VI. BÖLÜM

Ampirik kanıtlar

İnanç sistemlerinin Türkiye'de etkin olan şekillerini ele alırken şimdiye kadar ortaya çıkardığımız ve dinle siyaset ilişkilerini araştıranların üzerinde durmak zorunluğunda oldukları konuları sayalım:

1. Din sosyolojisi bakımından:

a.  Dinin gerek kişi katında gerek toplum yapısı katında bir fonksiyonu vardır.

b.  Dinin kişi katındaki etkisi şudur: Kişi din aracılığıyla kontrol altına alamadığı bazı kuvvetlere tâbi olduğu hissine karşı bir kişisel güvenlik mekanizması kurar.

c.   Dinin toplum katındaki fonksiyonu,

i. etrafındaki dünyayı anlamasına yarayan bir model temin etmesinde,

ii. toplum ilişkilerini pekleştiren yönler vermesinde belirir.

157

2. İslâmî inanç bakımından:

a.  Dinselle  dinsel  olmayanı  İslâmiyette birbirinden ayırmak zordur. Her durumda kişinin sosyal kimliği dinsel kalıplarla teşekkül eder.

b.  Dinî dogmanın İslâmî toplumlarda ideolojik bir mütenazırı vardır; o da ümmet dünya görüşüdür.

c.   İslâmiyette, seçkinler dini - halk dini şeklinde başlangıçtan beri bir ayrılık olmuştur.

d.  Allah'ın kapsayıcılığı ve kişilerin Allah önünde eşitliği anlayışı bu ikiliği kapatma fonksiyonunu görür.

3. Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı bakımından:

a. Osmanlı İmparatorluğu'nda halk kültürü ile seçkinler kültürü arasındaki ayrılık kendini din alanında da belli etmiştir. Bir seçkinler dininin yanında bir halk dini olmuştur.

4. Türkiye Cumhuriyeti bakımından:

a.  Cumhuriyetin modernleştirici aydınları bu dinî ikiliğe önem vermemişlerdir.

b.  Teklif ettikleri hal çarelerinde ümmet yapısına sandıklarından çok daha bağlı kalmışlardır.

c.  Türkiye Cumhuriyetinde tüzel kişiliğin hukuk teorisine girmesi ve Batılı hukuk normlarının tatbiki, ilk defa olarak dine, devletten ayrı olarak teşkilâtlanma şansını tanımıştır.

Bu arada, ideolojilerin insanların hayatlarında etkin olduklarını kanıtladığımı sanıyorum. Fakat bütün bu başlıkların altına toplanabilecek bilgileri elde etsek dahi bu bize dinin toplum üzerinde bugünkü etkisini ölçmemize yarayacak imkânları vermiş olmayacaktır. Önce bildiklerimizi eylem katında incelememizi mümkün kılacak olan çerçeveyi geliş-

158

tirmemiz gerekecektir. Bu konuda da siyasal bilimlerden ve sosyolojiden çok önemli yardımlar alamıyoruz.

Konunun çapraşıklığı şuradan ileri gelmektedir: Sosyal bilimler siyasal eylemi inceledikleri zaman her ne kadar bunlardan bazılarının özerk tesirleri olduğunu kanıtlayabili-yorlarsa da, buradaki her özerklik kısmî bir özerkliktir. Örneğin, salt ideoloji veya salt sınıf yapısıyla veya (Amerika için) salt ırk'la bir seçim kehanetinde bulunamayız. Kaldı ki yalnız ideolojik süreci -kısmî bir siyasal etken olduğunu kabul ederek- ele alsak onun bile siyasal eylem üzerindeki etkisinin özel biçimlerini kavramlaştırmamıza yarayacak modellere muhtacız. Bu modellerin geliştirilmesinde daha çok başlangıçtayız. Fakat 1965'te çıkmış bir etüt bu yolda bize önemli ipuçları temin etmektedir. Bu başlangıç modelini Philip Converse'nin ideoloji üzerindeki bir araştırmasında buluyoruz. Philip Converse bu çalışmasında ideolojilerin insanları siyasal eylem katında nasıl etkilediğini incelemiştir.1

Converse'in ana bulgusu, ideolojileri birbiriyle tutarlı fikirler olarak tanımladığımız takdirde, ideolojik olarak nitelendirebileceğimiz bir davranışın ancak oy verenlerin çok küçük bir yüzdesinde rastlandığıdır.

Böylece, insanların siyasal davranışında ideolojik olarak nitelendirilebilecek davranışların çok önemli olmadığı anlaşılıyor. Fakat bu önemin derecesini tayin edebilmek için önce Converse'in araştırmasına daha derinden girmemiz gerekir.

