Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S.)'İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

23.1. Bİ'SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)'İN DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ

23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ

23.4. DOĞRU RÜYALAR

23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ

23.5.1. Bu Olay bize Ne Anlatıyor?

23.5.2. Olayın Tahlili

23.5.3. Hz. Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?

23.6. İLK VAHYİN KONUSU

23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN AÇIKLANMASI

23.8. İLK VAHYİN KESİN İNİŞ TÂRİHİ

23.9. KUR'ÂN-I KERİM'İN İNİŞ TARİHİYLE İLGİLİ MUTEBER HADİSLER

23.10. PEYGAMBERLİKTEN SONRA İLK FARZOLUNAN ŞEY: NAMAZ

23.11. İLK DÖRT MÜSLÜMAN

23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ. İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)'I EĞİTMEKLE Mİ GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?

23.13. VAHYİN ARASININ KESİLMESİ

23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7 AYETİNİN İNÎŞÎ

23.14.1. Müddessir Sûresinde Verilen Talimat

23.15. VAHYİ ALMA VE AKTARMA EĞİTİMİ

23.16. GİZLİ TEBLİĞİN ÜÇ YILLIK DÖNEMİ

23.17. DÂR-I ERKAM'DA TEBLİĞ VE TOPLANTI MERKEZİNİN KURULMASI

23.18. ÜÇ YILLIK GİZLİ TEBLİĞ SIRASINDA NE GİBİ ÇALIŞMALAR YAPILDI?

 

Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S.)'İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

23.1. Bİ'SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI

Kur'ân-ı Kerim'in bize anlattığına göre, nübüvvet payesine yükseltil­meden önce peygamberlerin, akıl, zekâ ve bilgileri diğer insanlardan fazla ve üstün değildi. Fakat durum bi'set (peygamberlik)ten sonra birden bire değişiyor ve kendileri vahy sayesinde fevkalâde bir bilgi kaynağına sahip oluyorlardı. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)'e şöyle hitap edilmiştir:

"Halbuki (daha önce) sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin" (Şûrâ; 52)

"Seni dalâlette bulup hidâyet etmedi mi?" (Duhâ; 7)

Kur'ân-ı Kerim ayrıca, peygamberlerin bi'set'ten önce diğer insanların sahip bulundukları ilim ve marifet yollarıyla "iman bil gayb" safhasından geçtiklerini, vahyin ise sadece daha evvel gördükleri ve kabul ettikleri ha­kikatleri tasdik etmelerini sağlamak olduğunu açıklamaktadır. Vahy yo­luyla peygamberlere bazı ebedi hakikatler gösterilmiş oluyordu, ki böyle­ce dünyaya bunlar hakkında samimiyet ve itimadla bilgi ve talimat vere­bilsinler. Bu husus, Hûd sûresinde defalarca anlatılmıştır. Meselâ, bir ye­rinde Nebi-yi Kerim (a.s.) hakkında şunlar söylenmiştir:

"Rabbinden açık bir delil iterinde olup O'na Allah tarafından şâhidi (vahiy) de bulunan, rehber ve rahmet olan, kendinden evvel gelen Musa'nın Kitabında kendisini tasdik etmekte bulan kimse dünya hayatını is­teyen kimse gibi midir?" (Ayet; 17)

"Ey kavmim, Benim Rabbim tarafından beyyine üzere olduğumu ve bana kendi tarafından rahmet (vahiy) verdiğini görmüyor musunuz? Size onu görecek göz verilmemişse istemediğiniz halde onu zorla mı kabul et­tireceğiz?" (Ayet; 28)

Benzeri sözler aynı sûrenin 63. âyetinde Hz. Sâlih (a.s.) tarafından, 88. âyetinde de Hz. Şuayb (a.s.) tarafından tekrarlanmıştır. Bu ayetler gösteriyor ki, peygamberler vahy yoluyla Hakikat hakkında doğrudan bil­gi edinmeden evvel kendilerine ihsan edilmiş olan tabii müşahede, mura­kabe ve tefekkür kabiliyetlerini (ki yukarıdaki ayetlerde buna beyyine de­nilmiştir) uygun bir şekilde kullanarak ebedi hakikate veya başka bir de­yişle "tevhid"e ve "ma'âd"a varıyorlardı. Peygamberlerin bu buluşu vehbî değil kesbî oluyordu. Cenab-ı Allah bundan sonra kendilerine vahy ilmi verirdi ki, bu kesbî değil vehbî olurdu.

Bu tefekkür, aklıselim ve doğayı inceleme işlemi, filozofların kıyas ve tahminlerinden tamamıyla değişiktir. Aksine, Kur'an-ı Kerim insanları bunlara teşvik ediyor ve gözlerini açıp Allah'ın kudretini görmeyi ve bun­lardan doğru ve isabetli neticeler çıkarmayı tavsiye ediyor. Bu suretle, ilâhi ayetleri duyan ve okuyan tarafsız ve fanatik olmayan bir kişi gerçek bir Hak arayıcısı haline geliyor ve en son muradına da eriyor.

Geçen bölümde Rasûlullah (a.s.)’ın şahsiyeti ve yaşantısı hakkında dile getirdiğimiz hususlardan, Hazreti Peygamber (a.s.)'in sürekli şirkten kaçındığı ve Tevhid'e inandığı anlaşılıyor. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber : (a.s.), aklı ermeye başladığından beri kendi milletinin cehâlet ve dalâleti i ile batıl inançlarını kabul etmemiş, müşriklerin ibadetlerine katılmamış, putlardan ve putperestlikten nefret etmiş ve putlara adanan kurbanlardan çekinmiştir. Nübüvvetten önceki yıllarda Hz. Peygamber (a.s.)'in dini , inançları, kitabımızın ikinci cildinin ikinci bölümünde zikrettiğimiz Hünefâ’nınkine benziyordu. Cahiliyye devrinde Cürhüm ve Hüzâ'a kabile­lerinin İbrahim (a.s.)'in dininde yaptıkları tahriflerden hiçbirini Hz. Pey­gamber (a.s.) nübüvvetinden önce kabul etmemişti. Ayrıca, Kureyşlilerin kendi tahakkümleri sırasında yaptıkları tahrifleri de Hz. Muhammed (a.s.) hiçbir zaman kabul etmemişti. Meselâ, Kureyşliler diğer Araplara karşı kendi üstünlük ve faziletlerini belli etmek amacıyla kendilerine bir takım imtiyazlar sağlamışlardı. İbn Sa'd ile İbn Hişâm'ın ifadelerine göre Ku­reyşliler hac mevsiminde Arafat'a gidip bazı dini vecibeleri yerine getir­memeyi adet edinmişlerdi. Onlar sadece Müzdelife'ye gidip dönerlerdi. Kendilerinin Ehl-i Haram olduklarını ve diğer hacılar gibi Arafat'a gidip ibadet etmeleri gerekmediğini iddia ederlerdi. Kureyşliler, bunları yapma­ları halinde kendileri ve diğer hacılar arasında herhangi bir fark kalmaya­cağını, dolayısıyla haysiyetlerinin düşeceğini ileri sürerlerdi. Halbuki, Arafat'a gitmek, orada kalmak ve oradan Müzdelife ile Mina'ya dönmek gibi fiillerin Hacc'ın ve İbrahim şeriatının ayrılmaz parçalan olduğunu iyi biliyorlardı. Zamanla, bu tür imtiyazlar, Kureyşlilerle yakın dostluk ve iş­birliği içinde olan diğer kabileler, meselâ Beni Kinâne, Huzâ'a ve Beni Amir bin Sâ'saa'ya tahsis edildi. Ne var ki Rasûlullah (a.s.) peygamberlik payesine yükselmeden evvel dahi bu tür adetleri birer bid'at addederek reddetmişti. İbn İshâk'ın Cübeyr bin Mut'im tarafından naklettiği bir hadi­se göre, kendisi Hz. Peygamber (a.s.)'in diğer bütün Araplar gibi hac mev­siminde Arafat'ta kaldığını görmüştü.

Kureyşlilerin kabul ettikleri bid'atlerden biri de Harem'in dışından gelen hacılara uyguladıkları farklı muamele idi. Böyle bir kişi hac veya umre için geldiği zaman dışardan ne yiyecekler getirebilir, ne de kendi el­biseleriyle Ka'be'yi tavaf edebilirdi. Dışardan gelen hacıların Harem'de pi­şirilen yemekleri yemeleri ve Harem'de hazırlanan elbiseleri ücret karşılı­ğı alıp tavaf etmeleri şarttı. Elbise bulamayan hacıların çıplak tavaf etme­leri istenirdi. Dışardan getirdiği bir elbise ile bir hacı hac yapmışsa bunu çıkarıp atması gerekiyordu. Bu elbiseyi bundan sonra ne kendisi ne başka­ları giyebilirdi. Arapların çoğu bu bid'at ve ayrıcalığı da ses çıkarmadan kabul etmişlerdi ve dinin bir parçası olarak görüyorlardı. Neticede Arapla­rın Kâ'be'yi çıplak tavaf etmeleri bir alışkanlık haline geldi. Hz. Peygam­ber (a.s.) nübüvvetinden önce bu tür safsata, batıl inanç ve alışkanlıkları da reddederdi.

23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)'İN DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ

Muhaddisler, Hazreti Peygamber (a.s.)'in düşünce, ilham ve muraka­be devresine etraflıca eğilmişlerdir. Hz. Peygamber (a.s.)'e vahiylerin baş­lamasıyla ilgili kayıtlar güvenilir kaynaklar tarafından nakledilerek hadis kitaplarına geçirilmiştir. Bu kayıtlar, Hz. Ayşe (r.a.)'den naklen Hz. Urve bin Zübeyr'e geçmiş ve ondan da İmam Zührî'ye dayandırılmıştır. Hz. Ayşe'nin hadisi şöyledir."Rasûlullah (a.s.)'a vahiyler ilk önce doğru (bazı ri­vayetlere göre, iyi) rüyalar şeklinde gelmeye başladı. Rasûlullah (a.s.) her rüyayı, sanki gün ışığında görüyormuş gibi görüyordu.[1] Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) yalnızlığı sever bir kişi haline geldi[2] ve bazen birkaç geceyi sürekli olarak Hira mağarasında ibadetle geçirirdi. (Hz. Ayşe bura­da "ibadet" yerine "tehannüs" kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu "taabbüd" (ibadet) olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah (a.s.)'ın kendi bildi­ği bir ibadet şekliydi, zira o zamana kadar ibadetin nasıl yapılması gerek­tiği kendisine anlatılmamıştı). Hz. Peygamber (a.s.) yiyecek ve içecekleri­ni yanında götürür ve birkaç gün mağarada kaldıktan sonra eve Hz. Hati­ce'nin yanına dönerdi. Hz. Hatice (r.a.) bundan sonra kendisine tekrar yi­yecek, içecek verirdi."

23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ

Bu devrede Hz. Muhammed (a.s.)'in neden Mekke şehrinin uzaklaşarak Hira mağarasına gidip tenha bir köşede ibadet ve murakabe yaptığı "İnşirah" suresinde anlatılmıştır. Meselâ şu âyetlere bakın:

"Senden yükünü indirip attık. Öyle yük ki, sırtına ağır gelmişti" (Ayet; 2-3)

Yukarıdaki ayette kullanılan Arapça "vizr" kelimesi ağır yük anlamın­dadır. Ağır yükten de üzüntü, hüzün, ıstırap ve dert kastedilmiştir. Bilin­diği gibi, Hz. Muhammed (a.s.) gibi hassas bir insan, halkının cehalet ve dalâletinden son derece rahatsızdı ve üzüntüden kıvranıyordu. Gözünün önünde putlara tapılıyor, sapık, batıl örf ve âdetlere uyuluyordu. Toplu­mun ahlâkı sıfıra inmiş, her tarafa ahlâksızlık, safahat ve hayasızlık yayıl­mış, baskı, zulüm ve fesat herkesi sarmıştı. Güçlüler güçsüzleri eziyor, fidan gibi gencecik kız çocukları diri diri gömülüyor, kabileler kabilelere saldırıyor ve kan davası bazen yüzyıllar süren kavga ve kanlı çatışmalara sebep oluyordu. Kimsenin canı, malı ve namusu emniyet içinde değildi. Herkes kudret ve kuvvetin dilini anlıyordu. Araplar ekonomik ve sosyal açıdan da perişan bir manzara arz ediyorlardı. Hz. Muhammed (a.s.) bu durumu görüyor ve yüreği parçalanıyordu. Durumu düzeltecek herhangi bir çare aklına gelmediği için üzüntüsü daha da artıyordu. Hz. Muham­med (a.s.)'in sırtına binen yük ve belini büken ağırlık işte bu idi. Cenab-ı Hak işte bu yükü kendisine hidayet yolunu göstermek suretiyle ortadan kaldırmış oldu. Hz. Peygamber (a.s.) nübüvvet mevkiine yükselince de in­san hayatının bütün mesele, dert ve bozukluğunu ortadan kaldıracak yegâne şeyin Tevhid'e, âhirete ve risâlete (peygamberliğe) iman olduğunu anladı. Bu anahtar her kapalı kapıyı açacak mahiyette idi. Cenab-ı Allah'ın kendisine doğru yolu göstermesiyle zihnini meşgul eden büyük bir meseleden kurtulmuş oldu. Bu hidayete eriştikten sonra, Peygamber (a.s.) aradığını buluverdi. Arapları ve dünyanın diğer milletlerini içine düştük­leri acı durumdan kurtaracak yolu bulmuş oldu.

