişinin yediği en hayırlı şey, kendi eliyle kazandığı ve yetiş­tirdiği çocuğun kazandığı şeydir" [552]buyurmuştur. Bir başka hadiste de: "Kişi ölünce üçü hariç amelleri kesilir. Bunlar, geridebıraktığı faydalı ilim, sada­kayı câriye ve arkasından dua edecek salih bir çocuk" [553] Duyurulmuştur. İmam Safî de bu manada: "Bir kimse babası adına hac ibadetini yaparsa bu, haccın üzerine vacib olmasına neden olur. Öyle ki, yaptığı hacla adeta hac için harcayacağı parası artar. Yabancı birinin, başkası adına hac yapması ise böyle değildir" demektedir.

İşte bu cevap, orta bir cevaptır, biraz açmak gerekir. Mesela kul, Allah'a ve Rasûlü'ne olan imanı nedeniyle, çalışması sonucu kendi amelinin yanın­da mü'min kardeşlerinin amellerinden de faydalanır. Aynı faydayı, kendi ameliyle beraber kardeşlerinin de amelinden, dünya hayatında görmekte­dir. Çünkü mü'minler, namaz gibi müşterek olarak yaptıkları amellerde birbirlerine faydalı olurlar. Bu nedenle ki beraber namaz kılmaları, onların herbirinin namazının yirmi yedi defa daha artırmaktadır. O halde, yaptığı amel, başkasının sevabının artmasına nasıl sebep oluyorsa aynı şekilde baş­kasının yaptığı amel de kendi sevabının artmasına neden olmaktadır. Şöylede denebilir: "Namaz kılanların sayısı kadar, namazın da sevabı artar. Mü'minlerin cihadda, hacda, iyiliği emredip kötülüğü nehyetmede ve iyilik, takva üzerine yardımlaşmada da beraber olmaları, sevaplarını aynı şekilde artırmaktadır. Rasûlullah buyuruyor ki: "Bir mu minin diğer bir mü'mine olan bağlılığı, birbirine kenetlenmiş bina gibidir." Rasûlullah böyle derken parmaklarını birbirine geçirmiştir." [554] Şu da bilinmektedir ki bu, dünyaya ait din işlerindendir. Müslümanın, İslâm inancında İslâm cemaatına karışma­sı, hayatında olsun ölümünden sonra olsun müslümanlarm birbirine olan faydalarının ulaşmasının en büyük nedeni erin dendir. Öyleyse müslüman­larm duası peşlerinden gitmektedir. Buna delil olarak Yüce Allah, arşı yük­lenenlerle etrafındakilerin mü'minler için istiğfar edip dua ettiklerini; Nuh (AS), İbrahim (AS) ve Muhammed (AS) gibi peygamberlerin de mü'minler adına istiğfar ettiklerini haber vermiştir. Demek ki kul, imanı nedeniyle adeta çalışmasının sonucu olarak— bu duaların kendisine ulaşmasına se­bep olmuştur. Şöyle de açıklanabilir: Yüce Allah, kişinin imanını, mü'min kardeşlerinin duasından ve gayretlerinden faydalanmasına sebep kılmıştır. Kula dua yapıldığı zaman da, bunu, kendisine ulaştıran bir sebep sayar. Rasûlullah'ın, Amr b. As'a söylediği şey de bu manadadır: "Eğer baban tevhi­di ikrar etmiş olsaydı, bu ona yararlı olurdu."[555] Yani, Amr b. Âs'ın babası adı­na azat ettiği kölenin sevabı babasına ulaşırdı. Sebep tahakkuk etseydi, köle azat etmenin sevabını ölüye ulaştıran amel de kazanılmış olurdu. Bu, latif hoş ve güzel bir izahtır.

Bazıları da şöyle demektedir: "Kur'ân-ı Kerim, başkalarının kazandığı Şeyin kişiye faydalı olacağını reddetmemektedir. Kur'ân'm asıl reddettiği şey, kazancı olmadan bir şeye malik olmaktır. Bu ikisi arasındaki fark gizli değildir. Allahû Teâlâ, kulun ancak kazandığı şeye malik olacağını belirt­miştir. Başkalarının kazancı ise, kazanana, yapana aittir. Dilerse bunu dos­tuna bağışlar dilerse kendine saklar. Hiçbir zaman Alahû Teâlâ, ancak kendi kazandığı şeyin faydasını görür dememiştir." Hocam,[556] Şeyhülislâm İbni Teymiyye de bu görüşü tercih etmiştir. [557]

 

FASIL

 

"Kişinin kazandığı iyilik, kendi yararına kazandığı kötülük de kendi za-rannadır"[558] ile "ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz" [559] âyetleri, si­yakından da anlaşılacağı gibi kişinin başkasının yaptığı suçtan dolayı ceza­landırılmasını ve onun günahını yüklenmesini reddetmektedir. Çünkü Yüce Allah: "Bugün kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Siz de ancak yaptıkları­nızın karşılığım göreceksiniz"[560]âyetinde, kişinin günahları artırılmak, ya­hut sevapları azaltılmak, yahutta başkalarının yaptıklarından dolayı ceza çektirilmek suretiyle zulüm yapılmayacağını belirtirken, karşılık olarak de­ğil de başkalarının yaptığı amelden fayda görmeyi nefyetmemiştir. Çünkü, kendisine karşı yapılan hediyeler, amelinin karşılığı değildir. Allah için kenlerdir.di adına verilmiş, lütfedilmiş bir sadakadır ki bunda hiçbir katkısı yoktur. Belki bu, bâzı kullarının elinden, amellerine karşılık olmaksızın Allah'ın verdiği bir hediyedir. [561]

 

FASIL

 

Rasûlullah'ın: "Kul ölünce ameli kesilir" sözüyle ileri sürdüğünüz delile gelince, böyle bir istidlal sakattır. Çünkü Rasûlullah, amelin faydasının ke­sileceğini söylememiştir. Bildirdiği şey amelinin kesilmesidir. Başkalarının ameli ise kendilerine aittir. Eğer bunlar, amellerini sevabını ölüye hediye ederlerse, ölüye ulaşan sevap kendi amelinin sevabı değil de hediye eden kimsenin amel sevabıdır. Demek ki ölen kişinin amelinin kesilmesi ile ona sevabın ulaşması ayrı ayrı şeylerdir. Aynı şekilde: "Ölüye ulaşan iyilikleri ve ameli..." hadisi de, başkalarının yaptığı iyiliklerin ve amellerin, ona ulaşaca­ğını nefyetmemektedir. [562]

 

FASIL

 

"Sevap, hediye etmek, havale etmektir. Havale ise ancak zorunlu bir hak olur" görüşünüz, mahlûkun mahlûka yaptığı havaledir.

Mahlûkun, Halika havalesi ayrı bir şeydir, kullar arasında yapılan ha­valelere kıyaslanamaz. Böyle bir kıyas yapılıyorsa bu kıyasları en kötüsü, en bozuğu değil midir? İcmâ ile reddedilen şey, ölünün başkasının dini vecibele­rinden faydalanmasıdır. Sahibi olduğu haklar, ölünün zimmetinde bulunan borçların ibrası, onun adına sadaka vermek ve hacca gitmek gibi amellerin, ölüye ulaşacağı nassla belirtildiği için reddetmenin, kabul etmemenin bir amacı yoktur. Oruç da bu amellerden sayılabilir. O halde bozuk bu kıyaslar şeriatın nass ve kurallarına asla muarız olmaz. [563]

 

FASIL

 

Sevabı başkasına tercih etmek mekruhtur. Bu, yakınlaşma amacıyla ya­pılan tercihtir. Bu durumda bizzat amaç olan sevabın başkası adına tercihi nasıl mümkün olabilir? Çeşitli cevaplar verilmiştir.

Birinci Cevap: Hayatta olan kişinin irtidat etmesi mümkün olduğu nedeniyle, hayatın bizzat hayırla son bulacağına güvenilemez. Dolayısıyla ameli başkasına tercih etmek, kişinin yapacağı bir iş değildir. En azından ölü, bu dünyadan ayrılmakla emin bir sonu yakalamıştır. Denirse ki, haddizatında ölünün de İslâm üzere ölmemiş olması mümkündür. Bu ne­denle de kendisine bağışlanan sevaplardan faydalanamaz. Bu sual, son derece sakattır. Çünkü ölüye bağışlananlar, salat getirmek, istiğfar ve dua et­mek cinsinden ibadetlerdir. Eğer sevaba ehil biri ise bu sevabı alır. Yoksa, se­vaptan dua eden kişi faydalanır.

İkinci Cevap: Allah'a yakınlık için amelde başkasını tercih etmek iba­dete olan rağbetin azalmasına, amelin gecikmesine neden olur. Amelde baş­kasını tercih etmek caiz olsaydı bu, kişiyi tembelliğe, yavaştan almaya ve ibadete kalkmamaya sevkederdi. Sevabı kendine saklamak bundan farklı­dır. Çünkü amel eden kişi, kendisinin yada mü'min kardeşinin sevabından faydalanması için yaptığı amelde daha hırslı olur ki, yukarıdaki ile bunun arasındaki fark açıktır.

Üçüncü Cevap: Yüce Allah, kendisine ibadette insanların birbirleriyle yarışmasını arzu etmiştir. Kullukta aranan da budur. Aynı şekilde sultanlar da halkının kendisine itaatte yarışmalarını arzulamaktadırlar. Bu açıdan başkaları adına ameli tercih etmek kulluğa aykırıdır. Çünkü Allahû Teâlâ, kuluna vaciplerle ya da müstehaplarla kendisine yaklaşılmasını emretmiş­tir. İşte başkası adına ameli tercih edince, Allah'ın emrini terketmiş olup işi­ni başkasına vermiş olur. Ancak bu, emredilen itaati, yakınlığı sağlayan se­vabını da müslüman kardeşine gönderen kişiden farklıdır. Âyeti celîlelerde şöyle buyurulmaktadır: "Rabbinizin mağfiretine, eni yer ve göğün eni kadar olan cennete girmek için birbirinizle yarışınız"[564] ve "hayırda birbirinizle ya­rışın." [565] Âyetlerden anlaşıldığı gibi başkası adına amel etmek, yarışı ve ya­rıştaki aceleciliğe aykırıdır.

Ashab-ı Kiram Allah'a yaklaşmak için birbirleriyle yarışırken hiçbir za­man başkası adına amel etmemiştir. Hz. Ömer der ki: "Allah'a yemin olsun ki Ebû Bekir'le yaptığım her yarışta o beni geçti..." ve: "Ey Ebû Bekir, Allah'a yemin olsun ki bir daha seninle hayırda yarışmayacağım." [566]

Âyette: "Bu konuda yarışmacılar, birbirleriyle müsabaka etsinler" [567] ifa­deleri geçmektedir. Mesela yarışarak bir şeye ulaşmak istendiğinde "şu şeyi elde etmek için başkalarıyla yarıştım (nâfese fiili ile) denir." Nefis şey sözüde böyledir. Yani aranan, onu ulaşmak için yarışılan şey demektir. Bu en nefis mailindir demek, en sevimlisi demektir. "Fülanca beni şu konuda ileri sürdü" (enfese fiili ile) demek, "onu benim almamı istedi" demektir. Bütün bunlar, başkaları adına amel etmenin, sevap işlemenin zıddına olan şeyler­dir. [568]

 

FASIL

 

«Ölüye sevap hediye etmek caiz ise, hayatta olan kimseye hediye etmek de caiz olmalıdır" iddianız iki şekilde cevaplandırılır.

Birinci Cevap: Ahmed b. Hanbel'in arkadaşlarından bir kısım fakihler de bu görüşe temayül etmişlerdir. Kadı der ki: "Ahmed b. Hanbel'in sözü bu­nun sadece ölüye mahsus olduğunu gerektirmez. Çünkü Ahmed b. Hanbel diyor ki: "Hayrı işler. Sevabının yarısını kendine, diğer yarısını ise fark gö­zetmeksizin anne ve babasına gönderir." Ebû'1-Vefâ b. Akîl bu görüşe itiraz ederek der ki: "Bundan sonrası ne olacaktır? Bu, şeriatla alay etmektir. Al­lah'ın emanetinde tasarruf yaparak birinin yaptığı sevabı başkasına ver­mektir. Ölümden sonra ise, ölüye istiğfar ve dua gibi amellerin ulaşması için Yüce Allah bir yol göstermiştir.

Sonra Ebû'1-Vefâ kendi kendine şöyle bir soru yöneltir: "Borcun kazası olur mu, borcun tamamı ölümden sonra ödendiği gibi hayatta da ödenir mi? Hayatta ödemekle ölümden sonra ödemek arasında müsâvîlik olduğu nede­niyle, borcu hangisinin bitireceği bilinmemektedir. Gerek ölümden sonra, gerekse hayatta ödenen borçlar sahiplerini buluyorsa bağışlanan sevapların da hem hayatta hem de ölümden sonra, kişiye ulaşacağını kabul edin.

Ebû'1-Vefâ bunu şöyle cevaplar: Eğer bu doğru ise hayatta olan kişinin tevbesiyle günahların silinmesi de sözkonusudur. Başkalarının yaptığı amelle, istiğfarla ahiret günahları böylece silinmelidir.

Ben derim ki, bu iş böyle değildir. Tam aksine bu, başkasının yaptığı duadan istiğfardan, adına yapılan tasadduktan ve borçlarının ödenmesin­den hayatta olan kişinin faydalanacağını ifade etmektedir. Bu manada aciz ve hareketten düşmüş kişi adına, hac farizasının edâ edebilmesi konusunda Rasûlullah izin vermiştir. [569]

Şöyle de cevaplandırılmıştır: Yaptığı amelin sevabını bağışlayan kimse, ömrünün sonunda irtidat etme korkusu olduğundan dolayı bağışladığı se­vap ölüye fayda vermez.

İbnî AMİ der ki: "Hayatta olan kimsenin hediyesiyle ilgili bu görüşte ileri sürülen neden batıldır. Şüphesiz kişi, irtidat etmekten emin olmadan ölür. Zaten irtidat etmesi halinde, ölüye bağışladığı bütün sevaplar da boşa çıkacaktır.

Ben derim ki: Nasslar ve icmâ bu anlayışa karşıdır. Çünkü Rasûlullah ölü adına oruç tutmaya, hac yapmaya izin vermiştir. [570] Sözkonusu irtidat ihtimali olmakla birlikte, hayatta olan kişinin ölmüş kişiden olan alacağından

vazgeçmesi halinde, borcun zimmetten düşeceği konusu, icmâ edilen bir ko­nudur.

Doğru cevap şudur: Kişinin, ölüye bağışladığı güzel amelleri, ölünün mülkiyetine geçmekte böylece de mülkiyetten çıkan bu amellerin, kişinin ir-tidadı ile boşa çıkması sözkonusu değildir. Nitekim irtidattan önce köle aza­dı ve verdiği keffaret gibi tasarrufları da irtidattan sonra da geçerli sayıl­maktadır. Yine bir kimse hasta biri adına hac farizasını ifa ettikten sonra ir-tidat etse, bu Özürlü kimsenin hac farizasını yeniden yaptırmak için başka birine müracaat etmesi gerekmez. Çünkü hac için göndereceği ikinci ve üçüncü şahsın da irtidat etmesinden emin olmaz.

Diri ile ölü arasındaki fark açıktır. Hayatta olan kimsenin ihtiyacı, Öİününki gibi değildir. Yaptığı amelin aynısını ve benzerini bir daha yapabilir. Öyleyse Ölünün aksine kendi için sevap kazanmaya gayret göstermelidir.

İleri sürülen iddianın bir sakatlığı da o, hayatta olanları vekâlet yoluyla insanları kiralamaya sevkeder ki bu çok yanlış bir iştir. Mal varlığı yerinde olanlar bunu anlayıp öğrenirlerse, üzerlerine düşen farzları yaptırmak için adamlar kiralarlar böylece ibadetler bedel karşılığında yapılmaya başlar. Bunun yanında ibadet ve nafilelerin düşmesi, Allah'a yaklaştıran şeylerin artık insanlara yaklaştıran şeyler olması gibi bir takım neticeler doğurur ki ilılas kalkacağından ibadeti yapan da yaptıran da ibadetin sevabını alamaz.

Allah'a yaklaştıran ibadetler karşılığında ücret almayı asla kabul etmi­yoruz. Kaza, fetva, ilim öğretmek, namaz kıldırmak, Kur'ân okutmak gibi ibadetler karşılığında ücret almanın, bunları boşa çıkaracağını ifade ediyo­ruz. Allah'ın rızası için ihlasla yapılanlar dışında Allah bunlara sevap ver­mez. Ücret amacıyla ibadet yaparsa, yapanda yaptıran da mükâfatını ala­maz. Ayrıca sırf Allah rızası için yapılan şeriatın güzelliklerinden olan ibadetler, böylece o dünyevî kazançların sağlandığı, ahş-veriş haline dönüşe­cektir. O halde borçları ödemek, sahibine vermek bunlardan farklıdır. Borç, insanların birbirlerine naib olabildiği kul haklarındandır. Bu nedenle, yaşa­yan kişinin de ölmüş kişinin de borcunu ödemek caizdir. [571]

 

FASIL

 

"Ölüye sevabın bağışlanması caizse, sevabın yarısının yahut dörtte biri­nin de bağışlanması caizdir" görüşünüze iki şekilde karşılık veririz.

Birincisi: Sevabın tamamını hediye etmek caizdir diye yarısını yahut çeyreğini de hediye etmek caizdir diye bir zorunluluk yoktur. İddia dışında ileri sürdüğünüz hiçbir delil yok.

İkincisi: Muhammed b. Yahya el-Kahhâl'den gelen bir rivayete göre Ah-med b. Hanbel bunun bağlayıcılığı konusunda söz etmiştir. Açıklaması şöy­le: Sevap kişinin mülkiyetindedir. Tamamım da bir kısmım da hediye edebi­lir. Diğer bir açıklaması da; mesela bir kimse aldığı sevabı dört Ölüye hediye

etse, her bir ölü nasibine düşeni alır. Çeyreğini ölülere dağıtıp geri kalanını kendine bıraksa -başkasına hediye ettiğinde caiz olduğu gibi- bu da caiz olur. [572]

 

FASIL

 

Şu görüşünüze gelince: "Eğer ölüye sevap hediye etmek caizse, kendisi için yaptığı amelin de sevabını göndermek caizdir." Oysa ki siz, sevabın ulaş­masında fiili yaparken ölüye hediye etmeye niyet etmesi gerektiğini; aksi takdirde sevabın ulaşmasının sözkonusu olmadığını söylemiştiniz.

Cevabımız şudur ki, böyle birşey İmam Ahmed'den nakle dil memiştir. Ayrıca ileri sürülen şart da İmam Ahmed'in mütekaddîminden olan arka­daşlarının sözünde yoktur. Bu, Kâdî ve tabilerinin sözkonusu ettiği bir mese­ledir.

İbni Akîl der ki: "Bir kimse sevabını müslüman kardeşine hediye etmek amacıyla namaz kılsa, oruç tutsa, Kur'ân okusa, ibadetten önce veya ibadet ederken hediye etmeye niyet şartıyla, bunların sevabı ölüye ulaşır."

Ebû Abdullah b. Hamdan, er-Riâye'sinde der ki: "Bir kimse Allah'a yak­laştıran bedenî veya malî ibadetlerinden sadaka verse, namaz kılsa, oruç tutsa, hac ya da umre yapsa, Kur'ân okusa, köle azat etse vb. aldığı sevapla­rın tamamını veya bir kısmını müslüman bir ölüye verse bu Rasûllullah da olabilir

 ona istiğfar edip dua etse yahutta şer'î bir hakkını ya da naibliği kabul eden bir vecîbeyi ona verse, bunun ölüye faydası olur, sevabı da ölüye ulaşır. Denildi ki: "Amel işlerken hediye edeceğine niyet etmişse bu ölüye ulaşır. Aksi taktirde ulaşmaz."

Konunun sırrı şuradadır: Sevabı elde etmenin ilk şartı, önce niyetin, he­diye edilecek kişi adına yapılmasıdır. Ancak niyet önce amel edene yönelik olup sonra başkasına da dönebilir. Sevabın ulaşmasını, amelden önce ya da hemen amelden sonra yapılacak niyete bağlayanlar diyorlar ki: "Ölü adına niyet edilmemişse bunun sevabı yapana aittir ve de bu kişinin sevabının baş­kasına geçmesi de kabul edilmez. Çünkü sevap eserin müessire terettüp et­mesi gibi amele terettüp etmektedir. Mesela, bir kimse kendi adına bir köle azat etse bunun velayeti kendine ait olur. Ama köleyi azat ettikten sonra ve­layetini başkasına devrederse, bu devredilmiş olmaz. Başkası adına köle azat ettiğinde ise velayet, adına köle azat ettiği kişi olacağından dolayı yuka-rıdakine benzemez. Aynı şekilde bir kimse borcunu ödedikten sonra bunu başkasının borcuna saysa, kendi borcu zimmetinde kalır. Yine yaptığı haccı veya tuttuğu orucu yahutta kıldığı namazı başkasına verse, bunlar üzerinde hiçbir hakkı kalmaz. Bunu teyid eden başka bir delil şudur: Rasûlullah' a bu hususta soru soranlar, işlenen amelin sevabının ölüye hediye edilmesini de sormamışlar; ölü adına yaptıkları amelleri sormuşlardır. Mesela, Sa'd: "Onun adına verdiğimiz sadaka ona faydalı olur mu?" diye sormuşken, "ken­di adıma yaptığım sadakanı, sevabını ona hediye edebilir miyim?" diye sor­mamıştır. Bir kadın da: "Onun adına hac yapabilir miyim?" diye sormuş. Bir başka adam da: "Babam adına hac yapabilir miyim?" diye sormuştur. Rasûlullah da ölü adına amel edilmesine izin vermiştir ama, kendi adlarına yapmış oldukları amellerin sevaplarının ölülerine hediye edilmesine izin vermemiştir." Ancak bu gibi sualler Rasûlullah'a hiç sorulmuş mu bu bilin­memektedir. Yine sahabeden birinin böyle birşey yaptığı da: "Ey Allahım, yaptığım amelin sevabım ya da kendi adıma yaptığım amelin sevabını fulan-caya ver" dediği de bilinmemektedir.

Niyet şartını koşmanın sırrı işte budur. Bu, akla daha yatkındır. Şart ileri sürmeyenler ise diyorlar ki: "Gönlünden koparak amelinin sevabını baş­kasına vermesi, malından hediye vermesi gibidir." [573]

 

FASIL

 

Şu sözünüze gelince: "Eğer ölüye sevap hediye etmek caiz olsaydı, hayat­ta olan kimseye vacip olan vecîbelerin sevaplarını da hediye etmek caiz olur­du." Cevabımız şudur: Sevabın ölüye ulaşması için amelde niyet etme şartı esasına göre bu zorunluluk muhaldir. Çünkü vacip, başkası adına yapılama­yan şeydir. Yapan kişiye bu vacip olunca da Allah'a yaklaşmak amacıyla ni­yet etmesi üzerine vacip olmaktadır.

Başkası adına amel işlerken niyeti şart koşmayanlar herhangi bir farz ibadetin sevabını da ölüye bağışlamayı acaba caiz görüyorlar mı? Bu konuda iki görüş var. Ebû Abdullah b. Hamdân,der ki: "Denildi ki, namaz oruç gibi herhangi bir farz ibadetin sevabını bağışlarsa bu caizdir. İbadeti yapan kişi de mükâfatım alır."

Ben derim ki: Bir grup insandan nakledildiğine göre, onlar gerek nafile olsun gerekse farz olsun yaptıkları amellerin sevabını müslümanlara hediye ediyorlarmış, arkasından da: "Biz Allah'a fakirlik içerisinde, iflas etmiş in­sanlar olarak kavuşacağız. Şeriat bunu yasaklanlamaktadır. Mükâfat, ame­li işleyenindir. Dilerse bunu başkasına verebilir, buna bir engel yok" demiş­ler. Allah en iyisini bilir. [574]

 

FASIL

 

Şu sözünüze gelince: "Dînî sorumluluklar, bir imtihandır, denenmedir. Bedeli kabul etmez. Sorumlulukların ana hedefi amel işleyen mükelleftir..."

