Yüce Allah’ın Kelam ve Muhabbet Sıfatları 4

Halil’lik Muhabbet’ten Daha Özel Bir Makamdır. 4

Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere İman. 5

Ehl-i Sünnet’in İnancı Peygamberlerin Getirdiklerine Tabî Olmaya Dayanır. 5

Melekler ve Yapmakla Görevli Oldukları İşler: 5

Melek Kendisini Elçi Gönderenin Emrini Yerine Getiren Bir Rasûldür. 6

Meleklerden ve Mertebelerinden Söz Eden Buyruklar. 6

Nebi ve Rasûllere İman Etmek. 7

Ulu’l-Azm Peygamberler. 7

Kitaplara İman. 7

Ehl-i Kıble. 8

Allah Hakkında İleri Geri Konuşmak Ve Dini Hakkında Tartışmak. 8

Kur’ân Hakkında Tartışmanın Yasaklanışı 8

Tekfir Meselesi 9

Belli Bir Kimsenin Tekfir’i 10

Bazı Nass’larda Bir Takım Günahlara "Küfür" Denilmesinin Açıklaması 11

Bir Takım Ameller Hakkında Küfür Lafzını Kullanmak Lafzi Bir İhtilaftan İbarettir. 13

Korku ile Ümit Arasında Bulunmak. 14

Günahın Cezasını Düşürmesi Mümkün Olan Sebebler. 15

Korku ile Ümit Arasında Olmak. 16

İman’ın Mahiyeti 17

İman’ın Mahiyeti Hususunda Ebu Hanife İle Sair İmamlar Arasındaki Görüş Ayrılığı Şekilden İbarettir. 18

İcmalî ve Tafsilî Bakımdan İman’ın Artışı 19

İman’ın Artıp Eksilmesi 20

Ebu Hanife’nin Kanaatini Kabul Edenlerin Delilleri 20

Kitab ve Sünnet’ten İman’ın Artıp Eksildiğine Dair Deliller. 23

"Din" İman, İslam ve İhsan’ı Kapsar. 25

İslam Neye Denir?. 25

İman ve İslam Lafızlarının Ayrı Ayrı ve Birlikte Zikredilmeleri 26

İman’da (İnşaallah Diyerek) İstisnâ Yapmak. 27

Nass’ların Askıya Alınması: 28

Ehl-i Sünnet Nass’tan Ayrılmazlar. 29

Ümmet Tarafından Kabul Gören Vahid Haber: 29

Sünnet Ya İbtidaî’dir (Kitabta Olmayan Bir Hükmü Koyar) Yahutta Allah’ın Şeriatını Beyan’dır: 30

Veliler ve Velilik. 31

Hayrıyla Şerriyle Kader’e İman Etmek. 34

Allah Katıksız Şer Yaratmaz. 35

En Faydalı Dua Fatiha Duasıdır. 35

Sebebler Bağımsız Olarak İstenen Şeyler Değildir. 36

Peygamberlere İman. 37

Büyük Günahlar ve Bu Günahları İşleyenler. 37

Büyük Günahlar. 37

İyi ve Günahkâr Kimselerin Arkasında Namaz Kılmak. 39

İyilerin de Günahkârların da Cenaze Namazı Kılınır. 41

Muayyen Kimselerin Cennet’lik Yada Cehennem’lik Olduklarını Söylemek. 41

Muayyen Kimselerin Kâfir Yada Münafık Olduklarını Söylemek. 41

Müslümanlarla Savaşmak. 42

Yöneticilere İtaat Etmek. 42

Sünnet ve Cemaate Uymak. 43

Şâz Görüşlerden ve Tefrika’dan Uzak Durmak. 43

Salih Kimseleri Sevmek, Fasıklara Buğzetmek. 44

Bilgisizce Söz Söylemek. 45

Yolculukta ve İkamet Halinde Mestlere Meshetmek. 46

İyiye de, Kötüye de Hac ve Cihad Bir Yükümlülüktür. 46

Kirâmen Kâtibin Melekleri’ne İman. 47

Ölüm Meleği 48

Kabir Azabına İman Etmek. 48

Kabir Azabı Sabit Olmakla Birlikte Keyfiyetini Bilemeyiz. 49

Üç Ayrı Yurt ve Bunların Hükümleri 50

Ba’sa ve Ceza’ya (Amellerin Karşılıklarının Görülmesine) İman. 51

Arz ve Hesab. 54

Sırat 55

"Cehenneme Uğrama"nın Anlamı 56

Mizan ve Hakikati 56

Cennet ve Cehennem.. 58

Cennet ve Cehennemin Kalıcılığı İle İlgili Görüşler. 60

Cehennemin Ebediliği 61

Allah Cennet’e de Cehennem’e de Girecekleri Yaratmıştır: 62

Fiilden Önce ve Sonra İstitââ. 64

Kulların Fiilleri 65

Kulların Fiilleri İle İlgili Cebriye ve Mutezile’nin Görüşleri ve Delilleri 66

Teklif, Takat’e Göredir. 67

Şer’î Kaza İle Kevnî Kaza. 68

Yüce Allah Kendisi Üzerine Rahmeti Yazmıştır. 69

Ölülerin Hayattakilerden Yararlanmaları 71

"İnsan İçin Çalıştığından Başkası Yoktur" Buyruğunun Anlamı 73

Kur’ân Tilaveti Karşılığında Ücret 74

Ücret Almaksızın Kur’ân Okuyup Sevabını Ölüye Hediye Etmek. 74

Kabir Başında Kur’ân Okumanın Hükmü. 75

Dua’nın Kabulü. 75

Dua’nın Faydasız Olduğunu İddia Edenlere Cevab. 75

Allah’ın Gazabı ve Rızası 76

Ashab’ı Sevmenin Gereği 77

Ashab’dan Herhangi Bir Kimse Hakkında Haddi Aşmak Caiz Değildir. 79

Ebu Bekr -Radıyallahu anh- ın Halifeliği Ne İle Sabit Olmuştur?. 80

Ömer el-Farûk’un Halifeliği 82

Osman -Radıyahllahu anh.-ın Halifeliği 83

Ali -Radıyallahu anh-ın Halifeliği ve Fazileti 85

Dört Raşid Halife. 87

Cennet’le Müjdelenmiş On Sahabi 87

Bu On Kişiye Saygı Gösterme Gereği 88

İmamiye’nin Kabul Ettiği Oniki İmam.. 89

Ehl-i Beyt 89

Rafızî’liği İlk İhdas Eden Münafık ve Zındık Birisidir. 90

Mü’minleri ve İlim Ehli’ni Veli Edinmenin Gereği 90

İnsanlar Arasında Peygamberlerden Üstün Yoktur. 91

İbn Arabî ve Benzerlerinin Küfrü. 91

Evliya’nın Kerameti 92

Allah’ın Kelimeleri Kevnî ve Dini Olmak Üzere İki Türlüdür. 93

Kıyamet Alametlerine İnanmak. 94

Kahin ve Arraf’ın Tasdiki 95

Büyünün Hakikati ve Çeşitleri 97

Bazı Salak’ların Veli’liklerine İnanmak Bid’at ve Dalâlettir. 98

Güzel Nağmeler Dinlemek (Semâ’). 99

İhtilaf Konuları Allah’a ve Rasûlüne Havale Edilmelidir. 101

İhtilâf’ın Çeşitleri 101

Kitab Etrafında İhtilaflar. 102

Göklerde ve Yerde Allah’ın Dini Birdir. 103

İslam’ı Öğrenmek Çok Kolaydır. 104

İslam Dini Orta Yoldur. 104

İslam Teşbih İle Ta’til Arasıdır. 104

İslam Cebriye ile Kaderiye Arasında Orta Yoldur. 105

İslam Güven Duymak İle Ümit Kesmek Arasıdır. 105

Sapık Fırkalardan Uzaklaşma (Teberri). 105

Mutezile’nin Beş Esası 105

Cehmiye. 106

Cebriye. 107

Sapıklığın Sebebi Sırat-ı Müstakîm’den Uzaklaşmaktır. 108

Sapıklık Fırka’larının Vahye Karşı Tutumları 108


Yüce Allah’ın Kelam ve Muhabbet Sıfatları

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah İbrahim’i halil (dost) edinmiştir." (en-Nisa, 4/125); "Allah Musa ile de konuştu." (en-Nisa, 4/164)

Hulle (halil, dost edinme), muhabbetin kemal derecesidir.

Cehmiyye her iki cihetten de muhabbetin hakikatini kabul etmezler. Çünkü onların iddiasına göre muhabbet ancak seven ile sevilen arasındaki bir ilişki halinde söz konusu olur. Kadim ile muhdes (sonradan yaratılmış) arasında ise muhabbeti gerektirecek böyle bir ilişki söz konusu değildir. Onlar aynı şekilde -önceden de geçtiği üzere- konuşmanın hakikatini de inkar etmişlerdir.

İslam’da bu bid’ati ilk olarak ortaya koyan kişi ise hicri ikinci yüzyılın başlarında el-Câ’d b. Dirhem olmuştur. Irak ve doğu bölgelerinin emiri Halid b. Abdullah el-Kasrî Vâsıt’ta onu kurban gibi boğazlamıştır. Kurban bayramı günü insanlara hutbe irad etmiş ve şöyle demişti: Ey insanlar, kurbanlarınızı kesiniz, Allah keseceğiniz kurbanları kabul etsin. Ben de el-Ca’d b. Dirhem’i kurban diye keseceğim. Çünkü o Yüce Allah’ın İbrahim’i halil edinmediğini ve Musa ile de özel bir şekilde konuşmadığını iddia etmektedir. Daha sonra Halid minberden indi ve el-Ca’d’ı kesti.[1]

O, çağdaşı tabiîn alimlerinden aldığı fetva ile bunu yapmıştı. Dine ve bu dinin mensuplarına geçen bu hizmeti dolayısıyla Allah onu mükâfatlandırsın.

Daha sonra el-Cehm b. Safvan, Ca’d’ın bu görüşünü almış, bunu açıkça ortaya koymuş ve bu görüşü esas alarak başkaları ile tartışmıştır. Cehmiyye de ona izafe edilmiştir. el-Cehm’i de Horasan emiri Selm b. Ahvez öldürmüştür.

Daha sonra bu görüş Amr b. Ubeyd’in izinden giden Mutezile’ye intikal etmiştir. Onların da bu görüşleri Me’mun’un halifeliği döneminde güç kazanmış ve bu İslamın önder ilim adamları bu hususta mihnete maruz kalıncaya ve bu hususta onlara muvafakat etmeye davet edildikleri zamana kadar devam etmiştir.

Ayet-i kerîme’nin delalet ettiği gerçeğe Sahih(i Buharî)deki hadisler de delâlet etmektedir. Ebu Said el-Hudrî, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Eğer ben yeryüzü insanlarından bir halil edinecek olsaydım, şüphesiz Ebu Bekir’i halil edinirdim. Fakat sizin bu arkadaşınız Allah’ın halilidir."[2] Bununla kendi şahsını kastediyordu.

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: "Ben herbir halile, halillik etmekten uzak olduğumu bildiririm. Eğer yeryüzü insanlarından bir halil edinecek olsaydım, elbetteki Ebu Bekir’i halil edinirdim."[3]

Bir başka rivayette de: "Muhakkak Allah İbrahim’i halil edindiği gibi, beni de halil edinmiştir."[4]

Böylelikle Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- yaratılmışlardan herhangi bir kimseyi kendisine halil edinmesinin uygun olmadığını ve eğer böyle birşey mümkün olsaydı, insanlar arasında buna en layık kişinin Ebu Bekr es-Sıddiyk olacağını açıkça belirtmektedir. Bununla birlikte o kendi zatını bir takım kimseleri sevmekle de nitelendirmiştir. Mesela Muaz’a: "Allah’a yemin ederim, gerçekten ben seni seviyorum."[5] demiştir. Ensar’a da böyle söylemiştir. Zeyd b. Harise de Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in sevdiği kişilerdendi, oğlu Üsame de ve buna benzer başkaları da böyleydi. Amr b. el-'As ona: İnsanlar arasında en çok kimi seviyorsun, diye sorduğunda, Âişe’yi diye cevap vermişti. Ya erkeklerden deyince, bu sefer: Babasını diye cevap vermişti.[6]

 

Halil’lik Muhabbet’ten Daha Özel Bir Makamdır

 

Böylelikle halilliğin mutlak olarak muhabbetten daha özel bir makam olduğu anlaşılmaktadır. Halillik derecesinde sevilen kimse bu tür sevginin kemali dolayısıyla başka bir sebebten ötürü değil, bizzat kendisi kendisi olduğundan ötürü sevilir. Zira başka bir sebebten ötürü sevilen kimse böyle olmayan kimseye göre sevgide daha geri bir mertebede demektir.

Halillik kemal derecesinde bir sevgi olduğu için ne başkasının ortaklığını kabildir, ne de başkası ile birlikte söz konusu olabilir. Çünkü halillikte, tevhid’in ve muhabbetin kemali söz konusudur.

Önceden de geçtiği gibi Peygamberimiz -Sallallahu aleyhi vesellem-, İbrahim   -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- hakkında sabit olan halillik mertebesinde onunla ortak olduğu gibi, Musa -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- için sabit olmuş, teklîm (özel konuşmak) konumunda da aynı şekilde onunla ortaktır. Nitekim bu husus İsra hadisinde açıkça sabit olmuştur.

 

"Meleklere, peygamberlere, rasûllere indirilen kitaplara iman ederiz. Onların hepsinin apaçık hak üzere olduklarına da şahitlik ederiz."

 

Meleklere, Kitaplara ve Peygamberlere İman

 

Bunlar imanın esaslarıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de. Onların herbiri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı..." (el-Bakara, 2/285); "Yüzlerinizi doğu ve batı’ya döndürmeniz iyilik demek değildir, fakat asıl iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere iman edenin... kidir." (el-Bakara, 2/177)

Görüldüğü gibi Yüce Allah imanı, bu esaslara iman diye tarif etmiştir. Bu esaslara iman edenleri de mü’min diye adlandırmıştır. Nitekim şu buyruğunda da bu esasları inkar edenleri de kâfirler olarak adlandırmıştır: "Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse artık o hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür." (en-Nisa, 4/136)

Sahih olduğu Buharî ve Müslim tarafından ittifakla kabul edilen ve Cibril hadisi diye bilinen hadiste Cebrail’in Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e imana dair soru sorması üzerine şöyle buyurmuştu: "(İman) Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasûlüne ve âhiret gününe iman etmendir. Ayrıca hayrı ile şerri ile kadere inanmandır."[7]

İşte bütün peygamberlerin ve rasûllerin -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun- ittifakla tebliğ ettiği iman esasları bunlardır. Bu esaslara ancak peygamberlere tabi olanlar gerçek anlamıyla iman eder.

 

Ehl-i Sünnet’in İnancı Peygamberlerin Getirdiklerine Tabî Olmaya Dayanır

 

Ehl-i sünnet’in iman esasları peygamberlerin getirdiklerine tabi olmaktan ibarettir.

Dinin aslı daha önceden de açıklandığı gibi Rasûlün getirdiklerine iman etmektir. Bundan dolayı Bakara suresinin son iki âyet-i kerîme’si bu temel esasları ihtiva ettiklerinden ötürü başkalarının sahip olmadığı büyük bir önem taşırlar. Buharî ile Müslim’de, Ebu Mes’ud Ukbe b. Amr, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kim bir gecede Bakara suresinin sonundan iki âyet-i kerîme okuyacak olursa, o iki âyet ona yeter."[8]

Müslim’in Sahih’inde de İbn Abbas -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Cebrail, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in yanında oturuyorken üst taraftan bir ses işitti. Başını kaldırdıktan sonra şöyle dedi: Bu, semanın bugün (ilk olarak) açılan bir kapısıdır. Bugünden başka asla açılmış değildir.

O semadan bir melek indi, onun hakkında da şunları söyledi: Bu yeryüzüne (ilk defa) inen bir melektir. Bugünden önce asla inmiş değildir. (Melek gelip) selam verdi ve dedi ki: Sana verilen iki nurun müjdesini veriyorum. Bunlar senden önce hiçbir peygambere verilmiş değildir: Fatihatu’l-Kitab ile Bakara suresinin sonları. Bunlardan okuduğun herbir harfin (karşılığı) mutlaka sana verilir."[9]

Ebu Talib el-Mekkî de şöyle demektedir: İmanın rükünleri yedi tanedir. -Bu beş esas ile birlikte- kadere iman ve cennet ile cehennem ateşine iman etmektir.

Bu doğrudur, buna dair deliller sabit, muhkem ve katî’dir. Tevhid ve risalete dair delillere daha önceden değinmiş bulunuyoruz.

 

Melekler ve Yapmakla Görevli Oldukları İşler:

 

Melekler semavat ve arz ile görevlidirler. Kainattaki herbir hareket meleklerden ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Her bir işi yürütmekle görevli olan meleklere (andolsun.)" (en-Nâziât, 79/5); "Herbir emri paylaştıranlara ki..." (ez-Zariyat, 51/4)

Bunlar ise iman ehli ile rasûllere tabi olanlara göre meleklerdir. Peygamberleri yalanlayıp, yaratıcıyı inkar edenler ise bunlar yıldızlardır, derler.

Kitab ve sünnet çeşitli tip meleklerin varlığını göstermektedir. Bu meleklerin çeşitli yaratıklarla görevli olduklarına delalet etmektedir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın dağlara melekler görevlendirdiği gibi; bulutlara ve yağmurlara, nutfenin hilkati tamamlanıncaya kadar işlerini yürütmek üzere rahimlere melekler görevlendirdiğine, kulun amelini tesbit etmek, saymak ve yazmak üzere melekler görevlendirdiğine, ölüm ile ilgili kabirde soru sormakla görevli, yıldızların hareketlerini düzenlemekle görevli, güneş ve ay’la görevli melekler olduğuna delâlet etmektedir.

Yine Kitab ve sünnete göre cehennem ateşi, onu yakmak, oradakileri azaplandırmak ile melekler görevlendirdiği gibi; orayı korumak üzere de melekler görevlendirmiştir. Yine cennet ile cennetin imarı ile bahçe ve araçlarıyla da melekler görevlendirmiştir.

Melekler Allah’ın en büyük ordularıdır. Bunlardan kimisi; "Ardarda gönderilenler, şiddetlice esenler, iyice yayanlar, tam anlamı ile ayırd edenler, zikri (vahyi) getirip bırakanlar" dır.(el-Murselat, 77/1-5)

Kimisi kâfirlerin ruhlarını şiddetlice söküp çıkaranlar (en-Naziat), kimisi mü’minlerin ruhlarını yumuşaklıkla çıkaranlar, dalıp yüzenler, alel acele koşanlar (bk. en-Nâziât, 79/1-4)

Kimisi saf saf duranlar, haykırarak sürenler, zikir okuyup duranlardır. (Bk. es-Sâffât, 37/1-3)

Bütün burada çoğul müennes kullanılması tekili "fırka, taife ve cemaat" olarak gelen fırkalar, taifeler ve cemaatlere delâlet etmelerinden dolayıdır.

Kimi melekler rahmet, kimileri azab melekleridir. Arş’a taşımakla görevlendirilmiş melekler vardır, gökleri namaz, tesbih ve takdis ile ma’mur etmekle görevlendirilmiş melekler vardır ve bunun dışında Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin sayısını bilemediği çok çeşitli tür melekler vardır.

 

Melek Kendisini Elçi Gönderenin Emrini Yerine Getiren Bir Rasûldür

 

"Melek" lafzı, onun kendisini elçi olarak gönderenin emrini yerine getiren bir elçi olduğu anlamını zaten hissettirmektedir. Onların elinde emir namına hiçbir şey yoktur. Emir bütünüyle bir ve tek, gücü herşeye galip, kahhâr olan Allah’ındır. Onlar Yüce Allah’ın emrini yerine getirirler sadece: "Sözleri ile onun önüne geçemezler, onlar O'nun emri gereğince iş görürler. Onların önündekini de, arkalarındakini de bilir. O'nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler. Onlar korkusundan titrerler." (el-Enbiya, 21/27-28); "Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar ve yalnız emrolunduklarını yaparlar." (en-Nahl, 16/50)

O halde onlar ilahi ikrama mazhar olmuş kullardır. Onlardan kimi saf saf durur, kimi tesbih eder dururlar. Aralarından belli bir makam ve mevkiî bulunmayan hiçbirisi yoktur ve onların hiçbirisi bu konumundan daha öteye gitmez. Herbirisi kendisine emrolunan bir iş ifa eder. Bu işte kusurlu hareket etmez ve onun dışına çıkmaz. O’nun nezdinde bulunanlar onların en yüce ve üstün mertebede olanlarıdır: "O’nun yanında olanlar ise O’na ibadete karşı büyüklenmezler ve usanmazlar. Gece ve gündüz aralıksız tesbih ederler." (el-Enbiyâ, 21/19-20)

Onların başı Cibril, Mikâil ve İsrafil adındaki üç melektir. Bunların her üçü de hayat ile görevlidirler.

Cibril kendisiyle kalplerin ve ruhların hayat bulduğu vahiy ile görevli olan melektir.

Mikâil ise arzın, bitkilerin ve canlıların kendisiyle hayat bulduğu yağmur ile görevli olan melektir.

İsrafil ise yaratıkların ölümlerinden sonra tekrar kendisiyle hayat bulacakları Sur’da üfürmekle görevli olan melektir.

O halde melekler Allah’ın yarattıkları arasında ve emri hususunda elçilik yaparlar. Kendisi ile kulları arasında elçidirler. Onlar, O’nun nezdinden aldıkları emir ile kainatın herbir yerine inerler ve ilahi emirlerle O’na yükselirler. Artık "gökler onlardan dolayı gıcırdamaktadır. Gıcırdamak ta onun hakkıdır, çünkü Allah için kıyamda, yahut ruku’da ya da secde de duran bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık bir yer dahi yoktur."[10] Hergün yetmişbin melek el-Beytu’l-Ma’mur’a girerler ve tekrar bir daha oraya girmek için onlara sıra gelmez.[11]

 

Meleklerden ve Mertebelerinden Söz Eden Buyruklar

 

Kur’ân-ı Kerîm, meleklerden, çeşitlerinden ve mertebelerinden söz eden buyruklarla dolup taşmaktadır. Kimi zaman Yüce Allah onları kendi adı ile birlikte zikreder. Onların salavât getirmelerini, kendisinin salavâtıyla beraber anar ve onların şereflerine işaret etmek istediği yerlerde o melekleri kendisine izafe eder.

Bazen onların 'Arş’ın etrafında dolup taştıklarını, 'Arş’ı taşıdıklarını söz konusu eder ve günahlardan uzak olduklarını bildirir.

Bazen ikram ve kerem sıfatlarıyla yakınlaştırılmış olmakla ve yücelikle nitelendirir. Tertemiz olmakla, güçlü ve ihlas’la Allah’a ibadet etmekle vasfeder. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların herbiri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı." (el-Bakara, 2/285); "Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler de, ilim sahipleri de (buna iman ettiler.)" (Al-i İmran, 3/18); "O sizi karanlıklardan nura çıkarmak için, size salat getirendir, melekler de." (el-Ahzab, 33/43); "Şu 'Arş’ı yüklenenler ve etrafında (tavafta) bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler, mü’minlere de mağfiret dilerler." (el-Mu’min, 40/7); "Melekleri de 'Arş’ın etrafını kuşatmış görürsün, Rablerini hamd ile tesbih ederler." (ez-Zumer, 39/75); "Bilakis onlar mükerrem kullardır." (el-Enbiya, 21/26); "Şüphe yok ki Rabbin nezdindekiler O’na ibadet etmekten asla büyüklenmezler, O’nu tesbih ederler ve yalnız O’na secde ederler." (el-A’raf, 7/206); "Şâyet büyüklenmek isterlerse Rabbinin yanında bulunanlar hiç usanmadan O’nu gece ve gündüz tesbih eder, dururlar." (Fussilet, 41/38); "Çok şerefli yazıcılar vardır." (el-İnfitar, 82/11); "Emrine itaatkâr, oldukça değerli (melekler)." (Abese, 80/16); "Mukarreb olan (melek)ler O’nu müşahede ederler." (el-Mutaffifin, 83/21); "Onlar (itaatin dışına çıkmış şeytanlar) Mele-i a’lâ’yı dinleyemezler." (es-Saffat, 37/8)

Nebevî hadisler de aynı şekilde meleklerden söz eden ifadelerle dolup taşmaktadır. İşte bundan dolayı meleklere iman etmek, imanın esaslarını teşkil eden beş esastan birisi olmuştur.

 

Nebi ve Rasûllere İman Etmek

 

Nebilere ve rasûllere gelince, Yüce Allah’ın kitab-ı kerîm’inde ismini verdiği rasûllere iman etmekle yükümlüyüz. Ayrıca sayılarını ve isimlerini, kendilerini gönderen Yüce Allah’ın dışında hiçbir kimsenin bilmediği, bunların dışında bir çok rasûller ve nebî’ler gönderdiğine de iman etmekle yükümlüyüz.

Bunların hepsine icmalî olarak iman etmeliyiz. Çünkü peygamberlerin sayıları hususunda herhangi bir nass gelmiş değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de, kıssalarını sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik.)" (en-Nisâ, 4/164); "Andolsun Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminin de kıssalarını sana anlatmadık." (el-Mu’min, 40/78)

Bize düşen ise onların Yüce Allah’ın kendilerine emrettiği şekilde kendileri ile gönderilen mesajların tamamını tebliğ ettiklerine ve onların bunu kendilerine peygamber olarak gönderildikleri herhangi bir kimsenin bilmemek iddiasında bulunamayacağı ve ona muhalefet etmesinin de helal olamayacağı bir şekilde açık ve seçik beyan ettiklerine iman etmekle yükümlüyüz.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Peygamberler üzerinde apaçık tebliğden başka bir görev var mı?" (en-Nahl, 16/35); "Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak açıkça bir tebliğden ibarettir." (en-Nahl, 16/82); "O’na itaat ederseniz, hidayet bulursunuz. Peygambere düşen de ancak apaçık tebliğdir." (en-Nur, 24/54); "Peygambere de itaat edin, eğer yüz çevirirseniz peygamberimize düşen ancak apaçık tebliğdir." (et-Teğabun, 64/12)

 

Ulu’l-Azm Peygamberler

 

Ulu’l-Azm rasûllere gelince; bu hususta farklı görüşler vardır. Bunların en güzeli el-Bağavî ve başkalarının İbn Abbas ve Katade’den naklettikleri şu görüştür: Bunlar Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed -Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun-dir. İbn Abbas dedi ki: Bunlar Yüce Allah’ın şu buyruklarında sözü edilen peygamberlerdir: "Hani Biz peygamberlerden senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan ahidlerini almıştık." (el-Ahzab, 33/7); "O, ‘dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin’ diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi size de şeriat yaptı." (eş-Şura, 42/13)

Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e iman etmeye gelince, bu onu tasdik etmektir. Onun getirmiş olduğu şer’î hükümlere icmalen ve tafsilen tabi olmaktır.

 

Kitaplara İman

 

Peygamberlere indirilmiş kitaplara imana gelince, Yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîm’inde ismen zikrettiği Tevrat, İncil ve Zebur’a iman ederiz. Bizler Yüce Allah’ın bunların dışında çeşitli peygamberlere indirmiş olduğu başka kitaplarının olduğunu da iman ederiz. Bunların isim ve sayılarını Allah’tan başkası bilemez.

Kur’ân’a iman etmeye gelince, bu da onu ikrar ve kabul etmektir, içindeki hükümlere tabi olmaktır. Bu ise Kur’ân’ın dışındaki kitaplara iman etmeye ek bir özelliktir. Bizler Allah’ın peygamberlerine indirilmiş olan kitapların Allah tarafından geldiğine, onların hak olduklarına, bir hidayet, bir nur, bir beyan ve bir şifa olduklarına iman etmekle yükümlüyüz.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Deyin ki: ‘Biz Allah’a ve bize indirilene... ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik.’" (el-Bakara, 2/136); "Elif, Lam, Mim. Allah (O’dur ki) O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Diridir ve kayyumdur, O sana kitabı hak ile ondan öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. Tevrat, İncil’i de indirdi... Furkan’ı da indirdi." (Al-i İmran, 3/1-4); "O peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti." (el-Bakara, 2/285); "Hala onlar Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkasından gelseydi, elbette içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı." (en-Nisa, 4/82) ve buna benzer Yüce Allah’ın bu kitapları kelam’ı olarak indirmiş olduğuna ve bunların kendi katından indirilmiş olduğuna delil teşkil eden bir çok âyet-i kerîme daha.

Bu buyruklarda hem kelam sıfatı, hem de uluvv (yükseklik, yücelik) sıfatı isbat edilmektedir.

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdeleyici ve korkutucular olmak üzere gönderdi, beraberlerinde... hak ile kitabı da indirdi." (el-Bakara, 2/213); "Halbuki o hiç şüphesiz pek aziz (güçlü) bir kitaptır. Önünden de, arkasından batıl ona erişemez. (Çünkü o) hikmeti sonsuz, her hamde layık olan tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/41-42); "Kendilerine ilim verilenler bilirler ki: Rabbinden sana indirilen hakkın ta kendisidir." (Sebe’, 34/6); "Ey insanlar: Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler için de bir hidayet ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 10/57); "De ki: ‘O iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır." (Fussilet, 41/44); "O halde Allah’a, O’nun peygamberlerine ve indirdiğimiz nur’a (Kur’ân’a) iman edin." (et-Teğabun, 64/8)

Buna benzer buyruklar Kur’ân-ı Kerîm’de oldukça çoktur.

 

"Biz kıblemiz ehlini, Peygamber -Sallallahü aleyhi ve sellem-in getirdiklerini itiraf edenler olarak kaldıkları, söylediği ve haber verdiği herşeyi tasdik ettikleri sürece müslümanlar ve mü’minler olarak adlandırırız."

 

Ehl-i Kıble

 

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kim bizim kıldığımız namazı (aynen) kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse işte müslüman odur. Bizim lehimize olan onun da lehinedir, bizim yükümlülüğümüz aynen onun için de söz konusudur."[12]

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle İslam ile imanın bir olduğuna, müslüman olan bir kimsenin helal görmediği sürece herhangi bir günahı işlediğinden ötürü İslamın dışına çıkmayacağına işaret etmektedir.

"Kıblemiz ehli" ifadesinden kasıt da müslüman olmak iddiasında bulunan ve kıbleye yönelen kimselerdir. İsterse çeşitli hevâlara (yanlış fırkalara) mensup kimselerden yahut ta masiyet işleyenlerden olsun. Elverir ki rasûlün getirdiklerinden herhangi bir şeyi yalanlamasın. İleride Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-; "Bizler kıble ehlinden herhangi bir kimseyi helal görmediği sürece herhangi bir günah dolayısıyla tekfir etmeyiz" sözleri ile "İslam ve iman aynı şeydir. İman ehli imanın aslı hususunda biribirlerine eşittirler" sözleri açıklanırken bu iki hususa dair daha geniş açıklamalar da gelecektir.

 

"Allah’ın zatı hakkında ileri geri konuşmayız, Allah’ın dini hakkında da tartışmalara girmeyiz."

 

Allah Hakkında İleri Geri Konuşmak Ve Dini Hakkında Tartışmak

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- burada kelam’cıların batıl sözlerinden uzak durmaya, onların sahip oldukları bilginin yerilen türden olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar bilgisizce ve kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Yüce Allah hakkında konuşmaktadırlar: "Onlar ancak zanna ve nefislerin hevâsına uyarlar. Halbuki andolsun ki Rablerinden kendilerine hidayet gelmiştir." (en-Necm, 53/23)

Ebu Hanife -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-den şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah’ın zatı hakkında hiçbir kimsenin bir söz söylememesi gerekir. Aksine O’nu kendi zatını vasfettiği şekilde nitelendirmelidir.

"Allah’ın dini hususunda tartışmaya girişmeyiz" sözleri şudemektir: Bizler hevâ ehlinin şüphelerini öne sürerek, hak ehli ile -onları tartışmalara sokmak ve o tartışmalara yönlendirmek maksadıyla- tartışmayız. Çünkü bu bir anlamda batıl’a çağırmak, hakkı karıştırmak ve İslam dinini ifsad etmektir.

 

"Kur’ân hakkında mücadele etmez, onun âlemlerin Rabbinin kelamı olduğuna tanıklık ederiz. Onu er-Ruhu’l-Emin indirmiştir, Rasûllerin efendisi Muhammed -Sallallahü aleyhi ve sellem-e öğretmiştir. O, Yüce Allah’ın kelâmıdır, yaratıkların hiçbir sözü ona denk olamaz. Onun mahluk olduğunu söylemeyiz, müslüman cemaate muhalefet etmeyiz."

 

Kur’ân Hakkında Tartışmanın Yasaklanışı

 

Kendisi "Kur’ân hakkında mücadele etmeyiz" sözleri ile şunu kastetmiş olabilir: Bizler sapıkların Kur’ân hakkında söz söyleyip, anlaşmazlığa düştükleri gibi ve hakkı bertaraf etmek maksadıyla batıl’ı öne sürerek tartıştıkları gibi tartışmayız. Aksine biz şöyle deriz: "O âlemlerin Rabbinin sözüdür, onu Ruhu’l-Emin indirmiştir..."

Şunu da kastetmiş olabilir: Bizler sağlam senetlerle sabit kıraatler hakkında tartışmaya girişmeyiz. Bunun yerine Kur’ân-ı Kerîm’i sabit olmuş ve sahih yolla gelmiş bütün rivayetlerle okuyabiliriz.

Her iki mana da haktır. İkinci anlamın doğruluğuna da Abdullah b. Mes’ud -Radıyallahu anh-dan gelen şu rivayet tanıklık etmektedir: Ben bir adamın Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetini Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den işittiğim okuyuşun hilâfına okuduğunu duydum. Onu elinden tutup Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e götürdüm ve ona bu durumu anlattım. Yüzünden bundan hoşlanmadığını tesbit ettim. Şöyle buyurdu: "İkiniz de güzel okudunuz, ihtilâfa düşmeyiniz. Sizden öncekiler ihtilâfa düştüler de helâk oldular."[13]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-, ihtilâf edip anlaşmazlığa düşenlerin her birisinin diğerinin sahip olduğu hakkı inkâr etmesi anlamındaki ihtilâfı yasaklamıştır. Çünkü o buyruğu okuyanların herbirisinin okuyuşu güzeldi. Bu tür ihtilafı yasaklamasına gerekçe olarak da bizden öncekilerin anlaşmazlığa düşüp, helâk olmalarını göstermiştir. Bundan dolayı Huzeyfe -Radıyallahu anh-, Osman -Radıyallahu anh-a şöyle demişti: Bu ümmeti yetiş, kendilerinden önceki ümmetlerin ihtilâfa düştükleri gibi ihtilâfa düşmesinler.[14]

Bunun üzerine Osman -Radıyallahu anh- da bütün insanları doğru ve uygun şekilde bir kıraat etrafında topladı. Ümmet ise sapıklık üzere bir araya gelip, söz birliği etmekten yana korunmuştur. Yapılan bu işte farz olan bir iş terkedilmediği gibi, haram olan bir iş de işlenmemiştir. Çünkü Kur’ân’ın yedi harf üzere okunması caizdi, vacib değildi. Yüce Allah’tan gelmiş bir ruhsat idi. Onları seçip beğendikleri herhangi bir kıraate uygun olarak okuma tercihini yapmakta serbest bırakmıştı.

Nitekim Kur’ân surelerini tertib ile okumak ve sıralamak onlar için nass ile vacib kılınmış bir şey değildir. Bundan dolayı Abdullah b. Mes’ud’un Mushaf’ının tertibi, Osman -Radıyallahu anh-ın emriyle tertib edilen Mushaf’ın tertibinden farklı idi. Başkalarının Mushaf’ı da bu şekildeydi. Surelerinin âyetlerinin tertibine gelince, bu nass ile tesbit edilmiş bir tertibdir.

Surelerden farklı olarak bir âyeti öne almak, bir başkasını geriye bırakmak yetkileri yoktu.

Ashab-ı Kiram ümmetin tefrikaya düşüp ihtilâf edeceklerini görünce eğer belli bir kıraat etrafında toplanmayacak olurlarsa biribirleriyle savaşacaklarını tesbit edince, Ashab-ı Kiram onları belli bir kıraat etrafında bir araya getirip, topladılar. Selef’e mensub ilim adamı ve kıraat alimlerinin büyük çoğunluğunun görüşü budur. Bu açıklamayı İbn Cerir[15] ve başkaları yapmıştır.

"Biz onun âlemlerin Rabbinin kelâmı olduğuna tanıklık ederiz" sözleri ile ilgili açıklamalar bundan önce geçen": Ve şüphesiz Kur’ân Allah’ın kelam’ıdır. Söz olarak ve keyfiyetsiz bir şekilde O’ndan geldi..." sözleri açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

Tahavî'nin: "Onu Ruhu’l-Emin indirmiştir" sözlerinde kasıt Cibril -Aleyhisselam-dır. Ona "ruh" adının verilmesi, kalplere hayat veren vahyi insanlar arasından rasûllere taşıyanın o oluşundan dolayıdır. O emindir, hem de gerçekten ve tam anlamıyla bir emin’dir. Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onu Ruhu’l-Emin indirdi. Uyarıcılardan olasın diye kalbin üzere, apaçık bir Arapça ile." (eş-Şuara, 26/193-195); "Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin (getirdiği) sözüdür. Büyük bir güç sahibi, 'Arş’ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevki sahibi olan elçinin sözü hem orada kendisine itaat edilendir, oldukça emindir." (et-Tekvir, 81/19-21)

Buradaki buyruklar Cibril -Aleyhisselam-ın vasfı ile ilgilidir. Ancak: "Muhakkak ki o şerefli bir elçinin (okuduğu) sözüdür. O bir şair sözü de değildir." (el-Hakka, 69/40-41) buyruklarından farklıdır, çünkü burada geçen "elçi: rasûl"den kasıt, Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-dir.

"Onu Rasûllerin efendisine öğretmiştir" ifadesi açıkça Cibril’in Kur’ân’ı Peygamber efendimize öğrettiğini ifade etmektedir. Bu sözleriyle Karmati’lerin ve onların dışındaki çeşitli fırkaların "peygamber Kur’ân’ı kendi nefsinde bir ilham olarak tasavvur etmiştir" şeklindeki vehmi kanaatlerini çürütmek kastıyla dile getirmiştir.

"Onun mahluk olduğunu söylemez ve müslüman cemaate muhalefet etmeyiz" sözlerinde de Kur’ân-ı Kerîm’in mahluk olduğunu söyleyenlerin müslüman cemaate muhalefet ettiklerine dikkat çekmektedir. Ümmetin selef’inin tamamı Kur’ân-ı Kerîm’in mahluk olmayıp, hakikat manasıyla Allah’ın kelamı olduğunu ittifakla kabul etmektedirler.

Hatta onun "ve biz müslüman cemaate muhalefet etmeyiz" sözleri mutlak olarak kabul edilir yani bizler müslüman cemaatin üzerinde ittifak etmiş olduğu bütün hususlarda onlara muhalefet etmeyiz, çünkü müslüman cemaate muhalefet etmek bir haktan sapıştır, bir delalettir ve bir bid’attir.

 

"Kıble ehlinden hiçbir kimseyi bir günah sebebiyle -helâl kabul etmediği sürece- tekfir etmez ve: İman ile birlikte günah işleyene günahı zarar vermez, demeyiz."

 

Tekfir Meselesi

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- "Kıble Ehli" ifadesiyle daha önce "biz kıblemiz ehline, müslümanlar ve mü’minler deriz" sözlerinde anılan kimseleri kastetmektedir. Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle ne olursa olsun herbir günah sebebiyle günahkârı tekfir eden Haricilerin kanaatlerinin reddine işaret etmektedir.

Şunu bilelim ki tekfir edip etmemek meselesi fitne ve mihnetin pek büyük olduğu bir bahistir. Burada çokça tefrikaya düşülmüş, hevâlar ve görüşler farklılaşmıştır. Tarafların konu ile ilgili delilleri birbiriyle çatışmaktadır.

Allah’ın rasûlü ile göndermiş olduğu hatta gerçek anlamda ya da kendi kanaatlerine göre muhalefet eden değişik görüş ve bozuk inanca sahip kesimlerin tekfiri hususunda insanlar iki uç nokta ile orta yoldadırlar. Bu konuda da tıpkı amelî büyük günah işleyenlerin tekfiri hususundaki ihtilaf gibi ihtilâf etmişlerdir.

Bir kesim: Biz kıble ehline mensup hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz deyip genel olarak tekfir’i kabul etmemektedir. Bununla birlikte Kıble Ehli arasında münafıklar da vardır ve onlar arasında Kitabı, sünneti ve icmaı yahudi ve hristiyanlardan daha ileri derecede inkâr eden daha şiddetli kâfirler vardır. Onlar arasında imkan bulduğu takdirde, bu küfürlerini kısmen açığa vuranlar da bulunur. Buna rağmen onlar kelime-i şehadet’i söylediklerini de izhar ederler.

Yine müslümanlar arasında görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın kabul edilen bir gerçek de şudur: Kişi açık ve mütevatir farzları, açık ve mütevatir haramları ve buna benzer kat’î hükümleri açıktan açığa inkâr edecek olursa tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse kabul edilir, aksi takdirde kâfir ve mürted olarak öldürülür. Münafıklık ve mürted’lik ise bid’at ve günah işleyen kimseler arasında bulunma ihtimali yüksektir.

Nitekim el-Hallâl "es-Sünne" adlı eserinde senedini kaydederek Muhammed b. Sîrin’in şöyle dediğini zikretmektedir: İnsanlar arasında en çabuk irtidad edenler, hevâlarının peşinden giden kimselerdir. Onun görüşüne göre şu âyet-i kerîme bu gibi kimseler hakkında inmiştir: "Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar kendilerinden yüz çevir..." (el-En’âm, 6/68)

İşte bu sebebten dolayı önder ilim adamlarından pek çok kimse mutlak olarak bizler hiçbir günah sebebiyle kimseyi tekfir etmeyiz, demekten kaçınmış, bunun yerine şöyle demek yolunu tercih etmişlerdir: Biz Haricilerin yaptıkları gibi her günah sebebiyle, günahkarları tekfir etmeyiz.

Umumi nefy ile umumun nefyi arasında ise fark vardır. Yapılması gereken ise her günah dolayısıyla tekfir eden haricilerin sözlerinin aksine umumu nefyetmektir. İşte -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- Tahâvî bu ifadelerinde "helal görmedikçe" sözü ile bundan dolayı bir kayıt getirmiştir.

Tahâvî’nin: "Bununla birlikte bizler iman ile birlikte hiçbir günah, işleyenine zarar vermez... demeyiz" sözlerine gelince, o bu sözleriyle Mürcie’nin kanaatlerini reddetmektedir. Çünkü onlar: Küfür ile beraber hiçbir itaatın faydası olmadığı gibi, iman ile birlikte hiçbir günahın da zararı olmaz demektedirler.

İşte bunlar (Mürcie) bir tarafta, Hariciler ise bir taraftadırlar. Hariciler de biz her günah yahut ta büyük her günah dolayısıyla müslümanın kâfir olduğuna hükmederiz, derler. Büyük günah dolayısıyla imanı boşa çıkar ve beraberinde iman namına birşey kalmaz, diyen Mutezile de aynı kanaati paylaşmaktadır. Ancak Hariciler imandan çıkan küfre girer derken, Mutezile imandan çıkar ancak küfre girmez. İşte, el-Menziletu Beyne’l-Menzileteyn (iman ile küfür arası) bu demektir. Onlar imandan çıktığını söylemekle böyle bir kimsenin cehennemde ebedi kalacağını da söylemiş olmaktadırlar.

Kelam, fıkıh ve hadis ehlinin pek çoğu ameller ile ilgili olarak bu kanaati paylaşmamaktadırlar. Ancak onlar bid’at özelliğini taşıyan, itikadî meselelerde -bu görüşlerin sahipleri te’vilci olsalar dahi- şöyle derler: Bu görüşe sahip herkes kâfir olur.

Onlar bunu söylerken hata eden müçtehid ile başkası arasında da fark gözetmezler. Ya da bu kesimlere mensup olanlar bid’atçı olan herkesin kâfir olduğunu da söylerler.

Ancak böyleleri umumi isbat hususunda pek büyük bir durumla karşı karşıya kalırlar. Çünkü mütevatir nasslar açıkça şunu göstermektedir.:Kalbinde zerre kadar imandan eser bulunan herkes cehennem ateşinden çıkacaktır. İşte bu delilleri kabul eden vaadedici nasslar berikilerin delil olarak ileri sürdükleri tehdit edici nasslarla çatışmaktadır.

Burada maksat şudur: Bid’atler bu türdendirler. Kişi zahiren ve batınen mü’min olmakla birlikte ya içtihad ederek yahut kusurlu davranıp günaha girmek suretiyle hataya düştüğü bir te’vilde bulunur. Böyle bir kimse hakkında sırf bundan ötürü imanı boşa çıkmıştır, denilemez. Ancak buna (küfrüne) dair şer’î bir delilin bulunması hali müstesnadır.

Hatta bu tür iddia Hariciler’le Mutezili’lerin görüşleri türündendir. Bizler bununla birlikte böyle bir kimse kâfir olmaz da demeyiz. Aksine adil olan yol orta ve mutedil olan yoldur. O da şudur: Allah Rasûlünün sabit olduğunu belirttiği bir hususu nefyetmeyi yahut nefyettiği hususu sabit kabul etmeyi yahut yasakladığını emri ya da emrettiği hususu yasaklamayı ihtiva eden batıl bid’at ve haram olan görüşler ile ilgili olarak hak olan ne ise o söylenir ve nassların bu hususta delalet ettiği tehdit ne ise o tesbit edilir. Bunların da küfür olduğu beyan edilir ve: Bu (peygamberin bildirdiklerinin tam aksini belirten) görüşleri kabul eden kâfirdir denilir ve benzeri şeyler söylenir. Tıpkı can ve mal hususlarında zulmün söz konusu olduğu hallerde tehdidin söz konusu edildiği gibi.

Diğer taraftan ehl-i sünnetin meşhur bir çok ilim adamı Kur’ân-ı Kerîm’in yaratılmış olduğunu, Allah’ın âhirette görülmeyeceğini, Allah’ın eşya’yı meydana gelmeden önce bilmeyeceğini söyleyenlerin kâfir olduğunu belirtmişlerdir. Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan şöyle dediği nakledilmiştir: Bir süre Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ile tartıştım, sonunda ikimiz şu kanaate vardık: Kur’ân yaratılmıştır, diyen kimse kâfirdir.[16]

 

Belli Bir Kimsenin Tekfir’i

 

Belli kimsenin tekfir edilmesine gelince, şâyet: Siz o kimsenin tehdide maruz kalan kimselerden olduğuna ve kâfir olduğuna şahidlik eder misiniz? diye sorulacak olursa, böyle bir kimse hakkında ancak şahitliğin yapılabileceği belli bir husus bulunması halinde şahitlik ederiz. Çünkü muayyen bir kimseye Yüce Allah’ın mağfiret etmeyip ona merhamet etmeyeceğine, aksine onu cehennemde ebediyyen bırakacağına dair şahitlikte bulunmak, haddi aşmanın en büyük bir şeklidir. Çünkü böyle bir hüküm kâfir olarak ölenin, ölümden sonraki hükmüdür.

Bundan dolayı Ebu Davud Sünen’inde Edeb bölümünde: "Bağyin yasaklanışı bahsi" diye bir başlık açmış ve bu başlık altında Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan gelen şu rivayeti kaydetmiştir: Ben Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "İsrailoğulları arasında kardeş olmuş iki kişi vardı. Onlardan birisi günah işlerdi, diğeri ise olanca gayretiyle ibadet ederdi. Gayretle ibadet eden kişi diğerini sürekli günah üzere görür dururdu. Ona bu işten vazgeç, derdi. Yine bir gün bir günah işlemekte olduğunu gördü ve ona: Vazgeç, dediği halde bu sefer adam: Beni Rabbimle başbaşa bırak, sen benim üzerime bir bekçi mi gönderildin? Bu sefer öbürü şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, Allah sana mağfiret etmeyecektir yahut ta seni cennete sokmayacaktır. Yüce Allah ruhlarını kabzetti, her ikisi de âlemlerin Rabbinin huzurunda bir araya geldiler. Gayretle ibadet eden bu kimseye: Sen Beni biliyor muydun, yoksa sen Benim elimde bulunana kadir miydin? Günah işleyene de: Haydi git rahmetimle cennete gir, dedi. İbadet eden kimse hakkında da: Bunu alın cehenneme götürün, diye buyurdu. Ebu Hureyre dedi ki: Nefsim elinde olana yemin olsun ki o dünyasını da ahiretini de mahveden bir söz söylemişti." Bu hasen bir hadistir.[17]

Çünkü muayyen şahsın hata eden, günahı bağışlanmış bir müctehid olması mümkün olabildiği gibi, elindeki nassların dışında bulunan bir takım nassların kendisine ulaşmamış kimselerden olması da mümkündür. Onun pek büyük bir imanı ve Allah’ın rahmetine mazhar olmasını gerektiren bir çok iyilikleri de bulunabilir. Nitekim Yüce Allah: "Ölecek olursam (beni yakınız) ve öğütünüz, sonra külümü savurunuz" diyen kimseye de mağfirette bulunmuştur. Allah’ın buna mağfiret etmesinin sebebi onun sahip olduğu Allah korkusu idi.[18] O bununla birlikte Yüce Allah’ın tekrar kendisinin azalarını bir araya getirip yeniden dirilteceğine kadir olmayacağını zannediyor yahut bu hususta şüphe ediyordu. Ancak onun ahiret hakkındaki bu belirgin olmayan kanaati böyle bir kimseyi bizim dünya hayatında -onu bid’atinden engellemek ve tevbe etmesini istemek maksadıyla- cezalandırmamıza mani değildir.

Diğer taraftan herhangi bir söz bizatihi küfür ise; bu söz küfürdür denilir. O sözü söyleyen kimsenin kâfir olması ise bir takım şartların bulunmasına ve bir takım engellerin olmamasına bağlıdır. Bunların bu şekilde olabilmesi ise ancak o kimsenin münafık ve zındık olması halindedir. Müslüman olduğunu açığa vuran kıble ehlinden herhangi bir kimsenin kâfir olması ancak münafık ve zındık olması halinde düşünülebilir.

Yüce Allah’ın Kitabı da bunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Allah insanları üç kısma ayırmıştır. Bir kısım müşriklerden ve kitap ehlinden olan kâfirlerdir, bunlar şehadet kelimesini ikrar ve kabul etmezler. Bir kısım içte de, dışta da mü’min olanlardır, üçüncü kısım ise zahiren imanı ikrar edip, batınen kabul etmeyenlerdir.

İşte bu üç kısım el-Bakara suresinin baş tarafında söz konusu edilmiştir. Bizzat kâfir olmakla birlikte şehadet kelimesini ikrar eden kimse, ancak zındık olur. Zındık da münafığın ta kendisidir.

İşte burada her iki kesimin de yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. İçten içe bid’at olan bir görüşü kabul eden herkesin kâfir olduğunu söyleyen kimse, batınen münafık olmayan bir takım kimselerin de kâfir olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Bu gibi kimseler halbuki batında Allah’ı ve Rasûlünü severler. Allah’a ve Rasûlüne -günahkâr olsalar dahi- iman ederler.

Nitekim Sahih-i Buharî’de sabit olan rivayete göre Ömer -Radıyallahu anh-ın azadlısı Eslem ondan şunu rivayet etmektedir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- döneminde Abdullah adında bir adam vardı. Bu kimsenin lakabı (eşşek anlamına): Himar idi. Bu Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i güldürürdü. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- de içki içtiğinden dolayı ona sopa cezası vurmuştu. Yine bir gün getirildi, tekrar peygamber ona sopa vurulmasını emretti. Orada bulunanlardan birisi: Allah’ım ona lanet et, bu adam (bundan dolayı) ne kadar da çok buraya getiriliyor, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Hayır, ona lanet etme; çünkü o Allah’ı ve Rasûlünü seven birisidir."[19]

İşte bu pek çok taife ve ilim ve din önderleri hakkında kesin olarak bilinen bir husustur. Buna rağmen bunlar Cehmiye, Mürcie, Kaderiye, Şia ya da Harici’lerin bir takım görüşlerini de kabul edebilmektedirler. Fakat ilim ve dinde imam olan kimseler bütünüyle bu bid’ati işlememektedirler. Aksine bunun sadece bir bölümünü işlemektedirler.

Bid’at ehlinin kusurlarından birisi de biribirlerini tekfir etmeleridir. İlim ehlinin övülmeye değer özelliklerinden birisi de; onların hata ettiklerini söylemekle birlikte tekfir’e yanaşmamalarıdır.

 

Bazı Nass’larda Bir Takım Günahlara "Küfür" Denilmesinin Açıklaması

 

Burada Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- sözleri ile ilgili olarak açıklanması gereken bir husus vardır. O da şudur: Şari’ bir takım günahları "küfür" diye adlandırmıştır. Mesela, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler onlar kâfirlerin ta kendileridir." (el-Maide, 5/44)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Müslümana sövmek fasıklıktır. Onunla (öldürmek kastıyla) çarpışmak da küfürdür." Bu hadisi İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- rivayet etmiş, Buharî ve Müslim’de kitaplarında ittifakla kaydetmişlerdir.[20]

Yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Benden sonra biriniz diğerinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz."[21]; "Bir adam kardeşine Ey kâfir! diyecek olursa, onlardan birisi bu ünvanı alır."[22] Bu iki hadis de İbn Ömer -Radıyallahu anh-dan gelmekte olup Buharî ve Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmişlerdir.

Yine Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Dört husus vardır ki bunlar kimde bulunursa o halis münafık olur. Bunlardan birisine sahip olan kimsede de onu terkedinceye kadar münafıklık özelliklerinden birisi bulunur: Konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, ahdettiği vakit yerine getirmez ve tartışırsa haddi aşar." Abdullah b. Amr -Radıyallahu anh- yoluyla gelen bu hadis de Buharî ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.[23]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bir başka hadiste şöyle buyurmaktadır: "Zina eden, zina ettiği vakit mü’min olarak zina etmez. Hırsızlık yapan, hırsızlık yaptığında mü’min olarak hırsızlık yapmaz. İçki içen, içki içtiğinde mü’min olarak içmez. Bundan sonra da tevbe arz olunur."[24]

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Müslüman ile küfür arasındaki sınır namazı terketmektir." Bu hadisi de Müslim, Câbir -Radıyallahu anh- yoluyla gelen rivayetle kaydetmektedir.[25]

Peygamber buyuruyor ki: "Kim bir kâhine gider de onu tasdik ederse yahut bir kadına arkadan yaklaşırsa Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e indirilene küfretmiş olur."[26] Bir başka hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Allah’tan başkasının adı ile yemin eden küfretmiş olur." Bu lafzıyla bu hadisi Hakim rivayet etmiştir.[27]

Bir diğer hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Ümmetim arasında iki hususiyet vardır ki bunlar küfürdür: Neseb’lere dil uzatmak ve ölüye ağıt yakmak."[28] ve buna benzer daha bir çok nass.

Buna verilecek cevaba gelince; Ehl-i sünnetin tümü büyük günah işleyen kimsenin -Hariciler gibi- bütünüyle dinden çıkartacak şekilde kâfir olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü kişiyi dinden çıkartacak şekilde kâfir olursa, o takdirde her durumda öldürülmesi gereken bir mürted olur. Kısas hakkına sahip kimsenin, onu affetmesi de kabul edilmez. Zina, hırsızlık ve içki içmek hallerinde de hadlerin uygulanması diye bir şey söz konusu olmaz. Ancak böyle bir görüşün batıl ve fasit olduğu İslam dininin ihtiva ettiği hükümlerden kesin olarak bilinmektedir.

Yine ehl-i sünnet ittifakla şunu kabul ederler: Büyük günah işleyen bir kimse Mutezile’nin dediği gibi iman ve islam’dan çıkmaz küfre de girmez, kâfirlerle birlikte cehennemde ebedi kalmayı da hakketmez. Çünkü Mutezile’nin de bu husustaki görüşü batıldır. Zira Yüce Allah büyük günah işleyen kimseleri mü’minler arasında saymıştır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı... fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık örfe uyarak istesin..." (el-Bakara, 2/178) Görüldüğü gibi burada katili iman edenler arasından çıkartmamış, onu kısas talep etme hakkına sahip olan kimsenin kardeşi olarak nitelendirmiştir. Burdaki kardeşlikten kasıt ta hiç şüphesiz din kardeşliğidir.

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin... mü’minler ancak kardeştirler, o halde iki kardeşinizin arasını düzeltin." (el-Hucurat, 49/9-10)

Kitap ve sünnetin nassları ile icma, zina eden, hırsızlık yapan, zina iftirasında bulunan kimsenin öldürülmeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis bunlara had uygulanır. Bu da bu günahları işleyen kimselerin mürted olmadıklarının delilidir.

Sahih(i Buharî) de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Her kimin yanında bir dünya malı yahut bir şey dolayısı ile bir haksızlık bulunmakta ise dirhem ve dinar’ın bulunmayacağı bir vakit gelmeden önce bugün o kimseden helallık dilesin. (Çünkü o gün haksızlık yapanın) şayet salih bir ameli varsa yaptığı haksızlık kadarıyla ondan alınır. Eğer hasenâtı yoksa bu sefer haksızlık yaptığı kimsenin kötülüklerinden alınır, ona bırakılır, sonra da cehenneme atılır."[29]

Bununla zalim bir kimsenin bir takım hasenatının bulunduğu ve mazlum’un hakkını o hasenattan alacağı sabit olmaktadır.

Aynı şekilde Sahih(i Müslim) de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Siz kendi aranızda müflis diye kime dersiniz, onlar: Aramızda müflis dirhemi, dinarı bulunmayan kimsedir. Şöyle buyurdu: Müflis Kıyamet günü dağlar gibi iyilikleri olduğu halde gelip de şuna sövmüş, ötekinin malını almış, berikinin kanını akıtmış, bir diğerine iftirada bulunmuş, ötekini döğmüş olarak gelen bundan dolayı da onun iyiliklerinden (öbürünün lehine) eksiltilip, yine onun iyiliklerinden (başkasının hakkı karşılığında) alınan kimselerdir. Nihayet iyilikleri üzerindeki haklar bitmeden tükenecek olursa, öbürlerinin günahlarından alınır, onun üzerine bırakılır, sonra da cehenneme atılır." Bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.[30]

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir." (Hud, 11/114) İşte bu şuna delildir: Mü’min kimse kötülük işlemekle birlikte o günahlarını silecek iyilikler de yapar.

Burada ahiretteki hüküm itibariyle Mutezile’nin görüşü Harici’lerinkine uygundur. Onlar da büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedi kalacağını kabul etmektedirler. Ancak Hariciler büyük günah işleyene kâfir deriz derken, Mutezile biz buna fasık deriz, demektedirler. Aralarındaki görüş ayrılığı sadece lafızdadır.

Ehl-i sünnet de büyük günah işleyen kimsenin o günah hakkındaki tehdidi -bu hususta varid olmuş nasslar’da olduğu üzere- hakkettiğini ittifakla kabul ederler. Yoksa Mürcie’nin belirttiği gibi iman ile birlikte hiçbir günahın zararı yoktur, küfür ile birlikte de hiçbir itaatın faydası yoktur demezler. Mürcie’nin delil diye kullandığı vaad nassları ile Hariciler’le Mutezile’nin delil olarak kullandıkları vaid (tehdit) nassları bir araya getirilecek olursa, her iki görüşün de yanlışlığı ortaya çıkar. Bu kesimlerin sözlerinde hiçbir fayda yoktur. Tek fayda, her bir kesimin açıklamasından, karşı görüşü savunan diğer kesimin izlediği yolun yanlışlığını açıkça anlayabiliyor olmamızdır.

 

Bir Takım Ameller Hakkında Küfür Lafzını Kullanmak Lafzi Bir İhtilaftan İbarettir

 

Ehl-i sünnet arasında bu hususta ittifak bulunmakla birlikte bir yanlışlık doğurmayacak şekilde kendi aralarında lafzi bir ayrılık içerisindedirler. O da şudur: Küfrün mertebeleri var mıdır, bir küfür diğerine göre daha aşağıda olabilir mi? Nitekim imanın da mertebeleri var mıdır? Bir iman diğerine göre daha aşağıda olabilir mi, hususunda da görüş ayrılıkları vardır.

Bu husustaki görüş ayrılıkları neye iman denileceği hususundaki ayrılıklarından ortaya çıkmıştır. İman söz ve amel olup artar ve eksilir mi, yoksa eksilmez mi?

Ancak kendi aralarında Yüce Allah’ın ve Rasûlünün kâfir diye adlandırdığı kimseye bizim de kâfir diyeceğimizi ittifakla kabul etmektedirler. Zira Yüce Allah, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kimseye kâfir derken az önce sözü edilenlere de Rasûlü kâfir demişken, bizim bu kimseler hakkında kâfir demememiz imkansız bir şeydir.

Ancak iman, söz ve amel’dir, artar ve eksilir diyenler; böyle bir küfür itikadî bir küfür olmayıp amelî bir küfürdür derler ve bunlara göre küfrün çeşitli mertebeleri vardır. Kimi küfür, kimisine göre daha aşağıdadır. Nitekim bunlara göre imanda da aynı durum söz konusudur.

İman tasdik’ten ibarettir. Ameller imanın kapsamı içerisine girmez, küfür de inkar demek olup her ikisi de ne artarlar, ne eksilirler, diyenler ise bu hususta şöyle derler: Bu gibi küfürler hakiki değil, mecazi küfürdür. Çünkü hakiki küfür kişiyi dinden çıkartan küfürdür.

Aynı şekilde bir takım amellere iman adının verilmesi hakkında da bu tür açıklamalarda bulunurlar. Yüce Allah’ın: "Allah sizin imanınızı boşa çıkartacak değildir" (el-Bakara, 2/143) buyruğundaki "iman, beytu’l-makdis’e doğru dönerek kıldıkları namaz" demektir.[31]

Namaza iman adı mecazen verilmiştir. Çünkü namazın sahih olabilmesi imana bağlıdır. Yahutta namaz imanın delili olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Zira namaz, namazı edâ eden kimsenin mü’min olduğuna delildir. İşte bundan dolayı kâfir bizim namaz kıldığımız gibi namaz kılarsa müslüman olduğuna hüküm verilir.

Günahkar kimseler eğer zahiren ve batınen Allah Rasûlünün getirdiklerini ikrar ile kabul ediyorlarsa -onlardan tevâtüren nakledilene göre- tehdide maruz kimseler olduklarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Fakat yanlış görüşler, Haricî ve Mutezile mensupları gibi -bunların cehennemde ebedi kalacaklarını söyleyenlerin görüşleridir. Bundan da daha kötüsü karşılıklı taassubları ve kendi kanaatlerine muhalefet eden kimseler hakkında söylenemeyecek şeyleri söylemeleri, onları kötü bir şekilde ayıplamalarıdır.

Bizler kâfirlerle tartışma halinde bile adaletle emrolunduğumuza, onlarla en güzel yol hangisi ise o şekilde mücadele etmemiz istendiğine göre böyle bir ayrılık dolayısıyla birbirimize karşı nasıl adaletli olmayız? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun. Çünkü o takvaya daha yakın olandır." (el-Maide, 5/8)

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur: Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bazen de küçük ya da büyük bir masiyet olabilir. Küfür olması halinde ya az önce sözü edilen görüşlere göre ya mecazi ya da küçük bir küfür olur. Bu da hükmedenin durumuna göre değişir.

Eğer o Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaatini taşıyorsa, yahut o hükmün Allah’ın hükmü olduğuna kesin inanmakla birlikte onu küçümsüyor ise bu büyük küfürdür.

Şâyet Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farziyetine inanmakla ve o olay ile ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlikte -cezayı hakkettiğini itiraf etmekle beraber- Allah’ın hükmünü terkederse böyle bir kimse asi günahkardır ve buna mecazi küfür yahut küçük küfür ile kâfir olmuş denilir.

Şâyet o muayyen meselede Allah’ın hükmünü -bütün gayretini ortaya koymak ve Allah’ın hükmünü bilmek maksadıyla bütün çabası ile çalışmakla birlikte- bilemeceyek olup da bu hususta hata ederse; böyle bir kimse hata etmiş ve yanılmış bir kimse demektir. İçtihadı dolayısıyla bir ecir alır, hatası da bağışlanır.

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-; "Biz iman ile birlikte hiçbir günahın onu işleyen kimseye zarar vermeyeceğini söylemeyiz" sözünden kasıt, Mürcie’nin kanaatine muhalefeti ortaya koymaktır. Onların bu husustaki şüpheleri daha önceden geçmiş bir takım kimselere de arız olmuştur. Sahabe bu kanaatlerinden vazgeçmedikleri takdirde bu görüşe sahip olanların öldürüleceğini ittifakla kabul etmişlerdir.

Kudame b. Maz’un ve bir topluluk haram kılınmasından sonra içki içmişler ve Yüce Allah’ın: "İman edip, salih amel işleyenlere sakınır, iman eder ve salih amel işledikleri, sonra da sakınıp iman ettikleri, sonra yine sakınıp ihsanda bulundukları takdirde tattıklarından dolayı bir vebal yoktur." (el-Maide, 5/93) âyetini te’vil ile içki içmişlerdi. Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu anh-a bu husus anlatılınca Ali b. Ebi Talib ve sair ashab ile birlikte eğer içkinin haram olduğunu kabul edecek olurlarsa onlara sopa cezası verileceğini, helal olduğu üzerinde ısrar ettikleri takdirde ise öldürüleceklerini ittifakla kabul etmişlerdi. Ömer -Radıyallahu anh- da Kudame’ye şöyle demişti: Sen tamamiyle yanlış bir kanaattesin, eğer gerçekten sakınan ve iman eden, salih amel işleyen bir kimse olsaydın, hiç içki içmezdin.

Çünkü bu âyet-i kerîme’nin nüzul sebebi şudur: Yüce Allah içkiyi haram kıldığında -ki bu Uhud’dan sonra olmuştu- kimi ashab şöyle demişti: İçki içmeye devam ederken (önceden) vefat etmiş arkadaşlarımızın durumu ne olacak? Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerîme’yi indirdi.[32]

Bu âyet’le de haram kılınmamış olduğu o halde bir şeyler içmiş olanın durumunu açıklayarak eğer mü’min, takva sahibi ve salih amel işleyenlerden birisi ise bundan dolayı vebal altında olmayacağını belirtti. Nitekim Beytu’l-Makdis’e yönelerek namaz kılmakla emrolunanların hali de buydu.

Diğer taraftan bu yanlış te’vil ile içki içmiş bulunanlar yaptıkları işten pişman oldular, hata ettiklerini öğrendiler ve tevbelerinin kabul edilip, edilmeyeceğinden yana ümitsizliğe düştüler. Ömer -Radıyallahu anh- da Kudame’ye şu mektubu yazdı: "Ha, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galip, en iyi bilen Allah’tandır. O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul edendir." (el-Mu’min, 40/1-3) Bilemiyorum senin iki günahından hangisi daha büyük? Önce haram kılınmış bir şeyi helal kabul etmen mi, yoksa daha sonra Allah’ın rahmetinden ümit kesmen mi?

İşte Ashab-ı Kiram’ın ittifakla kabul ettiği bu husus, İslamın önder ilim adamları tarafından da ittifakla kabul edilmiştir.

"Mü’minler arasından ihsan edicileri (yüce Allah’ın) affedeceğini, onları rahmetiyle cennete girdireceğini ümit ederiz. Bununla birlikte onlar hakkında (azab görmeyeceklerine dair) emin olmayız. Onların cennetlik olduklarına şahitlik etmeyiz. Günahkârlarına mağfiret diler ve onlar için korkarız, hiçbir ümitlerinin olmadığını söylemeyiz."

 

Korku ile Ümit Arasında Bulunmak

 

Mü’min olanın, kendisi ve başkaları hakkında -Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- söylediği şekilde- inanması gerekir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte onlar da Rablerine hangisi daha yakın olacak diye yol ararlar. Onun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten sakınılmaya değer." (el-İsra, 17/57); "Eğer gerçek mü’minlerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun." (Al-i İmran, 3/175); "Ve yalnız Benden sakınınız." (el-Bakara, 2/41); "Ve yalnız Benden korkunuz." (el-Bakara, 2/40); "O halde insanlardan korkmayın, Benden korkun." (el-Maide, 5/44)

Yüce Allah kendisinden korkanlardan övgü ile söz ederek şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki Rablerinden korkuları sebebiyle titreyenler, Rablerinin âyetlerine iman edenler, Rablerine ortak koşmayanlar, verdiklerini verirlerken Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler... işte bunlar hayırlarda yarışırlar, onlar bu işlerde ellerini çabuk tutanlardır." (el-Mu’minun, 23/57-61)

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i ile Tirmizî’de kaydedildiğine göre, Âişe -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim; "Verdiklerini verirlerken Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler" (el-Mu’min, 23/60) buyruğunda sözü edilen kimse, acaba zina eden, içki içen ve hırsızlık yapan kimse midir? Şöyle buyurdu: "Hayır, ey Sıddiyk’ın kızı. Oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren, bununla birlikte kendisinden kabul olunmayacağından korkan kimseden söz edilmektedir."[33]

el-Hasen -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Allah’a yemin ederim ki onlar itaatlerle amel ettiler. Bu konuda gayretlerini ortaya koydular, bununla birlikte yüzlerine çevirileceğinden de korktular.

Gerçekten mü’min, bir taraftan iyilikte bulunurken diğer taraftan korkar, münafık ise kötülük işlerken aynı zamanda kendisini güvenlik altında hisseder.

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz iman edenler, hicret edip de Allah yolunda cihad edenler (var ya); işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah günahları bağışlayandır, merhamet edendir." (el-Bakara, 2/218)

Burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: Yüce Allah bu itaatlerde bulunmakla birlikte, onların ümitli olduklarını da söz konusu etmektedir. Ümit ancak Yüce Allah’ın hikmetinin gerektirdiği Şer’î ve kaderi sebebleri yerine getirmekle birlikte söz konusu olur. Çünkü O’nun, mükafat ve ihsanı hep hikmetledir.

Eğer bir kimsenin gelirinden faydalanmayı ümit ettiği bir arazisi varsa bu kişi o araziyi ihmal edip orayı sürmez, tohum ekmezse bununla birlikte arazisini süren, eken ve ona gerektiği gibi bakan kimsenin elde ettiği gelire sahip olmayı ümit ederse, insanlar böyle birisini akılsızların akılsızı kabul eder.

