Yedinci Bölüm: HZ. PEYGAMBER (A.S.)'İN İNSANLIK HALİ

7.1. PEYGAMBERLİK VE İNSANLIK

7.1.1. Peygamberin İnsan Olamayacağına Dair Cahiliyye Düşüncesi

7.1.2. Peygamber'in İnsan Olması Neden Gereklidir?

7.2. PEYGAMBERLERİN İNSANLIK HALI

7.2.1. Hz. Adem (a.s.) Bir insandı

7.2.2. Hz. Nuh'un İnsanlık Hali

7.2.3. Hz. Hûd (a.s.) da İnsandı

7.2.4. Hz. Salih ve Şuayb (a.s.)'ın İnsanlık Hâlleri

7.2.5. Hz. Musa ile Harun (a.s.)'un Beşeriyeti

7.2.6. Bütün Peygamberler Beşer (İnsan) dir

7.3. HZ. PEYGAMBER (A.S.) DE BİR İNSANDI

7.3.1. Cahil Düşünce Tarzı

7.3.2. Doğruyu Bulmaktaki Engel

7.3.3. Gören İle Kör Olanın Farkı

7.3.4. Peygamber Bir Melek Olmalıydı

7.3.5. "Peygamber Büyük Bir Adam Olmalıydı"

7.3.6. Hz. Muhammed'in, Hayatını Kazanmasına İtirazlar

 

Yedinci Bölüm: HZ. PEYGAMBER (A.S.)'İN İNSANLIK HALİ

7.1. PEYGAMBERLİK VE İNSANLIK

7.1.1. Peygamberin İnsan Olamayacağına Dair Cahiliyye Düşüncesi

Her devirde cahil İnsanlar, bir insanın hiçbir zaman peygamber ola­mayacağını düşünmüşlerdir. Bundan dolayıdır ki, ne zaman bir peygam­ber gelmişse, onun normal bir insan olduğunu ve diğer İnsanlar gibi, etlen ve kemiklerden yapıldığını, yemek yediğini, içliğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu görür görmez kendisinin peygamber olmadığına kanaat getir­mişlerdir. Aynı peygamber öldükten ve aradan belli bir zaman geçtikten sonra, ona tabi olanlardan bazıları, kendisinin peygamber olduğu için nor­mal bir insan olamayacağını ileri sürmeye başlamışlardır. Neticede, bazı­ları onun Tanrı olduğunu ilân etmiş, bazıları onun Allah'ın oğlu olduğunu sanmış ve bazıları da Allah'ın ruhunun ona girdiğine inanmıştır. Kısacası, peygamberlik ile insanlığın bir kişide toplanması cahiller için her zaman içinden çıkılmayacak bir bilmece olmuştur.

Mekke'liler için zâten bir insanın peygamber olması akıl almaz bir iş­ti. Sakat fikirlerine göre, Allah'ın mesajını ve emirlerini etten ve kemikten yapılmış bir insan değil, bir melek getirmeliydi öyle bir varlık ki yaşaya­bilmesi için yemeye ve içmeye muhtaç olmasın. Yine de, eğer bir insan peygamber olacak idiyse, o zaman bu çok büyük bir adam olmalıydı. Bir hükümdar olmalıydı, şöhreti ve şanı her tarafa yayılmış bir kişi olmalıydı. Alelâde insanların ona yetişmeleri zor olmalıydı. Bu düşünceler nerde, Hz.'Peygamber (a.s.) nerde? Onlara göre, adı sanı fazla bilinmeyen, her­kes gibi yolları aşındıran, herkesin onunla görüşmesi, ona yanaşması kolay olan, Üstelik olağanüstü herhangi bir yanı olmayan bu kişi peygam­ber olamazdı. Başka bir ifadeyle, bir peygambere, insanlara hidayet için değil, tantana, otorite, göz kamaştırıcı ve garip şeyler göstersin diye ihti­yaç duyuyorlardı. Onların düşüncesine göre, Hz. Muhammed (a.s.)'e hiç olmazsa bir melek refakat etmeliydi. Bu melek, elinde bir kırbaçla halkı korkutmalı ve Peygamber (a.s.)'e itaat etmeyenlerin Allah'ın gazabına uğ­rayacağını belirterek onları cezalandırmalıydı. Onlar, Allah'ın bir pey­gamberin böyle sade, fakir, mustarip ve mazlum olarak görmek istemiyor­lardı. Bir peygamberini başkalarının hakaretine ve zulmüne uğramasını beklemiyorlardı. En son istekleri de, Allah'ın Rasûlünün maddi yönden rahat olması, iyi bir iş ve bol gelire sahip olmasıyla ilgiliydi. Allah'ın Pey­gamber'inin alelâde kabile reislerinden az maddi imkânlara sahip olması, evi, barkı, bağ bahçesinin bulunmamasından yakınıyor ve böyle bir kişi­nin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olamayacağına inanıyor­lardı.

