Kabir Fitnesi Ve Meleklerin  Soruları 1

Bâzı Faideli Meseleler. 21

Kabirde Sorguya Çekilmeyenler. 25

Fâidelî Bir Mesele. 29

Kabrin Korkunçluğu, Mümine Kolaylığı Ve Genişliği 30

Bîr Bâb. 34

Bîr Bâb. 34

Bîr Bâb. 34

Bîr Bâb. 34

Bîr Bâb. 35

Bîr Bâb. 36

Bîr Bâb. 37

Bir Bâb. 37

Kabir Azabı 37

Kabir Azabından  Kurtaran Şeyler. 56

Ölülerin Kabirdeki Halleri Ve Kabre Alışmaları: Ölüler Kabirde Namaz Kılar, Kur'an Okur, Ziyaretleşîr Ve Her Türlü Nimetten Yararlanırlar. 60

Bir Bâb. 71

Kabir Ziyareti, Ölülerin Ziyaretçileri Tanıması Ve Onları Görmesi 73

Mühim Bîr Mesele. 74

Mühim Bir Mesele. 95

 

Kabir Fitnesi Ve Meleklerin  Soruları

 

Bu konuda tekidli hadisler varid olmuştur. Enes, Berra', Temim-i Dari, Beşir bin Kemal, Sevban, Cabir bin Abdullah, Abdullah bin Re­vana, Ubadete bin Sâmit, Hüzeyfe, Dumrete bin Habip, ibn-i Abbâs, ibn-i Ömer, ibn-i Mes'ud, Osman bin Affan, Ömer bin Hattap, Amr bin As, Muâz bin Cebel, Ebû Ümâme, Ebû Derda, Ebû Esma ve Âişe (Radıyallahû anhüm ecmain)'den çeşitli rivayetler gelmiştir.

Buhari ve Müslim, Katade yoluyla Enes'den rivayet ettiklerine göre Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

Ölü kabre konulup arkadaşları geri dönünce, arkadaşlarının ayak seslerini işitir. Ve ona iki melek gelir, onu oturturlar.

«İçinizde olan ve kendisine Muhammed denilenin hakkında ne diyorsun?» Mümin olan;

«Allah'ın kulu ve Resûlu olduğuna şehâdet ederim,» der.

Ö zaman, o melekler mümine derler: Cehenemdeki yerine bak. Allah onu senin için, Cennetten bir menzille değiştirdi.»

Peygamber  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem buyurdu ki:

«Ölü hem Cennetteki yerini hem de Cehennemdeki yerini bera­ber görür».

Katade dedi ki; Resûlullah {Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) bize kabrin yetmiş zira geniş ve yeşilliğe dönüştüğünü söyledi.

Münafık ve kafire de «içinizdeki Muhammed denilen şahıs hak­kında ne diyorsun?» denilince «Biz onu bilmiyoruz, insanlar onun için ne dedilerse biz de onu diyorduk» der.

Ona «bir şey bilmeyesin ve ok um ay asın» denilir. Ve demir so al arıyla dövülür. Öyle bir sesle bağırır ki ins ve cinden mâada her  şey o sesi işitir.

îmam, Ahmed, Ebû Dâvud, Beyhaki, ibn-i Merdeveyh, Enes'den rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Bu ümmet kabirde suâle çekilir. Mümin kabre konulunca ona bir melek gelir. Neye ibadet ediyordun» der. Allah hidayeti nasip etmişse cevaben:

«Allah'a ibadet ediyordum,» der.

Melek: «Peygamber için ne diyorsun?» diye sorar.

Cevaben: «O Allah'ın kulu ve elçisidir» der. Ve artık hiç bir şeyi ondan sormazlar.

Sonra onu Cehennemdeki menzilinin karşısına götürür. «İşte bu menzil senindi. Ancak Allah seni bundan korudu, sana acıdı. Ona bedel Cennet'den bir yer sana verdi» der.

O zaman ölü der ki:

«Bırakın beni ehlime dönüp onlara kurtulduğuma dair müjde ve­reyim.»

Melek; «dur» der.

Kâfir ise, kabre konulunca onu azarlayan bir melek gelir. «Neye ibadet ediyordun» diye sorar. Kâfir «bilmem» der. Daha sonra ona der ki:

«O adam (peygamber) için ne diyorsun?» Yine «bilmem, herke­sin dediklerini diyorum» der. Melek, demir sopalarla kaf asma vurur O da ins ve cinden başka her şeyin duyacağı bir sesle bağırır.

Deylemi, Enes (Radıyaîlahû anh)'den merfuan rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur:

Kabirde ölüye Münker ve Nekir denilen iki melek gelir. Onu oturttu p hesaba çekerler. Mümine: «Rabbin fchn?» denilince «Rabbîm Allah'tır» der. «Peygamberin kim?» sorusuna da;  Muhammed'dir» cevâbını verir. «İmamın kimdir?» denilince de;

«Kur'an'dır» der. Bunun üzerine melekler kabrini genişletirler. Eğer kâfir ise «Rabbin kimdir? diye sorulunca; «Bilmem» der. «Peygamberin ve imamın kimdir?» diye Sorulunca; Yine «Bilmem» der ve büyük demir sütunlarla dövülür. Kabri ateşle dolar. Kabir ona öyle daralır ki kaburgaları birbirine girer.

 Berra ve Temim (Radiyaîlahû anhüma)'ın hadisleri «Ölünün Ba-, şmda Duran Melekler» babında geçti.

El-Bezzâr; Taberâni, ibn-i Sekin Eyyüp bin Beşir'den, o da ba­basından rivayet ettiklerine göre;

Muaviye oğulları arasında bir kalabalık vardı. Resûlullah (Sal-lallâhû Aleyhi ve Sellem) barıştırmak için gitti. O esnada bir kabre bakarak «Bilmeyesin» dedi. Resûlullah (Sallâllâhû Aleyhi ve Sel­lem)'e ne demek istediğini sordular. Resûlullah (Sallâllâhû Aleyhi ve Sellem) cevaben:

«Beni ondan sordular,  «bilmiyorum»  dedi.

Ebû Nuaym, Sevbân'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah CSalla-Uâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Mümin ölünce dünyada kıldığı namazı baş ucunda, verdiği sa­dakaları sağ tarafında, tuttuğu orucu ise göğüs hizasında durur.»

Câ'bir (Radıyallahû anh) 'in hadisi:

Anmed ve Taberâni «Evsat»da ve Beyhaki ve ibn-i Ebi Dünya ibn-i Zübeyr yoluyla rivayet ettiklerine göre;

İbn-i Zübeyr, (Radıyallahû anh) Câbir bin Abdullah (Radıyal-lahû anh)'dan kabir sorgucuları hakkında soru sormuş. O da de­miş ki: Resûlullahtan işittim. Dedi ki:

«Bu ümmet kabirde suale çekilecek. Mümin kabre bırakılıp yalnız kalınca, şiddetli ve tehdit edici bir melek ona gelir. Muhammed denilen adam için ne diyorsun? diye sorar. Cevaben

Ben onun Allah'ın kulu ve Resûlu olduğunu biliyorum,» der.

Melek, ona, Cehennemdeki yerine bak. Allah seni ondan koru­du ve ona bedel Cennette gördüğün şu makamı sana verdi, der.

Mümin, Cennetteki yerini ve kurtulduğunu görünce «Bırakın beni gidip ehlime, dostlarıma müjde vereyim» der. Ona «dur, artık gitmek yokdenilir.

Kâfir kabre konulup yalnız kalınca, kabirde oturur, ona da o adam için ne diyorsun, denilir. Bilmem der. İnsanların dediğini diyo­rum. Bunun üzerine ona bilmeyesin. Cennette şu gördüğün yer se­nindi, ona layık olmadın. Ona bedel Allah Cehennemden şu gördü­ğün yeri sana verdi,» denilir.                                           

Câbir dedi ki Resûlullah (Sallâllâhû Aleyhi ve Sellem) den işit­tim şöyle diyordu:                                                             

«Kişi taşıdığı inanç üzere haşrolunur. Mümin imanı, münafık ise, münafıklığı üzere haşrolunur.»

İbn-i Maceh, Cabir bin Abdullah (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallâllâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular:

Mümin kabre konulunca, ona göre sanki güneş batmak üzere­dir. Oturup yüzünü silerek bırakın, beni, namazımı kılayım, der.

îbn-i Ebi Dünya ve Ebu Nuaym, Câbir bin Abdullah (Radıyalla­hû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'den şöyle buyurduğunu işitmiş:

-Âdem oğulları asıl yaradılışlarından gafildirler. Allah (Cella Celâlühü) kişiyi halk etmeyi irade ettiği zaman bir meleğe emre­der : Rızkını, eserini, ecelini, iyi veya kötü olduğunu yaz. Sonra o me­lek gider, Allah, başka bir meleği gönderir. Doğuncaya kadar onu korur. O melek de gider iki melek daha gelir, iyilik ve kötülüklerini yazmaya müekkel kılınırlar.

Eceli zamanında bu iki melek de gider, ruhunu almak için ölüm meleği gelir.