23.4. DOĞRU RÜYALAR

Yukarıdaki hadiste Hz. Ayşe (r.a.)'nin ifade ettiği gibi, Rasûlullah (a.s.)'a vahiylerin ilk gelişi doğru ve gerçek rüyalar şeklinde oldu. (Buhârî ve Müslim). Bu durum, Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberlik payesine yükselmesinden sonra da aynı şekilde devam etti. Nitekim, hadislerde bu tür rüyalarda kendisine bazı talimat veya bilgilerin verildiği belirtilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de de bu nevi rüyadan açıkça bahsedilmiştir (Fetih; 27). Ayrıca, pek çok hadislerde Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) şöyle dedikleri belirtilmiştir: "Allahu Teâlâ bunu benim içime doğdurmuştur", "bunu kalbimde hissettim", "bana anlatılmıştır", "bana emir verilmiştir", veya "benim bunu yapmam yasaklanmıştır" vs.

23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ

Hz. Muhammed (a.s.) 40,5 yaşında iken[3]  Ramazan ayında bir gün Hira mağarasında ibadet ettiği sırada kendisine birden bire ilk açık ve bariz vahiy geldi ve bir melek kendisiyle yüz yüze gelip, "oku" dedi[4]. Vahyin ilk gelişiyle ilgili hadis Buhârî'de Hz. Ayşe tarafından naklolun­muştur. Hz. Ayşe bu hususta bizzat Rasûlullah (a.s.)'ın şu sözlerini nakletmiştir:,"Ben okumayı bilmem' dedim. Bunun üzerine melek beni kucakla­yıp kuvvetlice sıktı, öyle ki nerdeyse dayanma gücümü kaybedecektim. Sonra beni bıraktı ve tekrar 'oku' dedi. Ben tekrar, 'okumayı bilmem' de­dim. O beni tekrar kucaklayıp sıktı ve ben dayanma gücümü kaybetmeye başladım. Sonra beni bıraktı ve dedi, 'oku'. Ben tekrar, 'okuma yazmam yoktur' dedim. Melek beni üçüncü defa kollan arasına alıp kuvvetle sıktı. Ben tekrar dayanma gücümü yitirmeye başladım. Sonra beni bıraktı ve dedi ki, 'Yaratan Rabbinin adıyla oku....; ta ki "mâ lem-ya'lem"e kadar vardı".

Hz. Ayşe (r.a.)'nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) titreyerek ve sar­sılmış bir şekilde eve geldi ve Hz. Hatice (r.a.)'nin yanına gidip, "beni ört, beni ört" dedi. Korku ve dehşeti geçip Hz. Peygamber (a.s.) biraz sakinleşince, "ya Hatice bana ne oldu?" diye sordu. Daha sonra başından geçen hadiseyi kendisine anlattı ve "Ben canımdan korkuyorum"[5] dedi. Hz. Hatice, "ne diyorsunuz? Hiç öyle bir şey olur mu? Kendinize gelin ve gü­lümseyin. Allah sizi mahcup etmeyecektir.[6] Siz akrabalarınıza iyi mua­mele yaparsınız. Doğruyu söylersiniz. (Bir Hadiste de 'Siz başkalarının emanetlerini aynen iade edersiniz' cümlesi yer almıştır). Kimsesizlerin yü­künü taşırsınız, fakir ve muhtaçlara yardım edersiniz. Misafirperversiniz ve her iyi ve hayırlı işe katılırsınız" dedi. Hz. Hatice daha sonra Hz. Pey­gamber (a.s.)'i yanına alıp Varaka bin Nevfel'e götürdü. Varaka, Hz. Hati­ce'nin kuzeniydi. Cahiliyye döneminde putperestliği terk edip Hıristiyan olmuştu ve Arapça ile İbranice İncilleri yazardı. Çok yaşlıydı ve gözleri gör­müyordu. Hz. Hatice, "ağabey, bakın yeğeniniz size ne anlatacak" dedi.[7] (Ebu Nu'aym'ın rivâyetine göre Hz. Hatice bizzat Varaka'ya bütün olayı anlattı). Varaka, Hz. Peygamber (a.s.)'e, "evlâdım, sen ne gördün?" dedi. Rasûlullah (a.s.) başından geçenleri kendisine anlattı. Varaka, "Val­lahi, bu Tanrı'nın Hz. Musa'ya gönderdiği namus'un aynısıdır (yani, öbür dünyadan vahiy getiren melek). [8]Keşke, seni, senin milletinin sürgüne göndereceği zamana kadar yaşasaydım". Rasûlullah (a.s.) kendisine sordu, "bunlar beni sürgüne mi gönderecekler?" Varaka da, "evet, senin ge­tirdiğin şeyi getirmiş olan bir kişiye düşmanlık yapılmadığı hiçbir zaman görülmemiştir. Eğer senin zamanında yaşarsam (peygamberlik döneminde yaşarsam) sana olanca gücümle yardım ederim" diye cevap verdi. Fakat aradan uzun bir zaman geçmeden Varaka bin Nevfel vefat etti.

23.5.1. Bu Olay bize Ne Anlatıyor?

Bu olup bitenler gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) meleğin geldiği ana kadar kendisinin peygamberliğe getirileceğini tahmin etmiyordu. Hz. Pey­gamber (a.s.), nübüvvete talip veya hevesli olmadığı gibi, böyle bir şeyin başına geleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Meleğin vahiyle gel­mesi kendisi için hiç beklemediği âni bir hadise idi. Böyle bir şeyden ha­bersiz olan bir kişinin gayet tabii olarak göstereceği tepkiyi Hz. Peygam­ber (a.s.) de gösterdi. Bundan dolayıdır ki, O İslam davasını halka duyur­maya başlayınca Mekkelilerden kimse ortaya çıkıp da, "ben zaten tahmin etmiştim, bu kişinin peygamberlik iddiasında bulunacağı öteden beri belli idi" demeye cesaret edemedi.

Bu olay ayrıca, nübüvvetten evvel Hz. Muhammed (a.s.)'in yaşantısı ve karakterinin ne kadar temiz olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi, Hz. Hatice (r.a.) küçük ve tecrübesiz bir kadın değildi. O sırada yaşı 55'di ve 15 seneden beri Hz. Peygamber (a.s.)'in zevcesi ve hayat arkadaşıydı. Bir kadın, kocasının bütün iyi ve kötü taraflarını bilir. O'nun ayıp ve hünerle­rine iyice vakıf olur. Bu olgun ve tecrübeli hatun, Hz. Peygamber (a.s.)'in kişiliğine ve karakterine o kadar güveniyordu ki, kendisi Hira mağarasından dehşet ve heyecan içinde eve dönüp başından geçen olayı anlatır an­latmaz Allah’ın meleğinin O'na geldiğine hemen inanıverdi.Aynı şekilde Varaka bin Nevfel de yaşlı, bilgili ve tecrübeli bir Mekkeli idi. Varaka ço­cukluğundan beri Rasûlullah (a.s.)'ın ne yaptığını, ne ettiğini biliyordu. O da, Hz. Peygamber (a.s.)'in anlattığı olaya ters bir tepki göstermedi, hiçbir tereddüt ve şüphe de belirtmedi ve aksine, söylediklerini tasdik etti ve aynı halet-i ruhiyeden Hz. Musa (a.s.)'nın da geçtiğini anımsadı. Demek ki, Varaka bin Nevfel'in gözünde de kişilik ve karakteri bakımından Hz. Pey­gamber (a. s.) öylesine yüksek bir yerde idi ki, O'nun peygamber olmasına hiç şaşmadı.

23.5.2. Olayın Tahlili

Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)'e ilk açık ve kesin vahyin gelişiy­le ilgili olayı iyice anlayabilmemiz için kendisinin ilk defa ve âni olarak böyle bir durumla karşı karşıya geldiğini göz önünde bulundurmalıyız. Bundan evvel hiçbir zaman, hiçbir şekilde kendisinin peygamber olacağı­nı tahmin dahi etmemişti, içinde herhangi bir peygamberlik hevesi de yok­tu. Bunun için ne bir hazırlık yapmış, ne de böyle bir şey olacağını düşün­müştü. Bir meleğin kendisine geleceğini de beklememişti. Bir köşeye çeki­lip ve özellikle Hira mağarasına gidip yalnızlık içinde ibadet ve İ'tikâf edi­yordu. Fakat bir nebi veya peygamber olacağını aklının ucundan bile ge­çirmemişti. Durum böyle iken Hira mağarasında yalnız bulunduğu bir sıra­da kendisine melek gelince bu ilk büyük ve olağanüstü deneyim yüzünden gayet doğal olarak büyük bir heyecan duydu. Aslında böyle bir durumda, ne kadar soğukkanlı olursa olsun, bir kimsenin heyecan ve şaşkınlığı bir tek yerden kaynaklanmıyordu, aksine çeşitli sebepleri vardı. Hz. Peygam­ber (a.s.)'in kafası karmakarışıktı, aklına bin bir soru geliyordu ve kendisi­ne ne olduğunu kestiremiyordu. Ben gerçekten peygamberlik makamına mı getirildim? Çetin bir sınavdan mı geçiriliyorum? Ben bu ağır yükü na­sıl kaldıracağım?[9] Ben insanlara nasıl, size peygamber olarak tayin edil­dim, diyebilirim. İnsanlar benim sözlerime inanacaklar mı? Bu beklenme­dik olaydan sonra kendi çevremdeki insanlara ve milletime peygamber ol­duğumu söylediğim zaman beni alaya almayacaklar mı? Bana gülmeye­cekler mi? Bana deli demeyecekler mi? Tek başıma bu cahillerle nasıl başa çıkacağım? Onları cehalet ve dalâletlerinden nasıl kurtaracağım? îşte Hz. Peygamber (a.s.)'in kendi kendine sorduğu sorular bunlardı.

Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, Rasûlullah (a.s.) Hira mağarasın­dan eve döndüğünde, dehşet içinde idi ve titriyordu. Eve varır varmaz da, "beni örtün, beni örtün" diye evdekileri uyardı. Bir süre sonra biraz heyeca­nı yatışınca Seyyide Hz. Hatice (r.a.)'ye başından geçenleri anlattı ve şöy­le dedi, "canımdan korkuyorum".

Bunun üzerine Hz. Hatice de şu cevabı verdi: "Asla, vallahi, Allah si­zi üzmeyecektir. Siz akrabalara yardım edersiniz. Doğruyu söylersiniz. Çaresiz ve kimsesizlere yardım elinizi uzatırsınız. Fakir, fukaraya destek olursunuz. Misafirleri ağırlarsınız. Ve bütün iyi ve hayırlı işleri yaparsı­nız."

Hz. Hatice (r.a.) daha sonra Rasûlullah (a.s.)'ı Varaka bin Nevfel'e götürdü, çünkü kendisi bir kitap ehliydi ve geçmiş peygamberlerin duru­munu az çok biliyordu. Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed (a.s.)'in ba­şından geçenleri dinledikten sonra hiç çekinmeden, "evet, bu Hz. Musa (a.s.)'ya gelen namus (meleği)un aynısıdır" deyiverdi. Deyiverdi, zira ken­disi Hz. Muhammed (a.s.)'i çocukluğundan gençliğine ve daha sonra 40 yaşına kadar görmüşle karakterini bilme ve tanıma imkânı bulmuştu. Nevfel, Hz. Peygamber (a.s.)'in öteden beri peygamberlik hevesinde ve hazırlığında olmadığını çok iyi biliyordu. Bu iki hususu bilen Nevfel, me­leğe benzeyen bir kişinin Hz. Muhammed (a.s.)'e gelip peygamberlere benzer bilgi ve talimatı kendisine ilettiğini duyunca O'nun peygamberlik makamına getirildiğine şüphe etme ihtiyacını duymadı.

23.5.3. Hz. Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?

Şayet Hz. Muhammed (a.s.) öteden beri peygamber olacağını tasarla­mış olsaydı, kendisi gibi bir insanın nebi olması gerektiğine inansaydı ve bana bir melek gelsin diye bir mağarada yalnız başına ibadet ve murakebede bulunmuş olsaydı, gayet tabii ki, Hira mağarasındaki olay cereyan ettiği zaman büyük bir sevinçle içinde yerinden fırlar, nara atar ve mağa­radan kurşun gibi çıkıp eve gelir ve herkese bağıra bağıra kendisinin pey­gamber olduğunu ilân ederdi. Fakat, gördüğümüz gibi burada durum bam­başka idi ve kendisi hayli heyecanlı ve sarsılmış bir durumda idi. Titreye­rek eve geldi ve yorgana sarılıp sessizce yattı. Biraz sonra kendisine gelir gibi olunca hayat arkadaşına sırrını açıkladı. Kendisine bir şeyler olduğu­nu, hayatının tehlikede olduğunu belirtti. Peygamberliği öteden beri bek­leyen bir kişinin tepkisi böyle mi olmalıydı? Tabii ki hayır.