Aynı şekilde bir kimse evlenmeksizin çocuğunun olacağını hüsn-ü zan ederek ümit edenin yahut ta ilim talep etmeksizin ve bu uğurda tam bir gayret ortaya koymaksızın çağının en alimi olacağını umanın ve benzeri temennilerde bulunanın durumu ise, şüphesiz ki hiçbir itaatte bulunmaksızın Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirerek, yasaklarından sakınarak O’na yakınlaşmaya çalışmaksızın, en yüksek mertebelere ulaşacağını kuvvetle ümit eden ve bu hususta hüsn-ü zan besleyen kimsenin durumu da aynen böyledir.

Bir şeyler ümit eden kimsenin şunu bilmesi gerekir ki; bu ümidi bir takım hususları da yerine getirmesini gerektirir:

1- Ümit ettiği şeyi sevmelidir,

2- Onu elden kaçırmaktan korkmalıdır,

3- İmkan ölçüsünde onu ele geçirebilmek için çalışmalıdır.

Bunlardan hiçbirisinin de bulunmadığı bir ümide gelince, bu kuruntular kabilindendir. Ümit etmek bir başka şeydir, kuruntularda bulunmak başka şeydir. Ümit eden herkes korkar ve korktuğu takdirde de umduğunu elde geçiremez korkusuyla izlediği yolda mümkün olan en büyük hızla yol almaya çalışır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan başkasını da dilediğine bağışlar." (en-Nisa, 4/48 ve 116)

Müşrik’in mağfirete nail olması ümit edilemez. Çünkü Yüce Allah onun mağfiret edilmeyeceğini belirtmiştir. Onun dışında kalan günahlar ise Allah’ın dilemesine bağlıdır, dilerse Allah o kimseye günahını bağışlar, dilerse onu azaplandırır.

Büyük günahlar ile küçük günahlar arasındaki farka dair ilim adamlarının sözleri farklı farklıdır. İleride Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Muhammed ümmetinden büyük günah sahipleri cehennem ateşinde ebediyyen kalmayacaklardır" sözleri açıklanırken buna değinilecektir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur; Bir kimse büyük günah işlemekle birlikte bazen öyle haya eder, öyle korkar ve o günahı öyle büyük görür ki bu hali büyük günahını küçük günahlar seviyesine indirir.

Bazen de küçük günah işlemekle birlikte az haya, aldırışsızlık, korkuyu terketmek ve onu önemsememek dolayısıyla o küçük günah büyük günahlar arasına katılabilir. Bu hususu belirleyecek olan ise kalbin halidir ve bu mücerred fiilde bulunmaktan ayrı bir şeydir. İnsan bu açıdan kendi durumunu da, başkasının durumunu da bilebilir.

 

Günahın Cezasını Düşürmesi Mümkün Olan Sebebler

 

Aynı şekilde pek büyük ihsanda bulunmuş kimselere başkalarının affedilmedik günahları affedilebilir. Çünkü kötülükler işlemiş olan kimsenin -yaklaşık on dolayında- bir takım sebeplerden ötürü cehennem cezası düşer. Bu sebebler de Kitap ve sünnetin incelenmesi ile tesbit edilmiş sebeblerdir.

• 1- Tevbe etmek: Yüce Allah: "Tevbe eden müstesnâ" (Meryem, 19/60) ile (el-Furkan, 25/70); "Tevbe edenler müstesnâ..." diye buyurmaktadırlar. (el-Bakara, 2/160)

Nasûh tevbe ise katıksız ve halis tevbe demektir. Tevbe bir takım günahlara has değildir. (Bütün günahlardan tevbe mümkündür.) Tevbe dolayısıyla günahtan sorumlu olunmayacağı ümmet arasında görüş ayrılığı bulunmayan hususlardandır. Tevbe dışında bütün günahların bağışlanmasına sebep teşkil eden hiçbir şey yoktur.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder.’ Muhakkak o çok mağfiret edendir, rahmet edendir." (ez-Zümer, 39/53) Bu, tevbe edenler hakkındadır, bundan dolayı Yüce Allah: "Ümit kesmeyin" diye buyurduktan sonra: "Rabbinize dönün..." (ez-Zümer, 39/54) diye buyurmaktadır.

• 2- İstiğfâr: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar istiğfâr edip dururken de Allah onları azaplandıracak değildir." (el-Enfal, 8/33) Ancak kimi yerde istiğfar tek başına söz konusu edilirken bazen tevbe ile birlikte söz konusu edilmektedir. Tek başına söz konusu edildiği takdirde tevbe de onun kapsamı içerisindedir. Nitekim tek başına tevbe zikredildiği yerde, istiğfârı da kapsar ve tevbe istiğfârı da ihtivâ eder, istiğfâr da tevbeyi kapsar. Onların herbiri mutlak olarak kullanıldığı takdirde, diğerini de kapsamına alır. İki lafızdan biri diğeriyle birlikte kullanıldığı takdirde ise istiğfâr, geçmiş günahların kötülüklerinden korunmayı talep etmek demek olur, tevbe de günahtan dönüp gelecekte âmellerinin korktuğu kötülüklerinden korunmayı istemeyi ifade eder.

Bunun bir benzeri de "fakir" ve "miskin" kavramlarıdır. Bu iki lafızdan biri tek başına kullanılırsa, ötekini kapsar. Bir arada zikredilecek olurlarsa, herbirisinin kendine göre bir anlamı olur. Yüce Allah: "On fakiri (miskini) doyurmak..." (el-Maide, 5/89); "O zaman altmış yoksul (miskin) doyurmalıdır." (el-Mücadele, 58/4); "Şâyet onları gizler ve fakirlere (miskinlere) verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır." diye buyurmaktadır. (el-Bakara, 2/271)

Bu âyet-i kerîme’lerde her iki isimden birisinin tek başına kullanılması halinde, az bir şeye sahip olanı da, hiçbir varlığı olmayanı da kapsadığında görüş ayrılığı yoktur. Ancak Yüce Allah’ın: "Sadakalar (zekâtlar) ancak fakirlere ve miskinlere...dir." (et-Tevbe, 9/60) buyruğunda birlikte zikredildiklerinden; o zaman bu lafzın birisi ile -her ne kadar hangisiyle hangisi kastedildiği noktasında görüş ayrılığı varsa da- az malı bulunan, diğeri ile hiçbir malı bulunmayan kimse kastedilmektedir.

İsm ve udvân (günah); bir (iyilik) ve takvâ, fasıklık ve isyan kavramları da böyledir. Aradaki anlam benzerliği açısından küfür ve nifak da bu kabilden görülebilir. Küfür daha genel bir mana taşır, küfür tek başına zikredilecek olursa nifak’ı da kapsar. Hep birlikte zikredildikleri takdirde herbirisinin ayrı bir anlamı olur. İleride Yüce Allah’ın izniyle açıklaması geleceği üzere iman ve İslâm da böyledir.

• 3- Hasenât (iyilikler): Çünkü bir hasenât on misli ile mükâfatlandırılır. Seyyie (günah) ise misliyle ceza görür. Birer birer kazandığı kötülükleri, onar onar kazandığı iyiliklerini bastıran kimsenin vay haline! Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Çünkü iyilikler kötülükleri giderir." (Hûd, 11/114) Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de: "Kötülüğün arkasından iyiliği yetiştir ki onu silsin"[34] diye buyurmaktadır.

• 4- Dünyevî musibetler: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Mü’mine isabet eden herhangi bir hastalık, yorgunluk, gam, keder, üzüntü hatta bir tarafına batan bir dikeni dahi, mutlaka Allah günahlarının keffareti kılar."[35]

Musibetlerin bizzat kendileri, günahların keffaretine sebebtir. Onlara sabr etmekle kul sevap kazanır. Musibetlere tahammülsüzlük ve bunlardan tiksinmek dolayısıyla da kul günah kazanır. Sabretmek ve tahammülsüzlük göstermek ise, musibetin dışında başka birer durumdur.

Musibet kulun fiili değildir, Allah’ın fiilidir ve kulun günahına karşılık Allah’ın bir cezasıdır, onunla günahları keffaret olur. Kişi ancak yaptığı işler dolayısıyla mükâfat görür ya da günah kazanır. Sabır ve tahammülsüzlük ise kulun fiillerindendir. Bununla birlikte bazen kulun ameli olmaksızın sevap ve mükafat hasıl olabilir. Bunun başkasının hediyesi yahut ta sebebsiz olarak Yüce Allah’ın bir lütfu olarak elde edilmesi mümkündür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve O, kendi nezdinden pek büyük bir ecir verir." (en-Nisâ, 4/40)

Hastalığın bizzat kendisi geçmişin bir cezası ve keffâretidir. Çoğu zaman ecir (mükâfat)den, günahların bağışlanması anlaşılmakla birlikte, onun manası bu değildir. Bu onun bir sonucudur.

• 5- Kabir azabı: İleride Yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.

• 6- Mü’minlerin hayatta iken de, ölümden sonra da kişiye dua etmeleri ve mağfiret istemeleri.

• 7- Ölümden sonra kişiye yapılan bağışlar. Bir sadakanın sevabı, okunan bir Kur’ân’ın yahut yapılan bir haccın ve buna benzer bir amelin sevabı gibi. Yüce Allah’ın izniyle buna dair açıklamalar da ileride gelecektir.

• 8- Kıyamet gününün sıkıntılı halleri ve dehşetli durumları.

• 9- Buharî ile Müslim’de sabit olan şu hadiste belirtildiği gibi: "Mü’minler Sırat’tan geçtikten sonra cennet ile cehennem arasındaki bir köprü üzerinde durdurulurlar. Birinin diğerindeki hakkı kısas yoluyla alınır. Nihayet tertemiz edilip, arındırıldıktan sonra cennete girmeleri için onlara izin verilir."[36]

• 10- Daha önce şefaat bahsinde ve şefaatin kısımlarında açıklandığı üzere şefaatçilerin şefaati.

• 11- Şefaatsiz olarak da merhametliler merhametlisinin affetmesi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bunun dışında kalanları da dilediğine bağışlar." (en-Nisâ, 4/48 ve 116)

Eğer kişi Yüce Allah’ın -günahlarının büyüklüğü dolayısıyla- mağfiret etmek istemediği kimselerden ise; artık kimsenin tertemiz olan imanı, masiyetlerinin pisliklerinden arınması için körüğe maruz kalmaktan başka yolu kalmaz. Ta ki cehennem ateşinde kalbinde zerre ağırlığından çok çok daha küçük bir miktarda dahi imanı bulunan hiçbir kimse, hatta -daha önce Enes -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadiste belirtildiği üzere- la ilahe illallah diyen hiçbir kimse kalmayıncaya kadar.

Durum böyle olduğuna göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in cennetlik olduklarına dair şahitlik ettiği kimseler dışında ümmet arasında muayyen herhangi bir kimse için kat’î olarak cennetliktir, demeye imkan kalmaz. Ancak bizler iyilikte bulunanlar namına ümit besleriz ve (günahları dolayısıyla) da onlar için korkarız.

 

"Güven duymak ve ümit kesmek İslam dininden çıkmaya sebebtir. Hak yol ise ehl-i kıblenin yolu olan ikisi arasıdır."

 

Korku ile Ümit Arasında Olmak

 

Kulun korku duyan ve ümit eden bir halde olması gerekir. Övülmeye değer ve samimi korku (havf), kişi ile Allah’ın haram kıldıkları arasında engel olandır. Bu sınırı aşacak olursa o takdirde kişinin ümitsizliğe ve ye’se düşmesinden korkulur.

Övülmeye değer ümit (recâ) ise Yüce Allah’tan bir nur üzere Allah’a itaat ile amel eden kimsenin ümit edişidir. Böyle bir kimse Yüce Allah’ın mükâfatını umar ya da bir günah işleyip o günahından Allah’a tevbe ettikten sonra onun mağfiretini ümit edenin halidir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz iman edenler, hicret edip de Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah günahları bağışlayandır, Rahimdir." (el-Bakara, 2/218)

Ancak kişi kusurlu hareket etmeyi ve günah işlemeyi sürdürüp giderse, herhangi bir amelde bulunmaksızın Allah’ın rahmetini de umarsa, bu bir aldanış, gereksiz bir temenni ve yalancı ümit (recâ)dır.

Ebu Ali er-Rûzbarî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Korku ve ümit (havf ve recâ) bir kuşun iki kanadı gibidir. Eşit oldukları takdirde kuş da dengede durur ve güzel bir şekilde uçar. Bu kanatlardan birisi eksik olursa, uçuşunda da eksiklik olur. Her ikisi de olmazsa, bu sefer kuş, ölüm sınırına doğru yaklaşır.

Yüce Allah korku ve ümit halinde olanlardan şu buyruğunda övgü ile söz etmektedir: "(Böyle bir kimse mi) yoksa âhiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak, gece saatlerinde kıyamda durarak, secde ederek itaatte bulunan kimse mi (hayırlıdır)?" (ez-Zumer, 49/9); "Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korkarak ve ümit ederek dua ederler." (es-Secde, 32/16)

Ümit korkuyu gerektirir, zaten böyle olmasa tam bir güvenlik duygusu hasıl olur. Korku da ümidi gerektirir, böyle olmazsa tam bir ümitsizlik ve ye’s hali söz konusu olur. Bir kimseden korkulacak olursa, sürekli ondan kaçılır. Yüce Allah müstesna. Çünkü O’ndan korkan, kaçıp O’na sığınır. O halde havf sahibi Rabbinden kaçan ve yine O’na sığınan kimse demektir.

"Menâzilu’s-Sâirîn" adlı eserin müellifi -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun-: "Recâ, müridin en zayıf (aşağı) mertebesidir" demektedir. Ancak onun bu sözü tartışma götürür. Aksine recâ ve havf (ümit ile korku) sözü edilen şekilde mürid’in en şerefli mertebelerindendir. Sahîh’de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Aziz ve celil olan Allah şöyle buyuruyor: " Ben kulumun yanında, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O bakımdan Benim hakkımda nasıl istiyorsa, öyle zanda bulunsun."[37]

Müslim’in, Sahih’inde de Câbir -Radıyallahu anh-ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i vefatından üç gün önce şöyle buyururken dinledim: "Sizden her kim olursa olsun, ölüm esnasında mutlaka Rabbi hakkında hüsn-ü zan besleyerek ölsün."[38]

İşte bundan dolayı şöyle denilmiştir: Kul, hastalık dönemlerinde sağlık dönemlerinin aksine ümidi korkusundan daha ağır basmalıdır. Sağlık döneminde ise korkusu ümidinden daha ağır basmalıdır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Her kim yalnızca sevgi ile Allah’a ibadet ederse, o kimse zındık’tır. Her kim yalnızca korku ile Allah’a ibadet ederse, o kimse Harurî (harici)dır. Kim sadece recâ ile O’na ibadet ederse o kimse Mürciî’dir. Kim hem sevgi, hem korku, hem de recâ ile O’na ibadet ederse işte o mü’min ve muvahhiddir.

 

"Kul kendisini imana girdiren bir şeyi inkâr etmedikçe, imandan çıkmaz."

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle, büyük günah işlemekle kul imandan çıkar, şeklindeki Harici’lerle Mutezile’nin görüşlerinin reddedildiğine işaret etmektedir. Bu ifadeler aynı zamanda daha önce söylediği: "Kıble ehline mensup bir kimse, helal kabul edilmedikçe herhangi bir günahtan ötürü tekfir edilmez" sözlerini pekiştirmektedir. Bu hususa dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.

 

"İman dil ile ikrar, kalp ile tasdik’tir. Rasûllullah -Sallallahü aleyhi ve sellem-den sahih olarak gelen şeriat ve beyan (açıklamalar)ın tamamı haktır. İman birdir, iman ehli imanın esası bakımından birbirlerine eşittir. Aralarında fazilet ve üstünlük farkı, haşyet, takvâ, hevâya muhalefet ve evlâ olanı yapmaya devam etmekle ortaya çıkar."

 

İman’ın Mahiyeti

 

Neye iman denileceği hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardır: Malik, Şafiî, Ahmed, Evzaî, İshak b. Raheveyh ve diğer hadis ehli alimler ile Medine alimleri -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- Zahirîler ve bir kısım kelamcılar imanın kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla amel olduğunu söylemişlerdir.

Bizim mezhebe mensub bir çok kimse de Tahâvî’nin sözünü ettiği şekilde imanı dil ile ikrar ve kalp ile tasdik olarak kabul etmişlerdir.

Aralarından: Dil ile ikrar zaid bir rükün’dür, aslî bir rükün değildir, diyenler de vardır. Ebu Mansur el-Maturidî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu kanaattedir. Bu görüş Ebu Hanife -Radıyallahu anh-dan da rivayet edilmektedir.

Kerrâmiye ise imanın sadece dil ile ikrardan ibaret olduğu kanaatindedir. Onlara göre münafıklar da imanı kâmil mü’mindir. Ancak Yüce Allah’ın tehdit ettiği azabı hakkederler. Bu görüşlerinin ne kadar tutarsız olduğu açıkça ortadadır.

el-Cehm b. Safvân ile Kaderiye’nin önderlerinden birisi olan Ebu’l-Huseyn es-Salihî ise imanın kalp ile bilip tanımak olduğu kanaatindedirler. Bunun yanlışlığı ise öncekinden daha açıktır. Çünkü buna göre Firavun ve kavminin mü’min olmaları icab eder. Zira onlar Musa ile Harun (ikisine de salat ve selam olsun)ın doğru söylediklerini biliyorlardı ve ona iman etmemişlerdi. İşte bundan dolayı Musa -Aleyhisselam- Firavun’a şöyle demişti: "Andolsun ki bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir." (el-İsra, 17/102); "Kalpleri onlara inandığı halde, zulümle büyüklenmeleri sebebi ile onları inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak." (en-Neml, 27/14)

Kitab ehli de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in peygamberliğini kendi öz çocuklarını tanır gibi tanıyorlardı. Fakat ona iman etmediler, aksine onu inkar eden kâfirler oldular, ona düşmanlık ettiler. Nitekim Ebu Talib de aynı şekilde bunlara göre mü’mindir, çünkü o şöyle demiştir:

"Ben bildim ki Muhammed’in dini,

Yeryüzündeki dinlerin en hayırlısıdır.

Eğer kınanmaktan yahut bana sövüleceğinden çekinmemiş olsaydım,

Bunu gönül hoşluğuyla kabul ettiğimi ve açıkladığımı görecektin."

Hatta İblis dahi el-Cehm’e göre imanı kâmil bir mü’mindir, çünkü o Rabbini bilmeyen birisi değildi. Aksine o Rabbini bilen birisiydi."Dedi ki: Rabbim, diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver." (el-Hicr, 15/36); "Rabbim, beni azdırdığın için..." (el-Hicr, 15/39); "Dedi ki: İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım." (Sâd, 38/82)

Cehm’e göre küfür de yüce Rabbi bilmemektir. Halbuki ondan daha çok Rabbini bilmeyen kimse de yoktur. Çünkü o Yüce Allah’ı mutlak varlık olarak kabul etmiş ve bütün sıfatlarını selbetmiştir, bundan daha büyük bir cahillik de olamaz. Buna göre bizzat kendisinin kendisi hakkındaki tanıklığıyla, kendisi de kâfir olur.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şu ki: İman ya kalp, dil ve diğer azalar ile birlikte kaim’dir. Nitekim selef’in cumhur’unu teşkil eden üç imam ve diğerleri -az önce geçtiği gibi- bu kanaattedir.

Azalar dışında kalp ve dil ile kaim’dir. Tahâvî’nin, Ebu Hanife’den ve onun mezhebini kabul edenlerden -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- naklettiği gibi.

Yahut sadece dil ile kaim’dir, Kerramiye’nin görüşü gibi.

Yahut ta sadece kalp ile kaim’dir, bu da ya Cehm’in dediği gibi marifettir (bilip tanımaktır) yahut ta Ebu Mansur el-Maturidî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- dediği gibi tasdik’tir. Kerramiye ile Cehm b. Safvan’ın sözlerinin tutarsızlığı açıkça görülmektedir.

 

İman’ın Mahiyeti Hususunda Ebu Hanife İle Sair İmamlar Arasındaki Görüş Ayrılığı Şekilden İbarettir

 

Ebu Hanife ile ehl-i sünnet’in diğer imamları arasındaki ayrılık şekildedir. Çünkü amellerin azalarla yapılması, kalp ile imanın bir gereğidir yahut ta imandan bir parçadır. Bununla birlikte büyük günah işleyen kimsenin imandan çıkmadığını da ittifakla kabul etmektedirler. Aksine böyle bir kimsenin durumu Allah’ın meşîetine kalmıştır. Allah dilerse onu azaplandırır, dilerse onu affeder. O halde buradaki görüş ayrılğı lafzîdir ve buna bağlı olarak bir tarafın itikadının bozuk olması sonucunu doğurmaz.

Namaz kılmayı terkedenin kâfir olduğunu kabul edenler ise bu hususa başka bir takım delilleri de ilave etmektedirler. Yoksa Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- zina edenin, hırsızlık yapanın, içki içenin, başkasının malını talan edenin mü’min olmadığını belirtmiş olmakla birlikte bunun, bu gibi kimselerden iman adının tamamiyle zail olmasını gerektirmeyeceği de ittifakla kabul edilmiştir.

Ehl-i sünnet arasında şu hususta görüş ayrılığı yoktur: Yüce Allah kullarından söz ve amelde bulunmalarını istemiştir. Sözden kasıt kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. İşte iman söz ve amel’dir ifadesi mutlak olarak kullanıldığında anlamı budur. Ancak kullardan istenen bu hususu iman adı kapsamakta mıdır, yoksa iman bunlardan sadece birisi midir? Yani o, yalnızca sözden ibaret midir? Amel ondan ayrı bir şey olup -her ikisi hakkında mecazen kullanılsa dahi- tek başına zikredildiği takdirde iman adının ameli kapsamadığı söylenebilir mi? İşte anlaşmazlık noktası buradadır.

Ehl-i sünnet alimlerinin icma ile kabul ettiklerine göre; Bir kimse kalbi ile tasdik eder, dili ile ikrar eder ve azalarıyla amelden imtina ederse, Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiş, âhiret azabı ile tehdidi haketmiştir.

Ancak ameller iman denilen şeyin kapsamı içerisine girmez diyen kimseler arasında şöyle diyenler vardır: İman tek bir şey olduğuna göre benim imanım Ebu Bekr es-Sıddîk ve Ömer (Allah ikisinden de razı olsun)in imanı gibidir. Hatta benim imanım peygamberlerin, rasûllerin, Cibril ve Mikail’in (hepsine selam olsun) imanı gibidir, derler.

Ancak böyle diyenlerin bu sözleri bir aşırılıktır. Çünkü iman ile küfrün durumu görmekle körlüğe benzer. Şüphesiz ki gözleri görenlerin, görme kuvveti ya da zayıflığı arasında farklılık vardır. Kimisi aydınlıkta iyi görmez, kimisi alaca karanlıkta gözleri kamaşır. Kimisi kalınca çizgileri görebilir, kimisi ince çizgileri ancak mercekle ve benzer bir aletle görebilir. Kimisi ancak oldukça yakından görebilir, kimisi tam bunun aksinedir.

İşte bundan dolayıdır ki -Allahu a’lem- Tahâvî şöyle demiştir: "İman ehli imanın aslında birbirine eşittirler." O bu sözleriyle eşitliğin imanın aslında olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu her bakımdan bir eşitliği gerektirmez, bir nur farkı vardır. La ilahe illallah’ı kabul edenlerin kalplerinde Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin tesbit edemeyeceği kadar farklılık vardır. Kimisinin kalbinde bu kelimenin nuru güneş gibidir, kimisinin kalbinde parlak bir yıldız gibidir, kimisinin kalbinde büyük bir meşaleyi andırır, kimisinin kalbinde apaydınlık bir kandili, kimisinin kalbinde de zayıf bir çıra gibidir.

İşte bundan dolayı kıyamet gününde iman ehlinin nurları bu miktarda sağlarında ve önlerinde ortaya çıkacaktır. Bu nurları kalplerindeki iman ve tevhid’in ilim ve amel nuruna göre olacaktır.

Bu kelimenin nuru ne kadar çok ve büyük ise gücü oranında şüphe ve arzuları yok eder. Öyle ki iman nuru bazen ne kadar arzu, şüphe ve günahla karşı karşıya kalırsa mutlaka onu yok edecek hale gelebilir. İşte bu tevhid’inde sadık olan kimsenin halidir. Onun imanının seması, attığı taşlarla herbir hırsıza karşı korunmuştur.

Bu gerçeği anlayan bir kimse Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in: "Muhakkak Allah Yüce Allah’ın rızasını arayarak la ilahe illallah diyen kimseye cehennem ateşini haram kılar."[39] buyruğu ile "La ilahe illallah diyen cehennem ateşine girmez"[40] buyruğunu ve bu kabilden varid olmuş diğer hadislerin ne anlama geldiğini çok iyi kavrar. Halbuki bu tür hadisler pek çok kimse tarafından müşkil (anlaşılması zor) olarak değerlendirilmiştir. Hatta kimisi bu tür hadisleri mensuh zannetmiş, kimisi bunların emir ve nehiylerin varid oluşundan önce söylenmiş olduğunu sanmış, bazıları buradaki cehennem ateşini müşrik ve kâfirlere ait ateş diye yorumlamış, bazıları da cehennem ateşine girmeyi ebedi kalmak üzere girmekle ve buna benzer şekillerle yorumlamak zorunda kalmıştır.

Şarî’ (Peygamber aleyhi’s-salatu ve’s-selam), bunun sadece dil ile söylenmekle elde edileceğini bildirmiş değildir. Bu İslam dininden anlaşılan zorunlu gerçeklerden birisidir.

Şüphesiz ki münafıklar dilleriyle la ilahe illallah’ı söylerler, fakat onlar diğer inkarcıların da altında cehennem ateşinin en alt bölgesindedirler. Çünkü ameller şekilleri ve suretleri itibariyle birbirinden üstün olmazlar. Ameller arasındaki üstünlük, kalplerde bulunanın üstünlüğü ile değişiklik gösterir.

Şimdi terazinin bir kefesine konulan kelime-i tevhid’in yazılı olduğu parça ile onun karşısında herbirisi gözün alabildiğine kadar uzayıp giden ve doksandokuz ayrı sicilin (âmel sahifelerinin)karşı kefede konulduğunu, buna karşılık kelime-i tevhid’in yazılı olduğu parçanın ağır basarak diğer doksandokuz sicilin hafif bastığını anlatan ve bu şekilde kelime-i tevhid’i söyleyen kimsenin azab edilmeyeceğini bildiren hadis[41] üzerinde dikkatle düşünmemiz gerekmektedir. Bilindiği gibi -pek çoğu cehenneme girmeyi hak etmiştir- her muvahhid’in böyle bir belgesi olacaktır.

Yine yüz kişinin katilinin kalbinde bulunan[42] iman hakikatleri üzerinde düşünelim. Bu kimse beraber yaşamak üzere yola koyulduğu kasaba yolunda ölüm sekerâtı halinde iken bile; göğsüyle kendisini gideceği o kasabaya doğru itmeye çalışacak hale getirmiştir.

Fahişe bir kadının, ayağından ayakkabısını çıkartıp, su birikintisinden bir köpeğe su taşıyıp sulaması esnasındaki kalbinde bulunan imanı ve bundan dolayı Allah’ın ona mağfiret etmesini de iyice düşünelim.[43]

 Akıl da aynı şekildedir. Akılda üstünlük kabildir, fakat asıl akıl itibariyle insanlar deli olmamak ve akıllı olmak bakımından biribirlerine eşittirler, ama biri diğerinden daha akıllıdır.

Farz ve haram kılmak da aynı şekildedir. Bazı farzlar diğerlerinden daha kuvvetlidir, bazı haramlar da diğerlerine göre daha aşağıdır, doğrusu da budur. Bazılarının akıl ve hükümlerin vücubunda da böyle bir eşitlik olacağını söylese dahi, durum dediğimiz gibidir.

 

İcmalî ve Tafsilî Bakımdan İman’ın Artışı

 

İcmalî ve tafsilî bakımdan imanın artışına gelince; bilindiği gibi ilkin farz kılınanlar ile Kur’ân’ın nüzulunun tamamlanmasından sonra farz kılınanlar aynı değildir. Rasûlün haberinin ulaştığı kimseler hakkında farz olduğu şekilde tafsilî bir iman, herkes hakkında vacib olmayabilir. Necaşî ve benzerleri gibi.

Kalp ve azaların amelde bulunmasını gerektiren amel ve tasdik ile imanın fazlalığına gelince, elbetteki bu, tasdikin kapsamı içerisinde bulunmayan anlamdan daha mükemmel bir mertebedir. Yani bildiğiyle amel eden bir kimse, bildiğiyle amel etmeyenden daha mükemmeldir. Eğer lazım olan bir şey meydana gelmezse bu onu gerektiren şeyin zayıflığını gösterir.

Musa -Aleyhisselam-a kavminin buzağıya taptıkları haberi ulaşınca Tevrat levhalarını atmadı. Onların buzağıya taptıklarını görünce levhaları yere bıraktı. Bu onun Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu haberde şüphe ettiğinden ötürü değildi, fakat haber verilen kimse, haber verenin doğruluğunu kesinlikle bilmekle birlikte, bizzat görmesi halinde olduğu gibi, kendisine verilen haberi gereği gibi canlandıramaz.

Nitekim İbrahim el-Halîl de -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- böyle demişti: "Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster. İnanmadın mı yoksa? diye buyurunca, o da: İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için soruyorum (demişti.)" (el-Bakara, 2/260)

Aynı şekilde mesela bir kimseye hac ve zekat farz olsa, o kimsenin muhatab olduğu bu emirleri bilip iman etmesi ve başkası için ancak icmalî bir şekilde inanılması vacib olan bu hususu, Allah’ın kendisine farz kılmış olduğuna inanması gerekir; ona bu hususa tafsilî olarak iman etmek düşer.

İlk İslam’a girme halinde de insanın durumu budur. Öncelikle onun icmalî bir ikrarda bulunması gerekir. Daha sonra namaz vakti girdi mi namazın farziyetine iman ederek onu eda etmesi gerekir. Kısacası insanlar emrolundukları iman bakımından birbirlerine eşit değildirler.

Kalbinde herhangi bir şehvet (arzu) ve şüphenin karşı koyamayacağı türden kat’î bir tasdîk bulunan bir kimsenin herhangi bir masiyet işlemeyeceğinde şüphe yoktur. Çünkü böyle bir şehvet ve şüphenin yahut ta birilerinin hasıl olmaması halinde isyan da söz konusu olmaz. Bunlardan birisi ya da ikisinin bulunması halinde ise kişinin kalbi işlemekte olduğu masiyet ile meşgul olur. O vakit kalbinden tasdik kaybolur, tehdit hatırlanmaz olur ve böylelikle isyanda bulunulur. İşte bundan dolayı -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Zina eden, zina ettiği vakit mü’min olarak zina etmez"[44] diye buyurmuştur. Çünkü kişi zina ettiğinde zinanın haram oluşu dolayısıyla kalbindeki tasdik kaybolur. İman aslı itibariyle kalbinde kalsa bile. Daha sonra bu tasdik tekrar geri döner.

Gerçek şu ki takva sahibi kimseler Yüce Allah’ın şu buyruğunda nitelendirdiği şekildedirler: "Takva sahiplerine şeytandan bir vesvese gelirse iyice düşünürler. Bakarsın ki onlar görüp bilmişler bile." (el-A’raf, 7/201)

Leys, Mücahid’den naklen şöyle demektedir: Burda sözü edilen kişi bir günah işlemeyi içinden geçirdikten sonra Yüce Allah’ı hatırlayarak, O’nu terkeden kimsedir. Şehvet ve gazab bütün kötülüklerin başlangıç noktasıdır. Kişinin basireti açılıp, hakkı görünce o verdiği karardan geri döner. Daha sonra Yüce Allah: "Kardeşleri ise onları sapıklığa sürükler, sonra da ellerini yakalarından çekmezler." (el-A’raf, 7/202) diye buyurmaktadır. Yani şeytanların kardeşleri, şeytanları sapıklıkta sürekli kılmaya çalışırlar ve sonra da onları bir türlü bırakmazlar.

İbn Abbas -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Ne insanlar kötülükten el çekerler, ne de şeytanlar onları bırakırlar. Eğer basireti açılmayacak olursa, kalbi körlük içerisinde kalmaya devam eder. Şeytan da onun azgınlığında sürekli kalmasını sağlar. Şâyet kalbinde tasdik var ise işte kendisi ile basiretin açıldığı nur budur. İşte kalbinden çıkıp ayrılan haşyet ve korku da budur. Bu şuna benzer: İnsan gözlerini kapatırsa etrafını görmez, körlük olmasa dahi. Kalp de günahların oluşturduğu perde ile örtülürse bu hale düşer, hakkı göremez olur. Kâfirin körlüğü türünden bir körlük olmasa dahi. İşte bu mana Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e kadar ulaşan merfu bir senet ile şöylece dile getirilmiştir: "Kul zina ettiği vakit iman ondan çekilip, alınır. Eğer tevbe ederse tekrar ona geri iade olunur."[45]

 

İman’ın Artıp Eksilmesi

 

Bu hususta ehl-i sünnet arasındaki ihtilaf lafzî bir ihtilaf olduğuna göre her iki kesimin diğerine karşı gösterdiği bir haksızlıktan ve bundan dolayı ayrılığa düşmekten başka hiçbir sakıncası yoktur. Diğer bir sakıncası da bunun yerilmiş kelam ehline mensub Mürcie ve benzerlerinin bir takım bid’at görüşlerinin, fasıklığın ve masiyetlerin ortaya çıkmasına sebeb teşkil etmesidir. Çünkü bu tutuma sahip bir kimse; ben gerçekten müslümanım, iman ve İslamı kamil bir kimseyim, Allah’ın velilerinden birisiyim, der ve işlediği masiyetlere aldırmaz. İşte bu anlama gelecek şekilde Mürcie şöyle demiştir: “İman ile birlikte hiçbir günahın o günahı işleyene bir zararı yoktur”, ancak bu görüşün kat’î olarak batıl olduğu ortadadır.

İmam Ebu Hanife -Allah ondan razı olsun- şarî’in Kelam’ında yer alan deliller ile birlikte imanın sözlük anlamı itibariyle ihtiva ettiği gerçek manayı göz önünde bulundurmuştur. Diğer imamlar -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- ise yalnızca şarî’in örfünde imanın gerçeğinin ne olduğunu göz önünde bulundurmuşlardır. Çünkü şarî’ tasdik’e bir takım vasıf ve şartlar daha katmış bulunmaktadır. Namaz, oruç, hac ve benzerlerinde olduğu gibi.

 

Ebu Hanife’nin Kanaatini Kabul Edenlerin Delilleri

 

Hanefî mezhebine mensub ilim adamlarının Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- lehine delillerinden bir kısmı şöyledir: İman, sözlükte tasdikten ibarettir. Nitekim Yüce Allah Yusuf -Aleyhisselam-ın kardeşlerinin şu sözleri söylediklerini bize haber vermektedir: "Bununla birlikte sen bize iman edici değilsin." (Yusuf, 12/17) Yani sen bizi tasdik etmiyorsun, demektir.

Hatta aralarından dil bilginlerinin bu hususta icma ettiğini iddia edenler dahi vardır. Diğer taraftan bu sözlük anlamı -ki bu da kalb ile tasdiktir- kulun üzerinde yerine getirilmesi gereken Allah’ın bir hakkıdır. O da Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i Allah’tan getirdiği bütün hususlarda tasdik etmektir. Buna göre Allah Rasûlünün, Allah’tan getirmiş oldukları hususlarda tasdik eden bir kimse, kendisi ile Allahu Teala arasında mü’mindir. Dil ile ikrar ise, dünyada İslam ahkamının ona uygulanması için bir şarttır. Bu önceden de geçtiği gibi, iki görüşten birisidir. Çünkü böyle bir iman küfrün zıttıdır, küfür ise yalanlamak ve inkar etmek demektir. Bunlar da kalp ile olurlar, o halde onların zıttını teşkil eden (iman) da böyledir.

Yüce Allah’ın: "Kalbi iman ile dolu olduğu halde zorlanan müstesnâ olmak üzere..." (en-Nahl, 16/106) buyruğu imanın yerinin kalp olduğunu, dil olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan eğer iman kavl ve amelden oluşan bir şey olsaydı, onun bir bölümünün zail olmasıyla tümden zail olması gerekirdi. Çünkü amel imana atfedilmiştir, atf ise (atfedilen ile kendisine atf olunanın) farklı olmasını gerektirmektedir. Yüce Allah ise Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde "iman edenler ve salih amel işleyenler" diye buyurmaktadır.

Bu görüşü savunanların "iman sözlükte tasdikten ibarettir" şeklindeki görüşlerine, tasdik ile iman kelimelerinin eş anlamlı olmadıkları belirtilerek itiraz edilmiştir. Bir yerde bunların eş anlamlı oldukları doğru görülse bile; mutlak olarak eş anlamlı olmayı gerektirdiğini neye dayanarak söyleyebiliriz?

Aynı şekilde İslam ile iman’ın eş anlamlı olduğu iddiasına da itirazlar yapılmıştır. Bunların eş anlamlı olmadıklarını gösteren hususlar arasında şu da vardır; Haber veren kimseyi tasdik eden kişi hakkında "onu tasdik etti" denilir ama  ile: Ona iman etti, denilmez. Bunun yerine: Ona inandı, denilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ":Lut O’na inandı, iman etti." (el-Ankebut, 29/26); ":Musa’ya kavminden bir takım gençler dışında, kimse iman etmedi." (Yunus, 10/83); ":Allah’a inanır ve mü’minlere (sözlerine) inanır." (et-Tevbe, 9/61)

Görüldüğü gibi bu fiilin "be" harfi ile geçiş yapması ile "lam" harfi ile geçiş yapması arasında bir fark vardır. Birincisi haber verilen şey ile ilgili kullanılırken, ikincisi haber veren hakkında kullanılır. Burada "sen bizi tasdik edici değilsin" ifadesinde "lam" harfi ile geçiş yapılabilmesi bu kanaati reddetmek için yeterli değildir. Çünkü böyle bir manada "lam" harfi, âmilin amel gücünü pekiştirmek içindir. Tıpkı -ilgili bahislerde açıklandığı üzere.-ma’mül’ün tekaddüm etmesi yahut âmilin ism-i fail ya da mastar olması gibi.

Hulasâ; hiçbir zaman -ona inandım- anlamında: denilmeyeceği gibi; da denilmez. Bunun yerine sadece  ile: Ona ikrarda bulundum, denilmesi gibi. Buna göre (iman ettim) tabirinin  diye açıklanması  diye açıklanmasından daha uygundur. Bununla birlikte aralarında bir fark da vardır, çünkü aralarındaki fark, mana itibariyle sabittir. Çünkü ister görülebilen, ister görülemeyen (gayb) hakkında haber veren herbir kimseye dilde; ": Doğru söyledin" de denilir, ": Yalan söyledin" de denilir. Mesela sema bizim üstümüzdedir, diyen kimseye doğru söyledin denilirken tasdik kökünden gelen fiil kullanılır.

İman lafzına gelince, iman lafzı ancak gaib’ten haber vermek halinde kullanılır. Mesela güneş doğdu, diyen kimse hakkında; biz onu tasdik ettik, denilir ama; ona iman ettik, denilmez. Çünkü iman etmekte asıl mana "emn ve itimad (güvenmek ve güven duymak)"dır. Bu da ancak gaibe dair haber vermek halinde söz konusu olur. Ancak gaib olan husus hakkında haber veren kimseye iman etmek söz konusudur. Bundan dolayı ne Kur’ân-ı Kerîm’de, ne de başka sözlerde  ifadesi ancak bu türden olan anlatımlar hakkında kullanılır.

Zira tasdik lafzının zıttı olarak tekzib (yalanlama) kullanıldığı gibi, iman lafzı karşısında bu kökten bir lafız kullanılmayıp bunun karşıtı olmak üzere küfür kökü kullanılır. Küfür ise yalanlamaya has bir tabir değildir. Hatta bir kimse: Ben senin doğru sözlü (sadık) olduğunu biliyorum, ancak sana uymuyorum. Aksine düşmanlık ediyorum, buğzediyorum ve muhalefet ediyorum, diyecek olsa, böyle birisinin küfrü daha büyük çapta olur.

Böylelikle imanın tasdikten ibaret olmadığı, küfrün de sadece yalanlamaktan ibaret olmadığı ortaya çıkmaktadır. Hatta eğer küfür varsa tekzib olabildiği gibi, bazen tekzib olmaksızın muhalefet ve düşmanlık da olabilir. İman da aynı şekildedir. Tasdik, muvafakak, dostluk (muvalat) ve inkıyad (itaat) ile birlikte bulunur. İmanda mücerred tasdik yeterli değildir. O halde İslam da "iman" adının kapsamı içerisinde bir parçadır.

Bunların eş anlamlı oldukları kabul edilecek olsa dahi, tasdik fiillerle de olur. Nitekim Sahih’de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu sabittir: "Gözler zina eder, zinaları bakmaktır. Kulaklar zina eder, zinaları işitmektir... ferc ise bunu tasdik eder yahut yalanlar."[46]

Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: İman hoş şeyler istemek, temennilerde bulunmak değildir. Lakin o, kalbe yerleşen ve amel ile tasdik edilendir.[47]

Eğer iman tasdik diye anlaşılırsa, bu özel bir tasdik çeşididir. Namaz ve benzeri tabirlerde olduğu gibi. Nitekim daha önceden buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Bu, lafzı nakil (başka manaya taşımak) olmadığı gibi, onu tağyir (değiştirme) de değildir. Çünkü Yüce Allah bize mutlak olarak bir imanı emretmiyor, aksine niteliklerini belirttiği ve mahiyetini açıkladığı özel bir şekilde iman etmeyi emretmektedir.

İman demek olan tasdik’in asgari hali, genel tasdik’in bir çeşidi olmasıdır. O halde iman ve tasdik, umum ve husus bütün durumlarda birbirine mutabık değildir. Aksine iman şâri’in dilinde umum ve hususdan meydana gelir. Tıpkı insanın konuşan bir hayvan olmakla nitelendirilmesi gibi. Yahut ta kalb ile yapılan tam bir tasdik, kalbin ve azaların gerektirdiği bir takım amelleri de gerekli kılan bir tasdiktir. İşte bunlar eksiksiz bir imanın gerekleridir. Gerektiricinin bulunmaması, gerekli olanın da bulunmamasının bir delilidir.

Biz diyoruz ki: Bu gerekli olan şeyler kimi zaman lafzın ad olduğu şeylerin kapsamına girer, kimi zaman bu kapsamın dışına çıkar. Yahut ta lafız sözlük anlamı üzere kalmaya devam eder. Ancak şarî’ buna bir takım hükümler de katmış ya da şarî’ bu lafzı mecazî anlamı ile kullanmıştır. O takdirde bu şer’î bakımdan hakikat, sözlük bakımından mecazi bir mana taşır ya da şarî bu lafzın anlamını nakletmiş olabilir. İşte bunlar bu yolu izleyenlerin bu husustaki görüşleridir.

Bu görüşün sahipleri şunu da söylerler: Allah Rasûlü bize imanın muhtevasını göstermiş ve bize bundan neyi kastettiğini kesin olarak öğretmiştir. Mesela tasdik ettiği söylenen ancak gücü yetmekle birlikte diliyle iman ettiğini telaffuz etmeyen, namaz kılmayan, oruç tutmayan, Allah’ı ve Rasûlünü sevmeyen, Allah’tan korkmayan, hatta Allah Rasûlüne buğzeden, ona düşmanlık ederek onunla savaşan bir kimse asla mü’min değildir.

Amellerin İmanın Kapsamına Girdiğini Gösteren Hadisler

Ondan öğrendiklerimize göre kurtuluş ve umduğunu elde edebilmek, ihlâs ile birlikte şehadet kelimelerini söylemeye ve gereklerince amel etmeye bağlıdır. O şöyle buyurmuştur: " İman yetmiş küsur şubedir. Bunun en üstünü lâ ilâhe illallah demektir, en alt mertebesi ise yolda giden gelene rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır."[48] Başka hadislerde de şöyle buyurmaktadır: "Haya, iman’dan bir şubedir."

"Mü’minler arasında imanı en kamil olan ahlakı en güzel olanlarıdır."[49]

"Gösterişsiz elbise giymek imandandır."[50]

O halde iman asıldır. Onun bir çok şubesi vardır. Herbir şubesine de iman denilebilir. Namaz imandandır, zekat, oruç, hac, haya, tevekkül, Allah’tan korkmak ve O’na yönelmek gibi batınî ameller de imandandır. Nihayet bu şubeler yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaya varıncaya kadar dallanıp budaklanır. Çünkü bu da imanın şubelerindendir.

İşte bu şubelerden kimisinin zail olmasıyla iman da zeval bulur, şehadet şubesi gibi. Kimisinin de zail olmasıyla iman zeval bulmaz, yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırmayı terketmek gibi. Bu ikisi arasında çok büyük çapta farklılıklar arzeden pekçok şube vardır. Kimileri şehadet şubesine yakındır, kimileri de yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırma şubesine yakındır.

İmanın şubeleri iman olduğu gibi, küfrün şubeleri de aynı şekilde küfürdür. Mesela Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, imanın şubelerindendir. Allah’ın indirdiğinden başkalarıyla hükmetmek de küfrün şubelerindendir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin.) İşte bu imanın en zayıf halidir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[51] Bir başka lafızda da: "Bunun ötesinde ise iman namına hardal tanesi kadar dahi hiçbir şey yoktur."[52] diye buyurulmaktadır.

Tirmizî’de yer alan rivayete göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren, Allah için alıkoyan kimsenin imanı kemale ermiş demektir."[53]

Bunun anlamı -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- şudur: Sevgi ve buğz (nefret) kalbin harekete geçmesinin esasıdır. Malı vermek ve alıkoymak da bunun kemal derecesidir. Çünkü mal nefse taalluk eden şeylerin sonuncusudur. Beden ise kalb ve mal arasında ortada bir yerdedir. İşinin başı da, sonu da Allah için olan kimsenin Allah her hususta ilahı demektir. Onda şirk namına hiçbir şey bulunmaz. Şirk ise Allah’tan başkasını murad etmektir. O’ndan başkasına yönelmek, O’ndan başkasından ummak demektir. İşte hadiste belirtilen durumda olan kimsenin imanı da kemale ermiş olur. Buna benzer imanın kuvvetine ve zayıflığına -amellere göre- delâlet eden diğer hadisler de bu kabildendir.

İleride Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-, sahabe -radıyallahu anhum-un durumu hakkında şu ifadeleri kullandığı görülecektir: "Onları sevmek dindir, imandır ve ihsandır. Onlara buğzetmek ise bir küfürdür, nifaktır ve tuğyandır." Görüldüğü gibi o sahabeyi sevmeyi iman, onlara buğzetmeyi küfür diye adlandırmıştır.

Sözü geçen imanın şubelerine dair hadisin delil gösterilmesine karşı Ebu’l-Muîn en-Nesefî ile başkalarının verdikleri cevab gerçekten şaşırtıcıdır. Onların verdiği cevab şöyledir: Ravi "altmış küsur yahut yetmiş küsur" demiştir. Böylelikle bizzat ravi kendisinin yanılmış olduğuna (gafletine) tanıklık etmiş oluyor. Çünkü o şüpheye düşmüş ve: Altmış küsur yahut yetmiş küsur demiştir. Bu hususta Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in şüpheye düşmesi düşünülemez, ayrıca bu hadis Kitaba Kur’ân’a da muhaliftir.

Böylelikle Ebu’l-Muîn bu hadisi ravî’nin yanılması ve kitaba muhalif olması dolayısıyla tenkid etmiştir. Bu tenkid gerçekten şaşırtıcıdır. Ravî’nin altmış ya da yetmiş deyip tereddüde düşmüş olması bu hadisi iyice zabtetmemiş olmasını gerektirmez, kaldı ki Buharî şüphe olmaksızın "altmış küsur" diye rivayet etmiştir.

Bu hadisi Kitaba muhalif olmak ile tenkide gelince, bunun Kitaba muhalif olduğuna delâlet eden Kitabtan delil nerede? Aksine Kitabta bunun Kitaba muvafık olduğuna delil olan buyruklar vardır. Şüphesiz ki böyle bir tenkit ancak taklid ve taassubun kötü bir meyvesidir.

Yine şöyle demişlerdir: Burada başka bir esas vardır, o da şudur: Söz söylemek iki kısımdır. Kalbin sözü olan itikad, bir de dilin sözü olan İslam’a girdiğini sözlü olarak söylemektir. Amel de iki kısımdır, kalbin ameli olan niyet ve ihlas’ı ile azaların ameli. İşte bu dört unsur ortada olmadı mı, iman da kemal ile ortadan kalkar. Kalbin tasdiki bulunmadı mı diğer bölümlerin faydası olmaz. Çünkü diğer bölümlerinin muteber olması ve fayda sağlayabilmesi için kalbin tasdiki bir şarttır. Kalbin tasdiki kalıp da diğerleri bulunmazsa, işte çatışmanın cereyan ettiği nokta da burasıdır.

Azaların itaatsizliğinin, kalbin itaatsizliğinin bir gereği olduğunda şüphe yoktur. Çünkü kalb itaat edip boyun eğse, azalar da itaat eder ve boyun eğerler. Kalbin itaat etmeyip, boyun eğmemesi de itaati gerektiren tasdik’in de olmamasını gerektirir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki kalbte bir çiğnemlik et parçası vardır. Bu düzelirse, bunun düzelmesinden dolayı bedenin tümü düzelir. Bozulursa onun bozulması dolayısıyla, bedenin diğer bölümleri de bozulur. Haberimiz olsun ki o kalb’tir."[54]

Kalbi düzelen kimsenin, bedeni de kesinlikle düzelir. Halbuki aksi böyle değildir.

İmanın bir bölümünün zeval bulmasının, tamamının da zeval bulmasını gerektirmesine gelince, eğer bu ifade ile kastedilen önceki toplu ve birlikteki hali olup önceki haliyle birlikte ve toplu olarak kalmaz, denilmek isteniyorsa bu doğrudur. Fakat bir bölümünün zeval bulması, diğer bölümlerinin de zeval bulmasını gerektirmez. Bu gibi hallerde sadece imanın kemali zeval bulur.

 

Kitab ve Sünnet’ten İman’ın Artıp Eksildiğine Dair Deliller

 

İmanın artıp eksildiğine dair Kitab ve sünnetten deliller ile selef’ten gelen rivayetler gerçekten çoktur. Bunların bir bölümü Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:

"Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu) onların imanını arttırır." (el-Enfal, 8/2); "Allah hidayete erenlerin hidayetini arttırır." (Meryem, 19/76); "İman edenlerin de imanı artsın." (el-Müddessir, 74/31); "İmanlarına iman katarak arttırmaları için mü’minlerin kalbine sükûn ve huzur indiren O’dur." (el-Feth, 48/4); "Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine: ‘Düşmanlarınız size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun’ dediklerinde bu onların imanlarını arttırdı ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler." (Al-i İmran, 3/173)

Bu âyet-i kerîme ile ondan önceki âyet hakkında; buradaki artıştan kasıt, kendisine iman edilen hususların artışıdır, nasıl denilebilir? İnsanların söyledikleri bir söz olan; "İnsanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun" sözünde teşrî’ olarak bildirilen bir artış var mıdır? Mü’minlerin kalblerine huzur ve sükûnun indirilmesinde teşrî’ bakımından bir artış var mıdır?

Mü’minlerin kalblerine huzur ve sükûn Hudeybiye’den dönüşlerinde indirilmesinin sebebi, itmi’nan ve yakîn’lerinin artması içindi. Bunu da Yüce Allah’ın şu buyrukları desteklemektedir: "Onlar o gün imandan çok küfre daha yakındılar." (Al-i İmran, 3/167); "Bir sûre indirildiği zaman içlerinden bazıları: ‘Bu hanginizin imanını arttırdı? ‘ derler. İman etmiş olanlara gelince, (bu) daima onların imanını arttırmıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katıp arttırdı ve onlar kâfir olarak ölüp gittiler." (et-Tevbe, 9/124-125)

Fakih Ebu’l-Leys es-Semerkandî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin tefsirinde bu âyet-i kerîme’yi açıklarken naklettiği şu hadise gelince: Bize Fakih anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. el-Fadl ile Ebu’l-Kasım es-Sâbâzî anlattılar, dediler ki: Bize Faris b. Merdeveyh anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. el-Fadl b. el-Âbid anlattı, dedi ki: Bana Yahya b. İsa anlattı, dedi ki: Bize Ebu Mutî’, Hammad b. Seleme’den anlattı, o İbn el-Muhazzim’den, o Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan naklen dedi ki: Sakîf’liler, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e gelip dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü iman artar ve eksilir mi? O: "Hayır, iman kalbte mükemmeldir, onun artması ve eksilmesi küfürdür."

Hocamız eş-Şeyh İmadu’d-Din İbn Kesir’e -Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu hadisin durumu hakkında soru sorulmuş ve şu cevabı vermişti: Ebu’l-Leys’ten itibaren Ebu Mutî’a kadar senette yer alan ravî’lerin hepsi meçhuldürler. Meşhur tarih (hadis ravîlerinin biyografilerin) hiçbirisinde bunlar bilinmemektedirler. Ebu Mutî’ ise el-Hakem b. Abdullah b. Mesleme el-Belhi’dir. Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn, Amr b. Ali el-Fellâs, Buharî, Ebu Davud, Nesaî, Ebu Hatim er-Razî, Ebu Hatim Muhammed b. Hibban el-Bustî, el-Ukaylî, İbn Adî, Darakutnî ve başkaları onun zayıf bir ravî olduğunu belirtmişlerdir. Ebu Hureyre’den rivayet eden asıl kişi ise (sened’de kaydedildiği şekliyle ha ile İbn Muhazzim değil; he ile) Ebu’l-Muhazzim’dir. Yazıcı bunu tashif etmiş (harflerde değişiklik yapmış)dır. Adı Yezid b. Süfyan’dır. Onu da birden çok kişi zayıf ravî olarak kabul etmiş; Şu’be b. el-Haccac ondan rivayeti terketmiştir. en-Nesaî: O metruk bir ravî’dir, demektedir. Şu’be ise onu: Ona iki kuruş verecek olsalar, kendilerine yetmiş hadis nakleder, sözleriyle hadis uydurmakla itham etmiştir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de kadınları akıl ve din bakımından noksanlık ile nitelendirmiş[55] ve şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse beni çocuğumdan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz."[56] Maksat kemalin söz konusu olmayacağını bildirmektir. Bunun benzerleri pek çoktur.

İmanın şubeleri hadisi, şefaat hadisi, cehennem ateşinden kalbinde bir zerrenin asgarisinin de asgarisi kadar bir miktarda iman sahibi olan kimsenin çıkarılacağına dair hadis gibi.

Artık bütün bunlardan sonra: "Semavattakilerin ve yerdekilerin imanı birbirine eşittir. Aralarındaki fazilet farkı, imanın dışında başka bir takım hususlardan ileri gelir" demek nasıl mümkün olabilir?

Ashab -Allah hepsinden razı olsun-ın bu kabilden sözleri de gerçekten pek çoktur. Onlardan bazıları:

Ebu’d-Derdâ -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Kişinin zaman zaman imanını gözden geçirmesi, ondan neyin eksildiğine bakması fıkhındandır. Yine imanının artmakta mı yoksa eksilmekte mi olduğunu bilmesi de kulun fıkhındandır.

Ömer -Radıyallahu anh- arkadaşlarına: Gelin, imanımızı arttıralım der ve bunun üzerine aziz ve celil olan Allah’ı zikrederlerdi.[57]

İbn Mes’ud -Radıyallahu anh- da dua’sında: Allah’ım imanımızı, yakîn’imizi ve fıkhımızı arttır, derdi.[58]

Muaz b. Cebel -Radıyallahu anh- bir adama: Gel, beraber oturalım da bir saat (an, süre) iman edelim, dedi.[59]

Bunun bir benzeri Abdullah b. Revaha’dan da rivayet edilmiştir.[60]

Ammar b. Yasir -Radıyallahu anh-ın da şöyle dediği sahih olarak rivayet edilmiştir: Üç özellik kimde bulunursa, o kimse imanını kemale erdirmiş demektir. Kendisine karşı (kendisini kayırmaksızın) adil davranması, az varlığına rağmen infak etmesi ve herkese selamı yayması. Bunu Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Sahih’inde zikretmektedir.[61] Bu kadarı da yeterlidir, başarı Allah’tandır.

"İmanın amele atfedilmesi, onun farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla amel iman denilen şeyin kapsamına girmez" görüşüne gelince, şüphe yok ki iman kimi zaman amel anılmaksızın, kimi zaman da İslam anılmaksızın mutlak olarak zikredildiği gibi, bazen salih amel ile birlikte, bazen de islam ile birlikte zikredilebilir. Mutlak olarak zikredilmesi halinde ameli de gerektirir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalbleri titrer, âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu) onların imanını arttırır." (el-Enfal, 8/2); "Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen... kimselerdir." (el-Hucurat, 49/15); "Mü’minler ancak o kimselerdir ki onlar Allah’a ve Rasûlüne iman ederler..." (en-Nur, 24/62); "Eğer Allah’a, peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları veli edinmezlerdi." (el-Maide, 5/81)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: "Zanî, zina ederken mü’min olarak zina etmez."[62]; "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız."[63]; "Bizi aldatan, bizden değildir."; "Bize karşı silah taşıyan bizden değildir."[64]

Burada "bizden değildir" buyruğunu bizim gibi değildir diye açıklayanların açıklaması gerçekten ne kadar da uzaktır: Bu bir tarafa, hiç aldatmayan kimse Peygamber ve ashab’ı gibi olabilir mi?

İman’a "salih amel" atfedilecek olursa, şunu bilelim ki bir şeyin, bir şeye atfedilmesi, atfedilen ile kendisine atfedilenin farklılığını gerektirmekle birlikte; her ikisi için söz konusu edilen hükümde ortak olmalarını da gerektirmektedir. Farklılık (muğayeret)in de çeşitli mertebeleri vardır:

En ileri mertebesi bunların biribirlerinden farklı olmalarıdır. Biri ötekinin kendisi olmadığı gibi, onun bir parçası da değildir ve bunların arasında gerektiricilik (birinin varlığını diğerinin var olmasını gerektirmesi) yoktur. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden..." (el-En’âm, 6/1); "Tevrat’ı ve İncil’i de indirdi." (Al-i İmran, 3/3) çoğunlukla görülen atıf şekli budur.

Bundan sonra aralarında gerektiricilik ilişkisinin bulunmasıdır. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Kendiniz bilip dururken, hakkı batıla karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin." (el-Bakara, 2/42); "Allah’a itaat edin ve Rasûle de itaat edin." (el-Maide, 5/92)

Üçüncü mertebe bir şeyin bir parçasını, kendisine atfetme mertebesidir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Namazları ve özellikle de orta namazı koruyunuz." (el-Bakara, 2/238); "Kim Allah’a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa..." (el-Bakara, 2/98); "Hani biz peygamberlerden... ahidlerini almıştık ve senden de" (el-Ahzab, 33/7)

Bu türden atıflarda iki durum söz konusudur:

1- Atfedilenin birincisinin kapsamına girmesi hali. O takdirde iki defa söz konusu edilmiş olur.

2- Atfedilmesi bu yerde onun, kapsamına girmemesini gerektirmektedir. Tek başına söz konusu edilmesi halinde, kapsamına girse dahi. Mesela "fakirler ve miskinler" lafızları ile buna benzer tek başlarına olmaları halinde ayrı, birlikte bulunmaları halinde ayrı ve farklı manaları ifade eden diğer lafızlar ile ilgili yapılan açıklamada görüldüğü gibi.

Dördüncü mertebe, sıfatlarının farklılığı dolayısıyla bir şeyin, bir şeye atfedilmesidir. Yüce Allah’ın: "O, günahları bağışlayandır ve tevbeleri kabul edendir." (el-Mu’min, 40/3) buyruğunda olduğu gibi. Şiirde de sadece lafzın farklılığı dolayısı ile atıf yapıldığı görülmüştür. Şairin: "O, onun sözlerinin yalan ve dolan olduğunu gördü" mısraında böyledir.

Sözde atıf bu şekillerde görüldüğüne göre biz de şari’in sözüne bakarız. Onun sözlerinde iman lafzı nasıl varid olmuştur? Mutlak olarak zikredildiği takdirde bir takva, ed-din ve İslam dini lafızları ile kastedilen şeylerin kastedildiğini görürüz.

Ayetin nüzul sebebinde söz konusu edildiğine göre, Ashab-ı Kiram, imanın ne olduğuna dair soru sormuş, bunun üzerine Yüce Allah da şu: "Yüzlerinizi doğu ve batı’ya döndürmeniz bir (iyilik) demek değildir..." (el-Bakara, 2/177) buyruğunu indirmiştir.

Sahih(-i Buharî)de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-ın Abdu’l-Kays heyetine söylediği şu sözler de bu kabildendir: "Ben size bir ve tek olarak Allah’a iman etmenizi emrediyorum. Allah’a iman etmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bir ve tek olarak Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, ortağının bulunmadığına şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek ve ganimetin beşte birini vermenizdir."[65]

Kalbte iman bulunmaksızın bu amelleri işlemenin, Allah’a iman etmek demek olduğunu kastetmediği bilinen bir husustur. Çünkü başka yerlerde kalbin imanının kaçınılmaz olduğunu bildirmiştir. Böylelikle bunların, kalbin imanı ile birlikte iman olacağı bilinmiş olmaktadır.

Artık bu delilin ötesinde amellerin de iman adının kapsamına girdiğini ortaya koyacak başka bir delil olabilir mi? Bu hadis imanı ameller ile açıklamakta ve tasdiki söz konusu etmemektedir. Çünkü inkar ile birlikte bu amellerin bir faydasının olmadığı bilinen bir husustur. Müsned’de yer alan rivayete göre Enes -Radıyallahu anh-, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "İslam aleniliktir, iman ise kalptedir."[66]

 

"Din" İman, İslam ve İhsan’ı Kapsar

 

Yine bu hadis-i şerif’te İslam ile iman’ın birbirinden farklı olduğuna delil vardır. Bunu ayrıca Cibril hadisi de desteklemektedir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- sözü geçen Cibril hadisinde buyurmuştur: "Bu Cibril’di, size dininizi öğretmek için geldi."[67]

Böylelikle Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- dini İslam, iman ve ihsan’ın bütünü olarak açıklamış ve dinimizin bu üç hususu bir arada ihtiva ettiğini beyan etmiştir. Ancak din üç derecedir: Önce müslüman, sonra mü’min, sonra muhsin (ihsan edici) gelir.

İman ile İslam ile birlikte zikredilenlerin de kast edildiği kat’îdir. Nitekim ihsan ile de iman ve İslam diye anılanlar da kastedilmiştir. Yoksa ihsanın, imandan ayrı ve mücerred olması kastedilmiş olamaz, böyle bir şey imkansızdır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: "Sonra Ki-tabı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir."(Fatır, 35/32)

İtidal üzere olan ile hayırlarda öne geçenlerin her ikisi de ceza görmeksizin cennete gireceklerdir. Nefsine zulmeden ise böyle değildir, o günahkârlar hakkında söz konusu olan tehdide maruz kalabilir.

Aynı şekilde kalb tasdiki ile birlikte zahir ameller demek olan İslamın gereğini yerine getirip de batınî imanın gereğini yerine getirmeyen kimse de, bu gibi kimseler için söz konusu olan tehdide maruzdur.

İhsan ise o muhtevası itibariyle daha geneldir, fakat ona sahib olan kimseler bakımından daha özeldir. İman kendi muhtevası itibariyle daha genel, ancak imana sahip olanlar açısından İslamın gereğini yerine getirmeleri bakımından daha özeldir. İhsanın kapsamına iman da girer, imanın kapsamına İslam da girer. Muhsinler, mü’minlerden daha özeldirler, mü’minler de müslümanlardan daha özeldirler.

Bu da risalet ve nübüvvete benzemektedir. Nübüvvet risaletin kapsamı içerisindedir. Risalet özü ve muhtevası itibariyle daha geneldir. Ancak ona muhatab olan kimseler bakımından daha özeldir. Çünkü her bir rasûl aynı zamanda nebî’dir, ama aksi söz konusu değildir.

 

İslam Neye Denir?

 

Neye İslam’ın denileceği hususunda üç görüş vardır:

Bir kesim İslam sözün kendisidir, diye kabul eder.

Bir başka kesim İslam’ın ne olduğu sorusuna, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e iman ve İslam’a dair soru sorulduğunda verdiği cevabı verirler. Bu cevabında Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- İslamı zahir ameller, imanı ise beş esasa iman etmek, diye açıklamıştır.

Bir diğer kesim ise İslam ile imanı eş anlamlı kabul etmiş ve Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in "İslam Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmek ve namaz kılmaktır..."[68] sözünün anlamı islamın şiarları olarak değerlendirmişlerdir. Bununla birlikte bu görüşün sahipleri şöyle derler: İman kalb ile tasdik demektir. Yine bunlar derler ki: İslam ile iman aynı şeydir. Bu durumda da yine İslam da tasdik demek olur.

Ancak dil’cilerden hiçbir kimse böyle bir şey söylemiş değildir. Çünkü İslam inkıyad (boyun eğmek) ve itaat etmek demektir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Allah’ım, ben Sana teslim oldum ve Sana iman ettim."[69] diye buyurmuş ve islamı zahir ameller, imanı ise iman esaslarına inanmak diye açıklamıştır.

O halde bizler her ikisini bir arada zikredecek olursak, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in bu hususta kendisine sorulan soruya verdiği cevaptan başkasıyla cevab verme hakkımız yoktur.

İman adı tek başına zikredilecek olursa, İslamı da kapsar. İslam lafzı da tek başına kullanılacak olursa, islam ile birlikte kişinin mü’min olacağında tartışma yoktur; kabul edilmesi gereken budur. Böyle bir kimse müslüman olur, amma ona mü’min denilir mi, denilmez mi? hususuna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Aynı şekilde İslam imanı gerektirmekte midir? Bu hususta da daha önce sözü edilen görüş ayrılığı vardır. Ancak Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de cenneti ve cehennemden kurtuluşu iman adına sahip olanlara vaadetmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir. Onlar iman edip takvalı davrananlardır." (Yunus, 10/62-63); "Rabbinizden bir mağfiret ve Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış, eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet için birbirinizle yarışın." (el-Hadid, 57/21)

Kur’an-ı Kerim’de İslam adı yalnız başına zikredilip, buna bağlı olarak cennete girmenin söz konusu edildiği bir yer yoktur. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de İslam farz kılınmış ve Yüce Allah onu hiçbir kimseden başkasını kabul etmediği ve peygamberle gönderdiği dini olduğunu haber vermiştir: "Kim İslamdan başka bir din ararsa, asla ondan kabul olunmaz." (Al-i İmran, 3/85)

 

İman ve İslam Lafızlarının Ayrı Ayrı ve Birlikte Zikredilmeleri

 

Velhasıl İslamın iman ile birlikte kullanılması hali ile bunların herbirisinin ayrı ayrı kullanılması hali arasında farklılık vardır. İslamın, imana göre durumu kelime-i şehadet’in birinin ötekine olan durumu gibidir. Risalete şahidlik etmek, vahdaniyete şahidlik etmekten ayrıdır. Bunlar farklı iki şeydir ama bunlardan biri mana ve hüküm itibariyle tıpkı aynı şeymiş gibi birbirine bağlıdır. İşte İslam ve iman da böyledir. İslamı olmayanın imanı yoktur, imanı olmayanın da İslamı da yoktur. Zira mü’minin kendisi ile imanını muhakkak olarak ortaya koyacağı bir İslamının bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Aynı şekilde hiçbir müslüman kendisiyle İslamının sahih olabileceği bir imanının bulunmaması düşünülemez.

Allah’ın ve rasûlünün kelâmında, insanların kelâmında, bunun yani ayrı ayrı ve bir arada kullanımın benzerleri pek çoktur.

Mesela küfür ve münafıklık lafızları böyledir. Küfür tek başına âhiretteki ceza tehdidini söz konusu ederek zikredildiği takdirde münafıklar da bunun kapsamına girer. Yüce Allah’ın: "Kim imanı inkâr ederse, ameli boşa gitmiş olur ve o âhirette en çok zarara uğrayanlardandır." (el-Maide, 5/5) buyruğunda olduğu gibi. Bunun benzerleri de pek çoktur.

Eğer bir arada zikredilecek olurlarsa kâfir, kâfir olduğunu açığa vuran kimse, münafık ise kalbiyle iman etmediği halde diliyle iman ettiğini belirten kimse anlamına gelir.

Birr ve takva lafızları ile ism (günah) ve udvân lafızları, tevbe ve istiğfar lafızları, fakir ve miskin lafızları ve buna benzer diğer lafızlar da bu türdendir.

İman ile İslam arasında fark bulunduğunun delillerinden birisi de Yüce Allah’ın: "Bedevi Araplar: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, fakat islam olduk deyiniz...’" (el-Hucurat, 49/14) buyruğundan itibaren surenin sonuna kadar olan buyrukları tanıklık etmektedir.

Bu delillendirmeye âyet-i kerîme’deki: "İslam olduk deyiniz" buyruğunun biz, zahiren itaata girdik anlamına geldiğini ve hakikatte onların münafık kimseler oldukları belirtilerek itiraz edilmiştir.

Bu, bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak müfessirlerin iki görüşünden birisidir. Daha ağır basan ikinci görüş ile de buna cevab verilmiştir. Bu görüşe göre onlar, münafık değil de imanı kamil mü’minler değillerdi. Burda onların mü’min olmadıklarının belirtilmesi katilin, zina edenin, hırsızın, emanete riayet etmeyenin imanının bulunmadığını söylemesine benzemektedir. Ayetin öncesindeki buyruklarla, sonra gelen buyruklar da bu görüşü pekiştirmektedir. Çünkü sûre, başından itibaren buraya kadar masiyetleri yasaklamaya, bir takım günahkarların bazı hükümlerini belirtmeye ve buna benzer hususlara dairdir. Surede münafıklardan söz edilmemektedir. Bundan sonra da şöyle buyurulmaktadır:

"Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, amellerinizden herhangi bir şeyi eksiltmez." (el-Hucurat, 49/14) Eğer bunlar münafık kimseler olsalardı, itaatin onlara hiçbir faydası olmazdı. Daha sonra da şöyle buyurulmaktadır: "Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen... kimselerdir." (el-Hucurat, 49/15)

Yani -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır ya- imanları kamil olan mü’minler işte burada nitelikleri belirtilenlerdir, sizler değilsiniz. Aksine sizler, kamil imana sahip olmayan kimselersiniz.