Bilgisiz ve budala kimseler öteden beri, Allah'a erişmiş bir kişinin in­sanlardan üstün olduğuna inana gelmişlerdir. Bu kimseler, insanüstü güç ve yeteneklere sahip olması gereken bu kişinin her zaman garip ve şaşırtı­cı şeyler yapmasını beklemişlerdir. Düşüncelerine göre, bu kişinin bir işa­reti, bir dağı altına dönüştürmesi için yeterli olmalıdır, işaret parmağını şöyle kaldırmasıyla, yerden defineler çıkmalıdır. Gözlerini şöyle kapadı­ğında her insanın geçmişi ve geleceğini kitap gibi okumalıdır. Kaybolan şeyleri bulmalıdır. Bir hastanın ölüp ölmeyeceğini, bir hamile kadının er­kek mi yoksa kız çocuğu mu doğuracağını bilmelidir. Böyle bir kişi her türlü insanlık zaafından yoksun olmalıdır. Bu cahil insanların fikrine göre, açlık duyan, susayan, dinlenme ve uyuma ihtiyacını hisseden, çoluk çocuk sahibi olan, günlük ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşı pazarda dolaşan, alışveriş yapan, başkalarından borç alan, parasızlıktan kıvranan bir kişi asla Allah'a erişmiş ya da peygamberlik mevkiine yükselmiş sayılmaz. Hz. Muhammed (a.s.) peygamberliğini ilân ettiği zaman çevresindekiler ve Arabistan'ın diğer ahalisi işte böyle düşünüyordu. Kendisinin Allah'ın peygamberi olduğunu duyunca, kendi akıllarına göre doğruluğunu ölçmek amacıyla ondan insanüstü söz ve hareketler beklerlerdi, gaipten haber ver­mesini isterlerdi, ama O'nun alelâde bir insan gibi davrandığını görünce hayrete düşerlerdi ve kendi kendilerine sorarlardı: Allah, Allah, bu ne bi­çim peygamberdir? Bunun kansı var, çocukları var ve bizim gibi sokak­larda yürür, çarşı pazarda alışveriş yapar?

7.1.2. Peygamber'in İnsan Olması Neden Gereklidir?

İlâhi zikr veya ilâhi mesajın bir peygambere gönderilmesinin hikmeti­ni anlatırken, Cenab-ı Allah, Nahl sûresinin 44. ayetinde şöyle der:

"Sana da (habibim) insanlara kendileri için indirilen her şeyi açıkla­yasın diye zikri (Kur'an'ı) indirdik".

Bu maksat için mutlaka bir insanın peygamber olarak gönderilmesi gerekiyordu. "Zikr" ya da Kur'ân-ı Kerim melekler vasıtasıyla da gönderi­lebilirdi, hatta bir kitap şeklinde bütün kullara birer nüshasının gönderil­mesi de mümkündü. Ne var ki, Allah (c.c.)'ın güttüğü amaç sadece "zikr"in gönderilmesiyle tamamlanmayacaktı. Amaca varılmak için, bu zikrin üstün kabiliyetli bir insan tarafından getirilmesi gerekiyordu. Böy­lece bu insan, bu zikrin çeşitli bölümlerini kullara alıştırarak ve iyice anla­tarak iletebilirdi. Bu insan, kulların anlayamadığı bazı mevzuları açıklaya­bilir, herhangi bir şüpheleri varsa onları giderebilirdi. İtirazları olanlara gereken cevabı verebilir, ikna edilmeleri gerekiyorsa onları ikna edebilir­di. Bu zikri kabul etmeyen, buna muhalefet eden ve direnenlere karşı da bir peygamberin şanına yakışır bir şekilde davranabilirdi. Ama bu zikri kabul edenlere de bütün ayrıntılarını açıklayabilir, gerekliği durumlarda gereken talimatı verebilirdi. Bunun yanı sıra, bu zikre göre kendi hayatını bir örnek olarak onlara sunabilir, bireysel ve toplumsal alanlarda onlara gereken eğitimi verebilirdi.