Converse'e göre bir inancı "ideolojik" olarak nitelendire-bilmemiz için bu inancın her şeyden önce tutarlı olması gerekir. Bu tutarlılık mantıkî bir tutarlılık olarak görülebilir. Örneğin, devletin masraflarının arttırılması gereğine inanan birisi aynı zamanda devletin kaynaklarının azaltılması gerektiğine inanmaz, veya buna inanan bir kimsenin inancına

1   Converse, "The Nalure of Belief Systems", Ideology and Discontent, s. 203-261.

159

"ideoloji" diyemez. İkinci ve siyasal alanda daha önemli olan tutarlılık psikolojik ve sosyolojik tutarlılıktır. Converse'in bundan kastettiği, insanların inançlarını bir bütün olarak öğrendikleri ve toplumlarından aldıklarıdır. Kişi, inançlarını toplumdan aldığı için "neyin ne ile beraber geldiğini" o toplumsal öğrenme süreci sırasında öğrenir. İşte bu noktada bir "ideoloji"ye yaklaşmış bulunuyoruz.

Converse "beraber olma gereği"ne zorunlayıcı (Const-raint) diyor. Bir inanç sistemi içinde "zorunlayıcı"lık ne kadar etkin ise bu inanç sisteminin o derecede "ideolojik" olduğunu söyleyebiliriz. Converse'in bulgusu şu ki, ideoloji bu şekilde tarif edildiği zaman seçmenlerin statü ve eğitim bakımından üstte kalan bir grubuna münhasır kalıyor. "Üsfden "alfa doğru gidişte inançlar hem daha az zorunlayıcı oluyor ve hem de soyutluk ve genellik niteliklerini kaybediyor, basit, somut, günlük hayatın gerçeklerine yakın bir şekil alıyor. Başta, inanç sisteminin merkezini genel ideolojik prensipler teşkil ederken, sonraları belirgin sosyal gruplar bu merkezi işgal etmekte, daha sonra aile, iş ve meslekî temaslar bu yeri doldurmaktadır. Değişmeler, Üniversite mezunu olmuş bir üst tabakadan hemen sonra başlamaktadır.

Michigan Araştırma Enstitüsü'nde 1952 ve 1956 Cum-hurreisi seçimleri sırasında yapılmış olan anketleri bu açıdan inceleyen Converse, deneklerin kullandıkları kavramlaş-tırma türlerinin dörde indirgenebileceğim bulmuştur. Önce, en üstte hakikaten verdikleri oyu soyut ve oldukça geniş bir bilgiye dayanan bir çerçeveye yerleştirilenler mevcuttur. Bunların arkasından, birinci tabaka kadar kesinlikle olmamakla beraber gene de nisbeten anlamlı bir ideolojileri olan kimseler gelmektedir. Üçüncü grupta genel bir kavramlaştır-ma sistemleri olmamakla beraber, parti ve adayları kendi içinde bulundukları sosyal grupla olan ilişkileri bakımından kıymetlendiren kimseler vardır. Partilerin zencilere, "zengin-

760

lere" veya "fakirlere" karşı tutumları burada rol oynamaktadır. Dördüncü grup, yazarın, "zamanın özelliği" adını verdiği bir gruptur. Bu gruptakiler partilerden bahsederken partilerin varlıklarını partinin damgasını bastığına inandıkları "mutlu" veya "mutsuz" zaman'lara göre kıymetlendirmektedirler. Beşinci grup, parti tercihlerini hiçbir şekilde anlamlı bir modele bağlayamayanlardan teşekkül etmektedir. Converse'in bulgularında bu grupların içine giren oy veren dağılımı şöyledir:

Oy verenlerin yüzdesi

ideologlar  %    3.5

İdeologa yakın olanlar  12

Grup menfaati     45

Zamanın özelliği  22

Anlatamıyor 17.5

Converse'in bir bulgusu, bu arada, 1953 seçimlerinde Eisenhovver'e kayan oy'un ideolojik sebeplerden dolayı değil, Eisenhovver'e duyulan itimat dolayısıyla kendisine kaymış olduğudur. Partileri ideolojik değerlere göre değerlendirenler bile bu seçimde Eisenhovver'in kişisel özellikleri dolayısıyla ona oy vermiş gözükmektedirler.

Converse'in en genel anlamdaki bulgusu, "ideoloji" adını verebileceğimiz fikir sistemlerinin oy verenlerin ne kadar küçük bir yüzdesi için "tuttuğu'dur.