Bir kadın kendi kocasına en yakın kişidir. Kocasının hayatı, yaşantısı, huyları, zevkleri, karakteri ve duygularını en iyi bilen odur. Eğer, Hz. Ha­tice (r.a.), kocasının peygamberliğe aday olduğunu ve her zaman kendisi­nin bir meleği beklediğini bilmiş olsaydı, Hz. Peygamber (a.s.)'e verdiği cevap herhalde çok farklı olacaktı. O, gayet doğal olarak diyebilirdi ki, "kocacığım, neden korkuyorsun? Korkulacak ne var? istediğin bu değil miydi? Sen peygamber olmak istemiyor muydun? işte muradına erdin. Sen bir yandan peygamberlik tezgâhını aç, ben de bir yandan adak, hediye ve paralan toplayayım ve böylece ikimiz de zengin oluruz". Fakat biz ne görüyoruz? Hz. Hatice (r.a.) on beş yıllık evlilik hayatında Hz. Muham­med (a.s.)'in ne gibi bir insan olduğunu çok iyi anlamıştı. Aralarındaki sa­mimiyet ve sevgi Hz. Muhammed (a.s.)'in doğru ve dürüst bir insan oldu­ğunu ortaya koymuştu. Kendisinin yalan söylemeyeceği ve herhangi bir sahtekârlıkta bulunmayacağı kesindi. Hz. Hatice (r.a.) O'na bir şeytanın gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Cenab-ı Allah'ın O'nu bir azaba sokacak çetin bir sınavdan geçirmeyeceğini, gördüklerinin doğru olduğunu pek iyi biliyordu. Aynı durum Varaka bin Nevfel için de geçerli idi. Varaka ya­bancı bir kişi değildi. Aksine Rasûlullah (a.s.)'ın sülâlesinden bir kişi olup, dayısıydı. Ayrıca ilim ve irfan sahibi bir Hıristiyan olarak peygam­berliğin, kitabın ve vahyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu hususta ya­pılan asılsız ve çürük bir iddiayı reddedecek durumda idi. Yaşı hayli ileri olduğu için tecrübe sahibi biriydi ve Hz. Muhammed (a.s.)'in bütün ömrü gözünün önünden geçmişti. Varaka bin Nevfel de Hira Vakasını duyduk­tan sonra kendisine gelenin, Hz. Musa (a.s.)'ya gelen melekten başkası ol­madığını tereddüt etmeden söyledi. Zira, burada da durum Hz. Musa'nınki gibi idi. Hz. Muhammed (a.s.), tıpkı, Hz. Musa (a.s.) gibi saf, temiz ve her şeyden habersiz iken peygamberlik makamına getirilmişti. Peygamber­liğe hevesli olmak şöyle dursun, böyle bir şeyin vuku bulacağını aklının bir köşesine bile getirmemişti. Bu apaçık durum, Varaka bin Nevfel'in de, Hz. Muhammed (a.s.)'in, şeytanın bir oyununa gelmediğine, doğru ve te­miz karakterinden dolayı herhangi bir ard niyeti ve ihtirası olmadan Nihai Hakikat'ı bulduğuna inanmasına sebep olmuştu.

Gerçekçi ve doğruyu kabul eden bir kişi için, Hazreti Peygamber (a.s.)'in bu durumu hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Zaten bu yüzden bu du­rum Kur'an-ı Kerim'de defalarca örnek olarak gösterilmiştir.[10]

"Halbuki (daha önce) sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin". (Şura; 52)

23.6. İLK VAHYİN KONUSU

Rasûlullah (a.s.)'a gelen ilk vahy Alâk suresinin ilk beş âyetinden müteşekkil olup şöyle idi: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rabbin ki, ka­lem ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti."

Vahy'in inişiyle ilgili, bu ilk tecrübe idi ve Hz. Peygamber (a.s.) bun­dan ilk kez geçiyordu. Bu ilâhi mesajda kendisinin ne kadar büyük bir mevkiye getirildiği belirtilmemişti. İlerde kendisini ne gibi bir görev bek­lediği açıklanmamıştı. Aksine, bu ilk ve belki de eksik bir tanışma idi. Maksat Hz. Peygamber (a.s.)'i fazla heyecanlandırmamak, yıpratmamaktı. Bu ilk ve ani şok geçtikten sonra kendisi zihnen vahyi kabul etmeye ve peygamberlik görevini yürütmeye hazır olunca ayrıntılara girilecekti. Ni­tekim, böyle yapıldı. [11]

23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN AÇIKLANMASI

Rasûl-ü Ekrem (a.s.)'e gelen ilk vahyin her kelimesi son derece önemli ve dikkate değerdir. Meselâ ilk ayeti ele alalım: "Yaratan Rabbi­nin adı ile oku."

Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)'a melek, "oku" deyince kendisi "be­nim okuma yazmam yoktur" diye cevap vermişti. Bu konuşma gösteriyor ki, ilk vahiy yazılı şekilde Hz. Muhammed (a.s.)'e gösterilmiş ve kendisi­nin bunları okuması istenmişti. Zira, eğer melek, "oku" emriyle, söyledik­lerini Hz. Muhammed (a.s.)'in aynen tekrar etmesini kastetmiş olsaydı, kendisinin, "benim okuma yazmam yoktur" demesi gerekmeyecekti.

Ayette, "Yaratan Rabbinin adı ile oku" denilmiştir. Yani, "Rabbinin adıyla" başka bir deyimle de, "bismillah ile" (Allah’ın adıyla) okunması istenmiştir. Bu demek oluyor ki, Rasûlullah (a.s.) vahyden önce de sadece Allahu Teâlâ'yı kendi Rabbi olarak tanıyordu. Bu sebeple, Rabbinin kim olduğunun açıklanmasına gerek duyulmadı. Aksine, sadece kendi Rabbi­nin adıyla, yani, O'nun tanıdığı ve bildiği Rabbinin adıyla okuması isten­di. "Yaratan" kelimesi de dikkate şayandır. Çünkü, burada Allah'ın kimi yarattığı belirtilmemiştir. Bu ayeti okuyan, zaten ayetten kâinatı ve için­deki her şeyi yaratan Halik'in adıyla okunması istendiğini kolayca anlaya­bilir.

İkinci ayette, "O insanı bir kan pıhtısından yarattı" denilmiştir. Görül­düğü gibi, ilk önce, kâinatı yaratandan bahsedilmiş, daha sonra Yüce Al­lah'ın, bir kan pıhtısı halinden insanı koskoca bir mahluk olarak yarattığı açıklanmıştır. Yaradılışın başlangıcı işte böyle olmuştur. "Alak" donmuş kan veya kan pıhtısı anlamına gelen "alaka"nın çoğuludur. Bu gebeliğin başındaki durumdur ki, bir insan o sıralarda bir kan pıhtısından başka bir şey olmuyor. Bundan sonra cenin giderek kan ve et topluyor ve bir bebek şeklini alıyor, ta ki doğarken her şeyiyle mükemmel ama küçük bir insan oluyor. [12]

Üçüncü ve dördüncü ayetlerde, "Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibi­dir. O Rabbin ki, kalem ile (yazmayı) öğretti" denilmiştir. Yani, Cenab-ı Allah’ın, insanı küçücük, değersiz ve önemsiz bir durumdan çıkarıp, ilim ve irfan sahibi yapmış olması büyük bir kerem ve ihsanıdır. İlim ve irfan, mahlukların en büyük sıfatıdır. Cenab-ı Allah insana sadece okumayı öğ­retmemiş, onun elinin kalem tutmasını temin etmiş, ona yazmayı da öğret­miştir. Yazı ve yazı sanatı, ilmin gelişmesi ve yayılmasına yardımcı ol­muş, insanların bilim ve teknoloji alanında yeni ufuklara yol almasına katkıda bulunmuştur. Yazı ve yazma sanatı, ayrıca zamanla baskı tekniği­ne dönüşerek ilim hazinelerinin nesilden nesile geçmesine ve muhafaza edilmesine sebep olmuştur. Cenab-ı Allah, insana ilham yoluyla kalemi ve yazma sanatını öğretmemiş olsaydı, insanın bütün ilmi çalışmaları ve faaliyetleri bir yerde donup kalacaktı ve bundan nesiller istifade edemeye­cekti.

Beşinci ayet şöyledir: "İnsana bilmediğini öğretti". Yani, insan aslın­da yaratılış itibariyle habersiz ve bilgisizdi. İnsan ne kadar bilgi ve ilim elde edebilmişse Allah’ın inayeti ve merhametiyle elde etmiştir. Fakat, Al­lah çeşitli aşamalarda insanlara ilmin kapılarını açmış ve dünya, tabiat ve kainat'ın bütün sırlarını bir bir onlara açıklamıştır. Aynı şey Bakara sûresinin Ayet'ul Kürsi'sinde anlatılmıştır:

"İnsanlar, O'nun ilminden, O'nun istediğinden başkasını kavraya­mazlar" (Ayet; 255)

İnsanların sadece kendi bilgi, ilim ve zekalarıyla elde ettiklerini san­dıkları ilmi keşifler, aslında Allah'ın ihsanıdır. İnsanlar bunları önceden bilmiyorlardı. Allah kendilerine bilgi ve kavrama yeteneği vermediği tak­dirde, hiçbir şeyi bilemeyecek, öğrenemeyeceklerdi. Fakat Allah, insana bu bilgi ve ilmi hakikatleri, hissedilmeyecek ve belli olmayacak şekilde vermiştir.

Rasûlullah (a.s.)'a inen, bu ilk ayetlerdi. Hazreti Ayşe'nin ifadesine göre bu öylesine çetin ve ağır bir tecrübe idi ki, Hz. Peygamber (a.s.) bun­lardan fazlasına tahammül edemeyecekti. Bu sebeple, Cenab-ı Allah ilk etapta ancak bu ayetleri kendisine indirdi. O sırada Hz. Peygamber (a.s.)'e sadece, daha önceden bildiği ve tanıdığı Rabbinin kendisiyle doğrudan konuştuğu ve vahiylerin gelmeye başladığı açıklandı. Bundan sonra "Müddessir" sûresinin ilk ayetleri indi. Bunlarda Hz. Peygamber (a.s.)'in nübüvvet payesine yükseldiği ve insanları Allah'a davet etme zamanının geldiği anlatıldı.

23.8. İLK VAHYİN KESİN İNİŞ TÂRİHİ

'Alak sûresinin ilk beş ayetinden müteşekkil ilk vahyin iniş tarihi ne­dir? Bu hususta muhaddis ve tarihçiler değişik ifadelerde bulunmuşlardır. İbn Abdi'l-Berr ve Mes'udi'nin ifadelerine göre, Hz. Peygamber (a.s.)'in bi'seti (peygamberliği) 41. Am'ul Fil'in 8 Rebiülevvel tarihine rastlamıştır. İbn-ul Kayyım, "Zâd ul Me'âd" isimli eserinde pek çok sahabe ve muhad­disin bu tarih üzerinde ittifak ettiklerini kaydetmiştir. Fakat bu tarihi ka­bul edenler, Hz. Muhammed (a.s.)'e ilk vahyin inişinden 6 ay kadar önce doğru rüyaların gösterilmeye başlandığı günden itibaren "bi'set"e eriştiği­ni sanarak hesaplamışlardır. Vahy'in inişi hakkında ise en isabetli ifade Kur'an-ı Kerim'dir, ki şöyledir: "Kur'ân'ın nazil olduğu (indirildiği) rama­zan ayı" (Bakara; 185). Kur'ân-ı Kerim'in bu açık ifadesi diğer bütün tahminleri geçersiz kılmaktadır. Yani ilk vahiy Hazreti Peygamber (a.s.)'e Rebiülevvel veya başka aylarda değil, Ramazan'da inmiştir ve dolayısıyla kendisi 41. Am-ul Fil'de peygamber olmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında indiği sabit olduktan sonra sıra kesin tarihinin tesbitine gelmiştir. Bu konuda da çeşitli ve farklı ifadeler . bulunmaktadır. Bazıları 7 Ramazan tarihini vermektedir. İbn Sa'd bir yer­de 12 ve başka bir yerde İmam Muhammed el-Bâkır'a atfen 17 Ramazan tarihini yazmıştır. Belazuri de, İmam Muhammed el-Bâkır'ı kaynak gös­termiştir. Ayrıca, Hz. Ayşe (r.a.) de bu tarihi nakletmiştir. Taberî ve İbni Esir; Ebu Kılâbet'ul Cermi'ye dayanarak 18 Ramazan ve bazıları 19 Ra­mazan tarihlerini vermişlerdir. Vâsıla bin el-Eska', Câbir bin Abdullah ve Ebu-el Cüld'ün rivâyetine göre bu tarih 27 Ramazan'da Fakat Kur'an-ı Kerim'de "Biz Kur'an-ı Kadir gecesinde indirdik" denilmiştir. Müslüman ulemanın çoğu, Ramazan'ın son 10 gecesinin bölünmez gecelerinden her­hangi birinin kadir gecesi olduğunda, bazıları ise bunun 27 Ramazan ol­duğunda karar kılmışlardır.

23.9. KUR'ÂN-I KERİM'İN İNİŞ TARİHİYLE İLGİLİ MUTEBER HADİSLER

Bu konuda nakledilen çeşitli muteber ve güvenilir hadisler aşağıya alınmıştır.

Hz. Ebû Hureyre (r.a.)'nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) Kadir ge­cesi hakkında şunları buyurmuşlardır: "Bu gece 27 veya 29 Ramazan tari­hine rastlar". (Ebu Davûd Tayalisî). Hz. Ebu Hureyre'nin başka bir hadisi­ne göre, Kadir gecesi, Ramazan'ın son gecesidir (Müsned-i Ahmed).

Hz. Ebû Zer (r.a.)'e bu hususla soru yöneltilince dedi ki, Hz. Ömer, Hz. Huzeyfe (r.a.) ve Rasûlullah (a.s.)'ın diğer sahabeleri, "Kadir gecesi­nin 27 Ramazan tarihinde olduğuna" şüphe etmezlerdi (İbn Ebi Şeybe).

Hz. Ubâde bin Sâmit (r.a.)'in ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) "Kadir gecesinin, Ramazan'ın son l0 gecelerinden şu bölünmez rakamlı geceler­den biri olduğunu buyurmuşlardır: 21, 23, 25, 27 ve 29, veya son gece" (Müsned-i Ahmed).

Hz. Abdullah bin Abbas'ın naklettiğine göre Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Kadir gecesini Ramazan'ın son 10 gecesinde arayın. Ya­ni, ayın sona ermesine 9 gün kala, 7 gün kala, 5 gün kala" (Buhârî). Ekseri ulema, bunun, Ramazan ayının bölünmez rakamlı son geceleri olduğunu anlamışlardır.

Hz. Ebu Bekr (r.a.)'in rivâyetine göre, Kadir gecesi şu tarihlerde aran­malıdır: Ramazan ayının sona ermesine 9 gün, 7 gün, 5 gün, üç gün kala veya son günü (Tirmizî, Nesaî).

Hz. Ayşe (r.a.)'nin bir ifadesi şöyledir: "Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, "Kadir gecesini Ramazan'ın son 10 gecesinin bölünmez rakamlı gece­lerinde aramalısınız" (Buhârî, müslim, Ahmed ve Tirmizî). Hz. Ayşe ile Hz. Abdullah bin Ömer'in bir başka hadisine göre Rasûlullah (a.s.) ömrü­nün sonuna kadar Ramazan'ın son on gecesinde İ'tikâf ederdi.