Buna verilecek cevabımız şudur: Yüce Allah, müslüman bir kimsenin yaptığı amelden kardeşinin faydalandırmasını engellememektedir. Belki de bu Rabb'ı Teâlâ'nın kullarına ihsanının, rahmetinin kemâl bulması; temeli adalete, ihsan ve tanışıp yardımlaşmaya dayalı bu şeriatın yetkin özellikle-rindendir. Bu nedenle Yüce Allah, meleklerini ve arşı taşıyanları, mü'min kullarına dua edip istiğfar etmeye, onların günahlarının affedilmesi için Al­lah'a yalvarmaya çağırmıştır. Son peygamberine de mü'min erkek ve kadın­lar için istiğfar etmesini; sünnetmej prensiplerine uyan âsî müminlere şefa­at etmesi için, kıyamet günü makam-ı mahnıûdu kurmasını emretmiştir. Yi­ne, Rasulü'ne, yaşayan ve ölmüş ashabına dua etmesini emretmiş, bu nedenle de Rasûlullah ashabının kabirleri başına varıp onlara dua etmiştir. Şeria­tın koyduğu prensiplerden biri şudur: Farzı kifâye olan amelleri terketme durumunda bütün müminler sorumludur. Ama bir kişi de olsa onu yaparsa, hepsi günahtan kurtulur. Meselâ Yüce Allah, kabir ateşinden, derisi kızara-rak zayıf düşen bir kişiyi, dünyadaki borcunun biri tarafından ödenmesi ha­linde onu azaptan kurtarır. Borcun bilfiil mükellef bir kimsenin sınanması birşey değiştirmez. Rasûlullah, —her ne kadar ölünün sorumluluklarından olsa da— ölü adına oruç tutmaya, hacca gitmeye izin vermiştir. Yine imamın namazı sahih olması halinde, cemaattan sehiv secdesini kaldırmış; imamın okuduğu fatiha, cemaat için de geçerli sayılmıştır. Yani, imamın açıktan ve­ya gizli olarak okuduğu Kur'ân, arkasında bulunan cemaatin de kıraati yeri­ne geçmekte, cemaattan birinin yaptığı sehiv kalkmaktadır. Öyleyse mükel­lef bir kimseye bağışlanan sevap, Allah'ın ihsanının esası değil midir? Allah, ihsan da bulunanları sever.

Yaratıklar, Allah'ın iyalidir.[575][576] Allah'ın iyaline en faydalı olan kimse Al­lah'ın en çok sevdiği kimsedir. Allah'ın iyaline; bir yudum suyla, bir bardak sütle, bir parça ekmekle faydalı olanı seviyorsa, amel defterleri kapanmış, gönderilecek hediyelere oldukça muhtaç, fakirlik ve güçsüzlükle mücadele edenlere faydalı olanları sevmez mi? Demek ki Allah'ın en çok sevdiği kişiler, bu hale düşmüş iyaline yardım edenlerdir.

Seleften birinden nakledildiğine göre kim hergün yetmiş defa:

Yani "Allah'ım, beni, annemi, babamı, müslüman erkeklerle müslüman kadınları, mü'min erkeklerle mü'min kadınları bağışla" derse, müslüman, mü'min erkek ve kadınların sayısı kadar sevap alır demiştir. Bunu uzak görme. Çünkü kardeşlerine istiğfar eden kişi, onlara ihsan etmiş demektir İri Allah, asla ihsan edenlerin ecrini zâyî etmez. [577]

 

FASIL

 

Şu sözünüze gelince: "Başkasının işlediği amel ölüye faydalı olsaydı, onun adına yaptığı tevbe ve müslümanlıkda fayda verirdi."

Bu şüphenin iki kaynağı vardır:

Birinci suret; İki şey arasındaki zorunluluğu ifade eder, sonra lazımın kaldırılmasıyla lazımın neticesinin de kalktığını açıklar. Bunun şekli şudur: Başkasının yaptığı amel ölüye fayda sağlıyorsa, adına yapılan tevbenin de müslümanlığın da faydalı olması gerekir. Ancak Ölü adına yapılan tevbe ve müslümanlık faydalı olmadığına göre, yapılan amel de faydalı değildir.

İkinci suret; ölü, adına yapılan tevbe ve müslümanlık ona fayda verme­yeceğinden dolayı adına kılınan namaz, tutulan oruç ve okunan Kur'ân da ona fayda vermez.

Bu iki şey arasındaki zorunluk ve yakınlığın kesinlikle batıl olduğu bi­linmektedir. Şöyle ki: 1- Bu, naslardan ve ümmetin kınasından elde ettiği­miz bir kıyastır. 2- Bu, Allah'ın dağıttığı şeyleri toplamaktır. Çünkü Allahû Teâlâ, başkası adına yapılan müslümanlıkla, onun adına verilen sadaka, ya­pılan hac ve köle azadını birbirinden ayırmıştır. Bu durumda bu iki şey ara­sında yapılan eşitleme kıyası; faizin alış-verişe; pâk olarak Ölenin, murdar olarak ölene kıyaslamalarına benzer bir kıyastır. 3- Yüce Allah, gerek hayat­ta, gerekse ölümden sonra, İslâmı müslümanların birbirleriyle yardımlaş­masına sebep kılmıştır. Müslümamn, amelden faydalanmasına sebep olan şey ortada yoksa fayda ortaya çıkmaz. Nitekim Rasûlullah, Amr b. Âs'a bu manada şöyle demiştir: "Baban, tevhidi ikrar etmiş olsaydı, adına tuttuğun orucun, verdiğin sadakanın ona faydası olurdu." Kulun, yaptığı güzel amel­lerden faydalanmasını da Yüce Allah müslümanlığına bağlamıştır. Bu sebe­bin kalkması durumunda yaptığı hiçbir hayırlı amel kişiye fayda vermez, ameli kabul görmez. Bundan başka Allah Teâlâ, amelde ihlas ve devamlılığı da amelerin kabul edilmesine sebep kılmıştır. Aksi takdirde ameller kabul görmez. Bir diğer misal de abdest ve diğer namaz şartlarını, namazın sıhha­tine bir sebep kılmasıdır. Bu şart yerine gelmezse, namazın sıhhati de orta­dan kalkar. Serî, aklî ve hissî sebeplerin, müsebbebleriyle olan ilişkisi böyle­dir. Müsebbib ile müsebbeb arasındaki sebebin varlığı ile yokluğunu eşit gö­ren kimsenin yaptığı kıyas batıldır.

Bu nevî deliliğin bir başkası da şöyle demektir: "Asilere yapılan sefâat kabul edilirse, müşrikler için de şefaatin kabul edilmesi gerekir. Muvahhid-lerden büyük günah işleyenler cehennemden çıkacaklarsa, cehennemde bulunan kâfirlerin de çıkması gerekir." Bu ve buna benzer kıyaslar yapanların, kalblerinin pisliği, anlayışlarının kötülüğü ortadadır.

Bilcümle, ilim ehline yakışan, bu gibi hezeyanlar atmaktan sakınmak, böylece de hem kendi amel defterini hem de başkalarınınkini karartmaktan uzak kalmaktır. [578]

 

FASIL

 

Şu sözünüze gelince: "İbadetler iki kısımdır. Birincisi, niyabete elverişli olanlar. Bunlardan bağışlananlar ölüye ulaşır. İkincisi ise, niyabete elverişli olmayanlar, bu nedenle de ölüye ulaşamayan ibadetlerdir."

İşte asıl dava, asıl mesele budur. Bunu nereden çıkartıyorsunuz? Bu far­kı nereden buldunuz? Hangi Kitap, hangi sünnet ya da kıyas sizi sözkonusu görüşe şevketti?

Her nekadar oruç, niyabete elverişli olmasa da, Rasûlullah ölü adına oruç tutulmasını meşru saymıştır. Farzı kifâyelerin edasında, ümmetin bir­birine niyabet edebileceğini; bir kimsenin yapması halinde diğerlerinden hem ibadetin hem de günahın düşeceği bildirilmiştir. Niyabet yaşma gelme­miş bir çocuğu, kendi adına ihram ve hac farizalarım yapmak için hacca gön­dermeyi meşru görmüş; naib çocuğun yaptığı amelin sevabını bu kişiye vermiştir.

Ebû Hanîfe demiş ki: "Hac yaparken bayılan kimse adına refiki ihrama girer." Hanefîler, refikin ihrama girmesini, bayılan kişinin ihramı menzile­sinde görmüşlerdir. Aynı şekilde Yüce Allah, ebeveynin müslümanlığını, ço­cuklarının müslümanlığı menzilesinde kılmıştır. Düşmanı esir alanla, ona malik olanın müslümanlığı da, nasstan anlaşıldığı üzere esirin müslümanlı­ğı menzil esindedir. Bir zamanlar kâmil şeriatın, güzel fiileri, işleyen kimse­den başkasına nasıl dönderdiğine şaşırmıştım. Kulun ebeveynine faydası­nın dokunmasını ve çoğu vakitler müslüman kardeşleri için Allah'tan rah­met dilemesini; onların muhtaç oldukları iyi ve güzel amelleri işleyip, sevap­larını onlara göndermesini engellemek şeriata yakışır mı? Kul, kendine tanı­nan geniş hakkı nasıl daraltabilir ya da işlediği amelin sevabını, kendinin is­tediği Allah'ın da bir mahsur görmediği bir müslümana hediye etmeyi nasıl imkânsız görür? Şu bilinmeli ki haccın, sadakanın köle azat etmenin sevabı­nı ulaştıran şey, orucun, namazın, kıraat ve itikatm sevabını ulaştıran şeyin aynısıdır. Yani, bağışta bulunulan kişinin müslümanlığı bağışta bulunanın ise teberru ve ihsanı, Allah'ın da bu ihsanı engelememesi. Allah'ın böyle bir ihsanı engellemesi şöyle dursun onu her yönüyle teşvik bile etmiştir. Ölüle­rin, kendilerine hediye edilen Kur'ân, namaz, sadaka, hac gibi ibadetlerin kendilerine ulaşması ile ilgili bilgiler mü'minlerin rüyalarında o kadar çok görülmüş ki tevatür derecesine çıkmıştır. Konuyla ilgili geçmişte olanları, bize ulaştığı kadarıyla çağımız insanlarından nakletsek söz oldukça uzar. Rasûlullah da şöyle demiştir: "Ramazan ayının son on gününde birbirine uy­gun olarak gördüğümüz rüyalar en iyi rüyalarınız dır" [579]Demek ki müşahede ettikleri bir olayı birbirine uygun olarak rivayet etmeleri ne kadar mûte-berse, Rasûlullah da bunların birbirine uygun olan rüyalarım muteber saymıştır. Çünkü onlar, uygunluk sağlandıktan sonra ne rivayetlerinde ne de rüyalarında yalan söylerler. [580]

 

FASIL

 

Rasûlullah'tan gelen: "Kim üzerinde oruç olarak ölürse, velîsi onun yeri­ne tutar" hadisim reddetmenize gelince; naklettiğiniz hadisin Rasûlullah'ın hadisi olduğunu ortaya koyup, her yönüyle sahih hadislere uygunluğunu açıklayacağız. Batıllığma gelince; bunun, doğruluğundan şüphe edilmeyen, karşı gelmeye bir neden olmayan, işitmek itaat etmek, boyun eğip kabul et­mekten başka yolu olmayan açık sahih bir hadise karşı olması batılığına ye­ter delildir. Önümüzde sahih bir hadis varsa bizim için muhayyerlik yoktur. Muhayyerlik, doğuda batıda bulunan bütün insanlar karşı da olsa hadise teslim olup ona inanmaktır.

"Sözkonusu hadisi İmam Malik'in el-Muvatta'mda geçen: 'Bir kimse başkası adına oruç tutamaz' hadisiyle reddediyoruz" demenize gelince. Mua­rızlarınız da diyorlar ki: "Biz de İmam Malik'in Rasûlulah'tan rivayet ettiği hadisi reddediyoruz. Haydin bakalım, bunlardan hangisi daha doğru, hangi­si reddedilmeye daha müsait?

İmam Malik'in: "Bu bize göre üzerinde icmâ edilmiş ihtilafsız bir husus­tur" sözüne gelince. Malik böyle bir icmâyı ne doğuda yaşayanlardan ne de batıda yaşayanlardan nakletmiştir. Naklettiği görüş Medinelilerin görüşüdür ki ona aralarındaki hilaf ulaşmamıştır. İmamın ihtilaflara muttali ola­maması, Rasûlullah'ın hadisin düşürmez. Hatta, Medinelilerin. tamamı bu konuda icma etmiş oldukları varsayılsa, masum ümmetin uyduğu hadise uy­mak, ümmetle bir olmadıkça masumluktan uzak Medinelilerin sözüne uy­maktan daha evladır. Çünkü ne Allahû Teâlâ ne de O'nun Rasûlü, ihtilaf ha­linde Medinelilerin görüşlerini hüccet sayıp diğerlerini reddetmenin gerek­liliğini belirtmiştir. Bakın âyette nasıl geçiyor: "Allah'a ve ahiret gününü inanıyorsanız aranızda bir anlaşmazlık çıktığında onu Allah ve O'nun Rasûlü'ne götürün. Bu sizin için daha hayırlı, sonuç itibariyle daha güzel­dir." [581]

Eğer İmam Malik ve Medineliler: "Bir kimse başkası adına oruç tuta­maz" demişlerse, Hakem b. Uteybe de, Seleme b. KnheyTden, o da Saîd b. Cü-beyr yoluyla (Medineli) İbni Abbas'm: "Ramazan orucunun kazası için ölü adına yemek yedirilmesine, eğer nezir orucu ise onun adına oruç tutulması­na fetva vermiştir" şeklindeki sözünü nakletmiştir.

Ahmed b. Hanbel, birçok muhaddis ve Ebû Ubeyd bu görüştedir. Ebû Sevr de: "Nezir orucu olsun başka oruç olsun orucu tutulur" derken Hasan b. Salih nezir orucu ise "velîsi onun adına tutar" demiştir. [582]

 

FASIL

 

İbni Abbas, "Ölü adına oruç tutmakla ilgili hadisin râvîsi olmakla bera­ber "bir kimse başkası adına oruç tutamaz" diye fetva da vermiştir" sözünüze gelince. Anlaşıldığına göre bir sahabe, rivayet ettiği hadisin hilafına fetva verebilir. Ancak bu rivayetine zarar vermez. Çünkü, her ne kadar verdiği fet­va masum olmasa da rivayet ettiği hadis masumdur. Fetvayı verirken hadis aklına gelmemiş olabilir veya tevîl etmiş olabilir veya hadisi zannına göre doğru olan bir şeye karşı olarak inanabilir yahutta daha başka sebepler söz-konusudur. Buna rağmen İbni Abbas'ın verdiği fetva hadise aykırı değildir. Çünkü o, Ramazan orucu hakkında "bir kimse başkası adına oruç tutamaz" diye fetva verirken nezir hakkında "başkası adına oruç tutabilir" diye fetva vermiştir. Yani verdiği fetva hadisle çelişmemekte, sözkonusu hadis nezir orucuna hami edilmektedir.

Ayrıca "kim üzerinde oruç borcu olarak ölürse, velîsi onun yerine oruç tu­tar" hadisi Hz. Âişe'nin rivayetinde de sabittir. Düşün ki İbni Abbas hadise karşı oldu, peki ne yapmalı? İbni Abbas'm hadise muhalefet etmesi, Ümm'ül-Mü'minin'den gelen rivayeti de sakatlamaz ya. O halde, İbni Abbas'm fetva­sını Hz. Aişe'den gelen rivayetle reddetmek, kendi rivayetiyle reddetmekten daha evlâdır.

Bunun yanında, İbni Abbas'tan gelen hadiste de ihtilaf sözkonusudur. O'ndan iki rivayet gelmiştir. İbni Abbas'm hadise muhalif sözüyle hadisi dü­şürmek, hadise muhalif başka bir hadisle düşürmekten daha evlâ olamaz. [583]

 

FASIL

 

"Sözkonusu hadisin senedinde ihtilaf edilmiştir" iddianız, kabul edilme­yecek kadar yersiz bir iddiadır. Tam aksine hadis sahihtir. Buharı ile Müs­lim hadisin sahihliğinde ittifak etmişlerdir, senedinde ise ihtilaf olmamıştır.

İbni Abdü'1-Berr der ki: "Rasûlullah'tan şöyle dediği sabit olmuştu: "Kim üzerinde oruç borcu olarak ölürse, velîsi adına orucunu tutar." İmam Ah­med, hadisi sahih kabul etmekte, o da bu görüşe meyletmektedir. İmam Safîde hadisin sıhhatine hükmederek şöyle demiştir: "Ölü adına oruç tutmakla ilgili Rasûlullah'tan bir hadis rivayet edilmiştir. Eğer bu rivayet sabitse, ölü adına hac yapıldığı gibi oruç da tutulabilir. Şüphesiz böyle bir rivayet de sa­bit olmuştur." İmam Şafî'nin görüşü de budur. Aym şeyi, ashabından birçok­ları da söylemiştir. İmam Beyhakî, Şafî'nin bu görüşünü hikaye ettikten son­ra "Saîd b. Cübeyr'in, Mücahid'in ve Atâ'nın rivayetlerinde, ölünün tutama­dığı oruçların, kaza edilmesinin caiz olduğu sabit olmuştur. Aym şey İkri-me'den, İbni Abbas'tan da gelmiştir. Birçoğu "bir kadın sordu" şeklinde riva­yet etmiştir ki bu, Sa'd'ın annesiyle ilgili kıssadan ayrı bir kıssa olmalıdır. Bazı rivayetlerde ise kadına hitaben: "Annen adına oruç tut" şeklinde geçmektedir. Bunun geniş izahı inşaallah, cevap verirken yapılacaktır.

"Bu, 'insan için ancak kazandığı vardır' [584] âyetine aykırıdır." sözünüz edepsiz bir sözdür; mana itibariyle ise büyük bir hatadır. Yüce Allah, Rasû-lünü, sünnetinin Kur'ân nasslarma aykırı olmasından korumuş; Rasûlünü nasslara yardımcı ve müeyyid kılmıştır. Allah için bak. Taassub ve taklide yardım etmek düşüncesi, insana neler yaptırıyor. Oysa ki yukarıda geçen âyet bu hususta yeterlidir. Hiçbir surette Kur'ân'ın nassı, Rasûlullah'm sün­netine aykırı olmadığını; aykırı gibi görünen kısımların da kötü anlayıştan kaynaklandığı defalarca açıkladık. O halde Kur'ân'la sünnet arasındaki ay­kırılık olduğu düşüncesi tehlikeli, bozuk bir görüştür; Kur'ân'a uygun olarak varid olmakta, Kur'ân'dan doğmuş olması, O'nun getirdiklerini aynen alma­sı manasınadır ki bu durumda sünnet, Kur'ân'ın açıklamasıdır. O'nun getir­diklerini inkâr edici değildir.

"Bu, Nesâî'nin Rasûlullah'tan naklettiği "bir kimse başkası adına na­maz kılamaz. Kimse başkası adına oruç da tutamaz. Ama tutamadığı her bu­gün için bir mûd (takriben 18 litrelik bir ölçek) yemek verir" hadisine aykırı­dır" sözünüz, çirkin bir hatadır. Çünkü Nesâî'nin rivayeti şöyledir: "Muham-med b. Abdül-A'lâ Yezid b. Zerî'den, oda Haccac el-Ahvel'den, o da Eyyûb b. Musa'dan, o da Atâ b. Ebî Rabah yoluyla İbni Abbas'tan rivayet edildiğine gö­re o şöyle demiştir. "Bir kimse başkası adına namaz kılamaz. Kimse başkası adına oruç tutamaz. Ama tutamadığı her günün yerine bir mûd (18 litrelik ölçü) buğday ekmeği yedirilir."[585] Görüldüğü gibi bu söz, Rasûlullah'a ait ol­mayıp İbni Abbas'm sözüdür. O halde Rasûlullah'ın sözü nasıl İbni Abbas'ın sözüyle çelişir, sonra da Rasûlullah'ın söylemediği bir sözle İbni Abbas'ın sö­zünün çeliştiği nasıl söylenebilir? es-Sahîhayn'da: "Kim üzerinde oruç bor­cu olduğu halde ölürse, onun yerine velisi tutar" hadisi varken bu görüşleri nasıl ileri sürebilir? Müslim'in es-Sahîh'inde: Bir kadın Rasûlullah'a: "Bir aylık oruç borcu olan annem öldü, deyince Rasûlullah: "Annen adına oruç tut' demiştir"[586] hadisi varken bunu nasıl söyleyebilir? Müslim bu hadisi Büreyde'den rivayet etmiştir.

Bu, İbni Ömer'den gelen: "Kim üzerinde oruç borcu olarak ölürse, onun adına yemek verilir" hadisine de aykırıdır sözünüz de yukarıdakinin aynısı­dır. Bu, Rasûlullah'a isnad edilmiş batıl bir hadistir.

Beyhâkî der ki: Muhammed b. Abdurrahman b. Ebî Leylâ'dan Nâfî yo­luyla İbni Ömer'den, onun da Rasûlullah'tan rivayet ettiği: "Üzerinde Rama­zan orucu varken ölen bir kimse adına, yemek verilir" hadisi,[587] sahih değil­dir. Ravî Muhammed b. Abdurrahman çok vehimli biridir. Hadisi yalnızca Nâfî'nin dostları, Nâfî yoluyla İbni Ömer'den rivayet etmiştir."

"Bu, bir kimsenin başkası adına yapamadığı, namaz kılmaya, rouslü-man olmaya ve tevbe etmeye karşı yapılan celî kıyasa da aykırıdır" sözünüze gelince- Allah'ın verdiği ömre yemin olsun ki sözkonusu kıyasınız, Rasûlullah'ın hadisini reddeden batıl, bozuk celî bir kıyastır, hadisler bunun baüllı-ğını göstermektedir. Ölmüş bir kâfir adına müslüman olmanın kabulü ile müslüman bir kimsenin kendi gibi bir müslümanm kendine hediye ettiği oruç, sadaka ve namaz gibi ibadetlerin sevabından faydalanmasının birbi­rinden farklı olduğunu izah etmiştik. Allah'a yemin olsun ki aralarındaki fark gizli olmayacak kadar açıktır. O halde ölmüş bir müslümanm, kendisi gibi bir müslümanm yaptığı amellerin sevabından faydalanması, ölmüş bir kâfir adına müslüman olmaya ya da ölmüş bir mücrime yapılan tevbenin ka­bul edilmesine kıyaslanması, en bozuk, en sakat bir kıyas değil mi? [588]

 

FASIL

 

'İmam Şafî'nin, İbni Abbas'tan rivaj'et edilen "Sa'd'm annesi oruç ada­mıştı" sözünün ravîsini zayıf görmesine gelince; ona en güzel cevabı, arka­daşlarından en çok yardım gördüğü İmam Beyhakî vermiştir. Beyhakf nin sözünü Kitâbü'l-Ma'rife'den aynen alıyoruz: "Ölü adına orucun kaza edile­bileceği, Saîd b. Cübeyr'in, Mücahid'in, Atâ' ve İkrime'nin İbni Abbas'tan ri­vayet ettiği hadislerle sabittir. Çoğunun rivayetinde geçen "bir kadın sordu" ifadesi Sa'd'm annesiyle ilgili kıssadan farklıdır. Bazılarının rivayetinde ise "annen adına oruç tut" ifadesi geçmektedir. Hadisin sıhhatine Abdullah b. Atâ' el-Medenî'nin rivayeti de delildir. O, Abdullah b. Ubeyde el-Eslemfnin babasından rivayet ettiği hadiste şöyle geçer: Rasûlullah'la beraber iken bir kadın geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü, anneme genç bir cariye vermiştim. Şimdi annem öldü, cariye kaldı" dedi. Rasûlullah şöyle cevap verdi: "Sevabını aldın ve annenin mirasında o sana yeniden döndü." Yine kadın "annem, üzerinde bir aylık oruç olduğu halde öldü?" sorusuna da "annen adına oruç tut" buyur­du Rasûlullah. Yine kadın: "O, haccmı da yapmadan öldü?" deyince Rasûlul­lah: "Onun adına hac da yap" karşılığını verdi. Müslim, bu hadisi Abdullah b. Atâ'dan çeşitli şekillerde rivayet etmiştir.

Ben derim ki: Ebû Bekir b. Şeybe, Ebû Muaviye'den, o da A'meş'ten, o da Müslim el-Bıttîn'den, o da Saîd b. Cübeyr yoluyla İbni Abbas'tan da rivayet etmiştir. Rivayet şöyledir: Bir adam Rasûlullah'a geldi ve: "Ey Allah'ın Rasûlü. Annem, üzerinde bir ay oruç borcu varken öldü. Onun adına orucunu kaza edebilir iniyim?" diye sordu. Rasûlullah ona: "Peki, annenin bir adama borcu olsa onu öder misin?" dedi. Adam da: "Evet, öderim" karşılığını verince "Allah'a olan borç ödenmeye daha layıktır" [589] buyudu.

Hadisi; Ebû Hayseme, Muaviye b. Amr'dan, o da Zaide yoluyla A'meş'ten de rivayet etmiştir.