Bu açıklamayı da şu husus desteklemektedir: O kendilerine, biz İslam olduk demelerine izin vermiş ya da emir buyurmuştur. Münafık kimseye ise böyle bir şey söylenmez. Eğer bunlar gerçekten münafık kimseler olsalardı, onların iman sahibi olmadıklarını belirtip müslüman oldular diye minnet etmelerini yasakladığı gibi, müslüman olmadıklarını da belirtirdi. Ama bunun yerine onların bir çeşit müslüman olduklarını ortaya koymakta ve Rasûlüne müslüman oldukları için minnet etmelerini yasaklamaktadır.

Şâyet onların İslama girişleri sahih olmasaydı, siz müslüman olmadınız, aksine sizler yalan söylüyorsunuz, derdi. Nitekim onların: "Şehadet ederiz ki muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün." (el-Münafikun, 63/1) şeklindeki sözlerinin yalan olduğunu belirtmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Artık bu geniş açıklamalarla iman ile İslamın eş anlamlı olduğu iddiasının kabul edilemeyeceği ile "eğer islam zahiren görülen işler olsaydı, başka türlüsünün kabul edilmemesi ve ihlas sahibi kimsenin imanının da kabul edilmemesi icab ederdi" diyen kimselerin bu sözlerinin tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü böyle bir yaklaşımın yanlış olduğu ortadadır.

Daha önceden de iman ile İslamın (aralarındaki farkın) şehadet kelimesindeki iki unsura ve diğer hususlara benzediği, bunların ayrı ayrı zikredilmeleri ile bir arada zikredilmelerinin farklı durumları anlattığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Mesela şehadet kelimesine dikkat edelim; Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ben insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum." Şâyet la ilahe illallah deyip, risaleti inkar edecek olurlarsa, kanlarının himaye altına alınması hakkını elde ederler miydi? Aksine onların la ilahe illallah deyip, bunun gerektirdiği hukuku yerine getirmeleri kaçınılmazdır. Risaleti tasdik etmeyen bir kimsenin ise "la ilahe illallah"ın haklarını layıkıyla yerine getirdiği asla söylenemez.

Aynı şekilde Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik eden bir kimse bu şahidliğin hakkını, bu rasûlü bütün getirdiklerinde tasdik etmedikçe yerine getirmiş olamaz. Böylelikle bu şehadet tevhid’i de ihtiva etmiş olmaktadır. Şâyet la ilahe illallah şehadeti ile birlikte Muhammedu’r- Rasûlullah şehadeti de zikredilecek olursa, o vakit la ilahe illallah şehadeti ile tevhid’in kabulü, Muhammedu’r-Rasûlullah şehadeti ile de risaletinin kabulü dile getirilir. İşte iman ve İslam lafızları da bir arada zikredildikleri takdirde durum böyledir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar..." (el-Ahzab, 33/35) Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu buyruğunda da böyledir: "Allah’ım sana teslim oldum ve sana iman ettim." Burada bu lafızlardan birisiyle kastedilen, diğerinden kastedilenden farklıdır.

Eğer bunlardan birisi tek başına kullanılacak olursa, diğerinin manasını ve hükmünü de kapsar. Fakir ve miskin kelimelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi. Çünkü fakir ve miskin lafızları bir arada kullanılacak olursa, anlamları farklıdır. Ayrı ayrı kullanılacak olurlarsa, aynı anlama gelirler. Acaba Yüce Allah’ın: "On miskine yemek yedirmek gerekir." (el-Maide, 5/89) buyruğu ile ilgili olarak sadece az miktarda malı bulunana verilir, hiç olmayana verilmez, yahut bunun aksi denilebilir mi? Yine Yüce Allah’ın: "Eğer onu (sadakaları) gizler ve fakirlere verirseniz, şüphesiz ki bu sizin için hayırlıdır." (el-Bakara, 2/271) buyruğunda da durum böyledir.

Aynı şekilde bu açıklama ile iman edip de müslüman olmayanın yahut ta müslüman olup ta iman etmeyenin dünya ve ahiretteki hükümleri nedir? şeklindeki bir itiraz da bertaraf edilmiş olur. Bu durumda bunlardan birisi hakkında kabul ettiği bir hükmü, diğeri hakkında kabul etmeyen bir kimsenin böyle bir kanaatinin batıl olduğu açıkça ortaya çıkar.

Ve böyle bir itiraz ile karşı çıkana şöyle denilir: Sizler müslüman mü’minin kendisidir diyorsunuz. Yüce Allah ise: "Muhakkak müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar." (el-Ahzab, 33/35) diye buyurmakta ve bunları birbirlerinden ayrı ayrı zikretmektedir. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e da: Filan kişi hakkında ne dersin? Allah’a yemin ederim ki ben onu mü’min görüyorum, denilince, o: "Yahut müslüman"[70] diye cevab vermiştir. Bu sözünü üç defa tekrarladığı halde peygamber onun müslüman olduğunu belirtmiş, ancak iman adını vermemiştir.

Buna göre her ikisi de eşittir, diyen bir kimse buna muhalefet etmiş olmaktadır. Takınılması gereken tutum ise, anlaşmazlık konularını Allah’a ve Rasûlüne havale etmektir. Bazı nasslarda bir çatışma görülüyor olabilir; fakat Allah’a hamdolsun ki herhangi bir çatışma yoktur. Fakat mesele nassları birbiriyle uygun olarak anlamak meselesidir, başarı Allah’tandır.

Yüce Allah’ın: "Biz de orada bulunan mü’minleri çıkardık; ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkalarını bulmadık." (ez-Zâriyât, 51/35-36) buyruğunu İslam ile imanın eş anlamlı olduğuna dair delil göstermeye gelince, bunun delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü çıkartılan ev halkı hem İslam, hem iman vasfına sahip idiler. Hane halkının her iki vasfa sahip olmaları bu iki vasfın eş anlamlı olmasını gerektirmez.

Açıkça görüldüğü kadarıyla bu gibi çelişik ifadeler, Ebu Hanife -Radıyallahu anh-dan sabit olmuş değildir. Bu ifadeler onun mezhebine uyan kimselere aittir. Bu ifadelerin çoğunun pek kıymeti yoktur, Ebu Hanife de bunlardan memnun olmaz. Tahâvî, Ebu Hanife’nin, Hammad b. Zeyd ile başından geçen bir olayı nakletmektedir. Hammad b. Zeyd’e; "İslamın hangisi daha faziletlidir."[71] hadisi rivayet edilince, ona: Acaba senin görüşüne göre hangi İslam daha faziletlidir diye sorduğunda, o: İmandır diye mi cevab vermiş olmakta, sonra da hicret ve cihadı imandan mı saymakta? Bunun üzerine Ebu Hanife sesini çıkarmayıp susunca, arkadaşlarından birisi de ona: Ey Ebu Hanife, ona cevab vermeyecek misin? diye sormuş. Ebu Hanife şöyle cevab vermiş: O bana bunu Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den hadis diye naklediyorken, ben ona ne ile cevab verebilirim ki?

 

İman’da (İnşaallah Diyerek) İstisnâ Yapmak

 

Bu görüş ayrılıklarının bir sonucu da imanda istisnada bulunmak meselesinde ortaya çıkmaktadır.

İstisnâ yapmak kişinin ben inşaallah mü’minim demesidir. Bu hususta ikisi aşırı uç ve biri orta yol olmak üzere üç görüş vardır. Kimisi bunu vacib kabul eder, kimisi haram, kimisi bir bakıma göre caiz görürken bir bakıma göre de kabul etmemektedir. Bu da bu görüşlerin en sahih olanıdır.

İstisnâ yapmayı vacib kabul edenlerin iki dayanağı vardır. Birincisi şudur: İman, insanın üzerinde öldüğü haldir. İnsan vefat edeceği hal ve Yüce Allah’ın ezeli ilmine göre varacağı durum itibariyle mü’min ya da kâfirdir. Bundan önceki hali ise muteber değildir. Derler ki: Arkasından küfrün bulunacağı ve netice olarak sahibinin kâfir olarak ölmesi ile sonuçlanacak bir iman iman değildir. Bu tıpkı tamamlanamadan önce sahibi tarafından ifsad edilen namaz ile gün batımından önce kişinin orucunu açmasına benzer. Bu, Küllâbiye ve diğer fırkaların bir çoğunun dayanağını teşkil etmektedir.

Daha sonra bu hususta aşırıya giden bir kesim de bu görüşü kabul etti ve nihayet bunlara mensub insanlar işledikleri salih amellerde bile istisnâ yapmaya koyuldular. İnşaallah namaz kıldım vb. sözler söylemeye başladılar. Bundan kasıtları da; inşaallah kabul edildi demektir. Yine onların bir çoğu herşeyde istisna yapar oldu ve mesela inşaallah bu bir elbisedir, inşaallah bu bir halattır diyecek hale kadar geldiler. Kendilerine bunun böyle olduğunda bir şüphe yoktur denilecek olursa onlar, evet böyledir ama Allah onu değiştirmeyi dilese değiştirebilir, diye cevab verirler.

İstisnâ yapmayı vacib görenlerin ikinci dayanağı da şudur: Mutlak iman Yüce Allah’ın kuluna yapılmasını emrettiği işlerin tümünü yapmayı, yasakladıklarının tümünü de terketmeyi ihtiva eder. Buna göre bir kimse ben mü’minim diyecek olursa, kendi lehine emrolunduğu bütün işleri yerine getiren, yasak kılındığı herbir şeyi de terkeden, ebrâr ve muttekîlerden olduğuna şahidlik etmiş olur. Buna göre o, Yüce Allah’ın mukarreb velilerinden biri demektir. Böyle bir iddiada bulunmak ise, insanın kendi nefsini tezkiye etmesi türündendir. Eğer böyle bir şahitlik doğru kabul edilirse, o kimsenin aynı şekilde bu hal üzere öldüğü takdirde, kendisinin cennetlik olduğuna da şahitlik edebilmesini gerektirir.

İşte istisna yapan selef’in genel olarak dayanağı budur. Bununla birlikte ileride Yüce Allah’ın izniyle belirteceğimiz gibi bir başka bakımdan istisnada bulunmayı terki de caiz görmüşlerdir. Bu görüşte olanlar aynı şekilde şüphe bulunmayan hususlarda istisna yapmanın caiz oluşunu da delil gösterirler. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Elbette ve inşaallah Mescid-i Haram’a korkusuzca, emniyet içerisinde... gireceksinizdir." (el-Feth, 48/27) Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de kabristan’da: "Ve inşaallah bizler de size kavuşacağız."[72] diye buyurmuştur. Yine: "Ben aranızda Allah’tan en çok korkan kişi olacağımı ümit ederim."[73] diye buyurmuştur ve buna benzer başka hadisler de vardır.

İmanda istisnâda bulunmayı haram kabul edenlere gelince, imanı tek bir bütün olarak kabul eden herkes bu görüştedir. Bunlar: Ben şehadet kelimesini söylediğimi bildiğim gibi, mü’min olduğumu da bilirim, der. Benim ben mü’minim demem, ben müslümanım demem gibidir. İmanında istisna yapan bir kimse onda şüphe ediyor demektir.

Bunlar imanlarında istisna yapan kimseleri şek edenler diye adlandırırlar ve Yüce Allah’ın: "Elbette ve inşaallah Mescid-i Haram’a korkusuzca, emniyetle... gireceksinizdir." (el-Feth, 48/27) buyruğundaki istisnaya şu sözleriyle açıklık getirmektedirler. Buradaki istisna korkusuzca ve güvenlik içerisinde girmeye aittir. Oraya girileceği hususunda ise herhangi bir şüphe yoktur. Şöyle de açıklanmıştır: Siz oraya hepiniz yahut bir bölümünüz gireceksinizdir, çünkü onların bazılarının öleceği Allah tarafından bilinen bir husustur.

Her iki tür cevab da su götürür. Çünkü onlar bu sözleriyle kaçındıkları mahzurun içine düşmüşlerdir. Güvenlik ve korku diye açıklamalarını ele alalım: Yüce Allah bunu bilmekle birlikte; güvenlik içerisinde gireceklerini haber vermiştir. O halde oraya gireceklerinde şüphe olmadığı gibi, güvenlikle gireceklerinde de şüphe yoktur. Hepsinin ya da bir bölümünün gireceklerinde de. Çünkü Yüce Allah kimin gireceğini, kimin girmeyeceğini bilmiştir. Bu hususta da şüphe söz konusu olamaz. O halde Yüce Allah’ın burada "inşaallah" diye buyurması, girişin muhakkak gerçekleşeceğini belirtmektir. Nitekim bir kimse mutlaka yapacağını kararlaştırdığı bir iş hakkında: Allah’a andolsun ki -inşaallah- ben bu işi yapacağım, der ve o bu sözlerini irade ve kararlılığında şüphe ettiği için söylemez. Ancak bu kimse böyle bir durumda da (istediğini yerine getiremeyecek olursa) yeminini bozmuş sayılmaz, çünkü o maksadının mutlaka gerçekleşeceği noktasında kesin ifade kullanmış değildir.

İstisnâda bulunmayı ya da terketmeyi caiz kabul edenlere gelince, bunlar her iki kesime göre delil itibariyle daha güçlüdürler. İşlerin en hayırlısı da orta yollu olanıdır.

Eğer istisnada bulunan kimse imanının esasında şüpheyi kastediyorsa istisnada bulunması yasaktır. Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Eğer kendisinin Yüce Allah’ın: "Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Ayetleri karşılarında okunduğu zaman (bu) onların imanını arttırır ve onlar ancak Rablerine güvenip, dayanırlar. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler. İşte onlar gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Onlar için Rableri katında dereceler, mağfiret ve bitmez, tükenmez bir rızık vardır." (el-Enfal, 8/2-4) buyruğu ile; "Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, sonra da malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimselerdir. İşte onlar sadık olanların ta kendileridir." (el-Hucurat, 49/15) buyruğunda nitelendirdiği mü’minlerden bir mü’min olduğunu kastetmekse; o takdirde istisnâda bulunması caiz olur. Aynı şekilde akıbeti bilemeyeceğini belirtmek maksadıyla istisnada bulunan da işi imanında şüphe ettiği için değil de işin Allah’ın meşîetine bağlı olduğunu belirtmek maksadıyla istisnada bulunanın durumu da böyledir.

Bu görüşün ne kadar kuvvetli olduğu da görülmektedir.

Tahâvî’nin-Allah ona rahmet etsin-: "Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den sahih olarak gelen şeriat ve beyanın tümü haktır." sözlerine gelince;

 

Nass’ların Askıya Alınması:

 

Tahâvî-Allah ona rahmet etsin- bu sözleriyle haberleri mütevatir ve ahad olmak üzere iki kısma ayıran Cehmiye, Muattile, Mutezile ve Rafizî’lerin görüşlerini redde işaret etmektedir.

Bunlara göre mütevatir senedi kat’î olsa bile, delaleti kat’î değildir. Çünkü lafzî deliller yakîn ifade etmez. Bu görüşleriyle onlar Kur’ân-ı Kerîm’in sıfatlara delaleti hususunu da zayıflatmış olmaktadırlar.

Yine derler ki: Ahad rivayetler ise ilim ifade etmez ve geliş yolu itibariyle olsun, metni itibariyle olsun delil gösterilmez.

Böylelikle onlar kalplerin önünde, Yüce Rabbi, O’nun isim ve sıfatlarını ve fiillerini Allah Rasûlünden gelen yolla tanımayı kapatmış olmaktadırlar. İnsanları esası vehmî olan bir takım yargılara, hayali bir takım önermelere havale ettiler. Bunlara aklen kat’î deliller ve yakîn burhan’lar adını verdiler. Ama bunların hepsi tahkik edildikleri takdirde; "Susuz kimsenin, su sandığı dümdüz çöldeki bir serap gibidir. Nihayet ona yaklaşınca, onun bir şey olmadığını görür. Halbuki kendisi(nin ameli) yanında Allah’ı bulmuştur. O da hemen onun hesabını tamamen öder, Allah hesabı çok çabuk görendir. Yahut (bu) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onu bir dalga örter, onu da üstünden (başka) bir dalga kaplar. Onların üzerlerinde ise bulutlar vardır, birbiri üstünde karanlıklar. Elini çıkarsa neredeyse onu dahi göremeyecektir. Allah kime bir nur vermemişse onun nuru olmaz." (en-Nur, 24/39-40)

Hayret edilecek hususlardan birisi de şudur: Onlar bu önerme ve delillerini vahyin nasslarının önüne geçirmişler, bunlar uğruna nassları terketmişlerdir. O bakımdan kalbleri nasslarla hidayet bulmaktan yana çoraklaşmıştır. Ayrıca selim fıtratın ve nebevî nassların te’yid ettiği sağlıklı akılların verdiği hükümlere de ulaşamamışlardır. Eğer vahyin nasslarının hakemliğini kabul etmiş olsalardı; hiç şüphesiz selim fıtratlara uygun düşen doğru, sahih, aklî gerçeklere de ulaşırlardı.

Hatta bid’at sahiplerinden herbir kesim nassları kendi bid’atleriyle ve aklî zannettiği yargılarla ölçüp değerlendirir, bunlara uygun düşen nass’a muhkem der, kabul eder, delil diye gösterir. Muhalif olan nass’a da müteşâbihtir der, sonra reddeder. Bu reddedişine de tefvîz (işi Allah’a havale etme) adını verir. Yahut ta tahrif eder, bu tahrifini de te’vil diye adlandırır. İşte bundan dolayı ehl-i sünnetin bunlara karşı tepkileri de çok çetin olmuştur.

 

Ehl-i Sünnet Nass’tan Ayrılmazlar

 

Ehl-i sünnetin izlediği yol ise sahih nass’tan ayrılmamak ve nass’lara şu aklî bir yargıdır, yahut ta bu filanın sözüdür diye karşı çıkmamaktır. Nitekim Tahâvî de buna işaret ettiği gibi, Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demiştir: el-Humeydî’yi şöyle derken dinledim: Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-nin yanında bulunuyorduk. Bir adam ona gelerek bir husus hakkında soru sordu, ona bu hususta Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle ve şöyle hüküm verdi, dedi. Adam Şafiî’ye: Sen ne dersin? diye sorunca, Şafiî şu cevabı verdi: Subhanallah, sen benim bir kilisede, bir havra’da olduğumu mu zannediyorsun? Belime zü’n-nar bağladığımı mı görüyorsun? Ben sana Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- hükmetti diyorum, sen bana: Sen ne diyorsun? diye soruyorsun.[74]

Buna benzer selef’in sözleri pek çoktur. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur." (el-Ahzab, 33/36)

 

Ümmet Tarafından Kabul Gören Vahid Haber:

 

Vahid haberi, ümmet gereğince amel ederek ve onu tasdik ederek, kabul ile karşıladığı takdirde ümmetin çok büyük çoğunluğuna göre yakîn (kesin) bilgi ifade eder. Bu da mütevatirin iki kısmından birisidir. Ümmetin selefi arasında bu hususta herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu anh-ın rivayet ettiği: "Muhakkak ameller niyetlerledir"[75] haberi bu kabildendir.

Yine İbn Ömer -Radıyallahu anh-ın naklettiği: "Peygamber vela’nın satışını ve hibe edilmesini yasaklamıştır."[76] haberi, Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-ın: "Kadın halası üzerine de, teyzesi üzerine de nikahlanmaz."[77] haberi; "Neseb yolu ile ne haram oluyorsa,  emmek yolu ile de haram olur."[78] haberi ve bunların benzerleri gibi. Aynı şekilde Kuba Mescidi’ne gidip de Kıble’nin, Mescid-i Aksa’dan, Kabe’ye döndürüldüğünü bildirenin haberi üzerine bunu duyan namaz kılanların Kabe’ye dönmesine dair haber de buna benzemektedir.[79]

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- elçilerini birer birer gönderirdi. Mektublarını da bir kişi ile birlikte gönderirdi. Kendilerine bu mektub ya da elçi gönderilen kimseler; bu vâhid bir haber olduğu için bunu kabul etmeyiz, demezlerdi. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "O dini bütün dinlere üstün kılmak için rasûlünü hidayetle ve hak din ile gönderen O’dur." (et-Tevbe, 9/33) O halde Yüce Allah’ın delil ve açıklamalarının çürütülmemesi için insanlara karşı bu dinin delil ve belgelerini de koruması kaçınılmaz bir şeydir.

İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlü adına yalan uyduranları hayatta iken de, ölümlerinden sonra da rezil ve rüsvay etmiş, onların gerçek durumlarını insanlara açıkça göstermiştir. Süfyan b. Uyeyne der ki: Yalan hadis söylemiş hiçbir kimseyi Allah setretmiş değildir. Abdullah b. el-Mubarek de şöyle demiştir: Bir adam seher vakti yalan bir hadis nakletmeyi içinden geçirse, sabah olur olmaz insanlar; filan kişi yalancıdır, demeye koyulurlar.

Vahid haberin doğru ve yalan olma ihtimali varsa da sahih haberler ile sahih olmayan haberleri birbirinden ayırt edebilmek, ancak vakitlerinin büyük bir bölümünü hadisle uğraşmaya; ravîlerin siyretlerini, hallerini ve sözlerinin durumuna vakıf olmak maksadıyla araştırmaya, bu hususta çok ileri derecede haddi aşmaktan ve yanılmaktan gayret gösterenlere nasib olabilir. Bunlar öldürülecek olsalar dahi, hiçbir kimseye Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- hakkında tek bir söz dahi uydurmasına müsamaha etmezler, bizzat kendileri de böyle bir şey yapmazlar. Bunlar bu dini bizlere kendilerine nakledildiği gibi naklettiler. Onlar İslamın öncü kafilesi, imanın belkemiğidirler. Onlar haberlerin sarrafları, hadislerin gerçek doktorlarıdır. Kişi onların bu durumlarını, bu hallerini doğruluklarına dair haberleri ne kadar takvalı ve güvenilir olduklarını bilirse; onların yaptıkları nakil ve rivayetlerdeki ilmin derecesini de açıkça görür.

Akıl ve bilgi sahibi olan bir kimse hadis alimlerinin, peygamberlerinin siyret ve haberlerini bildikleri kadar, başkalarının bilmesi yahut böyle olduğunu zannetmeleri bir tarafa, hatırlarından geçirmedikleri şeyleri dahi bildiklerini anlar. Nitekim nahivciler de Sibeveyh ve el-Halil’e dair haberler ve sözlerden, görüşlerden bildiklerini başkaları bilemez. Doktorların da Hipokrat ve Calinos’un sözleri ile ilgili bidikleri başkaları tarafından bilinmez.

Kısacası herbir sanat sahibi sanatını başkasından daha iyi bilir. Eğer bakkal’a güzel kokulara dair soru sorulsa yahut güzel koku satıcısına manifatura’ya dair soru sorulsa ve buna benzer kimselere meslekleri ile uymayan sorular sorulursa elbetteki bu pek büyük bir cahillik olarak değerlendirilir.

Ancak Allah’ın sıfatlarını kabul etmeyenler Yüce Allah’ın: "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şura, 42/11) buyruğunu sahih hadisleri reddetmek için dayanak kabul etmişlerdir. Benmisedikleri görüş ve kaidelere, düşünce ve içlerinden geçen duyguların kaide diye ortaya koydukları ilkelere muhalif bir hadis geldikçe, bunu "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" buyruğuna dayanarak reddetmeye kalkışırlar. Böylelikle onlar, kendilerinden olan kalbi körelmiş kimselere karşı hakkı batıl’a karıştırıyorlar ve âyeti gerçek manasından uzaklaştırarak tahrif ediyorlar.

Onlar, Allah’ın sıfatlarına dair haberlerden Allah’ın da, Rasûlünün de murad etmediğini, İslam’ın önder ilim adamlarından hiçbir kimsenin anlamadığını anlamışlardır. Onlara göre bu sıfatları kabul etmek, yaratılmışların sahip oldukları sıfatlara yaratıcıyı benzetmektir. Bu iddialarından sonra bu sıfatların kabulü batıl olduğuna da her iki nass’ı tahrif ederek "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" buyruğunu delil gösterirler. Kitablar yazarlar ve: Allah’ın emrettiği ve Allah’tan gelmiş şekliyle İslam dininin esasları bunlardır, derler. Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok bölümünü okurlar fakat onun anlamını Allah Rasûlünün beyan ettiği ve Allah’ın murad ettiği manayı haber verdiği anlamlar üzerinde düşünmeksizin manasını Allah bilir diye, O’na havale ederler.

Yüce Allah bu üç nitelikleri dolayısıyla, önceden kendilerine kitab verilmiş olanları yermiştir. Bizlere onların bu konudaki tutumlarını haber vererek anlatmıştır. Böylelikle biz ibret alalım, onların gittikleri yolun benzerini izlemekten uzak kalalım. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Ey iman edenler) artık bunların size inanacaklarını mı umarsınız? Halbuki onların bir fırkası vardır ki Allah’ın kelâmını dinlerlerdi de onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi." (el-Bakara, 2/75)

Nihayet Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların arasında kuruntu dışında Kitabın ne olduğunu bilmeyen ümmîler de vardır. Onlar yalnız zannediyorlar." (el-Bakara, 2/78) Kuruntudan kasıt ise, mücerred okumaktır.

Daha sonra şöyle buyurmaktadır: "Elleriyle Kitabı yazıp, sonra az bir paha ile satabilmek için: ‘Bu Allah’ın katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Vay elleriyle yazdıklarından başlarına geleceklere, kazandıkları yüzünden vay onların haline!" (el-Bakara, 2/79)

Görüldüğü gibi Yüce Allah, yazdıklarını Allah’a nisbet ettiklerinden ötürü ve bu yolla kazandıkları sebebiyle yermiş bulunmaktadır. Her iki vasıf da yerilmeye değer: Allah’tan gelmedik bir şeyi, Allah’a nisbet etmek de bunun karşılığında mal yahut başkanlık gibi bir karşılık almak da.

Yüce Allah’tan söz ve amellerimizde lütuf ve ihsanıyla bizleri yanılmaktan korumasını dileriz.

 

Sünnet Ya İbtidaî’dir (Kitabta Olmayan Bir Hükmü Koyar) Yahutta Allah’ın Şeriatını Beyan’dır:

 

Tahâvî-Allah ona rahmet etsin- "şeriat ve beyan" sözleriyle Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den sahih olarak gelenlerin iki tür olduğuna işaret etmektedir: Ya ibtidaî (Kitabta bulunmayan bir hükmü koyan) bir şeriattir, yahut ta Yüce Allah’ın aziz Ki-tabında teşrî’ buyurduğunu bir beyandır. Bunların hepsi de uyulması gereken bir haktır.

Tahâvî’nin-Allah ona rahmet etsin- "iman ehlî, imanın aslı itibariyle eşittir. Aralarında fazilet farkı ise hakikat, hevâ’ya muhalefet ve evlâ olana devam etmek itibariyledir." ifadelerinde geçen nüshalarda "hakikat" ifadesi "haşyet ve takva iledir" şeklindedir.

Birinci ibarede herkesin tasdikin aslı itibariyle ortak olduğuna işaret etmektedir. Ancak tasdikin bazısı, diğer bazısından daha güçlü ve sağlam olabilir. Nitekim bundan önce buna görmenin sağlam olması ile zayıf olması örnek olarak gösterilmişti. İkinci ibare ile de mü’minler arasında farklılığın kalblerin amelleri ile olduğuna işaret etmektedir. Tasdikte ise herhangi bir farklılık bulunmamaktadır, ancak birinci mana daha güçlü görülmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

 

"Mü’minlerin hepsi Allah’ın velileridir."

 

Veliler ve Velilik

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de. Onlar iman edip takvâlı davrananlardır." (Yunus, 10/62-63)

Veli terimi, düşmanlığın zıttı olan (ve dostluk anlamına gelen) -vav harfi üstün olarak- "velâyet"ten gelmektedir. Hamza, Yüce Allah’ın: "Sizin onlarla hiçbir velâyetiniz yoktur." (el-Enfâl, 8/72) buyruğundaki "velâyet" kelimesinin "vav" harfini esre olarak "vilâyet" diye okumuş; diğerleri üstün olarak "velâyet" diye de okumuşlardır. Bu iki okuyuşun iki ayrı söyleyiş olduğu söylendiği gibi; "velâyet" şeklindeki okuyuşun yardım etmek anlamında, "vilayet" okuyuşunun emirlik anlamında olduğu da söylenmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki: Esreli okuyuşun caiz olması, bir takım kimselerin bir takım kimseleri veli edinmesinde bir çeşit sanat ve iş (amel) bulunduğundan dolayıdır. Bu tür bir anlam ihtiva eden bütün kelimelerde aynı durum söz konusudur. el-Hiyâta (terzilik) gibi...

Mü’minler -buna göre- Allah’ın velileridir. Yüce Allah da onların velisidir. O şöyle buyurmaktadır: "Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velileri ise azgınlar (Tağût)dır. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkartırlar." (el-Bakara, 2/257); "Bu böyledir. Çünkü Allah iman edenlerin velisidir. Kâfirlerin ise hiçbir velisi yoktur." (Muhammed, 47/11)

Mü’minler de birbirlerinin velisidirler: "Mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler." (et-Tevbe, 9/71); "Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd edenler, (muhâcirleri) barındıranlar ve (Allah’ın dinine) yardımcı olanlar (var ya); işte onlar birbirlerinin velisidirler." (el-Enfâl, 8/72) surenin sonuna kadar...

Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Sizin veliniz ancak Allah’tır, O’nun Rasûlüdür, namazı dosdoğru kılan, rükû ederek zekatı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri veli edinirse; (bilsin ki) muhakkak Allah’ın (dininin) taraftarları galip gelecek olanların ta kendileridir." (el-Maide, 5/55-56)

Bütün bu nasslarda, mü’minlerin birbirlerinin velisi oldukları, Allah’ın da onların hem velileri, hem de mevlâları olduğu tespit edilmektedir. Allah, mü’min kullarını veli edinir. O onları sever, onlar da O’nu. O onlardan razı olur, onlar da O’ndan hoşnut olurlar. Kim Allah’ın bir velisine dahi düşmanlık ederse, Allah’a karşı tek başına savaş ilan etmiş demektir.

Allah’ın mü’minleri bu şekilde veli edinmesi, O’nun rahmet ve ihsanındandır. Yaratığın yaratığa muhtaç oluşu dolayısıyla veli (dost) edinmesine benzemez. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve de ki: ‘Çocuk edinmemiş, mülk (ve hakimiyetin)de hiçbir ortağı olmayan, âcizliğinden ötürü velisi (yardımcısı) da bulunmayan Allah’a hamd olsun.’ O’nu tekbir ettikçe et!" (el-İsra, 17/111)

Buna göre acizliğinden ötürü Yüce Allah’ın velisi (dost ve yardımcısı) yoktur. Aksine izzet bütünüyle Allah’ındır. Kendisine yardımcı olacak bir veli edinmeye ihtiyacı bulunan hükümdarlara ve başkalarına benzemez O.

Velilik, bir bakıma imana benzer. O takdirde hocamızın maksadı şu olur: Veliliğin aslı itibariyle bütün veliler birbirine eşittir. Ancak bunun kamil olanı var, eksik olanı var. Kemal derecesinde velilik, takvâ sahibi mü’minler için söz konusudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir. Onlar iman edip takvâ’lı davrananlardır. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır." (Yûnus, 10/62-64)

Buradaki "onlar iman edip takvâlı olanlardır" buyruğu, iman edip takvâ sahibi olanların "Allah’ın velisi" olduklarını, bunun onların bir özelliği olduğunu ortaya koymaktadır. Bu üç âyet-i kerîmede sözü edilen vaadlere layık olanlar onlardır. Bu ise, çok oruç tutmakla, çok namaz kılmakla ya da üstü başı yırtık pırtık olmakla, riyazetle (bedeni mahrumiyetlere katlanmakla) olacak bir şey değil; sevdiği ve gazap ettiği hususlarda O’na uygun düşmektir. (Yani sevdiklerini sevip gazap ettiklerine gazaplanmaktır.)

Bu hususta daha önce iman meselesinde geçtiği üzere, ehl-i sünnet arasında lafzî, onlarla ehl-i bid’at arasında da mana ile ilgili bir anlaşmazlık bulunmakla birlikte, mü’min bir kimsede bir bakıma velilik (dostluk), bir bakıma düşmanlık bir arada bulunabilir. Nitekim bazen onda küfür ve iman, şirk ve tevhid, takvâ ve fücür, nifak ve iman da bulunabilir. Ancak Şarî’e hem lafız, hem mana itibariyle muvafakat etmek, yalnızca mana itibariyle O’na muvafakat etmekten iyidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların pek çoğu Allah’a şirk koşmadıkça, bir türlü O’na iman etmezler." (Yusuf, 12/106); "De ki: ‘İman etmediniz. Ancak teslim olduk, deyiniz.’" (el-Hucurât, 49/14)

Bu âyete dair açıklamalar ve buradaki muhatapların, konu ile ilgili iki görüşten doğru olanına göre münafık olmadıklarına dair izahlar, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmaktadır: "Dört haslet vardır ki, kimde bulunurlarsa katıksız münafık olur. Kendisinde bunlardan bir tanesi bulunan kişide de, -onu terkedinceye kadar- münafıklık hasletlerinden birisi var demektir: Konuştu mu yalan söyler, antlaştı mı bozar, söz verdi mi sözünde durmaz, tartıştı mı haddi aşar."[80] Bir rivayette de "söz verdi mi sözünde durmaz" yerine: "ona bir emanet verildi mi hainlik eder" denilmektedir. Buharî ve Müslim bunu, Sahih’lerinde rivayet etmişlerdir.

İmanın şubelerine dair hadis de daha önceden geçmiş bulunmaktadır.[81]

Hz. Peygamber’in: "Kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan kimse, cehennem’den çıkacaktır"[82] hadisi de daha önceden geçmişti.

Bundan anlaşılıyor ki; bir kimsede münafıklığın bir çok hasleti bulunsa dahi, imanın (esasını teşkil eden) en az bir miktarına sahip olmuş ise, o kişi ebedî olarak cehennem’de kalmayacaktır. Bu kimse sahip bulunduğu münafıklık hasletleri miktarınca azab görecek, sonra da cehennem’den çıkartılacaktır.

Buna göre itaatler imanın şu’beleri, masiyetler küfrün şu’beleridir. Küfrün şu’belerinin en başı inkar, iman şu’belerinin en başı da tasdiktir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in söylediği rivayet edilen: "Bir araya gelip toplanan her bir topluluk arasında mutlaka Allah’ın dostu (veli) bir kimse vardır; ne o, onlar onun varlığını bilirler, ne de kendisi kendisini bilir" sözü ise asılsızdır ve bu batıl bir sözdür. Çünkü bu topluluğun fertleri kâfir olabilirler; ya da fâsık olarak öleceklerden olabilirler.

Allah’ın kamil velilerine gelince; bunlar, Yüce Allah’ın şu buyruklarında nitelikleri belirtilen kimselerdir: "Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir. Onlar iman edip, takvâlı davrananlardır. Onlar için dünya hayatında da, ahirette de müjde vardır." (Yunus, 10/62-64)

Takvâ ise Yüce Allah’ın buyruğunda şöylece anlatılmaktadır: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya döndürmeniz birr (iyilik, takvâ) değildir. Fakat asıl birr, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba, peygamberlere iman edenin, ona olan sevgisine rağmen malı akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere, kölelere verenlerin, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, ahitleşince ahitlerini yerine getirenlerin, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin yaptığıdır. Sadakat gösterenler işte bunlardır. Takva sahibi olanlar da ancak bunlardır." (el-Bakara, 2/177)

Takva sahipleri: Muktesid (orta yollu) olanlar ile mukarreb (yakınlaştırılmış) olanlar, olmak üzere iki kısma ayrılırlar.

Muktesid olanlar, kalp ve azalar ile ifa edilen amellerin farz olanlarını işleyerek Yüce Allah’a yaklaşan kimselerdir.

Sâbikun (ileri geçen ve yakınlaştırılmış olan mukarrebler) ise; Yüce Allah’a farzlardan ayrı olarak nafilelerle yakınlaşan kimselerdir. Nitekim Sahih-i Buharî’deki rivayete göre; Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-den, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-, şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah buyuruyor ki: Kim benim bir veli’me düşmanlık ederse, bana teketek savaş ilan etmiş demektir. Hiçbir kulum bana kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmeye denk bir amelle yakınlaşmış değildir. Kulum nafilelerle bana yakınlaşmaya devam edip durursa sonunda Ben de onu severim. Onu sevdim mi, artık Ben onun kendisiyle işittiği kulağı, kendisi ile gördüğü gözü, kendisi ile yakaladığı eli, kendisi ile yürüdüğü ayağı olurum. Eğer Benden dilekte bulunursa, andolsun ki ona (dileğini) veririm. Eğer Bana sığınırsa, Ben de onu himayeme alırım. Yapmayı murad ettiğim işler arasında kendisi ölümden hoşlanmadığı, Ben de kendisine kötülük yapmayı istemediğim için mü’min kulumun canını almakta tereddüt ettiğim kadar hiçbir hususta tereddüt etmem."[83]

Veli: Düşmanın zıttıdır. Bu kelime, yakın olmak, yakınlaşmak anlamındaki "el-vely"den türemiştir. Buna göre veliyullah (Allah’ın velisi); Allah’ın sevdiği şeyler hususunda O’na muvafakat etmek suretiyle Allah’a yakın olan ve O’nun razı olacağı işleri yaparak O’na yakınlaşmaya çalışan kimsedir. Bunların durumu ise Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibidir: "Kim Allah’tan korkarsa ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir." (et-Talâk, 65/2-3)

Ebu Zerr -Radıyallahu anh- dedi ki: Bu âyet nazil olunca Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Ya Ebu Zerr, şayet insanlar bu âyet gereğince amel ederlerse, hiç şüphesiz onlara yeter."[84]

Yüce Allah, insanlar için darlık olan hususlarda takvâ sahiplerine çıkış yolu gösterir ve ummadıkları yerlerden kendilerine rızık gönderir. Böylelikle Yüce Allah, zararlı şeyleri kendilerinden uzaklaştırır, faydalı şeyleri elde etmelerini sağlar ve onlara açıklaması uzun vakit alacak türlü keşib ve tesirler bağışlar.

 

"Allah nezdinde en kerim olanları, Allah’a en çok itaat edenleri ve Kur’ân’a en çok uyanlarıdır."

 

Yani mü’minlerin en kerim (üstün ve değerli) olanları, Allah’a en çok itaat edip Kur’ân’a en çok uyanlardır. İşte en müttakî olan budur. En müttakî olan da en kerim olan demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Allah nezdinde en kerim olanınız, en takvâlı olanınızdır." (el-Hucurât, 49/13)

"Sünen" diye bilinen hadis eserlerinde de şu hadis-i şerif kaydedilmektedir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Arap olanın Arap olmayana, beyazın siyaha, siyahın beyaza, -takvâ dışında- hiçbir üstünlüğü yoktur. Bütün insanlar Âdem’dendir, Âdem de topraktadır."[85]

İşte bu delil dolayısıyla, "sabırlı fakir mi, yoksa şükreden zengin mi faziletlidir?" meselesi ile ilgili olarak ilim adamlarının görüş ayrılığına düşmelerinin, birini ötekine tercih etmelerinin pek yerinde olmadığı; tahkikin gereğinin şu sonuca varılması gerektiği ortaya çıkmaktadır: Birinin diğerine üstünlüğünde fakirlik ya da zenginliğin herhangi bir ilgisi yoktur. Mesele amellerle, hallerle ve hakikatlerle ilgilidir. Dolayısıyla böyle bir sorunun ortaya atılması yanlıştır. Çünkü Allah nezdinde faziletli olmak, takva ve imanın hakikatleriyle ilgilidir. Zenginlik ya da fakirlikle ilgisi yoktur. Herhalde Ömer -Radıyallahu anh-ın şu sözünü söylemesinin de sebebi bu olmalıdır: "Zenginlik ve fakirlik iki binektir. Hangisine binersem bineyim, umurumda değildir."

Zenginlik ve fakirlik, Yüce Allah’ın bir imtihanıdır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: "Ama insan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunup, nimetler verse: ‘Rabbim beni şereflendirdi, bana lutfetti’ der." (el-Fecr, 89/15)

Eğer sabırlı fakir ile şükreden zengin, takvâ itibariyle birbirine eşit olursa, dereceleri de eşit olur. Onlardan birinin takvası, diğerinden üstün olursa, Allah nezdinde daha faziletli o olur. Çünkü fakirlik ile zenginlik bizatihi ameller arasında tartıya girmezler. Tartıya giren yalnızca sabır ya da şükürdür.

 

"İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla kadere ve (hepsinin) Allah’tan geldiğine iman etmek demektir."

 

Bu hususların dinin esaslarını teşkil ettiğine, sahih olduğu ittifakla kabul edilmiş Cibril Hadisi’nde Hz. Peygamber’in bunları sayarak cevap vermiş olduğuna dair açıklamalar, önceden geçmiş bulunmaktadır.

Cebrail -Aleyhisselam- bedevî bir arap kılığında ona gelmiş ve ona İslam’ın ne olduğunu sormuştu. O da buyurmuştu ki: "(İslam), Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan (ayı) orucunu tutman, oraya yol bulabilirsen Beyt(ullah)ı hac etmendir.

Ona imanın ne olduğuna dair soru sorunca da şu cevabı vermişti: "(İman) Allah’a, meleklerine, Kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmendir. (Ayrıca) hayrıyla, şerriyle kadere de iman etmendir.

Ona, ihsan’ın ne olduğunu da sormuş ve şu cevabı almıştı: "(İhsan) Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan dahi O, seni görür."[86]

Sahih(-i Müslim) de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in sabah namazının (sünnet olan) iki rek’atinde "ihlas sureleri" diye bilinen, el-Kâfirûn ile el-İhlâs surelerini okuduğu[87] da iman ve İslam’ı anlatan iki âyeti okuduğu da sabittir. Bunlardan birisi el-Bakara suresindedir: "Deyin ki: Biz Allah’a ve bize indirilene... iman ettik..." (el-Bakara, 2/132)

Diğeri de Al-i İmrân suresindeki şu âyet-i kerimedir: "De ki: Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda âdil olan bir kelimeye geliniz..." [88] (Al-i İmran, 3/64)

Sahih olduğu ittifakla kabul edilmiş Abdu’l-Kays Heyeti ile ilgili hadisinde de imanı, onlara söylemiş olduğu şu sözleriyle açıklamış bulunmaktadır: "Size bir ve tek olarak Allah’a iman etmeyi emrediyorum. Allah’a imanın ne olduğunu biliyor musunuz? Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, bir ve tek olduğuna, O’nun ortağının bulunmadığına şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek ve ele geçirdiğiniz ganimetlerin beşte birini vermektir."[89]

Kalbî iman olmadıkça bu amellerin iman demek olduğunu kastetmemiş olduğu bilinen bir husustur. Çünkü başka yerlerde kalbî imanın varlığının kaçınılmaz olduğunu bildirmiş bulunmaktadır. Bunların kalbî iman ile birlikte (imandan olacağı) böylece bilinmiş olmaktadır. Zaten bu hususa dair açıklamalarımız daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Tasdik ile birlikte olmadıkça yalnızca amel ile kişi hakkında iman hükmünün sabit olmayacağına delil olan buyruklar, Kitap ve sünnette dolup taşmaktadır. Bu, namaz ve zekatın ihtiva ettiği anlamdan daha ileri birşeydir. Çünkü namaz ile zekatın ne demek olduklarını (mahiyetlerini) sünnet açıklamış olduğu halde; imanın anlamını hem Kitap hem sünnet açıklamış bulunmaktadır.

Kitap’ta bu husustaki buyrukların bazıları: "Gerçek mü’minler, ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer..." (el-Enfâl, 8/2); "Mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen... kimselerdir." (el-Hucurât, 49/15); "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/65)

Nihaî amaç olan bu hakem yapma ve teslimiyetin varlığı gerçekleşmedikçe, imanın da söz konusu olmayacağının belirtilmiş olması, bu nihaî amacın insanlara farz olduğunu göstermektedir. Bu amacı gerçekleştirmeyen, tehdide muhatap kimselerden olur. Sahiplerine azabsız olarak cennete gireceklerine dair vaatte bulunulmuş ve gerçekleştirilmesi farz kılınmış olan iman ehlinden olmaz.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in Cibril hadisinde imanı açıklaması ile Abdu’l-Kays Heyeti ile ilgili hadisteki açıklaması arasında çelişki vardır, denilemez. Çünkü Cibril hadisinde imanı, İslam’ı açıkladıktan sonra açıkladı. Buna göre o hadiste iman, İslam’ı açıklarken sözünü ettiği amellerle birlikte; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman demek olur. Nitekim, ihsan da, daha önceden açıklanan hususları da kapsamaktadır.

Abdu’l-Kays Heyeti ile ilgili hadiste ise durum böyle değildir. Çünkü bu hadiste ilk olarak imanı açıklamaktadır. Ondan önce İslam’a dair herhangi bir açıklama geçmemiştir.

Ancak hocamız Tahâvî’nin "iman"a dair açıklamaları ile bizim bu cevabımız arasında bir uygunluk yoktur. Onun açıklamasına göre; Abdu’l-Kays Heyeti hadisini açıklamak zordur.

Sorulan hususlardan birisi de şudur: Yüce Allah’ın farz kılmış olduğu zahirî ameller, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in, sözü geçen Cibril hadisinde verdiği cevabın da söz konusu ettiği beş hasletten daha çok olduğuna göre, o neden İslam’ın bu hususlardan ibaret olduğunu söylemiştir?

Bazıları; bunlar, İslam şeârinin en açık ve en büyükleridir. Bunları yerine getirmek suretiyle kişinin teslimiyeti tamam olur; bunları terketmesi ise, onun İslam’a olan bağlılığının gevşediği ya da çözüldüğü intibâını verir, derler.

İşin gerçek mahiyeti ise şudur: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- kulun Rabbine mutlak olarak teslimiyeti demek olan dini söz konusu etmiştir. Bu dinde, muayyen olarak herkesin katıksız bir şekilde Allah’a ibadet etmesi gerekir. O bakımdan buna güç yetiren herkesin Yüce Allah’a dinini halis kılmak suretiyle bu amellerle ibadet etmesi gerekir. Söz konusu ameller ise sözü edilen bu beş esas ile birlikte, bunların dışında kalan diğer amellerdir. Bunlar da bir takım maslahatlar sebebiyle vacib olduklarından, bunların vacib oluşu bütün insanları kapsamamaktadır. Aksine cihad, emr-i bi’l-ma’ruf, nehy ani’l-münker ve buna bağlı olarak emirlik, hakimlik, fetva vermek, Kur’ân okutmak, hadis nakletmek ve buna benzer kifaye yoluyla farz olan ameller de vardır.

Ya da bir takım ameller insanların (kulların) hakkı sebebiyle vacib olmaktadır. Bu vacib ameller ise kendisi lehine vacib olan ile kendisi üzerine vacib olana hastırlar. Kimi zaman hak sahibinin vazgeçmesiyle bu haklar sakıt olabilmektedir. Borçların ödenmesi, emanetlerin ve gasbedilenlerin geri verilmesi, kan, mal, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili haksızlıkların hakkının alınması, eş ve çocukların hakları, sıla-i rahim ve benzeri haklar böyledir. Bu gibi haklardan Zeyd’in üzerine vacib olanlar, Amr’ın üzerine vacib olmayabilir.

Oysa Ramazan orucu, Beytullah’ın haccedilmesi, beş vakit namaz ve zekat böyle değildir.

Zekat her ne kadar malî bir hak ise de Allah için yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Sekiz sınıf ise zekatın harcanacağı yerleri göstermektedir. O bakımdan zekatta niyet farzdır. Başkasının mükellef adına onun izni olmaksızın yerine getirmeye kalkışması caiz değildir. Zekat kâfirlerden de istenmez.

Kul hakları için ise niyet şartı yoktur. Mükelleften başkası onun izni olmaksızın, onun adına eda edecek olursa mükellefin zimmeti ibrâ olur (sorumluluktan kurtulur) ve bu hakların yerine getirilmesi kâfirlerden de istenir.

Keffaret gibi Yüce Allah için yerine getirilmesi gereken haklar ise, kulun kendisi sebebiyle söz konusu olur ve bunlarda bir çeşit ceza manası da vardır. Bundan dolayı zekât vermek için mükellefiyet şarttır ve -ilgili yerlerde belirtildiği üzere- Ebu Hanife ve arkadaşlarına -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- göre küçük çocuk ve deli zekâtla mükellef değildir.

 

Hayrıyla Şerriyle Kader’e İman Etmek

 

Tahâvî’nin-Allah ona rahmet etsin-: "Hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla kader’e -Allah’tan geldiğine- iman etmek..." sözlerine gelince; daha önce Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in Cibril -Aleyhisselam- hadisinde: "Hayrıyla şerriyle kader’e iman etmendir." hadisi geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla bize isabet etmez.’" (et-Tevbe, 9/51); "Şâyet onlara bir kötülük dokunursa: ‘Bu sendendir’ derler. De ki: ‘Hepsi Allah’tandır.’ Böyle iken bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her fenalık da kendindendir." (en-Nisa, 4/78-79)

Şâyet: "De ki: Hepsi Allah’tandır" buyruğu ile "sana gelen her fenalık da kendindendir" buyruğu ile birlikte nasıl doğru bir şekilde anlaşılabilir, denilirse şöyle cevap verilir: Yüce Allah’ın: "De ki: Hepsi Allah’tandır" buyruğu şu demektir: Bolluk, kuraklık, zafer ve yenilgi... hepsi Allah’tandır. "Her fenalık da kendindendir" buyruğu da sana isabet eden Allah’tan gelen herbir kötülük senin işlediğin günah sebebiyle sana verilen bir cezadır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir." (eş-Şura, 42/30) Yine bu kanaate İbn Abbas -Radıyallahu anh-ın bu buyruğu "sana isabet eden kötülük de kendindendir" ve onu senin hakkında ben yazdım, şeklinde okuması da buna delil teşkil etmektedir.[90]

Burada geçen "iyilik (el-hasene)" -en sahih görüşe göre- ni’met, "kötülük (es-seyyie)" ise belâ ve musibettir. İyiliğin itaat, kötülüğün masiyet olduğu da söylenmiştir. İkinci anlam ise birincisi kastedilmiyorsa kesinlikle kastedilmiş olamaz. Bununla birlikte herşey Allah tarafından takdir edilmiş olmakla beraber, amelin kötülüğünün de, cezanın kötülüğünün de kişinin kendinden olması arasında bir çelişki yoktur. Çünkü ikinci bir masiyet, birincisinin cezası olabilir. Buna göre yapılan bu iş kötü amelden olmakla birlikte cezanın sebeb olduğu kötülüklerden olabilir. İkinci iyilik de birincisinin sevabının bir parçası olabilir. Nitekim Kitab ve sünnet te buna delâlet etmektedir.

Kaderiye’nin Yüce Allah’ın: "Sendendir" buyruğunu (görüşlerine) delil diye ileri sürmelerine imkan yoktur. Çünkü onlar şöyle derler: Kulun fiili -ister iyilik, ister kötülük olsun- kendindendir, Allah’tan değildir. Kur’ân bunlar arasında ayırım gözetmiştir. Kendileri ise bu hususta ayırım gözetmezler. Diğer taraftan Yüce Allah: "Hepsi Allah’tandır" diye buyurmakta ve böylelikle kötülükleri Allah’tan olmakla tayin ettiği gibi, hasenatı da Allah’tan olmakla tayin etmektedir. Kaderiye ise ameller hususunda bu görüşü benimsemezler. Onlar ceza (amelin karşılığı) hakkında bu kanaati taşırlar. Bundan sonra Yüce Allah’ın: "Sana isabet eden bir iyilik" ile "bir kötülük" buyrukları "onlara isabet eden bir iyilik" ile "onlara bir kötülük isabet ederse..." buyrukları gibidir.

Yüce Allah ni’metler demek olan iyilikler ile musibetler demek olan kötülükler arasında bir fark gözetmiştir. İyilikleri Allah’tan, ötekilerini insanın kendi nefsinden diye tesbit etmiştir. Çünkü iyilik Yüce Allah’a izafe edilir. Zira her bakımdan bu iyiliği ihsan eden O’dur. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın iyiliğin mutlaka Ona izafe edilmesi gerekir. Kötülüğe gelince, O kötülüğü ancak bir hikmet dolayısıyla yaratır. Kötülük bu hikmet göz önünde bulundurulacak olursa, yine O’nun ihsanı arasındadır. Çünkü Yüce Allah asla hiçbir kötülük yapmaz, aksine O’nun bütün fiilleri hayırdır ve güzeldir.

 

Allah Katıksız Şer Yaratmaz

 

Bundan dolayı Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- istiftah duasında (iftitah tekbirinden sonra yaptığı duada) şöyle derdi: "Hayır tümüyle senin elindedir. Kötülük ise sana değildir."[91] Yani sen katıksız bir kötülük, şer yaratmazsın. Aksine bütün yarattıklarında bir hikmet vardır, o hikmet itibariyle şer gibi görünen, bir hayırdır. Ancak bazı insanlar için onda bir şer bulunabilir, bu ise cüz’î ve izafi (göresel) bir şer’dir. Külli yahut mutlak bir şer yaratmaktan ise şanı yüce Rabbimiz münezzehtir. İşte böylesi bir şer, O’na nisbet edilemez.

Bundan dolayı tekil olarak, tek başına şer, Yüce Allah’a asla izafe edilemez. Aksine ya genel mahlukatın kapsamı içerisine sokulur, Yüce Allah’ın: "Allah herşeyin yaratıcısıdır." (ez-Zümer, 39/62); "De ki: Hepsi Allah’tandır." (en-Nisa, 4/78) buyruklarında olduğu gibi. Ya da bir sebebe izafe edilir, Yüce Allah’ın: "Yarattıklarının şerrinden" (el-Felak, 113/2) buyruğunda olduğu gibi. Yahut ta faili hazfedilir. Cinlerin: "Doğrusu biz yerde bulunanlar için şer mi murad edildi, yoksa Rableri onlar hakkında hayır mı murad etti bilmiyoruz." (el-Cin, 72/10) buyruğunda olduğu gibi.

Bazı canlıların rahatsız olduğu şeyleri yaratmış olması, o yaratılanda hikmet yoktur, anlamına gelmez. Aksine Yüce Allah’ın onu yaratmakta yine Yüce Allah’tan başkasının takdir edemeyeceği çapta rahmet ve hikmeti vardır. Bir takım mahlukatta göreceli bir şekilde cüz’î bir şerrin meydana gelmiş olması, o şerrin küllî ve genel olması demek değildir. Aksine küllî ve genel işler kullar için ancak bir hayır ve bir maslahattır. Genel olarak yağan bir yağmur ve herkese gönderilen bir peygamber gibi.

Yüce Allah’ın: "Sendendir" buyruğunda dikkat edilmesi gereken bir takım hususlar vardır: Kul, kendinden mutmain olmamalı, nefsinin yapıp ettiklerinden sükûn ve huzur bulmamalıdır. Çünkü onda şer saklıdır, kötülük yalnız kulun kendi nefsinden gelir. İnsanlar kendisine kötülük yapacak olurlarsa, onları kınamak ve yermekle uğraşmamalıdır. Çünkü bunlar da ona isabet eden kötülüklerdendir. Bu kötülükler de ona ancak kendi günahları sebebiyle isabet etmiştir ve bu günahlarına raci’dir.

O bakımdan kul, kendi nefsinin şerrinden ve amelinin kötülüklerinden Allah’a sığınmalıdır, Yüce Allah’tan kendisine itaat etmek üzere yardımını dilemelidir. Böylelikle kul, her türlü hayrı elde eder ve her türlü kötülük te ondan uzaklaşmış olur.

 

En Faydalı Dua Fatiha Duasıdır

 

İşte bundan dolayı en faydalı, en büyük, en hikmetli ve muhkem dua, Fatiha’daki dua ifadeleridir: "Bizi dosdosru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil."

Çünkü Yüce Allah, kulu bu yola iletti mi artık kendisine itaat etmesi, masiyetini terketmesi için de ona yardımcı olur. Ona dünyada da, ahirette de, kötülük isabet etmez.

Fakat günahlar insan nefsinin ayrılmaz parçalarıdır. Kul her an hidayete muhtaçtır. Onun hidayete olan ihtiyacı yemeye ve içeceğe olan ihtiyacından fazladır. Yoksa durum bazı müfessirlerin: Allah kuluna zaten hidayet vermiştir, neden hidayet istemektedir? Bundan kasıt hidayet üzere sebattır, yahut hidayetin arttırılmasıdır, şeklindeki açıklamalarında değindikleri gibi değildir.

Hayır, kul Yüce Allah’ın kendisine ahvalini bütün teferruatıyla öğretmesine, hergün yapıp edeceği ve terkedeceği işlerin teferruatını bilmeye ve bu şekilde amelde bulunma ilhamına mazhar olmaya muhtaçtır.

Eğer Yüce Allah, kulunu bildikleri ile amel etme iradesine sahip kılmayacak olursa, mücerred olarak bilgi sahibi olmak ona yeterli değildir. Bildiğiyle amel etmeyecek olursa, bilgileri ona karşı bir delil olur ve hidayet bulmuş da olmaz. Kul Yüce Allah’ın kendisini bu salih irade gereğince amel etmeye güç yetiren bir hale getirmesine muhtaçtır. Çünkü bizim için hakkın meçhul olan bölümleri bildiğimizin kat kat fazlasıdır.

Önemsemediğimiz ve tembellik ettiğimiz için yapmayı istemediğimiz şeyler, yapmak istediklerimiz kadardır yahut daha fazladır veya ondan daha azdır. Yapmak istediklerimiz arasından güç yetirebildiklerimiz de aynı durumdadır.

Biz hakkın tamamını bilemeyiz ve bunun bütün tafsilatını bilmeye yol bulamayız. Bu işin bütün teferruatını tesbit etmek imkansız bir iştir. Bizlerin tam ve eksiksiz bir hidayete ihtiyacı vardır. İşte bütün bu hususlara kemali ile sahip olan bir kimsenin Allah’tan dilekleri hak üzere sebat doğrultusundadır ve bu da rütbelerin en sonuncusudur.

Bütün bunların dışında bir başka hidayet daha vardır. O da âhirette cennete giden yola hidayettir. Bundan dolayı insanlar her namazda dualarında bunu istemekle emrolunmuşlardır. Çünkü buna olan ihtiyaçları çok fazladır. Bu duadan daha çok hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur.

Yüce Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bu duayı, hayra götüren ve şer’den alıkoyan en büyük sebeblerden kılmış olduğunu bilmek gerekir. Kur’ân-ı Kerîm, kötülüklerin -Allah’ın kaderi ile olsa dahi- insan nefsinden olduğunu, hasenatın tümüyle de Yüce Allah’tan olduğunu açıkça beyan etmiş bulunuyor.

Durum böyle olduğuna göre; Yüce Allah’a şükretmek gerekir. Kulun günahları dolayısıyla O’ndan mağfiret dilemesi, O’ndan başka hiçbir kimseye tevekkül etmemesi gerekir. İyilikleri O’ndan başka kimse veremez. İşte bu O’nu tevhid etmeyi, yalnızca O’na tevekkül etmeyi, yalnızca O’na şükretmeyi ve günahlar dolayısıyla O’ndan mağfiret dilemeyi gerektirmektedir.

İşte bütün bu hususları Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- namazda birlikte söz konusu ediyordu. Nitekim, Sahih(-i Buharî)de sabit olduğuna göre rükû’dan başını kaldırdığında şöyle derdi:

 “Rabbimiz, sana pek çok, pek hoş ve mübarek kılınmış hamd-u senalar olsun. Gökler ve yer dolusu kadar ve bundan sonra senin istediğin herbir şey dolusu kadar, ey hamd-u senâlara, övgülere layık olan! Kulun söylediği en hak söz -ki hepimiz senin kulunuz."[92]

İşte bu ifadeler Yüce Allah’a bir hamd-u sena’dır, O’na bir şükürdür. O’na hamdetmenin kulun söylediği en hak söz olduğunu açıklamaktadır. Bundan sonra da kul şunları söyler:

“Sen’in verdiğini engelleyecek yoktur. Engellediğini de verecek yoktur. Varlık sahibi kimsenin bu varlığının Sana karşı hiçbir faydası da olmaz."[93]

İşte bu Yüce Allah’ın vahdaniyetini, rububiyetinin tevhid’ini -yaratmak, takdir etmek, ilkin varetmek ve hidayete iletmek bakımından- bir tevhiddir. O verendir, engelleyendir. O’nun verdiğini kimse engelleyemez, engellediğini kimse veremez.

Diğer taraftan şeriat, emir ve nehiy koyucu olarak ulûhiyetinin tevhid’ini de dile getirmektedir.

Şöyle ki: Kullar her ne kadar varlık, mülk, azamet, imkan ve riyaset’e -zahiren ya da mükâşefe ve hal’ika tasarruflarda bulunanlarda olduğu gibi batınen- imkanlara sahip kılınıyor iseler dahi, bu varlıklarının Sana karşı kendilerine bir faydası olmaz, yani bunlar o kimseyi kurtarmaz, kurtuluşa erdiremez. İşte bundan dolayı burada "o kimseye Sana karşı faydası olmaz" diye buyurmuş, "Senin nezdinde ona faydası olmaz" diye buyurmamıştır. Çünkü böyle denilmiş olsaydı, bu ifadeden bunlarla Sana yakınlaşılmaz, ama bunların ona zararı olmayabilir gibi bir mana anlaşılabilirdi.

 

Sebebler Bağımsız Olarak İstenen Şeyler Değildir

 

Bu ifadeler aynı zamanda tevhid’in hakikatini de Yüce Allah’ın: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Sen’den yardım dileriz" buyruğunun da hakikatini ihtiva etmektedir. Sebeblerden hiçbirisi tek başına ve bağımsız olarak istenen birşey olamaz. Herşey ancak Allah’ın meşieti ve yoluna koymasıyla olur. O halde Allah’tan başkasından ümitvar olmamak, O’ndan başkasına tevekkül etmemek, O’ndan başkasından dilekte bulunmamak, O’ndan başkasına sığınmamak, O’ndan başkasından yardım dilememek gerekir. Hamd yalnız O’nadır, şekva sadece O’na yapılır. Yalnız O’ndan yardım istenir, yalnız O’na sığınılır. İtaate gücü de O verir, masiyetten korunma imkanını da O verir. Çünkü hiçbir sebeb tek başına istenen bir şey değildir. Aksine herbir sebebe başka bir takım sebeblerin de katılması gerekir. Diğer taraftan engellerin ve onunla çatışan şeylerin de bertaraf edilmesi icab eder ki maksat hasıl olabilsin. Herbir sebebin bir ortak sebebi vardır ve zıttı vardır. Ortağı ona yardımcı olmayacak olursa ve onun zıttı da uzaklaştırılmayacak olursa, Kişinin istediği husule gelmez.

Yağmur tek başına bitkiyi yeşertmez, ancak onunla birlikte hava, toprak ve diğer sebeblerin de bir arada olması lazım. Diğer taraftan ekinin yetişebilmesi için onu telef edecek çeşitli afetlerden de uzak kalması gerekir. Yiyeceğin, içeceğin besleyici bir gıda olabilmesi, ancak bedendeki aza ve güçler ile tamam olabilir. Bütün bunlar da bunu ifsad edecek hususlar bertaraf edilmedikçe hiçbir fayda sağlayamaz.

Sana bir şeyler veren yahut sana yardımcı olan mahluk, Allah’ın onda irade, güç ve fiili yaratmış olmasına rağmen, O’nun yaptığının tamamlanabilmesi, kendi kudreti dışında ve istediğini yapmasına yardımcı olabilecek pek çok sebeb olmadıkça tamamlanamaz. İsterse kendisine itaat olunan bir hükümdar olsun. Bununla birlikte maksadı ile çatışacak ve ona engel olabilecek birbiriyle bu hususta yardımlaşan sebebleri de bertaraf etmesi kaçınılmaz bir şeydir. O halde istenen bir şey, ancak istenenin gerektirici bütün sebeblerinin varlığı ve engellerin de bulunmaması ile ortaya çıkabilir.

Muayyen herbir sebep ancak gerektirici hususun bir parçasıdır. Varlık aleminde tek başına ve tam bir gerektirici yoktur. İsterse ona gerektirici adı verilsin ve diğer yardımcı hususlara da şart denilsin. Bu lafzî bir ihtilaftır. Mahlukat arasında ma’lulünü (sonucunu) gerektirecek tam bir illetin (sebebin) varlığına gelince, bu batıldır.

Bunu gerçek anlamıyla bilen bir kimsenin önünde, Yüce Allah’ı tevhid’in kapısı açılır ve O’ndan başkasına ibadet etmek şöyle dursun, O’ndan başkasından dilekte bulunmaya kimsenin layık olmadığını, başkasına tevekkül olunamayacağını, başkasından ümitvar olunamayacağını da iyice anlar.

 

"Biz bütün bunlara iman edenleriz. Peygamberleri arasında kimseyi diğerinden ayırmayız. Hepsinin getirdiklerini tasdik ederiz."

 

Peygamberlere İman

 

Bu sözlerle tafsilî olarak iman edilmesi gereken ve daha önce geçen hususlara işaret etmektedir. "Peygamberleri arasında kimseyi diğerinden ayırt etmeyiz..." sözlerinin anlamı da şudur: Bazılarına iman ederek, bazılarını inkar ederek peygamberler arasında fark gözetmeyiz. Bilakis hepsine iman eder, hepsini tasdik ederiz. Çünkü onların kimisine iman edip kimisini inkâr eden hepsini inkâr etmiş olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz, diyenler böylece bunun arasında bir yol tutmaya yeltenirler. İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridirler." (en-Nisa, 4/150-151)

Çünkü peygamberlerden herhangi birisine iman etmeyi gerektiren husus, (diğerlerine iman edilmemesi halinde) kendisine iman edilmeyen peygamberde de mevcuttur. Çünkü kendisine iman edilen peygamber, diğer peygamberleri tasdik etme emrini de getirmiştir. Peygamberlerin bazısına iman edilmeyecek olursa, iman ettiğini iddia ettiği peygamberi dahi inkâr etmiş olur. Çünkü iman ettiği rasûl bütün peygamberlerin tasdik edilmesi hükmünü de getirmiştir. Bir kısmını inkâr etmekle, inkâr eden kişi gerçekten kâfir olur. Halbuki o, iman ettiğini zannetmektedir. Böylelikle dünya hayatında yaptıkları boşa gitmekle birlikte, kendilerinin güzel iş yaptığını zanneden, amel bakımından en hüsranda olan kimselerden olur.

 

"Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- ümmeti arasından büyük günah işleyen kimseler muvahhid olarak öldükleri, Allah’ın huzuruna O’nu bilip tanıyanlar olarak çıktıkları takdirde, tevbe etmemiş olsalar dahi cehennem’de ebedi kalmazlar. Onlar Allah’ın meşiet ve hükmüne tabidirler. Dilerse onlara mağfiret eder, onları lütfuyla affeder. Yüce Allah Kitabında buyurduğu gibi: "Ve bundan başkasını dilediği kimselere bağışlar." (en-Nisa, 4/48 ve 116)

"Dilerse adaleti gereği onları cehennem ateşinde azaplandırır, sonra da onları oradan rahmetiyle ve kendisine itaat eden şefaatçilerin şefaatiyle çıkartır. Sonra da onları cennetine gönderir. Çünkü Yüce Allah kendisini bilip tanıyanların mevlâsıdır. Onları her iki diyarda da kendisini inkâr eden, hidayetinden uzaklaşıp hüsrana uğrayan ve O’nun dostluğuna nâil olamayan kimseler gibi kılmaz. Allah’ım, ey İslam’ın ve müslümanların gerçek mevlası! İslâm ile senin huzuruna çıkıncaya kadar, sımsıkı bir şekilde İslâm’a sarılmamızı sağla!"

 

Büyük Günahlar ve Bu Günahları İşleyenler

 

"Muvahhid olarak öldükleri takdirde, Muhammed ümmetinden olup büyük günah işlemiş olanlar, ebedi olarak cehennemde kalmazlar..." sözleri Haricilerle Mutezile’nin görüşlerini reddetmektedir. Çünkü onlar büyük günah işleyen kimselerin cehennem ateşinde ebediyyen kalacaklarını savunurlar. Ancak Harici’ler büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarını söylerken, Mutezile imandan çıktıklarını söyler, fakat küfre girdiklerini söylemezler. Bunun yerine onların iki menzile arasında bir yerde olduklarını kabul ederler. Nitekim bunlar, daha önce Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- "kıble ehline mensub hiçbir kimseyi helal kabul etmediği sürece bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz" sözünü açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

"Muhammed ümmetinden büyük günah işleyenler" ifadesi ile Muhammed ümmetini tahsis etmesinden; Muhammed ümmetinden olmayan ve onun getirdiği şeriatle, şeriatleri nesh olunmadan önce büyük günah işleyen kimselerin hükmünün, Muhammed ümmeti arasından olup büyük günah işleyen kimselerin hükmünden farklı olduğu manası anlaşılmaktadır. Ancak böyle bir anlayış tartışılır, çünkü Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bize şunu haber vermiştir: "Kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan kimse cehennem ateşinden çıkar."

Bu ifadesiyle Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- özellikle kendi ümmetini tahsis etmemektedir. İmanı mutlak olarak zikretmiştir. Bunu dikkatle düşünmek gerekir. Bazı nüshalarda da "ümmet" lafzı zikredilmemektedir.

 

Büyük Günahlar

 

İlim adamları büyük günahların mahiyeti ve sayısı hususunda farklı görüşlere sahiptirler:

Büyük günahlar hakkında:

• Yedidir, denilmiştir.

• Onyedidir.

• Bütün şeriatlerin haram olduğunu ittifakla belirttiği hükümlerdir.

• Allah’ı tanıma kapısını kapatanlardır.

• Mal ve bedenlerin gitmesidir.

• Kendisinden daha küçük günahlara nisbetle diğerlerine büyük günah denilmiştir.

• Büyük günahların ne oldukları asla bilinemez yahut ta kadir gecesi gibi saklı tutulmuştur.

• Yediden ziyade yetmişe daha yakındır.

• Allah’ın yasakladığı herbir şey büyük günahtır.

• Büyük günah had’di gerektiren, yahut işlenmesi halinde cehennem ile tehdit olunan, yahut lanet ya da ilahi gazabın söz konusu olduğu belirtilen günahlardır.

Bu (sonuncusu), bu husustaki görüşlerin en güzelidir.

Bu görüşü benimseyenlerin kullandıkları ifadeler de farklı farklıdır:

Kimisi şöyle der: Küçük günah cezası iki ceza yurdu olan, dünya ile ahiret cezalarının altında bulunan günahtır.

