Râbıta Bir İbâdet midir ?

 

Ne ilginçtir ki, Nakşibendîler bu konuda büyük bir tereddüt içindedirler.

Nakşi rûhânîlerinden hemen hiç biri, râbıtanın bir ibâdet biçimi oldu­ğuna ilişkin tek kelime bile söylememiştir. Oysa râbıta, tamamen rûhânî an­lamda ve bir ibâdet havası içinde icra edilmektedir.

Bir tek istisnâ olarak Mustafa Fevzi adında bir kişi, râbıtayı: «Elli dört farzdan biridir»[1] diye nitelemiş, (yani onu açıkça ibâdet saymış) ise de, herhalde diğer Nakşibendîler bundan pek haberdar olamamışlardır; Ya da bilinçli olarak böyle davranmak istemiş, bilmezlikten gelmişlerdir. Çünkü Mustafa Fevzi, 1924 yılında ölen sıradan bir Nakşibendî’dir. Olabilir ki bu tarîkatın kurucusundan yüzyıllar sonra icad edilen râbıtanın İslâm'a ait olup olmadığı bile tartışılırken bu şahsın çıkıp üstelik râbıtanın ibâdet oldu­ğunu ileri sürmesinden dolayı çağdaş Nakşibendî ekâbirleri bu kişiye fazla itibar etmemiş, ya da O'nun bu sözlerini, ortalığı daha da karıştırabilir diye gündeme getirmek istememişlerdir.

Râbıtaya bir ibâdet şekli denip denemeyeceği konusunda Nakşibendîle­rin belirsiz tutumunu aslında önemsemek gerekir. Çünkü onlar da  «İbâdet» kelimesinin ifade ettiği anlam konusunda İslâm'ın ne kadar sağ­lam ölçüler koyduğunu biliyorlar. Nitekim Yıldırım Sultan Bayezit zama­nında yazılan, ancak O'ndan 150 yıl sonra Üçüncü Murad döneminde ca­miye sokulan mevlidin de bir ibadet şekli olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye şimdiye kadar cesaret edememişlerdir!

 

 Evet ibâdet ne demektir :

 

İbâdet sözcüğü: Arapça’da «Abede-Ya'budu» fiilinin masdarıdır. Türevleri, Kur'ân-ı Kerîm'de serpili olarak çok sayıda geçmektedir ve Türk­çe'de tap­mak, tapınmak ya da kulluk etmek anlamına gelmektedir. Önemle be­lirt­mek gerekir ki, tapmak veya kulluk etmek, tamamen rûhânî bir olay­dır; Temelde hiç bir seküler ve dünyevî anlamı yoktur. (Dünyevî faydaları olsa bile...)

Dolayısıyla ibâdet: Sırf bir kul-Allah ilişkisidir veya daha genel bir ta­nımla, tapanın, tapılanı hoşnut etmek için düşünerek, tasarlayarak, ürpe­rerek, yalvararak ve boyun eğerek özel ve içsel niyetlerle belli hareket ve davranışlarda bulunmasıdır. İslâm’da, namaz kılmak, itikâf'a girmek, oruç tutmak, kurban kesmek ya da şirk dinlerinde heykele, türbeye, mezara, ölüye saygı duruşunda bulunmak gibi...

Öyle ise şimdi bu tanıma dayanarak râbıtanın bir ibâdet biçimi olup ol­madığına bakalım. Tabiatıyla bu konuda kesin bir kanâate varabilmek için öncelikle şu sorunun cevabını bulmak şarttır:

Râbıta: “Mürîdin, şeyhini zihninde canlandırması ve O'nun rûhâniye­tinden istimdâd etmesi“ demek olduğuna göre Nakşibendîler, hayallerinde şeyhlerinin şeklini canlandırmakla ve onun rûhâniyetinden yardım dile­mekle acaba gerçek anlamda neyi amaçlamaktadırlar?

1. Allah'a ibâdet etmeyi mi,

2. Sırf Şeyhe ibâdet etmeyi mi,

3. Allah'ın vekîlidir diye O'nun adına Şeyhe ibâdet etmeyi mi,

4. İbâdet niyeti dışında Allah'a ya da şeyhe sade bir saygı gösterisinde bu­lunmak mı, yoksa başka bir şey mi istiyorlar? Bunun anlaşılır bir şekilde açıklanması gereklidir.

Evet bu soruların çok açık cevabını bulmadıkça râbıtanın bir ibâdet bi­çimi olup olmadığını bir hükme bağlamak elbette ki mümkün değildir.

İşte Nakşibendîler de zaten bu karmaşanın, bu belirsizliğin farkında ol­dukları için, (yani râbıtanın, ibâdet mi, değil mi noktasında son derece ka­rarsız oldukları için) sıkıntılı ve tedirgindirler. Bu duyarlı noktaya dokun­mayı hiç göze alamamaktadırlar.