Bundan başka Nesâî de Kuteybe b. Sa'd'dan, o da Abser yoluyla A'meş'-ten de rivayet etmiştir.

Görüldüğü gibi bu hadis hem metin itibariyle hem de sened itibariyle Saîd'in annesiyle ilgili hadisten farklıdır. Sa'd'ın annesiyle ilgili kıssayı, İmam Malik, Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdullah b. Atabe'den, o da İbni Abbas'tan rivayet etmiştir. Kıssaya göre Sa'd b. Ubâde Rasûlullah'tan fetva isteyerek: "Annem, bir adağını yerine getiremeden öldü" diye sorunca Rasûlullah: "Onu, adına kaza et" cevabını vermiştir. es-Sahîhayn'da da böylece rivayet edilmiştir.

Diyelim ki, bu hadiste ismi belirtilmemiş mutlak bir nezir sözkonusu-dur. Peki, A'meş'in Müslim el-BıtÜn yoluyla Saîd b. Cubeyr'den rivayet ettiği hadiste, Rasûlullah Sa'd'dan sozkonusu nezrin namaz mı, sadaka mı, yoksa oruç mu olduğunu niçin sormamıştır? Çünkü insan, istediği şeyi adayabilir. Bu bile, nezredilmiş orucun kazası ile nezredilmiş namazın kazası arasında fark olmadığına delildir. Nezirler arasında fark olsaydı Rasûlullah: "Neye nezretmiş?" diye sorardı. Eğer ki nezir; ölü adına kazası kabul edilen ve ka­bul edilmeyen kısımlarına ayrılmış olsaydı, açıklama istemenin hiçbir anla­mı olmazdı. [590]

 

FASIL

 

Ölü adına oruç tutmakla ilgili îslâm âlimlerinin görüşlerini de zikrede­lim ki, meselenin hilafına icma olduğu zannedilmesin.

Abdullah b. Abbas (ra) der ki: "ölünün nezredilmiş bir orucu varsa o tu­tulur; Ramazan orucunun kazasında ise yemek verilir." Ahmed b. Hanbel'in de görüşü budur.

Ebû Sevr de: "Nezir ve farz oruçları tutulur." Ebû Davud ve ashabı da "farz olsun, nezir olsun orucu tutulur" demektedirler.

Evzaî de: "Tutamadığı oruç yerine, velîsi sadaka verir. Sadaka verecek bir şey bulawmazsa bu takdirde orucunu tutar" demekte, Süfyan-ı Sevrî'den gelen bir rivayet de böyledir.

Ebû Ubeyd'ül-Kasım b. Selam da: "Nezrini tutamadan Ölen kişi adına oruç tutulur. Farz oruçları için ise yemek verilir" demektedir.

Hasen ise: "Üzerinde bir aylık oruç borcu olarak Ölen bir kimse adına otuz kişi, birer gün tutarsa bu caizdir" demektedir. [591]

 

FASIL

 

"Ölünün yapamadığı hac yerine, infakta bulunulursa bunun sevabı ölü­ye ulaşır, ama ölü adına yapılan haccın sevabı ona ulaşmaz" sözünüz, sünne­tin reddettiği, delilsiz boş bir görüştür. Çünkü Rasûlullah: "Baban adına

oruç tut" [592] buyurmuş, bir kadına da: "Annen adına oruç tut"[593] demiştir. Yani Rasûlullahj ölü âdına bizzat hac yapılmasını belirtmiş: "Yapılacak infak hac-cma geçer" denmemiştir.

Bir keresinde de Rasûlullah, Sübrüme adına telbiye getiren bir adamı duyunca: "Önce kendi haccmı yap, sonrada Sübrüme adına hac yap" demiştir. [594]

Bir kadın da yanındaki çocuğa işaret ederek: "Bunun için de hac var mı­dır?" diye sormuş da Rasûlullah: "Evet" demiştir.[595] înfak sevabının ona ola­cağım söylememiştir. Her ne kadar hac yapmamakla beraber çocuk için de hac yapmak gerektiğini; hac vecibelerinde velîsinin ona naib olabileceğini belirtmiştir.

Ayrıca Ölünün naibi, bazan mukîmken vermiş olduğu nafaka dışında hac için hiçbir infakta bulunmayabilir. O halde, mukîmken verilen nafaka­nın sevabını ölüye ulaştıran şey nedir? Oysa ki bu kimse, hac için bir infakta bulunmamış; yaptığı infak, mukîmken veya yolculuk halindeyken yaptığı infaktrr. Sünnet ve kıyas bu görüşü reddetmektedir. Allah (cc) en iyisini bilir. [596]

 

FASIL

 

Eğer denilirse ki: "Sevabın ölüye ulaşmasında, hediye yapan kişinin, bizzat ölünün adını anmasını mı şart koşuyorsunuz yoksa, mücerred olarak başkası adına amel yaptığına niyet etmesini kâfi mi görüyorsunuz?

Denir ki: "Herhangi bir hadiste, hediye yaparken ölünün adının anılma­sı şart koşulmamıştir. Aksine Rasûlullah, oruç, hac ve sadaka gibi ibadetler­de yalnızca başkası adına amel etmeyi kafi görmüş; sevab bağışlayan kimse­nin: "Allahım, bunu, fülancanm oğlu falanca adına yapıyorum" demesini ifa­de etmemiştir. Yüce Allah, amel işleyen kişinin amacını, gayesini bilir. Fa­kat bağışladığı ölünün adını anarsa bu caizdir. Eğer Ölünün adını zikretmemişse, sevabın ulaşmasında amacı, gayesi yeterlidir, fazladan: "Allahım, ya­rın fülancanm oğlu falanca adına oruç tutacağım" demesi gerekmez. Bu ne­denle —Allah daha iyisini bilir—ibadetten önce başkası adına amel etme ni­yetini şart koşanlar, amelin ölü adına yapıldığını belirtmek için böyle bir şart ileri sürmüşlerdir.

Ancak ibadetini yaptıktan sonra, sevabının başkasına ulaşması için ni­yet ederse, sırf niyet sebebiyle sevap ulaşmaz. Nitekim hibe etmeye yahut köle azat etmeye yahutta sadaka vermeye niyet etmekte böyledir; sadece ni­yetle amaca ulaşılamaz.

Bunu şöyle bir misalle de açıklayabiliriz: Bir kimse mescid yahut medre­se, yahutta su deposu niyetiyle bir bina yapsa, mücerred niyetiyle bu vakıf ol­muş olur; ayrıca zikretmeye gerek kalmaz.

Yine, zekât niyetiyle bir fakire mal verse, zekâtı zikretmese de zekât ve­cibesi ondan düşer.

Yine hayatta yahut ölmüş birinin borcunu ödese, her ne kadar bunların ismini anmasa da zimmetlerinden borçları düşer.

Denilirse ki; "Ey Allahım, şu ameli kabul ettiysen beni bunda daim kıl, sevabını da fülancaya ver. Yoksa verme" demek suretiyle, bağışı, bir şarta bağlamakla tahsis etmek olabilir mi?

Denir ki: "İfade olarak da amaç olarak da bir tahsis yapılmış olmaz. Böy­le bir şartın anlamı da yoktur. Çünkü Allah (cc), şart koşulsun ya da koşul­masın gerekeni yapar. Yüce Allah (cc) şart olmadığında başka şey yapacak olsaydı belki şart sürmenin bir anlamı olurdu.

Fakat "Allahım, beni bunda sabit kılarsan, sevabını fülancaya ver" sö­zünde ise, sevap önce kişiye gelir, sonra da hediye edilen kişiye geçer" iddiası böyle değildir. Tam aksine fülanca adına diye niyet etmişse, başkası adına köle azat etmekte olduğu gibi bunun sevabı Önce kimin adına yapılmışsa ona gider. Çünkü köle azat etme velayetinin, önce azat edene, daha sonra da adı­na azat edilene geçtiğini söyleyemeyiz. Başarı Allah'tandır.

Eğer denilse ki: "ölüye sevap bağışlamak isteyen kişi için en uygun yol nedir? Denir ki: "Kendi adına amel işlemesi daha faziletlidir. Yani ölü adına yapılan köle azadı veya verilen sadaka oruç tutmaktan daha faziletlidir. Sa­dakanın faziletlisi de, sadaka verilen kişinin ihtiyacına uygun olan şeyleri devamlı olarak vermektir. Bu manada Rasûlullah: "En faziletli sadaka, baş­kalarının faydalanacağı su kanalı yahut su kuyusu açmaktır" buyurmuştur [597]Yani bu suyun az olduğu susuzluk çekilen bölgeler için sözkonusudur. Gıda maddelerinin çok gerekli olduğu yerlerde su kanalı yahut su kuyusu aç­mak yemek yedirmekten daha faziletli olamaz. Ölü, dua eden kimseden, ih-lasla, tazarrû ile kendisine dua ve istiğfar edilmesini istiyorsa yerine göre dua ve istiğfar, sadaka vermekten daha faziletli olur. Kişinin ölünün cenaze namasma iştirak etmesi, kabri başında da dua etmesi böyledir.

Bilcümle, ölüye gönderilecek en büyük hediye, köle azat etmek, sadaka vermek, istiğfar etmek, dua etmek ve onun adına hac yapmaktır.

Kur'ân okumak ve ücretini almadan gönül rızasıyla ölüye bağışlamanın sevabı da oruç ve haccın sevapları ulaştığı gibi ona ulaşır.

Eğer denilirse ki: "Bu anlattıklarınız, selef âlimlerinde görülmemekte. Hayra çok düşkün olmalarına rağmen kimse Kur'ân okumakla ilgili birşey nakletmemiştir. Rasûlullah da onlara bunu anlatmamış; onları duaya, istiğfara, sadakaya hac ve oruca teşvik etmiştir. Eğer Kur'ân okumanın sevabı da ölülere ulaşacak olsaydı Rasûlullah bunu onlara anlatır, onlar da böyle ya­parlardı.

Cevabımız şudur: "Bu iddianın sahipleri, hac, oruç, dua ve istiğfar sevap­larının Ölülere ulaşacağını itiraf ediyorlarsa onlara denir ki: "Ne sebeple Kur'ân sevabının ölüye ulaşacağını reddederken bu amellerin sevaplarının ulaşacağının kabul ediyorsun? Bu, benzer şeyler arasında ayırımı yapmak­tan başka ne olabilir? Yok eğer bu amellerin sevaplarının ölülere ulaşacağını itiraf etmiyorlarsa ki  bu olamaz  bu, Kitapla, sünnetle, icmâ ve şer'î prensiplerde sabit olmuştur.

İşin Kur'ân'la olan sebebine gelince, bu selef âlimlerinde görülmemiştir. Çünkü onlar, bir kimsenin Kur'ân okumasına ya da sevabım Ölülere bağışla­masına karşı olmamışlar; haddi zatında bunun üzerine düşmemişlerdir. Za­mane insanların yaptıkları gibi sırf Kur'ân okumak için kabristana gitme­mişlerdir. [598] Bunun yanında, hiçbir selefi, okuduğu Kur'ân'ı hatta verdiği sa­dakayı, tuttuğu orucu fülanca ölüye bağışlayan bir adama rastlamamıştır.

Kur'ân okuma sevabının ölüye ulaşmasına karşı olana sonra şöyle denir: "Seleften birinden: "Allahım, şu orucun sevabını fülancaya ver" dediğini zor­lamayla nakletmiş olsan bunu ispatlamada yetersiz kalırsın. Çünkü onlar, salih amelleri gizlemeye çok düşkündürler, ayrıca kazandıkları sevapları ölülerine ulaştırmak için Allah'ı da şahit tutmamışlardır.

Eğer denilirse ki: "Allah'ın O Rasûlü ki ashabına bunlardan başlatma­mıştır." Meselenin cevabı çok açıktır. Meselâ biri ölü adına hac yapmaktan sormuş O da buna izin vermiş. Bir diğeri ölü adına oruç tutmayı sormuş, oda buna izin vermiş. Bir başkası da ölü adına sadaka vermeyi sormuş. O ise bu­na da izin vermiş; ama ölü adına yapılabilecek diğer şeylerden menetmemiş-tir.

Mücerred niyetten ve imsaktan (yemek, içmek, aile ilişkisi gibi orucu bo­zan şeylerden) ibaret olan orucun sevabının ulaşmasıyla Kur'ân okumak ve zikir çekmenin sevaplarının ulaşması arasında ne fark vardır?

Aynı zamanda, seleften kimse böyle birşey yapmamıştır diyen kimse de bilmediği bir konudan konuşuyordur. Bu ise bilmediği şeyin nefyine şehadet eder. Selef ulemâsından gelen, birtakım bilgileri olsa da buna hemen bir şa­hit bulamazlar. O halde, gayıblar alemiyle ilgili bilgileri en iyi bilen Allah (cc), onların niyetlerini amaçları hususunda özellikle de bağışlama niyetini dile getirmede, kafidir.

Meselenin sırrı şudur. Sevap, amel eden kişinin mülküdür. Gönül rıza­sıyla müslüman kardeşine bağışlayınca, Allah sevabı bu kimseye ulaştırır. Öyleyse Kur'an okuma sevabını diğer sevapladan ayırıp kulun kardeşine göndermesine engel nedir? İnkarcılar da içinde olmak üzere çeşitli asırlarda birçok beldelerde insanlar böyle amel etmişler; ulemâdan hiç kimse de buna karşı olmamıştır.

Eğer denirse ki: "Rasûlullah'a bağışlamak hakkında ne diyorsun? Cevap şudur: Mateahhirîn fukahadan bazıları bunu müstehab görürken bazıları müstehap görmemiş, bunu bid'at saymıştır. Çünkü Sahabe-i Kiram böyle şeyler yapmamıştır. Rasûlullah'a ümmetinden iyi bir amel işleyenin ameli kadar, hiçbir azalma olmaksızın sevap vardır. Çünkü Rasûlullah, her türlü hayırda, ümmetine önderlik yapmış; onları irşad ederek Hakka çağırmıştır. Bir hadiste: "Kim insanları doğru yola çağırırsa [599], kendi ecri yamnda, sözüne uyup hidayet bulanların ecri kadar daha ecir alır. Hidayet bulanların ecrin­den de birşey eksilmez" buyurulmuştur.[600] Her hidayet, her ilim, ümmete O'nun elinden geçtiğinden dolayı, kurtulsun ya da kurtulmasın kendisine uyanların aldığı ecir kadar, [601]Rasûlullah da ecir alır. [602]



[1] Önsözden anlaşılacağı gibi bu ibareler İbni Kayyım'a ait değildir. Belki Bukâî'nin ka­leminden sadır olmuştur. Keşfü'z-zunûn'da İbni Kayyım'm er-Rûh adlı kitabı söz-konusu edildikten sonra "Burhaneddin İbrahim b. Ömer el-Bukâî' kitabı ihtisar et­tikten sonra Sirrü'r-rûh adını verdi. Bukâî'nin ölümü 885 dir. Kitap "kemal sıfatla­rıyla muttasıf olan Allah'a (cc) hamd olsun ibaresiyle başlamaktadır" denmektedir. Keşfü'z-zunûn sahibinin zanmna göre İbni Kayyim'ın kitabını Bukâî' ihtisar et­miştir. Gerçekte Bukâî' sadece kitabın bu önsözünü yazmıştır. Ona göre Bukâî' kita­bı "Sirrü'r-ruh" adıyla biliyormuş, ibni Kayyım'ın böyle bir isim verdiği bilinmemek­tedir. Meşhur ismi er-Rûh'tur. Çünkü kitapta ruhun sırrından çok ruhtan bahsedil­mekte, böylece de bu isim kitaba verilmektedir. Allah en iyisini bilir. Ben derim ki: Bu tenbih, kitabı ilk neşredene aittir. Yani "Muhammed Ali Sabîhe" Bunu da bil.

[2] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 9-10.

 

 

[3] Hafız b. Recep der ki: Hadis ya zayıftır ya da münkerdir. Şeyh Elbânî'ye göre de böyle­dir. el-Âyâtü'l-beyyinât s. 28.

[4] Şeyh Nasır Âyât-ı Beyyinât, s. 6'da hadisi tahric ederken der ki: Hadisi, Buhârî Me-ğazi'de (7/240-241), Müslim (8/168) Ahmed b. Hanbel de (44/29) Katâde'den rivayet etmiştir. Katâde'nin rivayetinde şöyle bir ziyade vardır: "Allah müşrikleri duysunlar da rezil olsunlar, kahrolsunlar, alçalsınlar, zavallılığa düşüp yaptıklarına pişman olsunlar diye diriltmiştir. Hadisi, İbni Ebî Âsim farklı şekillerde rivayet etmiştir. (c.2, s. 425, 428).

[5] Buhârî Cenâiz'de (28) rivayet etmiştir. Derim ki, Müslim, Ahmed b. Hanbel EbûDâvûd ve Nesâî de Enes'ten rivayet etmiştir. Sahîhu'1-Câmi1 (1671)

[6] Müslim, Nesâî, İbni Mâce Cenâiz'de ve İmam Ahmed Müsned'inde rivayet etmiştir. Ben derim ki: Şafiî ve Mâlik de Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir. Sahîhu'l-câmi', (3592).

[7] Selef: Sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîndir. Bazıları Rasûlullah'm asrından başlayarak ilk üç asırda yaşayanları seleften saymışlardır. Selefi, bir mezhebe bağlanmaksızın şer'î hükümlerde Kitap ve Sünnete bakan kimselerdir. Ben derim ki: Ahmed, Tayâlisî ve İbni Mâce'nin dışında Kütüb-i Sitte sahiplerinin İmran b. Husayn'dan ri­vayet ettikleri: "En hayırlınız, benim çağımda yaşayanlardır, sonra onu takibeden-îer sonra onu takibedenlerdir" hadisinde Rasûlullahm kastettiği  çağlar sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn çağlarıdır.Sahîhu'I-Câmi, (2-33). Bazıları "şunu eklediler..." sözünün hiçbir anlamı yoktur, dediler. Çünkü bu hadis sahabeden, birçok farklı lafızlarla rivayet edilmiştir-Sahîhu'1-Câmi, {3283, 3288, 3289, 3290, 3296).

[8] Birçokları Yahya b. Yeman'ı cerhetmiştir. Abdullah b. Kezzab ise yalancının bindir. Bkz. et-Tenzîh.

[9] Ebû Dâvûd, Muhammed b. Kudâme'yi zayıf kabul etmiştir. Yahya b. Main ise Kudâme'nin bir mana ifade etmediğini söyler. İbni Cevzî el-İlelu'l mütenâhiye» c 2, s. 429'da hadisi rivayet ettikten sonra Kudâme'nin zayıf olduğunu bildirmiştir-Hadisin tahrici için el-İlelu'l mütenâhiyefain tahkikli şekline bakınız.

[10] Yahya b. Bistam Musaffarla ilgili olarak İbni Hibban der ki: "Bundan hadis almak helal değildir. Ayrıca Âl-i Asım'dan rivayet eden kişi de meçhuldür.

[11] Râvî'nin ismi Asgar olmayıp Musaffar'dır.

[12] Hasan Kassab'm tercemesini bulamadım. Ancak el-Mîzân'da Bekir b. Muhammed ile bunun aynı isimle zikredildiği görülmektedir. Üçüncü isimse cerhle tadil arasın­dadır. Râvî bu kişiden bahsetmemektedir.

[13] Ebû Hatim Abdulaziz b. Eban hakkında der ki: "Sevri'den yaptığı bütün rivayetle­rinde yalancıdır.

[14] Hâlid b. Haddad'la ilgili çok şey söylenmiştir.Bu hadiste rivayeti kabul edilse de as­len Râfızîdir. Ebû Teyyah Mutarriften bu hikayeyi duymamıştır. Allah bilir kim an­latmıştır ona!?

[15] Ebû Hatim, Fadl b. Muvaffık'ı zayıf sayar. Hakkında: "O, mevzu hadisler rivayet eder" der.

[16] Yahya b. Bistam'ın mecruh biri olduğunu söylemiştik. Osman b. Sevde'yi kaynak-

[17] Muhammed b. Abdulaziz'in tercemesini bulamadım. Kıssayı anlatan kişi meçhul­dür. Sözkonusu dua da me'sûr dualara aykırı olduğundan dolayı bid'attır.

[18] Rüşd'ün rivayet ettiği kişi meçhuldür. Rical kitaplarında İbni Sa'd olan iki Rüşd'e rastladım. et-Takrîb'de zayıf olduğu bildirilmektedir.

[19] Ebû EyyÛb da kimmiş? Vahiysiz bilinmeyecek şeyin hüccetliği de nereden çıktı?

[20] Kimden gelmiş?? Haberi kendisine ulaştıran bu konuda hüccet mi?

[21] halid bamr  hakkında  buhari hadisi münkerdir der.Ahmed b . Hanbel. Güvenilir bir ravi değildir. Tercemesi için  el-mizana  bkz

[22] Hûr: dönmek demektir; et-Tenzîlu'I-Azîz'de şöyle geçer: "Şüphesiz o dönmeyeceği­ni zannetti."

[23] Sözkonusu hadisin sözleri İbni Mâce'ye aittir. "Selam" lafzının dışında Hz. Âişe ha­disinde geçen ziyade burada yoktur. İki hadisin karşılaştırılmasına Ahkâmu'l-cenâiz'e bkz. (s. 183-189).

tebliğ et" buyurulmaktadır.

Müslim (c, 7, s. 49), Nevevî, Nesâî (c.4, s.94), İbni Mâce (c.l,s.494) ve diğerleri "Allah dünyadan ayrılmış sizlere de dünyada kalan bizlere de acısın" bölümü dışındakileri Büreyde'den rivayet etmişlerdir. Bu bölüm, Müslim, Nesâî ve Ahmed'de Hz. Aişe'den mervîdir. Hadisin başı Hz. Âişe'nin: "Ey Allah'ın Rasûlü, kabri görünce ne dersin?" diye sordum kısmıyla başlar. Bunun üzerine Rasûlullah sözü edilen hadisi söyler.

Bu hadiste, kabirlerde Kur"an okumanın meşru olmadığına dair deliller vardır. Kur*an okumak meşru olsaydı Rasûlullah bunu en çok sevdiği kişiye öğretir, gizle­miş olabileceği düşünülemezdi. Çünkü âyet-i celîlede: "Sana indirileni olduğu gibi

[24] el-Mîzân'da Sabit b. Süleym zayıf sayılmaktadır.

[25] Olayı anlatan kişinin meçhullüğü dışında diğer râvîler güvenilirdir. Kabristan'da namaz kılmak yasaklanmıştır. Daha geniş bilgi için Elbânî'nin Tahrîru's-sâcid'ine bakınız. Not: Ama buradamuhakkikinzannettiği gibi o kimsenin kabrin üzerinde veya hemen yanında namaz kıldığına dair bir işaret yoktur. Kabrin biraz ötesinde kılmış da olabilir. Bence bu eleştiri burada yersizdir (ç).

[26] Ben derim ki: Sözkonusu rüyalarla ilgili dipnotlardan anlaşılacağı üzere bu haber­lerin çoğu zayıftır. Vahiysiz bilinemeyecek şeylere rüyalarla nasıl ulaşılabilir?!

[27] Buhârî, Leyle-i Kadir'de 2, Müslim, Sıyam'da 205, İmam Malik, el-Muvatta, İti-kaf ta 14, Ahmed b. Hanbel de Müsned 3-6 da İbni Ömer'den rivayet eder.

[28] Abdullah b. Mes'ûd'un sözüne işaret etmektedir. İbni Mes'ûd der ki: "Yüce Allah kullarının kalplerine baktı. En iyi kalbin Muhammed'de olduğunu gördü de Onu se­çerek, risaleti Ona verdi. Daha sonra diğer kulların kalbine baktı. Sahabenin kalbi­ni en iyi durumda bulunca onları Rasûlüne, Allah yolunda savaşan vezirleri kıldı. Öyleyse müslümanlarm iyi gördüğü şeyler Allah'a göre de iyidir. Müslümanların kötü gördüğü şeyler Allah'a göre de kötüdür." Hadisi Bezzar, Ahmed ve Taberânî el-Kebîr'inde rivayet etmiştir. Heysemî —ricali sıkadır— der. Mecmâ'u'z-zevâid, (1-178,179). Şeyh Elbânî de Abdullah b. Mes'ud'dan mevkuf olarak geldiğini; isna­dının da hasen olduğunu bildirmektedir. Merfû olarak rivayeti asılsızdır. Daha ge­niş bilgi için el-Ehâdîsu'z-zaîfe (2-17)'ye bkz.

[29] Bu hadis Müslim'dedir. Ancak râvî mana bozulmayacak derecede lafızlarını bozmuş değiştirmiştir.

[30] Hüccet Allah ve Rasûlünden gelen şeydir. Kabirlerde Kur'ân okumakla ilgili hiçbir-şey gelmemiştir; belki aksi gelmiştir. Bilgi için Elbânî'nin Kitâbu'l-Cenâiz'ine bkz.