Peygamberin işi, Allah'ın kullarına Allah'ın mesajını iletmekle bit­miyor. Peygamberin görevleri arasında, bu mesaja göre insanları ıslah etmek de vardır. Bir peygamber, ilâhî ve ulvî usulleri insanların hayatı­na da uygulamalıdır. Bir peygamber bizzat kendi hayatıyla bu usullerin nasıl tatbik edildiğini göstermelidir .O, sayısız insanların kafalarında, ilâhi mesaj ile ilgili doğan soruları tatmin edici bir şekilde cevaplandırmalıdır. Bu mesajı kabul edenlerin öğrenimini, eğitimini yapmalıdır, ki böylece örnek bir toplum meydana gelsin. Kendisine ve Allah'ın mesajına (Kur'ân-ı Kerim'e) karşı çıkan ve direnenlere karşı çetin bir mücadele ver­melidir; çünkü ancak bu şekilde şer kuvvetler mağlup edilebilir. Bütün bu işler, İnsanlar arasında ve İnsanlar için yapılacağından, insan değilse baş­ka hangi yaratık gönderilmeliydi? Bir meleğin yapabileceği tek şey, mesa­jı insanlara ulaştırması olacaktı. Zira bir melek emir kuludur ve kendisine verilen emrin dışına çıkamaz. O, insanların aklı ve zekâsıyla bir işi başar­maya kadir değildir. İnsanlar arasında insan gibi yaşayıp, İnsanlar gibi iş yapmak ve insanların hayatım Allah'ın rızasına göre ıslâh etmek bir mele­ğin harcı değildir. Bunu yapsa yapsa bir insan yapabilirdi. Nitekim öyle oldu.

7.2. PEYGAMBERLERİN İNSANLIK HALI

7.2.1. Hz. Adem (a.s.) Bir insandı

"Sizi yarattık. Sonra size suret verdik. Sonra meleklere, 'Adem'e sec­de edin' dedik" (A'raf; 11)

Burada Cenab-ı Allah demek istiyor ki, önce Adem'i yaratma plânını hazırladı, sonra bu plânı gerçekleştirme safhasına getirdi, bu safhada insa­nın kıvamını hazırladı, bu kıvama insan vücudunun biçimini verdi ve bu varlık tam insan şeklini alınca ona meleklerin secde etmelerini emretti. Hz. Adem'e secde edilmişse Adem olması sıfatıyla değil, bütün insan ırkı­nın temsilcisi olması bakımından edilmiştir. Bu husus, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde daha net bir şekilde ifade edilmiştir.

"Hani Rabbin meleklere: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım! O'nu yapıp, içine ruhumdan üflediğim zaman ona secde ederek yere ka­panın' demişti" (Sâd; 71-72)

Bu ayette de yukarıda bahsettiğimiz üç safha başka bir şekilde anlatıl­mıştır. Yani, ilk önce toprak veya çamurdan bir insan heykeli yapıldı, da­ha sonra yüz hatları, organları ve kuvvetleri arasında bir denge sağlandı ve en son Allahu Teâlâ ruhunu, içine üfleyerek canlı bir insan haline ge­tirdi. Aynı konu, Hicr sûresi üçüncü rükûda şöyle anlatılmıştır:

"O vakti hatırla ki, Rabbin meleklere: 'Ben kuru bir çamurdan, şekil­lenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Ben onu yaptığım, ona Ru­humdan üflediğim zaman siz ona secde edin" (Hicr; 26-29)

7.2.2. Hz. Nuh'un İnsanlık Hali

"Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yakınımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Bir melek olduğumu da söylemiyorum. Gözlerinizin hor gör­düğü mü'min kimseler hakkında, Allah onlara hiçbir hayır vermez de diyemem. Onların içlerindekini en iyi bilen Allah'tır. Ben bunları söylersem şüphesiz zâlimlerden olurum' dedi". (Hûd; 31)

Burada, peygamberlerin insan oluşuna itiraz edenlere iyi bir cevap ve­rilmiştir. Hz. Nuh (a.s.)'un bir insan oluşuna hayret edenlere deniliyor ki, kendisi elbette bir insandı. Hz. Nuh, itiraz edenlere diyor ki, "ben insan­dan başka bir şey olduğumu iddia etmedim ki siz benden daha fazla bir şey bekliyorsunuz. Ben gerçekten bir insanım. İddia ettiğim şey sadece Allah'ın bana bilgi ve hidayet vermesidir."

"Beni Allah ıslâh etmem ve doğru yol göstermem için görevlendir­miştir. Bunun için beni istediğiniz gibi imtihan edebilirsiniz. Fakat beni denemenizin yolları çok gariptir. Siz benden gaybın haberlerini istiyorsu­nuz. Bazen bana öyle sorular soruyorsunuz ki benim İnsanlar gibi yiyip içmeme itiraz ediyorsunuz. Bana söyler misiniz, ben hiç melek olduğumu iddia ettim mi? Akide, iman, iyi ahlâk ve medeniyet hakkında size bilgi ve pratik eğitim vermeye gelen bir kişiden ancak onun ihtisâs sahası hakkında sorular sorabilirsiniz. Ama siz "falanca adamın ineğinin yavrusu er­kek mi olacak yoksa dişi mi olacak" diye soruyorsunuz. Sanki insanların iman ve ahlâkının, ineğin erkek veya dişi yavru doğurmasıyla bir ilgisi var gibi!'