Aynı zamanda râbıtaya şer'î bir hüküm bulabilmek; yani ne olursa ol­sun, onu İslâm'ın bir yerine uyduruvermek için gayretler sarf eden ve âdetâ sancılar içerisinde kıvranan Nakşibendîler, «Acaba râbıtayı "ef'âl-i mükelle­fîn"'den hangisine yakıştırmalı?» diye mutlaka çok bocalamış olmalıdırlar ki 1994 yılında dört adet Nakşibendî, Urfalı bir müftü emeklisine başvur­muş, ama yine de umduklarını bulamamışlardır. Çünkü bu zat onlara ay­nen şu cevabı vermiştir:

«Zaten bu bir ibâdet değildir.»

Peki râbıta ibâdet değilse nedir? Yoksa bir zihin sporu mudur? Anlaşılan Müftü Efendi, fetvâ almaya gelen adamları tamamen eli boş gön­dermeyi de uygun bulmamışa benzemekte, dolayısıyla şu lafları sarf etmekten kendini alamamış gibi görünmektedir:

«Bununla beraber râbıta ictihadî bir meseledir. Bazı büyük zatların icti­hadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek büyük bir vebâl olduğu gibi, herhangi bir kimse de onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir.»

Görüldüğü üzere müftü, râbıtayı ne kadar evirip çevirmişse de ona “ibâdettir“ demeye bir türlü dili varmamıştır! Buna rağmen Nakşibendî müsteftîler, belki bir işe yarar diye bu sözleri yine de alıp notları arasına sı­kıştırmayı ihmal etmemişlerdir (!)

Anlaşılan Nakşibendîlerin bu konudaki sıkıntıları çok büyüktür. Çünkü bir grup Nakşibendî, büyük ihtimalle bu yüzden kendilerine yöneltilmiş kü­für ve şirk suçlamalarına karşı cevap olmak üzere bakınız ne diyorlar:

«Zikreden kişiye, Allah'ın zatı hakkında bir düşünce geldiğinde bu dü­şünceyi ALLAH'IN VEKİLİ ve halîfesi olan kişilere çevirmekle kendini teh­likeden kurtarmış olur ki bu da râbıtanın faydalarındandır.»[2]

Özürleri kabahatlerinden büyük! Şirkle suçlanma belasını başlarından böyle defetmeye çalışırlarken şeyhi (haşa !) “Allah'ın vekîli“ diye niteleme cür'etini gösterince daha neler duyacakla­rını herhalde tahmin ettikleri için bakınız aynı kişiler bu kez de neler söy­lüyor:

«Amma Allah'ı bırakıpta onlara tapınmak niyetiyle yapılan bir tefekkür ve tahayyül (düşünme ve hayale getirme) öyle bir iştir ki bunu ehli kitabın kâfirleri bile yapmaz.»[3]

Nakşibendîler de çok iyi biliyorlar ki insan Allah'ın zatını düşünmek is­tediği zaman mutlaka zihninde boyutsal bazı şekiller canlanır. Sözde bun­dan kaçındıklarını kanıtlamak için şeyhin şeklini hayâlde canlandırmayı mürîde önermektedirler. Ancak yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere şeyhi «ALLAH'IN VEKİLİ» olarak nitelemelerine acaba ne demek gerekir?!

Görüldüğü üzere, râbıtaya bir türlü ibâdet diyememenin sıkıntısı içinde işte böyle bocalıyor ve ne diyeceklerini şaşırmış bulunuyorlar. Çünkü eğer râbıtaya ibâdet diyecek olurlarsa bunun şeyhe, doğru­dan doğruya tapmak anlamına geldiğini artık gizleyememiş olacaklardır.

Râbıtayı bir ibâdet biçimi saymak ya da saymamak Nakşibendîlerin soru­nudur. Fakat madem ki onu Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci Âyet-i kerîmelerine dayandırmakta ısrar ediyorlar, şu halde onun, farz mı, vacip mi, sünnet mi, müstehab mı, yoksa mubah mı olduğunu Müslümanlar karşısında kanıtlamak zorundadırlar ; Ancak unutmamalıdırlar ki Türkiye'nin dışında da milyonlarca Müslüman ya­şamaktadır. Öncelikle de bunun için gidip dünya beşerî coğrafyasını okuya­rak bu gerçeği öğrenmelidirler. Aksi halde ümmetin cumhuru karşısında Kadyanîler'in ve Bahâîler'in durumuna düşebilirler!!!

 



 

[1]. Bk. BÖLÜM - I/5 (Tarîkat Rûhânîlerine Göre Râbıtanın Kaçınılmaz Lüzûmu.)

[2]. Ruhu'l-Furkan S. 74

[3].  Age.  S. 77