Kabre konulunca ruhu cesedine iade edilir. Bu sefer kabir me­lekleri gelip, hesaba çekerler. Onlar da hesaptan sonra giderler.

Haşirde yine dünyada iyilik ve kötülüklerini yazan iki melek kendisine gelirler. Boynuna kitabını asarlar. Sonra biri iter, diğeri gözler. Ondan ayrılmazlar.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki;

«Önünüzde büyük bir mesele var, ona gücünüz yetmez. Yüce Allah'dan yardım;; isteyin.»

İbn-i Ebi Asım, ibn-i Merdeveyh, Beyhaki, Ebu Süfyan tarikiyle Cabir'den rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Selîem)  şöyle buyurdular :

«Mümin kabre konulunca ona azarlayıcı iki melek gelir. Uyku­dan yeni kalkanın ürktüğü gibi ölü öyle ürker. Ve ölüden Rabbin kim? Dinin nedir? diye sorarlar. O da R&bbinı Allah, dinim İslamdır, Muhammed Peygamb erimdir, der. Doğru söyledin diye bir ses ge­lir. Cennetten ona sergiler serin ve elbise giydirin, denilir.

Ölü o zaman meleklere der: Bırakın beni kurtulduğuma dair dost ve akrabalarıma müjde vereyim. Melekler ona «dur» derler.

Hüzeyfe'nin hadisi «Ölü Kendisini Yıkayanı Bilir» babında geçti. Dumrate'nin Hadisi:

Ebû Nuaym, Dümrete 'bin Habib'den rivayet edip dedi ki:

«Kabirde Enker, Nahûr ve Rumem denilen üç melek ölüleri im­tihan ederler.»

Ibn-i Lal ve ibn-i Cevzi, «Mevzuatta» Dumrate bin Habip'ten, Mar-fuan rivayet ettiklerine göre;

Kabir sorgucuları dörttür. Münker, Nekir, Nakur ve onların efen­disi Ruman...       

İbn-i Cevzi dedi ki, bu hadisin aslı yoktur. Dumrate ise tabüle-rindendir. Rivayetin senedini onda kesip, Resûlullaha CSallallâhû Aleyhi ve Sellem)'e isnad etmemek daha doğrudur.

Şeyhül-İslam ibn-i Hacer'den ölüye Ruman isminde bir melek gelip soru sorar mı diye sorulmuş; O, «orta kuvvetli bir senedle riva­yet vardır, demiştir.

Ubâde bin Samit'in hadisi:

îbn-i Ebi Dünya, Teheccüd konusunda ve ibn-i Dirs Kur'an fazi­letlerinde ve Hamid bin Zenceveyhi amellerin faziletlerinde Ubade

bin Sâmit'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Sizden biri gece namazına kalkar olursa sesli okusun. Zira şey­tan ve fasık cinler sesli okumadan kaçarlar.

Hem de melek ve evdekiler o sesli okuyuşu işitirler. Onun na­mazıyla namaz kılarlar.

İbâdetle geçen o gece arkada gelen geceye o kişiyi tavsiye eder. Bu adamı saatmda uyandır, ona hafif ol, der.

O adama ölüm gelince de okuduğu Kur'an-ı Kerim yıkanması esnasmda onun  baş ucunda bekler.

Yıkanması bitince Kur'an kefen ve göğsü araşma girer. Kabre konulunca münker ve Nekir gelir. Kur'an onunldi M me-lekler arasına girer. Melekler, Kur'an'a bırak bizi bu adamgjflft so­ru soralım.

Kur'an ise, hayır Vallahi bunu Cennete kadar yalnız bflfHkma-yacağım. Kur'an ölüye beni tanır mısın? O:

Hayır der. i   Kur'an:

Ben o Kur'anım ki seni gece uykusuz bırakır. Gündüz susuz. Şeh­vetten men eder. Benden başka bir şey görmez ve işitmezdin, beni dostlar arasında en doğru dost ve kardeşler içinde en sadık kardeş bulacaksm. Sana müjdeler olsun, Münker ve Nekir'den sonra sana endişe verecek bir şey yoktur, deyince o melekler giderler. Kur'an ise

Allah'ın huzuruna' yükselip, o ölü için Allah'dan döşek, yorgan ve nurdan bir kandil ve Cennet yaseminlerinden bir yasemin çiçeğini ister. Allah da kabul eder. Bunları sema meleklerinden bin melek taşırlar. Bunlardan önce yine Kur'an o ölüye varır, ona benden son­ar sıkıldın mı? Bu şeyleri Allah*dan istemekten başka bir şey için durmadım. İsteyip sana getirdim, der.

Melekler kabirde ona yatak serer. Yasemin çiçeğini ayak ucu­na bırakırlar. Önce sağ taraf üzerine uzatırlar, daha sonra sırtüstü yatırırlar ve melekler semaya gidinceye kadar onlara bakarak, gö­züyle onları takip eder.

Sonra Kur'an, kıble cihetinde onun kabrini Allah'ın istediği ka­dar genişletir. Ebû Muaviye'nin kitabında şöyle yazılmıştır:

Dörtyüzsenelik bir mesafe kadar kabri genişletilir. Önünden ya­semini alıp Sura üfürülünceye kadar onu koklatır. Hergün bir veya, iki sefer ailesine gelir, onların hayır ve akıbeti İçin dua eder. Çocuk­larından biri Kur'an okumuşsa ona müjde verir. Eğer kötü bir ço­cuğu varsa, kıyamete kadar ona ağlar.

Hafız Ebu Musa el-Medini dedi ki, bu güzel CHasen) bir riva­yettir, îmam Ahmed, Ebu Hayseme ve onların muasırları, ubade bin Samite varan bir senedle Abdurrahman el-Makarri  den rivayet et­mişlerdir. Ukayli bunu zaif hadisler arasında, ibn-i Cevzi mevzu hadisler arasında saymışlar ve sahih değildir, demişler.

Beyhaki, «Kabir Azabı» kitabında ibn-i Abbas'dan rivayet etti­ğine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellemî Hz. Ömere hitaben şöy­le dedi:

Toprağa varacağında durumun ne olacak ey Ömer! Üç zira, bi karış uzunluğunda bir zira bir karış genişliğinde sana bir çukur kazılıp, saçları yerde çekilen, sesleri bulut gürültüsüne benzeyen, gözleri şimşek gibi ve dişleriyle yeri kazan, siyah Münker ve Nekjr gelirlerse, seni oturtup, sükseler hâlin ne olacak!

Hz. Ömer' (Radıyallahû anh) : Yâ Resûlallah. O gün dünyada üzerinde olduğum inanç üzere olmayacakimyım? diye sordu. Resûlullah, evet deyince Hz. Ömer Allah'ın izniyle a günün üstesinden gelirim, dedi.

Beyhaki, hasen bir senedle ibn-i Abbas (Radıyallahû anhüma)'-dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Ölü kabirde geri dönenlerin ayak seslerini işitir, sonra oturur, ona: i    «Rabbin kimdir?» denilince,

Rabbim Allah'dır der. Dinin nedir? sorulur. O

İslamdır, der. «Peygamberin kimdir?» O

Peygamberim Muhammed'dir. Onun hakkında bilgin nedir? io-rarlar;

Cevaben onu tanıdım, ona iman ettim ve getirdiği şeylerde onu tasdik ettim, deyince gözünün kestiği kadar kabir ona genişlenir. Ruhu müminlerin ruhlarıyla beraber olur.

Taberâni «Evsât»da, sahih bir senedle ibn-i Abbas'dan rivayet ettiğine göre, kabre gelen iki meleğin ismi Münker ve Nekİr'dir.

îbni Ebi Hatem ve Beyhakî ibni Abbas'dan rivayet ettiklerine göre;

Mümin sekerâta düşünce melekler ona selâm vererek hazır olur­lar, ve Cennetle müjdelerler. Ölünce cenazesiyle beraber yürürler. İnsanlarla beraber cenaze namazını kılarlar. Ölü defn edilince ka­birde oturur, ona «Rabbin kim?» denilir. O «Rabbim Allah'dır» der. «Resulün kim?» denilir. O Resulüm Muhammeddir, der. Ona «şeha-detin nedir?» denilir. O, Şehadetimdir, der.

İşte Kur'an'da kavl-i sabit  (kuvvetli kelam) denilen budur: «Allah kavl-i sabit ile ehl-i imanın ayağını kaydırmaktan alıko­yuyor»

Sonra kabir ona genişlenir.

Kâfir ise ona melekler gelirler. Ölümü anında arkasına yüzü-

ne vururlar. Kabirde oturtulur ve ona «Rabbin kimdir?» denilir. O hiç cevap vermez. «Peygamberin, kimdir?» sorulunca yine hiç bir şey cevap vermez. İşte Kur'an'da buyurulan «Zalimleri delalete gö­türür, yollarını saptırır» [1] mealindeki âyet-i kerimenin mânâsı bu­dur.

Cüveybir «Tefsirimde, Dahhak'dan, o da ibn-i Abbas'tan (Radı-yallahû anhüma)  rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleylıi ve Seîlem) Ensardan birinin ce­nazesinde hazır bulundu. Kabre varınca, kabir tamam olmamıştı. Resûlullah oturunca ashab da sessiz olarak oturdular. Sanki baş­larında kuş vardı.