[31] Mubammed b. Kudânıe'nin tercemesi geçti. Zayıf bir râvîdir. Bunu ve kıssanın isna­dını Şeyb Elbânî Ahkâmu'I-Cenâiz'de uzunca münakaşa etmiştir (5-192, 193). Ay­rıca böyle bir kıssanın Ahmed b. Hanbeî'de sabit olması da şüphelidir. Olay sabit ol­muş olsa da eserin İbni Ömer'den gelişi de şüphe dolu. İbni Cellâc'ın illeti böyle bir şeyi ibni Kudâme'ye sunmamasıdir. Diyelim ki bu da sabittir, ama hadis nihayetin­de mevkuf olacağından şüphe olamaz.

[32] Hasan Za'ferânî sikadır, ama ona ulaşan senet nerede?

[33] Görüldüğü gibi burada kesiklik vardır. Ben derim ki: "Şeyh Elbânî Ahkâmu'l-Cenâiz'de (193) bunu incelemiştir. Bu, ölüm anında okunan Kur'andır. Yine de is­nadı zayıftır. (Mecma'u'l-Iuğati'l-'arabiyye c. 3, s. 189. Kahire).

[34] Yasin sûresini okumakla ilgili hadis aşağıdadır. Hadis sahih olsa da bu ölüm döşe­ğinde olan kimse için doğrudur. Ama hadis nasıl zayıf olabilir ki? Bilgi için İrvâu'l-galîl'e bkz. Niza anında a.g.e. göre Gadîf b. Haris'ten mevkûfen sahihtir. Kabirlerde okunması konusunda ise asla doğru olamaz.

[35] Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd, İbni Mâce, İbni Hibban ve Hakim rivayet etmiştir.

Zaîfu'î-Câmi'de olduğu gibi Şeyh Elbânî de hadisi zayıf sayar. A.g.e. 1170. Suyûtî Nesâî'yi güçlü bulmamıştır. Muhtemel ki müellifin vehmi yoksa hadis el-Kubrâ'dadır.

[36] Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmîzî, Nesâî, İbni Mâce Cenâiz'de ve Ahmed b. Hanbel de MÜsned'inde rivayet etmiştir. Ben derim ki, Müslim Ebû Saîd Hudrfden; İbni Mâ­ce Ebû Hureyre'den, Nesâî ise Hz. Aişe'den rivayet etmiştir. Sahîhu'1-Câmi 5024.

[37] Yasin Sûresi-36/263.

[38] Bu zat, Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. Ali Cevzî'dir. (V. 597). Din ve dille ilgili birçok eseri vardır. Selefin büyüklerindendir, Funûnu efnân fî acâibi ulûmi'l-Kur'ân (Teymuriyye kütüphanesi yazmalar bölümü 222) ve bid'atçılar için yazdığı Telbîsu İblis de faydalı eserlerindendir. Eseri çok olan İslâm müelliflerindendir.

[39] nsanların sayıları ne zaman şer1! delil olmuş? Allah, müellifimiz İbni Kayyım'ı af­fetsin. Ancak öiünün hayattakilerle ünsiyet kuracağı Gadîf b. Haris'in son tartış­masında sabit olmuştur. Gadîf b. Haris başında Yâsîn sûresini okuyacak birini iste­di. Adam kırkıncı âyete gelince, Haris öldü.

[40] Hadisin zayıf olduğunu söylemiştik. el-Ayâtu'1-Beyyinât'a bkz.

[41] Garip bir şekilde hadise başlaması, onun zayıf olduğuna herhalde yeter delildir.

[42] Hadisi Ebû Dâvûd Menasik'te (100) rivayet eder. Ahmed b. Hanbeî'in de buna ben­zer bir rivayeti vardır. İbni Kayyım ve Nevevî'ye göre hadis sahihtir. Hafız b. Hacer, râvîlerinin sika olduğunu söyler. Ama yine de hadiste müşkiller bulunmaktadır. Haffacî der ki: "Hadis'in lafzını zorlamadan peygamber ve şehidlerin ölmediğini, peygamberlerin ölmediğinin ise daha sarih olduğunu anlarız. "Arz elini onlara at-madıysa onlar uyuyanlar gibidirler. Uykusunda ölmeyen..." âyetinde geçtiği gibi uyanmadıkça duymayan, konuşmayanlar gibidirler. Selamı almalarından maksat irsaldir. Buna göre mana vasıta veya vasıtasız salat ve selamı duyduklarında uya­nıp selamı almalarıdır. Ama bunlannki ölülerinki gibi ruhları kabzedilerek değil. Sonra dünya ölümü gibi ruhlarına üfürülür. Böylece eski hayatlarına kavuşurlar. Çünkü ruh, sadece ruhanî bir varlıktır. Ziyaretçi açısından iş böyledir. Ölünün ru­huna ulaşamayanların selamlarını melekler alır ki bunda bir müşkil yoktur. Gayetü'l-maksûd'da deniyor ki: "Yukarıdaki izah en güzel izahtır." Ben derim ki: "Bunda sahih hadise işaret vardır. O da: "Allah'ın seyyah melekleri vardır. Ümmeti­min selamını bana ulaştırırlar." Hadisi Ahmed b. Hanbel, Nesâi ve Dârimî Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den rivayet etmişlerdir. Âlimlerin daha geniş görüşleri için Av-nü'I.ma'bûd'un hadisin şerhiyle ilgili bölümüne bkz. c. 6, s. 26, 31.

[43] Burada Fadl meçhul bir zattır. Üst tarafı da senetle zikredilmemiş!

[44] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 11-21.

[45] Abes olmayabilir de. Müellifimiz İbni Kayyım insanların kaç tane faydasız belki za­rarlı fiilleriyle mücadele etmiştir?

[46] Hadis zayıftır, belki de münkerdir. Hadisin tahrici için bkz. el-Ehâdîsü'z-zaîfe (599), Sübülüs-Selâm (2-577, 578). Sağânî der ki: Gerçekçi âlimlerin sözünden an­laşılan hadisin zayıf olması buna uymanın bidat olması ve çokça buna uyanların çokluğu ile gururlanılmaması gerektiğidir.

[47] Sağânî sözü edilen yerde der ki: Esrem anlatıyor: "Ölüyü mezara koyduktan sonra yaptığınız bu şey nedir? diye Ahmed b. Hanbel'e sordum." Dedi ki: "Şamlılardan başkasının yaptığını görmedim." O halde İbni Kayım'm bu sözünü neye yorumlaya­biliriz?

[48] Sahih bir senetle Osman'dan rivayet etmiştir. Hadisin tahrici için Ahkâmu'I-cenâiz (156)ya bkz.

[49] Bu zorunluluk da nereden çıktı?

[50] Enes'ten gelen hadis müttefekun aleyhtir. İbni Abbas'tan da sahih olmuştur, bkz. el-Âyâtül-beyyinât 5-9 ve 34.

[51] Şebîb b. Şeybe hakkında İbni Maîn der ki: "Sika biri değildir. Ebû Hatim de güçlü bi­ri değildir" der. bkz. et-Cerh ve't-ta'dîl.

[52] Bu zat hadis ilminde Sîbeveyh'in hocasıdır. Bir keresinde Sîbeveyh'i "Leyse Ebâ ed-Derdâ" diyeceğine "Leyse Ebû Derdâ" dediği için hocası kınamıştı. Buna cevap ola­rak Sîbeveyh de: "Böyle okumakta bir sakınca yok. Sana öyle bir ilim öğreteceğim ki, artık benim hata yapmadığımı anlayacaksın" dedi. bkz. Saîd Efgânî'nin Tarîhü'n-nahiv(113)Daru'l-Fikr.

[53] et-Takrîb'de zikredildiği gibi meşhur birisidir. Doğrudur ama mürsel ve evhamı çok biridir. Burada olayı doğrulamayan bir işitme, açıkça belirtilmemiştir. Sa'b b. Cüsame ile Avf b. Mâlik ikisi de şahabıdır.

[54] Yani yahudi adam.

[55] Allah'a hamd olsun ki bu rüya da doğru değil.

[56] İbni Ebî Hatim, İsmail b. Muhammed'i zikrederken cerh de tadil de etmemiştir. Çün­kü Ebu Hatime göre bu zat meçhul birisidir. Hadisi Mu'cemu'l-müfehres'te bula­madım.

[57] Ravîleri sikadır. Ama Sabit b. Kays'ın kızından sözedildiğine rastlamadığı gibi hadi­sin sözkonusu âyetin inişiyle ilgili kısmı sahihtir. Hadisi Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel ve İbni Cerîr rivayet etmiştir. Bilgi için İbni Kesir Tefsiri {4-206, 207) bkz.

[58] Hucûrât Suresi, (49/2).

[59] Lokman sûresi, (31718).

[60] Bu olayı Buhârî, Müslim ve Nesâî Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir, bkz. Câmiu'1-usûl (8-519).

[61] Kıyafet ilmi : Fizyonomik özellikler ilmi. Ayak İzlerini inceleyen ilim (iz sürücülük). Dış görünüş manasına da gelir.

[62] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 22-26.

[63] Nisa sûresi, (4/69).

[64] Mürsel hadistir. Senedi de sahihtir.

[65] Ebû Hatim'in MerâsîFinde zikredildiği bu eser de mürseldir. Çünkü İmam Şa'bî birçok sahabeden irsal etmiştir.

[66] Pecr sûresi, (89/27).

[67] İbni Mâce (6-1365, 1366) Zevâid'dc der ki: Hadisin senedi sahihtir. Râvîleri sikadır. Müser b. Afâze'yi İbni Hibban sika kabul etmiştir. Diğer râvîler de sikadır. Hakim hadisi rivayet ettikten sonra "bu, senedi sahih bir hadistir" der.

[68] Bunlar büyük kıyametin alametlerindeııdir. Hz. Mesih alamüticrden bir tanesidir. Şöyle ki, Hz. Isa kıyamet kopmadan önce arza inecek ve Deccali, domuzu öldürecek; haçı kıracak, cizyeyi kaldıracak, o gün müslümanlara namaz kıldıracak. Hz. îsâ'nın bu özellikleri sahih hadislerde'te açıklanmıştır. Hz. Mesih'ten bahsederek: Yüce Al­lah: "O, kıyametin bilgisİdir" (Zuhruf: 61) buyurmaktadır. Bir kıraatta da: "O, kıya­metin alâmetidir (yani ULJJ ^ <jlj değil de i*UJ j&J ^S, şeklinde). Yine âyet-i celîlede: "Ehl-i kitaptan olanlar ölümünden önce Ona iman edeceklerdir" buyu-rulmaktadır. (Nisa: 259).

[69] Ben derim ki, burada peygamber ruhlarının ilmî müzakereler yaptığına delil var­dır. Diğerlerinin ruhları böyle değildir.

[70] Ben derim ki, burada da şehidlerin ruhları hakkında doğru bir kanaat vardır. Pey­gamberlerin ruhları nerede şehidlerin vb. ruhları nerede. Böyle bir kıyaslama doğ­ru olur mu?

[71] İbarenin aslında iki yerde Mübarek geçmektedir. Doğrusu da budur.

[72] Abdullah b. Mübârek'e dayanan sened nerede?

[73] Fadayl Nemîrî hakkında et-Takrîb sahibi der ki: "Doğru bir kişidir, ama birçok ha­tası vardır." İbni Ebî Lebîbe hakkında da İbni Maîn: "O güvenilir değil" der. Ebû Hatim ise: "Güçlü bir râvî değildir" der.

[74] Ubeyd b. Umeyr tabiînden sika bir zattır. Fakat bu kendine nereden ulaşmış? Oysa ki bu vahiysiz bilinemez.

[75] Anlatılanların hepsi haberdir. Ama doğruluğuna delil yok.

[76] İbni Cerîr mürsel olarak nakleder. İbni Merdûye ise Enes hadisini nakleder. îbni Merdûye ile İbni Mübarek Ebû Eyyûb'dan naklederler. Bkz. Fethü'l-kadîr'in Kâri'a sûresinin tefsirine. Mukarib lafzı ve Kitap lafzının senedi zayıftır. Abdullah b. Selmâ'dan hadis alan Muâviye b. Yahya'nın kim olduğunu Öğrenemedim. Bu adla iki kişi var, ikisi de zayıf. Şeyh Elbânî ile bu hadisin senedini incelediğimizde vardı­ğımız sonuç senedin zayıf-olmasıdır.

[77] Yahya b. Bistam hakkında İbni Hibban'm: "Ondan rivayet etmek helal olmaz" sözü yukarıda geçti.

[78] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 27-30.

[79] Zümer sûresi, (39/42).

[80] Doğrusu İbni Hüseyn'dir.

[81] Doğrusu Ahmed b. Şuayb'dir.

[82] Ahmed b. Muhammed'i tanımıyorum. Abdullah b. Hüseyn hakkında az laf edilmiş­tir. Cafer b. Ebî Muğire hakkında îbni Mendeh der ki: "Said b. Cübeyr'den yaptığı ri­vayetlerde güçlü biri değildir." Haber zayıftır. el-Mizân'a bkz.

[83] Esbat denen zat, İbni Nasr'dir. et-Takrîb'de: "Doğru fakat hatası çok biridir, garib hadisler rivayet eder" denmektedir.

[84] Ben derim ki, Şeyhu'l-îslâm'ın görüşü iki nedenden dolayı doğrudur: 1- Geçtiği üze­re İbni Abbas'tan Seddfye kadar oîan birinci sözün senedi zayıftır. 2- es-Sahîhayn'da geçen uykuyla İlgili badis de buna şahittir. Hadiste şöyle geçer: Rasûhülah duasında: "Ey Allahım, eğer ruhumu tutarsan ona rahmet et. Yok eğer onu salarsan salih kullanın koruduğun gibi onu da muhafaza et" demiştir.

[85] Yani İbni Teymiyye. İlmi Kayyım onun seçkin talebelerindendir.

[86] Doğrusu. Buna benzer âyet-i celîle de . (Bakara: 6) geçmektedir.

[87]  Ben derim ki: "Bundan önce anlatmıştık. Oraya bakınız."

[88]  Saîd b. Müseyyeb'e kadar gelen aened nerede ki onu inceleyelim?

[89] Tabiînin ileri gelenlerindendir. Tabî: Sahabeyi gördüğü halde, Rasülullah'ı göreme­yen müslümah kişidir.

[90] Abdullah b. Selam: Yahudi biriydi. Rasülullah hayattayken İslâmı seçti. Vahiy za­manında İslâmı seçen yahudilerden olması onu zikre değer kılmıştır. Selmân-i Fârisî, büyük bir sahabidir. önceleri mecûsî idi. Hakkı aramaya başladı. Önce yahudilerle tanıştı, daha sonra hıristiyanlarla münasebet kurdu. Bi'set zama­nı gelince İslâmı tamdı böylece sahabilerin büyüklerinden oldu.

[91] Muhtemel ki bunlar günahları çekinmeden açıkça işleyenlerdir. Ben derim ki, en-Nihâye'de: "Kötülüğü açıkça işleyenler" şeklinde yorum var. Denildi ki günahta aşırıya kaçıp kendilerini mahvedenlerdir. Yine denildi ki, tuttukları yolu değişti­renleri kasdetmektedir. Buhari, Müslim ve Taberânî'nin es-Sağîr'inde Ebû Hurey-re den rivayet ettikleri bir hadiste Rasülullah şöyle buyuruyor: Ümmetimden gü­nahları aşikar işleyenler hariç, herkes affedilecektir..." buyrulmaktadır. Sahihü'l-cami (4388).

[92] Sıfatu's-safve'de Abdulvahid b. Zeyd tarikiyle gelen bu rüyada Malik b. Dinar'ın ölüm sebebi zikredildiği bildirilmektedir.

[93] Rüya gören kadın, Abede binti Ebî Şevval'dir. Bkz. Sıfatu's-safve.

[94] Umulur ki bu rüyada Ali b. Ebî Talible Muâviye b. Ebû Süfyan arasındaki çekişme­yi sona erdirmeye yönelik büyük bir işaret vardır. Yüce Allah birincisine (Hz. Ali'ye) cennetle hükmetmiş, ikincisini ise (Muâviye) affederek her ikisini de cennete sok­muştur. Ayet-i celîlede bu: "Onların göğüslerindeki kini çıkarıp atmışızdır. Şimdi onlar birbirinin kardeşleri olarak köşklerde karşı karşıya oturur, sohbet ederler" (Hicr 47şeklinde ifade edilmiştir.

[95] Yasin sûresi, (36/36).

[96] Zümer sûresi, (39/74).

[97] Sâffât sûresi, (37/61).

[98] Mûtezilî sultan Mu'tasımbUlah'ın, Ahmed b. Hanbel'e yaptığı işkenceye işaret edilmektedir. Rivayete göre Mu'tasım cellada, Ahmed b. Hanbel'e Kur'ân'ın mahluk olduğunu söyletmesi için emretmiş. Ahmed b. Hanbel de; "Ku/ân yalnızca Allah'ın kitabıdır" dedikçe yediği dayaktan baygın düşer; ama yine de sözünde sabreder, se­bat eder.

[99]  Pustat: Şiirin bir beyti ya da düğün ve matem günlerinde insanların toplandığı bir mekan.

[100] Ben derim ki, senetsiz olarak zikredilen bütün bu rüyalar hakkında biraz düşünme­liyiz. Görülen rüyaları reddetmiyoruz. Çünkü hepsi görülmüş, hissedilmiş rüyalar­dır. Ancak herhangi bir rüyayı kabul etmekle buna benzer rüyaların görülebileceği­ni kabul etmek ayrı ayrı şeylerdir.

[101] Ben derim ki: Rasûlullah'tan rüya ile ilgili faydalanyla, kısımlanyla, âdâbıyla ilgili olarak o kadar çok sahih rivayetler gelmiştir, ama her nedense müellfimiz İbni Kay­yım bunlara hiç göz atmamış. Söz konusu hadisler İbni Kayyım'ın zikrettiği rü­yalardan daha açıktır. İmkânımız olsa bu hadislerden bir kısmını burada zikreder­dim. Daha geniş bilgi için bkz. Şeyh Elbânî'nin Câmiu'1-usûl (3520-3530 nolu ha­disler). Câmiu'I-usûI, c. 2, s. 515, 530. Burada İbn Esîr ilgili hadisleri topladıktan sonra tahriclerinini ve garib hadisleri de bildirmiştir. Bu kaynaklarda aradıklarını bulabilirsin.

[102] Hadis zayıftır. Muhammed b. Hamid'le ilgili et-Takrîb'de: "Zayıf bir hafızdır" den­mektedir, ibni Maîn Muhamed b. Hamid'e hüsnü zan beslemektedir. Abdurrahman b. Mağra hakkında yine et-Takrîb'de: "O sadıktır" denmektedir. Horasanlı Ezher b. Abdullah ise el-Mizân'da: "İbni Acla'nın hakkında konuştuğu kişidir" denir. Ukeyli de: "Hafızası güçlü biri değildir" der. Abdurrahman b. Mağra Ezher'den ha­dis rivayet etmiştir. Ben derim ki, hadisin manası böyledir. Rasûlullah'ın: "Ruhlar ..." diye başlayan kısmına "Ruhlar havada toplanmış ordulardır. Tanışanlar birbiri­ne yaklaşır; tanışayamayanlar ise birbirinden uzaklaşır" lafzı delildir. Hadisi Bu-hari Hz. Âişe'den rivayet eder. Sahîhü'1-camî (2765).

[103] Buğye b. Velid hakkında et-Takrîb'de: "Adil bir kimsedir ama zayıf râvîlerden bir­çok tedlisi vardır" denmektedir. Selim b. Amir Hz. Ömer'e yetişemediğinden hadis mürsel ve zayıftır. Ayrıca Ebû Derdâ'dan da rivayet edilmiştir demesi hadisin zayıf­lığını gösterir.

[104] Zümer sûresi, (39/42).

[105] Ibni Luheya'mn Abâdile'den yani dört meşhur Abdullah'tan rivayet ettikleri mak­bul; diğerlerinden yaptığı rivayetler makbul değildir. Sadık bir râvî olmakla birlikte kitapları yandıktan sonra râvîleri karıştırmıştır. Osman b. Naim için et-Takrib'de: "O meçhul biridir" denmektedir.

[106] Haber zayıftır. Râvîlerinden İbrahim b. Müslim Hicrî hakkında et-Takrib'de: "Ha­diste gevşektir, mevkuf hadisleri ref eder merfû diye rivayet eder  Bu hadisin j-katırın huysuzluğu gibi huysuzlaşırlar kısmı hariç diğer yerleri az önce Hz. Aışe'den sahih olarak rivayet ettiğimiz hadise uygundur. Burası ise zayıftır.

[107] Birinci muhaddis rüyayı göreni bilmemektedir.

[108] Bu ve bundan önceki rüyanın senetleri nerede. Senetleri görelim ki ona göre hükme­delim. Yine ravilerin tercemesi nerede. Bunları tanıyalım da ona göre gördükleri rü­yaların doğruluğuna inanalım?

[109] Anlaşıldığına göre bu kitap Şeyhul-îslâm'ın vefatından sonra telif edilmiş.

[110] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 31-46.

[111] Rahman sûresi, (55/27).

[112] Kasas sûresi, (28/88).

[113] Gâfir sûresi, (40/11).

[114] Âl-i İmrân sûresi, (3/169).

[115] Zümer sûresi, (39/68).

[116] Duhan sûresi, (44/56).

[117] Bakara sûresi, (2/28). Tûr günü Hz. Mûsâ'nm baygın düşmesi Kur'ân-ı Kerim'de şöyle bildirilmiştir: Mûsâ dedi ki: "Rabbim, bana kendini göster de sana bakayım, dedi. Yüce Allah buyurdu: 'Sen beni göremezsin. Fakat dağa bak, eğer o yerinde du­rursa sen de beni göreceksin.' Rabbi dağa tecelli edince darmadağan etti ve Mûsâ baygın düştü." {A'râf 143).

[118] Müslim Ebû Hureyre hadisini zikretmiştir. Nevevî şerhi, c. 15, s. 133-134. Baygın düşme hadisinin tahrici biraz sonra Elbânî'nin Tahavî şerhinde uzunca zikredile­cektir.

[119] Tûr sûresi, (52/45).

[120] Ben derim ki, cuma gününün fazileti konusunda Ebû Dâvûd uzunca bir hadis riva­yet eder. Sahîhü'l-camî'in yanında Ahmed, Nesâî, ibni Mâce İbni Hibban ve Evs b. Evs'ten Hakim de rivayet eder. Mu'cemul-müfehres'te Dârimî'nin de; Şeyh Nasır Ali Suyûtî İbni Huzeyme'nin de rivayet ettiğini söyler.

[121] Rasûlullah'ın peygamberlerle buluşup onlara namaz kıldırması hakkında bkz. Müslim, Nevevî Ebû Hureyre'den c. 2, s. 233; Bezzar, Ebû Yâ'lâ ve Taberânî İbni Mesûd'dan naklederler. Mecma'u'z-zevâid'de "râvîleri güvenilirdir" denmek­tedir. Cem'ul-fevfiîd, c. 2, s. 464. İbni Kesir'in tefsirinde bildirdiğine göre İbni Ebî Hatim de rivayet etmiş. Buna göre Rasûlullah'ın peygamberlere namaz kıldırması en yüksek semâya çıkıp ikinci inişinden sonradır. Rasûlullah'ın Hz. Mûsâ ile görüş­mesi ise Isrâ hadislerinin çoğunda geçmektedir. Hafız îbni Kesir hadisin bütün ri­vayet yollarını cemetmiştir. c. 3, s. 2 ve 24. Ayrıca hadiste Rasûlullah'ın, farz namazla ilgili olarak Yüce Allah'a başvurusu da geçmektedir. Câmi'u'1-usûl, c. 11,

Rasûlullah'ın Hz. Musa'yı kabrinde namaz kılarken görmesini Müslim ve Nesâî de rivayet eder.

[122] Hadisin sahihliğini söylemiştik. Ebû Dâvûd ve Ahmed rivayet eder.

[123] Bkz. Tezkiretu'l-kurtubî s. 166-171. İbni Kayyım'ın sözünü ettiği ibare burada da vardır. Ama manaya zarar vermese de birçok lafız metne uymamaktadır.

[124] Bu da et-Tezkire'de zikredilen ibarenin aynısı değil, manasıdır. Ayrıca bu s Kurtubî'nin olmayıp Hüleymî'nindir. Allah en iyisini bilir.