"Kavminden küfreden bir cemaat; 'Bu ancak sizin gibi bir insandır. Sizin üzerinize üstünlük kurmak isliyor. Eğer Allah dileseydi melekler in­dirilirdi. Biz evvelki alalarımız zamanından böyle bir şey işitmedik. O, herhalde kendisinde cinnet olan bir kimsedir. Bir müddet O'nu gözetleyi­niz dediler". (Mü'minûn; 24-25)

Doğru yoldan sapmış olan hemen hemen bütün İnsanlar, bir insanın peygamber olamayacağı görüşünü paylaşırlar. Bu sebepten dolayıdır ki, Kur'ân-ı Kerim sık sık bu cahil fikri tekzip etmiş, bütün peygamberlerin insan olduğunu ve insanların hidayeti için insanlara ihtiyaç duyulduğunu kuvvetle ifade etmiştir:

"Bunun üzerine kavminden kâfir olan bir cemaat, 'Biz seni bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Ve sana tâbi olanları bizim basit ve en aşağı tabakalarımızdan görüyoruz. Sizin bizim üzerimize bir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Bilâkis sizi yalancılar zannediyoruz". (Hûd; 2)

Gördüğünüz gibi, bu itiraz aynen Mekkeli kâfirlerin ileri sürdüğü itirazdır. Mekke'liler de aynı şekilde, Hz. Muhammed(a.s.)'in tıpkı kendi­leri gibi, olağan bir insan olduğuna, yiyip içtiğine, uyuyup kalktığına ve aile sahibi olduğuna itiraz ederlerdi.

"Sizden bir adama, Rabbiniz tarafından sizi azaptan sakındırmak (in­zar) için nübüvvet gelmesine taaccüb mü edersiniz? Ondan sakının ki, rahmet olunasınız"  (A'râf; 63)

7.2.3. Hz. Hûd (a.s.) da İnsandı

"Dünya hayatında kendilerine nimet verdiğimiz halde, küfredip ahi­rete kavuşmayı yalanlayan o peygamberin kavminden ileri gelen bir güruh, 'bu, âncak sizin gibi bir beşerdir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor" (Mü'minûn; 33)

"Eğer siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman hüsrana itişenlerden olursunuz" (Mü'minûn; 34)

Kur'ân-ı Kerim'i tefsir edenlerden bazısı, yukarıdaki ayetlerden Hz. Hûd'un kavminin ileri gelenlerinin bu sözleri aralarında söylediklerini sanmışlardır. Ama biraz dikkat edildiğinde, bu sözlerin halka söylendiği ortaya çıkar. Mesele şuydu. Hz. Hûd (a.s.)'un ümmetinin hâkim sınıfı ve eşrafı, kitlelerin, Allah'ın peygamberinin çekici kişiliğine ve etkileyici ko­nuşmalarına kendilerini kaptıracaklarını ve böylece sahip bulundukları maddi ve manevî menfaatlerden vazgeçmeleri gerekeceğini tahmin edince halkı yanıltmaya ve kandırmaya çalıştılar. Onlar halka şöyle diyordu: "Ar­kadaşlar, siz neyin peşine koşuyorsunuz? Peygamberlik, diye bir şey yok­tur. Bu adam sadece maddi ikbal ve iktidar peşindedir. Amacına ulaşmak için de böyle şeyler uydurmuştur. Arkadaşlar, biraz düşünün; bu adamın sizden nesi üstündür? Bu tıpkı sizin gibi etten, kemikten yapılmıştır. Sizin yediğinizi yer, sizin içtiğinizi içer. Farklı olan tarafı nedir? Hiç... O zaman bu neden sizden daha büyük olsun, neden size emirler versin?" Bütün bu konuşmaların ortak bir yanı vardı. Bütün yöneticiler Allah'ın kullarına hükmetmeyi, onlar üzerinde egemenlik kurmayı sadece kendilerinin bir hakkı sayıyorlardı. Kendilerinin insan olduğuna ve yeme, içme ihtiyacını duyduğuna herhangi bir itirazları yoktu. Zira, hakimiyet ve liderlik sıfatlarının sadece kendi haklan olduğunu sanıyorlardı. Bu hususta insan ol-malan yadırganacak bir şey değildi. Ama bir peygamberin insan oluşuna şiddetle karşıydılar. Çünkü, peygamberin sözünün geçmesiyle iktidarları­nın tehlikeye gireceğini düşünüyorlardı. Asıl korktukları şey, iktidarları­nın bir peygamber tarafından tehdit edilmesiydi.