Resûlullah (Sallalîâ^ıû Aleyhi ve Sellem) gözünü yere dikti. Elin­deki değnekle yeri deşiyordu. Sonra semaya göz gezdirdi. Ve üç kere kabrin azabından Allah'a sığınırım dedi, sonra da şöyle buyurdular.

Mümin kul âhirete yönelip dünyayı geride bırakınca ona ölüm gelir. Onun baş ucunda oturur. Cennetten yanlarında hediyeler, ko­ku ve elbiseler olan melekler de gelir.

Göreceği bir şekilde iki saf kurarlar. Önce ölüm meleği, sonra öbür melekler ona müjde verirler ve su, testisinden akarcasına ru­hunu çekerler. O, meleklerin müjdelediklerinden aldığı sevinçle ru­hunu kolaylıkla teslim eder. Sonra melekler ruhunu alır. Ve hiç bir melek ona getirilen kokuyu sürmeden ve zinetleri giydirmeden ay­rılmaz. Koku sürmesinden sonra onun kokusuyla feza aniden dop­dolu olur.

Gökteki melekler, nedir bu koku? diye sorarlar. Bu filanın ru­hunun kokusudur, derler. Ve ona rahmetle dua ederler. Sonra, onu semâya götürürler, ve semâ kapıları ona öyle açılır ki her kapı ona adeta âşıktır.

Her semânın ehli ona merhaba derler, «Ey Rabbinin öğütlerini kabul eden ruh, sana merhabalar olsun» denilir.

Sidretü'l-Müntehaya vardırılınca, melekler Yâ Rab. Ruhunu aldık, derler. Allah, onu yere götürün.

«Zira ben onları topraktan yarattım. Tekrar toprağa iade ede­rim ve bir daha onları oradan çıkartacağım.»  [2] der.

O vakit ölü geıi dönenlerin ayak ve el seslerini işitir. Ve kabirde iki rahmet bir de azap meleği gelir. Bakar ki amelleri onu sarmış­lar : Namaz ayakları yanında, Oruç başı yanında, zekat sağında, sa­daka solunda, hayır ve iyi ahlâkı göğüsü hizasında durmuşlar.

Azap meleği hangi cihette ona varmak istese salih ameli engel   olur.

Elinde demirden, ağır bir sopa ile ölüye şöyle der:

«Eğer namazın, orucun, zekâtın ve sadakaların seni ihata edip muhafaza etmeseydi. Sana öyle bir darbe vuracaktım ki kabrin ateş­le dolardı.» Sonra azap meleği gider, onu rahmet meleklerine bırakır. Rahmet melekleri biri öbürüne der ki:

«AUah'm bu velisine şefkat et, zira o büyük bir zorluk içinden geliyor. Ve ona der ki! . Rabbin kimdir? O, Allah'dır der. Dinin nedir? O, İslamdır, der. Peygamberin kimdir?

O, Muhammeddir der.

Ona sana bunu bildiren ne idi? derler. O ise, -ben Allah'ın kita­bını okudum. İman edip, tasdik ettim, der. !

Bu şiddetli imtihandan sonra semadan bir ses gelir. Kulum doğ­ru söyledi, ona Cennet sergilerini serin, Cennet elbiselerini giydirin temiz kokusunu sürün ve kabrini genişletin. Baş ucunda Cennete bir kapı açın.

Sonra rahmet melekleri ölüye,  «kabir azabını tatmadan; hare­minde zifafa giren çiftlerin uykuları gibi uykuya dal» derler. Ölü,  durmadan «Yâ Rabb kıyameti kopar,  ehlimle görüşeyim. ıCennetteki nasibime kavuşayım» der. O, kıyamette yüzü ak olarak haşre kalkar.                                                                                               

Ibn-i Ömer (Radıyallahû anh) 'in hadisi:

Beyhaki, Zühd'de ve ibn-i Asâkir kesik bir senedle ibn-i Ömer  (Rachyallahû anhüma)'dan rivayet ettiklerine, göre;

İbn-i Ömer, bir adama ey kardeş bilmiyor musun, önünde ölüm var. Bilmezsin, Sabah mı akşam mı? Dikkat et! Önünde kabir şid­deti ve arkasında Münker ve Nekirin gelişi var, sonra da kıyamet kopar. Ve bâtıl işleyenler hüsrana uğrarlar.

Deylemî, Firaevs Müsned'inde ibni Ömer (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurmuştur:

Ağzınızdan:

Allah Rabbimiz, İslam dinimiz, Muhammed   (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  nebimizdir. Sözlerini ayırmayınız. Zira kabirde bunlar dan sorulacaksınız,

İbn-i Ömer'in hadisi;

Ahmed, Taberani ibn-i Ady sahih bir sened ile ve ibn-i Ebi Dün­ya ve Acûri, ibn-i Ömer (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) kabirde soru soran meleklerden bahsederken Hz. Ömer (Radıyallahû anh) Yâ Resûlul­lah o zaman aklımız bize iade edilecek mi? dedi. Resûlullah da, evet dünyadaki halinize dönersiniz, dedi.

Hz. Ömer (Radıyallahû anh) : Öyle ise ağzında taş mı olur? (Ya­ni öyle ise îıeden cevap vermesin.) dedi.

tbn-i Mesûd  (Radıyallahû anh) 'm hadisi:

Taberani -el-Kebir'de- sahih bir sened ile ve Beyhakî, Azah-ül Kabir kitabında, ibn-i Mesûd (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettik­lerine göre, şöyle demiştir:

Mümin öldüğü zaman, kabrinde oturtulur. Ona:

Rabbin kimdir? Dinin nedir, Peygamberin kimdir? diye sorulur.

O, Rabbim Allah'dır. Dinim İslam'dır. Peygamberim de Muham-med'dir, der. Kabri ona genişlenir. İçi ferah olur.

îbn-i Mes'ud (Radıyallahû anh) bunu dedi, sonra şu âyeti oku­du !

«Allah kuvvetli söz ile (kelime-i şehadetle) dünyada da ahirette de ehl-i imanın ayaklarını kaydırmaktan alıkor.»[3] 

Kâfir ise, kabrine sokulduğu zaman, oturtulur. Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? sorulur. O bilmem, der. Kabri ona daralır. Azap içinde kalır.

Sonra ibn-i Mes'ud (Radıyallahû anh) şu âyeti okudu:

«Kim ki, Benim zikrimden yüz çevirirse onun için dar bir geçim vardır. Ve onu kıyamet gününde kör olarak haşr ederiz»  [4]

H îbn-i Ebi Şeybe ve Beyhaki ibn-i Mesud'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Sizden biri, ölünce kabirde oturur, ona, sen necisin, denilir. Mü­min ise ben hayatta da ölümde de Allah'ın kuluyum.»

Eşhede ella ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammederresulul-lah» der. Kabri genişlenir. Cennetteki yeri ona görünür, Cennet el­biseleri kendisine giydirilir.

Kâfir ise, ona necisin denilince, bilmem, der. Ona, bilmeyesin denilir. Kabri daralarak kaburgaları birbirine girer. Kabrin duvar­larından yılanlar, ona hücum ederek onu kemirmeye başlarlar. Ba­ğırınca da demir sopalarla dövülür ve ona Cehennem kapıları açılır.

Acuri, eş-Şeria'da ibn-i Mes'ud (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:                ,

Kul vefat edeceği zaman Allah bazı melekler gönderir. Ruhunu kefenler, içinde kabzederler. Kabrine konulduğu vakit, Allah, iki me­lek gönderir. Onu kovalarlar. Ona Rabbin kimdir? derler. Q, Rab­bim Allah'dır, der. Onlar, dinin nedir, derler, O İslâmdir, der. Onlar, Peygamberin kimdir, derler; O Muhammed'dir der. Onlar, doğru söyledin hayatında da öyle idin, derler. Ona Cennet sergileri ve el­biselerini getirin, ona Cennetteki yerini gösterin, denilir.

Kâfir ise; öyle bir darbe yer ki, kabri ondan ateşle dolar. Ve öy­le daralır ki, kaburgaları birbirini kırar. Deve boynu gibi yılanlar ona gönderilir.!

El-Hallal kendi kitabında ibn-i Mesûd (Radıyallahû anh) 'dan ri­vayet ettiğine göre;          :

Müminin ölümü yaklaşınca, ona ölüm meleği gelir ve ey temiz ruh, temiz bedenden çık, der. Ruh çıkınca melek onu kırmızı bir beze sarar. Yıkanıp, kefenlenip, kabre doğru yola koyulunca ruhu cesedi üzerinde onu takip eder.

Kabre konulunca da oturtulup, ruhu kendisine iade edilir ve Rabbin kim, dinin nedir, peygamberin kimdir, soruları sorulur. Doğ­ru cevap verince kabri genişletilir. Ruhu âla-yı illiyine yükselir.»