Bir başkası: Lanet, gazab yahut ateş ile sonuçlanmayan herbir günahtır.

Bir başkası: Küçük günah dünyada bir had cezası, ahirette de bir tehdidi bulunmayan günahtır. Tehdit’ten kasıt ise ateş, lanet yahut gazab gibi özel tehdit’tir. Çünkü ahiretteki özel ceza, dünyadaki özel ceza gibidir. Yani dünyada miktarı belirli cezalara benzer. Dünyada ta’zir ise cehennem ateşi yahut lanet ve gazab dışında yapılan tehdidi andırır.

Böyle bir sınırlandırma bunun dışındaki sınırlandırmalara yöneltilen tenkidlerden kurtulmuştur.

Bunun kapsamına nass ile büyük günah olduğu sabit olan bütün günahlar girer. Şirk, adam öldürmek, zina, büyü, mü’min ve bir şeyden haberi olmayan namuslu ve iffetli kadınlara iftirada bulunmak ve buna benzer... Savaştan kaçmak, yetim malını yemek, faiz yemek, anne-baba haklarına riayet etmemek, ğamûs (bilerek yalan yere) yemini, yalancı şahitlik ve buna benzer günahlar.

Çeşitli sebebler dolayısıyla bu görüş tercih edilir:

1- İbn Abbas, İbn Uyeyne, İbn Hanbel ve bunlara benzer selef’ten nakledilen açıklama budur.

2- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (diğer) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir mekana sokarız." (en-Nisa, 4/31)

Yüce Allah’ın gazabı, laneti ve cehennem ateşi ile tehdit olunan bir kimse böyle şerefli ve bir va’de hak kazanamaz. Aynı şekilde kendisine had uygulanmayı hakeden bir kimsenin günahları büyük günahlardan kaçınmak suretiyle örtülmez.

3- Böyle bir sınırlandırmanın esası Yüce Allah’ın ve Rasûlünün günahlarla ilgili nasslara dayanır. O bakımdan bu şarî’in hitabından çıkartılmış bir tanımdır.

4- Böyle bir tesbit ile büyük ve küçük günahlar birbirinden ayırt edilebilir, ancak diğerleri böyle değildir. Yedi, onyedi, yetmişe daha yakın gibi kanaat sahiplerinin bu sözleri mücerred iddiadan ibarettir.

Bütün şeriatlerin haram olduğunu ittifakla kabul ettikleridir -ihtilaf ettikleri değil- diyenlerin görüşüne göre içki içmenin, savaştan kaçınmanın, kendileriyle evlenilmesi haram olan mahremlerle evlenmenin, süt emmek yoluyla ve evlilik akrabalığı (sıhriyet) dolayısı ile evlenilmesi haram kılınanların ve buna benzer diğerlerinin kebair’den olmaması gerekir. Buna karşılık yetimin malından bir habbe almak, bir habbe çalmak, önemsiz tek bir yalan ve buna benzer davranışlar da büyük günahlardan sayılmalıdır. Ancak böyle bir görüş fasittir.

Allah’ı tanıma kapısını kapatan yahut mal ve bedenlerin telef olmasını gerektiren şeylerdir, sözüne gelince; içki içmenin, domuz, meyte ve kan yemenin, iffetli kadınlara iftira etmenin büyük günahlardan olmaması gerekir, bu da yanlıştır.

Kendilerinden daha aşağı olanlara nisbetle büyük günahlara, büyük denilmiştir. Yahut ta Allah’ın yasakladığı herbir şey büyük günahtır, diyenlerin görüşlerine göre de; günahların kendi bünyeleri içerisinde büyük ve küçük diye bir ayırıma tabi olmamaları gerekir, bu da yanlıştır. Çünkü günahların büyük ve küçük olmak üzere kısımlara ayrıldığına delâlet eden nasslara aykırıdır.

Büyük günahlar asla bilinemez yahut müphemdirler, diyenlerin görüşlerine gelince, böyle bir kimse kendisi adına onları bilemeyeceğini haber vermiş olabilir. Ancak bu, büyük günahların başkası tarafından bilinmiş olmasına mani değildir, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tahâvî’nin-Allah ona rahmet etsin-: "Tevbe etmemiş olsalar dahi" sözlerine gelince, çünkü tevbenin günahları sildiğinde görüş ayrılığı yoktur, görüş ayrılığı tevbe etmeyenin hali ile ilgilidir.

"Yüce Allah’ı bilen ve tanıyanlar olarak huzuruna çıktıkları takdirde..." sözlerine gelince, şâyet "bilip, tanıyanlar" yerine "iman edenler olarak" demiş olsaydı, daha uygun olurdu. Çünkü Allah’ı bilip tanımakla birlikte O’na iman etmeyen bir kimse de kâfirdir.

Yalnızca bilip tanımakla Cehm yetinmiştir. Onun sözü ise önceden geçtiği üzere batıl ve merdut’tur. Çünkü İblis de Rabbini bilen ve tanıyan birisi idi: "Rabbim diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi." (el-Hicr, 15/36); "Dedi ki: İzzetin hakkı için, onları toptan azdıracağım. Aralarından ihlas’a erdirdiğin kulların müstesna." (Sad, 38/82-83) Firavun da, kâfir’lerin çoğu da böyledir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorarsan hiç şüphesiz: ‘Allah’ diyeceklerdir." (Lokman, 31/25); "De ki: Yer ve orada bulunanlar kimindir? Eğer biliyorsanız, (söyleyiniz.) Allah’ındır, diyeceklerdir." (el-Mu’minun, 23/84-85) Buna benzer bu anlamı dile getiren daha pek çok âyet-i kerîme vardır.

Sanki Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- bu ifadeleriyle tarikat ehlinin işaret ettiği, hidayet bulmak için gerekli kâmil marifeti kastetmiş gibi görünüyor. Bu halde olanların ise, büyük günah işleyenlerden olmaları düşünülemez. Aksine böyleleri insanların ileri gelenleri ve havassıdırlar.

"Onlar Allah’ın meşîetinde ve hükmündedirler. Dilerse onlara mağfiret buyurur, dilerse lütfuyla onları affeder..." sözlerine gelince, Yüce Allah şirk ile diğer günahları birbirinden ayırmıştır. Çünkü şirk, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in de belirttiği gibi büyük günahların en büyüğüdür. Yüce Allah da şirkin bağışlanmayacağını haber vermiştir. Şirkin dışındaki günahların bağışlanmasını da meşîetine bağlı kılmıştır. Caiz olan bir şey ise meşiete bağlı olarak söz konusu edilebilir. Mümteni’ (imkansız) olan şey ise böyle değildir. Eğer bütün günahlar bu açıdan birbirine eşit olsalardı, böyle bir ayırımın anlamı olmazdı. Çünkü Yüce Allah şirkin dışındaki günahların bağışlanmasını meşîetine bağlamışken, büyük ve küçük günahların tevbeden sonra bağışlanmasının ise meşîete bağlı olmaksızın kat’î olduğunu bildirmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle bildirmiştir:

"De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Muhakkak o çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir." (ez-Zümer, 39/53)

Buna göre ilahi meşîete bağlı olan mağfiret, tevbe etmeksizin ve Allah’a şirk koşmanın dışında kalan günahların mağfiret edilmesi olmalıdır.

"Çünkü Allah kendisini bilip, tanıyanların mevla’sıdır" ifadesinde az önce geçtiği üzere, üzerinde durulması gereken ince bir nokta vardır.

"Allah’ım, ey İslam’ın ve müslümanların gerçek mevlası! İslam ile senin huzuruna çıkıncaya kadar, İslam’a sımsıkı sarılmamızı -bir nüshada: İslam üzere sebat göstermemizi- sağla." Şeyhu’l-İslam Ebu İsmail el-Ensarî, "el-Faruk" adlı eserinde senedini kaydederek Enes -Radıyallahu anh-dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- dualarından birisinde şöyle demiştir: Ey İslam’ın ve müslümanların gerçek mevla’sı! İslam üzere Senin huzuruna çıkıncaya kadar İslam’a sımsıkı sarılmamı sağla."[94]

Az önce geçen sözler ile sonunda bu duanın yapılması arasındaki ilişki açıktır. Bu duanın bir benzerini de Yusuf es-Sıddîk -Allah’ın salat ve selamları üzerine olsun- dua etmiş ve şöyle demiştir: "Rabbim, Sen bana mülk verdin ve bana sözlerin (Kitap ve rüyaların) te’vilinden (bilgiler) öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, âhirette de benim velimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat." (Yusuf, 12/101) Musa (ona ve peygamberimize salat ve selamlar olsun) ya ilk iman eden kimseler olan sihirbazlar da şu sözleriyle benzeri bir duayı yapmışlardır: "Rabbimiz üzerimize sabır yağdır ve müslümanlar olarak canımızı al!" (el-A’raf, 7/126)

 

"Ehl-i Kıble mensubu olan iyi ve günahkâr herkesin arkasında namaz kılınacağı ve onlardan ölenlerin cenaze namazının kılınacağı görüşündeyiz."

 

İyi ve Günahkâr Kimselerin Arkasında Namaz Kılmak

 

Sahih-i Buharî’de[95] belirtildiğine göre Abdullah b. Ömer -Radıyallahu anh- el-Haccac b. Yusuf es-Sakafî arkasında namaz kılarmış, Enes b. Malik de böyle. Haccac ise fasık ve zalim bir kimseydi.

Yine Sahih-i Buharî’de belirtildiğine göre, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Onlar size namaz kıldırırlar. İsabet ederlerse sizin de onların da lehine, hata ederlerse sizin lehinize, onların aleyhinedir."[96]

Şunu bil ki -Allah sana da, bize de merhamet buyursun- kişinin, bid’atçi ya da fasık olduğunu bilmediği kimsenin arkasında namaz kılması, imamların ittifakı ile caizdir. İmam’a uyanın, imamının itikadını bilmesi de, onu imtihan ederek, sen neye inanıyorsun? diye sorması da imama uymasının şartlarından değildir. Aksine kişi, hali mestur (örtülü) kimsenin arkasında namaz kılar.

Bid’atine insanları davet eden bir bid’atçi yahut ta fasıklığı açıkça ortada olan bir fasığın arkasında namaz kılan bir kimsenin arkasında namaz kıldığı bu imam, şâyet cuma ve bayram namazları imamı ile Arafe’de, hac’da namaz kıldırmakla görevli imam ve buna benzer başkası arkasında namaz kılma imkanını bulamadığı muayyen (görevlendirilmiş) bir imam ise; genel olarak selef ve halef’e göre imam’a uyacak kimse, böyle bir imamın arkasında namaz kılar.

Günahkâr bir imamın arkasında namaz kılmayarak cuma ve cemaati terkeden kimse ise, ilim adamlarının çoğunluğuna göre bid’atçi bir kimsedir. Sahih olan böyle bir namazı kılıp tekrar onu iade etmeyeceği şeklindedir. Çünkü Ashab-ı Kiram -Allah onlardan razı olsun- günahkâr imamlar arkasında cuma ve cemaat namazlarını kılar ve tekrar iade etmezlerdi. Az önce geçtiği üzere Abdullah b. Ömer, Haccac b. Yusuf’un arkasında namaz kılardı; Enes -Radıyallahu anh- da.

Sahih(-i Buharî)de kaydedildiğine göre Osman b. Affan -Radıyallahu anh-ın evi muhasara altına alınınca insanlara bir kişi namaz kıldırdı. Birisi Osman’a: Sen genel olarak bütün müslümanların imamısın, şu insanlara namaz kıldıran kişi ise bir fitne (zamanının) imamıdır. Osman -Radıyallahu anh- şöyle dedi: Ey kardeşimin oğlu! Namaz insanların yaptıkları işlerin en güzellerindendir. Eğer güzel iş yaparlarsa, sen de onlarla birlikte güzel iş yap. Şayet kötülük işlerlerse sen onların kötülüklerinden uzak dur.[97]

Fasık ile bid’atçinin namazı özü itibariyle sahihtir. İmam’a uyan bir kimse böyle bir kişinin arkasında namaz kılacak olursa, namazı batıl olmaz ama böylelerinin arkasında namaz kılmayı mekruh görenlerin bundan hoşlanmayış sebebleri; iyiliği emredip münker’den alıkoymanın vacib oluşundan dolayıdır.

Bu kabilden olmak üzere bid’at ve günahını açıkça ortaya koyan bir kimse müslümanlara imam olarak tayin edilmez. Böyle bir kimse tevbe edinceye kadar ta’zir edilmeye müstehaktır. Böyle bir kimsenin tevbe edinceye kadar terkedilme imkanı bulunursa, bu güzel bir şey olur. Şâyet bazı kimseler onun arkasında namaz kılmayı bırakıp, başkasının arkasında namaz kıldıkları takdirde bu durum tevbe edinceye yahut azledilinceye ya da insanlar onun işlediği günahın benzerinden vazgeçinceye kadar münker’in reddedilmesinde bir etkisi bulunursa, böyle bir kimse arkasında namaz kılmayı terketmekte hem şer’î bir maslahat olur, hem de imama uymak durumunda olan kimse, bir cuma’yı da, cemaati de terketmemiş olur.

Şâyet böyle birisinin arkasında namaz kılmayı terketmek cemaate katılan kimsenin cuma ve cemaatleri kaçırmasına sebeb teşkil ediyorsa, işte o takdirde böyle bir kimsenin arkasında namaz kılmayı Ashab-ı Kiram’a muhalefet eden bir bid’atçiden başkası terketmez.

Eğer imamı yöneticiler tayin etmiş iseler, onun arkasında namaz kılmayı terketmekte de şer’î bir maslahat yoktur. Böyle bir durumda bu gibi kimsenin arkasında namaz kılmak terkedilmez. Aksine namaz daha faziletli olan kimsenin arkasında kılınırsa, daha faziletlidir. Eğer bir kimsenin münker’i açıkça işlemeyen bir kimseyi imamete geçirme imkanı varsa, bunu yapması vacib olur. Ancak başkası onu görevlendirmiş ve böyle bir kimseyi imamlıktan alma imkanı yoksa yahut ta onu imamlıktan alma imkanı ancak onun açığa çıkardığı münker’in verdiği zarardan daha büyük bir zarar ve kötülükle mümkün olabiliyorsa, hiç şüphesiz büyük bir fesad ile küçük bir fesadı önlemeye kalkışmak caiz değildir. İki zarardan daha hafif olanının da daha büyük bir zararla defedilmesi caiz olmaz. Çünkü şer’î hükümler, maslahatları elde etmek ve onları tamamlamak ile fesadı işlemez hale getirmek ve -imkan ölçüsünde- azaltmak maksadıyla gelmiştir. Buna göre cuma ve cemaatlere katılmayı kaçırmak, bu iki namazda günahkar imama uymaktan daha büyük bir fesattır. Özellikle cemaate katılmamak herhangi bir günahı önlemiyor ise bu böyledir. Geriye şer’î maslahatın, böyle bir fesat önlenmeksizin işletilmemesi kalır.

Eğer cuma ve cemaat namazları iyi kimselerin arkasında eda edilebiliyorsa, elbetteki bu günahkar kimselerin arkasında eda edilmesinden daha uygundur. İşte o vakit, mazeretsiz olarak günahkâr bir kimsenin arkasında namaz kılacak olursa, bu ilim adamlarının içtihad ettikleri bir konu olarak karşımıza çıkar. Kimisi böyle bir namazı iade eder derken, kimisi de iade etmez, demektedir. Buna dair geniş açıklamalar ise fürûa dair (fıkıh) kitablardadır.

Kitabın ve sünnetin nassları ile ümmetin selef’inin icmaı şuna delâlet etmektedir: Veliyyu’l-Emr, namaz kıldırmak için tayin edilmiş imam, hakim, harb emiri, sadaka âmiline ictihad edilecek konularda itaat olunur. İçtihad edilecek konularda bu gibi kimselerin, kendilerine uymak durumunda olanlara itaat etmek yükümlülükleri yoktur. Aksine itaat etmek durumunda olanların bu hususlarda ona itaat etmesi ve onun görüşünü benimseyip kendi görüşlerini terketmeleri gerekir. Çünkü cemaat ve uyuşma maslahatı ile tefrika ve ayrılığın mefsedeti cüz’î meselelerden daha büyüktür. Bundan dolayı hakimlerin birinin diğerinin hükmünü nakletmesi caiz görülmemiştir.

Kat’î olarak bilinen doğru ise şudur: Bu gibi kimselerin birinin diğeri arkasındaki namazı sahih’tir. Ebu Yusuf’tan rivayet edildiğine göre o, Harun er-Reşid ile birlikte hac ettiğinde halife (Harun) hacamat yaptırmıştı. Malik de ona abdest almasının gerekmediği doğrultusunda fetva vermişti. Halife bu haliyle insanlara namaz kıldırdı. Ebu Yusuf’a: Arkasında namaz kıldın mı? diye sorulunca, O: Subhanallah, Emiru’l-Müminîn’dir o, diye cevab vermişti. Bu sözleriyle yöneticiler arkasında namaz kılmayı terketmenin bid’at ehlinin fiillerinden olduğunu kastetmiştir.

Buharî’nin rivayet ettiği Ebu Hureyre yoluyla gelen hadise göre de Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Onlar size namaz kıldırırlar. İsabet ederlerse, sizin de, onların da lehinedir. Hata ederlerse, sizin lehinize, onların aleyhinedir."[98]

Bu hadis imam hata ettiği takdirde, bu hatası imamın aleyhinedir. İmama uyan aleyhine değildir, gerçeğini ortaya koyan açık ve sahih bir nasstır. Müçtehid nihayet vacib olmadığına inandığı bir vacibi terketmekle yahut ta yasak olmadığına inandığı bir yasağı işlemekle hata etmiş olabilir. Ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kimsenin böyle bir hadis kendisine ulaştıktan sonra, bu açık ve sahih hadise muhalefet etmesi helal olmaz.

Ayrıca bu hadis, imam eğer "imama uyanın vacib olduğuna inandığı bir şeyi terkedecek olursa, o imama uyması sahih değildir" ifadesini mutlak olarak kullanan, Hanefi, Şafiî ve Hambeli’lere mensub kimselerin kanaatlerine karşı da bir delildir. Şüphesiz ki bir arada olmak, birlikte bulunmak göz önünde bulundurulması gereken hususlardandır. Fesada götüren ayrılıkların da terkedilmesi gerekir.

 

İyilerin de Günahkârların da Cenaze Namazı Kılınır

 

"Ve onlardan ölenlerin üzerine..." sözlerine gelince, şu demektir: Biz iyilerden de, günahkârlardan da ölen kimselerin namazlarının kılınacağı görüşündeyiz. Bâğî’ler ve yol kesiciler bu genellemenin dışında ve müstesnâdırlar. -Ebu Yusuf’a hilafen- kendisini öldüren de böyledir. İlgili yerlerde belirtildiği üzere, Malik ve Şafiî’ye hilafen şehit ise böyle değildir.

Ancak Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-, bu sözleri bizim bid’at ehli ile günahkârlardan ölen kimselere namaz kılmayı terketmeyeceğimizi açıklamak üzere bu zikretmiştir, yoksa herkesi kapsayan genel bir ifade olmak üzere kaydetmiş değildir.

Ancak İslam’ı izhar edenler iki kısımdır. Bunlar ya mü’mindir, ya münafıktır. Münafıklığı bilinen kimselerin namazlarını kılmak, onlara mağfiret dilemek caiz değildir. Münafık olduğu bilinmeyen kimsenin ise namazı kılınır. Bir kimse bir kişinin münafık olduğunu bilirse, onun cenaze namazını kılmaz. Onun münafık olduğunu bilmeyenler namazını kılar. Ömer -Radıyallahu anh-, Huzeyfe -Radıyallahu anh-ın cenaze namazını kılmadığı kimselerin namazını kılmazdı. Çünkü Huzeyfe, Tebûk Gazvesi’nde münafıkların kim olduklarını bilmişti. Yüce Allah ise Rasûlüne münafıkların namazını kılmayı yasaklamış ve onlara mağfiret dilemesi halinde bile günahlarını bağışlamayacağını haber vermiş, buna sebeb ise onların Allah’ı ve Rasûlünü inkar ederek kâfir olmalarını göstermiştir.

Allah’a ve Rasûlüne iman eden kimsenin namazını kılması ise yasaklanmış olamaz. Onun gerek bid’at türünden itikadî günahları, gerekse de amelî günahları ne olursa olsun. Aksine Yüce Allah, peygamberine, mü’minlere mağfiret dilemesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "Onun için bil ki: ‘Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.’ Hem kendi günahın, hem de mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar için mağfiret dile." (Muhammed, 47/19) Yüce Allah ona tevhid’i, hem kendisi için, hem de mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar için mağfiret dileğinde bulunmayı emretmektedir.

Tevhid dinin esasıdır. Kendisi için ve mü’minler için mağfiret dilemek te tevhid’in kemâlidir. Onlara mağfiret, rahmet ve sair hayırları dilemek ya vacibtir, ya müstehabtır. Bu da iki türlüdür, genel ve özel olmak üzere. Bunun genel olması bu âyet-i kerîme’de olduğu gibi açıktır. Özel duaya gelince bu da, ölüye namaz kılmaktır. Ölen herbir mü’minin cenaze namazını kılmaları mü’minlere mutlak olarak emredilmiştir. Onlar kıldıkları namazlarında ona dua etmekle emrolunmuşlardır. Nitekim Ebu Davud ve İbn Mace’nin kaydettikleri rivayete göre Ebu Hureyre -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "Ölünün namazını kıldığınız vakit ona ihlasla, samimiyetle dua ediniz."[99]

 

"Onlardan herhangi bir kimse hakkında kesin olarak cennetliktir ve cehennemliktir demeyiz."

 

Muayyen Kimselerin Cennet’lik Yada Cehennem’lik Olduklarını Söylemek

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- şunu anlatmak istiyor: Biz Kıble ehline mensub muayyen herhangi bir kimse için: O cennet ehlindendir, yahut cehennem ehlindendir demeyiz. Doğru sözlü peygamberin cennet ehlinden olduklarını haber verdiği kimseler müstesna. Aşere-i Mübeşşere[100] gibi.

Bizler her ne kadar: Büyük günah işlemiş olanlardan Allah’ın dilediği kimseler cehenneme mutlaka girecektir, sonra da şefaatçilerin şefaati ile çıkacaklardır diyorsak da muayyen kimseler söz konusu olunca bunu söylemeyiz ve bilgi sahibi olmadıkça kimse hakkında cennet’liktir ya da cehennem’liktir, demeyiz. Çünkü bu bizim için gizli olan bir hakikattir. Ölenin ne üzere öldüğünü de bilgimizle kuşatamayız.

Ancak iyilikte bulunanlar için ümit besleriz, günahkar kimseler için de korkarız.

 

"Mü’minler bu hususta herhangi bir şeyi açıkça ortaya koymadıkça, onlar hakkında küfür, şirk ya da münafıklık ettiklerine dair şahitlikte bulunmayız, onların iç hallerini yüce Allah’a bırakırız."

 

Muayyen Kimselerin Kâfir Yada Münafık Olduklarını Söylemek

 

Çünkü bizler zahire göre hüküm vermekle emrolunmuş; zan ve hakkında bilgi sahibi olmadığımız şeylerin arkasından düşmemiz yasaklanmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Erkekler topluluğu, başka bir erkek topluluğu ile alay etmesin..." (el-Hucurat, 49/11) Yine Yüce Allah: "Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır..." (el-Hucurat, 49/12) diye buyurmaktadır.

Başka yerde de Yüce Allah: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalbin herbiri ondan sorumludur." (el-İsra, 17/36) diye buyurmaktadır.

 

"Biz -kendilerine karşı kılıç çekmek vacib olanlar müstesnâ-Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- ümmetinden herhangi bir kimseye karşı kılıç çekileceği görüşünde değiliz."

 

Müslümanlarla Savaşmak

 

Sahih(-i Buharî)de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasûlu olduğuma şehadet eden bir müslümanın kanı ancak şu üç şeyden birisi dolayısıyla helal olabilir: Evli zinakâr, cana karşılık can, dinini terk edip İslam cemaatinden ayrılan kimse."[101]

 

"(Şer’î yönetimde) bize yöneticilik edenlere ve emir sahiplerimize karşı çıkıp ayaklanmayı -haksızlık etseler dahi- uygun görmeyiz. Onlara beddua etmeyiz, onlara itaat etmekten el çekmeyiz. Onlara itaati Aziz ve Celil olan Allah’a itaatin bir parçası ve bir fariza olarak görürüz. Elverir ki bize bir masiyet emretmesinler. Onların salah bulmaları ve esenlik için dua ederiz."

 

Yöneticilere İtaat Etmek

 

Yüce Allah: "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûle de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de" (en-Nisa, 4/59) diye buyurmaktadır.

Sahih(-i Buharî)de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden, Allah’a da isyan etmiş olur. (Benim tayin ettiğim) emir’e itaat eden bana itaat etmiş olur, emir’e isyan eden bana isyan etmiş olur."[102]

Ebu Zerr -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Can dostum bana, Habeş’li, azaları kesik dahi olsa (başımdaki hak yöneticiye) dinleyip, itaat etmemi tavsiye etti."[103] Buharî’de, ki rivayette de: "İsterse başı kuru üzüm tanesi gibi Habeş’li olsa dahi..."[104] ifadesi de vardır.

Yine Buharî ve Müslim’de şu hadis yer almaktadır: "Masiyet ile emrolunması hali müstesna müslüman kişiye hoşuna ve gitmeyen hususlarda dinleyip, itaat etmek görevi vardır. Şâyet masiyet ile emrolunursa ne dinlemek, ne de itaat söz konusudur."[105]

Huzeyfe b. el-Yeman’dan şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e hayra dair sorarlardı. Ben de ona, beni gelir bulur korkusuyla şerre dair sorardım. Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Biz cahiliye döneminde ve şer arasında idik. Allah bize bu hayrı gönderdi, bu hayırdan sonra bir şer olacak mı? O: "Evet" buyurdu. Peki bu şer’den sonra bir hayır olacak mı? diye sordum. O: "Evet, ancak bünyesinde bir parça fesad bulunacak" dedi. Ben: Peki bünyesindeki fesadı nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bir kavim (gelecek) ve bunlar benim sünnetimden başka bir sünnet izleyecekler, benim hidayetimden başka bir yola uyacaklar. Bir takım işlerini uygun görecek, bir takım işlerini münker göreceksin." Yine ben: Peki, bu hayırdan sonra bir şer olacak mı? diye sordum. Şöyle buyurdu: "Evet, cehennem kapıları üzerinde bir takım davetçiler olacak. Bu davetlerini kabul edenleri içine (cehennem ateşine) atacaklar." Ey Allah’ın Rasûlü! Onları bize vasfeder misin? dedim. Şöyle buyurdu: "Evet (niteliklerini belirteyim). Bunlar etiyle, kemiğiyle bizden bir topluluktur. Bizim dillerimizi konuşurlar." Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Eğer ben bu döneme yetişecek olursam, ne yapmamı tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: "Yine müslümanlar cemaatine ve onların hak imamlarına bağlı kalacaksın." Ben: Eğer bir cemaatleri de, bir imamları da bulunmayacak olursa (ne yapmamı emredersin?) diye sordum. Şöyle buyurdu: "O takdirde bütün bu fırkalardan uzaklaş, velev ki bir ağacın kökünü azı dişlerinle yakalayacak olsan bile. Ölüm sana gelip yetişinceye kadar sen bu hal üzere kalmaya devam et."[106]

İbn Abbas -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Her kim emirinden hoşuna gitmedik bir şey görürse sabretsin. Çünkü cemaatten bir karış kadar dahi ayrılıp ta ölen bir kimsenin o ölümü cahiliye ölümüdür."[107]

Bir başka rivayette: "İslam’ın boyunduruğunu boynundan çıkartmış olur"[108] denilmektedir.

Ebu Said el-Hudrî -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "İki halifeye bey’at edildiği takdirde, siz o ikisinden sonrakini öldürünüz."[109]

Avf b. Malik -Radıyallahu anh-, Rasûlulllah -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Sizin en hayırlı imamlarınız (devlet yöneticileriniz), sizin kendilerini sevdiğiniz ve kendilerinin sizi sevdiği, kendilerine dua ettiğiniz ve size dua eden yöneticilerdir. En kötü yöneticileriniz ise kendilerine buğz ettiğiniz, kendileri de size buğz eden, kendilerine lanet ettiğiniz ve size lanet edenlerdir." Ey Allah’ın Rasûlü dedik, o takdirde biz kılıçlarımızla onlara karşı çıkmayalım mı? dedik. Şöyle buyurdu: "Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır. Şunu biliniz ki her kimin başına bir yönetici gelir de onun Allah’a isyanı gerektiren bir iş yaptığını görürse, yaptığı bu Allah’a karşı masiyet olan işten hoşlanmasın. Bununla birlikte itaatten de asla el çekmesin."[110]

Görüldüğü gibi Kitab da, sünnet de masiyet ile emretmedikleri sürece ulu’l-emr’e itaatin farz olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın şu buyruğunu düşünelim: "Allah’a itaat edin, rasûle de itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de" (en-Nisa, 4/59) Burada Yüce Allah, "rasûle itaat edin" diye buyurduğu halde, sizden olan emir sahiplerine de itaat edin diye buyurmamıştır. Çünkü emir sahipleri bağımsız olarak kendilerine itaat edilecek kimseler değildirler. Onlara ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat etmeleri halinde itaat olunur. İtaatı emreden fiil, Allah Rasûlü ile birlikte tekrarlanmıştır. Çünkü Allah Rasûlüne itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Zira Allah Rasûlü, Allah’a itaat olmayan bir işi emretmez. O böyle bir emir vermekten yana korunmuştur. Yöneticiler ise bazen Allah’a itaat olmayan işler emredebilirler. Onlara ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat olan hususlarda itaat olunur.

Zulmetseler dahi onlara itaat etme gereğine gelince, buna sebeb onlara itaatin dışına çıkıp, ayaklanmanın sebeb olacağı kötülükler, onların zulümlerinden hasıl olacak kötülüklerden kat kat fazla olmasıdır. Şüphesiz (zalimlikleri halinde) Yüce Allah onları bizlere ancak amellerimizin fasit oluşu dolayısıyla bize musallat kılmıştır. Ceza da amelin cinsindendir. O halde bize bütün gayretimizle Allah’tan mağfiret dilemek, O’na tevbe etmek ve amellerimizi ıslah etmek düşer.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebiyledir. Çoğunu da affeder." (eş-Şura, 42/30); "Böyle iken başlarına iki katını getirdiğiniz bir musibet gelip size çatınca mı ‘bu bize nereden geldi?’ dediniz. De ki: ‘O kendinizdendir.’ Şüphesiz Allah herşeye güç yetirendir." (Al-i İmran, 3/165); "Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her fenalık da kendindendir." (en-Nisa, 4/79); "İşte Biz kazanmakta oldukları yüzünden de zalimlerin kimini kimine böylece musallat ederiz." (el-En’âm, 6/129)

O halde yönetilenler, eğer zalim yöneticinin zulmünden kurtulmak istiyorlarsa, bizzat kendileri zulmü terketsinler.

 

"Sünnet’e ve cemaate tabi oluruz. Şâz görüşlerden, ihtilâftan ve tefrikadan da uzak dururuz."

 

Sünnet ve Cemaate Uymak

 

Sünnet, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in yoludur. Cemaat de müslüman cemaattir. Bunlar ise Ashab-ı Kiram, Tabiîn ve kıyamet gününe kadar güzel bir şekilde onlara tabi olanlardır. Onlara tabi olmak bir hidayettir, onlara muhalefet etmek bir sapıklıktır. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafur’dur, Rahim’dir." (Al-i İmran, 3/31)

 

Şâz Görüşlerden ve Tefrika’dan Uzak Durmak

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra, peygambere karşı gelir, mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (en-Nisa, 4/115);

"Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti." (el-En’âm, 6/153);

"Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp (dinlerinde) ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için pek büyük bir azab vardır." (Al-i İmran, 3/105);

"Dinlerini parça parça edip, fırka fırka ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a aittir. Sonra o yaptıklarını kendilerine haber verecektir." (el-En’âm, 6/159)

Sünen’lerde Tirmizî’nin sahih diye nitelendirdiği el-İrbad b. Sâriye’den şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- bize son derece etkili bir öğüt verdi. Bundan dolayı gözler yaşardı, kalpler ondan ötürü titredi. Birisi: Ey Allah’ın Rasûlü! Bu öğüt sanki veda eden birisinin öğüdüne benziyor. Sen bize neyi emredersin? dedi. Şöyle buyurdu: "Ben size dinleyip, itaat etmeyi emrediyorum. Gerçek şu ki aranızdan benden sonra yaşayacak olanlar çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizler benim sünnetimden ve benden sonra gelecek olan hidayete iletilmiş, raşid halifelerin sünnetinden ayrılmayın. Ona sımsıkı yapışın, onu azı dişlerinizle kavrayın. Sonradan çıkan uydurma işlerden sakının; çünkü herbir bid’at dalâlettir."[111]

Yine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Gerçek şu ki (sizden önceki) iki kitab ehli dinleri hususunda yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Şüphesiz bu ümmet de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Birisi müstesnâ, hepsi cehennemdedir. Müstesna olan da cemaat(in izlediği yol)dur."[112]

Bir rivayette de ashab: Bu fırka hangisidir? Ey Allah’ın Rasûlü! diye sormuş, o da: "Benim ve ashab’ımın üzerinde gittiği yoldur" diye buyurmuştur.[113]

Böylelikle Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- genel olarak ihtilaf edenlerin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışında her iki tarafta olanların da helâk olacaklarını açıklamış olmaktadır.

Abdullah b. Mes’ud -Radıyallahu anh-ın şu sözleri ne kadar da güzeldir: Kim aranızdan bir sünnet izleyecek olursa, ölmüş olanların sünnetini takib etsin. Çünkü hayatta olanın fitneye düşmeyeceğinden emin olamazsın. Sözünü ettiğim bu ölmüş kimseler Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-in ashab’dır. Onlar bu ümmetin en faziletlileri, en iyi kalplileri, en derin bilgilileri ve yapmacığa sapmaktan ve böylece kendilerini külfetlere sokmaktan en uzak olanlarıydı. Bunlar Allah’ın, peygamberine arkadaş olmaları için, dinini dimdik ayakta tutmaları için seçtiği bir topluluktu. Onların faziletlerini bilip kabul ediniz, izledikleri yollarında onların arkasından gidiniz. Elinizden geldiği kadarıyla onların ahlâklarını huy edininiz, onların yapıştıkları gibi dininize yapışınız. Çünkü gerçekten onlar dosdoğru hidayet üzere idiler.[114]

Yüce Allah’ın izniyle Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Cemaati hak ve savab olarak görürüz. Tefrika’yı da sapıklık ve azab olarak görürüz" sözlerini açıklarken bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

 

"Adalet ve emanet ehlini severiz, zulüm ve hıyanet ehline de buğzederiz."

 

Salih Kimseleri Sevmek, Fasıklara Buğzetmek

 

Bu ilke imanın kemali ve ubudiyetin eksiksizliğinin bir neticesidir. Çünkü ibadet muhabbetin kemalini ve en son derecesini, zilletin kemalini ve en son derecesini ihtiva eder. Allah rasûllerini, peygamberlerini ve mü’min kullarını sevmek Allah’ı sevmenin bir parçasıdır. Her ne kadar Allah’a ait olan sevgiye, O’ndan başka hiçbir kimse layık değilse de Allah’tan başkaları Allah için -Allah’la birlikte değil- sevilir.

Çünkü seven kimse, sevdiği kimsenin sevdiklerini de sever. Onun buğzettiklerine buğzeder, dost edindiklerini dost edinir, düşmanlık ettiklerine düşmanlık eder. O razı olduğu için o da razı olur, o gazablanırsa ondan dolayı o da gazablanır. Onun emirleri ile emreder, yasaklarından o da yasaklar. Kısacası her durumda o sevdiğine uygun tutum sergiler.

Allah ihsan edicileri sever, takva sahiplerini sever, tevbe edenleri sever, tertemiz olanları sever. Biz de Allah’ın sevdiklerini severiz.

Allah, hainleri sevmez, fesatçıları sevmez, müstekbirleri sevmez. Bizler de onları sevmeyiz. Yüce Allah’a uyarak biz de onları sevmeyiz ve onlara buğzederiz.

Buharî ile Müslim’de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu hadisi kaydedilmektedir: "Üç özellik vardır ki, kimde bulunurlarsa o kimse imanın lezzetini alır: Allah ve Rasûlünü onlardan başka herkesden daha çok seven, sevdiği kimseyi yalnız Allah için seven ve Yüce Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten tıpkı cehennem ateşine atılmaktan hoşlanmadığı gibi hoşlanmayan."[115]

Tam ve eksiksiz bir sevgi, sevilen zatın sevdiği ve hoşlanmadığı bütün hususlarda, dostluklarında ve düşmanlıklarında eksiksiz bir muvafakati, ona uygunluğu gerektirir. Bilindiği gibi Allah’ı gereği gibi seven bir kimsenin, O’nun düşmanlarına buğzetmesi kaçınılmazdır; onun buğzettiği kimselere karşı cihad etmeyi sevdiği gibi, onun da aynı şeyi sevmesi kaçınılmaz bir şeydir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Gerçek şu ki Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (es-Saf, 61/4)

Sevgi ve buğz (nefret) ise o şeydeki hayır ve şer hasletlerine göredir. Kulda hem velayet (dost edinme), hem adavet (düşman edinme) sebebleri ile birlikte sevilmenin ve buğzedilmenin sebebleri de bulunabilir. Bundan dolayı aynı kişi bir açıdan bakıldığında sevilen, bir başka açıdan bakıldığında buğzedilen bir kişi olur. Hüküm ise galib olana göre verilir. Kulun Allah nezdindeki hükmü de bu şekildedir.

Şüphesiz Yüce Allah bir şeyi, bir açıdan sever, bir başka bakımdan ondan hoşlanmaz. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- Aziz ve Celil olan Rabbinden şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Ben yapacağım bir işte ölümden hoşlanmayan, benim de kendisine kötülük yapmak istemediğim mü’min kulumun canını kabzetmekte tereddüt ettiği kadar hiçbir işte tereddüt etmiş değilim."[116] Halbuki ölüm onun için de kaçınılmaz bir şeydir.

Böylelikle Yüce Allah tereddüt ettiğini beyan etmektedir. Çünkü tereddüt iki iradenin birbiriyle çatışmasıdır. Yüce Allah mü’min kulunun sevdiğini sever, hoşlanmadığı şeyden hoşlanmaz. Kul ölümden hoşlanmıyorsa Yüce Allah da bundan dolayı onun ölümünden hoşlanmaz. Nitekim: " Ve ben ona kötülük yapmaktan hoşlanmadığım halde..." diye buyurmaktadır. Halbuki Yüce Allah ölümü de takdir etmiştir. Ölümün tahakkuk etmesini istemektedir. İşte bu hale tereddüt adı verilmiştir. Daha sonra da bu işin gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu beyan etmektedir. Zira bu mü’min kulu daha da sevdiği bir sonuca götürmektedir.

 

"İlmi bizim için müteşâbih olan hususlarda Allah daha iyi bilir, deriz."

 

Daha önce Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- şunları söylemişti: "Allah ve Rasûlüne teslimiyet gösterip, hakkında şüpheye düştüğü hususların bilgisini gerçek alimine havale eden kimseler dışındakiler dinlerinde selamete eremezler."

 

Bilgisizce Söz Söylemek

 

Bilgisizce konuşan ancak kendi hevasına uyar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Allah’tan bir hidayet olmaksızın, hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?" (el-Kasas, 28/50); "İnsanların bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır ve azgın her şeytana uyar. Onun hakkında şu yazılmıştır: ‘O, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.’" (el-Hac, 22/3-4); "Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında tartışırlar. Gerek Allah indinde, gerek mü’minler yanında (buna) öfke oldukça büyüktür. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler." (el-Mu’min, 40/35); "De ki: ‘Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı, Allah’a -hakkında asla bir delil indirmediği- herhangi bir şeyi ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (el-A’raf, 7/33)

Yüce Allah, Peygamberi Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e bilmediği hususları kendisine havale etmesini emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Allah ne kadar kaldıklarını en iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı yalnız O’nundur.’" (el-Kehf, 18/26); "De ki: Rabbim onların sayısını en iyi bilendir." (el-Kehf, 18/22)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de müşriklerin çocukları hakkında soru sorulunca: "Allah (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi bilendir."[117]

Ömer -Radıyallahu anh- da şöyle demiştir: Din hususunda re’yi itham altında biliniz. (Hudeybiye) günü Ebu Cendel hakkındaki kanaatimi bir bilseydiniz. Ben kendi görüşüme dayanarak Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in emrini reddediyordum. Ebu Cendel günü elimden geldiğince gayret ediyor, bütün gayretimi ortaya koyuyor, elimden geleni esirgemiyordum. O sırada antlaşma metni de yazılıyordu. (Rasûlullah): Bismillahirrahmanirrahiym, diye yaz, diye buyurdu. Ancak (Kureyş delegesi): Senin adınla Allah’ım yaz, dedi. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- razı oldu ve bu şekilde yazıldı. Bense karşı çıktım, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Ey Ömer! Sen benim razı olduğumu görüyorken, kendin nasıl yüz çevirirsin" dedi.[118]

Yine Ömer -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Sünnet Allah ve Rasûlünün, sünnet olarak ortaya koyduğudur. Sizler hatalı görüşleri ümmete sünnet yapmayınız.

Ebu Bekr es-Sıddîk -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Eğer ben Allah’ın Kitabındaki bir âyet hakkında dahi olsa, kendi görüşümü yahut ta bilgi sahibi olmadığım şekilde bir söz söyleyecek olursam, hangi arz beni taşır ve hangi sema beni gölgelendirir.

el-Hasen b. Ali el-Hülvanî’nin naklettiğine göre: Bize Ârim anlattı, bize Hammad b. Zeyd anlattı. O Said b. Ebi Sadaka’dan, o İbn Sîrin’den şöyle dediğini rivayet eder: Bilmediği hususlardan Ebu Bekr kadar korkup çekinen hiçbir kimse yoktu. Ebu Bekr’den sonra da bilmedikleri hakkında söz söylemekten Ömer kadar korkan hiçbir kimse yoktu. Ebu Bekr bir mesele hakkında hüküm vermek zorunda kalmıştı. O mesele ile ilgili Allah’ın Kitabında asıl bir dayanak bulamamıştı, sünnet’de de bir rivayet tesbit edememişti. Kendi görüşüne dayanarak içtihad etti, sonra şöyle dedi: Bu benim görüşümdür. Şâyet doğru olursa Allah’tandır, eğer hata olursa bendendir. Bunun için de Allah’tan mağfiret dilerim.

 

"Yolculukta da, mukîm iken de -rivayetlerde geldiği üzere- mestler üzerine mesh edileceği görüşündeyiz."

 

Yolculukta ve İkamet Halinde Mestlere Meshetmek

 

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- den mestler üzerine mesh ve ayakların yıkanması hususunda sünnet mütevatir olarak bize kadar gelmiştir. Rafizîler ise bu mütevatir sünnete muhalefet ederler. Onlara şöyle denilir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den söz ve fiil olarak abdesti aktaranlar, ondan abdest almayı öğrenenler, onun döneminde gözünün önünde abdest aldıkları halde kendilerine itiraz etmediği kimseler ve bunu kendilerinden sonra gelenlere aktaranlar, bu âyetin lafzını nakleden kimselerden sayıca daha çokturlar.

Çünkü bütün müslümanlar onun döneminde abdest alıyorlardı, abdesti de ancak ondan öğrenmişlerdi. Bu uygulama da cahiliye döneminde onlar arasında alışılmış bir şey değildi. Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin sayısını bilmediği kadar çok kimse, onu abdest alırken görmüşlerdir. Yüce Allah’ın dilediği kadar pek çok sayıda hadiste de ayaklarının yıkandığının söz konusu edildiği rivayetleri nakletmişlerdir. Öyle ki sahih hadis kitaplarında olsun, başkalarında olsun bir kaç yoldan onun şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ateşten dolayı topuklara ve ayakların iç taraflarına veyl olsun!"[119]

Bununla birlikte şâyet ayağın üst tarafını meshetmek farz olsaydı, ayağın tamamını yıkamak tabiatın -riyaset ve mal talebinin aksine- kabul edemeyeceği bir külfet olurdu. Eğer abdestin şeklinin mütevatir olarak geldiği hususunda tenkid düşünülebilirse, abdest âyetinin lafzının nakledilmesi hususunda böyle bir tenkidin söz konusu olması daha bir ihtimal dahilinde olurdu.

Şâyet; âyetin lafzı yalan söylemenin de, hatanın da mümkün olamayacağı bir tevatür ile sabit olmuştur, diyecek olurlarsa şunu belirtelim ki: Abdest almanın ondan nakledilmesine dair tevatürün subutu öncelikli ve daha kamil bir manada söz konusu olmuştur. Ayrıca âyetin lafzı mütevatir olarak gelen sünnete de muhalif değildir. Çünkü "mesh" lafzı, mutlak olarak kullanılıp bununla bir şeyi isabet ettirmek manası kastedilebildiği gibi, bu lafız ile suyu akıtmak anlamı da kastedilebilmektedir.Nitekim Araplar şöyle derler: Ben abdest için mestlendim.

Ayet-i kerîme’de ayakların meshedilmesiyle, guslün diğer bir kısmı olan meshin kastedilmediğine, aksine guslün kendisinin bir parçasını teşkil ettiği meshin kastedildiğine bir delil vardır. Çünkü Yüce Allah: "iki aşık kemiğine kadar" diye buyurmuş "aşık kemiklerine kadar" diye buyurmamıştır. Halbuki "ellerinizi dirseklere kadar" diye buyurmuştur. İşte bu herbir elde tek bir dirsek olduğu gibi, tek bir topuk olmadığına delil vardır. Aksine herbir ayakta iki topuk vardır. Buna göre Yüce Allah mesh ile burada çıkıntı teşkil eden iki kemiğin meshini emretmiş olmaktadır. Burdaki emir ise yıkamak anlamındadır. Çünkü meshi özel anlamı ile kabul edenler, ayakların üst tarafı için meshi öngörürler. Ayet-i kerîme’de iki topuğun nihaî sınır olarak belirlenmiş olması, onların görüşlerini reddetmektedir. Onların iddiasına göre farz olan bacak ile ayağın birleştikleri nokta olan ve ayakkabı bağlarının bağlandığı yer olan topuklar kastedilmekte olup, iki ayağın üst tarafının meshedilmesi farzdır. İşte bu iddia görüldüğü gibi Kitab ve sünnet ile merduttur.

Ayet-i kerîme’de meşhur iki kıraat vardır. (Ayaklarınızı anlamına gelen kelimenin) nasb ve cer ile okunması. Bu iki okuyuşun i’rab’ı ilgili yerlerde genişçe yapılmıştır. Nasb okuyuşu ayakların yıkanmasının farziyeti hususunda açık bir nasstır. Çünkü mahal’le yapılan atıf ancak anlamın bir olması halinde söz konusudur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

"Biz dağda değiliz, demir de değiliz."

: Başıma ve ayaklarıma meshettim, ifadesi

: Başımı ve ayaklarımı meshettim, ifadesi ile aynı

anlamda değildir. Birincisinde "be: ile" mücerred mesh’ten ayrı bir mana ifade eder. Bu ise bir miktar suyu başa değdirmektir. O bakımdan atıf "ellerinize" buyruğuna yapılmış olmaktadır. Mütevatir sünnet de bazı insanların Kur’ân’ın zahirinden anladıklarının aleyhine hüküm vermektedir. Çünkü Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Kur’ân-ı Kerîm’in lafız ve manasını açıkça beyan etmiştir. Nitekim Ebu Abdu’r-Rahman es-Sülemî şöyle demektedir: Bize Kur’ân okutanların anlattıklarına göre Osman b. Affan, Abdullah b. Mes’ud ve başkaları Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den on âyet-i kerîme öğrendiler mi bu âyetlerin anlamlarını öğrenmedikçe başka âyetleri öğrenmeye geçmezlerdi."

Ayakların meshinin söz konusu edilmesinde ayaklar yıkanırken kullanılacak suyun az miktarda döküleceğine dikkat çekmek içindir. Çünkü mutad olan ayakların yıkanmasında suyun israf derecesinde çokça kullanılmasıdır. Bu mesele bilinen bir husustur, buna dair açıklamalar furû’a dair (fıkıh) eserlerindedir.

 

"Hac ve cihad iyileriyle, kötüleriyle müslüman olan ulu’l-emr ile birlikte Kıyamet gününe kadar geçerlidir. Hiçbir şey bunları iptal etmez ve bunların farziyetlerini kaldırmaz."

 

İyiye de, Kötüye de Hac ve Cihad Bir Yükümlülüktür

 

Tahâvî - Allah ona rahmet etsin-, "Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-in soyundan er-Rıza çıkıp da sema’dan bir münadi ona tabi olunuz, diye sesleneceği vakte kadar Allah yolunda cihad yoktur" diyen, Rafızîlerin görüşlerinin reddedildiğine değinmektedir. Bu görüşün batıl olduğu, ona karşı herhangi bir delil getirmeye gerek bırakmayacak kadar açıktır.

Rafızîler imamın herhangi bir delile dayanmaksızın masum olmasını şartı koşmuşlardır. Oysa Müslim’in Sahih’inde Avf b. Malik el-Eşcaî’nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "İmamlarınızın en hayırlıları kendilerini sevdiğiniz ve sizleri seven, kendilerine dua ettiğiniz ve sizlere dua eden kimselerdir. En kötü imamlarınız ise kendilerine buğzettiğiniz ve size buğz eden, kendilerine lanet ettiğiniz ve size lanet okuyan kimselerdir." Ey Allah’ın Rasûlü, dedik. Biz bu durumda onlarla çarpışmayalım mı? Şöyle buyurdu: "Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır! Şunu bilin ki her kimin başına bir yönetici gelir de o yöneticinin Allah’a isyan olan bir işi yaptığını görürse, Allah’a karşı masiyet olarak yaptığı bu işten hoşlanmasın. Bununla birlikte ona itaat etmekten de el çekmesin."[120]

İmamet meselesini ele alırken bu hadise benzer başka hadisler de geçmiş bulunmaktadır. Bu hadislerin herhangi birisinde; imamın masum olması gerekir, denilmemektedir. Rafızî’ler bu meselede insanlar arasında en hüsranda olanlardır, çünkü onlar masum olan imam ile madûm (mevcut olmayan) imamı aynı şey kıldılar. Bu imamın dinde de, dünyada da kendilerine hiçbir faydası yoktur. Onlar beklenen imamın Muhammed b. el-Hasen el-Askerî olduğunu iddia ederler. Onlara göre bu imam ikiyüzaltmış yılında yahut ona yakın bir tarihte Samerra’da bir sirdab’a girmiş ve çıkmamıştır. Oradan çıktığı vakit binsin diye sürekli olarak bir katır yahut bir at bulundururlar. Yine orada tayin ettikleri vakitlerde; "Ey efendimiz çık, ey efendimiz çık" diye seslenecek kimseler bulundururlar ve bu vakitlerde silahlarını kuşanıp çekerler. Halbuki orada kendileri ile savaşacak hiç kimse de yoktur. Buna benzer aklı başında insanların kendilerine gülüp geçeceği başka uygulamaları da vardır.

"İyileriyle, kötüleriyle yöneticilerle birlikte" ifadesine gelince, çünkü hac ile cihad farzdırlar ve yolculuk yapmayı gerektirirler. Dolayısıyla bu iki ibadette de insanları idare edecek ve düşmana karşı direnecek bir yöneticiye kaçınılmaz olarak ihtiyaç vardır. İşte bu husus iyi olan imam ile husule gelebildiği gibi, günahkar imamla da husule gelebilir.

 

"Kirâmen Kâtibin Melekleri’ne iman ederiz. Allah onları üzerimize koruyucular olarak tayin etmiştir."

 

Kirâmen Kâtibin Melekleri’ne İman

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar (kirâmen kâtibin) vardır. Onlar ne yaparsanız, bilirler." (el-İnfitâr, 82/10-12);

"Unutma ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden iki (melek) vardır. O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp, gözetlemeye hazır birisi vardır." (Kaf, 50/17-18); "Onun önünden, arkasından kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek izleyicileri vardır." (er-Rad, 13/11); "Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar? Öyle değil, hatta elçilerimiz de yanlarındadır, yazıp duruyorlar." (ez-Zuhruf, 43/80); "İşte bu size hakkı söyleyen kitabımızdır. Esasen, Biz işlediklerinizi yazdırıyorduk." (el-Casiye, 45/29); "Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazıyorlar." (Yunus, 10/21)

Sahih(-i Buharî)de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Aranızdan gece melekleri ile gündüz melekleri birbiri ardından görev yaparlar. Sabah namazı ile ikindi namazında bir arada bulunurlar. O vakitlerde aranızda bulunan melekler yukarı çıkar. (Rableri) onların halini en iyi bilen olduğu halde onlara: Kullarımı ne halde bırakıp geldiniz, diye sorar. Onlar da, biz yanlarına namaz kılarken gittik, yine namaz kılarken onlardan ayrıldık."[121]

Bir başka hadiste de şöyle denilmektedir: "Sizinle birlikte tuvalete girdiğiniz vakit ile cima hali dışında, sizden ayrılmayan (melek)ler vardır. O bakımdan onlardan haya ediniz, onlara ikramınız olsun."[122]

İkrime de İbn Abbas’tan Yüce Allah’ın: "Onun... Allah’ın emriyle gözetleyecek izleyicileri vardır." (er-Râd, 13/11) buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar önünde de, arkasında da onu gözetleyen meleklerdir. Onu korurlar, Allah’ın kaderi geldi mi onu kaderiyle başbaşa bırakırlar."

Müslim ve İmam Ahmed de Abdullah (b. Mes’ud)’un şöyle dediği rivayetini kaydederler: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Aranızda cinlerden arkadaşı ile meleklerden arkadaşı (onunla birlikte bulunmak üzere) görevlendirilmemiş tek bir kimse yoktur. Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü! dediler, şöyle buyurdu: "Ben de, ama Allah bana ona (cinlerden olana) karşı yardım etti de İslam’a girdi. O bakımdan bana hayırdan başka bir şey emretmiyor."[123]

Buradaki "İslam’a girdi" ifadesi konu ile ilgili iki görüşten daha sahih olanına göre bana teslimiyet gösterdi, bana itaat etti demektir. İşte bundan dolayı "bana hayırdan başka bir şey emretmiyor" diye buyurmuştur.

Yüce Allah’ın: "Onun... kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek izleyicileri vardır" (er-Râd, 13/11) buyruğu şöyle açıklanmıştır: Meleklerin onu Allah’ın emri ile korumaları, Allah’ın onlara bunu emretmiş olmaları demektir. Buna da bu manayı pekiştirecek bir kıraat de tanıklık etmektedir.

Diğer taraftan sözü geçen nasslarla sabit olduğuna göre, melekler sözü ve fiili de yazarlar. Niyeti de aynı şekilde yazarlar, çünkü niyet te kalbin bir fiilidir. Bu da Yüce Allah’ın: "Onlar ne yaparsanız bilirler." (el-İnfitar, 82/12) buyruğunun genel kapsamı içerisine girmektedir. Buna Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu hadisi de tanıklık etmektedir: "Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Kulum bir kötülük yapmak istedi mi; onun aleyhine onu yazmayınız (derim). Şâyet onu işleyecek olursa aleyhine onu bir kötülük olarak yazınız (derim). Eğer kulum bir iyilik yapmak ister de onu yapmayacak olursa, onu onun lehine bir iyilik olarak yazınız(derim). Şâyet yapacak olursa, bu sefer onu on iyilik olarak yazınız(derim)."[124]

Yine Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Melekler dediler ki: İşte şu kulun bir kötülük yapmak istiyor. -O kulunu daha iyi gören olduğu halde- şöyle buyurur: Onu gözetleyiniz, şâyet o kötülüğü işlerse, onu misli ile kaydediniz. Şâyet terkederse o kötülüğü onun lehine bir iyilik olarak yazınız, çünkü o onu Benim için terketmiştir." Bu iki hadisi de Buharî ve Müslim eserlerinde kaydetmişlerdir, lafız Müslim’e aittir.[125]

 

"Âlemlerin ruhlarını kabzetmekle görevli olan Ölüm Meleğine de iman ederiz."

 

Ölüm Meleği

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği, sizin ruhunuzu alır. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde, 32/11) Bu âyet-i kerîme ile Yüce Allah’ın: "Nihayet birinize ölüm gelse, elçilerimiz onun ruhunu alırlar. Onlar eksik de yapmazlar." (el-En’âm, 6/61) buyruğu ile "Allah ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uykusunda (alır), Hakkında ölüm hükmünü verdiği (kimselerinki)ni tutar, diğerini ise belirli bir süreye kadar salıverir." (ez-Zumer, 39/42) âyetleri arasında herhangi bir çatışma söz konusu değildir.

Çünkü ölüm meleği ruhun kabzedilip, çıkartılmasını üstlenir. Daha sonra o ruhu ondan rahmet melekleri yahut azap melekleri alır ve ondan sonra onlar o ruh ile ilgili görevli olurlar. Bütün bunlar Yüce Allah’ın izni, kazası, kaderi ve hükmü ile olur. O halde ölüm esnasında ruh’un kabzedilme işinin sözü edenlerden her birisine duruma uygun bir şekilde izafe edilmesi, doğru bir izafedir.

 

"Layık olan kimseler için kabir azabına, kabir’de Münker ve Nekir’in kişiye Rabbi, dini ve peygamberi hakkında -gerek Rasûlullah -Sallallahü aleyhi ve sellem-den, gerek Ashab-ı Kiram’dan (Allah tümünden razı olsun) gelen haberlere uygun olarak- soru sormalarına da (iman ederiz.) Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir yahut ateş çukurlarından bir çukurdur."

 

Kabir Azabına İman Etmek

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Firavun hanedanını ise kötü azab kuşattı. Ateştir o. Sabah, akşam onlar ona arzolunurlar. Kıyametin kopacağı gün de: ‘Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun’ (denilecek.)" (el-Mu’min, 40/45-46)

el-Berâ b. Âzib -Radıyallahu anh-dan rivayete göre o şöyle demiştir: Bakî el-Ğarkad’de bir cenaze dolayısıyla bulunuyorduk. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- yanımıza geldi oturdu, biz de etrafına gelip oturduk. Başlarımız üzerinde adeta kuşlar vardı. O sırada ölenin de lahdi hazırlanıyordu. Üç defa: "Kabir azabından Allah’a sığınırım" diye buyurdu. Sonra şöyle devam etti: "Mü’min kul dünyadan (ilişkisi) kopup, ahirete doğru yöneleceği sırada onun yanına yüzleri güneşi andıran melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden kefenler, cennet hanut’undan (hoş kokularından) kokular bulunur. Gözün görebileceği kadar bir mesafede yanına otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve başının yanında oturur. Ey hoş ve iyi nefis! Allah’tan bir mağfiret ve bir rızaya kavuşmak üzere çık, der. Bunun üzerine onun canı kaptan bir damlanın akması gibi akarak çıkar. Ölüm meleği, o ruhu alır. Onu alması ile birlikte elinde bir göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi bulundurmaksızın o diğer melekler gelir. Onu alırlar, o kefene ve o kokular arasına koyarlar. Ondan yeryüzünde bulunan en güzel misk kokusundan daha güzel hoş kokular çıkar. O ruhu alıp yükseklere çıkarlar. O ruhla beraber geçtikleri herbir yerde -melekler topluluğunu kastederek- mutlaka: Bu güzel ruhta ne oluyor? derler. Onlara bu filan oğlu filandır deyip dünya hayatında iken onu adlandırdıkları en güzel isimlerini zikrederler. Nihayet semaya ulaşırlar, onun için kapıların açılmasını isterler ve ona kapılar açılır. Herbir semadaki mukarreb melekler onu bir sonraki semaya uğurlarlar. Nihayet yedinci semaya ulaşınca, aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: Kulumun kitabını Îlliyyîn’de yazınız ve onu tekrar yeryüzüne iade ediniz. Çünkü Ben onları oradan yarattım, tekrar oraya iade ederim, ikinci bir defa daha onları yine oradan çıkartacağım.

Peygamber devamla buyurdu ki: Bunun üzerine ruh’u cesedine geri döndürülür. Ona iki melek gelir, onu oturturlar ve ona Rabbin kimdir? derler. O da: Rabbim Allah’tır der, dinin nedir? diye sorarlar. O da, dinim islam’dır der. Ona, şu aranızda peygamber olarak gönderilen adam nedir? diye sorarlar, o da: O Allah’ın Rasûlüdür, der. Yine iki melek ona: Senin bilgin nedir? diye sorarlar, o: Ben Allah’ın Kitabını okudum, ona iman edip tasdik ettim. Bunun üzerine sema’dan bir münadî; Benim kulum doğru söylemiştir, ona cennetten bir döşek yayınız ve ona cennetten bir kapı açınız, diye seslenir. Bunun üzerine cennetin hoş ve güzel kokuları ona gelir ve gözünün alabildiği kadar bir mesafe kabrinde ona genişlik verilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu bir adam ona gelir. Bu adam ona: Seni sevindirecek şeylerin müjdesini sana veriyorum. İşte bugün sana vadolunan gündür, der. Ona: Sen kimsin? Yüzün hayır ile gelen kimsenin yüzüne benziyor, diye sorar. Ona, ben senin salih amelinim der. Bu sefer o kişi: Rabbim kıyameti kopart ki ben de aile halkımın yanına ve malıma geri döneyim, diye yakarır.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- devamla buyurdu ki: Kâfir kulun da dünya ile ilişkisi kesilip ahirete doğru yöneleceği vakit, onun üzerine semadan siyah yüzlü, beraberlerinde kancalar bulunan melekler inerler. Gözün görebileceği kadar bir mesafede otururlar, sonra ölüm meleği gelip onun yanıbaşına oturur. Ey kötü nefis! der, Allah’tan bir gazab ve öfke ile çık! Bunun üzerine ruh’u cesedine dağılır. O da kancaları bulunan bir demir çubuk ıslak yünden nasıl sıyrılıp, çekiliyor ise ruh’u öylece sıyırıp alır. Onu aldıktan sonra elinde bir göz açıp kırpacak kadarlık bir süre tutmaksızın diğer melekler bu ruh’u o kancalar arasında tutarlar. Ondan yeryüzünde görülmüş en kötü ve pis bir koku gibi bir koku etrafa yayılır. O ruh ile yukarı çıkarlar, meleklerden bir topluluğun yanından geçtikleri her seferinde mutlaka: Bu kötü ruh da ne oluyor? derler. (Taşıyanlar): Dünya hayatında adlandırıldığı en kötü isimlerini zikrederek, filan oğlu filandır, derler. Nihayet o ruh ile dünya semasına varırlar. Onun için kapıların açılmasını isterler. Ona kapılar açılmaz, daha sonra Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Yüce Allah’ın: "Hiç şüphesiz (onlara) gök kapıları açılmayacaktır. Onlar deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler," buyruğunu okudu. (el-A’raf, 7/40) Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: Bunun kitabını en aşağılık yerde Siccîn’de yazınız. Bunun üzerine ruh’u şiddetli bir şekilde atılıp bırakılır. Sonra: "Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökyüzünden düşüp kuşların kaptığı yahut rüzgarın kendisini uzak bir yere attığı kimseye benzer." (el-Hac, 22/31) buyruğunu okudu.

Nihayet ruh’u cesedine geri döndürülür. Yanına iki melek gelir, onu oturturlar ve ona Rabbin kimdir? derler. O da; hı, hı bilmiyorum der. Bu sefer ona: Aranızda peygamber olarak gönderilen bu adam ne idi? derler. O yine, hı, hı bilemiyorum der. Bunun üzerine semadan bir münadî: O yalan söyledi. Ona cehennemden bir döşek yayınız ve ona cehennem ateşine giden bir kapı açınız, diye seslenir. Cehennemin o yakıcı ve kavurucu sıcağı ona gelir. Kabri üzerine öyle bir daralır ki kaburga kemikleri birbirine girer. Son derece çirkin yüzlü, çirkin elbiseli, pis kokulu bir adam ona gelerek; Senin hoşuna gitmeyecek şeyleri müjdelemeye geldim. İşte (dünyada iken) sana vadolunan günün budur, der. Sen kimsin? diye sorar. Senin yüzün kötü şeyler getiren birisinin yüzüne benzer, der. O da: Ben senin kötü amelinim, der. Bu sefer o kimse: Rabbim kıyameti kopartma! der."[126]

Bu hadisi İmam Ahmed ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir. Nesaî ve İbn Mace onun baş taraflarını rivayet ettikleri gibi, Hakim ile Ebu Avane el-İsferayinî, Sahih’lerinde ve İbn Habban da rivayet etmiştir.

Bütün ehl-i sünnet ve hadis ehli bu hadisin gereğini kabul etmişlerdir. Bu hadisin Sahih(-i Buharî)de de destekleyici rivayetleri vardır. Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Said’den, o Katade’den, o Enes’ten kaydettiğine göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kul kabre konulup da arkadaşları onu bırakıp geri döndüklerinde henüz daha o onların ayak seslerini işitiyorken, yanına iki melek gelir. Onu oturtur ve ona şöyle derler: Sen Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- diye bilinen bu adam hakkında ne derdin? Mü’min olan kimse: Ben şahitlik ederim ki o, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür, diye cevap verir. Bu sefer (melek) ona: (Böyle inanmamış olsaydın) senin cehennemdeki yerine bir bak. İşte Allah onun yerine sana cennette bir yer vermiştir (der) ve her iki yeri bir arada görür."[127]

Katade dedi ki: Bize rivayet olunduğuna göre onun kabri ona genişletilir... deyip hadisi zikretmektedir.

Yine Buharî ile Müslim’de, İbn Abbas -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurmuş: "Bu iki kişi azab görmektedirler. Ancak büyük bir günah sebebiyle de azab görmüyorlar. Onlardan birisi sidikten kendisini korumuyordu, diğeri ise laf götürür getirirdi. Daha sonra Peygamber kurumamış bir çubuk getirilmesini istedi. Onu -iki parçaya ayırdı ve bunlar kurumadıkları sürece onların azablarının hafifletileceği ümit olunur, dedi."[128]

 

Kabir Azabı Sabit Olmakla Birlikte Keyfiyetini Bilemeyiz

 

Ehil olan kimseler için kabir azabı ve kabir nimetinin, meleklerin soru sormalarının sabit olduğu hususunda Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den gelen haberler tevatür derecesindedir. O bakımdan bunun sabit olduğuna itikad etmek ve buna inanmak icab eder.

Ancak bunun keyfiyeti hakkında bir söz söylemeyiz. Zira akıl bunun keyfiyetine vakıf olamayız, çünkü bu dünyada buna benzer bir şey bulunmamaktadır.

Şeriat aklın imkansız kabul ettiği bir hususu emretmemiştir. Ancak bazen akılların hayrete düşeceği türden hükümler getirebilir. Ruh’un bedene geri dönmesi, dünya hayatında bilinen bir şekilde değildir. Aksine ruh dünya hayatında alışıla gelmiş şekilden başka bir surette kula iade olunacaktır.

Ruh’un beden ile hükümleri birbirinden farklı beş türlü alakası vardır:

1- Anne karnında cenin iken ruh’un beden ile alakası.

2- Yeryüzüne geldikten sonra ruh’un beden ile alakası.

3- Ölüm halinde iken ruh’un beden ile alakası. Bu halde ruh bir bakıma beden ile alakalıdır, bir bakıma ondan ayrıdır.

4- Ruh’un Berzah âleminde beden ile alakası. Ruh her ne kadar ondan ayrılmış, ondan soyutlanmış ise hiçbir şekilde onunla bir ilişkisi bulunmayacak bir surette büsbütün ondan ayrılmaz. Çünkü müslümanın selam verişi esnasında ruh’un bedenine tekrar geri döndürüldüğü [129], kabirdekinin kendisini gömüp geri dönmeleri sırasında onların ayak seslerini işittiği [130] ne dair rivayetler varid olmuştur. Bu geri çevriliş de kıyamet gününden önce bedenin, hayatta olmasını gerektirmeyecek bir şekilde, özel bir geri çevrilmedir.

5- Cesetlerin diriltileceği günde ruh’un beden ile alakası. Bu ruh’un beden ile alakalı olduğu şekillerin en mükemmelidir. Bundan önceki ilişki türleri ile hiçbir nisbeti söz konusu değildir. Zira bu şekildeki alakalı oluş dolayısıyla artık beden hakkında bir daha ölüm, uyku veya bozuluş söz konusu olmayacaktır. Çünkü uyku ölümün kardeşidir.

Bu hususları iyice düşündüğümüz takdirde, bu konu ile ilgili bir çok içinden çıkılamayan mesele kendiliğinden çözülmüş olur.

Şunu belirtelim ki kabir azabı Berzah’taki bir azabtır. Azabı hakederek ölen herbir kimse bu kabir azabından payına düşeni alır. Kabre ister gömülmüş olsun, ister gömülmemiş olsun. Onu ister yırtıcı hayvanlar yemiş olsun, ister kül oluncaya kadar yakılmış olsun ve külü de havaya savrulmuş olsun. İster asılmış, ister denizde boğulmuş olsun. Tıpkı kabre gömülen kimsenin azab görmesi gibi böylelerinin de ruhu da bedeni de   azab görecektir.

Rivayetlerde varid olan kabrinde oturtulup kemiklerinin birbirine girmesi ve buna benzer hallere gelince, bunlarla Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in maksadının herhangi bir ifrat ve tefrit’e gidilmeden anlaşılması icab eder. Onun sözlerine ifadelerin kaldıramayacağı anlamlar yüklenmemesi gerektiği gibi, onun maksadına ve maksad olarak gözettiği hidayet ve beyanına aykırı manalar da çıkartılmamalıdır. Çünkü böyle bir şey ihmal edildiği için ve bu maksat gözetilmediği için pek çok sapıklıklar ortaya çıkmıştır. Yüce Allah’tan başkasının bilemediği türden, doğrudan ayrılmalar ve sapmalar meydana gelmiştir. Hatta Allah ve Rasûlünden gelenlerin kötü anlaşılması İslam tarihinde görüle gelmiş her türlü bid’at ve sapıklığın esasını teşkil eder. Fer’î ve aslî bütün hususlardaki hataların temel sebebi budur. Hele bir de buna kötü maksat ta ilave edilecek olursa... Allah’tan yardımını taleb ederiz.

 

Üç Ayrı Yurt ve Bunların Hükümleri

 

Hulâsa üç tane yurt vardır: Dünya yurdu, berzah yurdu ve ebedi kalınacak ahiret yurdu.