[125] Şeyh Elbânî Tahâvî sarihinin İbni Kayyım'm sözünü naklettiği hadisle ilgili koydu­ğu dipnotta der ki: "Bu doğrudur. Buhârî, Kitâb-ı Husûmatta hadisi tahric etmiştir. 3412 nolu hadis. c. 3, s. 89. Ayrıca Vehİb'den 3318; 4238, 6919, 7917 ve 7427 nolu ha­dislerde de birbirine yakın lafızlarla da zikretmiştir. Amr b. Yahya babasından o da Saîd Hudrî'den bir sahabenin yahudi birini dövmesiyle ilgili kıssada merfû olarak şu ifadeyi nakleder: "Peygamberleri birbirinden üstün tutmayın. Kıyamet günü in­sanlar bayılınca, arzın çıkardığı ilk ayılan kişi ben olurum. Bakarım ki, Mûsâ arşın sütunlarından birine tutunmuş. Hz. Mûsâ da bayılmış mı yoksa ilk bayılması mı Buhârî'de ilk bayılma şeklindedir bu bayılmanın yerine geçmiş bilmiyorum. Müslim de 2374 nolu hadisin birazını Sufyan b. Ömer b. Yahya'dan rivayet eder. Ah-med b. Hanbel hadisin tamamını (3-23) bu senedle: "kıyamet günü arzın ilk çıkara­cağı kişi ben olurum. Ayılınca Musa'yı... şeklinde bulurum" ifadesiyle nakleder. Müslim de Ebû Hureyre'den 2373 nolu hadise şöyle başlar: "Allah'ın peygamberleri­ni birbirinden üstün tutmayın. Sura üfürülünce Allah'ın diledikleri hariç, yerde ve gökte kim varsa çarpılıp bayılacaktır. Diğer sura üfürülünce ilk dirilen ben olaca­ğım. Bu zaman bakarım ki Mûsâ arşa tutunmuş. Bilmiyorum O, Tur baygınlığı ile mi muhasebe edildi yoksa benden önce mi dirildi."Bu iki hadisten ikinci bayılmanın, âyet-i celîlede zikredilen diriliş baygınlığı olup Ibnı Kayyım'a uyan Tahâvî sarihinin dediği gibi hüküm verme muaheze baygınlığı olmadığı açığa çıkar. Hadisi böyle yorumlarsak bir müşkil kalmaz. Allah en iyisini bilir.

[126] Isrâ sûresinin tefsirinde uzunca, Menâkıb'ın başında ise muhtasar olarak ıvayet etmiştir. Ayrıca İbni Kayyım'm aksine her iki yerde de hasen hadis olduğu­nu söylüyor. Tirmîzî'nin matbu nüshasının hamişi Tuhfetu'l-usuleyn'de böyledir. Hadisi Ahmed b. Hanbel İbni Mâce de rivayet eder; Şeyh Elbânî de Câmi'u'1-usûl ve I-ehâdîsu's-sahîha da hadisleri doğruladıktan sonra "İbni Hibban da Abdullah 17   p Selam'an rivayet etmiştir" der.

[127] şam muhaddislerinden Cemaluddin el-Mezî'dir.

[128] Zümer sûresi, (39/68).

[129] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 47-52.

[130]  En'am sûresi, (6/93).

[131] Fecr sûresi, (89/27-30).

[132] Şems sûresi, (91/8).

[133] Burada hadisin siyakından metinden anlaşıldığına göre mutlak nefis değil de ölüm anında gözünü yukarı çevirmiş nefistir. Ben derim ki: Bu, kabir azabıyla ilgili ileri­de zikredilecek sahih Berâ hadisinin bir kısmıdır. Anlaşılan İbni Kayyım lafızdan çok manaya sarılmış burada.

[134]  Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müslim ve İbni Mâce Rasûlullah'm hanımı Ümmü Sele-me'den rivayet ederler. Ben derim ki: Beyhakî de İbni Mâce'nin rivayetinden daha geniş rivayet etmiştir (3/334). Bilgi için bkz. Ahkâmu'I-cenâiz, s. 12, İbni Mâce es-Sünen, c. 1, s. 467.

[135] Ahmed h. Hanbel Müsned'inde rivayet eder (4/287). Ben derim ki, Ahmed b. Han-bel'in rivayeti de Berâ hadisinin bir bölümüdür.

[136] Nesâî Cenâiz'de (117), îbni Mace Kitâbu'z-zühd'de (32), İmam Mâlik el-Muvatta Bâbu'l-Cenâiz'de ve Ahmed b. Hanbel de Müsned'inde (3/455) rivayet ederler. Ben derim ki, İbni Hibban da dahil hepsi Ka'b b. Malik'ten rivayet etmişlerdir. Bkz. Sahîhu'I-camî,2369.

[137]Tirmîzî Fazâil-i Cihad 13'te; Dârimî es-Sünen'inde Bâbul-Cihad'm 18 nolu hadi­sinde ve Ahmed b. Hanbel Müsned 6/386 da rivayet etmişlerdir. Ben derim jj Tirmîzî der ki: "Hadis sahihtir, hasendir." Ka'b b. Malik'ten rivayet etmişle!™1"-Bkz. Ehâdi-su's-sahîha (995).

[138] Müslim İmare 121'de, Tirmîzi tefsir-i sûre 3/19 da İbni Mâce de Cihad 16 da rivayet 2der. Ben derim ki, Müslim'de İbni Mes'ûd'dan gelen hadis: "Allah yolunda öldürü-11   v\~     °1Üler sanmay"i" âyetinden sorulduğunda varid olmuştur.

[139] Ebu Dâvûd ve Hakim rivayet eder. Elbânî de hadisi doğrular. Bkz. SahîhÜ'1-câmî 81). Elbâni'nin zikrettiği hadisin lafzında az bir farklılık vardır.

[140] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 53-56.

[141] Mesuh’dur. Elbise kıldan yapılmış kalın elbise .Rahiplerin giydiği elbiseyede denir .Kelime aslen farsçadır

[142] Araf sûresi, (7/40).

[143] Hac sûre"si, (22/31).

[144] Gülerken, tekrarlarken ve acınma halinde söylenen bir kelimedir. Uygun mana budur. Bilgi için bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 159.

[145] Bkz. Elbânî'nin Ahkâmü'l-cenâiz, s. 156-159.  Bu kitapta  Elbânî hadisin senetlerini, ziyadelerini ve bir manada birleştirilmesini gerçekleştirmiş; hadisi tahric edenlerîe, yapılan ziyadeleri ortaya koyarak hadisin sıhhatine hükmetmiştir.

[146]Gâfir sûresi, (40/11).

[147] Bakara sûresi, (2/28).

[148] Bakara sûresi, (2/243).

[149] Bakara sûresi, (2/259).

[150] Zümer sûresi, (39/42).

[151] Fâtır sûresi, (35/22). Biraz ileride müellif işitmenin manasını âyet ve hadiste gösterecek.

[152] İbni Hazm'ın bu sözü, lafızlar manayı bozmayacak şekilde farklı da olsa el-Fasl'da mevcuttur. Bkz. c. 4, s. 88, 89. İbni Kayyım, burada hafızasında kalanı mı söylüyor yoksa elinde fazladan cümlelerin bulunduğu başka bir nüsha mı var, bunu bilmiyorum. Nitekim aynı şeyi Kurtubî için de yapmıştı. Derim ki: Sözkonusu yeri kaleme aldıktan sonra hocam Elbânî'ye başvurdum. İbni Kayyım'ın bu gibi hususları hafızasından yazdığını söyledi.

[153] Sahih Berâ hadisinde geçti.

[154] Gâfir sûresi, (40/11).

[155] Berzah: İki şey arasında engel demektir. Coğrafya biliminde iki deniz arasında kalan dar sınırlı olan ya da iki mekan arasında kalan arazi. Dini manası dünya ı ahiret arasında kalan ya da ölümle diriliş arasındaki dar, mekandır. Kişi ölüne önce Berzah'a girer. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Arkalarında dirilecekleri güne kada kalacakları berzah vardır" buyurulmaktadır (Mü'minûn, 100).

[156] Yukarılarda da açıklandığı gibi bu konudaki hadisler zayıftır. Rasulullahla i'S1 olanları ise sahihtir.

[157] Zümer sûresi, (39/42).

[158] Arzda bulunan bir ev. Burada gaye, yeraltmm suyun ve pınarların kaynağı ol­masıdır.

[159] Rasûlullah'ın rüyalarının hepsi sabittir, doğrudur. Daha geniş bilgi için bkz. İbni Kesir Tefsiri, c. 3, s. 2 vd.

[160] Ahmed b. HanbePle Müslim, Rasûlullah'ın şu sözünü de naklederler: "Cennetin kapısına varınca bekçi: Sen kimsin? dedi. Ben de: Muhammed dedim. Bunun üzerine bekçi: Senden başkasına kapıyı açmamam emredildi dedi." Sahîhü'I-cami1 (1). Taberânî'nin el-Evâil'i s. 28, 29 bkz.

[161] Hadis sahihtir. Taberânî EvâiTde İbni Abbas'tan Rasûlullah'ın şu sözünü nakleder: Kıyamet günü yerin dışarı çıkardığı ilk kişi ben olacağım." İbni Ömer'den, Enes'ten ve Ebû Hureyre'den gelen hadisler de bunu destekler. Bkz. el-Evâil s. 27, el-hadîsü's-sahîha, c. 4, s. 100 ve Sahîhü'1-cami1 (1480).

[162] Ebû Dâvûd Salat'ta (201), Nesâî Cuma'da (5), İbni Mâce Cenâiz'de (65), Dârimî Salat'ta (206) Ahmed de Müsnerfinde 8/4'de rivayet ederler. Derim ki: Tahririnden hadisin sahih olduğu anlaşılmaktadır.

[163] İbni Mes'ûd'dan gelen rivayette şu ziyade vardır: "Allah'ın yeryüzünde ümmetimin selamını alan ulaştıran sezgin melekleri vardır." Bkz. Ahmed, Nesâî, îbni Hibban, Hakim ve Sahîhü'l-cami72170.

[164] Tirmîzî, İbni Mâce ve Hakim İbni Ömer'den zayıf bir senetle rivayet eder. Bkz. Zaîfu'I-camî (6102).

[165] Yani İmam İbni Teymiyye.

[166] Fâtır sûresi, (35/22).

[167] Hadisin tahrici geçti.

[168] Kitabın başında tahrici geçti.

[169] Zayıf hadis olduğunu söylemiştik,

[170] Nemi sûresi, (27/80).

[171] Ben derim ki, evet, Yüce Allah kâfirleri azarlamak, Rasûlullah'm yanında küçük düşürmek için Rasûlullah'm sözlerini onlara duyurmuştur. Bkz. Nu'man Alusi'nin, Şeyh Elbânî tarafından tahkiki yapılan el-Âyâtü'I-beyyinâtfı.

[172] Yani İbni Hazm.

[173] îsâ b. Müseyyeb Becelî zayıf bir râvîdir. Bkz. el-Mîzan, el-Cerh ve't-ta'dîl. Ancak Berâ hadisinde sahih rivayeti ve tahrici hakkındaki zayıflık iddialarını yokeder.

[174] Bu, Azrail'dir. Ben derim ki, ölüm meleğine verilen bu isim Kur'ân ve sünnette geçmemektedir. İsrailiyyattan olması muhtemeldir.

[175] Rahmet melekleri olabilir. Çünkü rahmet melekleri mü'min kişinin ruhunu taşıyıp onu cennetle müjdelemekle görevlendirmişlerdir. Azab melekleri de, kâfir ya da fasık kişinin ruhunu taşımak ve onu cehennemle korkutmak için gönderilmiştir.

[176] Sakaleyn: İnsan ve cinler.

[177] Kişi ölüp mezara konduktan sonra kabrinde onu sorgulamakla görevli meleklerden iki grup. Ben derim ki, bu iki meleğe Münker ve Nekir denmesi Tirmîzî'nin Ebû Hureyre'den, İbni Mâce'nin de İbni Ebî Asım'dan rivayet ettiği hadiste geçmektedir. Bkz. el-Ehâdîsü's-sahîha (1391).

[178] Azap melekleri olabilir.

[179] Hasif Cezerî hakkında el-Muğnî'de tabiînden müksirû'l-hadistir denmektedir. Ayrıca Muhakkik Hafız İbni Hacer'in: "Doğru birisidir, ama hafızası zayıftır. Ahirete göçmüş, hor görülmüştür" sözünü nakleder.

[180] Tâhâ sûresi, (20/55).

[181] Garip ol»n şu ki İbni Hazm şarkıcılarla ilgili bütün hadislerin cerh konusu olabilece­ğini ifade eder. Buhârî senediyle beraber zikredilen hadis dahil bunlardan hiçbiri sahih olmamıştır. Bu açıdan İbni Hum hadisi nasıl zayıf saymakta bunu bilemiyo­ruz. Zikre değer olması âlimlerin İbni Hazm'ın peşine düşüp hadisi zayıf görmesin­den dolayı onu hatalı bulmuşlardır. Aynca Buhâri'nin rivayetini sahih kabul etmiş­lerdir. Bunlardan biri de sahih hadisler silsilesinde Nasıru'd-din Elbânî'dir. Ben de­rim ki, Buhârî'den gelen hadis muallaktır, başkalarından gelen ise mavsul ve sahih­tir. Bkz. el-Ehâdîsüs-iahîhft (91).

[182] Bir diğer nüshada da Fülan b. Fülan geçmektedir. Ebû Dâvûd Teyalîsi'ye bakarak müellifin üslubundan da bu anlaşılmaktadır.

[183] İbni Mâce, Ebû Hüreyre'den rivayet etmiştir. Şeyh Elbânî de hadisi sahih kabul etmiştir (1964).

[184] Hafız b. Kesir Tefsiri'nde der ki, İbni Merdûye Dahhak'tan, o da İbni Abbas'tan merfû olarak garip bir yolla uzun bir hadis rivayet etmiştir, c. 2, s. 157. Ben derim ki, bu senedde Hammad b. Kırat vardır. el-Mîzan'da hakkında denir ki. Ebû Zur'a bunun sözünü sıhhatsiz sayardı. İbni Hibban da: "Bundan hadis rivayet etmek caiz olmaz..." İbni Adiy ise "Çoğu yaptığı rivayetler şüphelidir. Bu hadisinin de zayıf olduğunu anlıyoruz." Allah en iyisini bilir.

[185] En'âm sûresi, (6/93).

[186] Secde sûresi, (32/11).

[187] Ben derim ki: Delillerden anlaşılacağı üzere hak olan budur.

[188] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 57-68.

[189] Buraya kadar söyledikleri fetva kitaplarına uygundur. Bundan sonrası ise İbni Hazm ve Kurtubî'nin sözlerini nakilde olduğu gibi uygun değildir. Bilgi için bkz. Mecmû'u'l-fetâvâ c. 4, s. 282. Ancak İbni Kayyım sözünün çoğunluğunu naklet-miştir. Bu bir ihtimal. Diğer bir ibtimalde ibni Kayyım'ın elindeki fetva kitabı belki de elimizdeki fetva kitabından farklıdır. Allah en iyisini bilir.

[190] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 69-70.

[191] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 70.

[192] Ahmed ve Kütüb-ü Sitte sahipleri İbni Abbas'tan rivayet etmişlerdir. Yine Ahmed Emâme'den ve Ahmed'den rivayet etmiştir. İbni Mâce Tayalisî, İbni Ebî Şeybe ve el-Kâmil'de İbni Adiy zikretmiştir. Bir farkla ki "koğuculuğun" yerine gıybeti zikretmiştir. Bkz. Sahîhü'I-cami' (3436-3437).

[193] Ahmed ve Müslim, İbni Hibban rt Zeyd b. Sabit'ten rivayet etmiştir. Bkz. el-Ehâdîsu's-Sahîhft (159). Orada hadisin garibliği ve yeni hadisten anlaşılan bir is-tinbat bulacaksınız. Ehemmiyyetine binaen onu oku. Ayrıca Acirî daha güzel bir şe­kilde hadisi rivayet eder. s. 360-361.

[194] Bu hadis böyledir. Fakat hadisi Tirmîzî rivayet etmemiştir. Rivayet edenler Ebû Avâne, Dârimî, îbni Cârûd, Serrac, Ahmed ve Beyhakî'dir. Hepsinin »enedi sahih­tir. Bkz. İrvâul-falîl c. 2, s. 66.

[195] "Onlara Kur'ân'dan sûre öğretiyor" ifadeli Müslim c. 5, t. 88, 89, Nevevî ve Beyhakî "Kabir azabının gerçekliği babında" likretmiştir. s. 119.

[196] Buhârî, Müslim ve Nevevî rivaytt etmiştir.Bilgi için bkz. Oatfrfftl-uiâl c.11,1172 ve Acirî s.361.

[197] Hadis es-Sahihayn'dadır. Fakat bir yaşlı kadın değil de iki ya»h kadın ifadesi İl­mektedir, bkz. Câmiu'I-usûl c. 11, ı. 166. Beyhakî de "Kabir asabının gerçekliği" babında s. 110-112, Aciri ise s. 359, 360'da rivayet eder.

[198] bkz. Acırî s. 363. Buna benzer bir şekilde Taberâni, İbni Mesud'dan rivayet eder. bkz. et-Tergîb Senedinde Hasan Münzirî var. Önceki kısım da buna delildir. Ebî Âsim'ın da rivayeti var. (875). Üstadımız Elbânî der ki Senedi Müslim'in şartına uy­gundur. Ahmed ve İbni Hibban da rivayet etmiştir, bkz. el-Mevârid s. 200.

[199] Sened, sabih olmakla birlikte başka bir yerde bulamadım.

[200] İbrahim sûresi, (14/27).

[201] Yani önceki âyet.

[202] İbrahim sûresi, (14/27).

[203] Tâhâ sûresi, (20/124).

[204]  İbni Hibban el-Mevârid'de (781), Hakim (1/379), Taberam" el-Evsat'ta Beyhaki İtikatta s. 220-222'de rivayet etmiştir. Kitabı tahkik eden kişi: "Kabir azabının ger­çekliği babında s. 61, 62; kabir azabının gerçekliği" babının muhakkiki da hadisi hasen saymıştır. Hadis râvîlerinden Muhammed b. Amr'la ilgili et-Takrib'de şöyle denmektedir: "Doğru birisidir, ama çok vehimlidir." Hakim ve Taberânî'nin senedle ilgili kanaatlarını bulamadım. Derim ki: Hadisi MüsnecTde bulamadım. Allah en iyisini bilir."

[205] Şeyhayn, Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir, bkz. Camiu'I usûl, c. 11, s. 173-175. Buradaki ifade Euhârî'ninkine yakındır. Ayrıca İbni Ebî Âsim (363). Acırî s. 365-366'da farklı yollarla rivayet etmiştir.

[206] Hadis hasendir. îbni Ebî Âsim es-Sünne'de (864) hadisi hasen saymıştır, bkz. Cı miuT usûl, c. 11, s. 176. Üstadımız Elbânî ve Abdulkadir Arnâut da hasen sayma­lardır. Aciri eş-Şerî'a'da s. 365 rivayet eder.

[207] Sünenü'n-Nesâî'de  yerine  kullanılmıştır. Derim ki: Bu kitapta bulunan hadisler­de böyle hatalar ne kadar da çok. Bu kadarla yetinerek, hataları olduğu gibi bırak­tım, inşaallah önsözde bunları açıklayacağım.

[208] Nesâî, Hakim sonra da İbni Hibban rivayet etmiştir. Müslim ise bir kısmını rivayet etmektedir. Şeyh Elbânî hadisleri sahih kabul etmiştir, bkz. el-Ehâdîsu's-sahîha (1309) ve Camiu'I-usûl, c. 11, s. 85, 87. Nesâî'nin muhakkiki Nesâî'nin senedini ha­sen sayarak "Ahmed ve diğerleri de rivayet etmiştir." Hiçbir otorite de Bezzar hadi­sini aziz kabul etmemiştir."

[209]  Ben derim ki: "Buraya kadar olanlar İbni Kayyım Cevziyye'nin hocası İbni Teymiy-ye den Mecmû'u fetâvâ'nın sınırlarında kalan fetvaya uygun olarak yaptığı nakil­lerdir. Yaptığı alıntılara işaret yaptım.

[210] Şeyh Elbânî Camiu'I-usûl'de (1695) hadisi sahih kabul ettikten sonra, rivayet ve râvîlerim" de zikretmiştir. Camiu'1-usûl muhakkiki de aynı şekilde hadisi sahih ka­bul eder. c. 11, s. 172.

[211]  bkz. el-EhâdîsuVsahîha (1695).

[212] ben derim ki: Birinci kısmın doğruluğu, öncekilerden anlaşılmaktadır. İkinci kısım-sa Buharı, Müslim, Tirmizi ve diğerlerinin Bera1 b. Azıb hadisinde mevcuttur, bkz, Cai'll.c. 8, s. 59,61.

[213] Son kısım hariç hadis raünkatidir. bkz. Tenzîhu'ş-Şerî'a, c. 2, s. 371. Nesâi'ye göre son kısmın sahihliğinin delilleri vardır. Camiu'1-usûl Muhakkiki hadisi sahih ka­bul etmiştir, c. 11, s. 172.

[214] Ben derim ki: Öncekiler de buna delildir.

[215] Bu Zâzân b. Amr'dan olmayıp belki Zâzân'dan o da Amr'dandır. Ben derim ki: el-İİelü'I-mütenâhiye'de Zâzân'dan o der Ömer'den şeklinde geçmektedir.

[216] Ben derim ki: Zâzân'la ilgili olarak el-Mîzan'da çok laf edilmiştir. İbni Cezerı el-İlelü'l-mütenâhiye'de der ki: Bu, bütün rivayet yollarıyla sahih olmayan bir hadis­tir. Hadisin tahrici ve ileri sürülen kanatlar için bkz. Tenzîhu'ş-Şerî'a, c. 2, s. 37

[217] Derim ki: Hz. Âişe'nin yanında bulunan adam bilinmemektedir. Ancak kabir sıkma­sı, bu iki zayıf hadis ve eser dışında diğer sahih hadisierle sabit olduğu bilinmek e dir.

[218] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 70-76.

[219] Haşr sûresi, (59/7)

[220] İbrahim sûresi, {14/27}.

[221] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 76-77..

[222] Buhârî, es-Sahîh'inin birçok yerinde rivayet etmekte; Müslim ve Tirmizi'de de var­dır. İbni Esir, Cami Usul'de hadisin rivayet yollarını toplamıştır. Camiu'l-usûl, c. 2, s. 530, 535. Kitabı tahkik eden kişi de râvîlerine göre hadisin yerlerini göstermiş­tir. Oraya bkz.

[223] Ucunda eğri demir bulunan değnek. Ben derim ki; Camiu'l-usûl'de başı çengel gibi olan uzun demir parçası diye tabir edilmektedir.

[224] Müşkilü'I-asâr sahibi (c. 4, s .231) der ki: Bize Fahd b. Süleyman o da Amr b. Avn Vasıtî'den, o da Cafer b. Süleyman'dan, o da Asım'dan o da Şakîk'tan o da İbni Mes'ûd'dan, o da Rasûlullahtan hadisi nakleder. Ben derim ki: Zayıfım kuvvetlisin­den ayırmak için elimdeki rical kitaplarını incelemek kolay olmuyor. İnşaallah bun­dan sonra herhalde kolaylaşır. Bu hadisi Tahavî'den başkasının rivayet ettiğini gö­remedim.

[225] Taberî, Beyhaki ve Hakim'in rivayet ettiği bu hadis, gerçekten uzun bir hadistir. İb­ni Kesir hadisi uzunca alıp senetleriyle beraber râvilerini zikrettikten sonra der ki: Râvîlerden olan Ebû Cafer Razi hakkında Hafız Ebû Zura: "O hadiste çokça vehme­den biridir" der. Bunun yanında diğerleri de onu zayıf sayarken, sika olduğunu söy­leyenler de olmuştur. Açık olan şu ki o, hafızası zayıf bir kişidir. Özellikle rivayette tek kaldığı hadislerde hafıza zayıflığı daha belirgindir. Bu hadisin bazı lafızlarında da garabet; şiddetli münker dikkati çeker. Semr'den rivayet edilen rüya hadisi de İsrâ vakası dışında bazı diğer farklı hadis ve rüyalardan özetlenmiş olabilir.

[226] îsrâ sûresi, (17/2).

[227] Sebe sûresi, (34/39).

[228] Kırdı, kesti demektir. Bu rivayette bir eksiklik var. O da: "Üzerine aldığı her elbise­yi yırtar, önüne geleni parçalardı..Rasûlullah sordu. Ey Cebrail, bu nedir? Cebrail: Bu, ümmetinden yol kenarlarına oturarak yol kesen insanlara benzer" dedi.

[229] A'raf sûresi, (7/86).