Sonra ibn-i Mesud şu âyet-i kerimeyi okudu:

İyilerin kitabı (yazgısı) illiyindedir. Bilir misin, illiyin nedir, ya­zılmış bir kitaptır. Onu makerrep melekler müşahede eder.[5]

Dedi ki: «O kitap yedinci göktedir. Kafir hakkında ki sözü de rivayet edip şu âyeti okudu:

«Evet facirlerin kitabı, siccindedir. Bilir misin siccin nedir. O yazılı bir kitaptır. [6] Dedi ki: Siccin, yerin yedinci alt tabakasıdır.

Hz. Osmaifm hadisi:

Ebû Davud, Hakim, Beyhaki, Hz. Osman (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)   defin edilmek üzere olan bir cenazenin kabri yanından geçerken şöyle buyurdu:

«Şu kardeşiniz için istiğfarda bulunun. Cevapda sebat bulması için dua edin. Zira O şimdi sorguya çekilmektedir.»

Hz. Ömer'in (Radıyallahû anh)  hadisi:

|Ebu Dâvud, Hakim, Beyhaki Hz. Ömer  (Radıyallahû anh)'(Ja(n rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) bana şöyle buyurdu

Ey Ömer, dört zira1 uzunluğunda iki zira' eninde bir çukura dü-ştip, Münker ve Nekiri göreceğin zaman, durumun ne olacaktır? Ben ey Allah'ın Resûlu Münker ve Nekir nedir, dedim.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) onlar imtihan melek­leridirler. Dişleri, saçları ve sesleri çok şiddetli olup, yanlarında, bir cemâatin yerde kaldırmayacağı bir sopa (kamçı) vardır. Onlara gö­re bir baston gibidir. Seni imtihan ederler. Bilmeyip karıştırırsan onunla seni kül edercesine döverler. Ben ey Allah'ın Resûlu o zaman yine böyle miyim. Resûlullah, evet deyince. Ben üstesinden gelirim, dedim.

Ebû Nuaym, ibn-i Ebi Dünya, Acuri, Beyhakı, Ata bin Yesâr'den rivayet ettiklerine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Hz. Ömer'e (Radıyallahû anh)  şöyle buyurdu:

«Ey Ömer, ölüp üç zira' bir karış uzunluğunda, bir zira bir ka­rış eninde olan bir çukura defnedilmek üzere, yıkanıp, kefenlenip, üstün toprakla örtülerek, sesleri bulut gürültüsü, gözleri şimşek gibi olan Münker ve Nekirin sorularına maruz kaldığın, sağa sola seni silkeleyip korkutacakları zaman hâlin ne olacaktır?»

Hz. Ömer (Radıyallahû anh) Ey Allah'ın Resûlu! O zaman aklım benimle beraber mi olacak? diye sordu. Resûlullah (Sallallâhû Aley­hi ve Sellem) «Evet» deyince Hz. Ömer (Radıyallahû anh) «Üstesin­den gelirim inşaallah» dedi.

Amr bin As'ın. hadisi:

Müslim, Amr bin As (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine gö­re şöyle demiştir:

Benî defin edeceğinizde, üstüme toprağı şefkatla dökün. Bir de­ve yavrusunu kesmek, soymak ve etini parçalamak kadar bir vakit yanımda kalın ki sizinle ünsiyet edeyim ve Rabbimin elçilerine nasıl cevap vereceğim diye bakayım. Muâz'ın hadisi:

El-Bezzâr, Muâz bin Cebel (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiği­ne göre Resûlullah (Sallalîâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«İçinde Kur'an okunan evin üstünde Nurdan bir çadır vardır. Denizin içinde ve kırda kılavuz olarak tâkib edilen parlak yıldızlar gibi gök ehli de o nuru takib edip ona uyarlar.

Kur'an sahibi ölünce o nur çadırı o evin üstünden kaldırılır. Se­mâdaki melekler bakarlar, fakat o nur çadırını görmezler.   ,

Melekler onu semadan semaya karşılar ve ruhunun üzerinde na­maz kılarlar. Sonra kıyamete dek ona istiğfar ederler.

Kur'ân-ı öğrenen her şahıs, gece bir an kalkıp namaz kılsa, o gece, ertesi geceye, namaza kalkması ve ona hafif gelmesi için mut­laka vasiyet eder. Ölünce de ehli techiziyle meşgulken, Kur'an güzel bir surette onun baş ucunda durur, kefenlerken de göğsü ve kefeni arasına yerleşir. Kabre bırakılınca da ona Münker ve Nekir gelir. O zaman yine Kur'an araya girmek üzere gelir. Onlar Kur'an'a bı­rak bizi bunu muhasebe edelim. Kur'an ise Kabe'nin Rabbi ile ye­min ederim. O benim arkadaşım ve dostumdur, onu yalnız bırak­mayacağım. Yapacağınız bir şey varsa yapın. Amma ben burdan ayrılmayacağım. Onu Cennete bırakıncaya kadar.

Sonra, Kur'an okuyucusuna dönerek:

«Ben çok sevdiğin, sesli ve gizli okuduğun Kur'an'ım. Ben dos­tunum ve ben kime dostsam Allah da ona dost olur. Münker ve Nekir sualinde sana artık bir endişe olmasın- der. Sonra, melekler gi­derler. Kur'an ve arkadaşı kabirde başbaşa kalır. Dünyada gece uy­kusuz kalıp, gündüzleyin meşakkate katlanıp bana saygı gösterdi­ğin gibi, sana güzel bir yatak ve elbise hazırlayacağım der ve kısa bir zamanda semaya yükselerek Allah'tan mezkur şeyleri ister. Al-lah'da icabet edip verir. Kur'an onları alarak altıncı gökten bin me­lekle sahibine ulaşır. Ve bir kaç dakika içinde geçen zaman için dahi halini sorar, tesellide bulunur. Kabri genişlenir. Ve onları sahibine amade eder. Ona kalk der. Melekler onu yumuşaklıkla kaldırırlar. Kabri dörtyüz senelik mesafe kadar genişlenir. Sonra melekUr onun için güzel döşenmiş yeşil ipekten döşekleri, altma sererler. İpek ku­maş başucuna ve ayak ucuna serilir ve o zinet eşyasıyla beraber, kabrinde kıyamete dek bir nur lambası yakılır.

Kur'an haşre dek her gün arkadaşının evine uğrar. Hâl ve du­rumlarını öğrenip ona bildirir. Ana çocuğuna sahip çıktığı gibi ona sahip çıkar. Çocuklarından biri Kur'an'ı öğrenmeye başlasa sahi­bine (arkadaşına) müjde verir.

Kötü bîr nesli varsa, ıslah olmaları için Kur'an duada bulunur.

Bu hadis gariptir. Senedinde meçhüllük ve kesiklik vardır.

îbn-ül-Mübarek Zühd»deibn-i Ebi Şeyfce ve Acûri «Şe-ıjiat»da ve Beyhhaki Ebu Derda (Radıyallahû anh)'dan rivayet et­tiklerine göre;

«Bîr adam,» ibnül-Mübarek'e, bana fayda verecek bir hayrı öğ­ret» dedi. O'da, ona cevaben, eğer başka bir şey istemiyorsan işte dinle! dedi.

Daracık yere düşüp senden ayrılmayı istemeyen dostların ora­ya seni bırakıp, toprakla üstünü örterlerken, sana iki melek gele­cek. Onlar, heybetli olup Münker ve Nekir denilen meleklerdir. Rab-bin, dinin ve peygamberin kimdir, diye seni muhasebeye tâbi tuta­caklar. İşte o vakit cevâbını verirsen, kurtulursun ve doğru yolu bul­muş olursun. Sen, bu zorluk ve korku ile beraber, ancak Allah'tan ve­rilen bir güçle buna muktedir olabilirsin.

Eğer bilmezsen, Allah'a yemin ederim ki helak oldun demektir ve büyük zarara girmiş sayılırsın.

Ebû Said (Radıyallahû anh)in hadisi;

Ahmed ve Bezzâr sahih bir senedle Ebû Saîd el-Hudri (Radıyal­lahû anh)'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellenı) ile beraber bir cenaze­de hazır bulundum. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) orar dakilere hitaben şöyle buyurdu:

Ey insanlar. Muhakkak ümmetim kabirde sorguya çekilecektir.

Mümin defn edilip, arkadaşlar onu yalnız bıraktıklarında ona elinde bir kamçı ile bir melek gelir. Kabirde onu oturtur. Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) için ne diyorsun, onu nasıl biliyorsun, diye sorar.

Mümin ise Allah'dan başka bir ilâhın bulunmadığına ve Mu-hammed'in onun elçisi olduğuna şehâdet ediyorum, der. Melek ona, doğru söyledin, der ve ona Cehenneme bir kapı açar, orada bir yer ona gösterir. Eğer iman etmeseydin bu senin yerin olacaktı. İman ettiğin için ona bedel işte sana cennette şu gördüğün menzil veril­miştir, der.

Cennetteki yerini gördüğünde, oraya gitmeyi arzular, fakat ona şimdi dur, denilir ve kabri çokça genişletilir.

Eğer kâfir ise veya münafık ise, ona «peygamber için ne diyor­sun» sorulunca o bilmem, yalnız onun için insanlar bir şeyler diyor-dular. Ona bilmeyesin denilir. Sonra Cennetten ona bir makam gös­terilir. Ve eğer iman etseydin o makam senin olacaktı. Şimdi ona be­del Cehennemde şu gördüğün yer sana verilmiştir, denilir. Kabri çok­ça daraltılır. Ve demir kamçüarıyla vurulur. Öyle ki ins ve cinden başka her şeyin işiteceği bir sesle bağırır.