Yüce Allah herbir yurda ait özel hükümler tesbit etmiştir. Bu insanı da beden ve candan yaratmıştır. Dünya ahkâmı bedenler ile alâkalıdır, ruhlar da bedenlere tabidir. Berzah ile ilgili hükümler ruhlar üzerindedir, bedenler de onlara tabidir. Bedenlerin haşredilip, insanların kabirlerinden kalkacağı gün gelince, hüküm, nimetler ve azab hem ruhlar, hem de bedenler hakkında söz konusu olacaktır.

İşte bu husus gerçek anlamda düşünülecek olursa, o zaman kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukur olacağı gerçeğinin akla uygunluğu ortaya çıkar ve bunun tartışılmaz bir gerçek olduğu anlaşılır. Böylelikle gayb’a iman eden mü’minler ile böyle olmayanlar da birbirlerinden ayırt edilir.

Şunu da bilmek gerekir ki, kabirdeki ateş ile kabirdeki nimetler ne dünyadaki ateş türündendir; ne de dünyanın nimetleri türündendir. Yüce Allah onun toprağını, üstündeki ve altındaki taşları, dünyadaki kor ateşten çok daha sıcak olacak hale gelinceye kadar kızdırır. Ancak dünya ehlinden bir kimse elini ona değdirirse hiç te bunu hissetmez.

Bundan daha hayret edilecek husus şudur: İki kişi yanyana gömülmekle birlikte, onlardan birisinin çukuru cehennem çukurlarından bir çukur olabilir, diğerininki de cennet bahçelerinden bir bahçe olabilir. Ateş çukurunda olan kimsenin ateşinin hararetinden komşusuna hiçbir şey gitmediği gibi, ötekinin de nimetlerinden yanında bulunana hiçbir şey ulaşmaz. Elbetteki Yüce Allah’ın kudreti bundan da daha geniştir ve bundan da daha hayret vericidir.

Şu kadar var ki nefisler bilgisini kuşatamadıkları şeyleri yalanlama eğilimindedir. Yüce Allah ise bu dünya yurdunda kudretinin akıllara durgunluk veren öyle şeylerini göstermiştir ki; bunlar bu sözünü ettiğimiz hususlardan çok ileri derecededir. Yüce Allah kullarının bazılarına bunu göstermeyi dilediği takdirde gösterir, başkalarına da bunu göstermez, gayb olarak muhafaza eder.

Şâyet Allah bütün kullara bunları gösterecek olsa idi, elbetteki teklif ve gayb’a imanın hikmeti ortadan kalkardı. İnsanlar birbirlerini gömmeye kalkışmazlardı. Nitekim, Sahih’de şöyle buyurulmaktadır: "Eğer birbirinizi gömmemek gibi bir durum söz konusu olmayacak olsaydı, ben Yüce Allah’a sizlere kabir azabından benim duyduklarımı sizlere duyurması için dua edecektim."[131]

Hayvanlar hakkında böyle bir hikmet (birbirlerini gömmeme) kesin olarak ortada olduğundan dolayı, hayvanlar bu sesleri işitir ve bunu idrâk etmektedirler.

 

"Ba’s’a (öldükten sonra dirilişe), Kıyamet gününde amellerin karşılıklarının verileceğine, arz’a, hisab’a, kitapların (amel defterlerinin) okunmasına, sevaba, cezaya, Sırat’a ve Mizan’a da iman ederiz."

 

Ba’sa ve Ceza’ya (Amellerin Karşılıklarının Görülmesine) İman

 

Meâd (öldükten sonra diriliş) Kitab’ın, sünnet’in, aklın ve selim fıtratın delâlet ettiği hususlardandır. Yüce Allah aziz Kitabında ona dair haberler vermiş, bu hususta deliller ortaya koymuştur. Kur’ân-ı Kerîm, surelerinin bir çoğunda onu inkâr edenlerin kanaatlerini reddetmiştir.

Çünkü peygamberler (hepsine salat ve selam olsun) âhirete iman gereğini ittifakla bildirip tebliğ etmişlerdir. Âlemlerin Rabbinin varlığını kabul etmek Âdemoğullarında umumi bir özelliktir ve bu fıtrîdir. Hepsi âlemlerin Rabbini kabul eder. Firavun gibi inat edenler müstesnâ.

Âhiret gününe iman ise böyle değildir, onu inkâr edenler pek çoktur. Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- de peygamberlerin sonuncusu olduğundan ve onun peygamber olarak gönderilmesi ile Kıyametin kopması, şehadet parmağı ile orta parmağın biribirlerine yakınlığı gibi yakın oluşundan[132] ve o Hâşir ve Mukaffi ünvanlarına sahip olduğundan dolayı, âhiret ile ilgili olarak daha önceki peygamberlerden hiçbirisinin kitabında bulunmayan türden geniş açıklamalarda bulunmuştur.

İşte bundan dolayı kimi felsefe’ciler ve onlara yakın bazıları Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-den başka bedenlerin tekrar yaratılacağını açıkça ifade eden olmadığı zannına kapılmışlar ve bunu ahiretin bir çeşit hayallendirme, canlandırma ve topluluğa yapılan hitab kabilinden olduğu şeklindeki görüşlerine delil göstermişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm ölüm halinde nefsin dönüşünü, büyük Kıyamet esnasında da bedenin dirilişini birden çok yerde açıklamış bulunmaktadır. Bunlar ise büyük Kıyameti ve bedenlerin yeniden dirilişini inkar ederler ve onlardan kimisi şöyle der: Bunu Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-den başka hayal ve temsil yolu ile haber veren olmamıştır.

Ancak bu bir yalandır, büyük Kıyamet Âdem’den Nuh’a kadar İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve diğer peygamberlere varıncaya kadar bütün peygamberler tarafından bilinen ve bildirilen bir husustur.

Yüce Allah, Adem’in yeryüzüne indirilişini haber verirken şöyle buyurmaktadır: "Buyurdu ki: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Siz yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip, kalacak ve orada geçineceksiniz. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz. Yine oradan çıkarılacaksınız’ buyurdu." (el-A’raf, 7/24-25)

Lanet olasıca iblis de şöyle demişti: "Rabbim, o halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver. Buyurdu ki: ‘O halde sen kendisine mühlet verilenlerdensin. O belli zamanın gününe kadar." (Sad, 38/79-81)

Nuh -Aleyhisselam- da şöyle demişti: "Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya iâde edecek ve sizi bir defa daha çıkaracaktır." (Nuh, 71/17-18)

İbrahim -Aleyhisselam- da şöyle demişti: "Kıyamet gününde bana günahımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur..." (eş-Şuara, 26/82) Yine o şöyle demişti: "Rabbimiz hesabın ayağa kalkacağı gün beni, ana-babamı ve bütün iman edenleri bağışla." (İbrahim, 14/41) Yine şöyle demişti: "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster..." (el-Bakara, 2/260)

Musa -Aleyhisselam-a gelince, Yüce Allah kendisine seslendiğinde şöyle buyurmuştu: "Muhakkak Kıyamet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım. Ona iman etmeyen ve hevâsına uyan kimse ondan seni alıkoymasın. O takdirde helâk olursun." (Tâhâ, 20/15-16)

Hatta Firavun hanedanından olup iman eden kişi de öldükten sonra dirilişi biliyordu. O, Musa -Aleyhisselam-a iman etmişti. Yüce Allah bize onun şu sözleri söylediğini nakletmektedir: "Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için bağırışıp çağırışma gününden korkarım. O günde arkanızı dönüp gideceksiniz ve sizi Allah’a karşı koruyacak kimseniz olmayacaktır. Allah’ın saptırdığını doğru yola iletecek kimse bulunmaz." (el-Mu’min, 40/32-33) O bu şekilde sözlerini sürdürmüş ve nihayet: "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçimliktir. Âhiret ise doğrusu asıl kalınacak yurdun ta kendisidir." (el-Mu’min, 40/39) diyecek noktaya kadar gelmişti. Nihayet Yüce Allah’da: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun (denilecek)" (el-Mu’min, 40/46) diye buyurmuştur. Musa -Aleyhisselam- da şöyle demişti: "Bize hem bu dünyada, hem de âhirette iyilik yaz. Çünkü biz, Sana döndük." (el-A’raf, 7/156)

Yüce Allah (sureye adını veren) İnek (Bakara) kıssasında bize şunu haber vermektedir: "O sebeble: ‘Onun bir parçasıyla ona vurun’ dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Akledersiniz diye size âyetlerini gösterir." (el-Bakara, 2/73)

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok âyet-i kerîmesinde rasûlleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere gönderdiğini haber verdiği gibi, cehennem ehli hakkında cehennem bekçilerinin kendilerine şöyle diyeceklerini de bildirmektedir: "Size aranızdan Rabbinizin âyetlerini üzerinize okuyan ve bugününüze kavuşmakla sizi korkutan peygamberler gelmedi mi? Onlar: ‘Evet’ diyecekler. ‘Fakat azab sözü kâfirler aleyhine hak olmuştur.’" (ez-Zümer, 39/71)

İşte bu cehenneme girecek kâfirlerin bazılarının, rasûllerin bugünleri ile karşılacakları hususunda kendilerini uyardıklarına dair bir itiraftır. Kısacası bütün rasûller son peygamberin uyarıp korkuttuğu şekilde günahkarların dünya ve âhirette görecekleri cezaları bildirip korkutmuşlardır. Va’d ve vâid’in (tehdidin) söz konusu edildiği Kur’ân-ı Kerîm’in bütün surelerinde bu husus böylece dünyada da, âhirette de söz konusu edilmektedir.

Yüce Allah peygamberine kendi zatı adına öldükten sonra dirilişin gerçekleşeceğine dair yemin etmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "Kâfirler: ‘Sa’at (Kıyamet) bize gelmeyecek’ dediler. De ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için elbette o size gelecektir.’" (Sebe’, 34/3); "O gerçek midir? diye senden haber almak isterler. De ki: ‘Evet, Rabbim hakkı için o elbette haktır ve siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz.’" (Yunus, 10/53); "O kâfir olanlar öldükten sonra asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: ‘Hayır, Rabbim hakkı için elbette diriltileceksiniz. Sonra da işlediğiniz mutlaka size haber verilecektir. Hem bu Allah’a göre pek kolaydır.’" (et-Teğâbun, 64/7)

Yüce Allah kıyametin yakın olduğunu da haber vererek şöyle buyurmaktadır: "O saat (Kıyamet) yaklaştı ve ay yarıldı." (el-Kamer, 54/1); "İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı. Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler." (el-Enbiya, 21/1); "İsteyen biri inecek azabı istedi o kâfirler içindir. Onu önleyebilecek yoktur." (el-Mearic, 70/1-2) ve daha sonra da şöyle buyurmaktadır: "Çünkü onlar, onu (azabı) uzak gördüler. Biz ise onu yakın görürüz." (el-Meâric, 70/6-7)

Yüce Allah öldükten sonra dirilişi inkâr edenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır: "Allah’a kavuşmayı yalanlamış bulunanlar hem en büyük zarara uğramışlardır, hem de doğru yolu bulamamışlardır." (Yunus, 10/45); "Bilin ki o saat hakkında tartışanlar elbette (Haktan) uzak bir sapıklık içindedirler." (eş-Şura, 42/18); "Halbuki âhirete dair bilgileri ardarda (kendilerine) ulaştırılmıştır. Onlar ise ondan yana şüphe içindedirler. Hatta onlar ona karşı kördürler." (en-Neml, 27/66); "Onlar var güçleriyle: ‘Ölecek kimseyi Allah diriltmez’ diye Allah’a yemin ettiler. Hayır öyle değil, bu O’nun gerçekleştirmeyi üzerine aldığı hak bir vaaddir... İnkar edenler de kendilerinin gerçekten yalancı kimseler olduklarını bilsinler diye." (en-Nahl, 16/39); "Elbette Kıyamet mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur fakat insanların çoğu iman etmezler." (el-Mu’min, 40/59);

"Biz onları Kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzü koyun haşredeceğiz, varacakları yer cehennemdir. Alevi yavaşladıkça Biz onlara alevini arttırırız. Bu onların cezasıdır, çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve; ‘Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olunca mı sahi biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?’ dediler. Onlar gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Hem onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zalimler küfürde kalmaktan başkasında ayak diretmediler." (el-İsra, 17/97-99);

"Ve dediler ki: ‘Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı, biz mi yeniden yaratılıp, diriltileceğiz?’ De ki: ‘Taş veya demir olun yahut gönlünüzce büyük kabul ettiğiniz herhangi bir yaratık.’ ‘Bizi kim diriltecek?’ diyecekler. Hemen deki: ‘İlk defa sizi yoktan yaratmış olan.’ Sana kafalarını sallayacaklar ve: ‘O ne vakit olacaktır’ diyecekler. De ki: ‘Yakın olması umulur.’ Sizi çağıracağı gün O’na hamdederek çağrısına uyup geleceksiniz ve ancak pek az bir süre kaldığınızı zannedeceksiniz." (el-İsra, 17/49-52)

Yüce Allah’ın: "Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal getirip dedi ki: ‘Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecek?’" (Yasin, 36/78) buyruğundan itibaren surenin sonuna kadar devam eden buyruklar da bu kabildendir.

Şâyet insanların en bilgilisi, en fasihi ve en güçlü anlatıma sahip olanları bu delilden daha güzel yahut buna benzer bir delili veciz oluşları ve delillerin ortaya konulup sağlıklı ve yerinde oluşları bakımından benzer lafızlarla böyle bir şeyi ifadeye kalkışacak olursa, elbetteki buna güç yetiremezdi.

Yüce Allah bu husustaki delilin başına bir cevap gerektirecek şekilde, inkarcı birisinin sorduğu bir soruyu sözkonusu etmiştir. Yüce Allah’ın: "Kendi yaratılışını unutarak" ifadesinde zaten yeterli cevap vardır, gerekli delil ortaya konulmuştur. Eğer Yüce Allah delili pekiştirmek ve daha bir açıklamak murad etmemiş olsaydı, bu bile şüpheyi izale etmek için yeterli olurdu.

O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: " De ki: "Onları ilk defa yaratan kim ise onları diriltecektir." Böylelikle ilk yaratmayı tekrar yaratmaya, birinci var etmeyi ikinci var edişe delil göstermiştir. Çünkü aklı başında olan herkes şunu kesinlikle bilir ki: Bunlardan birisine güç yetiren, ötekine de güç yetirebilir. Eğer ikincisini meydana getirmekten aciz ise, birincisini (yoktan var etmeyi) gerçekleştirmekteki aczi çok daha ileri derecede olmalıydı. Böylece yoktan yaratma, yaratıcının yarattığına muktedir olmasını da gerektirmezdi. Mahlukatı ile ilgili etraflı bilgi sahibi olmasını icab ettirmezdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah: "O her türlü yaratmayı en iyi bilendir." (Yasin, 36/79) diye buyurmaktadır.

O ilk yaratmanın her türlü tafsilatını ve cüz’iyatını, maddelerini ve suretini bildiği gibi, ikincisini de bu şekilde etraflı olarak bilir. O’nun ilmi tam, kudreti kamil olduğuna göre çürümüş halleri ile kemikleri diriltmek, O’nun için imkansız olabilir mi?

Daha sonra Yüce Allah karşı konulamaz bir delil ve apaçık bir belge ile durumu daha da pekiştirmektedir. Bu da bir başka inkarcının soru ve cevabını ihtiva etmektedir: Kemikler çürüdükleri takdirde kuru ve soğuk tabiatına geri dönerler. Hayatın maddesi ve hayatı taşıyan varlığın tabiatı ise öldükten sonra dirilişe delil teşkil edecek şekilde sıcak ve nemli olmasını gerektirmektedir. İşte bu ifadede aynı anda hem delil, hem de cevab bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır: "O sizin için yeşil ağaçtan, ateş çıkarandır. Hemen ondan ateş yakıyorsunuz." (Yasin, 36/80)

Yüce Allah nemlilik ve soğukluk ile dolup taşan yeşil ağaçtan, son derece sıcak ve kuru olan bu unsuru çıkartmış olduğunu haber vermektedir. Bir şeyi onun zıttı özelliklere sahip olan bir başka şeyden çıkartan, bütün yaratıkların madde ve unsurlarıyla kendisine itaat ettiği ve asla karşı koyamadığı zat kim ise, şu inkârcının kabul edemediği çürümüş kemikleri diriltecek olandır.

Daha sonra Yüce Allah bunu daha büyük ve daha değerli olan bir şeyin daha kolay ve daha küçük olana delâleti yöntemini kullanarak pekiştirmektedir. Akıl sahibi herkes şunu bilir ki: Büyük ve üstün olana güç yetiren bir zat, ondan çok daha aşağılarda olan bir şeye daha bir muktedirdir. Bir kantar ağırlığı taşıyabilen bir kimse, bir okkayı çok daha kolaylıkla taşıma gücüne sahip demektir. İşte bu maksatla Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Gökleri ve yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?" (Yasin, 36/81)

Böylelikle Yüce Allah, üstünlük ve büyüklüklerine, cisimlerinin azametine, genişliklerine, yaratılışlarındaki akıllara durgunluk veren niteliklerine rağmen, gökleri ve yeri yoktan var edenin, çürümüş olan kemikleri diriltip eski haline geri döndürmeye çok daha ileri çapta muktedir olduğunu haber vermektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler." (el-Mu’min, 40/57) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Peki göklerle yeri yaratmış ve onları yaratmaktan dolayı yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmezler mi?" (el-Ahkaf, 46/33)

Daha sonra Yüce Allah bu hususu daha bir pekiştirmekte ve bir başka şekilde de açıklamaktadır. O da şudur: Yüce Allah’ın fiili; bir takım araçlarla, bir takım külfetlerle, yorgunluk ve meşakkatlere maruz kalarak iş yapabilen ve o fiili tek başına ve bağımsız olarak yapma imkanı bulunamayan varlığın fiiline benzemez. Böyle bir varlığın mutlaka bir takım aletlere ve yardımcılara ihtiyacı vardır. Halbuki Yüce Allah’ın dilediğini yaratması ve meydana getirmesi için bizatihi o işi irade etmesi ve meydana gelecek olan varlığa da "ol" demesi yeterlidir. O derhal O’nun dileyip, irade ettiği şekilde var olur.

Daha sonra Yüce Allah bu delili herşeyin mutlak egemenliğinin elinde bulunduğunu ve fiiliyle, emriyle dilediği gibi tasarrufta bulunduğunu haber vererek; "Yalnız O’na döndürüleceksiniz." (Yasin, 36/83) buyurarak, sona erdirmektedir.

Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu kabildendir: "Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra o bir sülük gibi yapışan kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış, düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır. Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?" (el-Kıyame, 75/36-40)

Böylelikle Yüce Allah insanı emir ve nehy vermeksizin, yaptıkları karşılığında mükafat ve ceza söz konusu olmaksızın ihmal edilmiş bırakmayacağını, hikmet ve kudretinin bunu asla kabil olmadığını belirterek Kıyamete delil göstermektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Acaba siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin Bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"(el-Mu’minun, 23/115) Surenin sonuna kadar bu gerçeği ifade etmektedir.

Şüphesiz ki insanı nutfeden, sülük gibi yapışan bir kan damlacığına, sonra bir çiğnem ete dönüştüren, daha sonra ona gözler ve kulaklar var edip ona duyu organlarını, güç ve kabiliyetlerini, kemikleri ve çeşitli menfaat araçlarını yerleştiren, güç ve kuvvetini teşkil eden sinirleri ve lifleri koyan, hılkatini son derece sağlam ve muhkem kılıp en mükemmel olan bu suret ve bu şekliyle onu dünyaya çıkartan, nasıl olur da onu ikinci bir defa yaratıp var etmekten aciz olabilir? Yahut O’nun hikmet ve inayeti, onu başıboş bırakıp terketmesini nasıl gerektirebilir? Elbetteki bu O’nun hikmetine yakışmaz ve O’nun kudreti böyle bir şeyi gerçekleştirmekten de acze düşmez.

Şimdi ondan daha vecizi asla mümkün olmayan son derece veciz sözlerle bu akılları hayrete düşüren delillendirmeye, daha açığı asla düşürülemeyen fevkalâde açıklamaya ve hiçbir şekilde daha yakın bir örnek düşünülemeyecek şekilde bu örneğin son derece yakın bir yerden verilmiş olmasına gerçekten dikkat etmek gerekir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu tür delillendirme pek çoktur. Mesela Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Eğer öldükten sonra diriltilmekten yana şüpheniz varsa muhakkak Biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden... onda hiç şüphe yoktur ve Allah muhakkak kabirdekileri diriltecektir." (el-Hac, 22/5-7); "Andolsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık... sonra da şüphesiz ki sizler Kıyamet gününde elbette diriltileceksiniz." (el-Mu’minun, 23/12-16)

Yüce Allah ayrıca Ashab-ı Kehf kıssasını, onları güneş hesabıyla üçyüz yıl, kamerî sene hesabıyla üçyüzdokuz yıl nasıl ölü olarak bıraktığını söz konusu etmektedir. Bu kıssada da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Böylece bulunmalarını sağladık ki Allah’ın (insanları dirilteceğine dair) va’dinin gerçek olduğunu ve Kıyametin kopacağında asla şüphe bulunmadığını bilsinler." (el-Kehf, 18/21)

Selef’in ve akıl sahibi kimselerin büyük çoğunluğunun kabul ettiğine göre, cisimler bir halden bir hale dönüşmektedir. Toprağa dönüştükten sonra Yüce Allah onu yeni bir şekilde yaratmaktadır. Nitekim o, ilk yaratılışında da yeni bir yaratılışa bürünmüştü. Önce o bir nutfe idi, sonra bir kan pıhtısı oldu, sonra bir çiğnemlik et, sonra et ve kemik oldu. Sonra mükemmel ve gayet muntazam bir hılkat halinde onu yarattı. İşte sonradan tekrar yaratmak da böyledir.

Yüce Allah, "acbu’z-zeneb" denilen kuyruk sokumu müstesnâ tamamıyla çürüdükten sonra tekrar onu yaratacaktır. Nitekim Sahih(-i Buharî)de sabit olduğuna göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Bütün Ademoğlu çürür, acbu’z-zeneb müstesna. Ademoğlu ondan yaratılmıştır ve terkibi ondan yapılacaktır."[133]

O halde iki yaratış aynı cinsin iki türüdür. Bir bakıma birbirleriyle uyum arzederler ve birbirlerine benzerler. Bir diğer açıdan ise birbirlerinden ayrı ve farklıdırlar.

Meâd (yeniden yaratma) ilkin aynısıdır. Tekrar yaratmanın gerekleri ile ilk yaratmanın gerekleri arasında fark olsa bile bu böyledir. (Çürümeden) geriye kalan acbu’z-zeneb’dir. Bedenin diğer bölümleri ise şekil değiştirir ve dönüştüğü ilk maddeden tekrar yaratılır.

Bilindiği gibi birisi küçük bir kimseyi görse, sonra da onu yaşlanmış haliyle görse bu gördüğü kişinin önceden çocuk olarak gördüğü kişi ile aynı şahıs olduğunu bilir. Halbuki her zaman bir halden bir hale geçmiş bir varlıktır. Diğer canlılar ve bitkilerde de durum böyledir. Bir kişi küçük bir fidanı görse, sonra onu büyümüş haliyle görse bu odur der. Halbuki ikinci yaratmanın nitelikleri bu yaratmanın nitelikleri ile aynı değildir. O bakımdan değişmeye uğrayanlar sadece niteliklerdir, denilemez.

Bilhassa cennet ehli cennete -Buharî ve Müslim ile diğer hadis kitaplarında sabit olduğu üzere- Âdem’in sureti üzere altmış arşın boyunda gireceklerdir. Eninin yedi arşın olacağı da rivayet edilmiştir. İşte bu, çeşitli değiştirici etkenlere maruz olmayacak kalıcı bir yaratılış olacaktır. Dünyadaki bu yaratılış ise bozulan ve çeşitli olumsuz etkenlere (afetlere) maruz bir yaratmadır.

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Kıyamet gününde amellerin karşılıklarının görüleceğine..." şeklindeki ifadesine gelince; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(O) din gününün mâlik’idir." (el-Fatiha, 24/3); "O gün de Allah onlara hakettikleri cezalarını bütünüyle verecektir ve Allah’ın apaçık hakkın ta kendisi olduğunu da bileceklerdir." (en-Nur, 24/25)

Din, ceza (karşılık) demektir. Mesela "sen nasıl tedeyyün edersen, sana da öylece diyanet olunur," denilirken sen nasıl karşılık verirsen, sana da öylece karşılık verilir, demektir.

Yüce Allah: "Yaptıklarına ceza (karşılık) olmak üzere..." (es-Secde, 32/17, el-Ahkaf, 46/14, el-Vakıa, 56/24); "Bu (amellerine) uygun bir karşılıktır." (en-Nebe’, 78/26); "İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bir günah ile gelen de ancak onun misliyle cezalandırılır. Onlara zulmedilmez." (el-En’âm, 6/160); "Kim iyilikle gelirse ona, ondan hayırlısı vardır. Hem onlar o günde dehşetli bir korkudan yana güvenlik içindedirler. Kim de kötülükle gelirse, yüzleri üzere ateşe dökülürler. ‘İşlediğinizden başkası ile mi cezalandırılırsınız ki?’ (denilir.)" (en-Neml, 27/89-90); "Kim iyilikle gelirse, onun için ondan hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir." (el-Kasas, 28/84) ve buna benzer bir çok buyrukta bu anlam ifade etmektedir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de Aziz ve Celil olan Rabbinden şu rivayette bulunduğunu Ebu Zerr el-Ğıfarî -Radıyallahu anh- naklettiği hadisinde bize şöylece bildirmektedir: "Ey kullarım! Bunlar ancak (Sizin karşılığını göreceğiniz) amellerinizdir. Ben onları sizin için tesbit ediyorum, sonra da onların karşılıklarını size eksiksiz olarak vereceğim. Kim bir hayır bulursa, bundan dolayı Allah’a hamdetsin. Kim başka bir şey bulursa, kendisinden başka kimseyi kınamasın."[134]

Yüce Allah’ın izniyle biraz sonra buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

 

Arz ve Hesab

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte o günde olan (vâkıa) olmuştur. Gök yarılmış ve o günde o gevşemiş olacaktır. Melek de onun çevresinde olacak, o günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arşını yüklenir. O günde -hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın- arzolunursunuz." (el-Hakka, 69/15-18) ve surenin sonuna kadar.

"Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp, çabalayacaksın. Sonunda O’na kavuşacaksın. Kitab’ı sağ eline verilecek kimseye gelince, o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek ve o ailesine sevinçli dönecektir. Kitabı arkasından (sol eline) verilecek kimseye gelince, o hemen ölümü çağıracaktır ve alevli ateşi boylayacaktır. Çünkü o ailesi arasında şımarıktı, çünkü o asla dönmeyeceğini sanmıştı. Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görendi." (el-İnşikak, 84/6-15)

"Saf halinde Rabbine arzedilecekler. ‘Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek, öylece Bize geldiniz.’" (el-Kehf, 18/48);

"Kitab konulmuş olacak günahkârları onun içindekilerinden korkuya kapılmış göreceksin. ‘Vay bizim halimize; bu kitaba ne olmuş. Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp, sayıp dökmüş’ diyecekler. Onlar işlediklerini de hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez." (el-Kehf, 18/49);

"O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, gökler de. (İnsanlar da) bir olan, kahhâr olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır..." (İbrahim, 14/48) itibaren surenin sonuna kadar.

"O dereceleri yükseltendir, ârşın sahibidir... Şüphesiz Allah hesabı çok çabuk görendir." (el-Mu’min, 40/15-17)

"Bir de Allah’a döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilecek ve onlara zulmedilmeyecektir." (el-Bakara, 2/281)

Buharî, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Sahih’inde kaydettiği rivayete göre Âişe -Radıyallahu anh-, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Kıyamet gününde hesaba çekilen kişi mutlaka helak olur." Ben: Ey Allah’ın Rasûlü! dedim. Yüce Allah: "Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince, o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek" (el-inşikak, 84/7-8) diye buyurmuyor mu? Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "O arz’da olacaktır. Yoksa Kıyamet gününde inceden inceye hesaba çekilen bir kimse mutlaka azaplandırılır."[135]

Yani eğer Yüce Allah kullarını hesaba çektiğinde, inceden inceye onları hesaba çekecek olursa, mutlaka onları azaplandırır ve bu durumda da onlara zulmetmiş olmaz. Ancak Yüce Allah affedip bağışlar. İleride Yüce Allah’ın izniyle buna dair daha geniş açıklamalar da gelecektir.

Yine Sahih(-i Buharî)de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Şüphesiz Kıyamet gününde insanlar baygın düşeceklerdir. İlk ayılacak kişi ben olacağım. Musa’nın Arş’ın bir bacağını yakalamış olduğunu göreceğim. Bilemiyorum, acaba benden önce mi kendisine gelmiş olacak, yoksa Tur günü baygın düşmesinin karşılığını mı ona verilmiş olacak?"[136]

İşte bu, Yüce Allah insanlar arasında hüküm verip ayırdetmek üzere geleceği, yeryüzü onun nuru ile aydınlanacağı vakit, Kıyametin mevkıf’inde (durulan yerde) ki baygınlıktır. O vakit bütün mahlukat baygın düşecektir.

Şâyet hadis-i şerif’te geçen: "Kıyamet gününde bütün insanlar baygın düşeceklerdir. Üzerinden yerin ilk yarılacağı kişi ben olacağım. Musa’nın Arş’ın bir bacağını yakalamış olduğunu göreceğim."[137] hadisi hakkında ne dersiniz? diye sorulacak olursa, şu şekilde cevap veririz:

Şüphesiz bu lafız böylece varid olmuştur. İşte izah edilmesi gereken mesele de bu lafızın böyle oluşundan ötürüdür. Ancak ravi bu lafzı naklederken bazı hadislerin ifadelerini diğerine karıştırmıştır. Böylelikle o, iki hadisin lafzını bir araya getirmiş olmaktadır. O bakımdan bu iki hadis de bu şekilde gelmiştir. Hadislerden birisi şu şekildedir: "Kıyamet gününde insanlar baygın düşerler, ilk ayılan kişi ben olurum." Az önce geçtiği gibi. İkinci hadis de şu şekildedir: "Kıyamet gününde arzın üzerinden yarılacağı ilk kişi ben olacağım." Ravi bu hadisin lafızlarını diğerine karıştırmıştır. Buna dikkat çekenlerden birisi de Ebu’l-Haccac el-Mizzî’dir. Ondan sonra da eş-Şeyh Şemsu’d-Din İbnu’l-Kayyim ile hocamız İmadu’d-Din İbn Kesir de buna dikkat çekmişlerdir. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.

Aynı şekilde kimi ravi de bu hususta tereddüte düşüp şöyle demişlerdir: "Bilemiyorum, benden önce mi ayılmış olacak yoksa Yüce Allah’ın istisna ettiği kimselerden mi? olacak." Ancak sahih rivayetlerin ittifakla kaydettikleri mahfuz şekil birincisidir. Sahih olan mana da odur. Çünkü Kıyamet gününde baygın düşmek, Yüce Allah’ın kullar arasında hüküm vermek üzere geleceği vakit, kullarına tecelli etmesi dolayısıyla olacaktır. Musa -Aleyhisselam- da eğer onlarla birlikte baygın düşmeyecekse, o takdirde yüce Rabbinin dağa tecelli edip dağı darmadağın ettiği esnadaki baygınlığının karşılığı ona verilmiş olacaktır. Böylece o tecellinin baygınlığı Kıyamet gününde Rabbin tecellisi dolayısıyla bütün yaratıkların baygın düşecekleri baygınlığın bedeli olmuştur. İşte bu önemli hususu dikkatle düşünmeli ve bunu gözden uzak tutmamalıyız.

İmam Ahmed, Tirmizî, Ebu Bekr b. Ebi’d-Dünya, el-Hasen’den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Ebu Musa el-Eşarî’yi şöyle derken dinledim: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Kıyamet gününde insanlar üç defa arzedileceklerdir. İki arz tartışma ve mazeret belirtme arzıdır. Diğer arzda ise amel defterleri (sahiplerini bulmak üzere) uçuşacaklardır. Kitabı sağ tarafından verilen kolay bir şekilde hesaba çekilecek ve cennete girecektir. Kitabı sol tarafından verilen de cehenneme girecektir."[138]

 

Sırat

 

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- "Sırat’a" ifadesi Sırat’a da iman ederiz, demektir. Sırat cehennem üzerindeki bir köprüdür. İnsanların hesab için duracakları yer olan Mevkıf’den ayrılacak olduktan sonra Sırat’ın önündeki bir karanlığa ulaşacaklardır.

Nitekim Âişe -Radıyallahu anh- böyle demiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle soruldu: Yer başka bir yere ve semavat ta başka semalara dönüştürüleceği vakit insanlar nerede olacaklardır? O: "Köprünün berisinde, bir karanlığın içerisinde olacaklar" diye buyurmuştur.[139] İşte münafıkların mü’minlerden ayrılacakları ve geride kalarak mü’minlerin önlerine geçecekleri, aralarına münafıkların, mü’minlerin yanına ulaşmalarını engelleyecek bir sur çekilip engel olunacağı yer burasıdır.

Beyhakî senedini kaydederek, Mesruk’dan, o Abdullah (b. Mes’ud)dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Kıyamet gününde Allah insanları bir arada toplar... Amelleri miktarınca herbirisine nur’u verilir. Kimisine nur’u önündeki bir dağ gibi verilir. Kimisine nur’un bundan daha fazlasıyla verilir. Kimisine de nur’u sağ tarafındaki bir hurma ağacı gibi verilir. Kimisine de yine sağ tarafında ama bundan daha aşağı şekilde verilir. Nihayet en sonuncu kişiye nur’u ayağının başparmağı üzerinde verilir. Kimi zaman aydınlatır, kimi zaman da söndürülür. Aydınlattığı vakit ayağını öne doğru atar, söndürüldüğünde olduğu yerde kalır. Bu kimse ve diğerleri Sırat’ın üzerinden geçerler. Sırat ise kılıcın keskin tarafı gibidir, oldukça kaygandır. Onlara nur’larınız miktarınca yol alınız, denilir. Kimisi yıldızın akması gibi hızlıca gider, kimisi rüzgar gibi geçer. Kimisi göz açıp kapamak gibi geçer, kimisi hızlı deve gibi geçer ve hızlıca koşar. Kısacası amelleri miktarınca yol alırlar. Nihayet nur’u ayağının başparmağı üzerinde olan kişi de bir eli çekilir, bir eli bir tarafa yapışır. Bir ayağı çekilir, bir ayağı bir yere takılır. Sağı, solu cehennem ateşine değer. Nihayet hepsi (Sırat’ı geçip) kurtulurlar. Kurtuldukları vakit: Bize seni gösterdikten sonra, bizi senden kurtaran Allah’a hamdederiz. Allah bizlere kimseye vermediğini vermiştir, derler."[140]

 

"Cehenneme Uğrama"nın Anlamı

 

Yüce Allah’ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur." (Meryem, 19/71) buyruğu hakkında sözü edilen "cehenneme uğrayış"dan ne kastedildiği hususunda tefsir alimlerinin farklı görüşleri vardır. Daha güçlü ve daha açık anlaşılan görüş bunun Sırat’ın üzerinden geçiş olduğudur. Çünkü Yüce Allah: "Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız, zalimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz." (Meryem, 19/72) diye buyurmaktadır.

Sahih(-i Müslim)deki rivayete göre de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki ağacın altında bey’at eden hiçbir kimse asla cehenneme girmeyecektir." Hafsa -Radıyallahu anh- dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! dedim, Yüce Allah: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur." diye buyurmuyor mu? O da şöyle buyurdu: "Peki onun: "Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız, zalimleri ise oradan dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz." (Meryem, 19/72) diye buyurduğunu da duymadın mı?"[141]

Böylece Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- cehenneme uğramanın, cehenneme girmeği gerektirmediğine işaret etmiş olmaktadır. Aynı şekilde şer’den kurtulmanın önce o şerrin husule gelmesi gerektirmediğini, aksine onun sebebinin gerçekleşmiş olmasını gerektirdiğini belirtmektedir.

Bir kimseyi öldürmek üzere düşmanın takip edip de buna imkan bulamamaları halinde: Allah onu onlardan kurtardı, denilir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Emrimiz gelince Hud’u da... kurtuluşa erdirdik." (Hud, 11/58); "Emrimiz gelince Salih’i... kurtardık." (Hud, 11/66); "Emrimiz gelince Şuayb’ı... kurtardık." (Hud, 11/94)

Halbuki azab onlara isabet etmemişti. Ancak azab başkalarına isabet etmişti. Yüce Allah’ın kendilerine özellikle lutfetmiş olduğu kurtuluş sebebleri olmasaydı, elbette kavimlerine isabet eden azab kendilerine de isabet edecekti.

İşte ateşe uğrayacakların durumu da böyledir. Onlar Sırat’ın üzerinde ateşin üst tarafından geçeceklerdir, sonra da Yüce Allah takva sahibi olanları kurtaracak, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacaktır. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-de anılan Cabir -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadiste bunu şöylece açıklamıştır: Burada uğramak (vurûd)dan kasıt, Sırat’ın üzerinden geçmektir.

 

Mizan ve Hakikati

 

"Ve Mizan’a" ifadesi Mizan’a da iman ederiz, demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz. Hesaba çekenler olarak Biz yeteriz." (el-Enbiya, 21/47); "Kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar felah bulanların ta kendileridir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse işte onlar kendilerine zarar verenlerdir. Cehennemde ebedi kalıcıdırlar." (el-Mu’minun, 23/102-103)

Kurtubî der ki: İlim adamları derler ki: Hesab bittikten sonra arkasından amellerin tartılmasına sıra gelir. Çünkü tartı karşılık vermek içindir. Dolayısıyla hesaba çekmekten sonra olması gerekir. Hesaba çekiş ise amellerin tesbiti içindir. Tartı da ona göre karşılık vermek maksadıyla amellerin miktarını ortaya çıkarmak için yapılır. Yüce Allah’ın: "Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız" buyruğuna göre amellerin tartıldığı bir çok Mizan’ın olması ihtimal dahilinde olduğu gibi, tartılan şeylerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Çoğul olması ise tartılan âmellerin çeşitli olmaları göz önünde bulundurularak kullanılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sünnet’in delalet ettiği husus ise şudur: Amellerin kendisinde tartılacağı Mizan’ın hissedilir ve gözle görülür iki tane kefesi bulunacaktır. İmam Ahmed’in kaydettiği rivayete göre Ebu Abdu’r-Rahman el-Hubullî şöyle demiştir: Ben Abdullah b. Amr’ı -Radıyallahu anh- şöyle derken dinledim: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Muhakkak Yüce Allah benim ümmetimden Kıyamet gününde herkesin gözü önünde bir kişiyi çıkartacaktır. Onun aleyhine tam doksandokuz tane sicil yayacaktır. Her bir sicil’in uzunluğu göz alabildiği kadar olacaktır. Sonra da ona bunlardan herhangi birşeyi inkâr ediyor musun? Benim koruyucu yazıcılarım sana zulmettiler mi? diyecek, o: Hayır, Rabbim diyecektir. Yüce Allah: Herhangi bir mazeretin yahut bir iyiliğin var mı? diye soracak, adam şaşırıp kalacak ve: Hayır, Rabbim diyecektir. Yüce Allah şöyle buyuracak: Bilakis senin Bizim nezdimizde yapmış olduğun bir iyiliğin var. Bugün senin aleyhine sana zulmedilmeyecektir. Bunun üzerine ona üzerinde, "eşhedu enla ilahe illallah ve enne Muhammeder Rasûlullah," yazılı bir parça çıkartılır. (Yüce Allah): Onu huzura getirin, diye buyurur. O kişi: Rabbim, diyecek bu parçanın bu siciller karşısındaki ağırlığı ne olacak ki? Yüce Allah: Şüphesiz ki sana zulm olunmaz, diye buyuracak. Bunun üzerine o siciller bir kefeye konulur. O parça da bir kefeye konulur. (Tartı sonucu) siciller havaya doğru kalkar ve o parça ağır basar. Rahman ve rahim olan Allah’ın adı karşısında hiçbir şey ağır basmaz."[142]

Bu hadisi Tirmizî, İbn Mace ve İbn Ebi’d-Dünya böylece el-Leys yoluyla rivayet etmişlerdir. Tirmizî şunu da ekler. Allah’ın ismi ile birlikte hiçbir şey ağır basmaz." Bir başka rivayetinde de şöyle denilmektedir: "Kıyamet gününde mizanlar konulur. Adam getirilir ve bir kefeye konulur..."[143]

Bu hadisin ifadelerinde çok önemli bir husus dile getirilmektedir. O da amelde bulunan kimsenin ameli ile birlikte tartılacağıdır. Buna Buharî’nin kaydettiği şu rivayet te tanıklık etmektedir: Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde oldukça iri yarı, şişman adam getirilicek, fakat Allah nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır. (Devamla) buyurdu ki: Dilerseniz Yüce Allah’ın: "Biz kıyamet günü onlar için ölçü tutmayacağız." (el-Kehf, 18/105) buyruğunu okuyunuz."[144]

İmam Ahmed de İbn Mes’ud’dan şu rivayeti kaydetmektedir: "İbn Mes’ud bir seferinde Erak ağacından bir misvak koparıyordu. Bacakları oldukça ince idi, rüzgar onun dengesini bozar gibi oldu. Onu görenler buna güldüler. Bunun üzerine Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Ne diye gülüyorsunuz?" diye sordu. Ey Allah’ın Rasûlü, bacaklarının inceliğine, dediler. Şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki onlar Mizan’da Uhud’dan daha ağır basacaklardır."[145]

Bizzat amellerin tartılacağına dair hadisler de varid olmuştur. Müslim’in, Sahih’inde yer alan Ebu Malik el-Eşarî’den gelen şu hadiste olduğu gibi: O dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Abdest almak imanın yarısıdır, elhamdulillah da mizan’ı doldurur."[146]

Yine Buharî ve Müslim’de yer alan ve aynı zamanda Buharî’nin kitabının son hadisini teşkil eden şu buyruk da böyledir: "İki söz vardır ki bunlar dile hafif gelir. Rahman tarafından sevilirler, terazide de ağır basarlar: Subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil aziym."[147]

Bu durumda, şöyle diyen inatçı bir inkarcının sözüne iltifat edilmez: Ameller araz’dırlar, tartılmaları kabil değildir. Tartılmaları mümkün olan şeyler cisimlerdir. Şüphesiz ki Yüce Allah önceden de geçtiği üzere araz’ı cisimlere dönüştürecektir. Nitekim İmam Ahmed’in kaydettiğine göre Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kıyamet gününde ölüm beyaz bir koç suretinde getirilir. Cennet ile cehennem arasında durdurulur ve: Ey cennet ehli, diye seslenilir. Onlar da boyunlarını uzatarak bakarlar. Ey cehennemlikler, diye de seslenilir, onlar da boyunlarını uzatıp bakarlar. Artık kurtuluşun gelmiş olduğunu zannederler. O koç (suretindeki ölüm) boğazlanır ve artık ebedi kalacaksınız, ölüm diye bir şey olmayacaktır denilir."[148] Bu hadisi, bu manada Buharî de rivayet etmiştir.[149]

Böylelikle hem amellerin, hem amelde bulunanların, hem de amel sahifelerinin tartılacağı sabit olduğu gibi, terazinin iki kefesinin olduğu da sabit olmaktadır. Artık bunun ötesinde ne gibi keyfiyetlerin olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

Bize düşen o doğru sözlü peygamberin (salat ve selam ona) bize haber verdiği şekilde, eksiksiz ve fazlalıksız olarak gayba iman etmektir.

Bu konuda hikmeti kavrayamadığı için şarî’ın haber verdiği şekilde Kıyamet gününe mahsus, adalet terazilerinin konulacağını kabul etmeyen ve; teraziye bakkal ile manav’dan başka kimsenin ihtiyacı olmaz, sözleri ile nasslara dil uzatan kimselerin hüsranı ne kadar da büyüktür. Yüce Allah’ın Kıyamet gününde onlara hiçbir ağırlık vermemesi bu gibi kimselere ne kadar da layıktır. Eğer amellerin tartılmasında Yüce Allah’ın bütün kulları tarafından adaletinin görülmesi dışında hiçbir hikmet olmasaydı, bu dahi yeterdi. Çünkü yaptığı işinin mazeret ve gerekçesinin olmasını Allah kadar hiç kimse sevmez.

Bundan dolayıdır ki O, rasûlleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olmak üzere göndermiştir. Hele bunların ötesinde bizim muttalî olamadığımız pek çok hikmetler de varsa... Yüce Allah’ın sözlerine karşılık meleklerin verdiği belirtilen cevab üzerinde de düşünelim: "Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler: ‘Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, orada bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın’ demişlerdi. ‘Sizin bilmediğinizi herhalde Ben bilirim’ demişti." (el-Bakara, 2/30); "Size bilgiden ancak pek az birşey verilmiştir." (el-İsra, 17/85)

 

"Cennet ve cehennem yaratılmışlardır. Ebediyyen sonları gelmez ve yokolmazlar. Şüphesiz yüce Allah cennet ve cehennem’i diğer mahlukattan önce yaratmıştır. Her ikisine de girecekleri yaratmıştır. Onlardan dilediği kimseleri kendisinin bir lütfu olarak cennete, yine onlardan dilediği kimseleri adaletinin bir tecellisi olarak cehennemedir. Herkes de kendisi hakkında hüküm verilip bitirilmiş sonuç için amel eder ve ne için yaratılmış ise sonunda oraya varacaktır. Hayır ve şer de kullar hakkında takdir edilmiştir."

 

Cennet ve Cehennem

 

"Cennet ve cehennem yaratılmışlardır" sözlerinin ifade ettiği gerçek ile ilgili olarak şunu belirtelim ki; ehl-i sünnet ittifakla cennet ve cehennemin yaratılmış ve şu anda mevcut olduklarını kabul etmektedirler. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat, Mutezile ve Kaderiye’ye mensup bir takım kimseler ortaya çıkıp da bunu inkâr etmelerine ve: Hayır, Yüce Allah bunları Kıyamet gününde yaratacaktır, demelerine rağmen bu kanaate sahip olmaya devam etmiştir.

Mutezile ve Kaderiye’yi bunu inkâr etmeye iten ise onların, Yüce Allah’ın fiilleri için bir şeriat olarak tesbit ettikleri ve O’nun şunu yapması gerekir, bunu da yapmaması gerekir diye koydukları fasit ilkeleri sebep olmuştur. Onlar yaratıklarının fiillerini O’na kıyas ederek, bu gibi iddialarda bulunmuşlar ve böylelikle onlar fiileri itibariyle Müşebbihe arasına katılmışlardır. Cehmiyye kanaatleri onların arasına da girmiş ve aynı zamanda Muattile de olmuşlardır. Hatta; cennetin amellerin karşılığının verilmesinden önce yaratılmış olması abestir, demişlerdir, çünkü bu durumda cennet çok uzun bir süre atıl kalır ve hiçbir işe yaramaz.

Böylelikle onların Yüce Rab için tesbit ettikleri bu batıl şeriata muhalif olan nassları reddettiler, nassları yerlerinden kaydırarak tahrif ettiler, kendilerinin tesbit ettikleri şeriate muhalefet edenlerin sapık ve bid’atçi olduklarını ileri sürdüler.

Kitabın bu husustaki nasslarının bazıları şunlardır: Yüce Allah cennet hakkında: "O, takva sahipleri için hazırlanmıştır." (Al-i İmran, 3/133); "Allah’a ve rasûlüne iman edenler için hazırlanmıştır." (el-Hadid, 57/21) diye buyurmaktadır. Cehennem hakkında da: "O, kâfirler için hazırlanmıştır." (Al-i İmran, 3/131); "Şüphesiz ki cehennem bir pusudur, azgınların dönüp varacakları bir yerdir." (en-Nebe’, 78/21-22); "Andolsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü. Sidretu’l-Müntehâ yanında. Cennetu’l-Me’va’da onun yanındadır." (en-Necm, 53/13-15) diye buyurmaktadır.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- Sidretu’l-Müntehâ’yı gördüğü gibi, onun yanında Cennetu’l-Me’va’yı da görmüştür. Nitekim Buharî ile Müslim’de, Enes -Radıyallahu anh- yoluyla gelen İsra’yı anlatan hadiste de böyle denilmektedir. O hadisin sonlarında şu ifadeler yer alır: "Sonra Cibril beni, Sidretu’l-Müntehâ’ya getirinceye kadar yola koyuldu. Onu mahiyetlerini bilemediğim renkler bürüdü. Sonra cennete girdim, orada yüksek kubbeleri andıran inciler gördüm, toprağı misk’ten idi."[150]

Yine Buharî ile Müslim’de, Abdullah b. Ömer -Radıyallahu anh-dan gelen rivayete göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse öldükten sonra sabah-akşam ona kalacağı yer gösterilir. Şâyet cennet ehlinden ise, cennet ehli arasındaki yeri eğer cehennem ehlinden ise cehennem ehli arasındaki yeri gösterilir ve: Bu senin kalacağın yerdir, Kıyamet gününde Allah seni ölümden sonra diriltinceye kadar (oraya) girmeyeceksin," denilir.[151]

el-Berâ b. Âzib -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O hadiste şu ifadeler yer almaktadır: Semadan bir münadi: Kulum doğru söyledi, ona cennetten bir döşek yayınız ve cennete giden bir kapı açınız, diye seslenir. Bunun üzerine ona cennetin hoş ve güzel kokuları gelmeye başlar..."[152]

Yine el-Berâ’nın bu hadisinin manasında Enes yoluyla gelen hadis de daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in Sahih’inde, Âişe -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- hayatta iken güneş tutuldu... deyip, hadisi nakletti: Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Ben şu bulunduğum yerde size vadolunmuş herbir şeyi gördüm. Öyle ki kendimi, siz beni öne doğru ilerler gördüğünüzde cennetten bir salkım aldığımı dahi gördüm. Andolsun siz beni geri doğru gelirken gördüğünüzde cehennemin birbirini yiyip bitirdiğini de gördüm."[153]

Buharî ve Müslim’de, -lafız Buharî’nin olmak üzere- Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in döneminde güneş tutuldu. Hadisin geri kalan bölümlerini zikrettikten sonra şu ifadeleri de zikretmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü, biz seni bulunduğun bu yerde birşey alır gibi gördük; sonra da senin geriye doğru geldiğini gördük. Şöyle buyurdu: "Ben cenneti gördüm ve oradan bir salkım almak üzere elimi uzattım, eğer elime geçirmiş olsaydım, dünya kaldığı sürece siz de ondan yemeye devam ederdiniz. Cehennem ateşini de gördüm, asla bugünkü gibi korkunç bir manzara görmüş değilim. Cehennem ehlinin çoğunlukla kadınlar olduğunu da gördüm." Bunun sebebi nedir ey Allah’ın Rasûlü, diye sordular. "İnkarcılık ederler" diye buyurdu. Yani onlar Allah’ı mı inkar ederler, diye sorulunca şöyle buyurdu: "Onlar kocalarına karşı nankörlük ederler, yapılan iyiliğe karşı nankörlük ederler. Sen onlardan birisine ömür boyu iyilik yapsan da sonra senden küçük bir kusur görse; ben senden asla hayır namına hiçbir şey görmedim, der."[154]

Müslim’in Sahih’inde, Enes’den gelen rivayette de (Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir): "Nefsim elinde olana yemin ederim ki, şâyet benim gördüklerimi görmüş olsaydınız, pek az gülerdiniz, çok ağlardınız." Neler gördün ey Allah’ın Rasûlü, diye sordular: "Cenneti ve cehennemi gördüm" diye buyurdu.[155]

Muvatta’ da ve Sünen’lerde Kâb b. Malik yoluyla gelen hadiste şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Mü’minin canı cennet ağaçlarına konan bir kuştur. Taki Yüce Allah, Kıyamet gününde onu tekrar cesedine geri döndürünceye kadar."[156]

İşte bu, Kıyamet gününden önce ruh’un cennete girişi hususunda çok açık bir ifadedir.

Müslim’in Sahih’inde, Sünen’lerde ve Müsned’de Ebu Hureyre -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadiste belirtildiğine göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmaktadır: "Allah cennet ile cehennemi yarattıktan sonra Cibril’i cennet’e gönderdi ve: Git te orayı gör. Orada, oraya girecekler için hazırladıklarıma da bak, dedi. Cibril gidip oraya, orada oraya girecekler için hazırlananlara baktı ve geri döndü, dedi ki: İzzetin hakkı için yemin ediyorum. Onun bu halini kim duyarsa mutlaka buraya girecektir. Bunun üzerine Yüce Allah emir vererek cennetin etrafı hoşlanılmayan şeylerle çepeçevre kuşatıldı. Yine: Dön ve tekrar ona ve oraya girecekler için orada hazırladıklarıma bir bak, dedi. Tekrar gitti oraya baktı, sonra geri döndü ve dedi ki: İzzetin hakkı için oraya hiç kimsenin giremeyeceğinden korkmaya başladım. Sonra onu cehenneme gönderdi ve: Git oraya ve orada, oraya girecekler için hazırladıklarıma bir bak, dedi. Cibril oraya gitti ve baktı. Herbir bölümünün diğerinin üstüne çıkmış olduğunu gördü, sonra da geri dönüp şunları söyledi: İzzetin hakkı için onun bu halini kim işitirse buraya mutlaka girmez. Bunun üzerine (Cenab-ı Allah) emir vererek etrafı arzu ve şehvetlerle çepeçevre kuşatıldı. Sonra tekrar ona: Git, orada oraya girecekler için neler hazırladıklarıma bir bak, diye buyurdu. O da gitti ve ona bakıp geri döndü ve şöyle dedi: İzzetin hakkı için buraya girmeksizin hiç kimsenin kurtulmayacağından korkmaya başladım."[157]

Sünnet’te buna benzer rivayetler çok fazladır.

Vadolunan cennet, Adem’in içinde yaratıldığı ve sonradan çıkartıldığı cennet’tir diyenlerin görüşlerine gelince, cennetin şu anda var olduğuna dair görüş açık bir görüştür. Ancak bu cennet’in Adem’in yaratılıp çıkartıldığı cennet olup olmadığı ile ilgili görüş ayrılıkları da bilinen bir husustur.

Cennet henüz yaratılmamıştır. Çünkü eğer şu anda yaratılmış olsaydı, zorunlu olarak Kıyamet gününde sonunun gelmesi, içinde bulunan herkesin helak olup, yok olması gerekirdi. Çünkü Yüce Allah: "O’nun vechinden başka herşey helâk olacaktır." (el-Kasas, 28/88); "Her can ölümü tadıcıdır." (Al-i İmran, 3/185) diye buyurmaktadır, diyenlerin bu husustaki şüphelerine gelince;

Tirmizî, Sünen’inde İbn Mes’ud -Radıyallahu anh-dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "İsra’ya götürüldüğüm gece İbrahim ile karşılaştım. Bana: Ey Muhammed, ümmetine benden selam söyle ve onlara haber ver ki; cennetin toprağı hoş, suyu tatlıdır ve orası dümdüz bir arazidir. Oraya dikilecek olan ağaçlar ise subhanallahi velhamdulillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber sözleridir, dedi."[158] Tirmizî: Bu hasen, garib bir hadistir dedi.

Yine Tirmizî’de Ebu’z-Zübeyr’in, İbn Cabir’den rivayetine göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kim subhanallahi ve bihamdihi diyecek olursa cennette onun için bir hurma ağacı dikilir."[159] Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.

Bu şüphe sahipleri derler ki: Şâyet cennet yaratılmış ve bitirilmiş olsaydı, dümdüz bir arazi olmazdı ve bu gibi ağaç dikmelerinin bir manası olmazdı.

Yine derler ki: Yüce Allah’ın Firavun’un hanımının: "Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap." (et-Tahrim, 66/11) dediğine dair buyruk da bu kabildendir.

Buna cevab: Eğer sizler bu sözlerinizle cennet şu anda yoktur, Sûr’a üfürülmek gibi, insanların kabirlerinden kalkması gibi bir şeydir, demek istiyorsanız bu batıl bir iddiadır. Bu iddiayı bundan önce kaydetmiş olduğumuz deliller ile sözünü etmediğimiz benzeri deliller reddetmektedir. Şâyet bu sözlerinizle Yüce Allah’ın cennette, cennete girecekler için hazırladıklarının tamamını yaratması henüz tamamlanmamıştır. Yüce Allah orada yine ardı arkasına bir takım şeyler yaratmaktadır. Mü’minler oraya girdirilecekleri vakit te yine o esnada başka hususları da yaratacaktır, demek istiyorsanız bu haktır, bunun reddedilmesine de imkan yoktur. Sizin ileri sürdüğünüz deliller de ancak bu kadarına delalet etmektedir.

Yüce Allah’ın: "O’nun vechinden başka herşey helak olacaktır" (el-Kasas, 28/88) buyruğunu delil getirmenize gelince, sizler âyet-i kerîme’nin anlamını yanlış anladığınızdan ötürü bunu delil diye göstermektesiniz. Bu buyruğu cennet ve cehennemin şu anda var olmadığına dair delil göstermeniz size benzer görüşleri ileri sürenlerin cennet ile cehennemin yok olacaklarına, harab olacaklarına, oradakilerin de öleceklerine dair delil getirmelerini andırmaktadır. Bundan dolayı sizler de sizin gibi görüşleri savunanlar da bu âyeti kavrama muvaffakiyetine mazhar değilsiniz. Bunu anlayabilme muvaffakiyetine İslamın önder ilim adamları mazhar olmuşlardır.

Onların bu husustaki açıklamalarının bir kısmı şöyledir: Buradaki "herşey"den kasıt, Yüce Allah’ın yok olup fena bulacağını takdir etmiş olduğu herşeyin helak olacağı, yok olacağı anlamındadır. Cennet ile cehennem ise yok olmak için değil, baki kalmak için yaratılmışlardır. Arş da bu şekildedir ve o cennetin tavanıdır. Bu O’nun mülkü müstesnâ, diye de açıklandığı gibi, O’nun zatının rızası aranarak yapılmış olanlar müstesna diye de açıklanmıştır. Yine şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Yüce Allah: "Onun üzerindeki her canlı fanidir" (er-Rahman, 55/26) buyruğunu indirince, melekler: Yeryüzü ahalisi helak oldular, dediler ve kendileri ebedi kalacakları ümidine kapıldılar. Yüce Allah da semadakilerin de, yerdekilerin de öleceklerini bildirdi ve: "O’nun vechinden başka herşey helâk olacaktır." (el-Kasas, 28/88) diye buyurdu. Yani O hayy’dır ve ölmeyecektir. İşte o vakit melekler de öleceklerine kesin olarak inandılar.

Bu açıklamaları yapanlar, bu nasslar ile -Yüce Allah’ın izniyle biraz sonra zikredileceği üzere- cennet ile cehennemin kalıcılığına delâlet eden muhkem nassları bir arada uygun bir şekilde anlamak için yapmışlardır.

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Ebediyyen yok olmazlar, fena bulmazlar" sözlerine gelince, selef ve halef’ten imamların cumhur’unun kabul ettiği görüş budur.

 

Cennet ve Cehennemin Kalıcılığı İle İlgili Görüşler

 

Cennetin kalıcılığı, cehennemin ise yok olacağı görüşünü selef ile halef’ten bir topluluk da kabul etmiştir. Her iki görüş de (yani cennet ile cehennemin kalıcılığı ile cennetin kalıcılığı, cehennemin son bulacağı görüşleri) pek çok tefsir kitabında ve başkalarında da zikredilmişlerdir.

Hem cennet, hem de cehennemin yok olacağı görüşünü ise Muattile’nin imamı el-Cehm b. Safvan kabul etmiştir. Bu hususta onun selef’ten uyduğu hiçbir kimse yoktur. Ne Ashab-ı Kiram’dan, ne de güzel bir şekilde onlara tabi olanlardan, ne de müslümanların imamlarından, ne de sünnet ehlinden. Genel olarak bütün ehl-i sünnet onun bu kanaatini reddetmiş ve bundan dolayı onun kâfir olduğunu söylemiş, onu ve yeryüzünün dört bir yanından ona tabi olanları teşhir etmişlerdir.

Bu görüşü kabul etmesine sebeb ise inanmış olduğu temel ilkesidir. O da: Hadis (sonradan yaratılmış) olan varlıklardan sonsuz bir şekilde var oluş, imkansız bir şeydir. Bu ise yerilmiş kelam bilginlerinin cisimlerin sonradan hadis olduklarına ve hâdis’lerden uzak kalmayan varlıkların da hadis olduklarına delil olarak gösterdikleri bir ilkeleridir. Onlar kainatın yaratılmış olduğuna bu ilkeyi temel dayanak kabul etmişlerdir. Cehm de geçmişte başlangıcı bulunmayan hadis’lerin imkansız olduğu bir varlık, gelecekte de bunları kabil değildir, görüşündedir. Ona göre Yüce Allah’ın fiilinin gelecekte de sürekli olarak devam etmesi imkansızdır. Nitekim geçmişte de O’nun hakkında bunun imkansız olması gibi. Mutezile’nin önder hocalarından Ebu’l-Huzeyl el-Allâf da bu hususta ona muvafakat etmiş olmakla birlikte şöyle der: Bu hareketlerin son bulmalarını gerektirir. O bakımdan şunları da ekler: Cennet ve cehennem ehlinin hareketleri -onlardan hiçbir kimse hareket edecek gücü bulamayacağı ve sürekli bir sükûn içerisinde kalacağı zamana kadar- devam edecek ve o zaman son bulacaktır.

Cennetin ebediliğine ve onun son bulup yok olmayacağına gelince, bu Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in kat’î olarak haber verdiği bilinen hususlardandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O bahtiyar olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır. Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır." (Hud, 11/108) Bu buyruğa göre onların mükafatlarının ardı arkası kesilmeyecektir. Yüce Allah’ın: "Rabbinin dilediği kadarı müstesnadır"  buyruğu da buna aykırı değildir.

Selef bu istisnanın anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir görüşe göre bunun anlamı: Onların ateşte kalacakları süre müstesnâdır, şeklindedir. Bu da aralarından cehenneme girmiş olup sonradan çıkartılmış olanlar için söz konusudur, hepsi için değildir.

Bir başka açıklamaya göre burda kasıt, onların Mevkıf’te kaldıkları süre müstesnadır. Bir başka açıklamada: Onların kabirlerinde ve Mevkıf’te kaldıkları süre müstesnadır, şeklindedir. Bir başka görüşe göre buradaki istisna Rabbin yaptığı fakat gerçekleştirmeyeceği bir istisnadır. Nitekim: "Allah’a yemin ederim, mutlaka seni döveceğim. Başka bir görüşe sahib olmam müstesnadır" deyip bu görüşe sahip olmamak aksine onu vurmayı kat’î olarak kararlaştırmak gibi.

Sibeveyh ise buradaki istisna edatını "lâkin" anlamında kabul etmektedir. O takdirde istisna munkatı’ olur. İbn Cerir de bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: Şüphesiz Yüce Allah sözünden caymaz. Nitekim o bu istisnayı: " Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır" diyerek bağlamıştır. Bu görüşün sahipleri derler ki: Bir kimsenin: Senin evimde -dilediğim, kadar müstesnâ- bir yıl süreyle kalmana izin veriyorum, deyip de arkasından: Lâkin buna daha fazla bir süre eklemek isteme halim müstesnâdır, demeye benzer.

Bir diğer açıklamaya göre buradaki istisnâ onlara ebedi kalacak olmalarına rağmen Allah’ın meşîetinin hükmüne tabi olduklarını bildirmek içindir. Onların ilahi meşîetin dışına çıkamayacaklarını anlatmaktır, bu ise Yüce Allah’ın onların ebediliklerini kesinlikle kararlaştırmış ve takdir etmiş olmasına aykırı değildir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Andolsun ki dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz. Sonra onu geri almak için bize karşı duracak bir kimse de bulamazsın." (el-İsra, 17/86); "Allah dilerse, senin kalbini mühürler." (eş-Şura, 42/24); "De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size (Allah) bildirmezdi." (Yunus, 10/16)

Buna benzer buyruklar pek çoktur. Yüce Allah böylelikle bütün işlerin kendi meşîeti ile olduğunu kullarına haber vermektedir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz.

Buradaki "mâ: (meâlde kadarı)"nın "men: kimseler" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani Yüce Allah’ın bahtiyarlar arasından günahları sebebiyle cehennem ateşine gireceklerini dilediği kimseler müstesnâdır. Bunun dışında başka açıklamalar da yapılmıştır.

Durum ne olursa olsun, buradaki istisna müteşabih türündendir. Yüce Allah’ın: "Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır" buyruğu ise muhkem’dir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın: "İşte muhakkak bu Bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur." (Sad, 38/54); "Oranın yiyecekleri de, gölgeleri de devamlıdır." (er-Rad, 13/35); "Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir." (el-Hicr, 15/48) buyrukları da aynı şekilde muhkem’dirler.

Yüce Allah cennet ehlinin ebedi kalacaklarını Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde "ebed" lafzını da zikrederek te’kid etmiş ve onların: "Orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar." (ed, Duhan, 44/56) buyruğunda ölümü tatmayacaklarını haber vermiştir. Buradaki istisna ise munkatı’dır. Şâyet bu istisnayı "Rabbinin dilediği müstesnâ" istisnası ile birlikte ele alacak olursak, her iki âyetten maksadın ne olduğu açıkça anlaşılmış olur. Onların cennette bulunmayacakları zamanı ifade eden istisna, ebedi kalacakları süreden yapılmış bir istisnadır. Böyle bir istisna da ilk ölümün genel olarak bütün ölümlerden istisna edilmesini andırmaktadır. İlk ölüm onların ebedi hayatlarından önce gerçekleşmiştir. Öbür âyette sözü edilen, cennetten ayrı kalış ise onların cennette ebedi kalmak üzere girişlerinden önce olacaktır.

Cennetin ebedilik ve devamlılığına dair sünnet’ten deliller de pek çoktur. Yüce Allah’ın şu buyruğu gibi: "Kim cennete girerse orada nimetlere garkolur, orada sıkıntı çekmez, ebedi kalır ve asla ölmez."[160]

"Bir münadi şöyle seslenecek: Ey cennetlikler! Burada sizin için ebedi olarak sağlıklı olmak ve hastalanmamak vardır. Yaşlanmayacaksınız ve ebediyyen kocamayacaksınız. Ebediyyen hayat bulacak ve asla ölmeyeceksiniz."[161]

Ölümün cennet ile cehennem arasında boğazlanacağına ve: "Ey cennet ehli! Artık ebediyyen hayattasınız, ölüm olmayacaktır. Ey cehennem ehli! Artık ebedisiniz ölüm olmayacaktır"[162] denileceğine dair rivayet de daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

 

Cehennemin Ebediliği

 

Cehennemin ebediliği ve devamlılığı hususunda insanların sekiz görüşü vardır:

1- Oraya giren ordan bir daha ebediyyen çıkmayacaktır. Bu Harici’lerle, Mutezile’nin görüşüdür.

2- Oraya girenler, orada azab görecekler, sonra tabiatları değişecek ve kendilerinin narî (ateşsel) bir tabiatları kalacaktır. Tabiatları ile cehennemin tabiatı arasındaki uygunluk dolayısıyla cehennemden lezzet dahi alacaklardır. Bu ise vahdet-i vücut’çuların önderi olan İbnu’l-Arabî et-Taî’nin görüşüdür.

3- Cehennem ehli orada belli bir süre azap görecekler, sonra oradan çıkacaklar. Onların arkasından başka bir kavim oraya girecektir. Bu ise yahudilerin Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e naklettikleri bir görüştür. O da onların bu kanaatlerini yalanlamıştır. Yüce Allah da bu kanaatlerinin gerçek olmadığını belirterek şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir de: ‘Sayılı günler dışında bize ateş asla dokunmaz’ dediler. De ki: ‘Buna dair Allah’tan bir ahid mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez, yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? Hayır, kim kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa onlar cehennemliklerdir, orada ebedi kalıcıdırlar." (el-Bakara, 2/80-81)

4- Cehennemlikler oradan çıkacaklar ve o da içinde hiçbir şey olmaksızın, olduğu halde kalacaktır.

5- Hâdis (sonradan yaratılmış) olduğundan, kendi kendisine yok olacaktır. Sonradan hâdis olduğu sabit olan bir şeyin baki kalması imkânsızdır. Bu ise Cehm’in ve taraftarlarının görüşüdür. Az önceden de geçtiği üzere bu hususta cennet ile cehennem arasında da ona göre bir fark yoktur.

6- Cehennem ehlinin hareketleri son bulacak ve onlar hiçbir acı duymayan, cansız varlıklara dönüşeceklerdir. Bu da -az önce geçtiği üzere- Ebu’l-Huzeyl el-Allaf’ın görüşüdür.

7- Yüce Allah -sünnet’te varid olduğu üzere- oradan dilediği kimseleri çıkartır, sonra da dilediği kadar bir süre varlığını devam ettirir. Sonra da yok eder, çünkü O, cehennem için son bulacağı bir süre takdir etmiştir.

8- Yüce Allah oradan sünnet’te varid olduğu üzere dilediği kimseleri çıkartır. Orada kâfirler ise -Tahâvî’nin dediği şekilde- sonu gelmeyecek ve ebedi olmak üzere kalacaklardır.

Bu son iki görüş dışındaki görüşlerin batıl oldukları açıkça ortadadır.

Ehl-i sünnet’in benimsediği bu iki görüşün de delillerini tetkik edelim:

Birinci görüşü benimseyenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şöyle buyuracak: ‘Allah’ın dilediği müstesnâ olmak üzere içinde ebedi kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır.’ Şüphesiz Rabbin hikmeti sonsuz olandır, herşeyi bilendir." (el-En’âm, 6/128); "Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar. Onlar gökler ve yer ayakta durdukça, orada ebediyyen kalıcıdırlar, Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır." (Hud, 11/106-107) Bu buyruklarda sözü edilen iki istisnâdan sonra cennetlikler için sözü edilen istisna yapılmamıştır. O da Yüce Allah’ın: "Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır." (Hud, 11/108) buyruğudur. Yüce Allah’ın: "Sonsuz devirler boyunca, içinde kalacaklar." (en-Nebe’, 78/23) buyruğu da bu görüşlerine delil gösterilmiştir.

İşte bu görüş yani cehennemin sonunun geleceği, cennetin ebedi olacağı görüşü Ömer, İbn Mes’ud, Ebu Hureyre, Ebu Said ve başkalarından da nakledilmiştir.[163]

Abd b. Humeyd meşhur Tefsir’inde senedini kaydederek Ömer -Radıyallahu anh-ın şöyle dediğini zikretmektedir: "Eğer cehennemliklerin, cehennemde kalacakları süre alic denilen yerin kum taneleri kadar dahi olsa mutlaka o vakit gelip, bitecek ve onlar oradan çıkacaklardır." Abd b. Humeyd bunu Yüce Allah’ın: "Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar" (en-Nebe’, 78/23) buyruğunu tefsir ederken zikretmektedir.