"O, 'ey kavmim, bende divanelik ve sefahat yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından (gönderilmiş) bir peygamberim. Sizi inzar et­mek için sizden bir adama Rabbiniz tarafından nübüvvet gelmesi tuhafı­nıza mı gitti? Nuh kavminden sonra sizi hükümdarlar yaptığını ve sizin halk arasında kuvvet ve kudretinizi arttırdığını ve Allah'ın size olan ni­metlerini düşünün ki, felâh bulasınız' dedi" (A'râf; 67,69)

"Onlar dedi ki, 'eğer Rabbimiz isteseydi, melekleri gönderirdi. Onun için, gönderildiğin sebebi kabul etmiyoruz" (Secde; 14)

7.2.4. Hz. Salih ve Şuayb (a.s.)'ın İnsanlık Hâlleri

"Onlar 'Sen büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir beşersin. Eğer sözünde doğru isen, bize bir Mu'cize getir' dediler" (Şuarâ; 153-154)

"Onlar: 'Muhakkak sen büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir beşersin. Biz seni yalancılardan zannediyoruz" (Şuarâ; 185-186)

7.2.5. Hz. Musa ile Harun (a.s.)'un Beşeriyeti

Fir'avn ve onun yandaşları, Hz. Musa ile Hz. Harun (a.s.) hakkında şunları söylüyorlardı:

"Kavimleri bize hizmet ve kulluk eden, bizim gibi iki beşere iman nu edecekmişiz' dediler" (Mü'minûn; 47)

7.2.6. Bütün Peygamberler Beşer (İnsan) dir

"Peygamberleri onlara: 'Evet biz de sizin gibi insanız. Lâkin Allah kullarından dilediğine (peygamberlik nimetini) ihsan eder' dedi" (İbrahim; 11)

Bu ayette, Allah'ın peygamberleri demek istiyorlar ki, "şüphesiz biz insanız. Ama Cenab-ı Allah bize Hak ilmini ve kâmil basireti ihsan etmiş­tir. Bunda herhangi bir marifetimiz yoktur. Bu Allah vergisi bir şeydir. Allah, kullarından kimleri isterse peygamberliğe getirebilir. Bize gelen ilahî bilgilerin tümünü ne size aktarabiliriz ne de onlara göz yumabiliriz."

"Onlar da: 'Siz de bizim gibi insansınız. Bizi babalarımızın ibadet et­tiği şeyden çevirmek istiyorsunuz. Öyleyse, bize apaçık bir hüccet geti­rin". (İbrahim; 10)

Burada, peygamberlere karşı olan, daha doğrusu, onların insanlık ha­lini bir türlü kabul etmeyenlerin zihniyeti bir kerre daha ortaya konmuş­tur. Bu adamlara göre, kendileri gibi insan olan, yediklerinden yiyen, iç­tiklerinden içen, uyuyan, kalkan, çoluk çocuklara karışmış olan, açlık du­yan, susayan, hasta olan, acı ve sevinç duyan, kısacası her beşerî zaafa sa­hip olan, buna karşılık, fevkalâde bir tarafı olmayan bir kişi peygamber olamazdı. Allah ile kelâm ettiği düşünülemezdi, meleklerin ona gelmesi imkânsızdı!

7.3. HZ. PEYGAMBER (A.S.) DE BİR İNSANDI

Mekke kâfirleri, Hazreti Muhammed (a.s.)'in, bir insan olduğu için peygamber olamayacağını ileri sürüyorlardı:

"Ve kâfirler: 'Bu nasıl peygamber? Yemek yiyor ve çarşıda geziyor" (Furkan; 7)

"Zalimler aralarında gizli meşveret edip: 'Bu da sizin gibi bir insan değil midir. Artık göz göre göre sihre inanıyor musunuz?' derler" (Enbiya; 3)

7.3.1. Cahil Düşünce Tarzı

Kur'ân-ı Kerim, Mekke kâfirlerinin bu cahil fikrini reddederek diyor ki, bu yeni bir düşünce değildi. Bu cehâlet eskiden de süregelmişti. Eski çağlarda da bütün cahil İnsanlar, bir insanın peygamber olamayacağını, bir peygamberin de insan olamayacağını düşünürlerdi. Ümmetinin ileri gelenleri O'nun peygamberliğini inkâr ederken Hz. Nuh (a.'s.)'a aynı şekil­de konuşmuşlardı:

"Kavminden küfreden bir cemaat 'bu, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin üzerinize üstünlük kurmak isliyor. Eğer Allah dileseydi melekler in­dirirdi. Biz evvelki atalarımız zamanından böyle bir şey işitmedik" (Mü'minun; 24)