[230] Beyhakî Delâil'de, İbni Cerîr Tefsirde ve İbni Ebî fîatim rivayet etmiştir. îbni Kesir Tefsirinde hadisi senetleriyle beraber zikreden bundan başka Ebû Harun Abdi'nin Ammare b. Cuveyn olduğunu söyleyerek bu zat hakkında âlimlerin "zayıftır" dedik­leri kanaatlannı aktarır, bkz. İbni Kesir. c. 3, s. 11, 13. Ben derim ki: İmamların bu zat hakkındaki görüşleri ve tercemesi için önerime binaen el-Mîzan'a bkz. Hadis eğer mevzu değilse en azından zayıftır. Ancak İbni Kesir, Kitabında mazeret bildire­rek der ki: Aynı zamanda başkaları için de bunda deliller vardır."

[231] Siccîn: Cehennemde bir vadi. Derim ki: en-Nihâye'de "cehennem isimlerinden biri­dir" denmektedir.

[232] Gidilen yol. Ben derim ki: Hadîste bu manada kullanılmamaktadır. En yakın mana­sı kibirdir. Yani kibirleri, günahları demektir, bkz. en-Nihâye.

[233] Bakara sûresi, (2/275).

[234] Müfredi; dir. Gammaz ya da kusur araştıran manasına ge­lir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Mü'minleri diliyle çekiştiren, kaş ve gözle alay edenlerin vay haline" buyuru! m aktadır. (Hümeze sûresi 1).

[235] Hadis sahihtir. Ahmed, ve Ebû Dâvûd Enes'ten rivayet etmiştir, bkz. el-Ehâdîsu's-sahîha (533).

[236] Buhârî ve Müslim'de rivayet edildiği söylenmiştir. Bunlardan başka Acirî (s. 361-363) ve Beyhakî "kabir azabının gerçekliği" (s. 86, 90) babında rivayet etmiştir.

[237] Yün elbise ya da manası gizli veya lenf şiir. Ben derim ki: Ashab-ı Semle hadisini İbni Mâce'nin dışında Kütüb-ü Sitte ve el-Muvatta'da rivayet edilmiştir, bkz. Ca-miu'l-usûl.c. 3, s. 718.

[238] Ben derim ki: Bu lafzı, hadisin hiçbir rivayetinde bulamadım.

[239] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 77-82.

[240] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 83.

[241] Sebe' sûresi,(34/6).

[242] Ra'd sûresi,(13/19).

[243] Ra'd sûresi,( 13/36).

[244] Yûnus sûresi,( 10/5 7-58).

[245] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 83-84.

[246] Kaderiyye: Kaderi inkâr ederek "insan fiilinin yaratıcısıdır" diyerek şirke düşenler.

[247] Mürcie: Müslümanlar hakkında hiçbirşey söylemeyen, hükmü kıyamete bırakan Islâmî bir fırkadır. Sözlerinden birisi "imanla beraber masiyet; küfürle beraber ita­at bir mana ifade etmez"dir.

[248] Haricîler: Hakem olayından dolayı Muâviye'nin tarafına geçip Sıffîn savaşında Ali b. Ebî Talib'e karşı olanlar.

[249] Mü'tezile: Ehli Sünnet karşıtı kelam fırkalarının en büyüğüdür. Kur'ân'ın mahluk olduğunu, aklın nakilden Önce geldiğini söylerler.

[250] Cehmiyye: Cehm b. Safvan'a bağlı Allah'a benzeşme ve cisimlik isnat eden fırkadır. Ben derim ki: Hayır, tam aksine Cehmiyye "Allanın güzel sıfatlarına saldıranlar­dır." bkz. el-Fasl'ın hamişinde bulunan el-Milel ve'n-nihâl.

[251] Rafiziyye: Kendilerim Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e sövmekten meneden Zeyd b. Ali'den uzaklaşan sahabeye söven şii fırkalarından biridir.

[252] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 84-85.

[253] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 85-86.

[254] Kasas sûresi,(28/82)

[255] Ben derim ki: "İleri sürdüğü eserlerin senetleri sahiplerini bulmuyor ki araştırarak hadislerin sıhhatine hükmedelim. Şimdiye kadar incelediğimiz delillerden Allah ve Rasûlü dışında kimsenin sözünün hüccet olmayacağını anlamış olduk.

[256] Vâkı'a sûresi, (56/83-85).

[257] Buhârî, Nesâî, Ahmed ve Beyhakî'nin Ebû Said el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste bu sabit olmuştur, bkz. Ahkâmü'l-ceııaiz s. 72..

[258] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 86-88.

[259] Enes b. Malik'ten, Müslim ve Nesâî rivayet eder. bkz. Câmiu'1-usûl, c. IX, s. 172. Buhârf ye ulaşmamış bir hadistir. Allah iyisini bilir.

[260] Müslim, Zeyd b. Sabitten uzun bir hadis rivayet etmiştir.

[261] ileri sürdüğü deliller Kur'ân ve Sünnetin dışında birtakım hikaye ve rüyalardan ibarettir. Bunlar doğru olsa da doğrulanması gerekmez; hüccet de ancak vahiy olur.

[262] Senedinde zayıflar vardır.

[263] Hadis zayıftır. Râviler arasında bulunan Amr b. Dinar el-Basrî hakkında Nesâî "si­ka biri değildir, Salim'den münker hadisten rivayet etmiştir. Mürre'de zayıf olduğu­nu söylemektedir. Diğer görüşler için et-Tehzîb'e bkz.

[264] Kıssayı anlatan kişi meçhul olduğundan zayıftır.

[265] Üç sebepten ötürü bu hikâye de zayıftır: 1. Amr b. Dînar zayıflığı söylendi. 2. Medi-ne'li adam meçhul, 3. Kıssayı anlatan kişi meçhul.

[266] Kırmızıya boyanmış hafif bir elbise. Bu elbiselerin giyinilmesini Rasûlullah yasak­lamıştır. Çünkü bunu cahiliyye döneminde, uğursuz sayılan kibirli insanlar giyerdi.

[267] Kıssayı anlatan kişi meçhul olduğundan bu hikâye zayıftır.

[268] Ben derim ki: "Allah ve Rasûlüne inanan kimseye bu ve diğer kitaplar da bildirilen­ler kabir azabının gerçekliğine inanması için kafidir. Hikâye ve rüyaların çoğu sene­di itibariyle zayıftır. Belki bunlar kulakları bu bilgilere alıştırmada faydalı ise de va­hiyden başkası hüccet olamaz."

[269] Hz. Âişe'den gelen hadis müttefekün aleyhtir, bkz. el-Lü'lü'ü v'el-mercân c. 3, s. 106. Ayrıca Nesâî, Tirmizî ve Ahmed de rivayet etmiştir, bkz. Mu'cem'ül-müfeh-res.

[270] Ben derim ki: Rasûlullah'ın vefat yılı, Kur'ân-ı Kerîm'i Cebrail'e arzetmesi doğru­dur. Buhârî, Hz. Fatıma'dan bunu almıştır. Ancak burada Rasûlullahın Cebrail e Kur'ân'ı arzetmesinin insanların önünde olduğu bildirilmemektedir. Hadise, şertı ve rivayetleri için bkz. el-Feth, c. 9, s. 43...

[271] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 88-95.

[272] İsrâ sûresi,( 17/44)

[273] Sâd sûresi,(38/18)

[274] Sebe' sûresi,f34/10}

[275] Hac sûresi, (22/18).

[276] Nûr sûresi, (24/41).

[277] Fussilet sûresi, (41/11).

[278] Buhârî c. 4, s. 172; Tirmizî c. 10, s. 111, rivayet etmiştir.

[279] Buhârî ile Nesâî hurma kütüğünün inlemesini Cabir'den rivayet etmişlerdir. Hadis ve rivayet yollan için bkz. Câmiul-usûl c. 11, s. 232-233. Buhârî ile Müslim, İbni Ömer'den de rivayet etmişlerdir. Aynı kaynağa bkz. Kadı lyaz eş-Şifâ'da hadisin mütevatir olduğunu söylemiştir. Daha geniş bilgi için bkz. eş-Şifâ c. 1, s. 199.

[280] Bakara sûresi, (2/243)

Kur'ân'da da böyle geçer: {Bakara süresi, 2/72-73)

[281] Bakara sûresi, (2/259).

[282] Bakara sûresinde geçen şu âyete işaret eder: "Hani bir adam Öldürmüştünüz de ka-tili hakkında birbirinizle atışmıştınız: (Bakara sûresi,, 72-73) İbni Kesir, c. 1, s. 108-113.

[283] Bakara sûresi, (2/55).

[284] Kıssa için bkz. İbni Kesir Tefsir'i c. 3, s. 73-80.

[285] Yüce Allah'ın "Hani İbrahim: 'Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster' demişti de" âyetine işaret etmektedir. (Bakara, 260). bkz. İbni Kesir Tefsir'i c. 1, s. 315.

[286] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 95-96.

[287] Mü'minûn sûresi, (23/100).

[288] Buhârî, Ebû Saîd'den rivayet etmiştir, c. 4, s. 151 ve diğer yerler. Ayrıca Nesâî, İbni Mâce, Malik ve Ahmed'de rivayet etmiştir, bkz. Mu'cemü'I-müfehres. c. 2, s. 33. Haşiye maddesi.

[289] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 96-97.

[290] bkz. Buhârî, îman (37); İbni Mâce, Mukaddime (9); Malik el-Muvatta'da 'Bâbiül-Itk"ta (9) Ahmed de Müsned'de (1072) rivayet eder. Ben derim ki: Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği Cibril hadisinde geçen lafız, Müttefekun aleyhtir, bkz. Câmiu'1-usûl c. 1, s. 213, 214; el- Lü'Iü'ü v'el-mercân c, 1, s. 2. Ayrıca îbni Mâce de Ebû Hurey-re'den rivayet eder.

[291] Âl-i İmrân sûresi, (3/185).

[292] Kabir azabıyla ilgili uzun Berâ hadisinin bir kısmı budur. Hadisin tahrici geçti.

[293] Bu söz müellifin yaptığı bir istinbattır. Hiçbir delil anmadığı gibi buna delalet ede­cek bir delili ben de bulamadım. Bu gibi itikadı konularda vahiy olmadan birşeyler demek caiz olmaz.

[294] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 97-98.

[295] Nisa sûresi, (4/113).

[296] Cum'a sûresi, (62/2).

[297] Ahzab sûresi, (33/34).

[298]  Ebû Dâvûd ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir, bkz. Müsned, 4/131. Derim ki: Mıkdam b. Ma'dikerib'den gelen rivayet sahihtir, bkz. Sahîhu'1-câmî' (2640).

[299] Enam  sûresi, (6/93).

[300] Gâfir sûresi, (40/45).

[301] Tûr sûresi, (52/45-46-47).

[302] Secde sûresi, (32/21).

[303] Ben derim ki: Tefsîr-i îbni Kesir, c. 3, s. 46O'da Abdullah b. Abbas'a ait olmayan iki rivayet vardır. Birinci rivayet: Dünyada başa gelen musibetler, ikinci rivayet ise, on­lara had cezalarının uygulanması ile ilgilidir. Âyeti kabir azabı olarak yorumlayan­lar Berâ' b. Azib, Mücâhid ve Ebû Ubeyde'dir. bkz. a.e.

[304] Bu, uzunca rivayet edilen sahih Berâ hadisinin bir bölümüdür.

[305] Vâkı'a sûresi, (56/83-96).

[306] Fecr sûresi, (89/27).

[307] Geçen Ebû Hureyre hadisi de bunu destekler.

[308] Buhârî, Merdâ (1-9) ve Fedâilu's-Sahâbe (5)de; Müslim Selâm (46) ve Fedâilu's-Sahâbe (85)de; Tirmizî, Deavât (76)da; İbni Mâce, Cenâiz (64) de; İmam Malik; el-Muvatta, Bab'ül-Cenâiz (46) de; Ahmed'de Müsned 6/45'de rivayet etmiştir. Derim ki: Muhaddislerin hepsi, Hz. Aişe'den "yüce dosta beni de ulaştır" lafzıyla rivayet et­miştir. Kitapta geçen lafzı, İmam Malik Hz. Aişe'den açıkça rivayet etmiştir. îlk la­fız, bunun da doğruluğuna şahittir.

[309] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 99-101.

[310] Buhârî ve diğerleri rivayet etmiştir. Hadis yukarıda geçti.

[311] Hadis yukarıda geçti.

[312] Hadis zayıftır. Yukarıda geçti.

[313] Hadis gerçekten zayıftır. Yukarıda geçti.

[314] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[315] ifadesi dışında hadis sahih liğayrihîdir. Şeyh Elbânî'nin görüşleri için bkz. el-Ehâdîsu'z-za'îfe, (225) ve TahzîrüVsâcid, s. 62-63

[316] Ben derim ki: Müellifin anlattığı her günahın kaynaklarını göstermem gerekir, ama sözü fazla uzatmak istemiyorum. Bu günahların haramlık nedenlerini öğrenmek is­teyenler için bkz. İbni Hacer el-Heysemî, ez-Zevâcir; Muhammed b. Abdülvehhâb, el-Kebâir. Sonuncusunda zayıf hadis çok azdır. Yüce Allah'tan, bütün mü'min kar­deşlerimi kabir ve cehennem azabına maruz bırakacak günahlardan korumasını is­terim. Âmîn.

[317] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 103-105.

[318] Müslim, c. 13, s. 63; Nesâî, c. 6, S.-39; Tirmizî, c. 5, s. 305-366. Hadisi hasen sayar. bkz. İrvâü'l-galîl (1200).

[319] Hadis sahihtir. Tirmizi, Tühfe c. 5, s. 250'de; Ebû Dâvûd ise Avn'da c. 7, s. 177'de rivayet eder. bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 42.

[320] Hadisin senedi sahihtir, bkz. Ahkâmü*I-cenâiz, s. 36.

[321]  Bu rivayet Tirmizî'ye değil de başkalarına aittir.

[322] Tirmizî c. 5, s. 303'te rivayet eder. Tühfe de der ki: Hadis, hasendir, sahihtir ve garib-tir. Bundan başka İbni Mâce ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Ahmed'in rivayeti Ubâde b. Sâmit ve Kays el-Cüzzamî yoluyladır. Bilgi için bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 35-36.

[323] bkz. Zaîfü'1-câmî (6114).

[324] Hadis zayıftır. Râvilerden ibrahim b. Hakem hakkında el-Mîzan'da "ona katılıp, yolunda yürüyenler oldukça azdır. Babasından rivayet ettiği mürseî hadisleri mut­tasıl olarak rivayet etmiştir" denmektedir. İbni Kesîr'de c. 4, s. 690. "Bu hadis garib-tir. İbrahim b. Hakem zayıftır" der. İbni Kesir, hadisi, Taberânî'nin de İbrahim yo­luyla rivayet ettiğini bildirir.

[325] Ahmed b. Hanbel, Sünen'ül-Erbea müellifler: İbni Hibban ve Hakim rivayet etmiş­tir. Sahihü'l-câmî'de (2087) hadis hasen kabul edilmektedir, bkz. ibni Kesîr Tef-sir'i, c. 4, s. 395.

[326] Hadis zayıftır, c. 1, s. 515-516. Sünen muhakkiki, Suyûtî ve Busayrî'nin hadis hak­kında zayıftır dediklerini nakleder. Hadisin zayıflığı ile ilgili bilgi için bkz. Zaîfü'I-câmî (5862)

[327]Hadis sahihtir. Nesâî, Tirmizî, İbni Hibban, Teyalisî ve Ahmed b. Hanbel rivayet et­mişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 38.

[328] Ahkâmü'l-cenâiz adlı kitapta özetle; "Bu hadisi Ahmet ve Tirmizî rivayet etmiş­lerdir. Hadisin bütün rivayetleri hasen veya sahihtir, (s. 35) Câmiu'1-usûl muhak­kiki hacHsi hasen sayar. (c. 9, s. 272).

[329] Ahkâmü'l-cenâiz 'in Muhtasarında (s. 35) denmektedir ki: Hadisi, Ahmed ve tir-mizi de rivayet etmiştir. Buna şahitler de vardır. Hadis bütün yollarıyla sahihtir, hasendir" Câmiü'1-usûl muhakkiki (c. 9, s. 272) hadisi hasen sayar.

[330] bkz. et-Tezkİre, s. 152.

[331] Beyhakî, Kabir azabının gerçekliğinde (s. 222) ve itikad'da (s. 223'de) rivayet eder-İtikad Kitabı'nın muhakkinin hasen saydığı hadisi İbni Hibban da rivayet etmiştir.

[332] Müellifin de dediği gibi hadis zayıftır.

[333] Ben derim ki; Hadis sahihtir. Müslim ve Ahmed Ebû Hüreyre'den naklettikleri uzun bir hadiste rivayet ederler. Hakim ve Beyhakî de bir babda Ömer'den rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 36-37.

[334] Hadis zayıftır. Taberânî, Hakîm Tirmizî Abdurrahman b. Semre'den rivayet eder­ler. Suyûtî el-Camî'de hadise zayıf notu düşmüştür. Munâvî de Üstad Elbânî gibi hadisi zayıf sayar. bkz. Feyzü'l-Kadîr, c. 3, s. 25-26.

[335] Buhârî ve Müslim Hz. Âişe'den uzunca rivayet ettikleri bir hadiste rivayet ederler. Hadisin başı şöyledir: "Rasûlullah'a ilk gelen vahiy, uykusunda gördüğü sâlih rüya­dır, bkz. el-Lü'Iü'ü ve'I-mercân, c. 1, s. 32.

[336] Buhârî ve Müslim uzun bir hadis içerisinde rivayet ederler. İbni Mâce de Ebû Musa'dan rivayet eder. bkz. Sahihü'1-câmî (3470).

[337] Bir önceki hadisin bölümüdür. Ahmed, Nesâî, Ziya Cabir'den rivayet ederler, bkz. Sahîhü'1-câmî (3466)

[338] Ahmed Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî Enes'ten rivayet etmişlerdir. Bilgi için bkz. Sahîhüf-câmî (3470).

[339] Semre'den gelen hadiste hadisin tahriri geçti. Ali ile Ebû Ümâme'den gelen rivayeti Kütüb-ü Sitte veel-Muvatta da bulamadım. Bunu nereden aldılar, hadisin sıhha­ti nedir? Umulur ki Yüce Allah çalışmamı kolaylaştırır. Ama her halükârda Sem­re'den gelen hadis bize yeterlidir.

[340] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 107-112.

[341] Buraya kadar olan kısım îbni Abd'ül-Berr'e aittir. Buradan sonrası da İbni Kay­yımın kâfirlerin kabir azabı göreceklerine dair İbni Abd'ul-Bcrr'c yaptığı itirazlar­dır.

[342] İbrahim sûresi, (14/27)

[343] Buhari ,Müslim ve diğerieri rivayet etmişlerdir. Hadisin lafız ve rivayet yollan için bkz. İbni Kesir Tefsiri, c. 2, s.

531; İsbâtü azâbil-kabr, s. 27-32. ' 

[344] Ahmed, Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî Enes'ten rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhii'1-câmî.

[345] İbni  Mâce'dc hadisi bulamadım. Ahmed b. Hanbel'in senediyle rivayet ettiği hadis hakkında Hafız îbni Kesir der ki: "Bu senette bir sakınca yoktur. Abbadb. Raşidet-Ternîmî'den bazıları zayıf görmekle beraber Buharı, muttasıl rivayet etmiştir. İbni Kesîr Tefsiri, c. 2, s. 533. Ben derim ki: "İbni Hacer, et-Takrîb'deAbbad hakkında "doğru birisi olmakla beraber vehimleri vardır" der. Bundan önceki hadise bakıla­cak olursa Abbad b. Râşid'in durumu iyidir. Allah iyisini bilir.

[346] Hadis sahihtir.

[347] Hac sûresi, (22/31).

[348] İnfıtâr sûresi, (82/13).

[349] Mutaffîfin sûresi, (83/7).

[350] îsâ b. Müseyyeb'in zayıf bir râvî olduğu geçti.

[351] îsâ b. Müseyyeb burada da zayıftır.

[352] Râvî Hasif hakkındaki kanaatlar yukarıda geçti. Ben derim ki Berâ hadisi sahihtir. Şeyh Elbânî hadisin sahih ziyadelerini bir yerde toplamıştır, bkz. Ahkâmü'I-cenâiz, s. 156.

[353] Hadisin tahrîci geçti. Hasen bir hadistir. İyisini Allah bilir.

[354] Kasas sûresi, (28/65).

[355] Hicr sûresi, (15/92).

[356] A'râf sûresi, (7/6).

[357] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 113-116.

[358] Enbiyâ sûresi, (78/107).

[359] İbrahim sûresi,(71/27).

[360] bkz. Kurtubî, Tezkire, s. 149.

[361] Müslim'in, bâb'ül-Cennet'te (67), Ahmed'in de Müsned'inde (3/233) Rasûlullah'tan rivayet ettikleri şu hadis de buna şahittir: "Bu ümmet, kabrinde sorguya çekilecek­tir." Derim ki: "İbni Abdül-Berr'in sözünde işaret edilen hadis Zeyd'den gelen hadis­tir. "Bana vahyolundu..." lafzıyla başlayan hadisi kaynaklarda bulamadım. Yukarı­daki hadis bu manada olduğundan ona ihtiyaç yoktur. Ahmed b. Hanbel, Deccal ve Kabir azahıyla ilgili Hz. Aişe'den uzunca bir hadis rivayet etmiştir. Senedini Elbânî hasen saymaktadır. Bilgi için bkz. Sahîhü'I-câmî (1374).

[362] En'âm sûresi, (63/38).

[363] Hadisin devamı şöyledir: "Bunlardan her siyah hayvanı öldürün. Eve bağlanmış her köpek, sahibinin amelinden hergün bir kırat azaltır. Av köpeği, tarla köpeği ve ço­ban köpeği bundan hariçtir. Ahmed b. Hanbel Müsnetfinde, Tirmizî, Nesâî, Ibnı Mâce, Ebû Dâvûd Abdullah b. Mağfel'den rivayet etmişlerdir. Aynı hadisi Suyûtî de el-Fethu'l-Kebîr'de zikreder. Ben derim ki: Ebû Dâvûd, -hayvan- lafzının geçtiği yere kadar olan ksimı muhtasar olarak rivayet etmiştir. Tirmizî'nin rivayeti diğer­leri gibi, Ebû Davud'un rivayetine benzemektedir. Suyûtî'nin de rivayetinin olduğu­nu söylemek hatadır. Çünkü o râvî değildir, toplayan, birleştirendir. Doğrusu: "Suyûtî hadisi zikretmiştir" demektir. el-Fethu'I-kebîi^de zikretmesi de hatadır. Çünkü bu eser Nebbihânî'nin olup Suyûtî'nin değildir. Hadisi, Hocamız Elbâm sa hih kabul eder. bkz. Sahîhü'1-câmî (5198).

[364] Kütüb-ü Sitte müellifleri Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir. Hadisin rivayet v açıklanması için bkz. Avnu'l-ma'bûd, c. 14, s. 177-178.

[365] Ben derim ki: Burada doğru olan görüş Kurtubî'nin: "Kabir suali bu ve diğer ümine ler için umumdur" görüşüdür. Daha geniş bilgi için bk: Isbâtü azâbi'l-kabr,s. 34. Allah en iyisini bilir.

[366] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 117-118.

[367] Ben derim ki: Saîd b. Müseyyeb, Ebû Hureyre'nin arkasında cenaze namazını kılın­ca Ebû Hureyre'nin böyle dua ettiğini duymuştur. Senedi sahih olmakla beraber Ebû Hureyre'den sen bulduğundan mevkuf bir hadistir. Hadisin tahrici için bkz. el-Muvatta, Tenvîru'l-havâlik, c. 1, s. 221-227.

[368] Hadisi Kurtubî et-Tezkire'de (S.100) zikrettikten sonra der ki: "Aynı şekilde Ebû Alı b. MaTjed İbrahim Ganevi'den o da bir adamdan rivayet etmiştir...) Ben derim ki: Ganevî'nin hadis aldığı kişi meçhul olduğundan dolayı hadis zayıftır.

[369] Merfû' olarak da mevkuf olarak da rivayet edilmiştir, bkz. İsbâtü azâbi'I-kabr, s. 05,133,134. Mevkuf rivayet, yukarıda geçen Malik yoluyla gelen hadise şahittir. Vlerfû' olarak gelişini henüz anlayamadım. Beyhakî'nin ibaresi şöyle: Merfû' olarak ıvayet etmiştir. Diğeri de Zâzân'ın amcasından mevkuf olarak rivayet etmiştir". Al­lah bilir ya merfû' olması biraz uzaktır. Mevkuf olmalıdır.