Oradaki insanlardan bir kısmı, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'den sordular:

Ey Allah'ın Resulü, elinde demir kamçıyı gören herkes kork-

maya başlar, dolayısıyla cevaba güzelce muktedir olamaz, dediler. Resûlullah   (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

—  Allah o  zaman müminlere cesaret verir. Cevaba muktedir olurlar, diye buyurdu.

Rafi' (Radıyallahû anh) 'in hadisi:

Ebû Rafi'den Taberani ve Ebû Nuaymin rivayet ettiklerine gö­re;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) bir kabrin başından ge­çlerken üç sefer «yazık» dedi. Ben:

—Ne oldu yâ Resûlullah, bende mi bir şey gördün? dedim. Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

—  Hayır, şu kabir var ya... Ben sahibinden soruldum, benden şüphe ettiği için kurtulamadı, diye buyurdu.

Yine Bezzar, Taberani ve Beyhaki Ebû Râfi'den rivayet ettik­lerine göre şöyle demiştir:

Bak  el-Garkad denilen yerde Resûlullah ile beraberdim. Ben Resûlullah'm  ardında  yürüyordum. Yüzümü  çevirdim.   Resûlullah

Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:

—  Hayır bilmeyesin, doğruyu bulamayasın! Ben:

—  Ey Allah'ın Resûlu ne yaptım, dedim. Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

—  Seni kastetmiyorum, dedi. Fakat şu kabirdekinden beni sor­ular. Beni tanımadığını söyledi. Onun için öldüğü günden beri kab­il ilk defin olduğu halde su ile ıslaktır, buyurdu.

Ebû Katâde'nin hadisi:

îbn-i Ebi Hâtem, Ebû Katâde (Radıyallahû anh)'den rivayet etâğine göre şöyle demiştir :

«Mümin ölünce kabrinde oturtulur. Ona Rabbin kim? denilir. O ise:

Rabbim Allah'dır, der.

Peygamberin kimdir? denilince!

Cevaben: Muhammed (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'dir der. Üç kere böyle sorulur. Sonra Cehennemden ona bir kapı açılır, işte iman etmeseydin orası senin olacaktı, denilir.

Sonra kendisine Cennetten bir makam gösterilir, burası senin­dir. Zira cevaba muktedir oldun, denilir.

Kâfir ise, kabirde oturtulur. Rabbin, peygamberin kimdir, soru­lur. O, bilmem der, ona bilmeyesin denilir. O, insanların bir şeyler söylediklerini işitirdim, der. Ona önce Cennetten bir makam göste­rilir, sonra Cehennemdeki yeri gösterilir, orası senindir. Zira cevap veremedin, denilir.

İşte «Allah Kavl-i sabit (lâ ilahe illallah) ile dünyada da ahi-rette de ehli imana sebat verir» mealindeki âyet-i kerimenin mânâsı budur.

Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'in hadisi:

Tirmizi, Hasen gördüğü bir rivayetle ve ibn-i Ebi Dünya ve Acûri ve ibn-i Ebu Asım ve Beyhaki, Ebû Hüreyre'den rivayet ettiklerine göre;

Resûîullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Ölü kabre konunca siyah ve mavi iki melek gelirler. Birine Mün-ker, diğerine Nekir denilir, ona o adam için ne diyordun? diye sorar­lar. O ise şehâdetini getirerek cevap verir. Onun için kabrini geniş­letir, aydınlatırlar. O bu durumunu ehline haber vermek için onlar­dan izin ister. Ona «hayır gelin uykusu gibi uykuya dal, denilir. O da dirilinceye kadar öyle yatar.

Eğer o ölü münafık ise, şöyle der:

insanların o zât hakkında bazı şeyler söylediklerini işittim. Ben de onlar gibi diyordum. Başka bir şey bilmiyorum. O iki melek de, biz senin öyle dediğini biliyorduk derler. Bunun üzerine onu sıkmak için yere emir verilir. Kaburgaları birbirinden geçecek şekilde yer onu sıkar. Ve Kıyamet gününde Allah onu kaldırmcaya kadar öy­lece azap içinde kain Taberani «Evsat»da ve Merdeveyh, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Resûîullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir cenaze ihtifalinde bulunduk. Defni bitip insanlar dağılınca, şöyle buyurdu s

— Şimdi onların ayak seslerini işitir. Ona Münker ve Nekir gel­diler. Gözleri bakır kazanları gibi, dişleri öküz boynuzuna benzer. Gök gürültüsü gibi sese sahiptirler. Onu oturturlar. Ona neye iba­det ettiğini, peygamberinin kim olduğunu sorarlar. Eğer Allah'a iba­det edenlerden ise; ben Allah'a ibadet ederdim. Peygamberim ise Mu­hammed (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'dir. Bize mucizeler gösterdi. Biz de ona inandık ve ona uyduk, der.

İşte «Allah iman edenleri kavli sabit ile dünyada da âhirette de korur» mealindeki âyetin mânası böyle gerçekleşmiş olur.

Ona denilir ki, imanla dünyaya geldin. Ve imanla öldün. Ve iman üzere dirileceksin. Sonra kabrinden ona Cennete bir kapı açı­lır.

Eğer şüphede ise, bilmem der, yalnız insanların söylediklerini söylerdim, der. Ona, şüphe ile geldin ve şüphe üzere öldün ve şüphe üzere dirilesin, denilir. Sonra ona cehnneme bir kapı açılır. Üstüne öyle akrep ve yılanlar musallat olur ki, şayet birisi dünyaya tifürse, dünyada hiç bir şey bitmez. Ve onu sıkmak için yere emir verilir. Onu öyle sıkıştırır ki, kaburgaları birbirinden geçer.

Hennâd, «Zühd»de ibn-i Ebi Şeybe, ibn-i Cerir, ibn-i Münzir, ibn-i Hibban, Taberani, ibn-i Merdüveyh, Hakim, Beyhaki, Ebu Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre, Resûîullah (Sallallâ­hû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Allah'a yemin ederim ki, ölü kabre konulunca dönen teşyicî-lerin ayak seslerini işitir. Mümin ise, namazı baş ucunda, zekâtı sa­ğında, orucu sol tarafında ve iyilikleri ise ayakları yanında durur.

Sorgu meleği baş ucuna gelmek ister. Namazı, hayır benden ge­çit yoktur. Sağında zekât, solunda orucu, ayak ucunda iyilikleri biz­den de geçit yok, derler.

O vakit melek ona otur, der. O da oturur. O an ölüye göre gü­neş batmak üzeredir. Ona senden soracaklarımıza cevap ver, denilir. O ise meleğe, bırak beni, akşam namazını kılayım da ondan sonra benden sor, der.

Melek ona, şimdi kılarsın, sorduklarımıza cevap ver. Ölü neyi soruyorsunuz, der.

Melek, ona, sen içinizdeki adama ne dersin. Ölü, «Ben onun Al­lah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim, getirdiği âyetleri tasdik et­tik ve ona uyduk» der.

Melek ona, Evet, doğru söyledin. Bu iman üzere geldin ve iman üzere gideceksin ve o şekilde de haşrolacaksın. Bundan sonra gözü kestiği kadar kabri genişlenir.

İşte bu ölüde Allah'ın şu sözü tahakkuk eder:

«Allah, dünyada da Ahirette de ehl-i imana Kavl-i sabit ile kuv­vet verir.»[7]

Sonra, ona Cehennemden bir kapı açılıp, bir mekân gösterilir ve eğer iman etmeseydim bu gördüğün senin olacaktı, denilir. O zaman ölünün neşesi daha da artar.

Bunun ardında Cennet'den bir yer ona gösterilir. îşte bu Allah'ın sana hazırladığı bir yerdir» denilir ve o, daha da sevinir.

Cesedi toprağa dönüşür. Ruhu da Cennette ağaç üstünde duran yeşil bir kuşun içine girer, orda gezer.

Kâfir ise, etrafında koruyucusu olmaksızın melek kendisine va­rır. Korkulu bir şekilde oturtur. ResûluUah'ı ondan sorarken, ismini bilmpz. Ona bilmeyesin, denilir. Böyle yaşadın ye böyle haşr olacak­sın, denilir. Kabir ona daralır. Kaburgaları birbirine girer. İşte Al­lah'ın şu sözü bunda böyle gerçekleşir.

Kim ki benim zikrimden yüz çevirirse ona dar bir hayat var­dır. Ve kıyamet gününde kör olarak haşredilecektir.»  [8]

Ona önce Cennetten bir makam gösterilir. Ve eğer iman etsey-din bu senin olacaktı, denilir. Ve cehennemden Allah'ın ona hazır­ladığı yeri gösterirler M hayret ve feryadı daha da artar. Ebû Ömer ed-Darir dedi ki: Hammad bin Selemeye dedim :

Yukarda bahsedilen kişi ehli Kıbleden mi? O evet dedi. Ebu Ömer dedi ki;

O insan şehadet getiriyordu. Fakat inanmadan, insanlardan İşittiği gibi söylüyordu. İman onda bir bilgi olarak kalbine yerleşme­mişti.