Ad kavmi de aynı şeyi Hz. Hûd (a.s.) için demişti:

"Bu âncak sizin gibi bir beşerdir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içi­yor. Eğer siz kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, o zaman hüsrana

düşenlerden olursunuz" (Mü'minun; 33-34)

"İçimizden her beşere (insana) tabi mi olalım?" (Kamer; 24)

Sadece bunlar değil, diğer milletler de kendi peygamberleri hakkında aynı tavrı takınmışlardı. Kâfirler, "siz de bizim gibi insansınız" diye pey­gamberleri tanımaktan kaçınıyor, peygamberler de kendilerine şu cevabı veriyorlardı:

"Evet biz de sizin gibi insanız. Lâkin, Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik nimetini) ihsan eder" (İbrahim; 11)

7.3.2. Doğruyu Bulmaktaki Engel

Bundan sonra Kur'ân-ı Kerim, böyle yanlış fikirlerin her devirde in­sanların doğru yolu bulmalarını engellediğini ve dolayısıyla bu İnsanlar ve kavimlerin Allah'ın gazabına uğradıklarını belirtiyor.

"Size bundan evvel kâfir olanların haberi gelmedi mi? Onlar işledik­leri şeylerin vebalini tattılar. Onlara (âhirette de) acıklı bir azab vardır. Bunun sebebi; kendilerine Mu'cizelerle, peygamberleri geldiğinde 'bizi bir insan mı doğru yola götürecek demeleridir. İnkâr edip yüz çevirdiler. Al­lah da hiç bir şeye muhtaç olmadığını gösterdi" (Tegabun; 5-6)

"İnsanlara hidayet geldiğinde, onları iman etmelerinden alıkoyan şu sözlerden başka bir şey yoktu: 'Allah bir insanı mı peygamber olarak göndermiştir?" (İsra; 94)

Yani her devirde cahil İnsanlar bir beşer (insan)in hiçbir zaman peygamber olamayacağını düşünmüşlerdir. Oysa, her zaman normal İnsanlar peygamber olmuşlardır.

Nitekim, Kur'ân-ı Kerim her zaman insanların Allah tarafından pey­gamberliğe lâyık görülerek getirildiğini açık bir ifade ile anlatmıştır. Za­ten insanlara doğru yolu göstermek için melek veya insanüstü varlıklara değil yine kendileri gibi insanlara ihtiyaç vardır.

"Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamber kendilerine, vahyetti­ğimiz erkeklerdi. Eğer bilmiyorsanız Kitab ehline sorunuz. Biz, onları ye­mek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar hayatta da ebedi kalıcı değillerdir".(Enbiyâ; 7-8)

"De ki eğer yeryüzünde de uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbet­te onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik".(İsra; 95)

"Senden evvel gönderdiklerimiz de, şehir halkından kendilerine vah­yettiğimiz kişilerdi. Müşrikler yeryüzünde gezip dolaşıp kendilerinden ev­velkilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ahiret yurdu, ittika edenlere daha hayırlıdır. Hâlâ bunu düşünüp anlamayacak mısınız?". (Yusuf; 109)

Burada, çok geniş bir mevzu birkaç cümlenin içine sığdırılmıştır. Bu konuyu biraz açacak olursak şöyle diyebiliriz. Bu cahil İnsanlar senin söy­lediklerini dinlemiyorlar. Zira, onlara göre, aynı mahalle ve şehirde do­ğan, aralarında yetişen, büyüyen, gençleşen ve yaşlılık sınırına gelen bir kişinin birden bire Allah'ın elçisi olması akıl almaz bir iştir. Ne var ki, on­lar ilk defa böyle düşünmüyorlar. Bu dünya kurulduğu günden beri cahil insanların tavrı bu olmuştur. Bundan önce de bir çok defa Allah (cc.) dünyaya çeşitli peygamberler göndermiştir. Bunların hepsi insandılar. Hiçbir zaman, bir kişi birden bire bir şehirde ortaya çıkıp, "Allah beni peygamber olarak gönderdi" dememiştir. Bu iş aniden ve beklenmedik bir şekilde olmamıştır. Aksine doğru yoldan ayrılmış insanları ıslâh etmek üzere gönderilen, seçilen ve görevlendirilen kişiler (peygamberler) hep in­sanların yaşadığı mahalle, kasaba ve şehirlerdendi. Hz. Îsa, Hz. Musa, Hz. Nuh (a.s.) ne idiler? Doğaüstü ve insanüstü varlıklar mı idiler, yoksa insan mı? Aklı başında olanlar, bu peygamberlerin vaaz ve telkinlerini dinleme­yip dalalet ve kötülüklerinde ısrar etmiş olan milletlerin kötü sonunu bil­mekte gecikmezler. Burada, bilhassa Mekkelilerin dikkati, felâkete uğramış ve yerle bir olmuş milletlerin sonuna çekiliyor ve deniliyor ki, "bakın, siz ticarî yolculuklarınız esnasında pek çok memleketten geçiyorsunuz. Herhalde, Allâh'ın gazabına uğraşı olan Ad, Semûd, Medyen ve Lût ka­vimlerinin harabelerini, tarihi kalıntılarını kendi gözlerinizle görmüşsünüzdür. Siz onların durumundan ibret almadınız mı? Dünyada sonları böyle olmuştur. Bir de âhiretteki cezalarını düşünün. Onun için, dünyada yaşadığınız süre içinde doğru yolu bulun, kendinizi ıslah edin, Allah'a ve Peygamberi'ne sarılın. Çünkü kimin durumu dünyada iyi ise âhirette de iyi olacaktır."