[370] Kıyamet günündeki sorgulama ile ilgili hadisleri İbni Kayyım Tarîk'ul-hicre-teyn'de (s. 397-400) rivayet yollarıyla beraber zikretmiştir.

[371] Ben derim ki: Sağırlar, fetret devrinde yaşayanlar ve diğerlerinin kıyamet günü sor­guya çekilecekler, sabit birçok hadislerde açıklanmıştır. Müslüman ailelerin çocukla­rına gelince bunlar babalarına tabidirler. Âyeti celîlede: "Onları zürriye ti erine ilhak ettik..." buyurulmaktadır. Bu konuda sahih bir hadis de gelmiştir, bkz. Beyhakı iti­kat, s. 164, 170. ibarenin sonu şöyledir: "Müslümanların çocuklarından kim kıyamel günü anne-babasına mümin olarak ulaşamazsa bunlar, ahirette sorguya çekilecekler­dir.

[372] Buhârî, Müslim ve Ahmed b. Hanbel İbni Ömer'den metinde geçen şekliyle rivayet et­mişlerdir. Rivayetler; yolları ve tahrici için bkz. Ahkâmü'I-cenâiz, s. 38-39. Bu kn ta müellif hadisi yorumlarken İbni Kayyım'ın ve cumhurun görüşünü naklettik en sonra, İbni Kayyım'ınkini tercih etmiştir. Elbânî der ki: Bu hadis, ölümünden sonra arkasından ağlanılmasını emredenle, adette ölülere ağladığını bildiği için arkasın ağlanmamasını vasiyet etmeyen kimseye hamledilir." Abdullah b. Mübarek de der "Yakınlarını, ölümünden sonra arkalarındanağlamasından o (Ebû Hureyre)irıen mistir. Yok bu yasağa uymayıp ağlarlarsa, bunun ona bir zararı olmaz."

azabdan ikabi kastetmişlerdir. Diğer açıklamalar için bkz. a.g.e.

[373] En'âm sûresi, (6/164).

[374] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 119-120.

[375]Yâsîn sûresi, (36/52).  

[376] Gâfîr sûresi, (40/46).

[377] Ben derim ki: İbni Kesir Tefsirinde şöyle denmektedir: (Ubey b. Kal), Mücâhid, Ha-sen ve Katâde'ye göre Ölüler, dirilişten önce bir defa uyuyacaklardır. Katâde der ki: Bu uyku, iki sûra üfleme arasındadır. İşte o zaman "bizi yerimizden kim kaldırdı" di­yecekler. Bunlara karşı mü'minler de cevap vereceklerdir. Birçok selefin görüşü bu­dur. İbni Kesîr'in gafletinden ini, yoksa İbni Kayyım'ın gafletinde mi olacak bunu bilmiyorum, bu konuda hiç merfû' hadis zikretmeden mevkuf hadisleri merfû gibi zikrediyorlar. Ya da Ubey b. KaVm vahiyden öğrendiği şeyi merfû'dur zannediyor-lardır. Ayrıca İbni Kesir sözkonusu mevkuf hadislerin senetlerini olsun zikretseydi de inceleseydik, araştirsaydık bkz. İsbâtü azâbi'1-kabr, 8-128. Orada, müfessir İb­ni Habib yoluyla İbni Abbas'tan bu manada senetsiz bir eser daha nakledilmiştir. Beyhakî bu eserinde hiç merfû' hadis zikretmemiştir. Eğer merfû bir hadis bilmiş ol­saydı, asla senetsiz olarak başkasından mevkuf bir hadis rivayet etmezdi. Allah en iyisini bilir.

352Hadis sahihdir Yukarda rivayeti geçti

[378] zayıf bir hadistir. Rivayeti yukarıda geçti.

[379] Hadis sahihdir. Yukarıda rivayeti geçti.

[380] Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği hadisin tahriri yukarıda geçti. Hadis zayıftır. İşa­ret edilen ikinci tahririne rastlamadım. Ama sahih sayılan bir hadiste, Rasûlııllah olayı şöyle anlatır: "(Azab görecek kişi için) ona ateşten bir döşek hazırlayın. Kabrin­den cehenneme bir kapı açın da oradan cehennemin sıcaklığı, pis kokusu girsin... vd." denir. Hadisin tahrici yukarıda geçti.

[381] Bakara sûresi, (2/255).

[382] Enbiyâ sûresi, (21/28).

[383] Yûnus sûresi, (10/3).

[384] Sebe' sûresi, (34/23).

[385] Zümer sûresi, (39/44).

[386] Kabul edilen şeı^î kaynaklar, bildiğim kadarıyla dört tanedir. Bunlar Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas'tır. Rüyaların hüccet olabileceğini alimlerden kimse söyle­memiştir. İbni Kayyım'a ne oluyor da ravileri bilinmeyen zayıf üç rüya ile istidlal ediyor? Güvenilir ravilere dayanarak bunlar sahih olsa bile rüya hüccet olmaz ki. Sana ne oluyor ey imamımız İbni Kayyım, Allah sana merhamet etsin -gerek burada gerekse başka yerde durumu musavî olan bu rüyalara sarılıyorsun? Her yiğidin kendine göre bir kıyafeti vardır (Türkçemizde her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır şeklinde kullanılır.) Her alimin de bir kusuru vardır. İnşallah İbni Kayyım'ın kusu­ru ilim denizinde kaybolur gider.

[387] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 121-123.

[388] Ben derim ki: Taberânî, Ahmed ve İbni Mâce'nin Ka'b b. Malik ile Ümmü Mübeş-şir'den rivayet ettikleri bir hadiste, Rasûlullah (SAV) şöyle buyurur: "Allah (cc) kıyamet günü ruhları bedenlerine gönderince mü'minlerin ruhları da yeşil renkli kuşların vücutlarına aşılarak, cennet ağaçlarının meyvelerinden yerler" bkz. Sahîh'ul-câmî' (925) Bu hadisin metni Ahmed b. Hanbel'in mü'minlerin ruhlany-la ilgili rivayetlerinin aynısıdır.

[389] Enbiyâ sûresi ,(21/105).

[390] A'râf sûresi, (7/172).

[391] A'râf sûresi, (7/11).

[392] Buhârî, Hz. Âişe'den; Ahmed, Müslim ve Ebû Dâvûd Ebû Hureyre'den; Taberânî İb­ni Mes'ûd'dan; İbni Vehb el-Câmî'de, Hakim de Sahîhul câmî'de (2765) rivayet et­mişlerdir.

[393] Vâki'a sûresi, (56/8-15).

[394] Vâkı'a sûresi, (56/88-89).

[395] bkz. el-Fasl, c. 4, s. 91-92.

[396] Râvî Saîd b. Suveyd hakkında el-Mîzan'da Buhârî der ki: Hadisine uyulmaz." 10. Buhârî, Müslim, Malik, Tirmizi ve Nesâî İbni Ömer'den rivayet etmişlerdir, bkz.Câmiu'1-usûl, c. 11, s. 168.

[397] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 125-128.

[398] Vâkı'a sûresi, (56/88-89).

[399] fecr sûresi, (89/27-30).

[400] Fussilet sûresi ,(41/30).

[401] Hadis sahihtir. Malik, Ahmed, Nesâî Tirmizî ve İbni Mâce Ka'b'dan rivayet etmiş­lerdir, bkz. el-Ehâdisü's-sahîha (995).

[402] Münkatî zayıf hadislerden sayılır, bkz. Mustahhu'l-hadîs.

[403] İki büyük İmam olan Buharı ve Müslim kastedilmektedir.

[404] Ben derim ki: Konunun başında zikredilen (Müminlerin ruhları...) diye başlayan hadis de buna delalet eder. Belki de bu hadis meselenin en önemli kaynağıdır.

[405] Nitekim ganimet malından aşıran kimsenin azablanmasıyla ilgili sahih hadis de bunu gösterir. Hadisin rivayeti Buhârî'dedir. Bilgi için bkz. İsbât-ü azâb'il-kabr, s. 292.

[406] Ahmed'in, Tirmizî'nin, İbni Mâce'nin ve Hakim'in, Ebû Hureyre'den rivayet ettikle­ri hadiste de bu kelime geçmiştir. Elbânî, Sahîhü'l câmî'de (6655) hadisi sahih say­mıştır. Hadis şöyledir: "Mü'min kişinin ruhu almana kadar borcuna bağlıdır." Ben derim ki: "Hadisi Beyhakî de, İsbatü azâbi'1-kabr adlı kitabının 93. sahifesinde zikretmiştir.

[407] Buhârî, Müslim, Nesâî ve İbni Mâce İbni Ömer'den rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhu'1-câmî' (804) Ben derim ki: "Bu hadis, "mü'minlerin ruhları..." diye başla­yan hadisle çelişmez. Çünkü birincisi sadece ruhun yeriyle ilgili, ikincisi ise hem ru­hun hem de bedenin yeriyle ilgilidir. Allah (cc) en iyisini bilir.

[408] Âl-i İmrân sûresi, (3/169).

[409] Bakiye b. Muhlid, Endülüs hafızlarmdandır.

[410] Bu senetle hadis zayıftır. Râvîlerinden İsmail b, Muhtar hakkında İbni Adiy der ki: "Tanınmış bir râvî değildir. "Buhârî de: "Hadisi münkerdir" der. bkz. el-Mizân.

[411] Hadis sahihtir. Ahmed, Ebû Dâvûd ve Hakim İbni Abbas'tan rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhü'1-câmî (5081).

[412] Hadis, manayı bozmayacak ölçüde bazı lafızlar değişik olsa da Nevevî'nin şerhettigİ Sahîhü'l-Müslim'dedir. c. 13, s. 31-33. Tirmizî, c. 8, s. 361-362 de, ve İbni Mâce, c. 2, s. 936-937'de rivayet ederler. Tirmizî'nin rivayetinde şurası fazladır. (Arzuladığınız birşey var mı? Sualinin kesilmeyeceğini anladıklarında "ruhlarımız bedenlerimize gönderilsin. Dünyaya gidelim de senin yolunda bir daha savaşıp öldürülelim" dedi­ler.) Tirmizî der ki: "Hadis, hasen ve sahihtir," Ben derim ki: el-Camiü's-sağîr'de hadisin sadece Müslim ve Tirmizî tarafından rivayet edildiği belirtilmektedir. Şeyh Elbânî bu hususa temas etmemiştir, bkz. el-Camiü's-sağtr (1554). Mübârekfûrî et-Tuhfe'de hadisi anlattıktan sonra, "Müslim Nesâi ve İbni Mace'de rivayet etmiş­lerdir" der. Ben derim ki: Nesâî'nin cenâiz ve Cihad kitaplarında bunu bulamadım. Câmiü'l-usûl'de de (c, 9, s. 499) hadisin orada bulunduğu bildirilmemektedir. Ha­disin Kübrî'da olması muhtemeldir. Beyhakî aynı hadisî İsbâtü azâbi'1-kabr, (s. 68)'de rivayet etmiştir.

[413] Buhârî, Ahmed Enes'ten; İbni Sa'd, İbni Hüzeyme, İbni Hibban ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî'nin rivayetinde şu fazlalık vardır. (Firdevs, cennetin ortasında güzel bir tepedir). Bu ziyade sahihtir, bkz. Sahihü'I-câmî (7730).

[414] Râvîlerden Yahya b. Abdülhamîd hakkında et-Takrîb'de "kendisi hafızdır, ama ha­dis çalmakla suçlanır" denmiştir. İmam Zehebî de el-Muğnî'de "hafız birisidir, ama hadisi münkerdir' der. Yahya b. Abdülhamîd'in tercemesi için bkz. el-Mîzân ve et-Tehzîb. Ben derim ki: Yukarıda geçen hadisler bu eserin sahihliğine şahittir.

[415] Râvîlerden Hâlid b. Ma'dân hakkında et-Takrîb'de: "Güvenilir birisidir, bir çok mürsel hadisler rivayet etmiştir" denmektedir. Bu kaynakta Hâlid'in İbni Amr'dan hadis duyduğu belirtilmemiştir. Yine et-Tehzîb'de, el-Cerh ve't-ta'dîl'de de İbni Amr'dan hadis duyduğu belirtilmediğine göre bu eser de mürsel olmalıdır. Dilersen sen de buna mürsel dersin dilersen şehidi erle ilgili bu manada gelen rivayet ve eser­lere bakarsın. Daha geniş bilgi için bkz. Tefsîr-i İbni Kesîr, c. 1, s. 426-427.

[416] Müslim'in Nevevî şerhinde "yeşil renkli kuşun karnında" ibaresi geçmektedir.

[417] Hadis sahihtir. Tahriri geçti.

[418] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 128-135.

[419] Hadis hasendir. Ahmed, Taberânî, Hakim Hibban, İbni Ebî Şeybe, Taberi ve Ziya riva­yet etmişlerdir, bkz. Sahîhü'1-câmî (3636). Beyhakî, İsbâtü azâbi'1-kabr, s. 68.

[420] Râvî Mûsâ b. Ubeyde hakkında Hafız et-Takrîb'de "zayıf birisidir." der. Diğer gö­rüşler için bkz. el-Cerh ve't-ta'dîl.

[421] Damre b. Habîb sika bir râvî olmakla beraber hadis mürsel olduğundan dolayı zayıf­tır, bkz. et-Tehzîb, el-Cerh ve't-ta'dîl. Damre b. Habib'in kusuru hadisi kimden duyduğunu belirtmemesidir. Râvîlerden Abdullah b. Salih hakkında et-Takrîb'de "doğru birisidir, ama galatı çok olan birisidir" denmektedir. Muâviye ise doğru biri olmakla beraber vehimlidir.

[422] Ben derim ki: Hadisin mevkuf olduğu yukarıda geçti. Hâlid b. Ma'dân yoluyla riva­yet edilen hadislerin her ikisi buna göre mevkuftur. Halid b. Ma'dân birçok mürsel hadis rivayet etmesi yanında Ibni Amr'dan hadis de duymamıştır.

[423] Hadis zayıftır. Râvî, Dırâr b. Amr hakkında Yahya der ki: "O, bir şey değildir". Devlanî de "bunda sakınca vardır" demektedir. İmam Zehebî Dırâr b. Amr'dan üç hadis zikretmiş; hepsinin de münker olduğunu söylemiştir.

[424] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 135-137.

[425] Ben derim ki: Sözkonusu hadislerin tahrici yukarıda geçti.

[426] Ben derim ki: Bu hususun Rasûlullah hakkında doğru, diğerleri hakkında doğru olamayacağını açıklamıştık.

[427] Hadis sahihtir. Müslim rivayet etmiştir.

[428] Hadis gerçekten zayıftır. îsâ b. Abdurrahman, Merve'nin oğludur. Hakkında et-Takrîb'de "metruktür" denmektedir. Bu kişinin tercemesi için bkz. et-Tehzîb.

[429] îsâ b. Abdurrahman zaif bir râvîdir. îsâ b. Abdurrahman, Ferve'nin oğludur. Hak­kında et-Takrîb'de "metruktür" denmektedir, bkz. et-Tehzîb.

[430] Hadis sahihtir. Ahmed, Buhârî, Müslim İbni Hüzeyme, et-TevhîcTde ve Taberânî İbni Mes'ûd'dan rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhu'1-câmî (3408). Ancak bu rivayet "altıyüz kanatlı" bölümüne kadardır. Ziyadeyi, Ahmed yine İbni Mes'ûd'dan rivayet etmiştir. İbni Kesir de bunu hasen saymıştır, bkz. Tefsîr-i İbni Kesîr, c. 4, s. 251.

[431] Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî, Ömer b. Hattab'dan rivayet etmişlerdir, bkz. Camiü'1-usûl, c. 1, s. 209.

[432] Allah Teâlâ'mn gecenin son üçte birinde dünya semâsına inmesi es-Sahîhayn'da, Müsned'de, dört Sünen'de el-Aciri'nin eş-Şerîa'amda, İbni Ebî Âsım'ın es-Sün-ne'sinde, İbnİ Hüzeyme'nin et-Tevhîtfinde ve Şeyhülislâm İbni Teymiyye'nin bu hadisin şerhiyle ilgili yazdığı müstakil eserlerde sabittir. Bilgi için bu esere bakabi­lirsin.

[433] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 137-140.

[434] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 140-141.

[435] Ben derim ki: Hadisin senedi sahihtir. Muhtasarü'l-ulûm'da Ebû Hureyre'den bu manada bir hadis vardır. Zehebî der ki: "Hadisi Ahmed ve Hakim rivayet etmiştir." Elbânî'nin de kabul ettiği gibi bu hadis Buhârî ve Müslim'in şartlarına uygundur.

[436] Hadis zayıftır. Hammad b. Seleme hakkında et-Takrîb'de "İnsanların en güveniliri iken sonra değişmiştir" denmektedir. Ebû'n-Nucûd'un oğlu Asım hakkında ise "doğ­ru birisidir, ama vehimleri vardır" denmektedir, bkz. et-Takrîb.

[437] Hadis zayıftır. Dâvûd b. Yezidle ilgili et-Takrîb'de "O zayıftır" denmektedir. Terce-mesi ve hakkında âlimlerin görüşü için bkz. el-Mîzan.

[438] Hadis sahihtir. Kavileri de güvenilirdir.

[439] İbni Kesîr'in belirttiğine göre, bu eseri İbni Cerîr rivayet etmiştir. Cerîr'in rivayet ettiği senedin "Cerîr b. Hâzım'ın A'meş'ten..." şeklinde olması gerekir. İbni Kesîr bu eseri şöyle açıklamıştır: "Bu, garib ve acaip bir eserdir". Rivayetin sonunda da: "Bü­tün bunlar İsrâilî haberlerin kalıntılarıdır" demektedir. Bazı nüshalarda ise bu "Israîlî haberlerin inkârlarındandır" şeklinde geçmektedir. Allah en iyisini bilir, bkz. Tefsîr-i İbni Kesir, c. 3, s. 126. Ben derim ki: "Hadisin rivayet zincirinde Hilal b. Yûsâf vardır. Hadis münkati olmalıdır."

[440] Meryem sûresi, (13/57).

[441] Yakub el-Kamî hakkında et-Takrîb'de: "Doğru birisidir, ama töhmet altında kal­mıştır" denmektedir.

[442] Kasım b. Avfla ilgili olarak et-Takrîb'de: "Garib rivayetleri olan doğru bir kimse­dir" denmektedir. Ben derim "Bu sened, hiçbir zaman buna şahit olamayacağın­dan dolayı haber zayıf olarak kalır."

[443] Eclah'la ilgili epey şey söylenmiştir. Tercemeyi hali için bkz. el-Mîzân. Birçokları O'nu zayıf saymaktadır. et-Takrîb'de: "Şiî mezhebine bağlı doğru birisidir" den­mektedir. Dahhak bu kişinin kim olduğunu bize açıklamadı. Eğer sahabeden biri ise O'ndan gelen hiçbir rivayete rastlamadım!"

[444] Mutaffifîn sûresi, (83/105).

[445] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 141-143.

[446] Saîd b. Müseyyeb'den rivayet eden kişi bilinmediğinden dolayı haber zayıftır.

[447] Ömrünün sonunda hafızası bozulan Hammad b. Seleme nedeniyle haber zayıftır. İbni Hevşeb hakkında et-Takrîb'de "mürselleri ve vehmi çok olan doğru birisidir' denmektedir.

[448] Ben derim ki: "Sened, Süfyan'a kadar doğru bir şekilde ulaşıyorsa eğer sahih de­mektir.

[449] Birkaç zayıf râvî arka arkaya geldiğinden dolayı eser zayıftır. Hammâd b. Sele-me'nin son zamanlarında hafızasını karıştırdığını söylemiştik. Cüd'ân'm oğlu Ali b. Yezid hakkında et-Takrîb'de "zayıftır" denmektedir.

[450] Kıssayı anlatan şahıs bilinmediğinden dolayı eser zayıftır. Ebân b. Tağlib ise sika ol­makla beraber şiî birisidir.

[451] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 144-145.

[452] Enbiyâ sûresi, (21/105).

[453] Nûr sûresi, (24/155).

[454] Bu hadisi Ahmed, Müsned 5/278; Müslim, el-Fiten (19); Ebû Dâvûd; el-Fiten (1); Tirmizî, el-Fiten (14) ve İbni Mâce, el-Fİten (9)da rivayet etmişlerdir.

[455] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 145.

[456] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[457] Hadis sahihtir. Bunun ve daha sonra gelen hadislerin tahricinden bu hadislerin sa­hih olduğu anlaşılmaktadır.

[458] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 145-146.

[459] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[460] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 146.

[461] Mü'minûn sûresi, (23/100).

[462] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 146-147.

[463] Bu görüş, Aristo'ya aittir. Aynısını birçok Arab felsefecisi ve kelamcısı da söylemiş­tir. İlim bu görüşün yanlışlığını ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Su bir unsurdur, ama iki hidrojenle bir oksijenden meydana gelmiştir. Hava ise unsur değildir, ama oksi­jen ve azottan oluşmuş bir gazdır. Bu bileşim böyle bölünür gider. O halde unsurlar dört olmayıp doksan küsur tanedir. (Şimdi ise 110'u geçmiştir, ç.)

[464] İbareden de anlaşılacağı gibi karaltı lafzından büyük bir kalabalığı kastetmektedir.

[465] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 147.

[466] A'râf sûresi, (7/172).

[467] A'râf sûresi, (7/11).

[468] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[469] A'râf sûresi, (7/172).

[470] A'râf sûresi, (7/172-173).

[471] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 148-149.

[472] Acbün: Kuyruk sokumu kemiği. Cemisi ''Ucûbüır'dür.

[473] Ben derim ki: Buhârî'nin, Ebû Dâvûd ve İbni Mâce'nin Ebû Hüreyre'den rivayet et­tikleri şu hadise işaret etmektedir. Rasûlüllah buyuruyor ki: "İnsanoğlunun kendi­sinden yaratılıp bedeninin giydirildiği kuyruk sokumu dışında kalan yerlerini top­rak yer", bkz. Sahîhu'1-câmî (4383). Ancak bu hadis cesetle ilgilidir. Ruhlarla ilgili olan hadis yukarıda geçti.

[474] Hadislerin tahrici yukarıda geçti. Hepsi de sahihtir.

[475] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 149-150.

[476] İnfıtâr sûresi, (82/8).

[477] Hadisin senedi sahihtir.

[478] Ancak Müslim'de A'meş b. Mesrûk'tan gelen hadisin lafzı mayıp_ri>_wtü)>»ilıyj UjÎ şeklindedir.

[479] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[480] Âl-i İmrân sûresi, (.3/169),

[481] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[482] Ben derim ki: Müsned'de Muhammed b. Abdullah b. Cahş'tan rivayet edilen hadi­sin lafzı böyle değildir. Sözkonusu hadis şudur: "Muhammed'in nefsi yedi kudretin­de olan Allah'a yemin olsun ki, bir kimse ödemesi gereken borcu olduğu halde Allah yolunda Öldürülüp yeniden yaşasa (bunu üç defa tekrar etmiştir) yine de cennete gi­remez". Ancak, râvîlerden olan Alâ b. Abdurrahman'dan dolayı hadis zayıftır, et-Takrîb'de: "Doğru birisidir, Ama bazan vehimlidir" denmektedir. Züheyr b. Mu­hammed hakkında ise Ebû Hakim oğlunun el-Cerh adlı kitabında bildirildiğine göre "hafızası kötüdür" demiştir.

[483] Hadis sahihtir. İmam Ahmed, Semre'den (C.5, S.20), Ebû Dâvûd, Nesâî, Hakim ve Beyhâkî rivayet etmişlerdir. Şeyh Elbânî hadislerin lafızlarını Ahkâmü'l-Cenâiz (s. 15)'de cem etmiştir. Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği hadisin, kitabın lafzına da­ha yakın olduğu unutulmamalıdır.

[484] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[485] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[486] Hadis sahihtir. Bu, yukarıda Semre b. Cendeb'den rivayet edilen uzunca hadisin bir bölümüdür.

[487] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 151-155.

[488] Müslim, Buharî, el-Edebü'1-müfred'de; Ebû Dâvûd, Nesâî, Tahavî, el-Müşkil'de; Beyhâkî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'I-cenâiz, s. 176.

