28. Gulâm Ali Abdullah-ı Dehlewî: (H. 1158/M. 1745-H. 1240/M. 1824)

Hindistan'ın Pencap Kenti'nde doğdu. Cihanabâd (Yeni Delhi)'da öldü. «Silsile-i Sâdât»'ın 28'incisi olduğuna inanılır.

Şemsuddîn Habîbullah Mirza Mazhar Cân-ı Cânân  adında bir Nakşibendî şey­hinden etkilendi. Şu sözlerin -meâlen- O'na ait olduğu kaydedilmektedir:

 “Aşk secdesi için bir eşik buldum,

Ve bir yeri göklere şerik buldum.»[1]

Yetiştirdiği şeyhlerin hepsi «Mevlânâ» Unvanlıdır. Ancak bunların ara­sında (yine “mevlânⓠUnvanlı olan) Halid Bağdâdî onların en ünlüsü­dür.

Nawwâb Muhammed Emîr Khân, Hakim Qudretullâh Khân, Nawwâb Şimşîr Bahadır Khân, Hakim Nâmdâr Khân ve Hakim Ruknuddîn Khân gibi Hindistan'ın nüfuzlu kişileri ile Dehlewî içli dışlı idi. Hay­ran­ları tarafından kaleme alınan hayatı çelişkilerle doludur. Hristiyanlar gibi gi­yinen Bahadır Hân'a kızacak kadar İslâm fıkhına bağlı gibi görünen Dehlewî'nin biyogra­fi­sinde zor sayılabilecek kadar hurâfeler mevcuttur.

Öyle anlaşılıyor ki, «Fakr-u kanâati şeref biliriz.» diyen Dehlewî, çok kere bal ile zehiri birbirinden fark edememiştir.

Çünkü bilindiği üzere ka­nâat İslâm'ın şiârındandır. Ve çünkü kanâat: Müslüman kişinin, bütün imkanla­rını seferber ederek, ancak meşru yollar­dan elde edebildiği “helâl rızık“la yetin­mesidir; Yani helâldan başka ve doğru olmayan yollarla dünyalık kazanma hırsına kapılmamaktır. İşte ka­nâat buna denir. Ama Hz. Peygamber (s), yok­sulluktan Allah'a sığınmış­tır. Tarîkatlardaki sap­malardan biri de budur. Sözde Hz. Peygamber (s)'in, «El-Fakr'u Fahrî», yani “yoksulluk benim gurur kay­nağımdır.“ dediği ileri sürülmektedir! Halbuki Onun, gerek Allah'dan getir­diği vahiy ile, gerekse bizzat sözleri ve yaşantısı ile Müslümanların daima güçlü ve müreffeh ol­maları konusunda verdiği ruh, kendisine mal edilmek istenen bu sözleri kesin şekilde yalan­lamaktadır. Dolayısıyla bir Müslüman, kanâatkâr olmayı, peşin olarak yoksulluğu kabul etmekle birleştiremez; bu çe­lişkiye düşemez.

Şimdi çok daha iyi anlaşılmaktadır ki yoksullukla iftihar edecek kadar bo­calamış ve İslâm'ın isabetli yollarını keşfedememiş olan Nakşibendî rû­hâ­nî­leri, büyük ihtimalle râbıtayı da, kaynağını bilmeden onu, tarîkata sız­dı­ran birilerinin telkinine kapılarak kabullenmişlerdir.

Yine menkabelerinde Abdullah-ı Dehlewî'nin, «devamlı tesbih ve tah­mid okuyup» sevabını Hz. Peygamber (s)'in ruhuna bağışladığı kayde­dil­mekte­dir. Allah'ı tesbih ve tahmid etmek, (yani O'nun, bütün noksanlık­lardan mü­nezzeh ve her türlü övgüye yaraşır olduğunu söylemek) Hiç kuşkusuz Allah Teâlâ'nın emirlerinden ve O'na yapılacak en güzel kulluk örneklerindendir. Ama okunan bir zikrin, veya Kurân-ı Kerîm'den bir par­çanın ya da yapılan hayırlı bir amelin sevabını ölmüş insanların ruhuna hediye etmek için kitap ve sünnette herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Kişinin bu güzel ameller­den sonra yapacağı şey ahirete intikal etmiş bulu­nan mü'minlere dua etmek, onlara Allah'dan af ve mağfiret dilemek, Hz. Peygamber (s) için de Allah'dan O'nu “Makam-ı Mahmûd“'a ulaştırılma­sını istemektir; O'na çokça salevât-ı şerîfe getirmektir. Ne var ki hayranları tara­fından âlim ve evliya oldukları ileri sürülen Nakşî şeyhleri bu inceliği bir türlü fark edememiş, ya da kalabalıklar tarafından çok meşgul edildikleri için bu noktaları öğrenebilecek imkanı elde edememişlerdir.

Onların, ölü ruhlarına sevap hediye etme geleneği özellikle Anadolu Türk­leri arasında yayılmış ve yerleşmiştir. Öyle ki Türkiye'de hatim ve mevlit törenle­rine, dua için davet edilen müftüler ve Fıkıhta kariyer yap­mış ilahiyatçılar bile, yı­ğın yığın paketlenmiş gibi sanılan sevapları ölü ruh­larına gönder­mekte hiç te­reddüt etmezler!  

Dehlewî'nin, doğrudan râbıta ile ilgili bir şey söylediğine rastlanma­makla birlikte, modernist Nakşibendîlerce O'ndan nakledilen aşağıdaki söz­ler râbıtayı çağrıştırmaktadır.

«Bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz! Yahut, Mirzâ Mazhar-ı Chân-ı Cânân'ın mezarına gidip, onun rûhâniyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü Teâlânın feyizlerine kavuşulur. O, zamanımızdaki binlerce di­riden daha fâidelidir.»

Bu sözler, yalnızca râbıtayı haber vermekle kalmamakta, aynı zamanda yo­rum gerektirmeyecek bir kesinlikle animist inanışın çok açık bir kanıtı olarak da gözler önüne serilmektedir! Bu suretle anlaşılmış oluyor ki râbıta konusu artık olgunlaştırılmak ve son şekline kavuşturulmak üzere bir te­orisyen bek­lemektedir. İşte o da Halid Bağdâdî'dir. 

 



[1]. Modernist Nakşibendîlere ait bir ansiklopediden.