Bu hususta Muaviye, İbn Ömer, İbn Abbas (r.a.) ve diğerlerinin bazı hadisleri de dikkate değerdirler. İşte bütün bu hadislere dayanarak ulema ve fakihlerin çoğu 27 Ramazan'ı Kadir gecesi olarak kabul etmişlerdir.

23.10. PEYGAMBERLİKTEN SONRA İLK FARZOLUNAN ŞEY: NAMAZ

Taberî'nin ifadesine göre Tevhid'in kabulü ve putların reddinden son­ra İslam şeriatına farz olarak giren ilk şey namazdı. İbn Hişâm, Muham­med bin İshâk'a atıf yaparak Hz. Ayşe'nin bir hadisini nakletmiştir. Buna göre Hz. Peygamber (a.s.)'e ilk farz olunan şey namazdı. Bu, ilk başta iki­şer rek'at şeklinde idi.' İmam Ahmed, İbni Lehi'a'ya dayanarak Hz. Zeyd bin Harise'nin bir hadisini kaydetmiştir. Buna göre, Rasûlullah (a.s.)'a İL: vahiy indikten sonra Cebrail (a.s.) kendisine gelerek abdest almasını öğ­retti. İbn Mâce ile Taberânî (el-Evsât)'de de, aynı hadis az bir değişiklikle naklolunmuştur. Durum, İbn İshâk'ın şu açıklamasıyla vuzuha kavuşuyor: "Hz. Muhammed (a.s.) Mekke'nin yukarısında idi. Cebrail en güzel yüzü ve en güzel kokusuyla Rasûlullah (a.s.)'ın önüne çıktı ve şöyle dedi: "Ey Muhammed (a.s.) Allah size selâm söylemiştir ve cinler ile İnsanlar için sizi rasûl tayin ettiğini size iletmemi emretmiştir. Onun için, siz onları Lâ ilâhe illallah sözüne davet edeceksiniz." Daha sonra ayağını yere vurdu. Oradan su fışkırmaya başladı. Cebrail o sudan abdest aldı, ki Hz. Peygam­ber (a.s.) namaz kılabilmek için abdestin nasıl alındığını öğrenebilsin. Sonra, Hz. Muhammed (a.s.)'in de kendisi gibi abdest almasını söyledi. Daha sonra Cebrail, Rasûlullah (a.s.) ile beraber dört secdeli iki rek'at na­maz kıldı. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) oraya Hz. Hatice (r.a.)'yi getir­di, O'na abdest aldırdı ve onunla birlikte iki rek'at namaz kıldı." İbn Hişâm, İbn Cerir ve İbn Kesir de bu hadiseyi aynen nakletmişlerdir.

İmam Ahmed, İbn Mâce, Taberânî (el-Evsat) ve diğerlerinin ifadesi­ne göre, Hz. Usâme bin Zeyd (r.a.) babası Hz. Zeyd bin Harise'ye dayanarak naklettiği hadiste Rasûlullah (a.s.)a vahyin gelmesinden sonra ilk ola­yın, Cebrail (a.s.)'in kendisine abdest almayı öğretmesi olduğunu açıkla­mıştır. Cebrail daha sonra namaza kalktı ve Rasûlullah (a.s.)'ın da kendi­siyle namaz kılmasını istedi. Rasûlullah (a.s.) daha sonra eve geldi ve Hz. Hatice'ye hadiseyi anlattı. Hz. Hatice sevince boğuldu. Daha sonra Hz. Peygamber (a.s.) kendisinin abdest almasını istedi ve onu yanına alıp Cebrail'in öğrettiği gibi namaz kıldı. Kur'an-ı Kerim'in ilk ayetlerinin Hz. Peygamber (a.s.)'e inişinden sonra yerine getirilen bu ilk farzdı. Galip ih­timal, bu olayın, Hira mağarasında ilk vahy'in indiği günün gecesi meyda­na geldiği yolundadır. Bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice (r.a.) bir süre gizli olarak namaz kılmaya devam ettiler.

23.11. İLK DÖRT MÜSLÜMAN

İlk müslümanın Hz. Hatice (r.a.) olduğu konusunda ittifak edilmiştir. Bundan sonra ikinci müslümanın kim olduğu konusunda bazı ihtilaflar vardır. Bu hususta Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Zeyd bin Harise'nin adla­rı geçmektedir. Fakat, Hz. Hatice'den sonra bu zevatın da İslam dinini ka­bul eden ilk üç kişi olduğu kesindir.[13]

Hz. Ali'nin İslâmı kabul etmesiyle ilgili vak'a Hafız İbn Kesir ve İbn İshâk'ın eserlerinde ayrıntılı biçimde yer almıştır. Bunu şöyle özetleyebili­riz. Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice'nin gizlice namaz kılmaya başla­malarının ertesi günü Hz. Ali (r.a.) onları namaz kılarken gördü. Ne yap­tıklarını sordu. Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: "Bu Allah'ın dinidir. Bunu Allah kendisi için benimsemiş ve bununla beraber peygamberlerini göndermiştir. O halde, seni Allah'ı tek olarak tanımaya ve Lât ile Uzza'yı red­detmeye davet ediyorum". O sıralarda yaşı sadece 10 olan Hz. Ali, "ben böyle bir şeyi ilk defa duyuyorum. Benim bu hususla herhangi bir adım atmamdan önce babamın onayı gerekmektedir.Önce onun fikrini alayım." Rasûlullah (a.s.) o sırada sırrının ortaya çıkmasını istemiyordu. Bu yüzden, "eğer bu dini kendi başına kabul etmiyorsan bunu başkalarından gizli tut" diye öğütte bulundu. Hz. Ali o gece beklemeyi uygun buldu. Ama Allah O'nun kalbinde İslam sevgisini doğurdu. Bu suretle sabah Rasûlullah (a.s.)'a giderek, "dün beni neye davet etmiştiniz?" diye sordu. Rasûlullah (a.s.) "senin Allah'ı tek ve ortaksız olarak kabul etmeni ondan başka bir ilah olmadığını kabul etmeni, Lât ile Uzza'yı reddetmeni ve Allah'a ortak koşulan diğer bütün varlıklardan bağını koparmanı istemiştim" dedi. Hz. Ali bu nasihatı derhal kabul etti, ama babası Ebu Tâlib'ten korktuğu için müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Bu süre içinde Hz. Peygamber (a.s.) ile birlikte namaz kılmaya devam etti.

İmam Ahmed, İbn Cerir Taberî ve İbn Abdi'l-Berr, Afif Kindi (r.a.)'nin (Eş'as bin Kays'ın amca oğlu) bir rivâyetini nakletmiştir ki, şöy­ledir: Abbas bin Abdulmuttalib benim eski dostumdu ve ekseriya Ye­men'e gelip ıtır satın alır ve Hac mevsiminde satardı. Bir defasında Hac mevsiminde O'nunla Mina'da buluştum. Aradan fazla bir zaman geçme­den çok yakışıklı ve cazip bir erkek gelip abdest aldı ve namaza kalktı. Daha sonra bir kadın geldi ve o da abdest alıp namaz kılmaya başladı. Da­ha sonra, henüz bülûğa ermemiş bir erkek çocuk geldi ve abdest alarak ilk erkeğin yanında durarak namaz kılmaya başladı. Ben sordum: "Ey Abbas bunlar ne yapıyorlar? Bunlar hangi dine bağlıdırlar? Vallahi, ben böyle bir şey daha önce görmedim." Abbas dedi ki: "Bu, benim kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah bin Abdulmuttalib'tir. Allah’ın kendisini rasûl olarak tayin ettiğini iddia etmektedir. (Başka bir rivayete göre, o İran ile Bizans'ın hazinelerini talan edeceğini iddia etmektedir). Küçük çocuk ise benim yeğenim, Ali bin Ebi Tâlib'tir. Bu çocuk da onların dinini kabul edip onlarla beraber hareket etmektedir. Kadın ise Muhammed (a.s.)'in zevcesidir. O da kocasının dinini kabul etmiş ve ona itaat etmeye başla­mıştır." Daha sonra Afif Kindi, müslümanlığı kabul ettikten sonra devam­lı şöyle diyerek hayıflanırdı: "Keşke dördüncü müslüman ben olsaydım."

İbn Hişâm ile İbn Cerir'in ifadelerine göre, daha sonra bir defasında Ebu Tâlib de oğlu Ali'nin namaz kıldığını gördü. "Oğlum, bu nedir?" diye sorunca, Hz. Ali (r.a.) kendisine şu cevabı verdi: "Babacığım, ben Allah'a ve O'nun Rasulüne (Hz. Muhammed (a.s.)'e iman etmiş bulunuyorum. Ben onların doğru olduğunu kabul ettim ve şimdi de onlarla beraber na­maz kılıyorum. Ebu Tâlib de, "O senin iyiliğinden başka bir şey istemez yavrum. Sen O'na bağlı kal" diye nasihatte bulundu. İbn Kesir ise Ebu Tâlib'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Amcazadenin yanında kal ve O'na yar­dımcı ol."

Hz. Ebû Bekr'in İslamiyet'i kabul etmesi hadisesini Zürkâni "Şerh-i Mevâhib'te şöyle anlatmıştır. Hz. Ebu Bekr, Hz. Hatice'nin yeğeni Hakim bin Hizam ile beraber otururken yanına Hâkim'in hizmetçisi gelerek şun­ları anlattı: "Teyzeniz bugün diyordu ki, kocası Hz. Musa gibi Allah tara­fından gönderilen bir nebi'dir". Bu sözleri dinler dinlemez, Hz. Ebu Bekr doğru Rasûlullah (a.s.)’ın yanına gitti ve hizmetçinin dediğinin doğru ol­duğunu öğrenir öğrenmez hiç tereddüt etmeden müslüman oldu. İbn İshâk'ın, Abdullah bin Husayn el-Temimi'ye dayanarak anlattığı rivâyete göre, Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdular: "Ben her kime İslam diniyle ilgili daveti verdimse biraz tereddüt etti ve düşünceye daldı. Fakat Ebû Bekr te­reddüt etmeden müslüman oldu. Kendisine İslam davetini verir vermez, hiç düşünmeden ve tasalanmadan İslamiyet'i kabul ediverdi."

Hz. Zeyd bin Harise'nin müslüman oluşuyla ilgili tafsilât tarih veya siyerlerde mevcut değildir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, kendisi 15 seneden beri Rasûlullah'ın hizmetinde idi ve ailenin bir ferdi haline gel­mişti. Her gün ve her zaman evde olduğu için Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice'yi namaz kılarken görmüş bulunması ve daha sonra da müslü­manlığı kabul etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu olaylar gösteriyor ki, Hazreti Peygamber (a.s.)'den ilk etapta İslamiyet'le ilgili çalışmalarını gizli tutması Cenab-ı Allah tarafından istenmiş olmasına rağmen kendisi ve Hz. Hatice'nin yakın akrabaları kendilerinin ne yaptıklarını ve ecdadlarının dinlerini reddedip yeni bir dine bağlanmış olduklarım öğrenmişlerdi. Rasûlullah (a.s.)’ın peygamberlik iddiasında bulunduğu, peygamberliğini ve yaymaya başladığı yeni dini sadece aile efradı değil, bazı yakın akraba ve arkadaşlarının da kabul ederek O'nun gibi ibadet etmeye başladıklarını görüyorlardı. Fakat, bu çalışmalarla ilgili bilgi ilk önce düşmanlarına değil dostlarına ve onun hakkında iyi düşü­nenlere, onu seven ve sayanlara intikal ettiği için onlar da meselenin fazla dal budak salmasını islemediler ve Hakk'a davetin bir müddet sır olarak kalmasını sağladılar. Çünkü böyle olsaydı, İslâmiyet'e muhalefet ve düş­manlık zamanından önce başlamış olacaktı.

23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ. İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)'I EĞİTMEKLE Mİ GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?

İbn Cerir, tarih kitabında, İbn Sa'd "Tabakatta, Kastallanî "Mevâhib'ul Ledünniye"de ve Zürkanî, "Şerh-i Mevâhib"de İmam Şabi'nin şu sözlerini nakletmişlerdir. Peygamberliğinin ilk üç yılında Hz. Muhammed (a.s.)'in eğitilmesi için Hz. İsrafil (a.s.) görevlendirilmişti.

Hz. İsrafil vahiy getirmiyordu. Zira vahiy getirme vazifesi Hz. Cebrail'e aitti. İsrafil, Hz. Peygamber (a.s.)'i başka türlü eğitiyor ve doğru yolu gös­teriyordu.[14] İmam Ahmed bin Hanbel, Yakûb bin Süfyân el-Hâfız ve Beyhaki de İmam Şa'bi'nin bu rivâyetini nakletmişlerdir ve onun devrine kadar gösterdikleri kaynak ve isnat da doğrudur. Ne var ki, İmam Şa'bi'ye bu rivâyetin nasıl ulaştığı iyi bilinmiyor. Zira kendisi Hz. Peygamber (a.s.)'e kadar olan kaynaklar zincirini göstermemiştir ve bu hususta güve­nilir ve inanılır senet de ortaya koymamıştır. İbn Sa'd ile İbn Cerir ise, Vakıdi"nin bu rivâyeti kabul etmediğini ve Hz. Peygamber (a.s.)'in yanın­da Cebrail'den başka bir meleğin bulunduğunu kesinlikle reddettiğini be­lirtmişlerdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu öyle bir meseledir ki, bu hususta farklı ifadeleri olduğu gibi kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Olay ne tamamıyla kabul ne tamamıyla reddedilebilir. Olay reddedilemez, çünkü İmam Şa'bi tanınmış ve güvenilir bir muhaddistir ve naklettiği rivayet de bir çırpıda reddedilecek mahiyette değildir, Fakat aynı zamanda olay inkâr edilmez bir gerçek gibi de kabul edilemez. Zira, anlatılan hadisin kaynakları hayli kuvvetli cinsten değildir ve bu bakımdan bunun kabulü şart değildir. Bu olay ihtimal dahilindedir de. Zira, peygamberlik makamı­na getirildikten hemen sonra Hz. Muhammed (a.s.)'in söz ve hareketlerin­deki önemli değişikliğin, bilgi hazinesindeki büyük ve ani artışın, hadis ve siyerleri dolduran hikmetli sözlerinin ve insan hayatının hemen hemen her alanını ilgilendiren dahiyane nasihatlerinin ilâhi ve insanüstü bir kaynağı olması kuvvetle muhtemeldir. Bu akıl, zekâ ve hikmetin İncileri mutlaka gaipten gelmişti ve bunların Hz. Muhammed (a.s.)'e ulaştırılması için Ce­nab-ı Allah'ın İsrafil'i görevlendirmiş olması imkânsız değildi.