7.3.3. Gören İle Kör Olanın Farkı

"De ki: 'Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır ve gaybı bili­rim demem. Ve ben size meleğim de demiyorum. Ancak bana vahyolunan şeye tabi olurum'. De ki: 'Görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?" (En'am; 50)

Bu ayette Hazreti Muhammed (a.s.)'in Şöyle demesi isteniyor. Size anlatmak ve sunmak istediğim gerçekleri kendi gözümle gördüm. Ben bunları adetâ yaşadım ve bu gerçekleri vahiy ile öğrendim. Bu hakikatler hakkında benim öğrendiklerimi ve gördüklerimi siz bilemezsiniz. Siz bunlar hakkında esas bilgiye sahip olmayıp, sadece tahmin yürüttüğünüz ve taklit ettiğiniz için bir bakıma kör sayılırsınız. Yani gözleriniz benim gördüklerimi görmüyor. Ben gözleri iyi gören bir kişi iken siz gözleri kör olansınız. Size üstünlüğüm varsa bundan dolayı vardır. Yoksa maddi veya bedensel herhangi bir üstünlüğü yoktur. Bende ne Allah'ın hazineleri var­dır, ne gaybın bilgisine sahibim ve ne de insanlık zaaflarından yoksunum.

"Andolsun ki, senden evvel gönderdiğimiz peygamberlere de zevceler ve evlâtlar verdik. Allah'ın izni olmadıkça peygamberler Mu'cize getirme­ye kadir değildir". (Ra'd; 38)

Bu, Hazreti Peygamber (a.s.)'e yapılan itirazlara bir cevaptır. Mekke'li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)'in çoluk-çocuk sahibi olmasını çok yadırgı­yor, bir peygamberin bedensel ve cinsel hiçbir ihtiyacı olmaması gerekti­ğini savunuyorlardı.

7.3.4. Peygamber Bir Melek Olmalıydı

"Allah'ın peygamberleri onlara, önlerinden ve arkalarından gelince, 'Allah'tan başka kimseye itaat etmeyin' dediler. Bunun üzerine onlar dedi ki, 'Rabbimiz isteseydi melekleri gönderirdi. Bu sebeple, sizin söyledikle­rinize inanmıyoruz". (Fussilet; 14)

Burada kâfirler demek istiyor ki, "Tanrı bizim dinimizi beğenmeseydi ve bizi bundan vazgeçirmek için bir peygamber göndermek isteseydi, bize meleklerini gönderirdi. Sen (Hz. Muhammed) melek değilsin ve bizim gi­bi bir insansın, onun için, senin Allah tarafından gönderildiğine inanmıyo­ruz."

7.3.5. "Peygamber Büyük Bir Adam Olmalıydı"

"Ve şunu da söylediler: 'Bu Kur'an, iki memleketin büyüklerinden bir kimseye indirilseydi ya!". (Zuhruf; 31)

Burada bahsedilen "iki memleket" Mekke ve Taif tir. Kâfirler diyordu ki, eğer Allah gerçekten bir kişiyi peygamberlik rütbesine çıkarmak ve ona Kitabını indirmek istemiş olsaydı, o zaman onların en büyük şehirleri olan Mekke ve Taif in ünlü, tanınmış, zengin ve güçlü bir şahsiyetini bu göreve getirirdi. Peygamber yapmak için Tanrı bula bula bir öksüz çocu­ğu mu buldu? Hem de öyle bir çocuk ki, hiçbir miras devralmamıştır. Gençliği, çobanlık yapmakla geçmiştir. Şimdi de geçimini zor sağlıyor. Karısının verdiği sermaye ile ticaret yapıyor. O herhangi bir kabilenin rei­si değildir, ailesi de zengin bir aile değildir. Mekke'de Velid bin Muğire ve Utbe bin Rabi'a ve Taif te Urve bin Mes'ûd, Hubeyb bin Amr, Kinâne bin Abd'i Yâleyl gibi soylu ve varlıklı kabile reisleri varken peygamber­lik, ismi cismi belli olmayan böyle bir kişiye mi verilir? Mekke'liler işte böyle düşünüyorlardı. Onlar zâten bir "insan'ın peygamber olacağına ihti­mal vermiyorlardı. Fakat Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli deliller ile ancak bir "insan'ın peygamber olacağı hususu tekrarlanınca ve insanüstü bir var­lığın peygamber olamayacağı gerçeği ortaya konunca, kâfirler bu defa ağız değiştirdiler ve başka türlü konuşmaya başladılar. Artık bir insanın peygamber olmasına itirazları yoktu, ama istiyorlardı ki bu insan bir hü­kümdar, nüfuzlu, zengin ve güçlü bir kişi olsun. Onlara göre, Hz. Muham­med bin Abdullah (a.s.) bu ölçüye uymuyordu.