Yine bu görüşün sahipleri derler ki: Cehennem ateşi O’nun gazabının bir gereğidir, cennet te rahmetinin bir gereğidir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah mahlukatı yaratmayı takdir buyurunca Arş’ın üzerinde nezdinde bulunan bir kitaba şunu yazdı: Benim rahmetim gazabımı geçmiştir." Bir başka rivayette de: "Gazabıma galip gelmiştir" denilmektedir. Bu hadisi Buharî Sahih’inde, Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan gelen bir senetle rivayet etmiştir.

Yine derler ki: Yüce Allah azab hakkında onun: "Büyük bir günün azabı" (el-En’âm, 6/15),"Can yakıcı" (Hud, 11/26) ve"Akîm (merhamet olunmayacak)" (el-Hacc, 22/55) diye nitelendirmektedir. Tek bir yerde ise ihsan edeceği nimetlerin bir günün nimetleri olduğunu bildirmemiştir. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah buyurdu ki: Ben kimi dilersem, onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır." (el-A’raf, 7/156) Yine Yüce Allah bizlere meleklerin şu sözlerini nakletmektedir: "Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır." (el-Mu’min, 40/7)

O halde (derler) O’nun rahmetinin bu azab görenleri de kuşatması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer sonu gelmeyecek bir vakte kadar azabta kalacak olurlarsa, rahmeti onları kuşatmış olmaz. Sahih hadiste de kıyamet günü ellibin yıl ile takdir edilmiştir.[164] Orada azab göreceklerin azabta kalacakları süre ise günahlarına göre olacaktır. Ahkemu’l-Hakimîn ve Erhamu’r-Rahimîn olan Yüce Allah’ın ebedi, sonu gelmeyecek, bitip tükenmeyecek bir şekilde azablandıracağı bir takım yaratıkları yaratmak, O’nun hikmet ve rahmetine sığmaz. Kendilerine ebedi olarak nimetler ihsan edeceği ve sonu gelmez lütuflarda bulunacağı varlıklar yaratması ise hikmetin bir gereğidir. İhsan bizatihi istenen bir şeydir. İntikam ise arizî bir sebeb dolayısıyla istenir.

Yine bu görüş sahipleri derler ki: Cehennemde ebedi olarak kalıp oradan çıkılmayacağına, cehennem azabının kalıcı olduğuna ve bütünüyle büyük bir ziyan olduğuna dair varid olmuş bütün haberler haktır ve hak oldukları kabul edilir. Bu hususta hiçbir tartışma olmaz. Bu da cehennem baki kaldığı sürece o azab yurdunda ebedi kalmayı gerektirir. Ancak oradan cehennemin kalıcılığı mevzubahisken tevhid ehli çıkartılacaktır. Dolayısıyla hapsin, hapis olarak kalmaya devam ettiği sürece hapisten çıkan kimse ile hapis yıkılıp harab olduğu için hapsi sona eren kimse arasında elbetteki bir fark olacaktır.

Cehennemin ebedi kalıcılığını ve yok olmayacağını kabul edenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar için sürekli bir azab vardır." (el-Maide, 5/37); "Onlara (azabları) hafifletilmez. Onlar o azab içinde ümitsiz kalacaklardır." (ez-Zuhruf, 43/75); "İşte tadın; artık azabtan başka bir şeyinizi arttırmayacağız." (en-Nebe’, 78/30); "Onlar orada ebediyyen kalacaklardır." (el-Cin, 72/23); "Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir." (el-Hicr, 15/48)[165] "Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir." (el-Bakara, 2/167); "Onlar deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler." (el-Araf, 7/40); "Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennem) azabından birşey hafifletilmez." (Fatır, 35/36); "Çünkü gerçekten O’nun azabı kalıcı ve yakayı bırakmayandır." (el-Furkan, 25/65) Yani azabı sürekli ve terketmeyendir.

Sünnet’ten pek yaygın şekilde gelmiş rivayetler de cehennemden la ilahe illallah diyenlerin çıkartılacaklarını göstermektedir. Şefaat hadisleri de günahkar muvahhidlerin cehennem ateşinden çıkartılacakları hususunda açık ifadeler taşımaktadır. Bu ise onlara has bir hükümdür, şâyet kâfirler de oradan çıkacak olurlarsa, onlar da onların durumunda olacaklar, cehennem ateşinden çıkış iman ehline mahsus olmayacaktır. Cennet ve cehennemin kalıcılığı ise bizatihi o ikisinin sahip olduğu bir kalıcılık hususiyeti ile değil, Yüce Allah’ın onları kalıcılar kılmasıyla olur.

 

Allah Cennet’e de Cehennem’e de Girecekleri Yaratmıştır:

 

Tahâvî’nin -Allah onarahmet etsin-: "Her ikisine de girecekleri yaratmıştır" ifadesi ile ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır."(el-A’raf, 7/179)

Âişe -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-, Ensar’dan bir çocuğun cenazesine çağırıldı. Ben: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, ne mutlu buna, cennet kuşlarından bir kuştur. Hiç kötülük yapmadı ve o çağa da erişmedi. Şöyle buyurdu: "Yahut başka bir şey de olabilir, ey Âişe. Şüphesiz Allah cennet’e girecekleri yaratmıştır. Onları daha henüz babalarının sülblerinde iken cennet için yaratmıştır. Cehenneme girecekleri de yaratmıştır. Onları kendileri henüz babalarının sulblerinde iken de orası için yaratmıştır." Bu hadisi Müslim, Ebu Davud ve Nesaî rivayet etmiştir.[166]

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar dururuz. Bu sebebten onu işiten ve gören yaptık. Gerçekten Biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör bir kâfir." (el-İnsan, 76/2-3)

Burada hidayetten kasıt ise umumi hidayettir. Bundan da daha umumi olanı Yüce Allah’ın: "Rabbimiz bütün herşeye hilkatini verip sonra da doğru yolu gösterendir." (Tâ’hâ, 20/50) buyruğunda söz konusu edilen hidayettir.[167]

Varlıklar iki türlüdür. Birisi tabiatı itibariyle musahhar kılınmış olanlar, diğerleri ise iradesiyle hareket edenler. Birincisinin hidayeti tabiatı gereği Yüce Allah’ın onu ne için musahhar kılmış ise, ona doğru yol bulması şeklindedir. İkinci türün hidayeti ise kendisine neyin faydalı, neyin zararlı olduğuna dair bilgi ve şuuruna tabi, olarak iradesi ile doğru yolu bulma hidayetidir.

Daha sonra bu kısım da üç türe ayrılmıştır:

Bir tür, hayırdan başka bir şey irade etmez ve ondan bunun dışında bir şeyi irade etmesi dahi beklenmez. Melekler gibi.

İkinci kısım şerden başka bir şey irade etmez ve ondan şerden başka bir şey irade etmesi dahi beklenmez. Şeytanlar gibi.

Üçüncü kısım ise, iki tür irade sahibidir. insan gibi.

Sonra bunlar da üç sınıfa ayrılırlar: Bir kesimin imanı, marifeti ve aklı, hevâ ve arzularına galib gelir, bu da meleklere katılır.

Diğer bir kısım bunun tam aksi olup bu da şeytanlara katılır.

Üçüncü bir kısım ise hayvani arzuları aklına galip gelir ve o da hayvanlara katılır.

Maksat şudur: Her iki varlığı yani aynî olanı da ilmî olanı da veren Yüce Allah’tır. O’nun var etmesi olmadan hiçbir varlık olamayacağına göre, O’nun öğretmesi olmaksızın hiçbir hidayet de olmaz. Bütün bunlar ise O’nun kudretinin kemaline, vahdaniyetinin sübutuna, rububiyetinin muhakkak oluşuna delillerdendir. O her türlü kusurdan yüce ve münezzehtir.

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Onlardan dilediklerini kendisinden bir lütuf olmak üzere cennete, yine onlardan dilediklerini adaletinin bir tecellisi olmak üzere de cehenneme koyar..." sözlerine gelince, bilinmesi gerekir ki Yüce Allah, mükafat kazanma sebebi ortadan kalkmadıkça mükafatı, sevabı engellemez. Mükafatın sebebi ise salih ameldir, çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse o zulme uğratılmaktan da korkmaz, eksiltilmesinden de." (Tâhâ, 20/112)

Aynı şekilde Yüce Allah ceza görmeyi gerektiren sebeb meydana gelmedikçe de kimseyi cezalandırmaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Size isabet eden her musibet ellerinizle kazandıklarınız sebebi iledir. Çoğunu da affeder." (eş-Şûrâ, 42/30)

Veren de, alıkoyan da Yüce Allah’tır. O’nun verdiğini kimse engelleyemez, vermediğini de kimse veremez. Ancak O, insana iman ve salih ameli de lutfedecek olursa, bunun gereği olan mükâfatı da asla insandan alıkoymaz. Aksine ona hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hatırından geçirmediği şekilde mükâfatlar ihsan eder ve kendisine yakınlaştırır. Ona böyle bir mükâfatı vermeyecek olursa, bu onun sebebi olan salih amelin bulunmayışından dolayıdır.

Şüphesiz ki O, dilediğine hidayet verir, dilediğini de saptırır. Ancak bütün bunlarda O’nun belli bir hikmeti vardır ve adaletinin bir gereğidir. Mükâfat görmenin sebebini teşkil eden salih amellerde bulunmayı engellemesi, O’nun hikmeti ve adaletindendir. Sebeblerinin ortaya çıkmasından sonra, sonuçlara gelince hiçbir şekilde onları engellemez. Şâyet bunları engellemesi ve cezalandırması söz konusu olursa, bu da iman ve salih amel olmadığından dolayıdır. O kendisinin bir hikmeti ve adaletinin bir gereği olarak ta baştan bunları vermemiştir. Her iki halde de O’na hamdedilir. O her türlü hal dolayısıyla kendisine hamdedilendir. O’nun herbir bağışı bir lütuftur. O’nun herbir cezası da adaletidir. Yüce Allah hikmeti sonsuz olandır, herşeyi en uygun olan yerine koyar.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlara bir âyet gelse: ‘Allah’ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz’ derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir." (el-En’âm, 6/24); "Biz böylece onların bir kısmını diğer bir kısmı ile denedik ki: ‘Allah aramızdan bunlara mı lutfetti?’ desinler diye. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?" (el-En’âm, 6/53) ve buna benzer başka buyruklar.

Yüce Allah’ın izniyle buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

 

"Kendisi ile fiilde bulunmanın gerekli olduğu istitââ (güç yetiriş) fiil ile birlikte olup da mahluk’un kendisi ile nitelendirilemeyeceği tevfîk kabilindendir. Sağlıklı oluş, genişlik ve imkân buluş, araçların esenlikte oluşu yönünden istitââ ise fiilden öncedir ve hitab da bununla alâkalıdır. Bu da Yüce Allah’ın: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286) buyruğunda dile getirdiği gibidir."

 

Fiilden Önce ve Sonra İstitââ

 

İstitââ, takat, kudret, vüs’at (genişlik) anlam itibariyle birbirine yakın lafızlardır. Tahâvî’nin zikrettiği şekilde istitââ’nın iki kısma ayrılması genel olarak Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği görüştür, orta yollu görüş olan da budur.

Kaderiye ve Mutezile de şöyle demektedir: Kudret ancak fiilden önce olur. Bunların tam aksine Ehl-i Sünnet’ten bir kesim ise istitââ, ancak fiil ile birlikte bulunur, demişlerdir.

Genel olarak ehl-i sünnet’in görüşü de şu şekildedir: Kulun emir ve nehy’in esas sebebini teşkil eden belli bir kudreti vardır. Bu da tekliften önce olur, teklif ile birlikte olması icab etmez. Kendisi vasıtasıyla fiilin yapılabildiği kudretin ise fiil ile birlikte olması zorunludur. Dolayısı ile olmayan bir kudretle fiilin var olması da mümkün değildir.

Sağlıklı oluş, güç yetiriş, imkan bulmak ve araçların sağlıklı olması bakımından kudret ise fiillerden önce olabilir. İşte bu Yüce Allah’ın: "Ona bir yol bulabilenlerin o Ev’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." (Al-i İmran, 3/97) buyruğunda sözü geçen kudret de budur. Yüce Allah haccı güç yetirene farz kılmaktadır. Şâyet ancak hacceden kimsenin güç yetirmesi söz konusu olsaydı, o takdirde hac, ancak hacceden kimseler için farz olur ve kimsenin haccı terketmek dolayısıyla, cezalandırılmaması gerekirdi. Bu ise İslam dininin kesin bilinen gerçeklerinin aksinedir.

Yüce Allah’ın: "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun." (et-Teğabun, 64/16) buyruğu da böyledir. Yüce Allah istitâa (güç yetirebilme) oranında takvâyı farz kılmıştır. Eğer Allah’tan korkmayan takvalı olmaya güç bulamayacak olsaydı, Yüce Allah takvâyı yalnızca güç yetirenler için vacib kılmış olur ve takvalı olmayanları da cezalandırmazdı. Bu ise tutarsızlığı apaçık ortada olan bir husustur.

Yüce Allah’ın: "Kim güç yetiremezse o zaman altmış yoksul doyurmalıdır." (el-Mücadele, 58/4) buyruğu da bu şekildedir. Bundan kasıt ise sebep ve araçlara güç yetirebilmektir.

Yüce Allah’ın bize naklettiği münafıkların şu sözleri de bu kabildendir: "Gücümüz yetseydi herhalde biz de sizinle beraber çıkardık." (et-Tevbe, 9/42) Ancak Yüce Allah onların bu sözleriyle yalan söylediklerini belirtmiştir. Çünkü onlar bir işe güç yetirebilmenin hakikati demek olan istitâa’yı (güç yetirebilmeyi) kastetmiş olsalardı, böyle bir güce sahip olmadıklarını söylemekle yalan söylemiş olmazlardı. Yüce Allah’ın onları yalanlamış olması, onların bu sözleriyle hastalığı yahut ta gerekli malî imkanı bulamamayı kastettiklerini göstermektedir. Nitekim Yüce Allah bunu daha sonraki buyruklarında şöylece açıklamaktadır: "Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmak şartı ile zayıflara, hastalara... bir günah yoktur... Yol ancak zengin oldukları halde (geri kalmak için) senden izin isteyenlerin aleyhinedir." (et-Tevbe, 9/91-93)

Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir: "İçinizden hür olan mü’min kadınları nikahlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler..." (en-Nisa, 4/25) Bu buyruğunda ki istitâa (güç yetirebilme)dan kasıt, gerekli araç ve sebeplere sahip olmaktır. İmran b. Husayn’a, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in söylediği şu sözlerde de bu manadadır: "Ayakta namaz kıl, eğer buna gücün yetmiyorsa oturarak, buna gücün yetmiyorsa yanın üzere yatarak (namaz kıl.)" İşte bunlara güç yetirilememesi halinde fiile de güç yetirememek söz konusu olur.

Kudretin (güç yetirebilmenin) hakikatini teşkil eden istitâa’nın sabit oluşunun deliline gelince, bu hususta Yüce Allah’ın şu buyruğu delil olarak zikredilmektedir: "(Çünkü) onların işitmeye güçleri yetmezdi ve görmezlerdi." (Hud, 11/20) Bu buyrukta kastedilen ise araç ve sebeblerin bulunmadığını anlatmak değil, kudretin gerçek anlamıyla bulunmadığını anlatmaktır. Çünkü gerekli araç ve sebebler vardı. İleride "onlar ancak Allah’ın kendilerini mükellef kıldığı şeylere takat (güç) yetirebilirler" sözlerini açıklarken buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

Yine Musa -Aleyhisselam-ın arkadaşının söylediği: "Doğrusu sen benimle beraber olmaya asla güç yetiremezsin" (el-Kehf, 18/67) buyruğu ile: "Ben sana benimle beraber olmaya güç yetiremezsin, demedim mi?" (el-Kehf, 18/72) sözleri de bu kabildendir.

Bundan kasıt ise sabra güç yetirebilmenin hakikatidir, sabrın sebeb ve araçları değildir. Çünkü bunlar vardı. Nitekim bundan dolayı ona sitem ettiğini de görüyoruz. Halbuki bir fiilin işlenmesi için gerekli araç ve sebebi elinde bulunduramayan bir kimse, o fiili yapmadığı takdirde kınanamaz. Ancak fiili yapmaya yanaşmayan bir kimse, o fiile güç yetirebilmeyi yitirdiği için kınanır. Buna sebeb ise emrolunduğundan başka bir şeyle uğraşmadır yahut ta bu kudretini emrolunduğunun tam zıttı olan bir yönde kullanmasıdır.

Kudret ancak fiilin işlendiği zamanda bulunur diyenler, şunu da söyler: Kudret iki zıt şeye elverişli değildir. Fiil ile birlikte bulunan kudret ancak, o fiili işlemeye elverişlidir ve o kudret o fiil ile birlikte bulunur. O fiil olmadan, o kudret de olmaz.

Bozuk esaslarına binaen Kaderiye’nin söyledikleri de şudur: Allah’ın mü’mini ve kâfiri, iyi’yi ve kötü’yü muktedir kılması eşit şekildedir. Onlar, Yüce Allah’ın itaatkar mü’mine özellikle kendisi vasıtasıyla imanın hasıl olduğu yardımını verdiğini kabul etmezler. Bilakis kişi, kendiliğinden itaati tercih etmiştir, diğeri de kendiliğinden masiyeti tercih etmiştir, derler. Bir babanın oğullarından herbirisine bir kılıç vermesi gibidir. Onlardan birisi Allah yolunda o kılıçla cihad ederken, diğeri ise o kılıçla yol kesicilik yapmıştır.

Bu görüş ise kader’i kabul eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in ittifakı ile fasit bir görüştür. Onlar ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Allah’ın itaatkâr kulu üzerinde dinî bir nimeti vardır ve O’, bu nimetini kâfir bir yana özellikle ona vermiştir. Kâfire vermemiş olduğu bir yardımı ile de itaat etmesi için mü’mine yardımcı olmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi ve küfrü, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir." (el-Hucurat, 49/7)

Kaderiye bunu şöyle açıklar: Bu sevimli ve süslü gösteriş, bütün insanlar hakkında umumidir. Bu da hakkın delillerinin açıkça ortaya konulması ve beyan edilmesi manasınadır.

Halbuki âyet-i kerîme bunun mü’mine has olmasını gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah: " İşte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridirler" diye buyurmaktadır. Kâfirler ise doğru yolu bulmuşlar değillerdir.

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah kimi doğru yola iletmeyi dilerse, göğsünü İslam’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse, onun da göğsünü -gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır, sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir." (el-En’âm, 6/125)

Buna benzer âyet-i kerîme’ler, Kur’ân-ı Kerîm’de pek çoktur. Bunlarla Yüce Allah mü’mine hidayet verenin kendisi olduğunu, berikini saptıranın da kendisi olduğunu beyan etmektedir.

Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Allah kime hidayet verirse o doğru yola erdirilmiştir. Kimi de saptırırsa, artık onun için doğru yola erdirecek bir veli (dost ve yardımcı) bulamazsın." (el-Kehf, 18/17)

İleride Yüce Allah’ın izniyle bu meseleye dair daha geniş açıklamalar da gelecektir.

 

"Kulların fiilleri Allah’ın yaratması ve kulların da kesbi iledir."

 

Kulların Fiilleri

 

İnsanlar kulların ihtiyarî fiilleri hakkında farklı görüşlere sahiptir.

Başları el-Cehm b. Safvan et-Tirmizî olan Cebriye’nin iddiasına göre mahlukatın fiillerindeki tedbirin tümü Yüce Allah’a aittir ve bütün fiiller mecburi ve zorunludur. Tıpkı felç olanın titremesi gibidir. Damarların seyirmesi, ağaçların hareket etmesi gibidir. Bu fiillerin mahlukata izafe edilmesi mecazdır. Bu izafe de bir şeyin mahalline izafe edilmesi kabilindendir. Yoksa bir şeyi meydana getirene izafe edilmesi kabilinden değildir.

Bunların tam aksine Mutezile de şöyle der: Canlı varlıkların yapmış oldukları bütün ihtiyarî fiilleri kendileri yaratırlar. Yüce Allah’ın yaratmasıyla ilgileri yoktur. Mutezile kendi aralarında: Yüce Allah kulların fiillerine kadir midir, değil midir? hususlarında farklı görüşlere sahiptirler.

Hak ehli ise şöyle demektedir: Kullar fiilleriyle Allah’a itaatkâr veya isyankâr olurlar. Fiilleri Yüce Allah tarafından yaratılır. Yüce Allah tek başına bütün mahlukatı yaratandır. O’ndan başka hiçbir yaratıcı yoktur.

Cebriye kader’i kabulde aşırılığa kaçarken, kulun hiçbir fiilinin olmadığını söylemişlerdir. Nitekim Müşebbihe de sıfatları kabulde aşırıya gitmiş ve Allah’ı yaratıklara benzetmişlerdir.

Kader’i reddeden Kaderiye ise kulları Allah ile birlikte yaratıcı konumuna yükseltmişlerdir. O bakımdan Kaderiye bu ümmetin Mecusi’leridirler.

Başkalarının anlaşmazlığa düştüğü hakka Yüce Allah, mü’min sünnet ehlini hidayet eylemiştir. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir. Cebriye’ye mensup kimsenin ortaya koyduğu herbir sahih delil, Yüce Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğuna, O’nun herşeye kadir olduğuna, kulların fiillerinin de O’nun yarattıklarının bir bölümü olduğuna, dilediğinin olup dilemediğinin olmadığına delil teşkil etmekle birlikte, kulun hakikat anlamda fail olmadığına irade ve ihtiyar sahibi olmadığına da delil teşkil etmemektedir. Onun ihtiyarî hareketlerinin de felçten titreyen kimsenin hareketleri, esen rüzgarın ve ağaçların hareketleri türünden olmadığını göstermektedir.

Kaderiye mensubu bir kimsenin ortaya koyduğu herbir sahih delil de ancak kulun gerçek manada fiilinin faili olduğuna, o fiili iradesiyle ve gerçek manada ihtiyarı ile yaptığına, fiilin ona izafe ve nisbet edilişinin gerçek anlamıyla bir izafet olduğuna delil teşkil etmekte, ancak yapılan bu fiilin Allah’ın kudreti dahilinde olmadığına ve Allah’ın meşîet ve kudreti dışında meydana geldiğine de delâlet etmemektedir.

Bundan dolayı herbir kesimin sahip olduğu hak delilleri diğerlerinin hak delillerine kattığımız takdirde ancak Kur’ân’ın ve Yüce Allah’ın indirmiş olduğu sair kitapların delâlet ettiği şekilde, Allah’ın kainatta bulunan her türlü ayn ve fiile kadir olup bunların kendi meşîetiyle meydana geldiğine, kulların kendi fiillerini hakikat manasıyla yaptıklarına ve bundan dolayı da övülmeyi ya da yerilmeyi hakettiklerine delâlet etmektedir.

İşte bizatihi olan budur. Şüphesiz ki hakkın delilleri birbirleriyle çatışmazlar. Hak biri, diğerini tasdik eder. Bu özet açıklamalar ise her iki kesimin delillerini ayrıca zikretmeye elverişli değildir. Ancak bu delillerin biri diğerini çürütür. Buna karşılık herbir kesimin ileri sürdüğü delillerden diğerinin iddiasının batıl olduğu ortaya çıkar. Bununla birlikte her iki kesimin delil olarak gösterdiği bazı hususları kaydettikten sonra, kabul ettikleri batıl’a bu delillerinin delil olamayacağını açıklayalım.

 

Kulların Fiilleri İle İlgili Cebriye ve Mutezile’nin Görüşleri ve Delilleri

 

Cebriye’nin gösterdikleri delillerden birisi şudur: "Attığın zaman da sen atmadın, ama ancak Allah attı." (el-Enfâl, 8/17) Burada Allah, Peygamberinin atmadığını belirtirken, atanın kendisi olduğunu açıklamaktadır. İşte bu, kulun herhangi bir fiilinin olmadığının delilidir, derler ki: Ceza (amellerin karşılıkları) ise amellere tertib edilen (ameller dolayısıyla verilen) birşey değildir. Buna delil de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu buyruğudur: "Hiçbir kimse cennete kendi ameliyle giremez." Ashab: Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü? deyince, şöyle buyurdu: "Ben dahi; Allah’ın kendi lutfuyla ve ihsanıyla bir rahmete beni daldırması hali müstesnâ."[168]

Kaderiye’nin gösterdikleri delillerden birisi de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: "Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir!" (el-Mu’minûn, 23/14) Kaderiye der ki: Cezanın (amellerin karşılığının) amellere karşılık olması, bedelin karşılığı kabilindendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların yaptıklarına bir ceza (karşılık) olmak üzere" (Fussilet, 41/17, el-Ahkaf, 46/14, el-Vakıa, 56/24); "İşte bu cennet, yapageldiğiniz ameller sebebi ile size miras verilmiştir." (ez-Zuhruf, 43/72) ve buna benzer buyruklar.

Cebriye’nin delil olarak gösterdiği Yüce Allah’ın: "Attığın zaman da sen atmadın ama ancak Allah attı" (el-Enfal, 8/17) buyruğu aslında onların aleyhine bir delildir. Çünkü Yüce Allah: "Attığın zaman" buyruğu ile rasûlünün de bir atışının varlığını dile getirmektedir. Böylelikle tesbit edilen ile nefyedilenin aynı şey olmadığı, ayrı şeyler olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da şudur: Atmanın bir başlangıcı ve bir de bitişi vardır. Atmanın başlangıcı elden çıkarmak ve fırlatmaktır, bitişi ise isabet etmesidir. Bunların her ikisine de atma tabiri kullanılır. O takdirde mana -doğrusunu en iyi bilen Yüce Allah’tır ya- sen elinden fırlattığın zaman, isabet ettiren sen olmadın, isabet ettiren Allah oldu, demektir. Yoksa onların bu açıklamalarını kabul edecek olursak, şöyle demek gerekir: Namaz kıldığın zaman sen kılmadın ama Allah namaz kıldı. Oruç tuttuğun zaman sen oruç tutmadın, zina ettiğin zaman sen zina etmedin, hırsızlık yaptığın zaman sen hırsızlık etmedin... bu sözlerin tutarsızlıkları ise açıkça ortadadır.

Cezanın amellere bağlı olmasına gelince; Cebriye’de, Kaderiye’de bu hususta sapıtmıştır. Allah ehl-i sünnet’i ise doğruya iletmiştir, hamd ve minnet duygularımız yalnız O’nadır. Gerçek şu ki nefy halinde "be" harfinin kullanılması, olumlu halde "be" harfinin kullanılması gibi değildir. Hz. Peygamber’in: "Hiçbir kimse cennete ameli ile giremeyecektir" derken nefy’de kullandığı "be" harfi ivaz be’si diye bilinir. O da amelin bir kimsenin cennete girmesi için bir bedel olması anlamını verir.

Nitekim Mutezilede bu kanaattedir. Onlara göre amelde bulunan bir kimse ameli dolayısıyla cennete girmeye hak kazanır ve bu onun Rabbi üzerindeki bir hakkıdır. Oysa bu Allah’ın rahmet ve lutfu iledir.

Yüce Allah’ın: "Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere" (Fussilet, 41/17) buyruğunda ve benzerlerindeki "be" harfi ise sebeblilik bildirir ve bu da amelleriniz sebebiyle anlamındadır. Sebebleri de, sonuçları da yaratan ise Yüce Allah’tır. Böylelikle hepsi katıksız olarak lütuf ve rahmetine raci olmaktadır.

Mutezile’nin Yüce Allah’ın: "Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir!" (el-Mu’minun, 23/14) buyruğuna gelince, âyet suret verip takdir edenlerin en güzeli demektir. "Yaratmak" fiili zikredilmekle birlikte "takdir" anlamı kastedildiği de olur. İşte burada da kastedilen odur. Buna Yüce Allah’ın: "Allah herşeyi yaratandır." (er-Râd, 13/16, ez-Zumer, 49/62) buyruğu buna delildir. Yani Allah mahluk olan herşeyin hâlik’idir, yaratıcısıdır. Böylelikle kulların fiilleri de "herşey"in kapsamına girmektedir.

Onların Yüce Allah’ın kelâmını bu "herşey" lafzının genel kapsamına sokmaları şeklindeki görüşleri ne kadar da tutarsızdır! Halbuki kelâm Allah’ın sıfatlarından bir sıfat’tır. O’nun mahluk olması imkansız bir şeydir. Diğer taraftan onlar "herşey" lafzının genel çerçevesinin dışına yaratılmış bulunan fiillerini çıkartmışlardır. Peki "herşey" lafzının genel kapsamına mahluk olandan başka bir şey girer mi? O’nun mukaddes zatı ve sıfatları ise bu lafzın ulvî kapsamına girmez. Diğer taraftan sair bütün mahlukat bu lafzın genel kapsamı içerisindedir.

Yüce Allah’ın: "Allah sizi ve yaptığınız amelleri de yaratandır." (es-Saffat, 37/96) buyruğu da böyledir. Bizler buradaki "mâ" mastar manası içindir, diyemeyiz. Çünkü O, sizi ve sizin amellerinizi yaratmıştır demektir. Zira ifadelerin akışı "mâ"nın mastar anlamını vermesine engeldir. Çünkü İbrahim -Aleyhisselam- kavminin yontma eylemini değil, yontulmuş varlıklara ibadetleri reddetmiştir. Ayet-i kerîmede yontulan nesnelerin Yüce Allah tarafından yaratılmış olduklarına delildir. Halbuki bu yontulan şeyler ancak onların fiilleriyle yontulmuştur. Buna göre onların fiillerinin bir etkisi ve sonucu olan bir iş, Yüce Allah’ın da mahluk’u olmaktadır. Eğer yontma işi Yüce Allah’ın mahluk’u olmamış olsaydı, yontulan şey de O’nun mahluku olmazdı. O’nun mahluku sadece tahta yahut ta taş olurdu, başka bir şey olmazdı.

Mutezile’ye mensub müteahhirlerin imamı Ebu’l-Hüseyin el-Basrî’nin naklettiğine göre, kulun kendi fiilini ihdas edeceğinin bilinmesi zaruridir (kesindir.) er-Razî’nin zikrettiğine göre de mümkün, muhdes (sonradan yaratılan) bir fiilin, tercih edici bir sebebe muhtaç olması, o fiilin var olması halinde gereklidir; olmaması halinde gerekli olmaması ise zaruri (zorunlu) bir şeydir.

Her ikisinin de sözünü ettiği bilginin zaruriliği doğrudur. Fakat herbirisinin kalkıp; bu zaruri bilgi diğerinin iddia ettiği zorunluluğu çürütür, iddiasında bulunmasını kabul edemeyiz. Aksine her ikisi de zaruri bilgi ile ilgili iddialarında doğru söylemektedir. Ancak yanlışlıkları diğerinin iddiasındaki hakkı inkâr etmekte ortaya çıkmaktadır.

Çünkü kulun kendi fiilini ihdas edici olması ile bu ihdas’ın varlığının Yüce Allah’ın meşîeti ile vacib oluşu arasında bir aykırılık yoktur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Herbir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de takva’yı ilham edene yemin olsun..." (eş-Şems, 91/7-8)

Yüce Allah’ın: " Sonra da ona hem kötülüğü hem de takva’yı ilham edene" buyruğunda "ona ilham edene" ifadesinde kader isbatlanmakta, aynı şekilde kötülüğü ve takvayı nefsine izafe etmekle, kulun fiilini de isbat etmektedir. Böylelikle günahkâr ya da takvâ sahibinin o nefis olduğu bilinsin diye. Bundan sonra Yüce Allah’ın: "Onu temizleyen muhakkak felah bulmuştur, onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır." (eş-Şems, 91/9-10) diye buyurması, aynı şekilde kulun fiilini isbat etmektedir. Bunun benzerleri de pek çoktur.

Velhasıl kulun fiili gerçek anlamıyla kul’a aittir, ancak Yüce Allah’ın da yaratığıdır, Allah’ın yaptığıdır. Bu, bizatihi Allah’ın fiilinin kendisi değildir. Çünkü etmek ile edilgen aynı şeyler değildir, yaratmak ile yaratık aynı şeyler değildir. İşte Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-: "Kulların fiilleri Allah’ın yaratığı, kullar için de bir kesb’dir" derken bu hususa işaret etmekte ve kulların fiil ve kesbinin olduğunu tesbit ederken, yaratmayı Yüce Allah’a izafe etmektedir. Kesb de, fayda ya da zarar olarak yapanına kendisinden bir şeyler avdet eden fiilin adıdır. Yüce Allah’ın: "Herkesin kazandığı kendisine, yaptığı da onun aleyhinedir" (el-Bakara, 2/286) buyruğu gibi.

 

"Yüce Allah onları ancak takat getirebilecekleri şeylerle mükellef tutmuştur. Onlar da ancak kendilerini mükellef tuttuğu şeylere takat getirebilirler. İşte bu da "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" sözünün açıklamasıdır. Biz (bu sözle): Hiçbir kimse Allah’ın yardımı ile olmadıkça Allah’a isyandan uzak kalmaya çare bulamaz, başka bir tarafa yönelemez ve herhangi bir harekette bulunamaz. Yüce Allah’ın tevfıki ile olmadıkça da hiçbir kimse Allah’a itaati yerine getirmeye, onun üzerinde sebat göstermeye güç bulamaz, demek istiyoruz.

Herşey Yüce Allah’ın meşîeti, ilmi, kaza ve kaderi ile cereyan eder. O’nun meşîeti bütün meşietlere galip gelir, O’nun kazası da bütün çareleri yenik düşürmüştür. O dilediğini yapar ve asla zulmetmez: "O işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur." (el-Enbiyâ, 21/23)"

 

Teklif, Takat’e Göredir

 

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Yüce Allah onları ancak takat gösterebildikleri şeylerle mükellef tutmuştur" sözü ile ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez." (el-Bakara, 2/286); "Biz kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz." (el-En’âm, 6/152, el-A’raf, 7/42, el-Mu’minun, 23/62)

Ebu’l-Hasen el-Eşârî’den nakledildiğine göre, takat dışında kalan şeylerle mükellef tutmak aklen caizdir. Ancak onun mezhebine mensub olanlar bu şeriatta varid olmuş mudur, değil midir? hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bunun varid olduğunu kabul edenler Ebu Leheb’e iman etmesi emrinin verilmiş olmasını delil gösterirler. Yüce Allah onun iman etmeyeceğini ve alevli bir ateşi boylayacağını haber vermiştir. Bununla birlikte o iman etmeyeceğine inanmakla emrolunmuş idi. Bu ise zıt iki şeyi bir arada bulundurmak kabilinden bir tekliftir ve bu da imkansızdır.

Böyle bir imkansızlık iddiasına cevap şudur: Bizler onun iman etmeyeceğine inanmakla emrolunmuş olduğunu kabul etmiyoruz. Kendisi vasıtasıyla iman edebileceği istitaat da onda vardı. O imanı elde etmekten âciz değildi. Daha önce istitâa’nın açıklamasında geçtiği üzere ancak güç yetirebildiği şeyle mükellef tutulmuştu.

Yüce Allah’ın meleklere: "Bana bunların isimlerini haber veriniz." (el-Bakara, 2/31) diye buyurmuş olması, isimlerini bilmemekle birlikte, bu varlıkların isimlerini haber vermeleri gerekli değildir. Kıyamet gününde suret yapıcılara: "Yarattığınıza hayat veriniz."[169] denilmesi de onların böyle bir şeyi yapabilecek durumda olmalarını gerektirmemektedir. Buna benzer örnekler çoktur. Çünkü bu yapanına mükâfat verilecek, terkedeni de cezalandırılacak bir fiilin yerine getirilmesi şeklinde bir teklif değildir. Bu, âciz bırakmak maksadıyla yöneltilecek bir hitabtır.

Aynı şekilde Yüce Allah’ın şu buyruğunda yer alan: "Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükletme" (el-Bakara, 2/286) buyruğunda yer alan mü’minlerin duasından da böyle bir teklif’in lüzumu anlaşılmaz. Çünkü güç yetirilemeyen bir şeyin yükletilmesi teklif değildir. Aksine kula takat getiremeyeceği ve ölümü ile sonuçlanacak bir dağı taşımasını istemesi mümkündür.

İbnu’l-Enbarî der ki: Bu şu demektir: Bizlere edası ağır gelecek bir yük yükleme. Her ne kadar sıkıntılara katlanarak, zorlanarak ve hoşa gitmeyen şeylere tahammül ederek, güç yetirecek olsak dahi. O, Araplara akıllarıyla kavrayabilecekleri üslupla hitab etmiştir. Onlardan herhangi bir kimse nefret ettiği bir şahsa -aslında böyle bir şeye takati olmakla birlikte-: Seni görmeye tahammül edemiyorum, der. Ancak onu görmesi, ona ağır geldiğinden dolayı böyle söyler. Hikmet açısından yapması halinde mükâfat göreceği, yapmaması halinde de ceza göreceği şekilde bir dağı taşımakla mükellef tutmak caiz değildir. Nitekim Yüce Allah, kendi zatı hakkında hiçbir kimseye takati dışında ve güç yetiremeyeceği bir hususu yüklemeyeceğini haber vermektedir.

Onlardan kimisi de şöyle demektedir: Bizatihi imkansız olanı değil de adeten imkansız olanın teklif’i mümkündür. Çünkü bizatihi imkansız olan bir şeyin varlığı, zaten düşünülemez. Öbürünün aksine böyle bir şeyi emretmek de akla sığmaz.

Kimileri de şöyle der: Âciz bıraktığından ötürü güç yetirilemeyen bir şeyin teklifi caiz değildir. Onun zıttı ile meşgul olunduğundan dolayı güç yetirilemeyen şey ise böyle değildir. Bununla mükellef tutmak caizdir. Bunlar mana itibariyle selef’e ve imamlara uygun kanaat belirtmişlerdir. Ancak onların kulun terkettiği bir işi, zıttı ile meşgul olduğundan ötürü onu terkedip güç yetirilemez, olarak değerlendirmeleri hem şer’î bakımdan, hem dil açısından bir bid’attir. Çünkü bu ifadenin muhtevası kul yapmadığı bir işi yapmaya güç yetiremez, şeklindedir.

Onların böyle bir kanaati kabul etmelerine sebeb ise şu görüşü benimsemeleridir: İstitâa ile Kudret ile aynı şey olan takat (güç yetirmek), ancak fiil ile birlikte olur. O bakımdan derler ki: Bir fiili yapmayan her kimse, ona takat getiremez demektir. Bu ise Kitab’a, sünnet’e ve selef’in icma’ına muhaliftir. Aynı zamanda daha önceden istitâa’nın söz konusu edildiği esnada işaret edildiği üzere, genel olarak akıl sahibi kimselerin kabul ettiklerine de muhaliftir.

Ancak fiil ile birlikte var olan güç yetirmeye gelince, bu teklif’te aranan bir şart değildir. Bununla birlikte gerçekte fiilî bir irade de vardır. Bu görüşü benimseyenler Yüce Allah’ın: "Onların işitmeye güçleri yetmezdi." (Hud, 11/20); "Sen benimle beraber sabretmeye güç bulamazsın." (el-Kehf, 18/67) buyruğunu da delil göstermişler, fakat bu buyruklarda onların istitâa adını verdikleri şey kastedilmemektedir. Onların istitâa dedikleri şey ise ancak fiil ile birlikte olandır.

Yüce Allah (Hud suresinde) sözü edilen bu kimseleri işitmeye güç yetiremeyişleri dolayısıyla yermektedir. Eğer burada fiil ile birlikte olan istitâa’yı kastetmiş olsaydı, elbetteki bütün mahlukat işitmeden önce işitebilme gücüne sahip değildirler. Dolayısıyla onların böyle bir yergi ile özellikle söz konusu edilmelerinin bir anlamı da olmazdı. Fakat bunlar -hakka olan nefretleri ve hakkın onlara ağır gelmesi dolayısıyla ya hak sahibini kıskandıklarından ya da hevalarına tabi oldukları için- işitmeye güç yetiremiyorlardı.

Musa -Aleyhisselam- da şeriatın zahirine muhalif olarak gördüğü bu hususta ona dair bilgi sahibi olmadığı için sabredemiyordu. Arapça’da da, diğer dillerde de böyledir. Başkasına buğzeden kimse hakkında: Ona iyilik yapma gücünü bulamaz, denilir. Sevdiği kimse hakkında da: Ona ceza verecek gücü bulamaz, denilir. Buna sebeb ise o kimseye karşı beslediği sevgidir, onu cezalandırmaktan aciz oluşu değildir. Bu gibi ifadeler de mübalağa için kullanılır. Mesela, ölesiye kadar onu mutlaka döveceğim, demek gibi. Maksat ileri derecede vurmaktır. Ancak (onların bu hoşlanmayışları) bir mazeret teşkil etmez. Zira Yüce Allah kullara sadece hoşlarına giden emirler vermiş olsaydı, göklerin ve yerin düzeni bozulurdu. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer hak hevalarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde bulunanlar fesada uğrardı." (el-Mu’minun, 23/71)

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Onlar da ancak kendisiyle mükellef tuttuğu şeylere güç yetirebilirler..." sözleri de şu demektir: Onlar ancak kendilerini muktedir kıldığı şeylere takat getirebilirler. İşte bu bir çeşit ilahi tevfık türünden olan takat’tir. Yoksa sağlık, güç yetirebilmek, imkan bulmak ve araçların esenlikli olması anlamındaki takat türünden değildir.

"Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" sözü de kader’in varlığını isbat eden bir delildir. Bundan sonraki ifadeleriyle de Tahâvî bunun anlamını açıklamıştır. Ancak kendisinin -Allah ona rahmet etsin- ifadesinde açıklanması gereken bir taraf vardır. Çünkü teklif muktedir kılmak manasına kullanılmaz, ancak emir ve nehiy manasına kullanılır.

O ise şöyle demiştir: "Onları ancak takat gösterebildikleri şeylerle mükellef tutmuştur ve onlar, O’nun kendilerini mükellef tuttuğu şeylere ancak güç yetirebilirler." Bu ifadeler zahiren aynı manayı dile getirmektedir. Ancak böyle bir şey sahih değildir. Zira kullar Allah’ın kendilerini mükellef tuttuğunun üstünde de bir takım şeylere güç yetirebilmektedirler, fakat Yüce Allah kulları için kolaylığı ve yükümlülüklerini hafifletmeyi murad etmiştir. Şu buyruklarda olduğu gibi: "Allah size kolaylık diler, güçlük istemez." (el-Bakara, 2/185); "Allah üzerinizdeki yükleri hafifletmek ister." (en-Nisa, 4/28); "Dinde size güçlük vermedi." (el-Hacc, 22/78)

Şâyet Yüce Allah bizi mükellef tuttuğu hususları daha da arttırmış olsaydı, onlara da güç yetirebilirdik. Ancak O, bize lütufta bulunmuş, merhamet etmiş, yükümüzü hafifletmiş, dinde bize zorluk vermemiştir.

Görüldüğü gibi kendisinin ifadesinde nisbeten düzeltmeyi gerektiren bir taraf vardır. Bunu iyice düşünmek gerekir.

 

Şer’î Kaza İle Kevnî Kaza

 

"Herşey Allah’ın meşîeti, ilmi, kaza ve kaderi ile cereyan eder" sözleri ile Allah’ın kaza’sından şer’î olanı değil, kevnî kazayı kastetmektedir. Çünkü kaza hem kevnî, hem şer’î olabilir. İrade, emir, izin, Kitab, hüküm, haram kılmak, kelimeler ve buna benzer tabirler de böyledir.

Kevnî kaza Yüce Allah’ın: "Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı.(Kadâhunne)" (Fussilet, 41/12) buyruğunda dile getirilmektedir.

Dini ve şer’î kaza (hüküm) Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade edilmiştir: "Rabbin şunları hükmetti (Kadâ): Kendisinden başkasına ibadet etmeyin." (el-İsra, 17/23)

Kevnî ve dini iradeye gelince, buna dair açıklamalar daha önceden Tahâvî’nin: "Ve ancak O’nun dilediği olur" sözleri açıklanırken geçmişti.

Kevnî emir Yüce Allah’ın şu buyruğunda söz konusu edilmektedir: "O bir şeyi diledi mi, ona emri sadece ol, demesidir. O da oluverir." (Yasin, 36/82)

Şer’î emir, şu buyruklarda dile getirilmektedir: "Muhakkak Allah adaletle, iyilikle... emreder." (en-Nahl, 16/90); "Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder." (en-Nisa, 4/58)

Yüce Allah’ın şu buyruğu ile kevnî izine değinilmektedir: "Allah’ın izni olmadıkça, onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi." (el-Bakara, 2/102)

Yüce Allah’ın: "Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz, yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız hep Allah’ın izni ile olmuştur." (el-Haşr, 59/5) buyruğunda da şer’î izin dile getirilmektedir.

Kevnî kitab’a (yazısına) gelince, bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifadesini bulur: "Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da, ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitabtadır. Şüphesiz ki bu Allah’a göre pek kolaydır." (Fatır, 35/11); "Andolsun ki Biz Tevrat’tan sonra Zebur’da: ‘Arza Benim salih kullarım mirasçı olur’ diye yazdık." (el-Enbiya, 21-105)

Şer’î, dini kitab’a (yazmaya) gelince, bu da Yüce Allah’ın şu buyruklarında ifade edilmektedir: "Biz onda (Tevrat’ta) onlara şunu (farz olarak) yazdık: Can’a can..." (el-Maide, 5/45); "Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere (farz olarak) yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı." (el-Bakara, 2/183)

Kevnî hüküm de Yüce Allah’ın Yakub -Aleyhisselam-ın oğlunun söylediğini naklettiği şu ifadelerde dile getirilmektedir: "Artık ya babam izin verinceye, yahut benim için Allah hükmedinceye kadar katiyyen bu yerden ayrılmam. O hükmedicilerin en hayırlısıdır." (Yusuf, 12/80); "Dedi ki: ‘Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz Rahman’dır, sizin niteleyegeldiklerinize karşı yardımı istenen O’dur." (el-Enbiya, 21/112)

Şer’î hükümden de Yüce Allah’ın şu buyruklarında söz edilmektedir: "İhramda iken avlanmayı helal saymamak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere, size dört ayaklı davarlar helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar." (el-Maide, 5/1); "Bunlar Allah’ın hükümleridir, aranızda O hükmeder." (el-Mumtehine, 60/10)

Kevnî haram kılmak da Yüce Allah’ın şu buyruklarında söz konusu edilmiştir: "Buyurdu ki: ‘Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. Onlar o yerde (Tîh’de) şaşkın şaşkın dolaşacaklardır.’" (el-Maide, 5/26); "Helak ettiğimiz bir ülke halkının (mahşere) dönmemeleri haramdır (imkansızdır.)" (el-Enbiya, 21/95)

Şer’î tahrim’de Yüce Allah’ın: "Leş, kan... size haram kılındı." (el-Maide, 5/3); "Size anneleriniz... haram kılındı," (en-Nisa, 4/23) buyruklarında dile getirilmiştir.

Kevnî kelimeleri de Yüce Allah’ın şu buyruğunda söz konusu edilmektedir: "Rabbinin İsrailoğullarına olan o pek güzel kelimesi sabretmelerinden ötürü bütünüyle yerini buldu." (el-A’raf, 7/137) Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in: "İyi ya da kötü hiçbir kimsenin kendilerini aşıp ileri geçemediği o tam ve eksiksiz olan Allah’ın kelimeleri ile (Allah’a) sığınırım"[170] hadisinde de bu kevnî kelimeler kastedilmektedir.

Şer’î, dini kelimeler de Yüce Allah’ın: "Hani Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları eksiksiz yerine getirmişti" (el-Bakara, 2/124) buyruğunda dile getirilmektedir.

 

Yüce Allah Kendisi Üzerine Rahmeti Yazmıştır

 

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "O dilediğini yapar ve O asla zulmedici değildir" sözlerine gelince, Kur’ân’ın delalet ettiği husus Yüce Allah’ın kullarına zulmetmekten kendi zatını tenzih ettiği şeklindedir. Bu da Kaderiye ile Cebriye’nin görüşleri arasında orta bir kanaati benimsemeyi gerektirmektedir.

Ademoğulları tarafından zulüm ve çirkin olarak değerlendirilen bir husus -Kaderiye, Mutezile ve benzerlerinin dedikleri gibi- onun tarafından zulüm ve çirkin bir iş olarak değerlendirilmez. Çünkü bu Yüce Allah’ı yarattıklarına benzetmektir. O’nu, onlara kıyas etmektir. O Ğanî (asla muhtaç olmayan) ve herşeye kadir olan bir Rab’tir. Kendileri ise Allah’ın kahrı altında O’na muhtaç olan kullardır.

Zulüm ise kelam’cıların ve diğerlerinin söyledikleri gibi kudretin kapsamı içerisine girmeyen imkansız şeyler anlamında değildir. Onlar şöyle derler: Kudret çerçevesi içerisinde olup mümkün olan şeylerde zulüm olmasına imkan yoktur. Aksine mümkün olan herbir şey O’ndandır, onu yapacak olursa adalettir. Zira zulüm, ancak başkası tarafından kendisine emir ve yasaklar verilmiş kişi tarafından yapılır. Allah ise böyle değildir.

Yüce Allah’ın şu buyrukları bu görüşün tam aksini ortaya koymaktadır: "Kim mü’min olduğu halde salih ameller işlerse, o zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükafatının) eksiltilmesinden de." (Tâ’hâ, 20/12); "Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici de değilim." (Kaf, 50/29); "Biz onlara zulmetmedik fakat onlar bizzat zalimler idiler." (ez-Zuhruf, 43/76); "Onlar işlediklerini de hazır bulacaklardır. Rabbin kimseye zulmetmez." (el-Kehf, 18/49); "Bugün de herkese kazandığının karşılığı verilir, bugün zulmetmek yoktur. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir." (el-Mu’min, 40/17)

Allah Rasûlünün, Rabbinden rivayet ettiği şu buyruklar da bu türdendir: "Ey kullarım! Şüphesiz ki Ben kendime zulmü haram kıldım. Aranızda da onu haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz."[171] İşte bu, iki hususa delil teşkil etmektedir:

1- Yüce Allah, kendisine zulmü haram kılmıştır. İmkansız olan bir şey ise böyle nitelendirilemez.

2- O, zulmü kendisine haram kıldığını haber vermektedir. Tıpkı kendisi üzerine rahmeti yazdığını haber verdiği gibi. Bu da onların zulmün ancak kendisine emir ve nehy verilen kimse tarafından söz konusu olabileceği, Yüce Allah’ın ise bu durumda olmadığı şeklindeki delillerini çürütmektedir. Çünkü onlara şöyle denilir: Her türlü eksiklikten münezzeh olan Yüce Allah kendisi üzerine rahmeti yazmış ve kendisine zulmü haram kılmıştır. Görüldüğü gibi O, kendisi üzerine rahmeti yazdığı gibi, güç ve kudreti çerçevesinde olup kendisi için imkânsız olmayan bir hususu da kendisine haram kılmıştır.

Aynı şekilde Yüce Allah’ın: "O zulme uğratılmaktan da korkmaz, (mükafatının) eksiltilmesinden de." (Tâ’hâ, 20/112) buyruğunu selef zulüm, onun üzerine başkasının günahlarının yükletilmesi, eksiltilmesi ise yaptığı iyiliklerin eksiltilmesi diye açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde: "Hiçbir nefis bir başka nefsin günah yükünü yüklenmez" (el-İsra, 17/15) diye buyurmaktadır.

Diğer taraftan insanın kudret çerçevesi içerisine girmeyen ve imkansız olan bir şeyden korkması söz konusu değildir ki, bu açıdan ona ayrıca teminat verilmesine gerek duyulsun. Olsa olsa mümkün olan birşeye karşı ona teminat verilebilir. Yüce Allah: "Korkmaz" buyruğu ile zulümden yana ona teminat verdiğine göre, bunun mümkün ve kendisine güç ve kudret yetirilebilen bir iş olduğu da anlaşılmış olmaktadır.

"Benim huzurumda çekişmeyin" buyruğundan itibaren; "Benim huzurumda çekişmeyin... ve Ben kullara asla zulmedici de değilim." (Kaf, 50/28-29) buyruğunda da aynı şekilde Allah’ın kudreti çerçevesinde olan ve kendisinin yapması imkansız olan bir husus nefyedilmemektedir. Nefyedilen, Yüce Allah’ın kudreti çerçevesinde bulunan ve mümkün olan bir husustur. O da kulların amellerinden başkası ile cezalandırılmalarıdır.

Aksi kanaati savunanların görüşüne göre Yüce Allah, hiçbir fiilden münezzeh değildir ve hiçbir fiili işlemekten yana mukaddes değildir. Aksine hepsi mümkündür. O hiçbir fiili işlemekten tenzih edilmez, aksine O’nun bütün işleri güzeldir. Kötü fiilin de hakikati yoktur. Hatta bu imkansız bir şeydir, imkansız olan bir şeyin de hakikati olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm ise bir çok yerde bu görüşün tam aksine delâlet etmektedir. Bu buyruklarda Yüce Allah kendi zatını, kendisine layık olmayan ve yakışmayan işlerden tenzih etmiştir. Böylelikle O’nun kötü fiillerden, kusurlu ve yerilen işlerden münezzeh ve mukaddes olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim O, kötü vasıflardan, kusurlu ve yerilen sıfatlardan da münezzeh ve mukaddestir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır: "Acaba siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin Bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?" (el-Mu’minun, 23/115) Yüce Allah kendi zatını mahlukatı boşu boşuna yaratmış olmaktan tenzih etmekte ve böyle bir zannı taşıyanların kanaatlerini reddetmektedir, bu ise bir fiildir.

Yüce Allah’ın: "Biz müslümanları o günahkârlar gibi kılar mıyız hiç?" (el-Kalem, 68/35) buyruğu ile: "İman edip, salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahiplerini günahkarlar gibi mi kılarız?" (Sad, 38/28) buyruğu ile Yüce Allah’ın bu iki kesimi birbirine eşit kılmasını mümkün gören kimselerin bu kanaatlerini reddetmektedir. Şu buyruk ta böyledir: "Yoksa kötülük işleyenler kendilerini iman edip, salih amel işleyenler gibi kılacağımızı ve hayatları ile ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorla!." (el-Casiye, 45/21)

Bu buyrukta da O’nun bu şekilde hareket edeceğini zannedenlerin kanaatleri reddedilmekte, böyle bir hükmün kötü ve çirkin bir hüküm olduğu ve yüce Rabbin bundan münezzeh olduğu bildirilmektedir.

Ebu Davud ile Hakim’in el-Müstedrek’te kaydettikleri İbn Abbas, Ubade b. es-Samit ve Zeyd b. Sabit yoluyla gelen rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah semavatında ve arzında bulunanların hepsini azaplandıracak olursa, onlara zulmetmesi söz konusu olmaksızın onları azaplandırmış olur. Eğer onlara rahmet buyuracak olursa, elbetteki O’nun rahmeti onlar için öz amellerinden daha hayırlı olur."[172]

Bu hadis Cebriye’ye karşı gösterilen delillerdendir. Kaderiye’ye gelince, onların benimsedikleri bozuk usûl ve ilkelere uygun düşmemektedir. Bundan dolayı onlar, bu hadisi ya yalanlamışlardır yahut ta olmadık şekilde te’vil etmişlerdir.

Bu hadise karşı takındıkları tutumları dolayısıyla en bahtiyar olan kimseler ehl-i sünnettir. Çünkü onlar bu hadisi tasdik ile karşılamışlar, onun Yüce Allah’ın azamet ve celâlini, mükellefler üzerindeki nimetinin üstün değerini ifade ettiğini bilmişlerdir. Bu hadis ayrıca mahlukatın üzerlerindeki nimetlerin hakkını ödemekten aciz olduklarını da ortaya koymaktadır. Bu da ya onların âcizlikleri, ya cahillikleri, ya kusurlu davranışları ve buna aldırmayışları dolayısıyladır. Yahut ta güç yetirebildikleri kadarıyla dahi şükürde bulunmayışlarıdır. Bazı yönleriyle dahi bunu ihmal edişleridir.

O’nun semavat ve arz ehli üzerinde hakkı, O’na itaat edilip isyan edilmemesi, anılıp unutulmaması, şükredilip O’na nankörlük edilmemesidir. O’na karşı duyulan sevginin gücü ve O’na dönüşün tevekkül ve haşyetin gözetimi altında bulunma şuuru, korku ve ümidin hepsinin O’na yönelik olması ve O’na bağlı olması gerekir. O kadar ki kalb O’nun muhabbetine ve O’nun uluhiyetine kulluk etmeye kendisini vermelidir. Münhasıran bu şekilde O’na yönelmelidir, dil de sadece O’nu anmalı, organlar da O’na itaate adanmalıdır.

Bunun genel anlamıyla güç yetirilen bir şey olduğunda şüphe yoktur. Fakat nefisler bu hususta cimrilik ederler. Bu cimrilik mertebeleri ise, Yüce Allah’tan başkasının sayısını bilemediği kadar pek çoktur. İtaatkârların çoğunun da nefisleri bazı yönleriyle bunun gereğini yerine getirseler bile, diğer bazı yönleriyle yine cimrilik ederler. Allah’ın muradına karşı bir irade ortaya koymayan, yahut yapmasını sevdiği işten başkasını istemeyen bir kimse bulunabilir mi? Yaratılış maksadına muhalif bir iş yapmayan -zamanlardan bir zamanda olsa dahi- kimse var mıdır? Eğer şanı yüce Rabbimiz semavat ve arz ehline adaletinin gereğini uygulayacak olursa, elbetteki adaletiyle onları azaplandırır ve yine de onlara zulmetmiş olmaz.

Kulun yapabildiği en ileri iş bu kusurlarından tevbe edip, onları itiraf etmektir. Tevbeyi kabul etmek ise O’nun katıksız bir lütuf ve ihsanıdır. Yoksa eğer O, günahları dolayısıyla kulunu azaplandıracak olursa ona zulmetmiş olmaz. Tevbe ettiği varsayılacak olsa dahi.

Ancak Yüce Allah, lütuf ve rahmetinin gereği olarak tevbe edeni azaplandırmamayı kendi üzerine yazmıştır. Yine O, kendisine rahmet’i yazmıştır, o bakımdan O’nun rahmet ve affetmesinden başka, mahlukatı hiçbir şey kuşatmaz.

Onlardan hiçbirisinin ameli kendisini ateşten kurtaracak yahut ta ameli dolayısıyla cennete girebilecek dereceye asla ulaşamaz. Nitekim insanlar arasında Rabbine en itaatkâr, ameli itibariyle en üstün ve Rabbine ta’zim ve saygısı en ileri derecede olan yüce zat şöyle demiştir: "Aranızdan hiçbir kimseyi kendi ameli kurtaramaz." Sen de mi, ey Allah’ın Rasûlü? demeleri üzerine şöyle buyurdu: "Ben dahi, Allah’ın kendi nezdinden bir lutuf ve bir rahmet’e beni daldırması hali müstesnâ."[173]

Ebu Bekr es-Sıddîk, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den namazında yapacağı bir duayı kendisine öğretmesini isteyince şöyle buyurdu: "De ki: Allah’ım gerçekten ben kendi nefsime çok büyük zulmettim. Günahları da Sen’den başka kimse bağışlamaz. Sen bana nezdinden bir mağfiret ile mağfiret eyle, bana rahmet buyur. Şüphesiz ki Sen Ğafur’sun, Rahim’sin."[174]

Peygamberler ve rasûllerden sonra insanların en faziletlisi olan Ebu Bekr es-Sıddîk’in durumu bu olduğuna göre onun dışındakiler hakkında ne düşünülebilir? Hatta o, bu makama ancak hakkını eksiksiz vermekle sıddîk olmuştur. Bu makam ise Rabbini, Rabbinin hakkını, azametini, Rabbine karşı yapılması gerekenleri, Rabbinin kulu üzerindeki hakkını bilmeyi de kendi kusurunu gereği gibi bilmeyi de ihtiva etmektedir.

Yaratılmışın Rabbinin mağfiretine muhtaç olmadığını, buna gereği olmadığını söyleyenler bizden uzaktırlar. Artık bunun ötesinde Allah ve O’nun haklarına dair cehalet düşünülemez, eğer bunu gereği gibi kavrayamayan varsa bu sefer nimetlere ve bu nimetler dolayısıyla yerine getirilmesi gereken vazifelere bir bakılsın. Bu nimetlere karşı şükür ve nankörlük arasında bir karşılaştırma yapılsın. İşte o vakit Yüce Allah, eğer göklerde ve yerde bulunanları azaplandıracak olursa, onlara hiçbir şekilde zulmetmesi söz konusu olmaksızın azaplandırmış olacağı gerçeği de anlaşılmış olur.

"Hayatta olanların dua ve sadakalarının ölülere bir faydası vardır."

 

Ölülerin Hayattakilerden Yararlanmaları

 

Ehl-i sünnet, ölülerin hayatta olanların yaptıkları işlerden şu iki yolla yararlanacaklarını ittifakla kabul etmektedirler:

1- Ölünün hayatta iken sebeb olduğu işler.

2- Müslümanların ölene dua etmeleri, mağfiret dilemeleri, sadaka ve haccetmeleri.

Bununla birlikte haccın sevabından ölüye ne ulaşacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Muhammed b. el-Hasen -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: Ölüye sadece hac için yapılan harcamanın sevabı ulaşır. Haccetmenin sevabı ise haccedenedir.

Genel olarak ilim adamları ise, haccın sevabı kendisi adına hac yapılanadır, sahih olan görüş de budur.

Oruç, namaz, Kur’ân okumak ve zikir gibi bedenî ibadetler hususunda da görüş ayrılığı vardır. Ebu Hanife, Ahmed ve selef’in cumhuru, ulaşacağı görüşündedirler. Şafiî’nin meşhur görüşü ile Malik’in görüşü, ulaşmayacağı şeklindedir.

Kelamcılardan bid’at ehli bazı kimselerin kanaatine göre ise, ne dua ne de başka hiçbir şey ölüye ulaşmaz. Onların bu kanaatleri ise Kitab ve sünnet’le reddolunur. Şu kadar var ki onlar Yüce Allah’ın müteşabih bir takım buyruklarını da delil göstermişlerdir: "İnsan için çalıştığından başkası yoktur." (en-Necm, 53/39); "Ve siz ancak işlediğinizin karşılığını görürsünüz." (Yâsin, 36/54); "Herkesin kazandığı kendisine, yaptığı da aleyhinedir." (el-Bakara, 2/286)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in da şöyle buyurduğu sabittir: "Âdemoğlu öldüğü takdirde ameli kesilir. Üç şey müstesnâ: Sadaka-i cariye, yahut kendisine dua edecek salih bir evlat, yahut kendisinden sonra kendisiyle yararlanılacak bir ilim."[175]

Peygamber, böylelikle kendisi hayattayken sebeb olduğu hayırlardan faydalanabileceğini haber vermektedir. Kendisi hayatta iken eğer sebeb olmamışsa bunların sevabı kendisinden kesilir, ona ulaşamaz.

Sadece sadaka ve hac gibi vekaletin söz konusu olduğu ibadetlerin ulaşacağını kabul edenler de şunu delil gösterirler: İslam’a girmek, namaz, oruç ve Kur’ân okumak gibi herhangi bir şekilde vekaletin caiz olmadığı ibadet türlerinin mükafatı onları yapana hastır, onu aşıp başkasına ulaşmaz. Nasıl ki hayatta iken bunları kimse kimsenin yerine yapamıyor ve bu fiillerde kimse başkasının yerine vekalet edemiyorsa (öldükten sonra da böyledir.) Nesaî senedini kaydederek, İbn Abbas’ın Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu kaydetmektedir: "Kimse kimsenin yerine namaz kılamaz. Kimse kimsenin yerine oruç tutamaz, ancak onun adına herbir gün karşılığında bir mud buğday yedirir."[176]

Ölünün kendisinin sebeb olmadığı amellerden de faydalanacağına delil ise Kitab, sünnet, icma ve sahih kıyastır.

Kitabtan delil Yüce Allah’ın şu buyruğudur: "Onlardan sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle...’" (el-Haşr, 59/10)

Yüce Allah kendilerinden önceki mü’minlere mağfiret diledikleri için onlardan övgüyle söz etmektedir. İşte bu, önceden gidenlerin hayatta olanların kendilerine mağfiret dilemelerin den faydalandıklarının delilidir. Yine ümmetin icma’ı da cenaze namazında ölüye yapılan duadan ölünün faydalanacağına delil teşkil etmekdir.

Sünnet’te cenaze namazı duaları oldukça büyük bir yekûn tutmaktadır. Definden sonra ölüye yapılan dua da böyledir.

Ebu Davud’un, Sünen’inde Osman b. Affan -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-, ölünün defni bittikten sonra mezarı başında durur ve şöyle derdi: "Kardeşinize mağfiret dileyiniz, ona sebat dileyiniz. Çünkü şu anda ona soru sorulmaktadır."[177]

Aynı şekilde kabirlerin ziyareti esnasında onlara dua yapılacağı da pek çok rivayetle sabittir. Nitekim Müslim’in Sahih’inde Bureyde b. el-Husayb’den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- onlara kabristana gittiklerinde şu sözleri söylemelerini öğretiyordu: "Ey mü’min ve müslümanlardan sakinlerin bulunduğu bu diyarın ehli! selam sizlere! Şüphesiz bizler de Yüce Allah’ın izniyle sizlere kavuşacağız. Bize de, size de Allah’tan esenlik dileriz."[178]

Yine Müslim’in Sahih’inde, Aişe -Radıyallahu anh-dan Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e şöyle sorduğu rivayet edilmektedir: Kabirdekilere mağfiret dilediğin vakit ne söylersin? Peygamber şöyle buyurdu: "Şöyle de:

 Ey mü’min ve müslümanlardan oluşan bu diyarın ehli! Selam sizlere. Allah bizden önden gidenlere de, sonradan kavuşacak olanlara da rahmet buyursun. Şüphesiz biz de inşaallah size kavuşacağız."[179]

Sadakanın sevabının ulaşacağı ile ilgili olarak Buharî ve Müslim’de, Âişe -Radıyallahu anh-dan gelen rivayete göre bir adam Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Annem ansızın öldü ve bir vasiyette bulunamadı. Zannederim konuşabilseydi, tasadduk’ta bulunurdu. Ben onun yerine sadaka verecek olursam, onun için ecir almak söz konusu olur mu? Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Evet" diye buyurdu.[180]

Buharî’nin Sahih’inde Abdullah b. Abbas -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Sâd b. Ubâde’nin annesi -kendisi yanında bulunmadığı bir sırada- vefat etti. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Annem ben onun yanında bulunmadığım bir vakitte vefat etti. Onun yerine ben tasadduk’ta bulunacak olursam, ona bir faydası olur mu? Peygamber: "Evet" diye buyurdu. Bunun üzerine Sâd dedi ki: Ben seni el-Mihraf denilen yerdeki bahçemi onun adına sadaka olarak bağışladığıma şahit tutuyorum.[181]

Buna benzer sünnet te pek çok rivayet vardır.

Orucun sevabının ulaşacağına gelince, Buharî ile Müslim’de Âişe -Radıyallahu anh-dan nakledildiğine göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde vefat ederse, onun velisi onun yerine oruç tutar."[182] Buharî’de bunun benzeri daha başka rivayetler de vardır.

Fakat Ebu Hanife -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ölü adına oruç tutmaktansa, yemek yedirme görüşünü benimsemiştir. Buna sebeb de az önce geçen İbn Abbas yoluyla gelen hadis-i şerif’tir. Bu husustaki açıklamalar ise fıkıh kitaplarından öğrenilebilir.

Haccın sevabının ulaşması hususunda da Sahih-i Buharî’de İbn Abbas -Radıyallahu anh- dan şu rivayet delil teşkil etmektedir: Cüheyne’den bir kadın Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e gelerek şöyle sordu: Benim annem haccetmeyi adamıştı, fakat ölünceye kadar haccedemedi. Ben onun yerine haccedeyim mi? Peygamber şöyle buyurdu: "Evet, onun yerine haccet. Eğer annenin üzerinde bir borç bulunsaydı, ne dersin sen o borcu öder miydin? Allah’ın hakkını ödeyiniz, çünkü Allah hakkı ödenmeye en layık olandır."[183]

Bunun benzeri de pek çoktur.

Müslümanlar borcun ödenmesi halinde ölünün zimmetinin ibrâ olacağını icma ile kabul etmişlerdir. İsterse bu ödemeyi yapan yabancı birisi olsun ve terikesinden yapmamış olsun. Buna Ebu Katade yoluyla gelen hadis delil teşkil etmektedir. Çünkü o ölen birisi adına borcu olan iki dinarı ödemeyi taahhüd etmişti. Bunları ödeyince Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Şimdi onun teninin (sıcaktan kurtularak) serinlemesini sağladın."[184]

Bütün bunlar şer’î kaidelere uygundur ve kıyas da bunu göstermektedir. Mükâfat amelde bulunanın bir hakkıdır, o bunu müslüman kardeşine bağışlayacak olursa buna engel olunmaz. Hayatta iken malından ona bir şeyler bağışlaması ve vefatından sonra da borcunu ibrâ etmesi engellenmediği gibi.

Şarî’ orucun sevabının ulaşacağını belirterek, kıraatin ve benzeri bedeni ibadetlerin sevabının da ulaşacağına dikkatlerimizi çekmektedir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Oruç, nefsin oruç bozucu hususlardan niyet ile birlikte alıkonulmasıdır. Şarî’ orucun sevabının ölene ulaşacağını açıkça ifade etmiştir. Hem amel, hem de niyet olan kıraat nasıl ulaşmasın?

 

"İnsan İçin Çalıştığından Başkası Yoktur" Buyruğunun Anlamı

 

Yüce Allah’ın: "İnsan için çalıştığından başkası yoktur" (en-Necm, 53/39) buyruğunun delil gösterilmesine karşılık verilecek cevaba gelince, ilim adamları buna çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bunların en sahih olanları şu iki cevabtır:

1- Kişi kendi çalışmasıyla, güzel geçimiyle arkadaş kazanır, çocuk sahibi olur, eşleri olur, hayırlarda bulunur, insanları sever, sevilir, onlar da ona rahmet okurlar, dua ederler, itaatlerin sevabını ona hediye ederler. İşte bu, onun çalışmasının, sa’yinin bir neticesidir. Hatta müslümanın İslam akide bağı çerçevesinde müslümanlar arasına girmesi dahi bütün müslümanların menfaatinin kişiye hayattayken de, ölümünden sonra da ulaşmasında en büyük sevaplar arasındadır. Müslümanların yaptıkları dua da onların hepsini çepeçevre kuşatır.