23.13. VAHYİN ARASININ KESİLMESİ

İlk vahy'in gelişinden sonra uzun bir müddet Hz. Cebrail ikinci bir vahiy getirmedi. Bu ara uzadıkça Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)'in üzüntü ve ıstırabı anmaya başladı. Bu devre içinde Hz. Peygamber (a.s.) kendisinden öyle geçiyordu ki, bazen Sebir (Mekke yakınlarındaki bir te­pe) dağına ve bazen Hira tepesine giderek oradan kendisini atmak istiyor­du. Günlerden bir gün yine kendisinden geçmiş bir durumda bir dağın te­pesine tırmanmayı düşünürken gökten bir ses geldiğini fark etti ve olduğu yerde durdu. Başını yukarıya kaldırıp bakınca Cebrail'in gök ile yer arasında bir makama oturduğunu gördü. Cebrail o sırada kendisine şöyle de­di: "Ya Muhammed, sen muhakkak Allah'ın rasûlüsün ve ben de Cebra­il'im". İbn Sa'd bu olayı Hz. Abdullah bin Abbas'a dayanarak kendi tefsi­rinde ve Abdurrezzak, İmam Zühri'ye dayanarak "el-Müsannif' adlı ese­rinde nakletmişlerdir. Buhârî ile Müslim ve Müsned-i Ahmed'de de. bunun ayrıntıları vardır.

İmam Zührî'nin rivâyeti şöyledir: "Oldukça uzun bir müddet Hz. Pey­gamber (a.s.)'e herhangi bir vahiy gelmedi. Bu müddet içinde Rasûlullah (a.s.) öylesine üzüntülü ve ıstıraplıydı ki, bazen dağların tepesine çıkarak kendisini aşağıya atıp intihar etmeyi aklına getirirdi. Fakat Hz. Peygam­ber (a. s.) ne zaman bir dağın tepesine çıksa, hemen Cebrail (a.s.) görünür, kendisinin Allah’ın rasûlü olduğunu hatırlatırdı ve böylece üzüntüsü ve elemi bir nebze de olsa dinmiş olurdu" (İbn Cerir).

İmam Zührî bundan sonra Hz. Câbir bin Abdullah'ın şu hadisini nak­letmiştir: "Rasûlullah, vahiylerin arasının kesildiği devreden bahsederken şunları buyurmuşlardı: "Bir gün yoldan geçiyordum. Birden bire gökten bir ses geldiğini duydum. Başımı kaldırıp yukarıya baktım. Hira mağara­sında bana gelen meleğin gök ile yer arasındaki boşlukta bir makama oturduğunu gördüm. Bu vaziyeti görünce dehşet ve korkuya kapıldım ve eve gidip 'beni örtün, beni örtün' dedim. Evdekiler dediğimi yaptılar ve beni bir örtüye sardılar. O sırada, Cenab-ı Allah bana "Yâ Eyyühel müddessir" sözleriyle başlayan ayetleri nazil etti. Ve bundan sonra vahiyler devamlı gelmeye başladı." (Buhârî, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir).

23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7 AYETİNİN İNÎŞÎ

Velhâsıl, ilk vahiyden sonraki ara sona erdi ve vahiyler tekrar gelme­ye başladı. Gelen ikinci vahiy Müddessir sûresinin ilk 7 ayetinden müte­şekkildi. Bu ayetlerde Hz. Muhammed (a.s.)'in peygamberlik makamına getirildiği açıklanarak bu makam ve mevkiin gereği olarak kendisinin ya­pacağı vazifelerden bazıları anlatılmıştı. Burada şu noktaya işaret etmekte fayda vardır ki, Alak sûresinin ilk beş ayeti sadece Hz. Muhammed (a.s.)'e Allah tarafından vahiylerin gelmeye başladığını ve kendisinin Al­lah'ın Rasûlü olarak seçildiğini ortaya koyuyorlardı. Müddessir sûresiyle ise Hz. Muhammed (a.s.)'in bir peygamber olarak ne gibi işler yapması gerektiği belirtilmişti. Bu sûrede Hz. Peygamber (a.s.)'in insanlara Allah'ın mesajını iletmesi ve onları İslâm'a davet etmesi de istenmişti. Bazı hadislerde Müddessir'in ayetlerinin, Kur'an-ı Kerim'in ilk ayetleri olduğu bile söylenmiştir. Nitekim, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Müsned-i Ah­med'de bu hususta Hz. Cabir bin Abdullah Ensarî'nin naklettiği sarih ve bariz hadis vardır. Fakat müslüman ümmet, hemen hemen ittifakla, Alâk sûresinin ilk beş ayetini Hz. Muhammed'e inen ilk vahiy olarak kabul et­miş durumdadır. Bundan sonra İbn Esir, Müddessir sûresinin inişine ka­dar vahiylerin arasının kesildiğini beyan etmiştir. Daha sonra vahylerin muntazaman gelmeye devam ettiğini kaydetmiştir. Bizzat Hz. Câbir bin Abdullah Ensari'nin İmam Zührî tarafından nakledilen hadisine göre, Müddessir'in ilk 7 ayetinin inişinden önce Rasûlullah (a.s.), Hira'da kendisine gelen meleği yerle gök arasında bir makamda otururken görmüştü. Bu hadisi biz yukarıda nakletmiş bulunuyoruz.

23.14.1. Müddessir Sûresinde Verilen Talimat

Şimdi Müddessir sûresinin söz konusu ayetlerini tek tek inceleyelim ve bu ayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)'e ne gibi talimatın verildiğini göre­lim: "Ey bürünüp sarınan (Habibim)" (ayet; 1)

Burada, Hz. Peygamber (a.s.)'e neden "Ya Rasûl" veya "Ya Nebi" de­ğil de "Yâ Müddessir" (elbisesine sarınan) olarak hitap edilmiştir? Bu hi­tabet şeklini anlamamız için Hz. Peygamber (a.s.)'in o zamanki durumunu gözümüzde canlandırmalıyız. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber (a.s.) üzüntü içinde yolunu katederken birden bire bir ses duymuş, başını sesin geldiği istikamete doğru çevirince Cebrail'in dehşet verici görüntüsüyle karşılaş­mıştı. Hz. Peygamber (a.s) bu görüntü ve olaydan sonra hayli sarsılmış bir vaziyette eve gitmiş ve kendisinin örtülmesini istemiştir. Bunun üzerine bir örtüye sarılmıştı. İşte bu sebeplen dolayıdır ki, Cenab-ı Allah kendisi­ne "ey bürünüp sarınan" olarak hitap etmiştir. Bu, aslında hitap etmenin gayet nazik ve sevgi dolu şeklidir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, "ey sev­gili kulum ve rasûlüm, sen neden korkuyor ve kendini örtüye sarıyorsun? Şimdi, sarınma ve örtünme zamanı değildir. Sana büyük ve onurlu bir gö­rev verilmiştir ve bunu yerine getirmek için bütün gücünle ortaya çıkmalı ve sesini duyurmalısın."

"Kalk ,kâfirleri inzâr et"   (Ayet; 2)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            

Bu, Hz. Nûh (a.s.)'un da peygamberlik payesine yükseldikten sonra kendisine verilen emrin hemen hemen aynısıdır. Hz. Nuh'a şöyle denil­mişti: "Gerçekten biz Nuh'u, kavmini kendilerine elem verici azab gel­mezden evvel, korkut diye kavmine gönderdik." Yukarıdaki ayette de Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)'e diyor ki, "ey örtünen habibim, kalk ve etrafındaki cehâlet ve dalâlet manzarasına bir bak. Bu İnsanlar büyük bir gaflet içindedirler, onları uyandırmak ve uyarmak senin görevindir. Eğer onlar gafletlerinde ısrar ederlerse kendilerini korkunç bir azab bekle­mektedir. Onları böyle bir akıbete uğramaları konusunda uyar ve ikaz et. Onlar sahipsiz bir dünyada yaşamıyorlar ve bu sebeple keyfî ve başı boş hareket edemezler. Yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir."

"Rabbini yücelt."  (Ayet; 3)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

Bu, bir nebinin dünyada yapması gereken ilk ve en büyük vazifesidir. Bir peygamber ilk önce, insanlara "tevhid"i öğretmelidir. Cahil insanların Allah'a ortak koştukları her türlü tanrı, tanrıça ve putları reddetmeli ve bu­nu olanca gücüyle dünyaya duyurmalıdır. Bu dünyada ve kâinatta en bü­yük ve en yüce olan varlık sadece ve sadece Allah'tır. Bu sebepten dolayı­dır ki, İslâm'da "Allah-u Ekber" (Allah Büyüktür) deyimine büyük ehem­miyet verilmiştir. Bilindiği gibi ezan'ın ilk sözleri budur. Namazda da müslümanlar ilk önce Allah'ın yüceliğinden söz ederler sonra diğer duala­rını yaparlar. "Allah büyüktür" deyimi namazda defalarca tekrarlanır. Bir müslüman bir hayvanı keserken de ilk önce, "Bismillah, Allahu Ekber" der. Tekbir getirmek, yani "Allah-u Ekber" demek bugün dünyada müslü­manların en büyük şiârı olup hemen hemen "en önemli sloganları" haline gelmiştir. Zaten müslüman ümmetin kurucusu Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) o büyük işe "Allah-u Ekber" diyerek başlamıştı.

Burada çok ince bir noktaya daha işaret etmek isteriz. Bu ayetlerin inişi gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.)'ın ilk kez risâlet (peygamberlik) gibi büyük ve azametli bir vazifeyi yerine getirmesi istenmişti. Şurası da unu­tulmamalıdır ki, ikamet ettiği şehir ve içinde bulunduğu toplum şirkin merkeziydi. Mekkeliler ve Kureyşliler sadece diğer Arap'lar gibi kâfir ve müşrik değillerdi, onların başka bir özelliği de vardı. Onlar Arapların dini lideri durumunda idiler. Mekke ve Ka'be müşrik Arapların kutsal bir uğ­rak yeriydi ve bunların koruyucusu Kureyşlilerdi. İşte böyle bir karanlık ortamda ve dinsizlikle putperestliğin tam merkezinde Hz. Muhammed (a.s.)'in Hak dininin bayrağını açması istenmişti. O'na müşrikler arasında tevhid ve risâlet'in mesajını yayması emrolunmuştu. Bu sebeplen dolayı­dır ki önce "müşrikleri inzâr et" denildi ve hemen ardından "Rabbini yü­celt" diye emrolundu. Bu sözler, Hz. Peygamber (a.s.)'in, Hak yolunda karşılaşabileceği her türlü engelleri ezip geçmesi için kendisine cesaret verme amacını ve anlamını da taşıyordu. Cenab-ı Allah Hz. Peygamber (a.s.)'e demek istiyordu ki, "karşılaştığın güçlük ne kadar büyük olursa ol­sun telaşlanma ve tasalanma. Çünkü en büyük Allahu Teâlâ'dır ve O her zorluğu kolaylaştırabilir." Aslına bakılırsa, Cenab-ı Allah'ın Hz. Peygam­ber (a.s.)'e verdiği en büyük teminattı bu. Her kim olursa olsun, Allah’ın kudreti ve kuvvetine gönülden inandığı takdirde her türlü muhalefete ve engele karşı koymaktan çekinmez.

"Elbiseni  temizle". (Ayet; 4)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                

Bunlar çok özlü ve anlamlı sözlerdir. Anlamları çok geniştir. Bunla­rın bir anlamı "üstünü başını temiz tut. Zira elbise ile vücut etle tırnak gi­bidirler ve her ikisinin temiz olması gerekir. Temiz ruh temiz vücudu da gerektirmektedir. Temiz bir ruh pis bir vücut ve kıyafette rahat edemez." Rasûlullah (a.s.)’ın İslam davetini tebliğe başladığı toplumun sadece akide ve ahlâkı bozuk değildi, temizlik anlayışı da yok denecek kadar azdı. Araplar pislik içinde yaşıyor, temizliğin ne olduğunu bilmiyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.)'in onlara temizlik ve tahâret dersi vermesi gerekiyordu. Bu temizlik hem maddi hem manevî açıdan olacaktı. Bu itibarla, günlük hayatında da Hz. Muhammed (a.s.)'in temizliğin en iyi örneklerini verme­si istendi. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber (a.s.), vücut ve elbise temizliği konusunda öylesine ayrıntılı öğreti ve öğütlerde bulunmuş ve kendi dav­ranışlarıyla öyle güzel örnekler vermiştir ki, sadece cahiliyye dönemi Arapları bunlardan ders almakla kalmadı, çağımızın insanları da bu hu­susta pek çok şey öğrendiler. Temizlik, İslâmiyet'le öylesine özdeşleşmiş­tir ki, müslüman uluslarda var olan "tahâret" (temizlik) gibi, temizliğin her türlüsünü ihtiva eden geniş anlamlı bir kelime bugün dünyanın başka bir dilinde yoktur. Buna mukabil, İslâm'ın temelini oluşturan hadis ve fı­kıh kitaplarında yer alan ilk emir ve öğretiler temizlikle ilgili olup, "Kitab'ut-Tahâret" ismi alımda toplanmışlardır. Bu bölümlerde pislik ve te­mizlik arasındaki farkların yanı sıra, temiz olma ve temiz kalmanın çeşitli yolları da ayrıntılı biçimde dile getirilmişlerdir.

