Râbıtaya Kaynaklık Eden Câhilî İnanışların Psikolojik Boyutu

 

Fâniyi ebedîleştirmeye, ya da tanrılaştırmaya çalışma eğilimi, çok eski bir şirk şekli olan animist geleneğin bir devamı ise de -büyük ihti­malle- basit bir taklitten çok insanın ruh derinliklerindeki gizli endişelerden doğ­makta­dır. Zaman zaman psikozlar ve nevrozlar gibi birtakım dengesizlik­lere ve depresyonlara kadar varabilen bu endişeler, başta ürkütücü hayat ve tabiat olaylarına karşı daha somut bir sığınak bulma arayışından; ölümle beraber tamamen yok olup gitme saplantısıyla birilerine tutunmak, bir kur­tarıcının eteğine yapışmak gibi gizli ruhsal hallerden ya da çilelerle şart­landırılmış dervişlerde olduğu gibi madde ötesi alemlerde hayâl edilen “Allah'la bir­leşme“ özleminden kaynaklanmaktadır.

Örneğin derviş cemaatlerinde; kahramanlık ve üstünlük propaganda­ları aşırı şekilde yapılmış olan bazı diktatörlerin veya popüler artist ve futbolcu­ların fanatik hayranlarında bu dengesizlikler görülür. Temelde söz konusu endişelerden kaynaklanan bu kitlesel psikolojik rahatsızlıklar, zaman za­man âyinler, saygı duruşları ve toplu slogan atmalar şeklinde kendini gös­terdiği gibi bazen de tehlikeli ideolojik ve siyasi gösterilere bile dönüşebilir. Bunlar, zulme uğramış insanların haklı itiraz ve feryatlarından, Müslümanların toplu şekilde getirdiği tekbirlerden çok farklıdır. Nitekim bu mec­zupça ve nevrotik mahiyetteki gösteriler, tekkelerde, laikçilere ait puthane­lerde, stadyum ve benzeri yerlerde açıkça gözlenebilir.

Onun için animist inanışlarla şartlandırılmış insan topluluklarının, dü­şünceden eyleme dönüştürdükleri tüm davranış, tutum ve tavırlar dikkatle ve ilmin tezgahında incelenecek olursa özetle diyebiliriz ki bu insanların bi­linçlerinin altında üç boyutlu bir ilah yatmaktadır!

İnsonğlu ruh ve vicdanında kaynayan bu duygulardan ve birtakım iç he­saplaşmalardan çok kere hareket ettiği içindir ki tarih boyunca çeşitli düşün­celer ve felsefeler oluşturmuş, çeşitli manevi kurtuluş ve ebedî mutluluk yolları tasarlamış ve bu amaçlarla çeşitli reçeteler hazırlamıştır. Bunun bir sonucu olarak da ilâhî kitaplardaki metafizik kavramları, bilincinin altında şekillenen fizik birer kalıp içinde görmek özlemiyle tapınaklar ve putlar yapmış, onları kendi hayâl ve hevesleriyle yorumlamaya kalkışmış, böylece onları çarpıtmak durumunda kalmıştır.

İşte genellikle psikolojik yönü ağır basan bu türlü davranış, çaba ve ey­lemlerin ön plana çıkmasında büyük rol oynayan araçlardan biri de râbıta­dır.

Bu gerçekleri hesapta tutarak hatırlamalıdır ki yaratıcısına inanan he­men her insan, O'nu bizzat gözleriyle görmeyi, “cemâline ermeyi“ içgüdü­sel olarak daima arzu etmiştir. Ancak dünya hayatındaki şartlarda ve biyolo­jik varlığıyla; psiko-entelektüel kapasitesiyle bu yetenekte yaratılmadığı veya daha yakışan bir ifadeyle Allah Teâlâ, insandaki sınırlı duygu ve göz­lemle kuşatılmaktan münezzeh olduğu sebepledir ki insanın bu isteği kendi kar­şısına büyük bir sorun olarak çıkmıştır.

İnsanoğlunun, ahiret düşüncesi çerçevesinde karşısına çıkan ikinci bir sorun da şudur:

Madem ki Allah Teâlâ sonsuz ve ölümsüzdür, şu halde akıl ve zeka gibi müstesna niteliklerle yaratmış ve diğer tüm varlıklardan büyük bir ayrıca­lıkla muhatap kabul etmiş bulunduğu insanın kendisi de Rabbi gibi sonsuz olmalı ve ölüme karşı şerbetli bulunmalıdır! İnsan esasen ruhunun derin­liklerinde bunu istemektedir.

İşte temelde bu iki felsefî problem, insanı çok çeşitli çözüm arayışları içine itmiştir. Bir anlamda hidâyetin de dalâletin de üzerinde odaklaştığı bu iki sorundan hareketle tasavvufçular birçok âyet-i kerîmenin sınırlarını zorlamaya çalışmış ve çalışmaktadırlar. İşte râbıta bu zorlamanın belli bir şeklidir.

Yani insanın, Allah Teâlâ'yı görememekten sebep, duyduğu sıkıntıyı ve özlemi gidermek amacıyla hiç değilse O'nu temsil ettiğine inandığı müs­tesna bir aracıya başvurarak bir çeşit rahatlamasıdır. Râbıta, en iyimser yö­nüyle bunu amaçlamaktadır.