Taberani   «Evsat»da Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan ri­vayet ettiğine göre:

Kabirde melek ölüye, baş ucundan gelmek istediğinde, Kur'an okuyuşu, ayaklan yanından gelmek istediğinde, sadakaları, sağ ve solundan gelmesinde ise, camiye gitmesi o meleğe engel olur.

Sabır kenarda durup, şöyle der: Eğer bir açık kapı bulsaydım ona da ben bakardım.

îbn-i Ebi Dünya, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'dan rivayet et­tiğine göre şöyle demiştir:

Meyyit kabre konulduğu zaman iyi amelleri ona gelir. Etrafını tutarlar. Azap ona başucundan gelse, Kur'an kıraati, karşısına çı­kar. Ayakları tarafından gelse, namaza kıyamı karşısına çıkar. El­leri tarafından gelse,

Vallahi biz ancak, sadaka ve dua için uzanırdık. Sana (ey azap) yol veremeyiz, derler. Azap ağzı tarafından gelmek istediğini zaman, zikir ve oruç ona karşı gelirler.

Ravi dedi ki; namaz dahi karşı gelir.

Sabır kenarda durur. Eğer açık bir gedik bulsaydım, ona da ben karşı gelirdim.

Böylelikle, onun salih amelleri, kişinin akrabası kendisini sa­vunduğu gibi, onu savunurlar.

Bunun üzerine ona, uyu! Cenab-ı Hak senin bu yatağını mü­barek kılsın.

Ne iyi dostların var. Ve ne iyi arkadaşların vardır! denilir.

îbn-i Ebi Dünya ve ibn-i Mende, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) '-dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Mümin sekerâta girdiği ve ruhu cesedinden çıktığı vakit, melek­ler şöyle der: Güzel ruh, güzel bir cesetden çıkmıştır.        

Evinden kabrine götürüldüğü vakit, ister ki, onu çabuk götür-sünler. Kabrine bırakıldığı zaman biri gelir, başından tutmak ister. Onun secdesi onunla o gelen arasına girer. Karnından tutmak ister. Oruç araya girer. Elini tutmak isteyince sadaka araya girer. Aya­ğından tutmak isteyince namaza kıyamı ve ayaklarıyla camiye yü­rümesi araya girer.

Bundan sonra, Mümin daha asla korkmaz. Korkutmak için han­gi yaratık gelse de...

Sonra Cennetteki makamını ve Allah'ın ona hazırladığı şeyleri görünce, Allah'ım beni menzilime kavuştur, der. Ona: Git, gözün aydın olarak yat. Daha sana kavuşması gereken kardeşlerin vardır, denilir.

Kafir ise, sekerata girip, ruhu cesedinden çıkınca, melekler: Ne pis bir ruh, ne pis bir cesetten çıkmış! Evinden kabre götürüldüğü zaman geciktirilmesini ister. Ve beni nereye götürüyorsunuz, diye bağırır.

Kabrine konulup, Allah'ın Ona hazırladığı Cehennemi görünce Allah'ım! beni geri gönder ki tevbe edip iyi ameller işleyeyim» der... Ona sen çok yaşadın denilir. Sonra Kabri daralır, kaburgaları bir­birinden geçer. Ürkülmüşün uykusu gibi bir uyku ile uyur ve irki-lir. Yerin akreb ve yılanları her taraftan ona hücum eder.

Bezzâr ve İbn-i Cerir «Tehzibü'l-Asâr»da Ebû Hüreyre (Radı-yallahû anh) 'dan ki Resûlullah'a nisbet etmiştir rivayet ettik­lerine göre şöyle demiştir:

Mümin başına ölüm gelip de gördüğünü görünce ruhunun çık­masını ister. Allah da onu huzuruna almayı sever.

Müminin ruhu göğe yükseltilir, diğer müminlerin ruhları gelip ondan dünyada tanıdıklarını sorarlar. O, ben filanı (dünyada) bırak­tım deyince, tuhaflarına gider. Ve filan öldü deyince diğer ruhlar, onun ruhu bize getirilmedi. Demek ateş arkadaşlarının ruhları içi­ne götürüldü, derler.

Mümin, kabrinde oturtulur. «Rabbin kimdir?» diye melek ona sorar

O, «Rabbim Allah'dir» der. Melek; ^Peygamberin kimdir?» der.

O «Peygamberim Muhammed'dir» der. Melek»

«Dinin nedir?» diye sorunca;

O «dinim İslam'dır» der.

Bunun üzerine ona kabrinden bir kapı açılır. Ona, makamına bak ve gözlerin dinmiş olarak yat. Kıyamet gününde Allah onu di­riltince sanki, hafif bir uyku kestirmiş gibi kalkar.

Eğer o ölü, Allah'ın düşmanı ise, ölüm ona gelip, o, gördüğünü görünce asla ruhunun çıkmasını istemez. Allah da onu huzuruna almak istemez.

Kabrinde oturtulup «Rabbin kimdir?» denilince O «bilmem» der. Ona «bilmeyesin» denilir. «Peygamberin kimdir?» denilince, yine «bil­mem» der. Ona «bilmeyesin» denilir. Ona da kabrinden Cehenneme bir kapı açılır. Ve öyle bir darbe yer ki, ins ve cinden başka herşey işitir. Sonra ona ırkilmişin uykusu gibi bir uykuya dal denilir. Son­ra kabri ona öyle daralır ki, kaburgaları birbirine geçer.

İbn-i Ebi Dünyâ, Ebû Hüreyre (Radıyaîlahû anh) 'den rivayet et­tiğine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Hz. Ömer (Radıyallâ-hû anh) 'e:

—  Ey Ömerl Münker ve Nekir'i göreceğin zaman halin ne olur, bilir misin? dedi.

Hz. Ömer (Radıyallâhu anh) :

—  Münker ve Nekir nedirler? dedi. Resûlullah (SaHalâhû Aleyhi ve Sellem) :

—  Onlar kabirde sorgu   melekleridirler.   Sesleri gök gürültüsü, gözleri şimşek gibi, saçları yerde çekilir, dişleriyle yeri kazarlar. Ve bir cemâatin yerden kıpırdatamayacağı bir demir sopayı da yanların­da bulundururlar, buyurdu.

îbn-i Mâce, Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) 'dan rivayet ettiğine göre, Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular:

«Ölü kabre bırakılır. Salih kul kabirde korkusuz bir şekilde otu­rur. Ve ona «kimlerdensin?» denilince j

O «Ben İslâmı kabul edenlerdenim» der. Peygamber hakkında sorulunca:

«Allah'ın Resulüdür, Kur'an'la gelip kendisini tasdik ettik.» Son­ra ona;

«Allah'ı gördün mü?» denilir. O ise;

«Hayır kimse onu görmeye muktedir olamaz» der. Sonra birbiri­ni yiyen ve yakan Cehenneme bir pencere ona açılır. «Allah yârdı-miyle ondan korunduğun Cehenneme bak» denilir.

Daha sonra ona Cennetten bir pencere açılır. O da, o yerin gü­zelliğine bakar, ona «İşte orası senindir». Yine ona şöyle deniliri «Yakın üzere idin. Yakın üzere de öldün, inşaallah yakın üzerine de haşr olacaksın.» denilir.

- Kötü adam ise korkulu, çarpılmış bir tarzda kabirde oturur. Ona da «kimlerdensin» denilince. «Bilmem» der. Ve ona «Peygamber için ne bilirsin» denilince de «Bilmem, insanlar onun için bir şeyler di­yorlardı, ben de öyle derdim» der.

O vakit önce Cennetten bir pencere ona açılır. Güzelliğini tema­şa eder. Ve ona, «orası senin olacaktı amma sana nasib olmadı» de­nilir. Daha sonra da Cehennemden de ona bir pencere açılır. Birbi­rini yiyen o cehenneme bakar, ona «Orası senin karargâhındır» de­nilir.

Sonra ona: «Şek ve şüphe üzere idin. Öyle de öldün ve öyle haşr olacaksın» denilir.

Esma'nın hadisi:

İbn-i Ebi Şeybe ve Buharî Hz. Ebû Bekir (Badıyallâhu anhKın kızı Esma (Radıyallâhu anhâ)'dan rivayet ettiğine göre, şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallalâhû Aleyhi ve Sellem) 'den işittim şöyle bu­yurdu :

«Bana vahy edildi ki, sizler kabirlerinizde imtihan edileceksiniz. Benden sorulacaksınız. Yakın üzre olan mümin, beni tanıyıp Muhammed Allah'ın Resulüdür. Bize hidayet ve Kur'an'Ia geldi. Biz ka-

bul edip ona uyduk' der. Ona 'Senin mümin olduğunu bildik sağlık­la uykuya dal' denilir.

Münafık ve şüpheli ise  «Bilmem insanlar   birşeyler   diyorlardı;

ben de öyle derdim» der.