[489] İbni Mâce rivayet etmiştir, (c. 1, s. 88.) Muhakkik der ki: "îbni Münzir, senedi ha-sendir" demektedir. ez-Zevâid'de "senedi gariptir" denmekte, Merzûk ise "tartış­malı bir kişidir". Aynı zamanda İbni Hüzeyme de Muhammed b. Yahya ez-Zühelî'den es-Sahih'inde rivayet etmiştir. Ben derim ki: Hafız İbni Hacer, Merzük hakkında "hadisi gevşektir" demektedir. Zehebi de el-Muğflî'de: "İbni Hibban der ki: "Merzûk, Zühri'den münker hadisleri rivayet etmekte tek kalmıştır" denmekte­dir. Dahîm de "sahih hadis rivayet eder" der. Ebû Hatim ise "doğru birisidir" der. Ben derim ki: "Sözkonusu hadis Zühri'den rivayet edilen hadistir. Bu nedenle hadi­si hasenlikten düşürmek daha iyi olur. Şeyh Elbânî, hadisi hasen sayar. bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 177; Sahihü't-tergîb, c. 1, 39-46. Ben derim ki: "Lafzı İbni Mâce'ye ait olan hadiste o kadar çok birbiriyle çelişen sözler var ki, konumuzun da­ğılması korkusundan dolayı düzeltmeye girişmedim. Dileyen Sünen'lere baksın.

[490] Müslim, Nesâî, Dârimî, Tahavî, el-Müşkil de; Beyhakî, Ahmed, îbni Ebî Hatim. Tirmizî ve İbni Mâce rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-eenâiz, s. 177-178. Bu kitapta Elbânî, hadislerin tahriclerine göre yerlerini, hadislerde

gelen sahih fazla­lıkların siyaktaki yerini Berâ' hadisinde yaptığı gibi göstermiştir. Allah fcc) Ona hayıria karşılık versin. Bu ümmet adına Allah onu cennete soksun.

[491] Ahmed ve Hakim rivayet eder. Hakim der ki: "Senedi sahihtir." Bu Elbanî'nin de görüşüdür. bkz._Sahîhü't-tergîb,c. 1, s. 29.

[492] Buharî, Cenâiz'de (33); Müslim, Kasâme'de (27), Tirmizî, îiim'de (14); Nesâî; Tahrîm'de (1); İbni Mâee, Diyât'ta (1); Ahmed ise Müsned'inde (1/383) rivayet ederler.

[493] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 157-158.

[494] Haşr sûresi, (59/10).

[495] Hasendir. Ebû Dâvûd, İbni Mâce, îbni Hibban ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Şeyh Elbânî der ki: "İbni îshak, İbni Hibban'dan hadis aldığını açıklamıştır. Ben derim ki: "Yani böylece hadiste tedlîs şüphesi kalkmış oluyor. Çünkü İbni îshak müdellis biridir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 123; Sahîhü'1-câmî (682).

[496] Müslim, Nesâî, İbni Mâce, İbni Carûd, Beyhakî, Tayâlisî ve Ahmed rivayet etmiş­lerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 123.

[497] Ebû Dâvûd, İbni Mâce, îbni Hibban es-Sahih'inde ve Ahmed sahih bir senetle ri­vayet etmişlerdir.

[498] Ebû Dâvûd, Hakim, Beyhakî ve Abdullah b. Ahmed, Zevâidü'z-zühd'de rivayet et­mişlerdir. Hakim der ki: "İsnadı sahihtir: "Zehebî de aynı kanaattedir. Nevevî ise "isnadı yenidir" der. bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 156.

[499] Müslim, Nesâî, İbni Mâce, İbni Ebî Şübrüme, İbni Sinnî Beyhakî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 190.

[500] Müslim uzunca bir hadis olarak rivayet eder. Bundan başka Nesâî ve Ahmed de ri­vayet etmişlerdir. Hadisin uzun şekli için bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 181-183.

[501] Müslim, Nesâî, îbni Sinnî, Beyhakî ve Ahmed rivayet etmişlerdir. Fakat Ahmed'in rivayetinde yakın akrabasına duâ ettiği geçmemektedir.

[502] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 159-160.

[503] Buharı, Müslim, Mâlik, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbni Mâce, Beyhakî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 172.

[504] Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 172.

[505] Müslim, Nesâî, İbni Mâce, Beyhakî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. a.e.

[506] Bu hadisi, Ebû Dâvûd, Nesâî, tbni Mâce, İbni Hüzeyme, Ahmed, İbni Hibban ve Ha­kim ya Hasen yoluyla ya da Saîd b. Müseyyeb yoluyla rivayet etmişlerdir ki her ikisi de Sa'd b. Ubâde'ye yetişememişîerdir. Ebû Davud'un rivayetinde ise Ebû İshak es-Seb'î bir adamdan o da Sa'd'dan şeklinde geçmektedir ki her halükarda rivayette kesiklik vardır. Münzîrî'nin görüşü bu İbni Hüzeyme'de es-Sahih'inde buna şöyle işaret eder: "ya haber sahih ise "Câmiü'1-usül muhakkikinin görüşü de bu Şeyh Elbânî de Sahîhu't-Terğîb'de (c. 1, s. 400) hadisi sahih kabul eder, ama ne yönden sıhhatine hükmettiğini bilemiyorum." bkz. İbni Hüzeyme, c. 4, s. 123; Câmİü'l-usûl, c. 6, s. 484.

[507] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 160-161.

[508]  Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd senedinde Beyhakî de var. Tahavî, el-Müşkil'de; ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz.Ahkâmü'l-cenâiz, s. 169.

[509] Ben derim ki: "Sözkonusu hadisi Buhârî, Muttasıl olarak rivayet etmiştir. Fakat bu

rivayet lafızla olmayıp mana itibariyledir, bkz. Sahîhü'I-Buhârî, c. 2, s. 240. Şeyh Elbânî de Buhâri'de bulunan lafızların rivayetlerini Buhâri'yi ihtisar ederken bir sistem üzerinde toplamıştır, bkz. Muhtasar-u Buharı, c. 1, s. 459. Ayrıca Müs­lim, Tirmizî de rivayet etmişler, İbni Mâce de hadisi sahih saymıştır. Daha düzenli olarak Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Bunlardan başka Nesâî, Tahavî, Beyhakî, Tayâlisî ve Ahmed rivayet etmişlerdir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 169-170.

[510] Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir, bkz. Câmiü'1-usûl c. 6, s. 418-419. Ancak bu kitapta "iki ay" ifadesi geçmemektedir. Bu, es-Sahih'te vardır, bkz. Nevevî'nin es-Sahih şerhi, c. 8, s. 25.

[511] Bu, biraz önce geçen hadisin aynısıdır, ama burada bir nisbet fazlalığı vardır. Buna da yukarıdaki hadisin tahricinde "daha düzenli olarak Ebû Dâvûd rivayet etmiş­tir..." şeklinde işaret edilmiştir, bkz. Câmiül-usûl, c. 6, s. 418.

[512] Hadisi, Tirmizî, Tühfe şerhi c. 4, s. 405-406'da, îbni Mâce ise c. 1, s. 558'de rivayet etmişlerdir. el-Hubeyr'in özetinde İbni Kayyım'm naklettiği Tirmizî'nin sözü zikre­dildikten sonra: "İbni Mâce böylece rivayet etmiştir. Kendinden, yahut hocasından kaynaklanan bir hatadan dolayı Muhammed b. Abdurrahman yerine Muhammed b. Sirîn denmiştir. Dârakutnî de: "Doğrusu, hadisin İbni Ömer de kalmasıdır" (mevkuf hadis) demektedir. Beyhakî de aynı görüştedir, c, 2, s. 209.) denmektedir. Nasbû'r-râye'de ise, Abdulhakk'ın Eş'as ve İbni Leylâ hakkındaki görüşüne itibar edilerek hadisin zayıf olduğu belirtilmiştir. Bundan başka, Beyhakî'nin el-Ma'ri-fe'sinden naklen, İbni Ebî Leylâ'nın çok vehimli biri oluşu nedeniyle hadisin zayıf olduğu belirtilmiştir. bkz._Nasbü'r-râye, c. 2, s. 464. Ben derim ki: "Bundan şu çı­kar: Hadis merfû' olarak zayıftır; İbni Ömer'den mevkuf olarak ise sahihtir. Şeyh Elbânî de zayıf olduğu kanaatındadır. bkz. Zaîfü'1-câmî (5865)

[513] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 161-163.

[514] Buhârî (c. 2, s. 219-220) ve Nesâî (c. 5, s. 116) rivayet etmişlerdir. Bilgi için bkz. İrvâü'I-galîl, c. 4, s. 70;Nasbu'r-râye, c. 3, s. 108-109.

[515] Nesâî (c. 5, s. 116) rivayet etmiştir, bkz. Camiü'1-usûl, c. 3, s. 421.

[516] îbni Kayyım'm kaynak olarak ileri sürdüğü bu hadisi, teşvik manasında bir yerde bulamadım. Allah bilir ya hadis zayıf olmalıdır.

[517] Hubeyr'in özetinde: "Şatî ve Nesâî rivayet etmiştir" denmektedir. Ben derim ki: "Nesâî de (c. 5, s. 186) geçen hadiste "bir kadın babasından sordu" denmektedir ki soran kişi erkek olmayıp kadındır. Sözkonusu rivayetle hadisin el-Kübrâ'da olma­sı muhtemeldir. Sözü edilen sahih hadislerin rivayetleri de doğruluğuna sahihtir.

[518] Hakim, Beyhaki, Tayâlîsî ve Ahmed Heysemî'nin bildirdiğine göre hasen bir sened-le rivayet etmişlerdir. Hakim ise der ki: "Senedi sahihtir." Zehebî de bu görüştedir, bkz. Ahkâmü'l-cenâiz, s. 16.

[519] Necm sûresi, (53/39).

[520] Yâshı sûresi, (36/64).

[521] Bakara sûresi, (2/286).

[522] Müslim, Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir. Tahrici geçti.

[523] İbni Mâce, es-Sünen'inde rivayet etmiştir. Ben derim ki "Yukarıda geçtiği Üzere İbni Münzir ve Elbânî hasen saymışlardır. Aynı şekilde et-Tergîb de el-Münzirî de hasen kabul etmiş, ama ben yukarıda söylediğim gibi hasen olma hususunda mut­main değilim.

[524] Bezzar ve Semûye Enes'ten rivayet etmişler, Elbâni de hasen kabul etmiştir, bkz. Sahîhü'1-câmî (3596).

[525] Hadis sahihtir. Buharı, Müslim ve diğerleri rivayet etmişlerdir,

[526] Muvatta'ın Tenvîrü'I-havalik (c. 1, s. 282) şerhinde İbni Ömer'den gelen "oruç tu­tamaz..." şeklindeki söz varken "bu üzerinde icma edilmiş bir husustur" sözünü bu­lamadım. Allah en iyisini bilir.

[527] Senedi sahih olmakla beraber, Nesâî'nin es-Sünen'inde bulamadım;    el-Kübrâ'sında olabilir.

[528] Senedi zayıftır. Namaz kılmak, yemek yedirmekle ilgili Mü'cemü'I-müfehres maddelerine baktımsa da Nesâî'de bulamadım. el-Kübrâ'da olabilir.

[529] Yukarıda geçti. Merfû' şekli zayıftır. Mevkuf şekli ise sahihtir.

[530] Necm sûresi, (53/39).

[531] Necm sûresi, (53/38).

[532] Necm sûresi, (53/40-41).

[533] Zelzele sûresi, (99/8-9).

[534] Müslim rivayet etmiştir. Buna kudsî hadis de denmiştir. Ben derim ki: Bu "ey kul­ların, ben zulmü yasakladım" kudsî hadisinin bir kısmıdır. Müslim, Ebû Zerr'den, Ahmed de birçok yerlerde rivayet etmiştir, bkz. Sahihü'1-câmî (4221).

[535] İnşikâk sûresi, (84/6).

[536] Asr sûresi, (103/2).

[537] Âdiyât sûresi, (100/6).

[538] Me'âric sûresi, (70/19).  

[539] Alak sûresi, (96/6).

[540] İbrâhîm sûresi, (14/34).

[541] Ahzâb sûresi, (33/72).

[542] Ben derim ki: "Bu, Rasûlulîah'ın Hendek günü söylediği Abdullah b. Revâha'nm şi­iridir? Buhârî, Berâ hadisinde, c. 5, s. 47 ve Müslim, (Nevevî Şerhi c. 12, s. 171) riva­yet etmişlerdir.

[543] Yâsîn sûresi, (36/100).

[544] Müddessir sûresi, (74/156).

[545] Tekvîr sûresi, (81/29).

[546] Necm sûresi, (53/36).

[547] Tûr sûresi, (52/21).

[548] Necm sûresi, (53/38).

[549] Necm sûresi, (53/39).

[550] İsrâ sûresi, (17/15).

[551] İsrâ sûresi, (17/15).

[552] Buharı, et-Tarih'te; Tirmizî, Nesâî ve İbni Mâce Hz. Âişe'den rivayet etmişlerdir. Ben derim ki: "Hadis sahihtir. "(İbni Kesir c. 4, s. 258) ile Şeyh Elbânî Sahihü'l-câmi'de (1562) sahih kabul etmişlerdir.

[553] Müslim, es-Sahîh'inde rivayet etmiştir.

[554] Buhârî ve Müslim, sahihlerinde; Tirmizî ile Nesâî de Sünelilerinde rivayet etmişlrdir.Ben derimki:Ebu Musadan gelen hadisi İbn ebi şeybede, el-İmanda rivayet etmiştir.bkz. Sahihul-cami(6530).

[555] Hasendir. İzahı yukarıda geçti.

[556] İbni Kayyım şeyhimiz lafzından îbni Teymiyye'yi kastediyor.

[557] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 163-172.

[558] Bakara sûresi, (2/286).

[559] Yâsîn sûresi, (36/54).

[560] Yasin sûresi, (36/54).

[561] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 172-173.

[562] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 173.

[563] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 173.

[564] Hadîd sûresi, (57/21)

[565] Bakara sûresi, (2/148).

[566] Hz. Ömer, sadaka verme konusundan Ebû Bekir'le yarıştıktan sonra böyle demiş­tir. Allah yolunda Hz. Ömer, malmm yarısını getirirken, Hz. Ebû Bekir, tamamım getirmiştir. Bu esnada da Hz. Ömer, (artık seninle hiç yarışmayacağım) demiştir. Kıssayı Ebû Dâvûd (Avn şerhi, c. 5, s. 94) ve Tirmizî (Tühfe şerhi c.l, s. 161) rivayet etmişlerdir. Tirmizî "hadis, hasen ve sahihtir" demektedir. Ben derim ki: "Hadîsin senedinde Zeyd b. Eşlem yoluyla Hişam b. Sa'd vardır. et-Takrîb'de "Hişam, doğ­ru, ama çok vehmi olan birisidir"; el-Mîzan'da ise: "Ebû Dâvûd der ki: "O, Zeyd b. Eşlem hakkında insanların en sağlamıdır. Be nedenle hadisin senedi hasendir" denmektedir. Ben derim ki Câmiül-usûl (c. 8, s. 591) muhakkiki da senedi hasen kabul etmiştir.

[567] Mutaffifîn sûresi, (83/26).

[568] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 173-174.

[569] Bu manadan birçok hadisler gelmiştir. Sahîhayn'da Sahamı bir kadından îbni Ab-bas'm rivayet ettiği en sahihidir, bkz. İrvâül-galîl, c. 9, s. 70; NasbuV-râye, c. 3, s. 154-158.

[570] Ben derim ki: Konuyla ilgili birçok hadisler gelmiştir. Ama bunlar, herhangi bir hac, oruç yahut, ölü gibi mutlak ifadelerle gelmemiştir. Hepsi belirli durumlarla il­gili mukayyed ifadelerdir. Burada hepsini teker teker açıklama imkânımız yok. Daha geniş bilgi için bkz. Ahkâmül-cenâiz.

[571] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 175-176.

[572] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 176-177.

[573] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 177-178.

[574] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 178.

[575] îyâl: kişinin bakmakla yükümlü olduğu aile halkı. Hadisi Taberânî, el-Kebîr'de ve el-Evsat'ta; Ebû Nuaym, el-Hilye'de; Beyhakî ise İbni Mes'ûd'dan merfû' olarak eş-Şuab'da rivayet etmişlerdir. el-Askerî der ki: Bu, mecazî manada genişlik için­dir." Ben derim ki: "Hadis gerçekten zayıftır. Ebû Yala ve Bezzar Enes'ten; Taberânî ise el-Kebîr'de İbni Mes'ûd'dan rivayet etmişlerdir, bkz. Zaîfûl-câmî (2945). Ancak yukarıdaki rivayetin kimden rivayet edildiğim bilmiyorum, bkz. Feyzül-kadîr, c. 3, s. 506. Bu kitapta muhaddisierin hadis aleyhinde, zayıflığı ile ilgili görüşleri nakledilmiştir.

[576] îbni Kayyim'ın garipliklerinden biri de budur: O, bize ibadetlerin tevkîfî olduğunu söylemişti. Zikirler de bu babtandır. Rasûlulîah'm Öğrettiği dualar dışında muay­yen bir duaya sarılmak caiz değildir. Sana ne oluyor da vahiy dışında bir prensiple bilinmesi, uyulması mümkün olmayan şeylere bağlanma karşılığında bir mükafat takdir edebiliyorsun! Allah büyüğümüz İbni Kayyım'ı affetsin! Ama, her yiğit atın bir kisvesi her âlimin de bir zellesi vardır. Konunun sonunda inşallah bunu açıkla­yacağım.

[577] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 178-179.

[578] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 180.

[579] Malik, Ahmed, Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhül-câmî

Bu kitapta "son on günde" ifadesi fazladır. Hadisin rivayetleri için bkz. Sahihül-câmî, c. 9, s. 234-235.

[580] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 181-182.

[581] Nisa sûresi, (4/59).

[582] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 182.

[583] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık:183.

[584] Necm sûresi, (53/39).

[585] Hadis yukarıda geçti. İbni Abbas'tan mevkuf şekliyle sahihtir; merfû' rivayeti ise İbni Kayyun'ın da dediği gibi zayıftır.

[586] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[587] Müellifin de dediği gibi hadis zayıftır. Beyhakî'den nakledilen söz Kîtâbu'I-ma'ri-fe'dedir.

[588] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 183-185.

[589] Senedi sahihtir. Bu manada birçok hadisler gelmiştir.

[590] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 185-186.

[591] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 186.

[592] Hadis, oldukça zayıftır. İbni Mâce İbni Abbas'tan, Husayn b. Avf yoluyla rivayet et­miştir. Râvîlerden Muharamed b. Kerîb hakkında İmam Ahmed "hadisi münker-dir. Husayn b. Avf tan garib şeyler nakleder" demektedir. Buhârî de "hadisi mün-kerdir" demektedir, bkz. İbni Mace, es-Sünen, c. 2, s. 970-97). Ben derim ki: Fakat îbni Mâce (Sünen, c. 2, s. 969) sözkonusu hadisi İbni Abbas'tan diğer bir tarikle ri­vayet etmiştir ki bu rivayet sahihtir. Hadisin metni şudur: "Evet, baban adına hac yap. O, fazla hayır yapmamışsa fazla şer de yapmamıştır" ez-Zevâid'de hadis, sa­hih görülmüştür. Ben derim ki: "Diğer bir hadiste Rasûlullah şöyle karşılık vermiş­tir: "Baban adına hac yap, umre yap" Bu hadisi Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce ve Hâkim, Ebû Razın'den rivayet etmişlerdir, bkz. Sabîhül-eâmî (3122).

[593] Hadis sahihtir. Yukarıda geçti.

[594] Ebû Dâvûd İbni Abbas'tan (c. 5, s. 270); îbni Mâce (c. 2, s. 969); Dârakutnî (c. 2, s, 267-269); bundan başka et-TeÜıîs (c. 2, s. 223-224); Beyhakî, İbni Hibban rivayet etmişler; Elbânî de Sahîhül-câmî'de (3123) hadisi sahih saymıştır. Ben derim ki: "Suyûtî hadisi sadece Ebû Davud'un rivayet ettiğini söylemiştir! Elbânî her neden­se bu konuda birşey dememiş, fakat Irvâül-galîl'de (c. 4, s. 171) biraz hadis aley­hinde konuşarak, rivayet yollarını nakletmiş, yukarıda zikrettiklerimiz dışında İb­ni Cârûd, Taberânî ve Beyzâ' gibi muhaddislerin de rivayetleri bulunduğunu be­lirtmiştir.

[595] Müslim, Mâlik, Şâfi'î Ebû Dâvûd, Nesâî, Tahâvî, İbni Cârûd, Beyhakî ve Ahmed ri­vayet etmişlerdir, bkz. Irvâîil-galîl, c. 4, s. 155.

[596] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 186-187.

[597] Hadis hasendir. Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbni Mâce, İbni Hibban ve Hâkim Sa'd b. Ubâde'den; Ebû Ya'lâ da, Müsned'de İbni Abbas'tan rivayet etmişlerdir, bkz. Sahîhül-câmi (1124).

[598] Ben derim ki: "Eser zayıftır. İbni Kayyım'm burada unutkanlığı inşallah gerçeğe uygun olmuştur."

[599] (Hayra delalet eden onu yapan gibidir) hadisine işaret etmektedir. Hadisi, Bezzar, İbni Mes'ûd'dan; Taberânî ise Sehl b. Sa'd ile İbni Mes'ûd'dan rivayet etmişlerdir. Diğer rivayetler için bkz. Sahîhül-câmî(3393).

[600] Birinci bölüm, Ahmed'in, Müslim'in, dört Sünen sahibinin, Dârimî'nin ve tbni Ebî Asım'ın Ebû Hureyre'den rivayet ettikleri sahih bir hadisin bir bölümüdür, bkz. Sahîhül-câmî (6110)

[601] Ben derim ki: "Allah ibni Kayyım'a rahmet etsin. Bu hususta o, kıyası gereğinden fazla geniş tutarak hadiste gelmeyen şeyi hadîste bildirilene kıyaslamiştır. Rasûlullah'tan sabit olan herşeye cevaz vermemekle beraber ona karşı da gelme­yiz. Ancak bir haberle bu kayıtlanmışsa başka. Bu takdirde Rasûlullah'tan sabit olan şeye diyeceğimiz yok. Meselâ, ölü adına nezir orucu tutmak sabit olduğu şek­liyle caizdir. Aynı şey Ölünün velisi için de sözkonusudur, yine ebeveynden biri adı­na çocuklardan birinin hac yapması caizdir. Her çocuk için ayrı ayrı hac yapmak ge­rekmez. Duâ ve istiğfarda ise ölü ile diri arasında fark yoktur. Mesele, yapılan duanın kişi için kabul edilmesine bağhdır. Kişi adına bir amel işlenmesi ya da baş-kasının işlediği amelden faydalanması önemli değil. Hafız îbni Kesir "insanoğlu için ancak kendi kazancı vardır" âyetini yorumlarken der ki: "Bu âyet-i kerimeden İmam Şafi'îve arkadaşları, Kur'ân okuma sevabının ölülere ulaşmayacağı hükmü­nü çıkarmışlardır. Çünkü bu, ne onların amelleridir ne de kazançlarıdır. Bu neden­le Rasûlullah ümmetine bunu hoş görmemiş; ümmetini buna teşvik ederek onlara bir nassla yahut ima ile bir tavsiyede bulunmamıştır. Ayrıca bu, hiçbir sahabeden nakledümemiştir de. Hoş görülen birşey olsaydı, önce onlar yaparlardı. Anlaşıldığı gibi, ibadetler naslarla tayin edilir; kıyas ve reylerin burada önemi yoktur. Dua et­mek, sadaka vermeye gelince hem bunların sevaplarının ölülere ulaşacağı konu­sunda icma vardır, hem de şeriatın nassıyla bunlar sabittir." Sonra îbni Kesir "Ade­moğlu ölünce..." hadisine işaret eder; hadiste belirtilen üç ibadetin gerçekte, insa­nın çalışması, kazanması yapması şeklinde olduğunu açıklamıştır. Kişinin önce­den yapmış olduğu amellerin çoğu da böyledir. Yani çocukların işlediği ameller ba­balarına ulaşır. Bu durum, sahih bir hadiste "kişinin yediği en güzel rızık kendi ka­zandığı ve kazancının ürünü olarak çocuğunun kazandığıdır" şeklinde belirtilmiş­tir. Sözkonusu âyetin manası bu açıdan bakıldığında, hadislerde, eserlerde beyan edilen hususlarla asla çelişmez. Daha geniş bilgi için bkz. Ahkâmül-eenâiz (ölü­nün faydalanacağı şeyler maddesi), s. 168-178; İstanbullu Mahmud Mehdinin tah­kikini yaptığı, Muhammed b. Abdüsselam eş-Şakîrî'nin- Hükmül-kırâati 'alel-mevta risalesi; Tefsîrül-Menâr, c. 8, s. 254-270. Menar sahibi "kimse, kimsenin yükünü taşımaz" âyetini yorumlarken oldukça güzel açıklamalarda bulunmuştur. Umulur ki Yüce Allah, Menar tefsirinden bu bölümü tahkikli ve dipnotlu olarak çı­kartıp insanların faidesine sunmayı kolaylaştırır inşaallah.

[602] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-ruh, İz Yayıncılık: 187-191.