Yüce Allah’ın, imanı kişinin mü’min kardeşlerinin dua ve çalışmalarıyla yararlanmalarına sebep kılmış olması buna açıklık getirmektedir. Kişi iman etti mi artık bütün bunların kendisine ulaşabilmesini sağlayan sebeb uğrunda gerekli sa’yi, gayreti göstermiş demektir.

2- Bu birincisinden daha güçlüdür. Şöyle ki Kur’ân-ı Kerîm, bir kimsenin başkasının çalışması ve gayretinden faydalanmayacağını belirtmemektedir. Aksine sadece kişinin kendi öz çalışmasından başkasına malik olmasını kabul etmemektedir. Her iki durum arasında ise açık bir fark vardır. Yüce Allah insanın ancak kendi çalışmasına malik olacağını haber veriyor. Başkasının çalışması ise o çalışmayı yapanın mülküdür. Eğer bir kimse bu mülkünü başkasına bağışlamak isterse, bağışlayabilir. Kendisinin kalsın isterse, bunu da yapabilir.

Yüce Allah’ın: "Hiçbir kimse başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur" (en-Necm, 53/38-39) buyrukları muhkem iki âyettirler ve Yüce Rabbin adaletini gerektirmektedir.

Birinci âyet-i kerîme -dünya hükümdarlarının yaptıklarının aksine- kimsenin başkasının suçunun cezasını çekmemesini, kimsenin başkasının günahından sorumlu tutulmamasını gerektirir.

İkincisi de kişinin ancak kendi ameli ile kurtulabileceğini hükme bağlamaktadır. Böylelikle herkes atalarının, geçmişlerinin, hocalarının, şeyhlerinin ameli ile kurtulacağından yana ümidini kessin. Yalan yere umutlanan kimseler gibi olmasın. Ama Yüce Allah: Kendi çalışmasından başka hiçbir şeyden faydalanmaz, da dememektedir.

Yüce Allah’ın: "Kazandığı kendisinedir." (el-Bakara, 2/286); "Siz işlediğinizin ancak karşılığını görürsünüz" (Yâsin, 36/54) buyrukları da bu şekildedir. Bu âyet-i kerîme’ler kulun başkasının amelinin cezasını çekmeyeceğine delildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O günde hiçbir kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz ve siz işlediğinizin ancak karşılığını görürsünüz." (Yâsin, 36/54)

Karşı görüşü savunanların, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in; "Âdemoğlu öldü mü, artık onun ameli kesilir" hadisini delil göstermelerine gelince, bu yerinde olmayan bir delillendirmedir. Çünkü hadis "faydalanması kesilir" dememektedir, amelinin kesileceğini haber vermektedir. Başkasının ameli ise o ameli işleyene aittir, eğer o amelin sahibi onu ölene bağışlayacak olursa amelde bulunan kimsenin yaptığı amelin sevabı da ona ulaşır. Kendisinin amelinin sevabı değil. Bu da bir kimsenin başkasına ait olan borcu ödemesine benzer. Böylelikle borçlu, borçtan kurtulur. Ancak borcunun ödenmesini sağlayan şey, kendisine ait olan bir şey değildir.

Malî ibadetler ile bedenî ibadetler arasında fark gözetenlere gelince, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- az önce de geçtiği üzere ölen yerine oruç tutmayı meşru kılmıştır. Halbuki oruçta vekalet cereyan etmemektedir. Cabir -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadiste de böyledir. O dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ile birlikte kurban bayramı namazı kıldım. Namazı bitirdikten sonra bir koç getirildi ve onu boğazladı ve şöyle buyurdu: "Bismillahi vallahu ekber. Allah’ım bu hem benim adıma, hem de ümmetimden kurban kesmeyenlerin adına olsun." Hadisi Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizî rivayet etmiştir.[185]

Diğer taraftan iki koç kestiğine dair bir başka hadis de vardır. Bunlardan birisi hakkında: "Allah’ım, bu benim bütün ümmetimin adına olsun" demiş, diğerini keserken de: "Allah’ım, bu Muhammed adına ve Muhammed’in aile halkı adına olsun" demiştir.[186]

Kurban kesmekte Allah’a yakınlaştırıcı taraf kanın akıtılmasıdır. Görüldüğü gibi burada bu yakınlığı (ibadeti) başkası adına yapmıştır.

Aynı şekilde hac ibadeti de bedeni bir ibadettir. Mal sahibi olmak haccın bir rüknü değildir, sadece bir araçtır. Nitekim Mekke’de bulunan bir kimseye -mal şartı aranmaksızın- Arafat’a yürüyebilmesi halinde hac farzdır. Daha kuvvetli görülen görüş de budur, yani haccın malî ve bedeni bir ibadet şeklinde mürekkeb bir ibadet olmayıp, -Ebu Hanife mezhebine mensub müteahhir ilim adamlarından bir topluluğun da açıkça belirttiği gibi- sadece bedeni bir ibadet olduğu görüşü daha kuvvetlidir.

Bir de kifaye farzlarda bir kısmın yerine getirmesiyle, diğerlerinin de adına yerine getirmiş olduklarına bir bakalım.

Çünkü bu da bir sevabın bağışlanmasıdır. Vekâlet kabilinden değildir. Nitekim hususi bir ecir (işçi)nin kendisinden başkasını vekil tutmak hakkı yoktur, ama aldığı ücreti dilediğine verme hakkına sahiptir.

 

Kur’ân Tilaveti Karşılığında Ücret

 

Kur’ân okumak ve onu ölüye hediye etmek üzere Kur’ân okuyucularını ücretle tutmaya gelince, bu işi selef’ten hiçbir kimse yapmış değildir. Din imamlarından kimse de bunu emretmediği gibi, ruhsat da vermemiştir.

Bizatihi tilavet için ücretle tutmak herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın caiz değildir.

Görüş ayrılığı Kur’ân öğretmek ve buna benzer başkasına da ulaşan bir faydası bulunan hususlar için ücret almanın caiz olup olmadığı ile ilgilidir. Sevabın ölüye ulaşması ise, ancak amelin Allah için yapılması halinde söz konusudur. Ücretle yapılan böyle bir amel ise halis bir ibadet değildir. Dolayısıyla bundan elde edilecek sevap, ölülere hediye edilecek nitelikte de olamaz. Bundan dolayı hiçbir kimse oruç tutacak, namaz kılacak ve bunun sevabını ölüye hediye edecek bir kimseyi kiralar dememiştir. Ancak Kur’ân okuyan ve Kur’ân öğreten ve öğrenen kimseye, Kur’ân ehline bu konuda bir yardım ve destek olmak üzere bir şeyler verecek olursa, bu ölü adına verilen bir sadaka kabilinden olur ve caizdir.

el-İhtiyar, da şöyle denilmektedir: Şâyet malının bir bölümünün kabri başında Kur’ân okuyacak kimseye verilmesini vasiyet edecek olursa, bu vasiyet batıldır. Çünkü böyle bir şey (bu iş için) ücret manasınadır.

ez-Zahidî, el-Kınye adlı eserde şöyle demektedir: Şâyet kabri üzerinde Kur’ân okuyacak kimselere bir vakıf yaparsa, böyle bir tayin batıl olur.

 

Ücret Almaksızın Kur’ân Okuyup Sevabını Ölüye Hediye Etmek

 

Ücretsiz olarak kendi bağışı olmak üzere Kur’ân okuyup onu ölüye hediye etmeye gelince; bu da ölüye -oruç ve haccın sevabının ulaştığı gibi- ulaşır.

Şâyet: Bu selef arasında bilinen bir şey değildi. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de onlara böyle bir yol göstermiş değildir, denilecek olursa cevabımız şu olur:

Bu soruyu soran kişi eğer hac, oruç ve dua’nın sevabının ulaşacağını kabul eden bir kimse ise ona şöyle denilir: Peki bunlar ile Kur’ân okumanın sevabının ulaşması arasındaki fark nedir? Selef’in böyle bir şeyi yapmamış olmaları sevabının ulaşmayacağına dair bir delil değildir. Biz böyle genel bir nefyi nereden çıkartabiliyoruz?

Şâyet: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- oruç, hac ve sadaka’nın ulaşacağını onlara göstermiş, ancak Kur’ân’ın sevabının ulaşacağını göstermemiştir, denilecek olursa şöyle denilir:

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bizzat öncelikle onlara böyle bir yol göstermiş değildir. Aksine onun bu yol göstermesi onların sorularına bir cevap vermesi suretiyle olmuştur. Birisi ölmüş yakını adına haccetmeye dair ona soru sormuş, bu hususta ona izin vermiş. Diğeri ölen yakını adına oruç tutmaya dair ona soru sormuş, ona da bu hususta izin vermiştir. Bunların dışında kalan hususları da onlara yasaklamamıştır. Şimdi mücerred bir niyet ve orucu bozan şeylerden uzak durmak (imsak)den ibaret olan orucun sevabının ulaşması ile, Kur’ân ve zikrin sevabının ulaşması arasındaki fark nerededir?

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e sevabı bağışlamak hususunda ne dersiniz? diye sorulursa, ona da şöyle cevab veririz: Müteahhirin’den bunu müstehab görenler olduğu gibi, bid’at görenler de vardır. Çünkü Ashab-ı Kiram böyle bir şey yapmadılar. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de ümmetinden hayır işleyen herbir kimsenin amelinin aldığın ecrin mislini alır ve amelde bulunan kimsenin ecrinden de bir şey eksilmez. Çünkü ümmetine her türlü hayrın yolunu gösteren ve o hayra kendilerini irşad eden odur.

Ölü yakınında okunan Kur’ân-ı Kerîm’den -Allah’ın kelâmını işitiyor olması dolayısıyla- faydalanır, diyenlerin görüşlerine gelince, bu hususta meşhur imamlardan herhangi birisinin böyle bir görüşe sahip olduğu sahih değildir. Ölünün okunan Kur’ân’ı işittiğinde şüphe yoktur. Ancak Kur’ân’ı dinlemekle faydalandığı görüşü sahih olarak gelmemiştir. Çünkü dinleme dolayısıyla sevap kazanmak hayatta olma şartına bağlıdır ve bu ihtiyarî bir ameldir. Ölüm ile ihtiyar ortadan kalkar, hatta belki ondan dolayı zarar da görebilir ve acı da çekebilir. Çünkü bu kimse hayatta iken Allah’ın emirlerini ve yasaklarını yerine getirmeyen bir kişi olabilir, yahut ta fazla hayır yapmamış bir kimse de olabilir.

 

Kabir Başında Kur’ân Okumanın Hükmü

 

İlim adamları kabir başlarında Kur’ân okumanın hükmü hususunda üç farklı görüş ortaya koymuşlardır: Mekruhtur, sakıncası yoktur; defin vaktinde sakıncası yoktur; ondan sonra mekruhtur şeklinde.

Ebu Hanife, Malik ve bir rivayete göre Ahmed gibi mekruh olduğunu söyleyenler şöyle derler: Çünkü bu muhdes’tir (sonradan çıkmış bir bid’attir.) Bu hususta da sünnet varid olmuş değildir. Kıraat de namaza benzer. Kabirlerin yanında namaz ise yasaklanmıştır, kıraat de böyledir.

Muhammed b. el-Hasen ve bir rivayete göre de Ahmed gibi, sakıncası yoktur, diyenler de İbn Ömer -Radıyallahu anh-dan nakledilen şu rivayeti delil göstermişlerdir: İbn Ömer -Radıyallahu anh- defnedileceği vakit kabrinin başında Bakara suresinin ilk âyetleri ile son âyetlerinin okunmasını tavsiye etmişti. Muhacir’lerden birisinden de Bakara suresinin okunmasını vasiyet ettiği de nakledilmiştir.

Sadece defin zamanında mahzur yoktur -ki bu Ahmed’den gelen bir rivayettir- diyenler de bu konuda İbn Ömer ve muhacirlerden birisinden nakledilen rivayeti delil alırlar.

Bundan sonra kabirlerin başlarında nöbetleşe Kur’ân okumaya gelince; bu mekruh’tur. Çünkü bu konuda sünnet varid olmuş değildir, selef’ten herhangi bir kimseden de asla böyle bir şey nakledilmemiştir. Bu görüş konu ile ilgili her iki delili de bir arada değerlendirdiğinden ötürü, diğerlerinden belki de daha güçlüdür.

 

"Yüce Allah duaları kabul eder, ihtiyaçları karşılar."

 

Dua’nın Kabulü

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbiniz buyurdu ki:’ ‘Bana dua edin, ben de duanızı kabul edeyim...’" (el-Mu’min, 40/60); "Kullarım sana Beni sorarlarsa, işte muhakkak Ben pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim." (el-Bakara, 2/186)

Hem müslümanlar, hem sair dinlere mensub olanlar ve başkaları büyük bir çoğunlukla duanın menfaatleri sağlamak, zararları önlemek hususunda en güçlü sebeblerden birisi olduğunu kabul etmektedirler. Yüce Allah kâfirlerin denizde bir sıkıntı ile başbaşa kaldıkları takdirde dinlerini Allah’a halis kılarak O’na dua ettiklerini, insana bir zarar dokunacak olursa yanı üzere bulunurken, otururken yahut ayaktayken dua ettiğini bizlere haber vermektedir.

Yüce Allah’ın kulunun duasını kabul etmesi -müslüman ya da kâfir olsun- ve dileğini ona vermesi, onlara rızık vermesi, onlara yardımcı olması kabilindendir. Bu, Yüce Allah’ın kulunun mutlak olarak Rabbinin olmasının bir gereğidir. Diğer taraftan duanın kabulü kişi hakkında bir zarar ve bir fitne sebebi de olabilir, eğer onun kâfirliği ve fasıklığı bunu gerektirmekte ise.

İbn Mace’nin, Sünen’inde Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Allah’tan dua edip dilekte bulunmayana Allah gazab eder."[187]

 

Dua’nın Faydasız Olduğunu İddia Edenlere Cevab

 

Bir takım filozoflar ile aşırı mutasavvıfların kanaatine göre duanın bir faydası yokmuş. Bunlar derler ki: İlahi meşiet şâyet istenen şeyin var olmasını gerektirmiş ise duaya gerek yoktur, eğer gerektirmemiş ise bu sefer duanın faydası yoktur.

Hatta onların bazıları âriflerden havas olanlarının özel bir makamı olduğunu kabul ederler. Ancak bu kimi şeyhlerin hatalarından birisidir. Böyle bir kanaatin İslam dininin gerçeklerinden ve aklın kabul ettiği hükümlerden kesin olarak tutarsızlığı bilindiği gibi, duanın faydalı olduğu, ümmetlerin tecrübeleriyle, ittifakla sabit olmuş bir husustur. Hatta filozoflar şöyle derler: İbadet için yapılmış heykeller etrafında çeşitli dillerle ve şekillerle yükselen sesler, etkin feleklerin bağladığı düğümleri çözer.

Ancak bu, müşriklerin bir vehmidir.

(Filozoflarla, aşırı mutasavvıfların) şüphesine verilecek cevab ileri sürdükleri iki önermenin de yersiz olduğunu belirtmekten ibarettir. Onların ilahî meşîet ile ilgili olarak belirttikleri, ilahî meşîet ya bunu gerektirir, ya gerektirmez şeklindeki önermelerinin dışında üçüncü bir önerme daha vardır. O da şudur: İlahi meşiet, duada istenilen şeyi bir şart ile öngörmüş, şartsız olarak öngörmemiştir. Dua etmek, bunun şartı olabilir.

Nitekim ilahi meşietin salih amel olması halinde mükafatı gerekli kılması, olmaması halinde bunu gerektirmemesi buna benzer. Ayrıca ilahi meşiet yemek ve içmek halinde tok olunacağını ve su ihtiyacının karşılanacağını gerektirmiş, bunların yapılmaması halinde böyle bir şeyi gerektirmemiştir. Evlilikle çocuğun hasıl olacağını, ekinin tohumla hasıl olacağını hükme bağlamıştır... Eğer duada istenen şeyin meydana gelmesi dua ile birlikte olması halinde takdir edilmiş ise, duanın faydası yoktur, demek doğru olamaz. Tıpkı yemenin, içmenin, tohum ekmenin vs. sebeblerin faydası yoktur, denilemeyeceği gibi. O halde bu gibi kimselerin, bu sözleri şeriate muhalif olduğu gibi, aynı şekilde hisse ve fıtrata da muhaliftir.

Bir kesim ilim adamının söylediği şu görüş bilinmesi gereken hususlardandır: Esbaba iltifat etmek tevhid’de bir şirktir. Esbabı silerek, onların esbab olmayacaklarını kabul etmek de aklî bakımdan bir eksikliktir. Esbab’tan büsbütün yüz çevirmek ise şeriati tenkid etmektir. Tevekkül ve umudun manası ise, tevhid’in, aklın ve şeriatın gereklerini yerine getirmekle gerçekleşir.

Bunu şöylece açıklayabiliriz: Sebebe yönelmek demek, kalbin ona güvenip dayanması; ondan ümit beslemek demek, kalbin ona bel bağlamasıdır. Ancak mahlukat arasında buna layık hiçbir kimse, hiçbir şey yoktur. Çünkü hiçbir mahluk tek başına ve bağımsız olarak var değildir. Onun bir takım ortaklarının ve zıtlarının da bulunması kaçınılmazdır. Bütün bunlarla birlikte eğer esbab’ın müsebbibi onu musahhar kılmayacak olursa, o sebeb müsahhar kılınmaz.

Dua’yı faydasız görenlerin: Eğer ilahi meşîet istenenin gerçekleşmesini hükme bağlamış ise duaya gerek yoktur, sözlerine karşılık şu cevabı veririz: Aksine bazen ister dünyevî, ister uhrevî bir maslahatın elde edilebilmesi ve ister dünyevî, ister uhrevî bir başka zararın önlenebilmesi için duaya gerek duyulabilir.

Yine duayı gereksiz görenlerin: Şâyet ilahi meşiet bunu gerekli görmüyorsa onda bir fayda yoktur, sözlerine karşılık da şöyle deriz: Aksine dua’nın menfaatleri sağlamak, zararları önlemek bakımından pek büyük faydaları vardır. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bunlara dikkatimizi çekmiştir. Hatta dua sebebiyle kula acilen dünyada verilen Rabbini bilip tanımak, O’nun rububiyetini ikrar ve itiraf etmek, O’nun herşeyi işiten, pek yakın, herşeye kadir, herşeyi bilen, merhameti sonsuz olduğunu dile getirmek, kul olarak kendisinin O’na muhtaç olduğunu, zorunlu olarak O’nsuz olamayacağını dile getirmek ve buna bağlı olarak pek üstün bilgiler ve pek değerli haller -ki bunlar en büyük talepler ve istekler arasında yer alırlar- dua ile gerçekleşirler.

Denilse ki: Eğer kendisinden istekte bulunulan kimsenin, istekte bulunana bir şeyler vermesinden aklımızla kavradığımız şekilde, Yüce Allah’ın bir şeyler vermesi, kul’un (dua etmek şeklindeki) fiiline bağlı ise; o takdirde bu dua eden kimsenin kendisine dua edilene -istediğini verinceye kadar- etki etmiş olmaz mı?

Deriz ki: Kul’u kendisine dua etmek üzere harekete getiren de Yüce Rabbimizdir. Bu hayır O’ndandır, O’nun kuluna hayrını tamamlamasının bir tecellisidir.

Nitekim Ömer -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Ben dua’mın kabul edilip, edilmeyeceğini düşünmem. Beni düşündüren dua edebilmektir, o bakımdan bana dua etmem ilham edildiği takdirde duamın kabulü de onunla birlikte demektir.

Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu anlamı dile getirmektedir: "O herşeyi gökten yere doğru tedbir eder (düzenler.) Sonra miktarı sizin saymanıza göre bin yıl olan bir günde O’na yükselir." (es-Secde, 32/5) Yüce Allah bu buyruğu ile tedbir’i kendisinin başlattığını, sonra da tedbir ettiği bu işin kendisine yükseldiğini haber vermektedir. O halde kulun kalbine dua etme duygusunu veren ve bunu kendisine vereceği hayırlara sebeb kılan O’dur. Tıpkı amellere karşılık mükafat vermesi gibi. Kulu tevbe etmeye muvaffak kılan, sonra o tevbeyi kabul eden de O’dur. Kulu amelde bulunmaya muvaffak kılıp sonra da mükâfatlandıran O’dur. İşte dua etme tevfık’ini kul’a veren de, sonra bu duayı kabul eden de O’dur. Mahlukattan hiçbir şey bu hususta O’na etki etmiş olamaz. Aksine bizzat O, yaptığı birşeyi yapacağı bir şeye sebeb kılmıştır. Tabiîn’in imamlarından birisi olan Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şihhîr şöyle der: Ben bu işe baktım, iyice düşündüm. Baktım ki başlangıcı da Allah’tandır, tamamlamak ta Allah’a aittir. Bütün bunların anahtarının da dua olduğunu gördüm.

 

"O herşeye mâlik’tir, hiçbir şey O’na mâlik olamaz. Bir göz açıp kırpacak bir an dahi Allah’a muhtaç olmamak düşünülemez. Bir göz açıp kırpacak kadar bir süre Allah’a muhtaç olmadığını zanneden küfre sapar ve helâk olanlardan olur."

 

Bu, açık bir gerçek ve hiçbir kapalılığı bulunmayan bir ifadedir.

 

"Yaratıklardan kimseye benzemesi söz konusu olmaksızın Allah hem gazab eder, hem razı olur."

 

Allah’ın Gazabı ve Rızası

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı olmuştur." (el-Maide, 5/119, el-Mücadele, 58/22, el-Beyyine, 93/8); "Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken, Allah mü’minlerden razı olmuştur." (el-Feth, 48/18)

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın kendilerine lanet ettiği, üzerlerine gazab ettiği... kimseler" (el-Maide, 5/60); "Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş..." (en-Nisa, 4/93); "Allah’tan gelen bir gazaba uğradılar." (el-Bakara, 2/61) Buna benzer buyruklar pek çoktur.

Selef’in vs. imamların benimsediği görüş gazab, rıza, adalet, velâyet, sevmek, buğzetmek ve buna benzer Kitab ve sünnette varid olan sıfatları kabul etmek, diğer taraftan bunları Yüce Allah’a yakışan gerçek manalarından uzaklaştıracak türden olan te’vili de benimsememek şeklindedir. Nitekim semi’, basar, kelam vs. sıfatlar hakkında da buna benzer kanaattedirler. Tahâvî de -Allah ona rahmet etsin- daha önce geçen: "Çünkü ru’yetin (Allah’ın görülmesinin) te’vili ve rububiyete izafe olunan herbir anlamın te’vili, te’vili terketmektir, teslime yapışmaktır. Rasûllerin dini de bu şekildedir." sözleriyle işaret etmiş idi.

İstivâ sıfatının nasıl olduğu hususunda İmam Malik -Radıyallahu anh-ın verdiği şu cevaba da dikkatle bakalım: İstiva’nın ne demek olduğu bilinmektedir, keyfiyeti ise meçhulümüzdür. Yine Ummu Seleme -Radıyallahu anh-dan mevkuf olarak bu cevab nakledildiği gibi, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e merfu olarak da nakledilmiştir. Aynı şekilde Tahâvî de -Allah ona rahmet etsin- daha önceden şunları söylemiştir: Her kim nefy’den ve teşbih’ten korunmazsa ayağı kayar ve tenzih’i isabet ettiremez. İleride de şu sözleri gelecektir: "Gerçek şu ki İslam ifrat ile tefrit arasıdır. Teşbih ile ta’til arasıdır."

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Mahlukattan hiçbir kimse gibi olmamak üzere" ifadesi teşbih’i nefyetmektedir.

Rıza iyilik yapmak iradesi, gazab da intikam almak iradesidir denilemez. Çünkü böyle bir açıklama sıfatı nefyetmektir. Ehl-i sünnet de ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Allah sevdiği ve razı olduğu şeyleri emreder. Velev ki bunları irade ve meşîeti ile istemesin. Buna karşılık gazab ettiği ve hoşlanmadığı, buğzettiği şeyleri nehyeder ve bunları yapanlara da gazab eder. Bunu meşîet ve iradesiyle istemiş olsa dahi. Çünkü Yüce Allah irade etmemekle birlikte bir takım hallerini sevip razı olabilir. Bununla birlikte irade ettiği bazı şeylere de gazab edebilir.

Gazab’ı ve rıza’yı iyilik yapma isteği diye te’vil edenlere: Niye böyle bir te’vil’de bulundun? diye sorulursa, şüphesiz şu cevabı verecektir: Çünkü gazab kalbteki kanın kaynayıp coşması, rıza ise eğilim ve arzu duymak demektir. Böyle bir şey ise Yüce Allah’a yakışmaz.

Ona şöyle cevab verilir: Kalbteki kanın kaynayıp coşması insanoğlunda gazab sıfatından meydana gelen bir haldir, yoksa o gazabın kendisi değildir. Yine şöyle denilir: Bizim irade ve meşietimiz, hayatta olan kimsenin bir şeye ya da kendisine uygun ve mülayim gelene eğilim duymasıdır. Bizden hayatta olan bir kimse ancak kendisine fayda sağlayacak yahut ta bir zararı önleyecek bir şeyi irade eder ve iradesiyle istediği şeye muhtaçtır. İsteğini elde etmekle de varlığı artar, etmemesi halinde de eksilir. Buna göre (siz bu te’vili yaparken) Allah hakkında uygun görmediğiniz mana ile sizin uygun gördüğünüz mana arasında hiçbir fark yoktur. Eğer bu caiz ise öteki de caizdir, bu caiz değilse öteki de caiz değildir.

Dese ki: Herbirisinin bir hakikati bulunsa bile Allah’ın sıfatı olan iradenin, kulun sıfatı olan irade gibi anlaşılmasından korkulur. Ona şöyle cevab verilir: Bunun yerine: Herbirisinin bir hakikati olmakla birlikte, Allah’ın sıfatı olan gazab ve rıza, kulun vasfı olan gazab ve rıza’ya muhaliftir, de. Eğer irade ile ilgili olarak söyledikleri bu sıfatlar hakkında da söylenebiliyor ise o takdirde te’vil kaçınılmaz bir yol olmaktan çıkar, aksine terkedilmesi gerekir. Çünkü bu durumda sen çelişkiden kurtulmuş olacağın gibi, Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarını gereksiz yere ta’til etmekten de kurtulmuş olursun. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’i gereksiz yere zahirî anlamından ve hakikatinden başka manalara çekip yorumlamak haramdır. Başka manaya çekip, yorumlamayı gerektiren de kişinin aklının gösterdiği sebeb olamaz. Zira akıllar farklı farklıdır, çünkü herkes başkasının söylediğinden farklı bir şeyi aklının gösterdiğini söylemektedir.

Bu sözler; "Bu adın verildiği sıfatlar mahlukta da vardır. O bakımdan Yüce Allah hakkında bunları düşünmek imkansızdır" gerekçesiyle Yüce Allah’ın sıfatlarından herhangi birisini nefyeden herkese aynen söylenebilir. Çünkü varlık sıfatı dahil, insanın bilip tanıdığından farklı olmayan herhangi bir şeyi Yüce Allah hakkında kabul etmek kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü kulun vücudu (varlığı) ona yakışan bir şekildedir. Yaratıcının vücud sıfatı da O’na yakışan bir şekildedir. Yüce Allah’ın vücud sıfatı hakkında yokluk imkansızdır. Mahluk’un vücud sıfatı hakkında ise yokluk imkansız değildir. Yüce Rabbimizin kendi zatına isim olarak verdikleri ile mahlukatına verilen isimler -Hayy, Alim, Kadir gibi- yahut ta gazab ve rıza gibi kullandığı bazı sıfatları aynı şekilde bir takım kulları hakkında kullanılmış ise şunu bilelim ki bizler, akıllarımızla, kalplerimizle Yüce Allah hakkında bu isimlerin manalarını idrak edip kavrayabiliriz. Bunlar haktır, sabittir ve vardır. Aynı şekilde bu isimlerin mahlukat hakkında kullanılması halinde ne manaya geldiklerini de kavrayabiliyoruz. Her iki mana arasında bir ortak noktanın bulunduğunu kavramakla birlikte, elbetteki bu ortak noktanın hariçte (zihnin dışında varlık aleminde) varlığı söz konusu değildir. Çünkü küllî müşterek mana ancak zihinlerde ortak olarak bulunur, hariçte ise ancak muayyen ve tahsis edilmiş (şart, sıfat ve nitelikleri belirlenmiş) olarak var olabilir. Böylelikle halik ile mahluk arasında ortak sıfatların herbirisi ilgili olduğu zat hakkında ona yakışan şekilde sabit olur.

Hatta: Cehennem bekçisi olan mâlîk’in gazabı ile meleklerden bir başkasının gazabı söz konusu edilecek olursa, bu gazabların Ademoğullarının gazab keyfiyetinin aynısı olması icab etmez. Çünkü melekler dört unsurun karışımından meydana gelmiş varlıklar değildir ki insanoğlunun kızması halinde kalbindeki kanın kaynaması gibi, onların da kalblerindeki kanın kaynaması söz konusu olabilsin. O halde Yüce Allah’ın gazabının, Ademoğlunun gazabından farklı olması öncelikle söz konusudur.

 

"Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in ashabını sever, onlardan herhangi birisinin sevgisinde aşırıya kaçmayız. Onlardan herhangi birisinden de beri olduğumuzu söylemeyiz. Onlara buğzedenlere ve hayırdan başka türlü onları yadedenlere biz de buğzederiz. Onlardan ancak hayırla söz ederiz. Onları sevmek dindir, imandır, ihsandır. Onlara buğzetmek ise küfürdür, nifaktır, tuğyândır."

 

Ashab’ı Sevmenin Gereği

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-, Rafızîler’in ve Nevasıb’ın kanaatlerinin reddine işaret etmektedir. Yüce Allah da, Rasûlü de Ashab-ı Kiram’dan övgüyle söz etmiş, onlardan razı olmuş ve onlara el-Hüsna’yı (cennet’i) vadetmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"İleriye geçen muhacir ve ensar ile onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu en büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 9/100)

"Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert ve katı, kendi aralarında merhametlidirler." (el-Feth, 48/29) Surenin sonuna kadar.

"Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken, Allah mü’minlerden razı olmuştur." (el-Feth, 48/18)

"İman edip, hicret eden, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerle (onları) barındırıp yardım edenler (ensar); işte onlar birbirlerinin velileridirler..." (el-Enfal, 8/72) surenin sonuna kadar.

"Aranızdan fetih’ten önce infak edip, savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri fetih sonrasında infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsna’yı (cenneti) vadetmiştir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (el-Hadid, 57/10)

"(O fey) yurtlarından ve mallarından çıkartılıp, uzaklaştırılmış olan ve Allah’ın lutuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir. İşte onlar sadıkların ta kendileridir. Onlardan evvel Medine’yi yurt edinip iman’a sahip olanlar ise kendilerine hicret edenleri severler ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhacirleri) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarını bulanların ta kendileridir. Onlardan sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle, kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin." (el-Haşr, 59/8-10)

Bu âyet-i kerîme’ler muhacir ve ensar’a, onlardan sonra gelip onlar için mağfiret dileyen, Yüce Allah’tan kalplerinde onlara karşı bir kin bırakmamasını isteyenlere övgüleri ihtiva ettiği gibi, fey’de hak sahibi olanların da işte bunlar olduğu hükmünü de ihtiva etmektedir. Kalbinde iman edenlere karşı bir kin besleyen, onlar için mağfiret dilemeyen bir kimse Kur’ân nass’ı ile fey’de hak sahibi değildir.

Buharî ve Müslim’de, Ebu Said el-Hudrî -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Halid b. el-Velid ile Abdurrahman b. Avf arasında bir anlaşmazlık oldu. Halid ona sövecek oldu, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Ashab’ımdan kimseye sövmeyiniz. Sizden herhangi bir kimse eğer Uhud dağı kadar altın infak edecek olsa, onlardan birisinin infak ettiği bir mudde ve hatta onun yarısına dahi erişemez."[188] Halid’in, Abdurrahman’a sövmesini sadece Müslim söz konusu etmekte, Buharî ondan söz etmemektedir.

İşte Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- Halid’e ve benzerlerine: "Ashab’ıma sövmeyiniz" diyor ve bununla Abdurrahman ve benzerlerini kastediyor. Çünkü Abdurrahman b. Avf ve benzerleri ilk iman edenler arasındadırlar. Onlar ayrıca Fetih’ten önce İslam’a girip savaşmış olanlardır. Rıdvan bey’atinde de bulunmuşlardır. O bakımdan onlar, Rıdvan bey’atinden sonra İslam’a giren kimselere nisbetle daha faziletlidirler ve onun daha has ashab’ıdırlar. Diğerleri ise Hudeybiye’den sonra ve Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in Mekke’lilerle barış yapmasından sonra İslam’a girmişlerdir. Halid b. el-Velid de onlardan birisidir. Bunlar da Mekke fethedilinceye kadar müslüman olmaları geciken kimselerden daha önce müslüman olmuşlardır. Mekke fethedildiği gün İslama girenlere de "et-Tulaka" adı verilmiştir. Ebu Sufyan ile onun iki oğlu Yezid ve Muaviye de bunlardandır.

Hadis’ten maksad Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in sonradan ashab arasına karışmış olanların, önceden ashab’dan olanlara dil uzatmalarını yasaklamaktır. Çünkü bunların sonradan ashab arasına katılanlara göre bir imtiyazları vardır ve sonradan ashab arasına katılanların bu hususta onlara ortak olmalarına imkan yoktur. Hatta onlardan birisi Uhud dağı kadar altın infak edecek olsa dahi bu, diğerlerinden birisinin infak ettiği bir mudde yahut onun yarısına dahi denk düşmez.

Hudeybiye’den sonra -Mekke’nin fethinden önce olsa bile- İslam’a girenlerin hali bu olduğuna göre, hiçbir şekilde ashab arasında sayılmayan kimselerin ashab’a karşı durumu ne olur? Allah onların hepsinden razı olsun.

Ensar ve muhacir’lerden ilk İslam’a girenler Fetih öncesinden infak edip, savaşan kimselerdir. Rıdvan bey’atinde bulunanların hepsi de onlardandır ve bunların sayısı bindörtyüz kişiden fazla idi.

Şöyle de açıklanmıştır: "İlk önde gidenler" iki kıbleye doğru da namaz kılanlardır. Ancak bu zayıf bir görüştür, çünkü Kudüs’e doğru namaz kılmak neshedilmiş bir hükümdür, tek başına bir fazilet değildir. Çünkü nesh onların işi değildir, ayrıca bu şekilde bir namaz kılmanın daha faziletli olduğuna delil olabilecek şer’î bir delil de yoktur. Halbuki infak ile cihad ile ve ağaç altında Rıdvan bey’atinde bulunmak suretiyle öncelikli oluşun faziletine dair delil teşkil eden buyruklar vardır.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den rivayet edilen: "Ashab’ım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz."[189] hadisine gelince; bu zayıf bir hadistir. el-Bezzar der ki: Bu, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den sahih olarak gelen bir hadis değildir, güvenilir hadis kitaplarında da yoktur.

Müslim’in Sahih’inde ise Cabir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Âişe -Radıyallahu anha-ya: Bazı insanlar Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in ashabını hatta Ebu Bekr ve Ömer’i dillerine doluyorlar denilince, dedi ki: Siz bunun neresine hayret ediyorsunuz ki? Onların amelleri (vefatlarıyla) kesildi, Yüce Allah da onların ecirlerinin kesilmesini murad etmedi.

İbn Batta, sahih bir isnad ile İbn Abbas’ın şöyle dediğini kaydetmektedir: "Muhammed’in ashab’ına sövmeyiniz. Onlardan herhangi birisinin -Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- ile birlikte- bir anlık bulunması, sizden herhangi birisinin kırk yıllık amelinden daha hayırlıdır."[190] Vekî’ yoluyla gelen rivayette de: "Sizden herhangi birisinin ömür boyu ibadetinden daha hayırlıdır" denilmektedir.

Buharî ile Müslim’de, İmran b. Husayn ve başkalarının rivayet ettiği hadise göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır, sonra onlardan sonra gelenler, sonra onlardan sonra gelenler." İmran dedi ki: Kendi çağından sonra iki mi, üç mü çağ zikretti bilemiyorum.[191]

Müslim’in Sahih’inde, Cabir -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ağaç altında bey’at edenlerden hiçbir kimse cehennem ateşine girmeyecektir."[192]

Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki Allah peygamberini de içlerinden bir gurubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken dar zamanda ona tabi olan muhacir’lerle ensar’ı da tevbeye muvaffak etti. Sonra onların bu tevbelerini kabul buyurdu..." (et-Tevbe, 9/117 ile ondan sonraki diğer âyetler...)

Andolsun ki Abdullah b. Mes’ud -Radıyallahu anh- şu sözleriyle onları nitelendirirken doğru söylemiştir: Allah kulların kalplerine nazar etti. Muhammed’in kalbinin kulların kalplerinin en hayırlısı olduğunu gördü. O bakımdan onu kendisi için seçti ve risaletiyle onu gönderdi. Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-in kalbinden sonra diğer kulların kalplerine nazar etti. Ashab’ının kalplerinin, kulların kalplerinin en hayırlısı olduğunu gördü. O bakımdan onları peygamberinin yardımcıları yaptı, dini uğrunda savaştılar. Müslümanların güzel gördükleri şey bundan dolayı Allah nezdinde de güzeldir, onların kötü gördükleri şey bundan dolayı Allah nezdinde de kötüdür.

Bir başka rivayette şu şekildedir: Muhammed’in ashab’ının tamamı Ebubekr’i halife seçmek görüşünde birleştiler.

İbn Mes’ud’un: Sizden her kim bir sünnete uyacaksa, ölmüş olanların sünnetine tabi olsun... şeklindeki sözleri Tahâvî’nin: "Ve biz sünnet’e ve cemaate tabi oluruz" sözlerini açıklarken geçmiş idi.

Mü’minlerin en hayırlılarına ve Yüce Allah’ın peygamberlerden sonraki gerçek dostlarının efendilerine, önderlerine kalbinde bir kin taşıyan bir kimseden daha sapık kim olabilir? Hatta onlara kin duyanlardan yahudi ve hristiyanlar bir hasletleriyle bu bakımdan onlardan üstündürler. Çünkü yahudiler’e: Sizin ümmetinizin en hayırlıları kimlerdir? diye sorulduğunda onlar: Musa’nın ashab’ıdır, derler. Hristiyanlar’a: Sizin ümmetinizin en hayırlıları kimdir? diye sorulunca onlar da: İsa’nın ashab’ıdır derler. Rafızî’lere: Ümmetinizin en kötüleri kimdir? diye sorulunca, onlar da: Muhammed’in ashab’ıdır der, çıkarlar ve aralarından çok az kimseler dışında istisna da yapmazlar. Halbuki onların dil uzatıp, sövdüğü kimseler arasında istisna ettikleri kimselerden kat kat daha hayırlıları bile vardır.

Tahâvî’nin - Allah ona rahmet etsin- : "Onlardan herhangi birisinin sevgisinde aşırıya kaçmayız" yani onlardan kimseyi sevmekte -Şia’nın yaptığı gibi- haddi aşmayız. O takdirde biz haddi aşanlardan oluruz. Yüce Allah ise: "Ey kitab ehli! Dininizde aşırıya gitmeyin" (en-Nisa, 4/171) diye buyurmaktadır.

 

Ashab’dan Herhangi Bir Kimse Hakkında Haddi Aşmak Caiz Değildir

 

Tahâvî’nin - Allah ona rahmet etsin-: "Rafızî’lerin yaptıkları gibi onlardan herhangi birisinden beri olduğumuzu da söylemeyiz" sözlerine gelince, çünkü Rafızîlere göre Berâ olmaksızın velâ olmaz. Yani Ebu Bekr ve Ömer -Radıyallahu anh-dan teberri etmedikçe (onlardan uzak olmadıkça) ehl-i beyt tevelli (dost) edinilmez.

Ehl-i sünnet ise onların hepsini veli edinirler ve layık oldukları konumlarında görürler. Bu konuda adalet ve insaf ölçülerini kullanırlar, heva ve taassubla hareket etmezler. Çünkü bütün bunlar haddi aşmanın ta kendisi olan bağy’in bir bölümüdür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar kendilerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki bağy’den dolayı anlaşmazlığa düştüler." (el-Câsiye, 45/17)

İşte seleften birisinin şu sözünün manası da şudur: Şehadet te bid’attır, beraet te bid’attir. Hatta bu ashab ve tabiîn’den olan bir grub seleften dahi rivayet edilmektir. Ebu Said el-Hudrî, Hasan-ı Basrî, İbrahim en-Nehaî, ed-Dahhak ve başkaları bunlar arasındadır.

Burada sözü geçen şehadet’in anlamı şudur: Müslümanlardan muayyen bir kimse hakkında cehennemliklerden olduğuna yahut kâfir olduğuna -bu hususta Allah’ın onun vefatı halindeki durumuna dair bir bilgisi olmaksızın- şahitlik etmek demektir.

Tahâvî’nin- Allah ona rahmet etsin-: "Onları sevmek din’dir, iman’dır, ihsan’dır" sözlerine gelince, çünkü bu daha önce kaydettiğimiz nass’larda sözü geçen Allah’ın emirlerine uymak demektir.

Tirmizî, Abdullah b. Muğaffel’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "Ashab’ım hakkında Allah’tan korkun, Allah’tan. Benden sonra onları (atışlarınıza, saldırılarınıza) hedef edinmeyin. Çünkü onları seven beni sevdiği için onları sever, onlara buğzeden de bana olan buğzundan dolayı onlara buğzeder. Onlara kim eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş demektir. Allah’a eziyet edeni de fazla zaman geçmeden Allah yakalar."[193]

Ashab’ı sevmeye iman demek, Tahâvî - Allah ona rahmet etsin- adına izahı zor bir şeydir. Çünkü sevmek kalbin bir amelidir, tasdik ile de aynı şey değildir. Buna göre amel de iman adının kapsamı içerisine girmektedir. Halbuki daha önce onun: "İman dil ile ikrar ve kalb ile tasdiktir" dediğini görmüştük ve o ameli iman kapsamı içerisine sokmamaktadır. Ebu Hanife mezhebinin bilinen görüşü budur. Ancak böyle bir adlandırma mecazi kabul edilirse, izah edilmiş olur.

"Onlara buğzetmek küfür’dür, münafık’lıktır ve tuğyan’dır" sözlerine gelince, bid’at sahibi kimselerin tekfir’i ile ilgili açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Burada sözü edilen küfür de Yüce Allah’ın: "Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, onlar kâfirlerin ta kendileridir" (el-Maide, 5/44) buyruğunda sözü edilen küfrü andırmaktadır. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

 

"Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den sonra, halifeliği ilk -ve onun faziletinin, bütün ümmetin de önünde oluşunun bir belirtisi olarak- Ebu Bekr es-Sıddîk -Radıyallahu anh- için sabit kabul ederiz."

 

Ebu Bekr -Radıyallahu anh- ın Halifeliği Ne İle Sabit Olmuştur?

 

Ebu Bekr es-Sıddîk -Radıyallahu anh-ın halifeliği nass ile mi, yoksa ihtîyar (seçim) ile mi sabit olduğu hususunda ehl-i sünnet arasında görüş ayrılığı vardır.

Hasan-ı Basrî ve hadis ehlinden bir topluluk bunun gizli nass ve işaret ile sabit olduğu görüşündedir. Onlardan açık nass ile sabit olmuştur, diyenler de vardır. Hadis ehlinden, Mutezile ve Eşarîyeden, bir grubun kanaatine göre ise halifelik ihtîyar ile sabit olur.

Ebu Bekr -Radıyallahu anh- hakkında halifeliğin nass ile sabit olduğuna delil olabilecek bazı rivayetler bulunmaktadır.

Bunlardan birisi Buharî’nin senedini kaydederek Cubeyr b. Mutim -Radıyallahu anh-dan kaydettiği şu rivayettir: Bir kadın Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- e geldi, o kadına kendisine tekrar geri gelmesini emretti. Kadın -ölümü kastedercesine-: Şâyet gelip de seni bulamayacak olursam ne emredersin? diye sorunca: "Beni bulamazsan Ebu Bekir’e git" diye buyurdu.[194] Buharî bu hadisin bir başka şeklini de ve daha başka hadisler de kaydetmektedir. İşte bunlar Ebu Bekir’in imameti hususunda açık bir nass’tır.

Huzeyfe b. el-Yeman dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Benden sonraki iki kişiye Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz." Bunu da Sünen sahipleri rivayet etmiştir.[195]

Buharî ile Müslim’de Âişe -Allah ondan ve babasından razı olsun-'nin şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-, hastalığı başladığı günü yanıma geldi ve bana: "Bana babanı ve kardeşini çağır ki Ebu Bekir’e bir kitap (ahidnâme) yazayım." Sonra da şöyle buyurdu: "Zaten Allah da, müslümanlar da Ebu Bekir’den başkasını kabul etmez."

Bir rivayette: "Bu işe hiçbir kimse göz dikmesin." denilmektedir.

Bir diğer rivayette de şöyle buyurmuştur: "Bana Abdu’r-Rahman b. Ebu Bekr’i çağır ki Ebu Bekir’e -ona karşı muhalefet olmasın diye- bir yazı (ahidname) yazayım. Sonra da şöyle buyurdu: "Ebu Bekir hususunda mü’minlerin ihtilafa düşmelerinden Allah’a sığınırım."[196]

Namazda imamete geçirilmesi ile ilgili hadisler ise hem meşhurdur, hem de bilinmektedir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ebu Bekir’e emredin, insanlara namaz kıldırsın."[197]

Buharî ile Müslim’de ki rivâyete göre Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-da dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "Ben uyurken kendimi bir kuyu başında gördüm. Kuyunun üzerinde bir kova vardı. Allah’ın dilediği kadar o kuyudan su çektim. Sonra o kovayı benden Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebu Bekir) aldı. Kuyudan bir ya da iki kova çekti, çekişinde biraz zayıflık vardı. Allah ona mağfiret buyursun. Sonra bu kova daha da büyük bir kova halini aldı ve İbnu’l-Hattab (Ömer) onu aldı, insanlar arasında onun çekişi gibi çeken müthiş birisini görmedim. Öyle ki sonunda insanlar onun etrafında kalabalık bir şekilde toplandılar."[198]

Sahih hadiste de belirtildiğine göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- minberi üzerinde şöyle demiştir: "Eğer yeryüzündekilerden bir halil (candan dost) edinecek olsaydım, elbetteki Ebu Bekir’i halil edinirdim. Mescid’e açılan ne kadar kapı varsa -Ebu Bekir’in kapısı müstesna- hiçbirisi açık kalmasın, kapatılsın."[199]

Ebu Davud’un Sünen’inde ve başkalarında da el-Eş’âs, el-Hasen’den, o Ebu Bekre’den gelen rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bir gün: "Aranızdan kim rüya gördü" diye sorunca, bir adam: Ben gördüm dedi, sanki semadan bir terazi indirildi. Sen ile Ebu Bekir tartıldınız, sen Ebu Bekir’e ağır bastın. Sonra Ömer ile Ebubekir tartıldi, Ebu Bekir ağır bastı. Sonra Ömer ve Osman tartıldı, Ömer ağır bastı. Sonra da terazi kaldırıldı. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in yüzünde hoşlanmadığının belirtilerini gördüm: şöyle buyurdu: "(Bu) nubuvvet hilâfetidir, sonra Yüce Allah mülkü dilediğine verecektir."[200]

Böylelikle Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- bunların yönetimlerinin nebevî halifelik olduğunu, bundan sonra ise melik’lik olacağını beyan etmektedir.

Bu hadiste Ali -Radıyallahu anh-dan söz edilmeyişinin sebebi, insanların onun döneminde birlik olmayışından dolayıdır. Aksine onlar ihtilaf halinde idiler. Onun döneminde ne nebevî hilafet düzenli bir şekilde vardı, ne de mülk.

Yine Ebu Davud’da yer alan rivayete göre Cabir -Radıyallahu anh-, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğunu naklederdi: "Bu gece salih bir adam rüyasında Ebu Bekir’in Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e askıyla bağlandığını, Ömer’in de Ebu Bekr’e aynı şekilde bağlandığını, Osman’ın da Ömer’e öylece bağlandığını gördü." Cabir dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in yanından kalkınca şöyle dedik: "Salih adam, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-dır. Biri diğerine bağlanan kişiler de Allah’ın peygamberi ile göndermiş olduğu bu işteki yöneticilerdir."[201]

Yine Ebu Davud’da yer alan Semura b. Cündeb’den gelen rivayete göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü, sanki sema’dan kova gibi bir şey sarkıtıldığını rüyamda gördüm. Ebu Bekir geldi ve bu kovanın ağzında bulunan değneği tuttu, az birşey içti. Sonra Ömer de geldi, azğzındaki değneği tuttu ve doyasıya içti. Arkasından Osman geldi, o da değneğinden tuttu ve o da doyasıya içti. Sonra Ali gelip değneğinden tuttu ve suyu sıçratacak şekilde çalkalandı, onun üzerine de ondan biraz su döküldü."[202]

Said b. Cuhman’dan, o Süfeyne’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Nubuvvet hilafeti otuz senedir. Sonra Allah dilediği kimseye mülkünü -yahut mülkü- verir."[203]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- halife olarak kimseyi tayin etmemiştir diyenler de bu hususta rivayet edilen haberi delil gösterirler. Abdullah b. Ömer’den, o da Ömer’den -Radıyallahu anh- şöyle dediğini nakletmektedir: Eğer ben halife tayin edersem, benden daha hayırlı olan halife tayin etmiştir. -Ebu Bekir’i kastediyor.- Şâyet halife tayin etmezsem, yine benden daha hayırlı olan -Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-ı kastediyor- halife tayin etmemiştir.[204]

Âişe -Radıyallahu anh-dan gelen şu rivayeti de delil gösterirler: Ona Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- eğer halife tayin etmiş olsaydı, kimi tayin ederdi, diye sorulmuştur.[205]

Kuvvetli görünen görüşe göre, -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- o kimseyi halife tayin etmemiştir, diyenlerin maksadı yazılı bir ahidnâme bırakmamıştır, şeklindedir. Eğer yazılı bir ahidname bırakmış olsaydı, bunu Ebu Bekir -Radıyallahu anh- lehine yazacaktı. Çünkü o böyle bir ahidname yazmayı istemiş, sonra da bundan vazgeçmiş ve: "Allah da, müslümanlar da Ebu Bekir’den başkasına razı olmazlar" demiştir.[206]

İşte bu mücerred bir ahidname bırakmaktan daha beliğ’dir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- müslümanlara Ebu Bekir’i halife tayin etme yolunu göstermiş ve onlara bu yolu söz ve fiilleriyle bir çok yolla göstermiştir. Onun halife olacağını, bu işten hoşnud olan ve bundan övgü ile söz eden bir eda ile haber verdiği gibi, bu hususta bir ahidname yazmayı da kararlaştırmış idi. Sonra da müslümanların onun etrafında birleşeceğini bildiği için bununla yetinerek yazılı bir ahidname bırakmayı terketmiştir. Sonra hastalığı esnasındaki perşembe günü de buna karar vermiş, ancak bazılarının bu hususta acaba onun bu sözleri hastalığın bir etkisi ile midir yoksa uyulması gereken bir söz müdür? diye şüpheye düşmesi üzerine[207] yazı yazmayı terkederek Yüce Allah’ın da, mü’minlerin de Ebu Bekir’i halifelik makamına seçeceklerini bilmekle yetinmiştir.

Eğer tayin ümmet için şüpheye düşülen bir husus olacak olsaydı, elbetteki bunu bu hususta bir mazeret kalmaması için kat’î bir şekilde açıklayacaktı, fakat Ebu Bekir’in halife seçilmesi gereğini bir çok yolla onlara gösterip onlar da bunu anladıklarından maksat hasıl olmuştur. Bundan dolayı Ömer -Radıyallahu anh- muhacir ve ensar’ın hazır bulunduğu bir sırada irad ettiği hutbesinde şunları söylemiştir: Sen bizim en hayırlımızsın, efendimizsin. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in aramızda en çok sevdiği kişi sensin.

O bu sözleri söylediği halde kimse onun bu sözlerine karşı çıkmadığı gibi, Ashab-ı Kiram’dan bir kimse kalkıp hayır Ebu Bekir’den başka muhacir’lerden herhangi bir kimse hilafet’e ondan daha bir hak sahibidir, demediği gibi, ensar’dan bir kaç kişi dışında -ensar’dan bir emir, muhacir’lerden de bir emir olur umuduyla- halifeliği hususunda kimse onunla tartışmamıştır.

Daha sonra ensar bütünüyle -Sâd b. Ubade müstesna- Ebu Bekir’e bey’at ettiler. Çünkü Sad’ın kendisi yöneticiliğe talibti. Ashab’tan hiçbir kimse asla: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den; Ebu Bekir dışında Ali, Abbas veya bir başkası olsun -bid’at ehlinin söyledikleri gibi- diye açık ifadeler kullandığını söyleyen olmamıştır.

Özetle: Ebu Bekir’den başkasının yönetime talib olduğu nakledilenlerin hiçbirisi dini ve şer’î bir delil zikretmediği gibi Ebu Bekir’den başkasının ondan daha faziletli yahut bu işe daha layık ve hak sahibi olduğunu da belirtmemiştir. Bu husustaki ifadeler sadece kabilesini ve kavmini sevdiğinden ortaya çıkmıştır. Onlar Ebu Bekir -Radıyallahu anh-ın faziletini, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in onu sevdiğini biliyorlardı. Nitekim Buharî ile Müslim’de yer alan rivayete göre Amr b. el-Âs’ı, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Zatu’s-Selasil Gazvesi’ne giden ordunun başında kumandan olarak göndermişti. Amr der ki: Peygamberin yanına vardım, ona: İnsanlar arasında en çok kimi seviyorsun? diye sordum. O: "Âişe’yi" diye buyurdu. Ben: Erkeklerden? diye sordum. O: "Babasını" diye cevap verdi. Sonra kimi diye sordum: "Ömer’i" dedi ve daha başka şahıslar saydı.[208]

Yine Buharî ile Müslim’de yer alan rivayete göre Ebu’d-Derdâ şöyle demiştir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in yanında oturuyordum. Aniden Ebu Bekir elbisesinin bir yanını diz kapakları açığa çıkıncaya kadar tutmuş olarak geldi. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Sizin bu arkadaşınız, birisiyle tartışmış ve öfkelenmiştir." Sonra gelip, selam verdi ve şöyle dedi: Benimle Hattab’ın oğlu arasında bir anlaşmazlık oldu. Ben acele ederek ona ağır sözler söyledim, sonra pişman oldum. Beni affetmesini istedim, kabul etmedi. Ben de senin yanına geldim. Peygamber: "Allah sana mağfiret buyursun. Ey Ebu Bekir" dedi ve üç defa bu sözünü tekrarladı. Daha sonra Ömer de pişman oldu. Ebu Bekir’in evine gitti ve: O burada mı diye sordu, hayır dediler. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in huzuruna geldi, ona selam verdi. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in yüzü değişmeye başladı. Ebu Bekir korktu, dizleri üzerine çökerek: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’a yemin ederim, daha haksız idim, dedi ve bu sözlerini iki defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Allah beni size peygamber gönderdi. Sizler: Yalan söylüyorsun, dediniz. Ebu Bekir doğru söylüyorsun, dedi. Malıyla, canıyla bana karşı fedakarca davrandı. Şimdi siz arkadaşımı bana (ona zarar vermeksizin) bırakmaz mısınız?" Bu sözlerini de iki defa tekrarladı. Bundan sonra kimse Ebu Bekir’i rahatsız edecek bir iş yapmadı.[209]

Ebu Bekir’in faziletlerini sayıp dökmeye bu küçük hacimli eserimiz yeterli değildir.

Yine Buharî ile Müslim’de kaydedildiğine göre Âişe -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- vefat ettiği sırada, Ebu Bekir es-Sunh’da bulunuyordu. -Hadisi nakletti ve şunları söyledi-: Ensar, Sâd b. Ubade’nin etrafında Benu Saide Sakife’sinde toplandı ve bizden bir emir olsun, sizden de bir emir olsun dedi. Ebu Bekir, Ömer b. el-Hattab ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah onların yanına varıp gitti. Ömer konuşmak istedi, Ebu Bekir onu susturdu. Ömer şöyle derdi: Allah’a yemin ederim. Ben konuşmak isterken beni memnun edecek şekilde tasarladığım bir konuşmayı yapmak istemiştim ve Ebu Bekir’in bunları söylemeyeceğinden korkmuştum. Daha sonra Ebu Bekir konuştu ve insanların en beliğ konuşanı olarak sözlerini söyledi. Bu konuşmasında dedi ki: Emir’ler bizleriz, vezir’ler de sizlersiniz. Hubab b. el-Münzir dedi ki: Allah’a yemin olsun, böyle yapmayacağız. Bizden bir emir, sizden bir emir olsun. Ebu Bekir şu cevabı verdi: Hayır ama emir’ler bizleriz, vezir’ler sizlersiniz. Onlar (Kureyş’liler) Arap’ların her bakımdan en uygunlarıdır. Şeref ve mevkileri itibariyle en azizleridir. O bakımdan Ömer’e yahut Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’a bey’at ediniz. Bunun üzerine Ömer: Hayır, biz sana bey’at edeceğiz, sen bizim efendimizsin, bizim hayırlımızsın. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in aramızda en sevdiği kişi sensin. Sonra Ömer elini yakaladı, ona bey’at etti. Daha sonra da insanlar ona bey’at ettiler. Onlardan birisi: Sâd’ı öldürdünüz, dedi. Bu sefer Ömer: Onu öldüren Allah’tır, diye cevap verdi.[210]

Sunh ise el-Aliye diye bilinen yerdir ve bu, Medine bahçelerinden bu isimle bilinen bir bahçedir.

 

"Sonra Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu anh-ın halife’liğini (kabul ederiz.)"

 

Ömer el-Farûk’un Halifeliği

 

Yani Ebu Bekir’den sonra halifeliği Ömer -Radıyallahu anh- için sabit kabul ederiz. Bu da Ebu Bekir -Radıyallahu anh-in halifeliği ona havale etmesi ve ondan sonra da ümmetin bu hususta Ömer üzerinde ittifakı ile olmuştur. Faziletleri inkar olunamayacak kadar ünlü, zikredilemeyecek kadar çoktur.

Muhammed b. el-Hanefiye’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben babama: Babacığım, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den sonra insanların en hayırlıları kimdir? O şöyle dedi: Oğulcağızım, bilmiyor musun? Ben: Hayır, dedim. O: Ebu Bekir’dir, dedi. Ben: Sonra kimdir? diye sordum. O: Ömer’dir, dedi. Bu sefer sonra Osman’dır, diyeceğinden korktuğum için hemen: Sonra sen, değil mi? dedim. Şöyle dedi: Ben ancak müslümanlardan bir adamım.[211]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in: "Benden sonraki iki kişiye Ebu Bekir ve Ömer’e uyunuz." şeklindeki buyrukları da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Müslim’in Sahih’inde, İbn Abbas -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ömer divan’ına (teneşire) konuldu. İnsanlar -cenazesi kaldırılmadan- etrafını sardılar övgüyle söz edip ona dua etmeye koyuldular. Aralarında ben de vardım, arkamdan birisinin omuzumu yakaladığını farkettim. Ona döndüm: Ali olduğunu gördüm. Ömer’e rahmetler diledi ve şöyle dedi: Geriye yaptığı amelin bir benzerini yaparak, Allah’ın huzuruna çıkmayı senden daha çok istediğim bir kimse bırakmadın. Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın seni iki arkadaşın ile birlikte bulunduracağını sanıp durmuştum. Çünkü ben Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in: "Ben Ebu Bekir ve Ömer geldik. Ben Ebu Bekir ve Ömer girdik. Ben Ebu Bekir ve Ömer çıktık, dediğini çok duyuyordum. O bakımdan ben Allah’ın seni o ikisi ile beraber kılacağını ümit ederdim -yahut zannederdim.-"[212]

Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-ın Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in gördüğü rüyasına dair hadisi de daha önceden geçmişti. Bu hadise göre Peygamber, gördüğü rüyasında önce kendisi bir kuyudan su çekiyor, daha sonra Ebu Bekir su çekiyor. Daha sonra su çektikleri kova büyükçe bir kovaya dönüşüyor, sonra İbnu’l-Hattab (Ömer) bunu alıyor. (Peygamber de şöyle buyuruyor): "Ben insanlar arasında Ömer’in çektiği gibi muazzam bir şekilde su çeken kimse görmedim. Öyle ki insanlar onun etrafında çok kalabalık bir şekilde toplandı."

Buharî ile Müslim’de, Sâd b. Ebi Vakkas’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ömer b. el-Hattab, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in huzuruna girmek için izin istedi. Huzurunda Kureyş’ten ve onunla yüksek sesle konuşan Kureyş’ten bazı kadınlar vardı... Bu hadiste Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Yeter, ey Hattab’ın oğlu! Nefsim elinde olana yemin ederim ki, şeytan senin gitmekte olduğun bir yolda seninle karşılaşacak olursa, mutlaka senin gittiğin yoldan başka bir yolu izler."[213]

Yine Buharî ile Müslim’de, kaydedildiğine göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle dermiş: "Sizden önceki ümmetlerde ilhama mazhar insanlar vardı. Eğer benim ümmetimde onlardan birisi varsa şüphesiz ki Ömer b. el-Hattab onlardandır."[214]

 

"Sonra Osman -Radıyallahu anh- için (halifeliği sabit görürüz.)"

 

Osman -Radıyahllahu anh.-ın Halifeliği

 

Yani halifeliği Ömer’den sonra Osman -Radıyallahu anh- için sabit kabul ederiz.

Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Ömer -Radıyallahu anh-ın öldürülmesi ile şûra’nın durumunu ve Osman -Radıyallahu anh-a bey’at edilmesini, Sahih’inde kaydetmiş bulunmaktadır. Ben de onun rivayet ettiği şekilde senediyle bu rivayeti serdetmeyi uygun gördüm:

Amr b. Meymun’dan dedi ki: Ömer -Radıyallahu anh-ı Medine’de öldürülmesinden birkaç gün önce gördüm. Huzeyfe b. el-Yeman ile Osman b. Huneyf’in yanında durdu ve: Ne yaptınız? diye sordu. Sizler araziye (Irak sevad’ına) kaldıramayacağı kadar bir yük yükletmiş olmaktan korkuyor musunuz? Onlar, biz o araziye kaldırabileceği kadar bir yük yükledik. Çünkü yüklediğimiz fazla bir şey değildir. Onlara: Yine sizler o araziye kaldıramayacağı kadar bir yük yükletmiş olup olmadığınızı gözden geçirin, dedi. Onlar: Hayır (fazla yük yüklemedik) dediler. Bunun üzerine Ömer -Radıyallahu anh- şöyle dedi: Eğer Allah bana esenlik verecek olursa, Irak ahalisinin dul kadınlarını benden sonra hiçbir erkeğe muhtaç bırakmayacağım. (Amr) dedi ki: Üzerinden dört gün geçmeden öldürüldü.

(Amr devamla) dedi ki: Öldürüldüğü gün sabahı ben (safta) ayakta duruyordum ve benimle onun arasında sadece Abdullah b. Abbas vardı. İki saf arasından geçti mi: Saflarınızı düzeltiniz, derdi. Nihayet saflar arasında bir bozukluk görmedi mi bu sefer öne geçer ve tekbir alırdı. Bazen Yusuf yahut Nahl suresini ya da buna yakın uzunluktaki bir sureyi ilk rek’atte okurdu ki insanlar (cemaate) toplanmış olsun. Tekbir alır almaz; onun: O köpek beni öldürdü -yahut beni yedi- sözlerini hançerlediği vakit söylediğini duydum.

Kâfir iki uçlu bıçak ile kaçıp gitti. Kimin yanından, sağında ya da solunda olsun geçtiyse mutlaka ona hançerini saplıyordu. Böylece onüç kişiyi yaraladı, bunların yedisi öldü. Müslümanlardan birisi onun bu durumunu görünce, üzerine bir bornoz attı. O yakalandığını anlayınca intihar etti.

Ömer, Abdurrahman b. Avf’ın elinden tutarak onu mihraba geçirdi. Ömer’in arkasında bulunanlar benim gördüklerimi gördü, ancak mescidin uzak yerlerinde bulunanlar ise sadece Ömer’in sesini işitmediler ve başka bir şeyin farkına varmadılar. Onlar subhanallah, subhanallah deyip durdular. Abdu’r-Rahman cemaate kısa bir namaz kıldırdı. Namaz bitince ey İbn Abbas, bak bakalım beni kim öldürdü, dedi. Bir süre dolaştıktan sonra geri geldi ve el-Muğire’nin kölesi dedi. O sanatkar köle mi? diye sordu. İbn Abbas, evet dedi. Ömer: Allah kahretsin onu, halbuki ben onun için iyilikte bulunmasını (efendisi Muğire’ye) emretmiştim. Ölümümü müslüman olmak iddiasında bulunan bir adam eli ile gerçekleştirmeyene hamdolsun. Sen ve baban Medine’de bu kâfirlerin çoğalmasını arzu ederdiniz. Abbas da onlardan en çok kölelere sahip olan bir kimse idi. (İbn Abbas): Dilersen böyle bir şey yaparım yahut ta ben istersem (onları) öldürürüz dedi. Ömer, artık bunu yapamazsınız, onlar sizinle aynı dili konuşuyorlar, sizin kıble’nize dönüp namaz kılıyorlar, haccettiğiniz gibi haccediyorlar.

Sonra onu evine taşıdılar, biz de onunla birlikte gittik. İnsanlar sanki bundan önce hiçbir musibetle karşılaşmamış gibiydiler. Kimisi korkulacak bir şey yoktur diyordu, kimisi: Ben onun için korkuyorum, diyordu. Ona, nebiz (şıra) getirildi, içti. Karnından dışarı çıktı, sonra ona süt getirildi, o da karnından çıktı. Artık öleceğini anladılar.

Yanına girdik, insanlar gelip ondan övgüyle sözetmeye başladılar. Genç bir adam gelip: Allah’ın müjdesiyle müjdeler olsun sana ey mü’minlerin emiri! Çünkü sen Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ile arkadaşlık ettin. Erken dönemlerde İslam’a girdin ve bildiğin şeyleri yaptın. Sonra yönetimin başına getirildin, adil davrandın, sonra da işte şehid oluyorsun, dedi. Şu cevabı verdi: Bu işin başabaş çıkmasını çok arzu ederdim. Ne lehime olsun, ne de aleyhime. Geri döndüğünde adamın elbisesinin etekleri yere değiyordu. O delikanlıyı yanıma geri çağırınız, dedi. Ona şunları söyledi: Kardeşimin oğlu, elbiseni yukarı çek. Böylesi elbiseni daha temiz tutar ve Rabbine karşı daha takvalı olursun. Ey Ömer’in oğlu Abdullah, üzerimdeki borçları tesbit et, dedi.

Hesabını yaptılar, seksenaltıbin veya ona yakın miktarda olduğunu tesbit ettiler. (Ömer) dedi ki: Şâyet Ömer ailesinin malı bunu ödemeye yeterli gelirse, mallarından o borcu öde. Aksi takdirde Adiy b. Ka’b oğullarının bunu tamamlamasını iste. Onların da malları buna yetmezse, bu sefer Kureyş arasında bunu tamamlamalarını iste ve artık onlardan başka da kimseden birşey isteme ve benim yerime bu borcu sen öde. Mü’minlerin annesi Âişe’ye git ve ona de ki: Ömer’in sana selamı var, ama sakın mü’minlerin emiri demeyesin. Çünkü ben bugün mü’minlerin emiri değilim artık ve de ki: Ömer b. el-Hattab iki arkadaşının yanında defnedilmek için izin istiyor.

O da gitti, selam verib izin istedi, sonra yanına girdi. Oturmuş ağlamakta olduğunu gördü, babam Ömer b. el-Hattab sana selâm söyledi ve iki arkadaşı yanında defnedilmek için izin istedi dedi. Aişe dedi ki: Orayı ben kendim için düşünüyordum fakat bugün ben onu kendime tercih edeceğim.

İbn Ömer geri döndüğünde, işte Abdullah geliyor denildi. (Ömer) dedi ki: Beni doğrultunuz, bir adam onu kendisine dayadı. Ona: Ne haber? diye sordu. İstediğin oldu ey emir, izin verdi dedi. Buna karşılık dedi ki: Allah’a hamdolsun, bundan daha fazla hiçbir şeyi sevmiyordum. Artık benim işim bittikten sonra beni oraya taşıyınız, sonra yine selam ver ve de ki: Ömer b. el-Hattab izin istiyor, şâyet bana izin verirse beni içeri sokunuz. Eğer beni geri çevirecek olursa, siz de beni müslümanların kabristanına geri götürünüz.

Mü’minlerin annesi Hafsa ve onunla birlikte kalabalık halinde başka hanımlar da geldi. Onu görünce ayağa kalktık, ona kapandı ve yanında bir süre ağladı. Daha sonra yanına girmek üzere erkekler izin istedi. Ben de onlarla birlikte girdim, içerden onun ağlayışını duydum.

Huzurunda bulunanlar: Ey mü’minlerin emiri vasiyet et, halife tayin et dediler. O şu cevabı verdi: Ben bu işe şu kimselerden yahut ta şu şahıslardan daha hak sahibi kimseyi bulamıyorum. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- onlardan razı olduğu halde vefat etmişti, deyip Ali, Osman, Zubeyr, Talha, Sa’d ve Abdu’r-Rahman’ın isimlerini verdi ve şunları ekledi: Abdullah b. Ömer de aranızda hazır bulunacak fakat bu hususta onun herhangi bir yetkisi olmayacak. Bu da onu bir çeşit teselli idi. Şâyet emir’lik Sa’d’a isabet ederse, o bu işe ehil’dir. Aksi takdirde hanginiz emir olursanız, onun yardımını alınız. Şüphesiz ki ben onu ne acizliğinden, ne de hainliğinden dolayı azletmiş değildim.