îmam Ahmed, Esma (Radıyallahû anhâVdan, o da Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'den naklettiklerine göre;

İnsan kabrine konulduğu zaman, eğer mümin ise, namaz, oruç gibi amelleri etrafını sararlar. Melek, namaz yönünden gelir. Na­maz onu çevirir. Oruç tarafından gelir, oruç onu çevirir. Bu sefer ona uzaktan seslenir. Otur, der. Oturur. Bu adam yani Muhammed (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) hakkında ne diyorsun? O, O'nun, Al­lah'ın Resûlu olduğuna şehadet ederim.» der. Ona, «Ne bilirsin. Onu gördün mü?»  denilince, O,  «Şehâdet ederim o Allah'ın Resulüdür  der.

Buyurdu ki; O vakit melek, ona, şöyle der«Bu yakin üzere ya­şadın ve öyle öldün ve öyle dirileceksin.»

Eğer o insan günahkâr veya gafil ise, melek ona gelir. Onu çe­virecek, hiç bir şey orada yok. Melek onu oturtur ve, bu adam hak­kında ne diyorsun? der. O, «hangi adam» der. Melek, «Muhammed» der. O, «bilmem, insanlar birşeyler diyordu, ben de ayni şeyi der­dim  der. Melek, ona «Öyle yaşadın ve öyle öldün ve öyle dirilecek­sin.» der.

Buyurdu ki, Ona bir hayvan musallat olur. Beraberinde bir jop vardır. Eklemleri, deve horgücü gibi ateş korlarıdır. Allah'ın istedi­ği kadar, ona vurur. Hem de işitmez ki ona acısın

îmam Ahmied ve Beyhaki sahih bir senedle Hz, Âişe (Radıyalla­hû anhâ) 'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Bize bir yahudi kadını geldi. Kapıda durup yemek istedi. Dec-câlm fitnesinden ve kabir azabından korunmamız için dua etti.

Ben hep onu durdurmaya çalıştım. Ta Resûlullah geldi. Ben Re-sûlullaha dedim ki:

«Ey Allah'ın Resûlu. Bak bu kadın ne diyor. Resûlullah, «ne di­yor» diye sordu.

Ben «Allah sizi deccahn fitnesinden ve kabir azabından korusun diyor» dedim.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) kalktı ve ellerini aça­rak, deccahn fitnesinden ve kabir azabından istiâze etti.

Sonra da şöyle dedi:

«Her peygamber kendi ümmetini deccahn fitnesinden ikaz et­miştir. Ben de sizi ikaz ediyorum. Hiç bir peygamberin demediğini size bildiriyorum. Deccal kördür. Allah kör değildir. Deccal'in iki gö­zü arasında «bu kâfirdir» diye yazılıdır. Her mümin o yazıyı okuya­bilir.

Kabir fitnesi ise benim için imtihan edileceksiniz. Benden soru­lacaksınız. Ölü, mümin ise, korkusuz olarak kabirde oturtulur. Son­ra ondan; «Dünyada iken kimlerdendin?» diye sorulur. O, «İslam milletindendim» cevâbını verir. «Muhammed için ne dersin?» deni­lir. O, «Allah'ın kulu ve Resulüdür. Kur'an'la bize geldi. Biz onu tas­dik ettik» der. Ve ona Cehenneme bakan bir kapı açılır. «Şiddetli olan ateşe bak» denilir. Ona «İşte eğer iman etmeseydin o senin ola­caktı» denilir.

Sonra Cennetteki yerini ona gösterirler. Güzelliğini temaşa eder. «Orası senindir. Yakin üzere idin. Öyle de öldün ve öylece haşir ola­caksın» denilir.

Ölü kötü biri ise, kabirde korkudan kalbi kopacak bir şekilde oturur. «Kimlerdendin, Muhammed için ne biliyorsun?» diye soru­lunca «bilmem» cevâbını verir. «İnsanlar birşeyler derdi. Ben de Öy­le diyordum,» deyince ona önce cennetten bir yer gösterilir. «Eğer imant etseydin orası senin olacaktı.» Daha sonra cehennemdeki ye­rini gösterirler. «İşte burası senindir. Şüphe üzere idin. Öyle Öldün ve öyle haşr olacaksın» denilir. Ve azap verilir.

Beyhaki de aynisini rivayet etmiştir.

Bezzar, Ebû Hüreyre'den o da Âişe (Radıyallahû anhâ) 'den riva­yet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Bu ümmet kabirde imtihan edilecektir. Ben ise zaif bir kadınım

nasıl dayanacağım. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Dünyada da Ahirette de Allah, ehli imana kavli sabit ile sebat  verir.»

Beyhaki, Âişe  (Radıyallahû anhî'dan rivayet ettiğine gör

sülullah (Sallallâhû Aleyhi ye Sellem) şöyle buyurdu:

Kabirdekiler benden sorguya çekilirler. Ve  «Allah ehli imana dünyada da Ahirette de kavl-i sabit ile sebat verir» âyeti bunun  Re-hak-kinda nazil oldu.

îbn-i Ebi Dünya, Hz. Âişe (Radıyallahû anhâ)'dan rivayet etti­ğine göre Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurdu:

«Müminin cenazesi yola koyulunca, Allah aşkına beni acele gö­türün» diye bağırır.

Kabre konulunca ameli onu sarar, himayesine alır. Namaz sa­ğında, oruç solunda, Emri maruf işleyişi ayak ucunda durur. Azap meleklerine müsaade etmezler. Her aza dünyada iken ibadet özellik­lerini anlatırlar. İyi olmayan biri ise insandan başka her şeyin du­yacakları bir sesle bağırır. Eğer insan gitseydi ya bayıhrdıjj veya delirirdi.                                                                                       

İmam Ahnıed «Zühd»deEbû Nuaym, Tavus tarikiyle Hil-ye'de rivayet ettiklerine göre;

Ölüler kabirde yedi gün sorguya çekilirler. O, o günlerde onun adma dünyada hayır maksadiyle taam verilmesini sever.

Ebu Nuaym, Enes bin Malik (Radıyaîlahû anh) 'den rivayet etti­ğine göre şöyle demiştir: Ashab'dan biri ölmüştü. Defin işi bittikten sonra Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) kabri başında durup  bakbık.

«İnna lillah ve inna ileyhi raciun» deyip ona şöyle dua etti. «Yâ Rab bu sana varmıştır. Kendisine varılanların en hayırlısı sensin. Kabri ona geniş kıl. Gök kapılarını rahmetle ona aç. Amellerini kabul et, sorguda lisanına sebat

El-Hakim, Nevâdir'ül-Usûl'da Süfyan-i Sevri'den rivayet ettiği­ne göre şöyle demiştir

Kabirde ölüden «Rabbin kimdir?» diye sorulunca şeytan görü-, nüp kendisine işaret eder. «Rabbin benim» diye telkin eder. Hakim dedi ki:

Resûlullah'uı «Definde denilen şeyler» babında geçen hadisi bu sözü teyid eder. Zira Restiluİlah dua ederken «onu şeytandan koru» demiştir. Eğer şeytanın orda tesiri olmasaydı öyle dua etmezdi.

İbn-i Şahin, «Sünnet»te... Râşit'den rivayet ettiğine göre şöyle  dedi:

Peygamber  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

Delilinizi öğreniniz, çünkü sorguya çekileceksiniz diye bize bu-yuruyordu. Peygamberin bu tavsiyeleri öyle sık idi ki, Ensar ölülerine ve erginliğe gelen çocuklarına kabirde Münker ve Nekir'e karşı de­nilecek cevapları telkin ediyorlardı...

Esselefi, Tuyuriyatta, Sehl bin Ammar (Radıyallahû anh)'dan ri­vayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Yezid bin Harun'u ölümünden sonra rüyamda gördüm. «Allah sana ne yaptı,» diye sordum. O şöyle dedi: «Beni kabre koyduklarında iki melek geldi. Dinin, rabbin, peygamberin kimdir?» diye sordular. Ben beyaz olan sakalımı tuttum. «Böyle sorular benim gibilerden de sorulur mu? Ben seksen sene insanlara bunu öğrettim,» deyinpe be­ni bırakıp gittiler. «Sen Cerir bin Osmandan ders okudun mu?» di­ye sordular. Ben «evet» dedim.

Onlar, «Cerir, Hz. Osman'ı sevmezdi. Allah da Cerir'i sevmez» dediler.

Lalkai, Sünnette, Havsere bin Muhammed el-Minkariden rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Yezid bin Hanımı rüyada gördüm, bana şöyle dedi:

Münker ve Nekir gelip beni oturttular. Sorguya çekip Rabbin kimdir?, Peygamberin kimdir?, dinin nedir? dediler. Ben ak sakalımı tuttum, benim gibilerden de mi sorulur? Ben Yezid bin Harunum. Dünyada altmış sene bunu insanlara öğrettim. Onlardan biri: «Doğ­ru söyledin. Gelin gibi uykuya dal. Bu günden sonra sana korku yok­tur» dedi.

îbn-i Ebi Dünya, ibn-i Cerir, Yezid bin Tarif el-Becliden riva­yet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Kardeşim öldü. Defnedildiğinde sol kulağımı kabrinin üstüne koydum, zaif bir ses, (kardeşimin sesini) işittim. «Allah» dedi. Baş­kası dinin nedir? dedi. O «islam» dedi.