Converse'in ikinci önemli bulgusu genellikle "objektif olarak insanların oy verme davranışını etkilediği belirtilen sınıf durumu gibi unsurların yanında, oy verenin "ideolojik" belirginlik seviyesinin de önemli bir rol oynadığıdır, 1956 yılı seçimleri için aynı sosyal sınıfın içine düşenlerden ideolojik seviyesi yüksek olanlar bu sınıfın genellikle oy verdiği partiye daha yüksek oranda oy vermişlerdir. Bu itibarla, Converse, sınıf çıkarı gibi oyu şekillendiren faktörlerin yanında

767

ideoloji faktörünün de ayrıca etkin olduğunu gösteriyor. Ona göre daha önce fikir lideri (opinion leader) olarak tanımlanıp oy vermede çok etkin oldukları anlaşılan nüfuzlu kişiler, bu ideolojik seviyesi yüksek kimselerden başkaları değildir. Converse, Parti için bulduğunun din için de aynı seyri gösterdiğini anlatıyor. Örneğin seçimlere etkin olmuş olan dinsel faktörler incelendiği zaman, dinin bir ideoloji olarak etkisinin bu ideolojiyi şekillenmiş olarak kullanan bazı kimselerden geldiğini ve dinsel ideolojiyi bu kadar şekillenmiş olarak aklında tutanların bir azınlık olduğunu kabul edebiliriz.

Converse'in tezinin ana hatlarını hatırlayalım. O'na göre, ideolojik yapının ayırıcı niteliği bir fikrin beraberinde belirli diğer fikirleri getirmesidir. Bu "beraber getirme" ancak eğitim ve statü bakımından çok ilerde olan kimselerde bulunur. Oy verenlerin büyük çoğunluğu arasında bir dünya görüşü yoktur. İdeolojiler bu katta çok daha dağınıktır. Oy verenin ideolojik bakımdan tutarlı bir davranışı olması beklenemez. Converse bunu daha da genişleterek, örneğin, geniş halk yığınlarının kendi müşterek kültürlerinin bir bilinçleri olmadığını örneklerle anlatıyor.

Converse'in araştırmasının belirgin bir özelliği yazar'ın "ideoloji" olarak yalnız "sert" ideolojileri ele almasıdır. Bu açıdan buluşları bize çok yeni gibi gelmiyor. Nihayet, 1950'lerden beri yapılan oy verme araştırmaları oy verenin pek de entelektüel eğilimli bir kimse olmadığını ortaya çıkarmıştır. Fakat yaptığı hareketlerin başka bir plânda kendi içinde bir anlam taşıyıp taşımadığı tamamen farklı bir sorundur.

Konuyu bu açıdan ele aldığımız zaman oy verenlerin hareketlerinde -kendi içinde tutarlı- birkaç ideolojik eksen bulmamız muhtemeldir. Bunun Türkiye'de alt tabakalardaki dinsel inançlar için böyle olup olmadığını tespit etmek üzere 1968 yılı sonbaharında İzmir'de bir araştırmaya giriştik.

162

Hatırlanacağı üzere Converse'in metodunun iki aşaması vardı: Önce bir gösterici ile ideolojilerin iç tutarlılığını ölçüyordu. Sonra da bunun oy vermede nasıl gösterdiğini arıyordu. Biz burada bu işlemlerden yalnız birincisine giriştik ve İzmir'de sınırlı bir işçi grubunun dinsel inançlarıyla diğer inanç ve davranışları arasında ne gibi bir uyumluluk olduğunu araştırmaya çalıştık.

Araştırma katlı örnekleme (stratifîed sample) metoduyla Sümerbank Dokuma Fabrikası işçileri arasında seçilen bir örneklem üzerine tatbik edilmiştir. Örneklemdeki katlar, eğitim seviyesine göre düzenlenmiştir. Sonuç olarak 163 kişilik bir örneklem elde edilmiştir. Dinsel inançlarla ilgili soru kâğıdı bu işçilerin evlerine gidilmek suretiyle tatbik edilmiştir. Sonuçlar dinsel inancın hâlâ bu grup içinde bir "dünya görüşü" sağladığını gösterdiği derecede çok ilginç olmuştur.

Soru kâğıdının bir bölümü işçilerin kendilerini "nasıl gördükleri" ile ilgiliydi. Sorulan soru şuydu: "Kendinize baktığınız zaman, kendinizi nasıl görürsünüz? Yani İzmirli olarak mı, geldiğiniz yerin bir adamı olarak mı, müslüman olarak mı, işçi olarak mı, yoksa Türk olarak mı görürsünüz?". Bu soruya deneklerimizin şöyle cevap verdiklere görülmüştür:

Cevap verenlerin yüzdesi

izmirli:    3.6

Memleketi:  1.8

Müslüman:   37.5

işçi  6.0

Türk  50.3

Bilmiyor    6

      99.8

      N = 163

İlginç olan nokta, bir işçi muhitinde kişilerin % 40'a yakın bir yüzdesinin hâlâ sosyal kimliğini "müslüman"lıktan aldıklarıydı. "Müslüman" ve "Türk'leri iki ayrı grup halinde

163

ele aldığımız zaman ise birbirinden oldukça farklı ve kendi içinde tutarlı davranış ve görüşlerle karşılaşıyorduk.