(Ömer -Radıyallahu anh.- devamla) dedi ki: Benden sonraki halifeye ilk muhacirleri tavsiye ediyorum. Onların haklarını gözetsin, onların saygınlıklarını korusun. Ensar hakkında da ona hayır tavsiye ederim, onlar muhacirlerden önce (Medine denilen) yurtta yerleşmiş ve iman sahibi kimselerdir. İyilik yapanlarını güzellikle mükafatlandırsın, kötülük yapanlarını da bağışlasın. Sair İslam diyarlarında bulunan insanlara da hayırla davranmasını tavsiye ederim, çünkü onlar İslam’ın desteğidir. Malı toplayanlardır, düşmanın öfkesidir. Onlardan ancak arta kalanlarından ve gönül hoşluklarıyla alacağını alsın. Bedevîler hakkında da ona hayırla davranmasını tavsiye ederim, çünkü onlar Arapların esası, İslam’ın ana maddesidirler. Mallarının en iyi olanlarından değil, öbürlerinden alsın, fakirlerine versin. Ona Allah’ın ve Rasûlünün zimmeti ile (zimmî’lik) akdi yapmış olanlara ahidlerinin gereklerini eksiksiz olarak yerine getirmesini ve onları korumak için savaşmasını tavsiye ederim, takatlerinden fazlasının onlara yükletilmemesini de tavsiye ederim.

Ruh’unu teslim ettikten sonra onu aldık ve cenazesi ile yürüdük. Abdullah b. Ömer selam verdi ve dedi ki: Ömer b. el-Hattab izin istiyor. (Âişe) dedi ki: Onu içeri getiriniz, içeri alındı ve orada iki arkadaşı ile birlikte konuldu.

Defin işi bittikten sonra bu kişiler bir araya gelip toplandılar. Abdu’r-Rahman b. Avf dedi ki: Aranızdaki bu işi, aranızdan üç kişiye havale ediniz. ez-Zubeyr dedi ki: Ben hakkımı Ali’ye verdim, Talha da: Ben de hakkımı Osman’a verdim dedi. Sa’d da: Ben de hakkımı Abdu’r-Rahman’a verdim. Abdu’r-Rahman dedi ki: İkinizden hangisi bu işten ferağat ediyorsa (halife tayini) işini ona verelim. O da Allah’ın hakkı ve İslam için kendi nefsinde hangisinin daha faziletli olduğuna bir baksın (ve ona görevi versin.)

İki yaşlı (Ali ile Osman) sustular. Abdu’r-Rahman, peki bu işi (tesbit yetkisini) bana verir misiniz? Allah’a yemin ediyorum, ben sizin en faziletliniz kimse onu bulup çıkarmaktan geri kalmayacağım. Her ikisi de evet dedi, onlardan birisinin elini tuttu ve şunları söyledi: Sen Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ile akrabasın, İslam’da da bildiğin şekilde bir önceliğin vardır. Allah adına sana ant veriyorum, şâyet seni emir tayin edecek olursam, mutlaka adaletle hareket edeceğine ve eğer başkasını sana emir tayin edecek olursam, mutlaka dinleyip itaat edeceğine (söz veriyor musun?) Sonra diğeri ile başbaşa kaldı, ona da aynı şeyleri söyledi. Bu şekilde söz aldıktan sonra; elini kaldır, ey Osman dedi ve ona bey’at etti. Ali de ona bey’at etti, daha sonra evde bulunanlar içeri girip, onlar da ona bey’at ettiler.[215]

Humeyd b. Abdu’r-Rahman’dan dedi ki: el-Misver b. Mahreme’nin kendisine haber verdiğine göre: Ömer’in tayin ettiği kimseler bir araya gelip, istişare ettiler. Abdu’r-Rahman’da onlara: Ben bu hususta sizinle yarışa girecek değilim, fakat sizler arzu ederseniz aranızdan sizin için birisini seçerim. Bunun üzerine bu işi Abdu’r-Rahman’a havale ettiler. İşlerini Abdu’r-Rahman’a havale ettikten sonra insanlar Abdu’r-Rahman’a yöneldi. Öyle ki insanlardan kimsenin öbür kimselerin arkasından gittiğini, ayak bastıkları yerlere ayak bastıklarını görmez oldum. İnsanlar Abdu’r-Rahman’a yöneldiler ve o geceler boyunca onunla istişare ettiler. Nihayet sabahı ettiğimiz o gece geldi, biz de Osman’a bey’at ettik. el-Misver b. Mahreme dedi ki: Gece karanlığı iyice bastıktan sonra Abdu’r-Rahman yanıma geldi, kapıyı çaldı, nihayet uyandım. Bana: Uyuduğunu görüyorum, dedi. Allah’a yemin ederim, bu üç gece boyunca pek fazla uyumadım. Haydi kalk bana ez-Zubeyr ile Sa’d’i çağır. Onları Abdurrahman’ın yanına çağırdım. Onlarla istişare etti, sonra beni çağırdı. Bu sefer: Bana Ali’yi çağır dedi, onu çağırdım. Gece karanlığı aydınlanıncaya kadar onunla başbaşa konuştu. Sonra Ali onun yanından -umuda kapılmış olarak- kalkıp gitti. Abdurrahman, Ali’den bir hususta çekiniyordu. Sonra bana Osman’ı çağır dedi, onu çağırdım, onunla da başbaşa konuştu. Nihayet müezzin sabah ezanını okuyunca ayrıldılar. İnsanlar sabah namazını kılıp da o kimseler minberin yanında bir araya gelip toplandıklarında muhacir ve ensar’dan hazır olanlara ve ordu kumandanlarına haber gönderdi. Onlar o hac mevsiminde Ömer ile birlikte idiler. Bütün bunlar bir araya gelip toplandıklarında, Abdurrahman kelime-i şehadet getirdikten sonra şunları söyledi: İmdi ey Ali, ben insanların durumunu tetkik ettim. Onların Osman’a denk kimse görmediklerini gördüm. Sakın kendi aleyhine bir yola sebebiyet vermeyesin. Sonra Osman’a şöyle söyledi: Ben sana Allah’ın sünneti, Rasûlünün sünneti, ondan sonra gelen iki halife’nin sünneti üzerine bey’at ediyorum deyip, Abdu’r-Rahman ona bey’at etti. Daha sonra diğer insanlar, muhacirler, ensar, ordu kumandanları vs. müslümanlar ona bey’at ettiler.[216]

Osman -Radıyallahu anh-ın özel faziletleri arasında onun Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-ın iki kızını da nikahlamış olmasıdır. (Bunlar da Rukayye ve Ummu Külsum -Allah ikisinden de razı olsun- idiler.)

Müslim’in Sahih’inde, Âişe -Radıyallahu anh-ın şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- evinde baldırları yahut bacakları açık olduğu halde uzanmış yatıyordu. Ebu Bekir (huzuruna girmek üzere) izin istedi, ona izin verdi ve bu hali üzere de kaldı. Onunla bir süre konuştu. Sonra Ömer izin istedi, ona da bu hali ile izin verdi, bir süre konuştu. Sonra Osman izin istedi, bu sefer Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- oturdu ve elbisesine çeki düzen verdi. Osman girdi ve bir süre konuştu. Çıkıp, gittikten sonra Aişe -Radıyallahu anh- dedi ki: Ebu Bekir girdi, onu karşılamak için durumunu değiştirmedin ve aldırmadın. Sonra Ömer girdi, yine durumunu değiştirmedin ve aldırmadın. Daha sonra Osman girdi, oturdun, elbiselerine de çeki düzen verdin. Şu cevabı verdi: "Kendisinden meleklerin dahi haya ettiği bir adamdan ben nasıl haya etmem."[217]

Sahih(-i Buharî)deki rivayete göre Rıdvan Bey’ati gününde, Osman -Radıyallahu anh-ı Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- Mekke’ye göndermişti. Rıdvan Bey’ati de, Osman’ın Mekke’ye gidişinden sonra olmuştu. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- sağ elini gösterib: "Bu Osman’ın eli" dedi ve bunu öbür eline koydu ve: "Bu da Osman içindir" dedi.[218]

 

"Sonra Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh- için (halifeliği sabit görürüz.)"

 

Ali -Radıyallahu anh-ın Halifeliği ve Fazileti

 

Yani Osman -Radıyallahu anh-dan sonra halifeliği Ali -Radıyallahu anh- için sabit görürüz.

Osman -Radıyallahu anh-ın öldürülmesinden ve Ali -Radıyallahu anh-a bey’at edilmesinden sonra o itaat edilmesi vacib hak bir imam olmuştur. Kendi döneminde nebevi hilafet halifesi idi. Az önce geçen Süfeyne yoluyla gelen hadis de buna delalet etmektedir. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Nubuvvet hilafeti otuz senedir. Sonra Allah mülkünü dilediği kimseye verir."[219]

Ebu Bekir es-Sıddîk -Radıyallahu anh-ın halifeliği iki yıl üç ay idi. Ömer -Radıyallahu anh-ın halifeliği onbuçuk yıl sürdü. Osman -Radıyallahu anh-ın halifeliği oniki yıl devam etti, Ali -Radıyallahu anh-ın halifeliği de dört yıl dokuz ay sürdü. Oğlu el-Hasen’in halifeliği de altı ay sürdü.

Müslümanların ilk melik’i Muaviye -Radıyallahu anh-dır. O müslümanların melik’lerinin en hayırlısıdır. Şu kadar var ki o, el-Hasen b. Ali -Radıyallahu anh- ona halifeliği devredince hak bir imam oldu. Çünkü el-Hasen -Radıyallahu anh-a babasının vefatından sonra Irak’lılar bey’at etmişti. Bundan altı ay sonra o işi Muaviye’ye devretti ve böylece Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in: "Benim bu oğlum seyyid’dir. Allah onun vasıtasıyla müslümanlardan iki büyük kesiminin arasını bulacaktır."[220] hadisinin doğruluğu da böylelikle ortaya çıkmış oldu.

Halifelik Osman -Radıyallahu anh-dan sonra Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh-ın lehine, Ashab-ı Kiram’ın bey’atiyle sabit olmuştur. Ancak Muaviye ve Şam ahalisi bey’at etmediler.

Hak, Ali -Radıyallahu anh- tarafında idi. Osman -Radıyallahu anh-ın şehadetiyle sonuçlanan bir takım olaylar gelişmişti. Gerek Osman -Radıyallahu anh- aleyhinde, gerekse de Ali, Talha, ez-Zübeyr gibi ashab’ın ileri gelenlerinden olup Medine’de bulunan ashab aleyhinde çokça yalanlar uydurulmuştur. Durumu bilmeyen kimseler için de şüphe içinden çıkılamayacak kadar bir hal almıştı. Yurtları Şam ahalisinden uzaklarda bulunanlar arasından heva ve heveslerinin arkasından gidenlerin nefislerinde çeşitli arzular güç kazanmıştı.

Osman -Radıyallahu anh-ı sevenler ise ileri gelenler hakkında kötü zanlar besliyordu. Onlara dair bir takım haberler de ulaşmıştı. Bu haberlerin bir bölümü yalan, bir bölümü tahrif edilmişti, bir bölümü de nerden geldiği bilinmiyordu. Buna yeryüzünde üstünlük sağlamak isteyen bir topluluğun hevaları da katıldı.

Ali -Radıyallahu anh-ın askerleri arasında Osman -Radıyallahu anh-ı o haddi aşmış ve ayaklanmış kimselerden de vardı. Ancak bunların kim oldukları muayyen olarak bilinemiyordu. Kimisi kabilesi tarafından destekleniyor, kimisinin de aleyhine yaptığına dair delil ortaya konulamıyordu. Kimisinin kalbinde münafıklık var, fakat bunu büsbütün açığa çıkaramıyordu. Talhâ ve Ebu’z-Zübeyr mazlum şehidin intikamının alınmadığı görüşüne kapıldılar. Fesad ve düşmanlık yapanların kökünün kazınmadığını kabul ettiler. Aksi takdirde (Hz. Ali’ye itaat etmedikleri için) yüce Rabbin gazabı ve cezası onlar hakkında vacib olurdu. Bunun sonucunda ne Ali’nin, ne Talha’nın, ne de Zübeyr’in tercihi olmaksızın Cemel fitnesi cereyan etti. Bu fitneyi kışkırtanlar, önce müslüman olmuş olanların tercihi olmaksızın, fesatçılar oldu.

Sonra da görüş ayrılığı sebebiyle Sıffîn fitnesi ortaya çıktı. Şöyle ki; Şam halkı hakkında adaleti uygulayamıyor yahut ta adaleti uygulama imkanını bulamıyordu. Onlar ise bir şeye ilişmiyorlardı, ümmet söz birliği edinceye kadar böyle kalacaklardı. Diğer taraftan onlar, orduda bulunanların mazlum şehide haksızlık ettikleri gibi, kendilerine de haksızlık edeceklerinden korkuyorlardı.

Ali -Radıyallahu anh- ise itaat olunması gereken raşid ve mehdî (hidayet üzere) halife idi. Ümmetin onun etrafında birleşmesi gerekiyordu. O bakımdan Şam’lıların da hakkında vacib olan itaat ve cemaatin, ancak onlarla savaşmak suretiyle gerçekleşeceğine inandı. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in dönemiyle, ondan sonraki iki halife döneminde olduğu gibi; bunların da kalpleri te’lif edilecek kimseleriden oldukları kanaatinde değildi.

İşte onun sahib olduğu; onlara haddi uygulamayı, onları telife çalışmak söz konusu olmaksızın ayaklanmaları önlemeyi şeklindeki dinî kanaati kendisini onlarla savaşmaya itti.

İleri gelenlerin büyük çoğunluğu ise savaşmaktan uzak kaldılar: Çünkü onlar bu hususta fitne zamanlarında oturmayı emreden nassları duymuş ve bellemişlerdi. Fesadı maslahatından daha ileri derecede olan bu fitneyi görünce savaştan uzak durdular.

Bununla birlikte hepsi hakkında da güzel söz söylemek gerekir: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin." (el-Haşr, 59/10)

Onun dönemindeki fitnelere karışmaktan Yüce Allah ellerimizi korumuş bulunuyor. O’ndan dilediğimiz lütuf ve keremiyle, dillerimizi de korumasıdır.

Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh-ın faziletlerinden birisi de Buharî ile Müslim’deki şu rivayette dile getirilmektedir: Sa’d b. Ebi Vakkas -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Ali’ye şöyle buyurdu: "Senin bana karşı durumun Harun’un Musa’ya karşı durumu gibidir. Şu kadar var ki benden sonra peygamber yoktur."[221]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- Hayber günü şöyle buyurdu: "Yarın bu sancağı Allah’ı ve Rasûlünü seven, Allah ve Rasûlünün de kendisini sevdiği bir kişiye vereceğim." Hepimiz bunu temenni ettik. Şöyle buyurdu: "Bana Ali’yi çağırın." Gözlerinden rahatsız olduğu halde Ali’yi getirdiler. Gözlerine tükürdü ve sancağı ona verdi. Yüce Allah ona zafer nasip etti."[222]

Şu: "De ki: ‘Geliniz oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, biz kendimizi ve siz de kendinizi çağıralım...’" (Al-i İmran, 3/61) âyeti nazil olunca, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Ali, Fatıma, Hasan ile Hüseyin’i çağırdı ve: "Allah’ım, işte bunlar benim aile halkımdır" diye buyurdu.[223]

 

"İşte raşid halifeler ve hidayete iletilmiş olan imamlar bunlardır."

 

Dört Raşid Halife

 

Sünen’de sabit olup Tirmizî’nin sahih olduğunu belirttiği el-İrbâd b. Sâriye yoluyla gelen hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır. el-İrbâd dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- bize oldukça etkileyici bir öğüt verdi. Bundan dolayı gözler yaşardı, kalpler titredi. Birisi: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Bu veda eden birisinin öğüdüne benziyor. Bize neyi tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: "Size dinleyip, itaat etmeyi tavsiye ediyorum. Gerçek şu ki aranızdan benden sonra yaşayacak olanlar pek çok ayrılıklar göreceklerdir. Siz benim sünnetime ve benden sonra hidayete iletilmiş raşid halifelerin sünnetine uymaya bakınız. Ona sımsıkı sarılınız, onu azı dişlerinizle kavrayınız. Sonradan uydurulmuş işlerden (bid’atlerden) çokça sakınınız, çünkü herbir bid’at sapıklıktır."[224]

Raşid halifelerin -Allah hepsinden razı olsun- fazilet itibariyle sıralanışı, halifelikteki tertibleri gibidir. Ebu Bekir ve Ömer -Radıyallahu anh-ın ayrıca bir meziyeti de vardır. Şöyle ki: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bizlere raşid halifelerin sünnetine tabi olmayı emretmiştir. Ancak fiilleri itibariyle Ebu Bekir ve Ömer’den başkalarının fiillerine uymamızı emretmemiştir. O: "Benden sonraki iki kişiye iktida ediniz: Ebu Bekir’e ve Ömer’e."[225] Bu sözleriyle raşid halifelerin sünnetine tabi olmak ile onlara iktida etme arasında bir fark olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Ebu Bekir ve Ömer’in durumu, Osman ve Ali’nin durumundan daha üstündür. -Allah hepsinden razı olsun.-

Ebu Hanife’den Ali’yi, Osman’a takdim ettiğine dair rivayet gelmişse de mezhebinde zahir (kuvvetli) olan Osman’ı takdim ettiğidir. Ehl-i sünnet’in geneli de bu kanaattedir.

Abdurrahman b. Avf’ın, Ali -Radıyallahu anh-a söylediği şu söz daha önceden geçmiş bulunuyor: Ben insanların durumuna bir baktım, onların Osman’a kimseyi denk tuttuklarını görmedim.

Eyyub es-Sahtıyanî dedi ki: Osman’ı, Ali’ye takdim etmeyen bir kimse muhacir ile ensar’ı küçümsüyor demektir.

Buharî ile Müslim’de de İbn Ömer’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- hayatta iken biz şöyle diyorduk: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-ın ümmeti arasında ondan sonra en faziletli kimse Ebu Bekir’dir, sonra Ömer’dir, sonra da Osman’dır.[226]

"Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in isimlerini saydığı ve kendilerini cennet ile müjdelediği on kişinin de, Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in lehlerine yaptığı şehadete binâen, cennetlik olduklarına biz de şahitlik ederiz. Çünkü onun sözü hakkın kendisidir. Bunlar: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, ez-Zübeyr, Sa’d, Said, Abdu’r-Rahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’dır ki o bu ümmetin de eminidir. Allah hepsinden razı olsun."

 

Cennet’le Müjdelenmiş On Sahabi

 

Dört halifenin faziletlerine dair bazı açıklamalar daha önceden geçmişti. Onun geriye kalan altısının fazileti -Allah hepsinden razı olsun- ile ilgili bir rivayeti Müslim kaydetmektedir: Âişe -Radıyallahu anh-dan: Bir gece Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- uyuyamadı. "Keşke ashab’ından salih bir adam bu gece gelse de bana bekçilik yapsa" diye buyurdu. (Âişe) dedi ki: Bu esnada silah sesi duyduk, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Bu kim?" diye buyurdu. Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, seni korumaya geldim. Bir diğer lafızda: İçimden Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e bir tehlike gelir diye bir korku geçti, onu korumaya geldim, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ona dua etti ve sonra uyudu.[227]

Buharî ile Müslim’deki rivayete göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e Uhud günü Sa’d b. Ebi Vakkas’a hem annesi, hem de babasını zikrederek: "Ok at, anam babam sana feda olsun" demiştir.[228]

Müslim’in Sahih’inde de Kays b. Ebi Hâzim’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Talha’nın Uhud günü, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-i kendisi ile koruduğu elini felç olmuş haliyle gördüm.[229]

Yine Müslim’de Ebu Osman en-Nehdî’den şöyle dediği kaydedilmektedir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in fiilen savaştığı o günlerin birisinde Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ile birlikte Talha ile Sa’d’dan başka kimse kalmamıştı.[230]

Buharî ile Müslim’de -lafız Müslim’in- Cabir b. Abdullah’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Hendek günü ileri atılacak er istedi, ez-Zubeyr ileri atıldı. Sonra onlardan aynı isteğini tekrarladı, yine ez-Zubeyr atıldı. Sonra onlara aynı isteğini tekrarlayınca yine ez-Zubeyr atıldı. Bunun üzerine Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Herbir peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de ez-Zubeyr’dir."[231]

Buharî ile Müslim’de, ez-Zubeyr -Radıyallahu anh-dan gelen rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kim Kureyza oğullarına gidip bana onlara dair haber getirebilir?" Ben yola koyuldum, geri döndüğümde Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- bana anne ve babasını bir arada zikrederek: "Anam-babam sana feda olsun" dedi.[232]

Müslim’in Sahih’inde, Enes b. Malik’ten şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Muhakkak her bir ümmetin bir emini vardır. Elbette bizim eminimiz de ey ümmet: Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’dır."[233]

Buharî ile Müslim’de, Huzeyfe b. el-Yeman’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Necran’lılar, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-e gelerek şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü sen bize emin bir kişi gönder. Şöyle buyurdu: "Ben size gerçekten emin bir adam göndereceğim." Herkes ben olurum diye ümide kapıldı. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah’ı gönderdi.[234]

Said b. Zeyd -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Şahitlik ederim ki Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "On kişi cennettedir: Peygamber cennettedir, Ebu Bekir cennettedir, Ömer cennettedir, Osman cennettedir, Ali cennettedir, Talha cennettedir, ez-Zubeyr cennettedir, Sa’d b. Malik cennettedir, Abdu’r-Rahman b. Avf cennettedir." İstesem onuncusunun da adını veririm. O kimdir? diye sordular. Said b. Zeyd dedi ki: Onlardan herhangi birisinin Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- ile birlikte yüzünün tozlanması sonucunu verecek bir konumda bulunması, sizden herhangi birisinin -Nuh ömrü kadar yaşayacak olsa dahi- amelinden daha hayırlıdır.[235] Bu hadisi Ebu Davud, İbn Mace ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tirmizî sahih olduğunu belirtmiştir, yine Tirmizî bunu Abdurrahman b. Avf’tan da rivayet etmiştir.

Abdu’r-Rahman b. Avf -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ebu Bekir cennettedir, Ömer cennettedir, Ali cennettedir, Osman cennettedir, Talha cennettedir, ez-Zubeyr b. el-Avvam cennettedir, Abdurrahman b. Avf cennettedir, Said b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl cennettedir, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah cennettedir."[236]

Bu hadisi de İmam Ahmed Müsned’inde rivayet ettiği gibi, Ebu Bekir b. Ebi Hayseme de bunu rivayet etmiş ve rivayetinde Osman -Radıyallahu anh-ı, Ali -Radıyallahu anh-dan önce zikretmiştir.

Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha ve ez-Zubeyr ile birlikte Hira dağının üzerinde bulunuyorlardı. Kaya sarsılır oldu. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurdu: "Sakin ol, senin üzerinde bulunanların her biri ya bir peygamberdir, ya bir sıddîk’tır, ya bir şehid’dir." Bu hadisi Müslim, Tirmizî ve başkaları rivayet etmiştir.[237] Farklı yollardan da rivayet edilmiştir.

 

Bu On Kişiye Saygı Gösterme Gereği

 

Bu on kişinin ta’zim edilip onlara öncelik tanınması ehl-i sünnet tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü onların faziletleri ve üstün menkıbeleri pek ünlüdür.

On lafzını söylemekten hoşlanmayan yahut onu bulacak bir iş yapmaktan hoşlanmayan kimseden daha cahil kim olabilir? Onların bundan hoşlanmayış sebebleri ise ashab’ın en hayırlılarına buğzetmeleridir. Bunlar ise cennetlik olduklarına şahitlik edilen kimselerdir. Ancak bu kimseler Ali -Radıyallahu anh-ı istisna ederler. Hayret edilecek bir husus da on kişiden dokuzuna buğz ettikleri halde, dokuz lafzını da benimserler. Ağacın altında Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e bey’at eden, öncelikli olarak İslam’a girmiş bulunan muhacir ve ensardan geri kalanlarına da hep buğzederler. Bunlar da bindörtyüz kişi idiler.[238]

Yüce Allah da şu buyruğunda olduğu gibi, onlardan razı olduğunu belirtmiş bulunmaktadır: "Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur." (el-Feth, 48/18)

Müslim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda Câbir’den sabit olan rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ağaç altında bey’at eden hiçbir kimse cehennem ateşine girmeyecektir."[239]

Yine Müslim’in Sahih’inde, Cabir’den rivayete göre Hatıb b. Ebi Beltea’nın kölesi: Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Andolsun Hâtıb ateşe girecektir. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "Yalan söyledin, o ateşe girmeyecektir. Çünkü o hem Bedir’e katılmıştır, hem de Hudeybiye’de bulunmuştur."[240]

Rafızî’ler ise bunların büyük çoğunluğundan beri olduklarını söylerler. Hatta yaklaşık on küsur kadar az sayıdaki sahabi dışında, Allah Rasûlünün bütün ashabından beri olduklarını ilan ederler.

Bilindiği gibi eğer dünyada insanlar arasında küfrü en aşırı on kişinin varlığı kabul edilse yine bundan dolayı on adını terketmek icab etmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "O şehirde, yeryüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı." (en-Neml, 27/48) (Bu böyledir diye) asla dokuz lafzını terketmek icab etmez. Hatta Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in bazı yerlerinde, on adının ad olduğu varlıkları övmüştür bile: "İşte bunlar tam on gün eder." (el-Bakara, 2/196); "Musa ile otuz gece sözleştik ve buna ayrıca on gece daha kattık." (el-A’raf, 7/142); "Andolsun fecre ve on geceye" (el-Fecr, 89/1-2)

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- de Ramazan’ın son on gününde itikafa çekilirdi.[241]

Kadir gecesi hakkında da şöyle buyurmuştur: "Onu ramazan ayının son on gecesinde arayınız."[242]

Yine şöyle buyurmuştur: "Salih ameli Yüce Allah on günde sevdiği kadar hiçbir günde sevmez."[243] Burdaki on günden kasıt zü’l-hicce ayının ilk on günüdür.

 

İmamiye’nin Kabul Ettiği Oniki İmam

 

Rafızî’ler ise cennetle müjdelenmiş on kişi yerine, oniki imamı veli edinirler. Bunların ilki Ali b. Ebi Talib -Radıyallahu anh-dır. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in vasisi olduğunu iddia ederler. Ancak bu iddialarının bir delili yoktur. Sonra el-Hasen -Radıyallahu anh-, sonra el-Huseyn -Radıyallahu anh-dır. Daha sonra sırasıyla Ali b. el-Huseyn b. Zeyne’l-Âbidîn, Muhammed b. Ali el-Bakır, Cafer b. Muhammed es-Sadık, Musa b. Ca’fer el-Kazım, Ali b. Musa er-Radî, Muhammed b. Ali el-Cevad, Ali b. Muhammed el-Hadî, el-Hasen b. Ali el-Askerî, sonra da Muhammed b. el-Hasen gelir.

Bunlara sevgi beslemekte aşırıya giderler ve haddi aşarlar.

Oniki imam ancak onların görüşlerini red ve iptal edecek bir surette (nasslarda) zikredilmiştir. Bu da Buharî ve Müslim’in, Sahih’lerinde kaydettikleri şu rivayettir: Cabir b. Semura’dan dedi ki: Ben babam ile birlikte Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in huzuruna girdim, şöyle buyurduğunu işittim: "İnsanların işi, başlarına oniki kişi yönetici olarak geldiği sürece yolunda gitmeye devam edecektir." Sonra Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- anlayamadığım bir söz söyledi, babama: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- ne buyurdu? diye sordum, o: "Hepsi Kureyş’ten..." dedi.

Bir diğer lafız da: "İslam oniki halife gelinceye kadar aziz kalmaya devam edecektir."

Bir diğer lafızda da; "Oniki halife’ye kadar bu iş aziz kalmaya devam edecektir." şeklindedir.[244]

Gerçekten durum Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in buyurduğu gibi olmuştur. Bu oniki kişi, dört raşit halife, Muaviye, oğlu Yezid, Abdu’l-Melik b. Mervan ve onun dört çocuğu ile aralarında halifelik devri geçen Ömer b. Abdu’l-Aziz’dir. Daha sonra iş çözülmeye başladı.

Rafızî’lere göre ümmet bunların döneminde işleri hep bozuk ve hep iyi gitmemiştir. Başlarına zalimler ve haddi aşanlar yönetici olmuştur, hatta münafıklar ve kâfirler onları yönetmiştir. O dönemde hak ehli yahudilerden daha zelil imiş. Onların bu sözlerinin batıl olduğu açıkça ortadadır. Aksine bu oniki kişinin döneminin her günü İslam’ın izzeti artarak devam etmiştir.

 

"Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in ashab’ı, her türlü pislikten tertemiz zevceleri ve her türlü kirlilikten uzak mukaddes zürriyetleri hakkında güzel söz söyleyen kimse münafıklıktan beri olur."

 

Ehl-i Beyt

 

Ashab-ı Kiram’ın faziletlerine dair kitab ve sünnet’te varid olmuş bazı nasslar önceden kaydedilmiş bulunmaktadır.

Müslim’in Sahih’inde, Zeyd b. Erkam’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- bize Hum diye bilinen Mekke ile Medine arasındaki bir yerdeki bir su yakınında bir hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "İmdi ey insanlar! Ben ancak bir beşerim. Belki aradan fazla zaman geçmeden, Rabbimin elçisi bana gelir, ben de Rabbimin çağrısını kabul ederim. Ben, sizin aranızda iki ağır (emaneti) bırakıyorum. Bunların ilki Allah’ın Kitabıdır, onda hidayet ve nur vardır. Allah’ın Kitabının gereğini yerine getiriniz ve ona sımsıkı sarılınız." Böylece Allah’ın Kitabına sarılmaya teşvik edip durdu, sonra şöyle buyurdu: "Diğeri de benim ehl-i beytim’dir. Ehl-i beytim hususunda size Allah’ı hatırlatırım" dedi ve bunları üç defa tekrarladı.[245]

Buharî’de Ebu Bekr es-Sıddîk -Radıyallahu anh-ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Muhammed’in hatırını, ehl-i beyt’ini gözeterek gözetiniz."[246]

 

Rafızî’liği İlk İhdas Eden Münafık ve Zındık Birisidir

 

Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Münafıklıktan beri olur" demesinin sebebi Rafızî’liğin aslını ortaya koyanın münafık ve zındık bir kimse oluşundan dolayıdır. Bu kişinin maksadı İslam dinini ortadan kaldırmaktı. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i tenkid edip ona dil uzatmaktı.

Nitekim ilim adamları bunu böylece zikretmişlerdir. Çünkü Abdullah b. Sebe’ müslüman olduğunu ortaya koyunca, hile ve desiseleriyle, kötü maksatlarıyla İslam dinini ifsad etmek istemişti. Tıpkı Pavlos’un hristiyanlığa yaptığının benzerini yapmaya çalışmıştı.

Abdullah b. Sebe’ önce çok âbid birisi olduğu izlenimini verdi. Daha sonra iyiliği emredip münker’den alıkoyar göründü ve nihayet Osman -Radıyallahu anh- dönemindeki fitneyi ve onun öldürülmesi fitnesini körükledi. Daha sonra Kufe’ye geldiğinde Ali -Radıyallahu anh- hakkında aşırı kanaatler ortaya koydu. Böylelikle maksatlarına ulaşma imkanını bulmak istiyordu.

Bu husus Ali -Radıyallahu anh-a ulaşınca, öldürülmesini istedi. Ondan kurtulmak için Karkisiya’ya kaçtı. Ona dair bilgiler tarih kitaplarında bilinen şeylerdir. Ancak batıl peşinde olanların nefislerinde Harici’ler arasında bulunan Haruri’ler ile Şia’nın bid’atlerinin tohumları varlığını sürdürdü.

İşte bundan dolayı Rafızî’lik de bir çeşit zındıklıktır. Nitekim Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib’in, Batınî’lere dair naklettikleri ve onların İslam dinini nasıl ifsad ettiklerine dair açıklamaları da bu kabildendir. O şöyle der: Dai’ye (propagandiste) dediler ki: Sen müslüman diye çağırdığın birisini bulacak olursan, ilk yapacağın iş senin Şiî’liği din ve şiar edindiği kanaatini onda uyandırmaktır. Onu etkilemeyi deneyeceğin ilk kapı selef’in Ali’ye nasıl zulmettiklerini ve Huseyn’i öldürdüklerini ortaya koymak olmalıdır. Teym oğullarından, Adiyy oğullarından, Ümeyye oğullarından ve Abbas oğullarından teberri ettiğini (uzak olduğunu) anlatmalısın. Ali’nin gayb’ı bildiğini ve âlemin yaratılmasının ona havale edildiğini ortaya koymalısın ve buna benzer Şia’nın hayret verici ve cehaletlerini ortaya koyan şeylerini telkin edib durdular. Nihayet şunları söyledi: Sen kimi şiî’lerin bu davetine icabet ettiklerini ve buna kulak verdiklerini tesbit edecek olursan, bu sefer Ali’nin ve onun çocuklarının kusurlarını onlara anlatmaya koyulmalısın...

Şüphesiz Ashab’a sövmekten yola çıkıldıktan sonra, Ehl-i beyt’e, ondan sonra da Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e sövüp dil uzatmaya kadar gidilir.

 

"Önceki selef âlimleri ile onlardan sonra gelen tabiîn -haber ve eser ehli ile fıkıh ve nazar ehli- ancak güzellikle anılırlar. Onlardan kötülükle söz eden, hak yolun dışında bir yol üzerindedir."

 

Mü’minleri ve İlim Ehli’ni Veli Edinmenin Gereği

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamber’e karşı gelir, Mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (en-Nisa, 4/115)

O halde her müslümanın Allah ve Rasûlünü veli edindikten sonra Kur’ân-ı Kerîm’inde açıkça belirttiği gibi mü’minleri veli edinmesi gerekir. Özellikle peygamberlerin mirasçısı olan ve Yüce Allah’ın kendilerini yıldız konumuna çıkarttığı, kara ve denizin karanlıklarında kendileriyle yolun bulunduğu kimseleri. Müslümanlar onların hidayet ve dirayet sahibi olduklarını icma ile kabul etmişlerdir.

Çünkü Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-in peygamber olarak gönderilmesinden önce herbir ümmetin alimleri, o ümmetin en kötüleri olmuştur, müslümanlar bundan müstesnadır. Onların alimleri en hayırlılarıdır, onlar Allah Rasûlünün ümmeti arasındaki halife’leridir, sünnetinden ölenleri diriltenlerdir. Kitab onlar vasıtasıyla dimdik ayaktadır, onlar da Kitab’la ayakta kalırlar. Kitab onlar vasıtasıyla konuşur, onlar da Kitab’la konuşurlar. Hepsi de kat’î olarak Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e tabi olmanın farziyyetini ittifakla kabul ederler. Ancak onlardan herhangi birisinin bir görüşüne muhalif sahih bir hadis tesbit edilecek olursa, mutlaka o hadisi almamasında o alimin haklı bir mazereti vardır.

Bu mazeretlerin özü de üç türlüdür:

1- Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in o sözü söylediğine inanmaması.

2- O söz ile bu meseleyi kastettiğine inanmaması.

3- O sözün ihtiva ettiği hükmün mensuh olduğuna inanması.

Onlar bizden önce geldiklerinden ve Allah Rasûlü ile gönderilenleri bizlere tebliğ ettiklerinden, bizim için kapalı olan hususları açıkladıklarından dolayı bizden üstündürler ve bizim onlara karşı minnet duygularımız vardır. Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnud kılsın: "Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalblerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz ki Sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin." (el-Haşr, 59/10)

 

"Hiçbir veli zatı, hiçbir peygamber’den -hepsine selam olsun- üstün tutmayız. Hatta: Bir tek peygamber dahi bütün veli’lerden daha faziletlidir, deriz."

 

İnsanlar Arasında Peygamberlerden Üstün Yoktur

 

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin-, vahdet-i vücut’çuların ve cahil mutasavvıf’ların kanaatlerinin reddine işaret etmektedir. Yoksa istikamet ehli olan kimseler ilme tabi olmayı, şeriata tabi olmayı tavsiye ederler. Yüce Allah bütün insanlara peygamberlere tabi olmayı farz kılmıştır. O şöyle buyurmaktadır: "Biz gönderdiğimiz herbir peygamber’i Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Şâyet kendilerine zulmettiklerinde sana gelib de Allah’tan mağfiret dileselerdi... Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (en-Nisa, 4/64-65); "De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafur’dur, Rahim’dir." (Al-i İmran, 3/31)

Ebu Osman en-Neysaburî dedi ki: Sünnet’i nefsine söz ve fiilleriyle tatbik eden bir kimse hikmet ile konuşur. Nefsine hevâ’yı hakim kılan kimse ise bid’at konuşur.

Bir ilim adamı da şöyle demiştir: Kim sünnet’ten bir şey (bilerek) terkederse bu ancak nefsindeki bir kibirden dolayıdır.

Durum gerçekten de dediği gibidir. Zira bir kimse eğer Allah Rasûlünün getirmiş olduğu emre tabi olmuyor ise o, nefsinin iradesiyle amel ediyor demektir. Dolayısıyla Allah’tan gelen bir hidayet olmaksızın hevasına uyan bir kimse olur. Bu ise nefsin aldatmasıdır ve bu da kibirden kaynaklanır, bu hal; "Allah’ın peygamberlerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz." (el-En’âm, 6/124) diyenlerin sözlerinin bir dalını teşkil eder. Halbuki; "Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir." (el-En’âm, 6/124)

Bu kabilden olanlardan pek çok kimse ibadetteki olanca gayret ve riyazetiyle, nefsini arındırmakla, peygamberlerin ulaştığı mertebeye -onların yollarını izlemeksizin- ulaşabileceklerini zannederler.

Hatta onlar arasından artık peygamberlerden daha üstün olduğunu zannedenler de bulunur.

Yine aralarından: Peygamberler ve Nebîler Allah’a dair bilgiyi, Hatemu’l-Evliya (velilerin sonuncusu)nun nurundan alırlar, diyen ve kendisinin Hatemu’l-Evliya olduğu iddiasında bulunan da var.

Böyle bir ilim ise aslında Firavun’un söylediği sözün bizzat kendisidir. O da şudur: Şu görülen varlık alemi bizatihi vacib’tir (varlığı zorunludur.) Onun ondan ayrı bir yaratıcısı yoktur.

Hatta böyleleri: Bu bizzat Allah’tır, derler. Firavun inkârı büsbütün açığa, ortaya koymuştu. Fakat Firavun içten içe Allah’ı onlardan daha iyi bilip, tanıyan bir kimseydi. Çünkü o bir yaratıcının varlığını kabul ediyordu, bunlar ise yaratılmış olan bu varlık alemini, yaratıcının varlığı zannettiler, İbn Arabî ve benzerleri gibi. Zahir hükümleriyle şeriatın değiştirilmesine imkan olmadığını görünce, şöyle demeye koyuldu: Peygamberlik sona ermiştir, fakat velilik sona ermemiştir. O öyle bir velilik iddiasında bulundu ki, nubuvvetten de daha büyük, peygamber ve rasûllerin sahib oldukları makamlardan da daha üstündür. Hatta (onlara göre) peygamberler velilikten istifade ederler, nitekim şöyle demiştir:

"Nubuvvet makamı bir berzah’ta (ara bir yerde)dır.

Rasûl’den biraz üstte, fakat veli’den aşağıdadır."

Bu ise şeriatı altüst etmektir. Çünkü velilik, takva sahibi bütün mü’minler için sabittir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir. Onlar iman edip, takvalı davrananlardır." (Yunus, 10/62-63) Nubuvvet ise velilikten daha özel bir makamdır. Risalet te, nubuvvetten daha özeldir. Nitekim daha önceden buna dikkat çekilmişti.

Yine İbn Arabî "Fususu’l-Hikem" adlı eserinde şöyle demektedir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- nubuvveti kerpiç’ten yapılmış bir duvara benzetti. Bu duvarın bir kerpiç’lik yer dışında tamamlandığını gördü. İşte o kerpiç’in yeri onun idi. Hatemu’l-Evliya (velilerin sonuncusu)nın da bu rüya’dan mutlaka bir payı vardır. O da peygamber’in kendisine ait temsili gördüğü gibi görür ve Hatemu’l-Evliya kendisini o duvarda iki kerpiç’in yerinde görür. Nefsinin o iki kerpiçin tabiatını kazandığını görür. Böylelikle duvarı tamamlar. Onun iki kerpiç olarak görmesini gerektiren sebeb de şudur: Duvar, bir kerpiç gümüşten, bir kerpiç altındandır. Gümüşten olan kerpiç onun zahir ve ona tabi olan ahkam’ı temsil eder. Nitekim o suretin zahirinde ona tabi olur görüneni sır’da (gizli halde) Allah’tan alır. Çünkü o (Hatemu’l-Evliya) durumu gerçek mahiyetiyle gördüğünden bunu (temsili duvar’ı) da böyle görmesi kaçınılmazdır. Bu ise bâtın’da altın olan kerpiç’in yeridir. Çünkü o rasûl’e vahiy getiren meleğin aldığı madenin kaynağından alacağını alır. İşte bizim işaret ettiğimiz bu hususu anladı isen, sen faydalı bilgiyi elde etmiş oldun demektir.

 

İbn Arabî ve Benzerlerinin Küfrü

 

Kendisine altın kerpiç’i, Allah Rasûlüne de gümüş kerpiç’i örnek gösteren ve böylelikle kendisini rasûl’den daha üstün ve faziletli gösteren kimseden daha kâfir kim olabilir? Bu onların kuruntularıdır: "Şüphesiz onların göğüslerinde asla kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur." (el-Mu’min, 40/56)

Bu sözleri söyleyen bir kimsenin küfrü nasıl açıkça görülmez ki? Onun bu kabilden daha başka sözleri de vardır. Bu sözler arasında küfrün açıkça görülebildiği sözleri de vardır, küfrün gizli saklı bulunduğu sözleri de vardır. Bundan dolayı böyle birisinin sözlerinin sahteliğinin ortaya çıkması için iyi bir sarrafa ihtiyacı yoktur. Bu gibi sahtelikler herkes tarafından açıkça görülebilir. Bazı ifadeler ise ancak çok becerikli ve maharetli sarraflar tarafından anlaşılabilir. Ancak İbn Arabî ve benzerlerinin küfrü; "Allah’ın peygamberlerine verilen gibi, bize de verilmedikçe asla iman etmeyeceğiz." (el-En’âm, 6/124) diyenlerin küfürlerinden daha da ileri derecededir.

Fakat İbn Arabî ve benzerleri münafık, zındık, cehennemin en alt basamaklarında vahdet-i vücut’çudurlar. Münafıklara ise -müslüman olduklarını açığa vurduklarından- müslüman muamelesi yapılır. Nitekim Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- hayatta iken münafıklar da böylece müslüman olduklarını -küfrü içlerinde gizledikleri halde- açığa vuruyorlardı, o da onlara zahir olan durumları dolayısıyla müslüman muamelesinde bulunurdu. Şâyet onlardan herhangi bir kimse içinde sakladığı küfrü açığa vuracak olursa, ona da mürted hükmü uygulanır. Şu kadar var ki tevbesinin kabulü hususunda görüş ayrılığı vardır, doğru görüş tevbesinin kabul olunmayacağıdır. Ebu Hanife -Radıyallahu anh-dan, Mualla’nın rivayeti de budur. Allah’tan yardımını taleb ederiz.

 

"Onların (evliya’nın sahih yolla) gelen kerametlerine ve güvenilir kimselerden sahih olarak bize ulaşan rivayetlerine inanırız."

 

Mucize, sözlük’te olağan üstü herbir şeyi kapsar. İmam Ahmed b. Hanbel ve diğerleri -ki onlar buna "âyet’ler" adını da verirler.- Önceki ilim ehli’nin örfünde "keramet" de bu anlamda kullanılmıştır. Fakat sonraki ilim adamlarının bir çoğu lafız itibariyle aralarında fark gözetirler. O bakından mucize’yi peygamber için, kerameti veli için kabul ederler. Her ikisinin ortak yönü ise olağan üstü olmalarıdır.

 

Evliya’nın Kerameti

 

Kemal sıfatları üç hususa raci’dir: İlim, kudret ve muhtaç olmayış (gani’lik). Bu üç husus kemal şekliyle ancak Allah için söz konusudur. O herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. O, herşeye kadir olandır ve O, âlemlere muhtaç olmayandır. Bundan dolayı Yüce Allah şu buyruğuyla peygamberine bu üç hususa sahib olmak iddiasından uzak olduğunu bildirmesini emretmektedir: "De ki: ‘Ben size yanımda Allah’ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben gayb’ı da bilmem, şüphesiz ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.’" (el-En’âm, 6/50)

Nuh -Aleyhisselam- da böyle demiştir. O ulu’l-azm peygamberlerin ilkidir. Allah’ın yeryüzü insanlarına gönderdiği ilk rasûldür. İşte peygamberlerin ve ulu’l-azm’in sonuncusu da, aynı şekilde hususlardan uzak olduğunu belirtmiştir. Buna sebeb ise muhatablarının onlardan;

Kimi zaman: "Sana kıyamet hakkında onun ne zaman kopacağını sorarlar" (en-Naziat, 79/42) buyruğunda olduğu gibi gayb’a dair soru sormaları;

Kimi zaman: "Dediler ki: ‘Bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız." (el-İsra, 17/90 vd.) buyruğunda olduğu gibi etkin olmasını;

Kimi zaman da: "Bu nasıl peygamberdir ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır... dediler" (el-Furkan, 25/7) buyruğunda olduğu gibi beşer olarak bir takım şeylere muhtaç oluşunu ayıplamaya kalkışmalarıdır.

Rasûlullah onlara, onların istediklerini gerçekleştirme imkanına sahib olmadığını bildirmekle emrolundu. O bu üç hususa Allah’ın kendisine bağışladığı kadarıyla sahib olabileceğini bildirdi. O Allah’ın kendisine öğrettiği kadarını bilir. Allah’ın kendisini muktedir kıldığı şeylere güç yetirebilir ve kesintisiz adete muhalif olan yahut ta çoğu insanların adetlerine muhalif olan işlerden ancak Yüce Allah’ın muhtaç kılmadığı şeylerden müstağni kalabilir. İşte bütün mucizeler ve kerametler bu üç tür hususun dışına çıkmamaktadır.

Diğer taraftan olağanüstü bir olayın şâyet dinde arzulanan bir faydası gerçekleşirse, bu dinen ve şer’an emrolunan salih amellerdendir ve bu tür amel ya vacibtir, yahut müstehabtır. Eğer bununla mübah olan bir husus gerçekleşiyorsa, bu da Yüce Allah’ın şükür gerektiren dünyevî nimetlerinden birisidir. Eğer haram yahut kerahet manasına bir yasağı (nehyi) ihtiva ediyor ise o takdirde bu, azaba ya da buğzedilmeye sebebtir. Kendisine verilen bir takım âyetlerden sıyrılıp, uzaklaşan Bel’âm b. Baurâ buna örnektir. Bu ise ya bir içtihada yönelmek, yahut taklid, yahut akıl ve ilim eksikliği, yahut bir halin etkin olması, acizlik ya da zaruret dolayısıyla olur.

Buna göre olağanüstü haller üç türlüdür: Dinde öğülen hal, yerilen hal ve mübah olan hal. Şâyet mübah olan halde bir fayda varsa, bu bir nimet olur, aksi takdirde hiçbir faydası bulunmayan sair mübahlar gibi olur. Ebu Ali el-Cüzecanî der ki: Sen keramete değil, istikamete talib ol! Çünkü nefsin, keramet talebinde harekete geçer. Rabbin ise senden istikameti ister.

Şeyh es-Sühreverdî de "Avarifu’l-Meârif" adlı eserinde şunları söylemektedir: Bu, bu hususta çok büyük bir esastır. Çünkü kendilerini ibadete vermiş ve bu hususta çok gayret göstermiş pek çok kimse önceden gelmiş, selef-i salih’i ve onlara ihsan edilmiş kerametlerle harkulade olayları işitip durmuşlardır. Bundan dolayı nefisleri sürekli bunların bir kısmını arzulayıp durmuştur. Bunlardan bir parça kendilerine de rızık verilmesini isterler. Hatta böyle bir kimse, böyle bir olağanüstü olaya sahib ve mazhar olamadığı için amelinin sıhhati hususunda nefsini itham eder durur ve kalbi kırık haliyle kalıverir. Eğer bunun sırrını bilselerdi, mesele onlar için basitleşirdi. Yüce Allah bir takım sadık mücahidlere bundan bir kapı açabilir. Bundaki hikmet ise bu kimsenin gördüğü olağanüstü olaylar ile kudretin emaresini yakînen müşahede edip dünyadaki zahidlik ile hevâ’nın gereğini yerine getiren hususların dışına çıkmak hususundaki kararlılığını pekiştirmektir. O halde davasında sadık olan kimselerin izleyeceği yol, nefsin istikametine talib olmaktır, işte bütün keramet budur.

Şüphesiz ki kalplerin bedenlere göre daha büyük bir te’siri söz konusudur. Ancak kalpler salih ise etkileri de salih olur. Bozuk olursa, etkileri de bozuktur. Hallerin etkisi de kimi zaman Yüce Allah tarafından sevilir, kimi zaman da hoşlanılmayan bir şeydir.

Fukahâ batınen başkasını öldüren kimseye kısas’ın vacib olduğu hususunu söz konusu etmişlerdir. Bunlar ise batın ve kalpleriyle kevnî emre tanıklık ederler ve herhangi birilerinin sahip olduğu mücerred, olağanüstü durumu Allah’tan kendisine verilmiş bir keramet sayarlar. Halbuki onlar hakikatte kerametin istikametten ayrılmamak olduğunu, Yüce Allah’ın sevdiği ve razı olduğu hususlarda kendisine muvafakat etmekten daha büyük bir kerameti hiçbir kuluna lutfetmemiş olduğunu bilmezler. O’nun sevip razı olduğu hususlarda, O’na muvafakat etmek ise Allah’a ve Allah’ın Rasûlüne itaat etmek, O’nun dostlarını dost edinmek, düşmanlarına da düşmanlık etmektir. İşte bunlar Yüce Allah’ın haklarında: "Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir." (Yunus, 10/62) diye buyurduğu Allah’ın velileridirler.

Yüce Allah’ın rahatlık zamanlarında olağanüstü bir halle yahut başkasıyla ya da darlık zamanlarında mübtela kıldığı (sınadığı) hususlara gelince; Bunlar kulun Rabbi nezdinde keramet sahibi olduğundan yahut ta değersiz olduğundan dolayı değildir. Bilakis kimi topluluklar O’na itaat ettikleri takdirde bu olağanüstü halden dolayı bahtiyar olmuşlardır. O’na isyan ettiklerinden de kimileri bundan dolayı bedbaht olmuşlardır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ama insan Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunup nimetler verse: ‘Rabbim beni şereflendirdi, bana lutfetti’ der. Fakat ne zaman onu deneyip, rızkının daraltırsa, bu sefer: ‘Rabbim, beni alçalttı’ der. Hayır..." (el-Fecr, 89/15-17)

İşte bundan dolayı insanlar bu hususlarda üç kısımdırlar: Bir kısmının olağanüstü olay sebebiyle dereceleri yükselir, bir kısmı bundan dolayı Allah’ın azabına maruz kalır, bir kısmı için de bu -önceden de geçtiği gibi- mübah’lar seviyesinde kalır.

 

Allah’ın Kelimeleri Kevnî ve Dini Olmak Üzere İki Türlüdür

 

Keşf ve te’sirin çeşitliliği, Allah’ın kelimelerinin çeşitliliğine göredir. Allah’ın kelimeleri ise kevnî ve dinî olmak üzere iki türlüdür:

Allah’ın kevnî kelimeleri, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şu sözlerinde kendileri ile Allah’a sığındığı sözlerdir: "İyi olsun, kötü olsun hiçbir kimsenin kendilerini aşamadığı Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile (Allah’a sığınırım.)" Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "O bir şeyi diledi mi ona emri sadece "ol" demesidir. O da oluverir." (Yasin, 36/82); "Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından eksiksizdir. O’nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur." (el-En’âm, 6/115)

Kainatın ve oluşların tamamı, vesair olağan üstülükler bu kelimelerin kapsamına girmektedir.

İkinci tür kelimeler ise dinî kelimelerdir. Bunlar da Kur’ân-ı Kerîm’dir, Yüce Allah’ın kulu ile birlikte gönderdiği şeriatidir. Bu şeriat te O’nun emri, yasağı ve haberini ihtiva eder. Kulun bunlardan alacağı pay, bunu bilmek, gereğince amel etmek, Allah’ın emrettiklerini emretmektir. Nitekim kulların özel ve genel olarak payları da kevniyatı bilip onları etkilemektir. Yani kevniyatın gereğince etkili olmaktır.

Buna göre birinci tür kelimeler tedbirî ve kevnî’dir, ikinci tür ise şer’î ve dinî’dir. Birinci türün keşfi, açıklanması kevnî olayları bilmekle gerçekleşir. İkincilerinin keşfi ve açığa çıkartılması ise şer’î emirlere dair bilgi edinmektir.

Birinci tür kelimeler ile ilgili kudret sahibi olmak, kevniyatta etki ile ortaya çıkar. Bu da ya su üzerinde yürüyüp havada uçmak, ateşin üzerinde oturmak gibi bizzat kendi nefsinde cereyan eden olaylarla ortaya çıkar yahut ta sağlığa kavuşturmak, helak etmek, zengin ya da fakir kılmak suretiyle başkasını etkilemekle olur.

İkinci tür kelimelerin gücü ise şer’î hususlarda etkili olmakla kendisini gösterir. Bu da ya Allah ve Rasûlüne itaat edip Allah’ın Kitabına, Rasûlünün sünnetine batınen ve zahiren sıkı sıkıya yapışmak suretiyle bizzat kişinin kendisinde olur yahut ta Allah’a ve Rasûlüne itaati emrederek bu hususta şer’î bir surette ona itaat edilmek suretiyle başkasını etkilemek şeklinde ortaya çıkar.

Bu husus, bu şekilde ortaya çıktığına göre şunu bilmek gerekir ki; ilim ve kudret itibariyle olağanüstülüklere sahip olmamak müslümana dini bakımdan zarar vermez. Gayb olan hususlardan herhangi bir şey kendisine açılmayan, kevnî olaylardan herhangi bir şey kendisine müsahhar kılınmayan bir kimsenin bu hali, Allah’ın nezdindeki mertebesini eksiltmez.

Aksine böyle bir halin olmaması -şâyet dinine bağlı bir kimse ise- onun için daha faydalıdır. Aksi takdirde kişi dünyada da, ahirette de helak olur. Şüphesiz ki olağanüstü olaya mazhar olmak, dine bağlı olmakla birlikte de görülebilir, olmamakla birlikte yahut dinin fesadı ya da bağlılığın eksikliği ile birlikte de görülebilir.

O halde faydalı olan olağanüstü haller dine tabidir ve ona hizmet edicidir. Nitekim faydalı olan başkanlık bizzat dine tabi olandır, faydalı olan mal da aynı şekilde. Nitekim faydalı haliyle sultan (otorite) ve mal Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in, Ebu Bekir ve Ömer’in... elinde idi.

Bizzat bunları maksat olarak gözeten kimse ise dini bunlara tabi ve bunlar için bir araç kılmış olur. Bizzat asıl din için bunları vasıta kılmış olmaz. Bunu yapan bir kimse dini ileri sürerek, dünyalığı yiyen kimseye benzer.

Böyle bir kimsenin hali elbetteki azab korkusu yahut ta cennet ümidi ile dine bağlanan kimsenin hali gibi değildir, çünkü böylesi emrolunan bir husustur. Bu şekilde dine bağlanan bir kimse kurtuluş yolu üzerindedir, doğru bir şeriat üzere yol almaktadır.

Hayret edilecek bir husus ta şudur: Gayretinin artık ateşten korkmanın yahut cennete talib olmanın çok üstüne çıktığını iddia edenlerin bir çoğu, dini vasıtası ile bütün gayretini dünyadaki olağanüstü hallerin asgarisine dahi yöneltmeye kalkışır.

Diğer taraftan şunu bilelim ki: Bir kimse sahib olduğu dindarlık, ilim ve amel itibariyle olduğu takdirde, böyle bir kimsenin muhtaç olması halinde olağanüstü bir hali gerektirmesi de (ortaya koyması) kaçınılmazdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim Allah’tan korkarsa ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona ummadığı bir yerden rızık verir." (et-Talak, 65/2-3); "Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, O size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış (furkan) verir..." (el-Enfal, 8/29); "Kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok daha hayırlı ve daha bir sebat verici olurdu. O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükafat da verirdik ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik." (en-Nisa, 4/66-68); "Haberiniz olsun ki Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir. Onlar iman edip, takvalı davrananlardır. Onlar için dünya hayatında da, ahirette de müjde vardır." (Yunus, 10/62-64)

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- de şöyle buyurmuştur: "Mü’minin ferasetinden sakınınız, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar." Daha sonra Yüce Allah’ın: "Elbette bunda basiret sahibi olanlar için ibretler vardır." (el-Hicr, 15/75) ayetini okudu." Bu hadisi Tirmizî, Ebu Said el-Hudrî yoluyla rivayet etmiştir.[247]

Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-in bize rivayet ettiğine göre de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: " Kim Benim bir velime (dostuma) düşmanlık ederse, Bana teketek savaş ilan etmiş demektir. Kulum Bana kendisine farz kıldığım şeylere benzer hiçbir amelle yaklaşamaz. Kulum nafilelerle Bana yaklaşmayı devam ettirir ve nihayet Ben onu severim. Onu sevdim mi de kendisiyle işittiği kulağı, kendisiyle gördüğü gözü, kendisiyle yakaladığı eli, kendisiyle yürüdüğü ayağı olurum ve andolsun Ben’den isterse ona veririm. Bana sığınırsa, onu himayeme alırım. Ben yapacağım hiçbir işte -kişi için kaçınılmaz olan ve Ben’im kendisine kötülük yapmak istemediğim fakat ölümden de hoşlanmayan- mü’min kulumun canını almakta tereddüt ettiğim kadar tereddüt etmem."[248]

Böylelikle istikametin Rabbe ait olan bir pay, kerameti taleb etmenin ise nefse ait olan bir pay olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Başarı Allah’tandır.

Keramet’in inkarı ile ilgili Mutezile’nin söylediklerinin batıl olduğu açıkça ortadadır. Bu tıpkı hissedilen maddi şeyleri inkar etmeye benzer. Onlar: Keramet’in doğru olduğu kabul edilirse, o vakit bu mucizeye benzer (ona karışır.) Dolayısıyla insanlar peygamber ile veli’yi birbirine karıştırırlar, bu ise caiz değildir, derler.

Böyle bir iddia veli olan kimsenin olağanüstü hali göstermekle birlikte peygamberlik iddiasında bulunması halinde doğru kabul edilebilir. Ancak böyle bir şey görülmemektedir, zaten peygamberlik iddiasında bulunacak olursa veli olamaz. Aksine o yalancı bir peygamberlik taslayıcısı olur. Peygamber ile yalancı peygamber arasındaki farka dair açıklamalar ise daha önceden Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin-: "Ve şüphesiz Muhammed, O’nun seçilmiş kulu ve seçkin peygamberidir" sözlerini açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

 

"Deccal’in çıkması, Meryem oğlu İsa -Aleyhisselam-nın sema’dan inişi gibi Kıyamet alametlerine de iman ederiz. Güneşin batısından doğacağına, Dâbbetu’l-arz’ın bulunduğu yerden çıkacağına da inanırız."

 

Kıyamet Alametlerine İnanmak

 

Avf b. Malik el-Eşcaî’den dedi ki: Tebuk Gazvesi’nde, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in huzuruna -o deriden bir çadır içerisinde iken- vardım. Şöyle buyurdu: "Kıyametten önce gerçekleşecek altı şeyi sayıyorum: Ölümüm, sonra Beytu’l-makdis’in fethedilmesi, sonra aranızda koyunlar arasında salgın ölümleri andıran çokça ölümlerin olması, sonra malın oldukça artması öyle ki bir kişiye yüz dinar dahi verilecek olsa yine razı olmaz. Sonra Arap evlerinden girmedik hiçbir ev bırakmayacak olan bir fitne, sonra sizler ile Sarı oğulları arasındaki bir ateşkes antlaşması, onlar bu antlaşmayı bozacaklar, size herbirisi altında onikibin asker olmak üzere seksen sancak altında saldıracaklar."[249] Bu hadisi Buharî, Ebu Davud, İbn Mace ve Taberanî de rivayet etmiş bulunmaktadır.[250]

Huzeyfe b. Esid’den dedi ki: Biz Kıyamet hakkında konuşurken Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- yanımıza çıkageldi "Neden söz ediyorsunuz?" diye sordu. Kıyametten söz ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "On tane alamet görülmedikçe Kıyamet asla kopmayacaktır: Duman, Deccal, Dabbe, güneşin batı’sından doğması, Meryem oğlu İsa’nın inmesi, Ye’cuc ile Me’cuc(un çıkması), birisi doğu’da birisi batı’da ve birisi Arap yarımadasında olmak üzere üç kara parçasının yerin dibine geçmesi. Bunların sonuncusu ise Yemen’den çıkıp insanları mahşerlerine doğru önüne katıp sürükleyecek olan bir ateştir." Bunu da Müslim rivayet etmiştir.[251]

Lafız Buharî’nin olmak üzere, Buharî ile Müslim’de, İbn Ömer -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in huzurunda Deccal’in sözü geçti. Şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah size gizli kalmaz (onu tanırsınız.) Muhakkak Allah’ın bir gözü kör değildir -deyip eliyle gözüne işaret etti.- Şüphesiz Mesih Deccal’in ise sağ gözü kördür, onun gözü adeta kurumuş bir üzüm tanesini andırır."[252]

Enes b. Malik -Radıyallahu anh-dan dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Kavmini bir gözü kör deccal ile uyarıp korkutmamış hiçbir peygamber yoktur. Şunu bilin ki onun bir gözü kördür ve elbetteki Rabbiniz kör değildir. Deccal’in gözlerinin arasında "kâfir" yazılıdır."[253]

Buharî ve başkalarının rivayetine göre Ebu Hureyre -Radıyallahu anh- dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki fazla zaman geçmeyecek, aranızda Meryem oğlu (İsa) adil bir hakem olarak inecek. Haç’ı kıracak, domuzu öldürecek, cizye’yi kaldıracak. Mal o kadar çoğalacak ki hiç kimse onu kabul etmeyecek, öyle ki bir tek secde dahi dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlı olacak." Daha sonra Ebu Hureyre der ki: Dilerseniz Yüce Allah’ın: "Kitab ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyhlerinde bir şahid olacaktır." (en-Nisa, 4/159) buyruğunu okuyunuz.[254]

Deccal ile Meryem oğlu İsa -Aleyhisselam-ın sema’dan inip onu öldüreceğine dair hadisler ile Ye’cuc ile Me’cuc’ün Deccal’i (İsa'nın) öldürmesinden sonra onun döneminde çıkacağını ve Yüce Allah’ın onların hepsini, onlara beddua etmesinin bereketiyle tek bir gecede helak edeceğini belirten hadisler bu kısa kitaba sığmayacak kadar çoktur.

Dâbbe’nin çıkışı, güneşin batı’dan doğuşu ile ilgili olarak da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O söz aleyhlerine gerçekleşince, Biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara: ‘İnsanlar âyetlerimize inanmıyorlardı’ diye söyler." (en-Neml, 27/82)

"Onlar kendilerine meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki: ‘Bekleyin, biz de beklemekteyiz.’" (el-En’âm, 6/158)

Buharî bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak Ebu Hureyre’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- buyurdu ki: "Güneş batı’sından doğmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onu göreceklerinde yeryüzünde bulunanların hepsi iman edecektir. İşte daha önceden iman etmiş olması hali müstesnâ hiçbir nefse iman etmenin fayda vermeyeceği zaman o zamandır."[255]

Müslim’in rivayetine göre de Abdullah b. Amr şöyle demiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-den ezberlemiş olduğum bir hadis var ki onu henüz unutmadım. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-i şöyle buyururken dinledim: "İlk çıkacak olan alamet güneşin batısından doğmasıdır. (Sonra) kuşluk vaktinde Dâbbe’nin insanların üzerine çıkmasıdır. Bunların hangisi diğerinden önce olursa, ötekinin de hemen arkasından çıkması pek yakın demektir."[256]

Alışılmadık alametlerin ilkini kastetmektedir. Deccal ve İsa -Aleyhisselam-ın sema’dan inmesi her ne kadar bunlardan önce olacaksa da aynı şekilde Ye’cuc ile Me’cuc’ün çıkışı da böyle ise de; bütün bunlar bir çeşit alışılmışlık özelliğine sahiptir, çünkü bunlar beşer’dirler. Bunların benzerlerini görmek alışılmış bir şeydir. Fakat alışılmadık bir şekilde Dâbbe’nin çıkması, sonra bunun insanlarla konuşması sonra da onları mü’min ve kâfir diye damgalaması olağanüstü bir iştir. İşte bu da yeryüzündeki bu tür alametlerin ilkidir. Nitekim güneşin batısından alışılmış adetine muhalif olarak doğması da semada görülecek alâmetlerin ilki olacaktır.

İlim adamları kıyametin alametleri ile ilgili hadislere dair özel ve meşhur eserler tasnif etmişlerdir. Bu kısa şerh bunların hepsini burada kaydetmeye elverişli değildir.

 

"Hiçbir kâhin’i, hiçbir arrâf’ı; Kitab’a, sünnet’e ve ümmetin icmâ’ına muhalif herhangi bir iddiada bulunanı da tasdik etmeyiz."

 

Kahin ve Arraf’ın Tasdiki

 

Müslim ve İmam Ahmed, Safiye bint Ebi Ubeyd’den, o Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in hanımlarından birisinden, o Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den, dedi ki: "Her kim bir arrâf’a gider de ona birşeye dair soru soracak olursa, kırk gün süreyle onun namazı kabul olunmaz."[257]

İmam Ahmed de Müsned’inde, Ebu Hureyre’den kaydettiği rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Kim bir arraf ya da kahin’e gider de söylediklerini doğrularsa, o Muhammed’e indirilene kâfir olur."[258]

Müneccim de bazı ilim adamlarına göre arrâf ismi kapsamındadır. Bazıları o manaya gelir demektedir. Soranın durumu bu olduğuna göre ya kendisine sorulanın hali ne olacaktır!

Buharî ile Müslim’de ve İmam Ahmed’in Müsned’inde, Âişe -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bazı kimseler Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e kahinler hakkında soru sordu, şöyle buyurdu: "Onlar birşey değildir." Bu sefer: Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar bazen bir şeyi söylüyorlar ve gerçek oluyor. Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurdu: "İşte o cin’in bellediği hak sözdendir. O cin bunu (insanlardan olan) dostunun kulağına fısıldar. Onlar da buna yüz yalandan fazlasını katar, karıştırırlar."[259]

Sahih(-i Müslim)de Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Köpeğin bedeli pistir. Fahişe’nin ücreti pistir. Kahin’in ücreti pistir."[260]

Müneccime, putların önündeki oklarla kısmet arayan kimseye, çakıl taşları atana, kumda çizgi çizene (falcıya) verilen ücret de onun kapsamı içerisindedir. Bütün bunlara verilen ücret haramdır. Bunların haram olduklarına dair icma’ı birden çok ilim adamı nakletmiş bulunmaktadır. Beğavi, Kadı İyad ve başkaları gibi.

Buharî ile Müslim’de, Zeyd b. Halid’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- Hudeybiye’de bize bir hutbe irad etti. Geceleyin yağmur yağmıştı, şöyle buyurdu: Bu gece Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?" Bizler: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedik. Şöyle buyurdu: "Kullarımdan kimisi bana iman etmiş, kimisi de beni inkar etmiş olarak sabahı etti. Her kim Allah’ın lütfu ve rahmeti ile bize yağmur yağdırıldı, dediyse işte o bana iman etmiş demektir. Yıldızları da inkar etmiştir. Her kim de şu, şu yıldızın doğuşu dolayısıyla bize yağmur yağdırıldı demişse o da beni inkar etmiş, yıldızlara iman etmiş kişidir."[261]

Müslim’in Sahih’i ile İmam Ahmed’in Müsned’inde Ebu Malik el-Eşarî’den gelen rivayete göre Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin arasında cahiliye işinden dört şey kalacaktır ve onları terketmeyeceklerdir: Soylarla, soplarlar övünmek, neseplere dil uzatmak, yıldızların hareketleri ile yağmur yağdırılmasını istemek ve ölüler arkasından ağıt yakmak."[262]

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den, ashab’ından ve diğer imamlardan bu hususlara dair yasaklayıcı ifadeler ihtiva eden nass’lar buraya sığmayacak kadar pek çoktur.

Muhtevası bir şeyi muhkem kılmak ve (başkalarını) etkilemek demek olan müneccimlik sanatına gelince, bu sanat yeryüzündeki olaylara felekî hallerin (yıldız ve gezegenlerin yörüngelerindeki degişikliklerin) yahut ta felekî güç ile yeryüzündeki gaileleri birbirine katıp mütalaa ederek bir takım sonuçlar çıkartmayı öngören bir sanattır ve bu sanat Kitab ve sünnet ile haram kılınmıştır. Hatta bütün peygamberler vasıtasıyla haram kılınmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Büyücü ise nereye giderse iflah olmaz." (Tâ’hâ, 20/69); "Şu kitaptan kendilerine biraz pay verilenlere bakmaz mısın? Cibt’e ve tağut’a inanıyorlar..." (en-Nisa, 4/51)

Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu anh- ve başkaları cibt, büyücülük demektir demişlerdir. Sahih-i Buharî’de, Âişe -Radıyallahu anh-dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Ebu Bekir’in getirdiği gelirlerden yediği bir kölesi vardı. Birgün birşeyler getirdi, Ebu Bekir’de ondan yedi. Köle ona: Bunun neyin kazancından alındığını biliyor musun? O: Bu, neyin nesidir? diye sordu. O da şöyle dedi: Cahiliye döneminde birisine kahin’lik yapmıştım. Halbuki ben kahin’liği de bilen birisi değildim, ancak onu aldatmıştım. Benimle karşılaştı, bana bunları verdi. İşte senin o yediklerin bundandır. Ebu Bekir elini ağzına soktu ve karnında ne varsa hepsini dışarı çıkardı.[263]

Yönetici ve yetki sahiplerinin ve gücü yeten herkes, bu müneccimleri, kahinleri, arrâfları, kuma, taşa vurarak remil yoluyla fal açanları, falcıları engellemekle görevlidir. Onları dükkanlarda yahut yollarda oturmaktan ya da bu maksatla insanların evlerine girmekten engellemelidir. Bunların haram olduğunu bilip buna güç yetirmekle birlikte ortadan kaldırmaya çalışmayan kimselere de Yüce Allah’ın: "Onlar işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötü bir şeydi!" (el-Maide, 5/79) buyruğu tehdit olarak yeterlidir.

Bu lanet olasıca kimselerin günah sözler söyleyip haram’ı yedikleri hususunda müslümanlar icma etmişlerdir. Sünen’de, Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in Ebu Bekir es-Sıddîk’in rivayetiyle şöyle buyurduğu sabittir: "İnsanlar