7.3.6. Hz. Muhammed'in, Hayatını Kazanmasına İtirazlar

"Ve kâfirler, 'Bu nasıl peygamberdir? Yemek yiyor ve çarşılarda ge­ziyor? O'nunla beraber nezir olmak için neden bir melek indirilmedi?' dediler". (Furkan; 7)

Yani, bir kerre bir "insan'ın, peygamber olarak gelmesi garip bir ha­disedir. Allah'ın mesajını etten, kemikten yapılmış, yemeye, içmeye muh­taç olan bir insan yerine, bir melek getirmeliydi. Yine de, eğer bir insan peygamberlik payesi ile seçilmişse, bu insan hiç olmazsa yeryüzündeki büyük adamlar gibi, bir hükümdar, bir lider, bir kabile reisi olmalıydı, ki huzuruna çıkmak için herkes can atsın ve zorla kabul edilsin. Fakat, bu ne biçim peygamberdir ki, sıradan İnsanlar gibi cadde ve sokaklarda geziyor, çarşı, pazarda alış veriş yapıyor. Sonra, yanında kırbaçlı ve heybetli bir melek olmalıydı ki doğru yola gelmeyenleri cezalandırabilsin. Bu konuya şu aşağıdaki ayette de değinilmiştir:

"Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler de, yemek yer ve çarşılarda gezerlerdi. Sizin bir kısmınızı bir kısmınız merine imtihan ve­silesi kıldık. Sabreder misiniz (diye). Rabbin hakkiyle görendir". (Furkan; 20)

Burada, Cenâb-ı Allah, Mekke kâfirlerine gereken cevabı vermiştir. Mekke'liler Hz. Peygamber (a.s.)'in normal bir insan olduğuna, sokaklar­da ve çarşıda gezmesine itiraz ediyorlardı. Burada şu tarihi gerçek de unu­tulmamalıdır ki, Mekke'liler Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Musa (a.s.) ve diğer bazı peygamberler hakkında bilgi sahibiydiler, halta onların peygamberliğini de kabul ediyorlardı. Peki, bu peygamberler insan değil miydiler? Hz. Muhammed (a.s.)'in insan oluşuna niçin bu kadar şiddetle karşıydılar? Dünyaya daha önce gelen peygamberler yemek yemiyor, çar­şı pazarda gezmiyorlar mıydı? Bırakalım başka peygamberleri, sadece Hz. Îsa'nın durumunu ele alalım. Meryem oğlu Îsa (a.s.)'ı Hıristiyanlar Allah'ın oğlu ilân etmişler, Mekke'liler de O'nun putunu Kâbe'ye koymuşlardı. Ve İncil’de de Hz. Îsa'nın normal bir insan gibi yemek yediği ve sokaklarda gezdiği kayıtlıydı. İşte bu nedenle, Cenab-ı Allah burada önceki peygam­berler ile Hz. Muhammed(a.s.)'in durumları arasında mukayese yapıyor ve Mekke'lilerin garip tutumunu kınıyor.

"Bizim, senden evvel gönderdiğimiz peygamberler kendilerine vah­yettiğimiz erkeklerdi. Eğer bilmiyorsanız Kitab ehline sorunuz. Biz, onları yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar hayatta da ebedi kalıcı değildirler" (Enbiyâ; 7-8)

Bu da, kâfirlerin, "bu adam da bizim gibi bir insandır" sözlerine bir cevaptır. Mekke"li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)'in insan oluşunu, O'nun peygamber olamayacağına en büyük delil olarak gösteriyorlardı. Onun için burada deniliyor ki, eski çağlarda peygamber olarak kabul ettiğiniz kişiler de birer insandılar. Zaten beşer veya insan oldukları için Allah'ın vahyiyle şereflendirilmişlerdi.