Yukarıdaki ayetin bir anlamı da, "elbiseni temiz tut" olabilir. Ruh­banlık ile ilgili kavramlar dindarlık ve Allah'a yakınlık hakkındaki inanç­ları saptırmıştı. Rahipler ve ruhban sınıfı, bir insanın kılık kıyafetine boş verme fikrini yaygınlaştırmışlardı. Onlara göre kimin elbisesi ne kadar pis ise o şahıs o kadar dindar ve Allah'a yakın bir kuldu. Eğer bir kişinin elbi­sesine dikkat ettiği veya temiz bir kıyafette bulunduğu görülüyorsa, derhal onun dünya sevgisine kapıldığına hüküm veriliyordu, halbuki, insan tabia­tı pislik ve kirliliğe karşıdır. Medeniyet ve sosyal kaynaşmaya inanan bir kişi ancak temiz bir insana yaklaşabilir. Pasaklı ve pis İnsanlar, medeni ve kültürlü kişileri tiksindirir. Bu sebeple, insanları Allah'a davet eden bir ki­şinin de kılık kıyafeti bakımından tertemiz olması istendi, ki böylece mil­let ona saygıyla baksın ve ona yaklaşırken herhangi bir şekilde tiksinti duymasın.

Bu ayetin üçüncü anlamı şudur: "Elbiseni ahlâki ayıplardan temiz tut". Yani Hz. Peygamber (a.s.)'in elbisesi, temiz olmakla beraber göste­rişli ve nefret uyandırıcı olmamalıydı. Toplumun inanç ve geleneklerine ters düşmemeliydi. Zenginlik ve bolluğun simgesi olmamalıydı. Aksine sade ve ahlâk kurallarına uygun ve hayaları örtücü olmalıydı. Aslına bakı­lırsa elbise ve kıyafet bir kişinin şahsiyetinin aynasıdır. Biz bir kişiyle ilk önce tanışırken onun kılık kıyafetine dikkat ederiz. Üstü başı temiz ve kı­yafeti düzgün ise onun görgülü ve kültürlü bir insan olduğuna karar veri­riz. Bazı kimseler ilk bakışta bir kişinin elbisesine göre şahsiyetini tesbit etmiş olurlar. Nitekim ağa ve paşaların kıyafeti başka, ruhbanların kıyafe­ti başka, gösterişli ve kibirli kişilerin elbisesi başka, fakir ve berduşların elbisesi başka, yine kabadayı ve avare insanların elbisesi başka olur. Ga­yet tabii ki bir peygamber ve Allah'a davet eden kişinin elbisesi de değişik olmalıdır. Bu kişinin tabiatı ve ruh temizliği kıyafetine de yansımalıdır.

Bu ayetin bir diğer anlamı da şudur: "Elini eteğini kötü şeylerden uzak tut." Yani, kötülüklerden uzak dur, eteğine leke sürülmesin. Arapça­da eteğin temiz tutulması, kötülüklerden ve ahlâkî bozukluklardan uzak kalmak anlamına gelir. Bir kişinin eteğinin temiz olduğu söylendiği za­man, onun güzel ahlâklı olduğu anlaşılır. Nitekim, İbn Abbas, İbrahim Neha'î, İmam Şa'bî, Atâ, Mücahid, Katade, Sa'id bin Cübeyr, Hasan Basrî ve diğer tanınmış muhaddis ve müfessirler söz konusu ayetteki sözleri bu anlamda almışlardır. Bu zevata göre, Cenab-ı Allah'ın, Hz. Muhammed (a.s.)'den ahlâkını temiz tutmasını ve her türlü kötülüklerden kaçınmasını istediğini belirtmişlerdir.

"Günah'tan  sakın." (Ayet; 5)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

Bu ayette "günah" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin sözlük anlamı "pislik"tir. Bu pislik hem vücutça hem kafaca olabilir. Ama ağırlık manevî pisliğe verilmiştir. Yani, akide, inanç, düşünce, ahlâk, davranış ve fel­sefedeki kötülük ve saplantılar. Cenab-ı Allah demek istiyor ki, "Ey Mu­hammed, (a.s.) etrafında toplumun işlediği ne kadar kötülük ve günahlar varsa onlardan sakın. Bu pisliklerden eteğini temiz tut. Böylece, kimse, senin de başkaları gibi bataklığa düştüğünü iddia etmesin."

"iyiliği, çoğu isteyerek yapma." (Ayet; 6)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

Bu kelimeler o kadar geniş anlamlıdır ki, bunları bir cümleye sığdır­mak mümkün değildir. Bunların bir anlamı şudur. "Kime iyilik yapıyor­san, tasasız ve düşüncesiz yap. Bir ard niyetle hareket etme veya bir çıkar düşünme. Senin ihsan, bağış, cömertlik ve iyiliğin, sadece ve sadece Allah için olmalıdır. Bir kişiye ihsanda bulunuyorsan, bunun karşılığını bekleme ve herhangi bir dünyevi çıkar elde etmeyi düşünme, iyiliğin ve ihsanın karşılıksız olmalıdır. Başka bir deyimle iyiliği Allah rızası için yap." Bu sözlerin başka bir manası şöyle izah edilebilir: "Nübüvvet sayesinde sana verilen görev ve sorumluluk şüphesiz çok büyüktür. Fakat bunu insanlara fazla büyüterek gösterme. Bunlardan nefsine menfaat temin etmeye çalış­ma." Bir üçüncü manası da şudur. "Gerçi sen çok büyük bir görev yapı­yorsun. Fakat bunu gözünde fazla büyütme. Bu görev yüzünden gururlan­ma ve boyundan büyük işler yapmaya kalkışma, gereksiz ve yersiz talep­lerde bulunma. Ayrıca, yerine getirmekte olduğun peygamberlik vazifesi­ni, Rabbine bir iyilik yapıyorum diye kabul etme. Yaptığın iş büyüktür ama buna dayanarak Allah'a olur olmaz şeyler için talepte bulunma."

"Rabbinin (rızası) için (eza ve cefaya) sabret." (Ayet; 7)                                                                                                                                                                                                                                    

Yani, Hz. Peygamber (a.s.)'e deniliyor ki, "sana verilen görev çok bü­yük ve ağırdır, ayrıca çok da tehlikelidir. Bu vazifeyi ifa ederken bin bir zorluk ve muhalefetle karşı karşıya gelebilirsin. Senin kavmin sana düş­man olacaktır. Halta bütün Arabistan sana karşı birleşecektir. Fakat, sakın muhalefet rüzgârları senin azmini ve cesaretini kırmasın. Vazifeni kararlı ve azimli bir şekilde ifâ etmelisin. Seni yolundan caydırmak için her türlü silahlar denenecektir. Seni korkutacaklar, kandırmak isteyecekler, para, pul ve mevki vaadedecekler ve sana eziyet edecekler. Hak, yolu da kâh dostluk ve sevgi, kâh kin, nefret ve tertiple karşılaşacaksın. Ama ne olursa olsun, sabredeceksin ve tutumunda zerre kadar değişiklik yapmayacak­sın."

İşte, Cenabı Allah'ın, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)'ya, "haydi İslam'ı tebliğ etmeye başla" dediği zaman O'na verdiği diğer mühim talimat bunlardan ibaretti. Bu küçük ama anlamlı cümleleri gözden geçiren bir ki­şi, bir peygamberin tebliğine başladığı sırada bundan daha güzel ve hik­metli sözlerin söylenemeyeceğini anlamış olacaktır. Bu ufacık cümlelerde Hz. Muhammed (a.s.)'in ne iş yapacağı, bu işin mahiyetinin ne olduğu, ne amaçlar taşıdığı ve hangi düşünce ve felsefe ile yapılacağı ve ayrıca, bu iş yapılırken ne gibi zorluk ve güçlüklerle karşılaşacağı tek tek anlatılmıştır. Allah'ın dinine ve Kur'an'ına iman etmemiş olan kişilerin, vahyin Allah tarafından gelmediğini ve vahy olarak belirtilen kelimelerin aslında Hz. Peygamber (a.s.)'in haşa sara nöbetine tutulduğu sırada ağzından çıkan sözler olduğunu iddia ettiklerini çok iyi biliyoruz. Ama biz bu, ard niyetli kişileri, gözlerini açıp yukarıda zikrolunan ayetleri incelemeye davet edi­yoruz. Bu kişiler kendileri karar versinler. Bunlar sara nöbetine tutulan bir kişinin sözleri midir, yoksa Hakim ve Habir olan Yüce Allah’ın sevgili peygamberine nübüvvet makamına getirdiği sırada verdiği hikmetli kelâmı mıdır?

23.15. VAHYİ ALMA VE AKTARMA EĞİTİMİ

Daha önce Hz. Cabir bin Abdullah'a dayanarak, vahyin arasının ke­sildiği ve Müddessir sûresinin Hz. Peygamber (a.s.)'e inmesinden sonra vahiylerin mütemadiyen gelmeye başladığına işaret ettik. Fakat ilk za­manlarda Hz. Peygamber (a.s.) vahiyleri kabul etmekte bazı güçlükler çe­kerdi. Bazen vahiy gelirken, bunu unutmamak endişesiyle ezberlemeye çalışır, bazen da vahiy devam ederken bazı kelime ve cümlelerin anlamını sormaya başlardı. Vahiylerin ve peygamberliğin bu ilk devresinde, Hz. Muhammed (a.s.)'in vahiyleri nasıl kabul etmesi ve kullanması gerektiği konusunda eğitilmesi gerekiyordu.

Nitekim, Tâhâ sûresinde şöyle buyurulmuştur: "Hak Melik olan Al­lah yücedir. Sana vahyi tamamlanmazdan evvel Kur'an'ı okumada acele cime, 'Rabbim, ilmimi artır' de". (Ayet; 114) Burada kullanılan kelime ve ifadeye dikkat edildiği takdirde, "Hak melik olan Allah yücedir" cümle­siyle konuşmanın bittiği ve bundan sonra meleğin Hz. Muhammed (a.s.)'in yanından ayrılırken kendisini ikaz ettiği anlaşılıyor. Öyle anlaşılı­yor ki, vahiy sırasında melek, gördüğü bir şey ile ilgili olarak Hz. Muhammed (a.s.)'i gizlice ikaz etmeye çalışmış. Allah'ın kelâmı sona erdik­ten sonra da Hz. Peygamber (a.s.)'i açıkça uyarmıştır. Bu ikaz ve uyarı na­sıldı ve ne ile ilgiliydi? Bunu ayetle kullanılan kelimelerden anlayabiliyo­ruz. Galip ihtimal şu ki, vahiy geldikten sonra Hz. Peygamber (a.s.) bunu ezberlemeye ve tekrarlamaya çalışmış ve bunu yaparken de dikkati dağıl­mıştı. Bunun sonucu olarak vahyin aktarılması biraz aksamış, Hz. Pey­gamber (a.s.) vahyin bazı bölümlerine ve kelimelerine dikkat edememiş, bu durumu gören melek Allah'a haber vermiş ve Allah da kendisine bu hususta gereken eğitimin sağlanmasını istemiştir.

Kıyâme sûresinin inişi sırasında aynı durumla karşılaşılmıştı. Bu se­bepten dolayıdır ki, sûrede, bahsedilen konudan ayrılarak Hz. Muham­med (a.s.)'in ikaz edilmesine lüzum görüldü. Meselâ şu satırlara bakın: "Onu acele (kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla tahrik etme (depreş­tirme). Onun toplanması ve onu okutmak bize aittir" (Ayet; 16-17).[15] A'lâ sûresinde de Hz. Muhammed (a.s.)'in vahiyleri ezberlemek için telaş­lanmasına gerek olmadığı ve icabında bunların kendisine tekrarlanacağı belirtildi.[16]

, Vahiylere alıştıktan ve bu konuda bir hayli tecrübe sahibi olduktan sonra, Hz. Peygamber (a.s.)'in eski heyecanı ve endişesi geçti ve daha sonraki vahiyler sırasında kendisine herhangi bir ikazda bulunulmadı.

23.16. GİZLİ TEBLİĞİN ÜÇ YILLIK DÖNEMİ

Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)'i peygamberlik makamına getir­dikten ve Hak dinini yaymaya başlamasına emir verdikten sonra Hz. Pey­gamber (a.s.) tebliğ işine bir anda ve bütün gücüyle başlamadı. Aksine bu hususta temkinli, ihtiyatlı ve akıllı davrandı. Hak dinine davetini ilk önce mümkün olduğu kadar gizli tutmaya çalıştı ve bu gizli çalışmalar üç sene devam etti. Hz. Muhammed (a.s.), peygamberliğinin ilk üç yılında İslâm dinini ruhları temiz,, kalpleri temiz, doğru, dürüst ve tevhide yatkın kişiler arasında yaymaya çalıştı. Bu temiz ve salih kişiler delil, burhan, telkin ve karşılıklı fikir alış verişi sayesinde kısa süre içinde İslâm camiasına girdi­ler. İslâmiyet'i kabul edenlerden de dinlerini ve ibadetlerini bir süre gizli tutmaları isteniyordu. Zaten Allahu Teâlâ da o zamana kadar dinin alenen açıklanmasını ve tebliğinin yapılmasını istemiş değildi.