Bir kere "Hayatta veya ölmüş, en çok beğendiğiniz iki kişinin adını verir misiniz?" şeklindeki soruya verdikleri cevapta "Müslüman'lar "Türk"lere nisbetle çok daha kesin bir şekilde aileye mensup şahıslar üzerinde duruyorlardı (% 46.7) ve (% 20.4). Aradaki yüzde farkı "Atatürk ve devrim simalarTna gelince kapatılıyordu, zira "Müsülman"lardan yalnız % 4O'ı Atatürk'ü rehber alıyor, "Türk'ler ise % 67 seviyesinde onu beğeniyorlardı. İlginç bir nokta "en çok beğeni-len"ler arasında dinî simaların her iki grup için düşük olmasıdır (% 4 civarında). Diğer cevaplar anlamsız küçük kümeler teşkil ediyordu.

Birincil ilişkilerin "Müslüman "lıkla beraber gelen bir ilişki tipi olduğu burada açıkça görülüyor.

"Gelecek seneler için en önemli isteğiniz nedir?" sorusuna verilen cevapta ise "Müslüman'lar arasında hiç önemli olmayan "memleketin selâmeti" başlığı "Türk'lerde oldukça önem kazanıyordu.

¦Türk"-% 14.4

"Müslüman" - % 3.2

"Müslüman'ların vatandaşlarının en önemli iki vasfı olarak gördükleri vasıflardan birincisi hakkında cevaplarının dağılımı şöyledir:

"Türk"            "Müslüman  

Cesaret     % 28.9      Müslümanlık % 25.8

Misafirperverlik  %19.2 Cesaret     % 20.9

Doğruluk    %14.4 Doğruluk    % 16.1

Müslümanlık %12.0 Vatanseverlik     % 11.2

N = 163                

164

Görüldüğü üzere "Müslümanlık" Müslüman'lar arasında birinci kategori, "Türk'ler arasında ise dördüncü kategoridir.

"Politikacıları tarttığımız zaman onların dindar olup olmamalarına ne kadar önem verirsiniz?" sorusuna şu cevaplar verilmiştir:

Mühim ve Çok Mühim:

"Türkler

% 72.2

"Müslüman'lar

% 88.6

"İçinde bulunduğumuz insanları nasıl görürsünüz?" sorusunda mesele daha da belirgin olarak ortaya çıkıyor:

      ¦Türk"      "Müslüman'

Din kardeşi olarak      36.1  89.2

Hemşeri     1.2   0.0

Vatandaş    50.6  12.9

iş Arkadaşı 7.2   3.2

izmirli     2.4   1.6

N = 163

Burada üzerinde bilhassa durmak istediğimiz nokta "Müslümanlar"in etrafındaki toplumu bir "Müslümanlar Birliği" olarak kavramlaştırmalarıdır.

Diğer taraftan ortaya çıkan ilişkiler şunlardır: İslâmın en önemli şartının birlikte namaz kılmak olduğuna inananlar (ümmet yönelimini ölçmek için soru kâğıdına ithal ettiğimiz bir soru) aynı zamanda şunlara inanmaktadırlar:

1. Mahalle kişinin ahlâkını kontrol etmelidir. (R = 0.19; T = 2.52; % 0.2 seviyesinde anlamlı)

2. Çocuklara din öğretilmelidir.

(R = 0.16; T = 2.09; % 5 seviyesinde anlamlı)

165

3. İnsanın arkadaşlarının dindar olması mühimdir. (R = 0.19; T = 2.52; % 0.2 seviyesinde anlamlı)

4. Şehirlerdeki devlet memurları umumiyetle dinsizdir. (R = 0.16; T = 2.05; % 5 seviyesinde anlamlı)

Genellikle bir insanın kendini "Müslüman" olarak görmesiyle birlikte bununla tutarlı bazı inançların geldiğini görüyoruz. Bu inançların uzun vadede "Müslüman'ların eylemini etkilendirmesi zorunludur. İnanılanların kendi içinde tutarlı bir küme etrafında toplanmaması, Converse'in tezinin, "sert" ideolojiler için geçerli olsa da "yumuşak" ideolojiler için geçerli olmadığını göstermektedir.

İleride, aldığımız sonuçları daha da ayrıntılı olarak işleyerek "Müslüman'ların dünya görüşünü daha da açık olarak ortaya çıkarmak istiyoruz. Her halde "yumuşak" ideolojilerin iç tutarlılığı oy verme ile uğraşan herkesin üzerinde durmak gereğinde olduğu bir çalışma türüdür.

166