Gizli tebliğ sırasında Hz. Ebu Bekir'in şahsiyeti ve nüfuzu çok yararlı oldu.[17] Taberî ve İbn Hişâm'a göre, Hz. Ebu Bekr son derece nazik, mütevazı, kibar, hoş sohbet, uysal ve temiz bir kişi olduğu için pek çok kişinin müslüman olmasını temin etmişti. Arabistan'da Hz. Ebu Bekr ka­dar iyi şecere uzmanı başka kimse yoktu. Herkesin hangi soydan, hangi kabileden geldiğini biliyordu. Özellikle Kureyşlilerden hemen hemen hepsinin geçmişini ve karakterini çok iyi biliyordu. Zengin bir aileye mensup olduğu için iş ve ticarette herkes O'nun sözünü dinlerdi. Mesleği olan ticaret ve dürüst alışverişi sayesinde sayısız dostlar kazanmıştı. Tica­retle ve işleriyle ilgili olarak pek çok kişi O'nun yanına gelirdi. Hz. Ebu Bekr bunlardan en çok güvendiği kimselere İslam'ı tanıtırdı. Neticede çok sayıda tüccar ve iş adamı müslüman oldu. Müslüman olan diğer Araplar da kendi yakın çevrelerinde İslâmiyeti yaymaya çalışırlardı. Müslümanla­rın sayısı gittikçe artıyordu, ama Allah'tan açık tebliğ emri henüz gelme­mişti. Bu sebeple, müslümanların hepsi Mekke'nin tenha köşelerinde, dağlarda ve vadilerde namaz kılar ve dinin diğer vecibelerini yerine geti­rirlerdi.

23.17. DÂR-I ERKAM'DA TEBLİĞ VE TOPLANTI MERKEZİNİN KURULMASI

Aradan 2.5 yıl geçmemişti ki, müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında büyük ve tehlikeli bir çatışma çıkma ihtimali belirdi. İbn İshâk'ın rivâyetine göre müslümanlar bir gün Mekke'nin bir tepesinde namaz kılı­yorlardı, o sırada müşrikler bu durumu çok yadırgadılar ve müslümanları azarlamaya, onlarla alay etmeye başladılar. Münakaşa kavgaya dönüştü ve az kalsın silahlı çatışma meydana gelecekti. Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Mekkelilerden birine bir deve kemiğini attı ve başını yardı. İbn Cerir ile İbn Hişâm bu olayı daha kısa olarak nakletmişlerdir. Ancak Hafız Ümevi, "Meğazi" isimli eserinde bundan etraflıca bahsetmiştir. Anlattıklarına gö­re, başı deve kemiğiyle yarılan kişi Beni Teym'e mensup olan Abdullah bin Hatal'dı. Bu olay fazla büyümeden yatıştırıldı. Bundan hemen sonra Hz. Muhammed (a.s.) müslümanların toplanıp ibadet etmeleri için Safa yakınlarında bulunan Hz. Erkam bin Ebi Erkam'ın evini merkez olarak seçti. Müslümanlar burada hem namaz kılabiliyordu, hem müslümanlığı kabul edenler gizli gizli buraya gelip bir süre kalıyorlardı. İslâm tarihinde bu ev "Dar-ı Erkam" olarak meşhur olmuştur. Üç yıllık gizli tebliğ devri sona erdikten sonra da bu mübarek ev uzun bir müddet müslümanların toplanma yeri olarak kaldı. Hz. Muhammed (a.s.) burada ikamet ederdi. Müslümanlar gelip kendisiyle çeşitli mevzularda fikir alış verişinde bulu­nurlardı. Şi'b-i Ebi Tâlib de müslümanların mahsur kalmalarına kadar (ki bu olaydan sonra bahsedeceğiz) Dâr-ı Erkam dini faaliyet ve tebliğin mer­kezi olarak kaldı.

23.18. ÜÇ YILLIK GİZLİ TEBLİĞ SIRASINDA NE GİBİ ÇALIŞMALAR YAPILDI?

İslam dininin alenen tebliği bölümüne geçmeden önce üç yıllık gizli tebliğ sırasında ne gibi çalışmaların yapıldığını görmek sanırız daha iyi olacaktır. Bu dönemde müslümanların topyekün sayısı ne kadardı? Ku­reyş'in hangi şahsiyetleri ve kabileleri müslüman olmuşlardı? Ayrıca Ku­reyşlilerin dışında kaç kişi Hz. Peygamber (a.s.)'in davetine evet demişti? Bunlar arasında kaç yabancı, köle, hizmetçi ve cariye vardı? Biz aşağıda İslâmiyet'in ilk üç yıllık döneminde müslüman olanların tam listesini veri­yoruz. Bu liste çok zor ve titiz bir çalışmanın sonunda hazırlanmıştır, çün­kü böyle bir liste herhangi bir eserde bir arada bulunmuyor:

Beni Hakim'den :

1. Cafer bin Ebi Tâlib

2. Hz. Cafer'in karısı, Esma binti Umeys Has'amiyye.

3. Safiyye binti Abdulmuttalib (Hz. Peygamber (a.s.)'in teyzesi ve Hz. Zübeyr'in annesi).

4. Ervâ binti Abdulmuttalib (Hz. Peygamber (a.s.)'in teyzesi).

Beni el-Muttalib'den:

5. Ubeyde bin el-Hâris bin Muttalib.

Beni Abdi Şems bin Abdi Menaf'tan:

6. Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rebî'a

7. Ebu Huzeyfe'nin karısı, Süheyle binti Süheyl bin Amr

Beni Ümeyye'den:

8. Osman bin Affân

9. Hz. Osman'ın annesi, Ervâ binti Kureyz 10. Hâlid bin Sa'id bin el-As bin Ümeyye

11. Hz. Halid'in karısı, Ümeyye binti Halef el-Hüza'iyye (Bazı kaynaklar, adını Umeyne olarak vermişlerdir.).

12. Ümm-ü Habibe bint Ebi Süfyan (Daha önce Ubeydullah bin Cahş ile nikâhlı iken daha sonra Ümm-ul Müminin oldu).

Beni Ümeyye'nin Haleflerinden:

13. Abdullah bin Cahş bin Riab.

14. Ebu Ahmet bin Cahş

15. Ubeydullah bin Cahş.[18]

Beni Teym'den:

16. Esma binti Ebi Bekr

17. Ümm-ü Ruman (Hz. Ebu Bekr'in zevcesi ve Hz. Ayşe ile Abdurrahman'ın annesi)

18. Talha bin Ubeydullah

19. Hz. Talha'nın annesi, Sa'be bint el-Hadremi.

20. Haris bin Halid

Beni Teym'in Haleflerinden, Beni Esed bin Abdul-Uzza'dan:

21. Suheyb bin Sinan er-Rumi.

22. Zübeyr bin el-Avvam (Hz. Hatice'nin yeğeni ve Hz. Peygamber (a.s.)'in teyze oğlu).

23. Halid bin Hizam (Hakim bin Hizam'ın kardeşi ve Hz. Hatice'nin yeğeni)

24. Esved bin Nevfel

25. Amr bin Ümeyye

Beni Abdul-Uzza bin Kusayy 'dan :

26.Yezid bin Zeme'a bin el-Esved.

Beni Zühre'den:

27 Abdurrahman bin Avf.

28. Hz. Abdurrahman'ın annesi, Şifâ binti Avf.

29. Sa'd bin Ebi Vakkas (Ebi Vakkas'ın asıl adı Melik bin Ubeyd idi)

30. Umeyr bin Ebi Vakkas (kardeşi)

31. Amir bin Ebi Vakkas (kardeşi)

32. Muttalib bin Ezher (Abdurrahman bin Avfın amca oğlu)

33. Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas'ın karısı, Remle binti Ebi Avf Sehmiyye

34. Tüleyb bin Ezher

35. Abdullah bin Şihâb

Beni Zühre'nin Haleflerinden:

36. Abdullah bin Mes'ud (Hüzeyl kabilesine mensub olup Mekke'de Beni Zühre'nin müttefiki olarak kalırdı).

37. Utbe bin Mes'ud (Abdullah bin Mes'ud'un kardeşi)

38. Mikdad bin Amr el-Kindi (Esved bin Abd-i Yeğûs Zührî'nin evlâtlığı ve müttefiki).

39. Habbâb bin el-Erett

40. Şurahbil bin Hasene el-Kindi.

41. Câbir bin Hasene (Şurahbil'in kardeşi)

42. Cünade bin Hasene (Şurahbil'in kardeşi)

Beni Adiyy'den:

43. Said bin Zeyd bin Amr bin Nufeyl (Hz. Ömer'in eniştesi ve amcazadesi)

44. Hz. Said'in karısı, Fatma binti el-Hattab (Hz. Ömer'in kız kardeşi)

45. Zeyd bin el-Hattab (Hz. Ömer'in ağabeyi)

46. Amir bin Rebia el-Anzi (Beni Adiyy'in müttefiki ve Hattab'ın evlatlığı)

47. Hz. Amir'in karısı, Leyla binti Ebi Hasme.

48. Ma'mer bin Abdullah bin Nadle

49. Nuaym bin Abdullah el-Lahhâm

50. Adiyy bin Nadle

51. Urve bin Ebi Üsase (Amr bin El-As'ın üvey kardeşi)

52. Mes'ud bin Süveyd bin Harise bin Nadle.

Beni Adiyy'in Haleflerinden:

53. Vakıd bin Abdullah (bu da Hattab'ın evlatlığı idi)

54. Halid bin Bukeyr bin Abd Yâlil el-Leysî

55. İyâs bin Bukeyr bin Abd Yâlil el-Leysî

56. Amir bin Bukeyr bin Abd Yalil el-Leysî

57. Akil bin Bukeyr bin Abd Yalil el-Leysî.

Beni Abdüddâr'dan:

58. Mus'ab bin Umeyr

59. Ebu'r-Rûm bin Umeyr (Mus'ab'ın kardeşi)

60. Firaş bin en-Nadr

61. Cehm bin Kays

Beni Cumha'dan:

62. Osman bin Mazun

63. Kudâme bin Mazun (Hz. Osman'ın kardeşi)

64. Abdullah bin Mazun (Hz. Osman'ın kardeşi)

65. Saib bin Osman bin Mazun

66. Ma'mer bin el-Hâris bin Ma'mer

67. Hâtıb bin el-Hâris.

68. Hz. Hatib'in zevcesi, Fatma binti Mücellil el-Amiriyye

69. Ma'mer'in kardeşi Hattâb bin el-Hâris.

70. Ma'mer bin el-Hâris'in zevcesi, Fukeyle binti Yesâr

71. Süfyân bin Ma'mer.

72. Nübeyhe bin Osman

Beni Sehm'den:

73. Abdullah bin Huzâfe

74. Huneys bin Huzâfe (Hz. Ömer'in damadı, Ümmül Mü'mi­nin, Hz. Hafsa'nın ilk kocası).

75. Hişâm bin El-As bin Vail

76. Haris bin Kays.

77. Hz. Haris'in oğlu Beşir bin Haris

78. Hz. Haris'in ikinci oğlu, ma'mer bin Haris

79. Kays bin Huzâfe (Abdullah bin Huzâfe'nin kardeşi)

80. Ebu Kays bin el-Haris

81. Abdullah bin el-Hâris

82. Saib bin el-Haris

83. Haccâc bin el-Haris

84. Beşir bin el-Haris

85. Sa'id bin el-Haris

Beni Sehm'in müttefiklerinden:

86. Umeyr bin Riâb

87. Mahmiyye bin el-Cez' (Hz. Abbas'ın eşi Ümmü'l-Fadl'ın üvey kardeşiydi)

Beni Mahzûm'dan:

88. Ebu Seleme Abdullah bin Abdul Esed (Hz. Peygamber (a.s.)'in teyze oğlu ve süt kardeşi)

89. Hz. Ebu Seleme'nin zevcesi, Ümm-ü seleme (bu hatun ve kocası, Ebu Cehl'in yakın akrabasıydılar)

90. Erkam bin Ebi el-Erkam (sahibi olduğu Dar-ı Erkam'dan daha evvel bahsettik)

91. Ayyaş bin Ebi Rebia (Ebu Cehl'in üvey kardeşi, Hz. Halid bin Velid'in amca oğlu)

92. Hz. Ayyâş'ın zevcesi, Esma binti Selâme Temimiyye

93. Velid bin Velid bin Muğire

94. Hişâm bin Ebi Huzeyfe

95. Seleme bin Hişâm

96. Hâşim bin Ebi Huzeyfe

97. Habbar bin Süfyan

98. Habbar'ın kardeşi, Abdullah bin Süfyan

Beni Mahzûm'un müttefiklerinden :

99. Yasir (Ammar bin Yasir'in babası)

100. Ammâr bin Yasir

101. Ammar'ın kardeşi, Abdullah bin Yasir

Beni Amir bin Luveyy'den :

102. Ebu Sebre bin Ebi Ruhm (Hz. Peygamber (a.s.)'in teyzesi, Beze binti Abdulmuttalib'in oğlu).

103. Ebu Sebre'nin karısı, Ümm-ü Külsum binti Süheyl bin Amr (Ebu Cende'in kız kardeşi)

104. Abdullah bin Süheyl bin Amr

105. Hatıb bin Amr (Süheyl bin Amr'ın kardeşi)

106. Selit bin Amr (Süheyl bin Amr'ın kardeşi)

107. Sekran bin Amr (Süheyl bin Amr'ın kardeşi, Ümmül Müminin Hz. Sevde binti Zema'anın ilk kocası)

108. Sekran'ın karısı, Sevde binti Zema'a (Sekran’ın ölümünden sonra Ümmü-l Mü'minin, yani Hz. Peygamber(a.s.)'in zevcesi oldu).

109. Selit bin Amr'ın karısı, Yakaze binti Alkame ("Isâbe"de Ümm-ü Yakaze olarak kaydedilmiştir).

110. Mâlik bin Zema'a (Hz. Sevde'nin kardeşi)

111. İbn Umm-i Mektûm

Beni Fihr bin Mâlik'den:

112. Ebu Ubeyde bin el-Cerrâh

113. Süheyl bin Beyda

114. Said bin Kays

115. Amr bin el-Hâris bin Züheyr

116. Osman bin Abdi Ğanem bin Züheyr (Hz. Abdurrahman bin Avfın teyze oğlu)

117. Hâris bin Said

Beni Abd Kusayy'dan:

118. Tuleyb bin Umeyr (Hz. Peygamber (a.s.)'in teyzesi, Ervâ binti Abdulmuttalib'in oğlu)

Bunlar, Kureyş kabilesinin büyük ailelerinin meşhur ve soylu kişile­riydi. Bunların dışında bazı yabancı, köle ve hizmetçiler vardı ki İslam di­nini üç yıllık gizli tebliğ sırasında kabul etmişlerdi. Bunların isimleri şöy­le sıralanabilir.

119. Ümm-ü Eymen Bereke binti Sa'lebe, ki çocukluğundan beri Hz. Muhammed (a.s.)'e bakma şerefine nail olmuştu.

120. Zinnire Rûmiye (Amr bin el-Müemmil'in serbest bıraktığı hizmetçisi)

121. Bilâl bin Rebah (Ümeyye bin Halefin kölesi)

122. Bilâl'in annesi Hamâme

123. Ebu Fukeyhe Yesâr ul-Cehmi (Safvân bin Umeyye'nin serbest bıraktığı köle)

124. Lebibe (Müemmil bin Habib'in hizmetçisi)

125. Ümm-ü Ubeyş (Beni Teym bin Mürre veya Beni Zühre'nin hizmetçisi)

126. Amir bin Füheyre (Tufeyl bin Abdullah'ın kölesi)

127. Sümeyye (Hz. Ammâr bin Yâsir'in annesi ve Ebû Huzeyfe bin Muğire Mahzûmî'nin hizmetçisi).

Bunun dışında, İslamiyet'in ilk devresinde Mekke'de müslüman olan­lar şunlardı:

128. Mihcen bin el-Edra' el-Eslemi

129. Mes'ûd bin Rebi'a bin Amr (Beni el-Hûn bin Huzeyne'nin kabilesi olan Kare'ye mensuptu).

Böylece, ilk dört müslüman ve bu 129 zât ile birlikte müslümanların toplam sayısı 133'e yükselmişti. İslâmiyet'in açık ve alenen tebliği başla­madan önce iman sahibi olan işte bu mübârek zâtlardı.[19] Bunlar doğru, dürüst sağduyu sahibi insanlardı ve sadece kendi akıl, fikir ve düşünceleri ile, delil ve burhanları görerek, tevhidi kabul etmiş, Hz. Muhammed (a.s.)'i Allah’ın resulü olarak tanımış, Kur'ân-ı Kerim'i Allah’ın kitabı ve hidâyetin kaynağı olarak görmüş ve Ahireti hayatın hakikati olarak kabul etmişlerdi. Bu samimi fedakâr ve çıkar ummayan kimseler İslam camiası­na girdikten sonra Cenab-ı Allah, İslâm'ın alenen tebliğ edilmesine emir verdi.


 

[1] Beyhakî'nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber (a.s.)'in bu haleti ruhiyesi, asıl vahy'in geli­şinden 6 ay evvel başladı.

[2] Bu demektir ki, yukarıdaki durumdan sonra Rasûlullah (a.s.) gittikçe yalnızlığı sever bir kişi haline gelmişti. Zira Rasûlullah (a.s.)'ın daha önce de yalnızlığı sevdiği biliniyor. Nitekim İbn Hişâm ile Taberî'nin rivâyetlerine göre, İbni İshak ile Abdullah bin Zübeyr'in Ubeyd bin Umeyr el-Leysî'ye dayanarak anlattıkları hadiste Hz. Peygamber (a.s.)'in senenin bir ayını Hira mağarasında geçirdiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber (a.s.) yanına birkaç günlük yiyecek ve içecek alırdı ve ora­daki murakabesi bittikten sonra Kâ'be'yi tavaf ederdi (7 defa) ve evden tekrar yiyecek içecek alıp mağaraya giderdi. Bu İ'tikâf ve ibadet devresinde Hz. Peygamber (a.s.) fakir fukaraya fazlasıyla sa­daka dağıtırdı. Ancak bu rivayetlerde, Hz. Muhammed (a.s.)'in bu ibadetlere ne zaman başladığı kesin olarak belirtilmiyor. Ancak bu işin birkaç sene devam ettiği tahmin ediliyor.

[3] Hz. Muhammed'in genellikle 40 yaşında peygamber olduğu söyleniyor. Fakat, dikkat edilirse kendisi Rebiülevvel, 1 nci Âm-ul Filde doğmuştu. Kendisine peygamberlik Ramazan, 40. Am-ul Filde verildiğine göre, yaşı o sırada tam 40.5 tu.

[4] Abdullah bin Zübeyr ile İbn İshâk'ın Ubeyd bin Umeyr-ul Leysî'ye dayanarak verdiği bilgiye göre Rasûlullah (a.s.) Cebrail'in kendisine ipek kumaşında yazılı bazı şeyler gösterdiğini, bunlar arasında Alâk suresinin ilk âyetlerinin bulunduğunu belirtmişti. Yine aynı rivâyete göre Cebrail, Hz. Muhammed (a.s.)'e "oku" dedi. O okuma bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (a.s.)'i öyle sıktı ki canının çıkacağım sandı. Sonra kendisini bıraktı ve "oku" dedi ve "İk­ramdan" "mâ'lem-ya'lem"e kadar okuttu. Hz. peygamber daha sonra rüyasından kalkınca bu yazı­nın kalbine işlendiğini sandı. (Taberî, İbn Hişâm ve Süheylî). İbn Kesir bu rivâyetten bahsederken bunun, uykudan uyandıktan sonra gözü açıkken kendisinin geçirdiği tecrübenin bir başlangıcı ol­duğunu belirtmiştir, ki bu hususu Hz. Ayşe kendi hadisinde beyan etmiştir.

[5] Bu korku ve dehşetin çeşitli sebepleri olduğu ulemâ tarafından belirtilmiştir. Bunların sa­yısı 12'ye kadar varıyor. Ama bizce doğru olan sebep, sadece Rasûlullah (a.s.)'ın peygamberlik gi­bi yüce bir makam ve icaplarını düşünerek bu hâle gelmiş olmasıdır. Rasûlullah (a.s.)'ı sürekli kay­gılandıran şey bu ağır yükü nasıl kaldırabileceğiydi. Bu düşünce ve kaygı gösteriyor ki, Hz. Pey­gamber (a.s.) çok önceden peygamberliği tasarlamıyordu, ya da Arap'lar ve diğer insanlara yeni bir din vermeyi ve onlara dinî yönden önderlik yapmayı düşünmüyordu.

[6] Bir hadise göre "Allah sizi üzmeyecektir."

[7] Hz. Peygamber, Varaka bin Nevfel'in yeğeni olarak gösterilmiştir, zira Varakanın üçün­cü göbeğinde Abdul Uzza ve Hz. Peygamber (a.s.)'in dördüncü göbeğinde Abd Menaf birbirinin kardeşiydiler.

[8] Hz. İsa yerine Hz. Musa (a.s.)'dan söz etmenin sebebi belki de Hz. İsa'nın peygamber ola­cağına dair henüz bebekken verilen müjde olabilir. Hz. Musa'ya peygamberlik ise Hz. Muhammed (a.s.) gibi beklenmedik bir şekilde ihsan olunmuştu.

[9] Eşsiz bir şahsiyete sahip olmasına rağmen, Hz. Peygamber (a.s.)'de zerre kadar kendini beğenmişlik yoktu. Bu sebeple de, Cenâb-ı Allah'ın dünyadaki milyonlarca insan arasından kendi­sini peygamberlik gibi yüce makama seçtiğine bir türlü inanamıyordu.

[10] Meselâ şu âyetler: "De ki, Eğer Allah istemiş olsaydı size Kur'ân'ı tilâvet ve tebliğ et­mezdim..." (Yunus; 16).

[11] Bu aradan sonra Müddessir sûresinin ilk 7 ayeti vahiy olarak geldi. Bu ayetlerde ilk defa Hz. Peygamber (a.s.)in nebi olduğu ve dinî yayması gerekliği belirtildi.

[12] Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Rasûlullah (a.s.) hayatında Hz. Cebrail (a.s.)'i sadece iki defa mücessem veya gerçek şeklinde görmüştür. Yoksa, Cebrail her zaman kendisine bir insan kılığında ve görünümünde gelmiştir. (Bk: Buhârî'de Hz. Ayşe'nin hadisine, Et-Tevhid kitabı). Müslim'de de Kitab'ul İman'da Hz. Peygamber (a.s.)'in sözleri nakledilmiştir. Bu hâdise göre, Ceb­rail ilk defa göğün doğu ucundan kendisine geldi. (Buna en-Necm sûresinde "ufuk-u a'lâ" ve Tek­vir suresinde "ufuk-u mübîn" denilmiştir). Cebrail önce gökte belirdi ve yavaş yavaş Hz. Muham­med (a.s.)'e yaklaştı. Öyle ki, havada muallak olarak durdu. Daha sonra Hz. Muhammed (a.s.)'e eğildi ve kendisine iki yay mesafesi kadar yaklaştı. Hz. Ayşe'nin ifadesine göre Cebrail kendi asıl şeklinde idi ve varlığıyla bütün ufku doldurmuştu. (Buhârî). Bizzat Rasûlullah (a.s.)'ın ifadesine göre kendisi Cebrail'i asıl şekli ve sureliyle o zaman gördü. Cebrailin azametli varlığıyla gök ile yer arasındaki boşluk dolmuştu. (Müslim). Hz. Peygamber, Cebrail'i ikinci defa Sidret-ul Münteha da gördü. Müsned-i Ahmed'de yer alan Hz. Abdullah bin Mesud'un hadisine göre Rasûlullah şöyle buyurdular: "Ben Cebrail'i Sidret-ul Münteha'nın yakınlarında gördüm. Onun 600 kolu vardı." (Tefhim-ul Kur'ân, C. V, Necm suresinin açıklaması).

[13] Tarih ve siyerlerde ilk müslüman olarak bu dört kişinin adı geçmektedir. Fakat o sıralarda bulunan Hz. Peygamber'in bazı kızlarının anne ve babalarıyla birlikte İslâm dinini kabul etmedikle­rini düşünmek biraz zordur. Hz. Zeyneb, Hz. Peygamber (a.s.)'in nübüvvet makamına eriştiği zaman 10 yaşında idi. Hz. Ümm-ü Külsum ve Hz. Rukayye de o kadar yetişmişlerdi ki, İslamiyet'e davetin, açıkça başlamasından önce Ebû Leheb'in oğullarıyla evlendirilmişlerdi. Fakat Hz. Fatma bi'set'ten bir sene sonra doğmuş ve gözünü İslâm devrinde açmıştı. Bu sebeple, bizce Rasûlullah'ın ilk üç kızı da ilk müslümanlar arasında sayılmalıdırlar. Hz. Fatma ise doğuştan müslüman sayılabilir.

[14] Pek mümkündür ki bu olay rüyada ve ilham şeklinde cereyan etmiştir.

[15] Burada ele aldığımız Kıyâme sûresinin sözü geçen âyetlerini bir tahmin şeklinde okuyu­culara sunmadık. Aksine bu hususta muteber ve güvenilir hadisler vardır. Müsned-i Ahmed, Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir, Taberânî ve Beyhâkî v.d. gibi tanınmış eserlerde Hz. Abdullah bin Abbas tarafından rivâyet olunan hadise göre vahiyler Hz. Peygamber (a.s.)'e geldi­ğinde kendisi herhangi bir kelime veya cümleyi unutmamak için Cebrail ile beraber onları tekrar ederdi. Aynı şeyi İmam Şa'bî, İbn Zeyd, Dahhâk, Hasan Basrî, Katâde ve Mücâhid gibi müfessirler de anlatmışlardır.

[16] Hâkim'in Hz. Sâ'd bin Ebi Vakkas'a ve İbn Merdûye'nin Hz. Abdullah bin Abbas'a daya­narak rivayet ettikleri hadise göre, Rasûlullah (a.s.) bazı kelimeleri unutmak korkusuyla Kur'ân-ı yüksek sesle tekrarlardı. Mücâhid ve Kelbî'ye göre, Cebrail vahiy getirdikten sonra henüz ayrılma­dan Hz. Peygamber (a.s.) vahy'in ilk bölümlerini tekrarlamaya başlardı. Bu sebeple, Hz. Peygam­ber (a.s.)'in vahiy sırasında sakin olması ve Kur'ân'ı dikkatle dinlemesi islendi. Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)'in bu konuda hiç endişelenmemesini istedi ve unuttuğu bir şey olursa onu kendi­sine hatırlatacağını söyledi.

[17] Asıl adı Abdullah bin Osman'dır. Hz. Ebû Bekr, künyesiyle meşhur oldu, Zamehşeri'ye göre kendisi her iyi işle önde olduğu için kendisine Ebû Bekr adı verilmişti.

[18] Bu şahıs karısı Umm-u Habibe ile Habeşistan'a hicret ettikten sonra Hıristiyanlığı kabul etti ve orada öldü.

[19] "El-İstiab"da İbn Abdil-Berr ve "Usd-ul Ğâbe"de İbni Esîr şöyle demişlerdir. "Rivâyet olunur ki, Hz. Abbas'ın zevcesi Ümm-ul Fadl, Hz. Hatice'nin ardından müslüman olan ikinci ka­dındı." Bu rivayet doğruysa, ilk devre müslümanlarının sayısı 134'e çıkıyor. Bu hatunun asıl ismi Lübabe bint el-Hâris'ti. Kendisi Ümm-ul Müminin Hz. Meymûne'nin kız kardeşi, Hz. Hâlid bin Velid'in halası ve Hz. Câfer bin Ebî Tâlib'in karısı Esma binti Umeys'in üvey kardeşiydi. Biz bu hatunu listemize almadık, zira "rivâyet olunur" deyimi durumu şüpheli kılıyor.