îbn-i Ebi Dünya, «el-Kubûr» kitabında ve ibn-i Cerir, «Tehzip» kitabında, el-Ala bin Abdulkerim yoluyla rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir :

Bir adam öldü, gözleri az gören bir kardeşi vardı. Dedi ki:

Biz onu defnettik. Millet dağıldığı zaman, başımı kabrin üstüne koydum. Birden kabrin içinden, bir ses işitiyor oldum! «Rabbin kim­dir, peygamberin kimdir, dinîn nedir?» Kardeşimden işittim, şöyle diyordu:

«Rabbim Allah, Muhammed (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) pey-gamberimdir». Ben Onu da sesini de tanıdım.

Sonra, ok gibi bir şey kabrin içinden kulağıma yükseldi. Vü­cudum titredi. Ben de ayrıldım.

Ebu'I-Hasan bin el-Berra el-Abdi, «Er-Ravda» kitabında Dah-hak'a yükselen senediyle rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Bir kardeşim vardı. Ben cenazesine kavuşmadan, defn edilmiş­ti. Kabrine geldim. Onu dinledim. Baktım ki «Rabbim Allah, İslam dinimdir» diyor.

Tarih-i ibn-i Neccar'da senediyle Ebu'1-Kasım bin Hibetullah bin Selam'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Yanında okuduğumuz bir üstadımız vardı. Onun bir arkadaşı öldü. Üstad onu rüyada görüp «Rabbin sana ne yaptı?» deyince, O «Rabbim beni bağışladı» dedi. Üstad:

Münker ve Nekir ile ne yaptın?» deyince;

O «Ya Üstad beni oturtup 'Rabbin kimdir. Peygamberin kimdir; dedikleri zaman, Allah bana ilham etti. Ben, Ebû Bekir ve Ömer hak­kı için beni bırakın» dedim. Onlardan biri diğerine, «bize karşı bü­yük bir şeyi şefaatçi yaptı, bırak onu» dedi. Beni bırakıp gittiler.

Lâlkâi,  «Sünnet»te  senediyle Muhammed bin Nasr es-Saiğ-den rivayet ettiğine göre  şöyle demiştir:

Babam, tanıyıp tanımadığı cenazelerin namazmı kılmaya mef­tundu. Bize dedi ki;

«Ey oğulcuğum. Bir gün bir cenazenin yanında idim. Onu def­nettikleri vakit, iki kişi kabrine indiler. Sonra, biri çıktı diğeri kal­dı. Halk, toprak atmaya devam ediyordu. Ben «ey millet, ölü ile be­raber, bir diriyi de defnediyorsunuz» dedim. Onlar, «kabirde baş­ka kimse yok» dediler. Ben, «belki de bana öyle göründü» dedim.

Sonra, ben döndüm ve mutlaka iki kişi gördüm, biri çıktı, di­ğeri kaldı. Allah bu sırrı bana açmadıkça burdan ayrılmayacağını, dedim. Kabrin yanma geldim. On sefer Yasin. ve Tebâreke'yi oku­dum. Ağlayıp Yâ Râb gördüğümü bana çöz. Bu durumda, akıl ve dinimden korkuyorum, dedim. Kabir yarıldı. İçinden bir şahıs çık­tı. Bana bakmadan gitti. Ben «Ma'budun hakkı için, senden bâzı şey-

ler sormadıkça gitmeyeceksin» dedim. Yine bana bakmadı. Ben, ikin­ci ve üçüncü sefer söylediğimde bana yöneldi. Ve «Sen Nasr es-Saiğ'-sin» dedi, ben *evet» dedim. O, «beni tanımıyorsun» dedi. Ben «ha­yır» dedim. O «Biz Rahmet meleklerinden iki melekiz. Ehli Sünnet kabrine konulduğu zaman, onlara müekkel kılındık. Kabirlerine inip onların vereceği cevabı onlara telkin ederiz» dedi ve birden kay­boldu.

Üstad Abdülgaffar el-Kusi «Tevhid»  kitabında şöyle demiştir:

Şeyh Nasıruddinin evi yanında idim. Şeyh Bahauddin el-Ahrhi-im de gelmişti. Cübbesini alıp omuzuma attım.                            

Bana dedi ki, Şeyh Ebû Yezid'in hizmetçisi de onun cübbesjni oriıuzunda taşıyordu. Salih bir adam idi.                                       

Bu münasebetle, söz Münker ve Nekir'e geldi: Ebu Yezid'in hiz­metçisi ki Mağripli idi, demişti ki; şayet benden sorsalar, onlara ce­vap vereceğim. Ona, senin cevap verdiğini kim bilecek, demişler. O, kabrimi dinleyin işitirsiniz, demiş. Mağripli öldüğü vakit kabrinin üstüne durup sorgusunun yapıldığını görmüşler. O:

«Benden soru mu soruyorsunuz? Halbuki ben Ebu Yezid'in cüb­besini omuzunda taşımış adamım.» demiş. Bunun üzerine melekler onu bırakmışlar. [9]                                                                             :j

 

Bâzı Faideli Meseleler

 

Birinci Mesele:

Kurtûbi demiş ki

Bâzı hadislerde iki meleğin, bâzılarında da bir meleğin sorgu için gelmesi, varid olmuştur. Bunda bir tezat yoktur. Zira kişilere gö­re melek sayıları değişebilir. Bâzılarına şiddet ve korkunun fazla olması için iki melek gelir. Bâzılarına tahfif için yalnız bir tane ge­lir.                                                                -

Bâzı âlimler demişler ki, iki melek gelse bile yalnız biri sorar. «Bir melek gelir» hadisi bu tevil ile yorumlanabilir.

Suyuti diyor ki bu tevil daha isabetlidir. Zira iki meleğin sorgu için geldikleri çok hadislerde vârid olmuştur.

İkinci Mesele:

Yine Kurtûbi demiştir ki: Kabirdeki suâl ve cevap hakkındaki hadisler değişiktir. Bu değişiklik şahıslara göre olmuştur. Bâzıları akaidin bir kısmından sorulur. Bâzıları bütün akaitten sorulur.

Kurtûbi demiş ki; muhtemelen, bu değişiklik bir kısım hadisle-: rin kısa zikredilmesindendir. Başkanı ise aynı hadisi tam zikretmiştir.

Ben diyorum ki, bu ikinci ihtimal daha doğrudur. Çünkü çok hadisler bunu gösterir. Evet o hadislerde hassaten, Ebû Davud'un, Enes (Radıyallahû anh)'den ettiği rivayetinde «Bu sorulardan son­ra bir şey sorulmaz» denmektedir. îbn-i Merdüveyh'in rivayetinde de, -Bu sorulardan başka sorulmaz» kaydı yardır.

Bundan anlaşılır ki, mümin akaidin gayrisi olan dini emir ve nehiylerden sorguya çekilmez.

Beyhaki'nin, îkrime tarikiyle, İbn-i Abbas CRadıyallahû anhüma) '-dan rivayet ettiğine göre;

«Allah ehl-i imanı kavli sabit ile, dünyada ve âhirette de tesbit eder (korur),[10] mealindeki -âyet-i kerime hakkında şöyle demiş­tir t Kavl-i sabit şehâdet kelimesidir. Ölümden sonra kabirlerde o ke­lime onlardan sorulur.

Bu mesele İkrime'den sorulmuş. O, Peygambere imandan ve tev-hid'den sorguya çekilirler, demiş.

Üçüncü Mesele:

Ben diyorum ki, bir rivayette «Bir oturuşta, ölü üç sefer sorgu­ya çekilir» varid olmuştur. Diğer rivayetlerde ise bu konuda bir şey yoktur. Onlar da evvelki rivayetlere hami edilir. Veya şahıslara gö­re durum değişiktir. Tâvus'dan rivayet edilen: «ölülerin yedi sefer sorguya çekildikleri» hadisi daha evvel geçti.

Dördüncü Mesele:

Kacli demiş ki; yeryüzünde kalıp defn edilmeyen cenazeler de sorguya çekilirler. Cenâb-ı Hak onları imtihan altında olan bizler­den perdeler. Melek ve şeytanları görmemizi engellediği gibi.

Bâzıları demiş ki; asılan insana hayat geri döner, fakat biz far-kına varmayız; tıpkı bayılmışı ölü zannettiğimiz gibi..

Ve gömülemeyen cenazelerden, soru sorulduğu gibi; kabir ye­rine hava onu sıkıştırır. Kalbinde iman olan kimse bunu iğrenç görmez.

Parçaları dağılmış cenazelerin durumu da böyledir. Allah, bir kısım, veya tüm parçalarında hayat yaratır. Ve ona soruları tevcih eder.

Îmam'ül-Harameyn'in nakline göre bâzıları demiş ki; bu, Kâlu Belâ'da Allah'ın, Âdem'in zürriyetini konuşturduğu kadar kudretine zor değildir.

Beşinci Mesele:

îbn-i Abdulber, demiştir ki: Kabir suali, ancak mü'mine ve za­hiren mü'min görünen münafığa yöneltilir. Kâfir ise, zaten Onun işi bellidir.

Kurtûbi ve îbn-i Kayyim ona muhalif gidip demişler ki, sual ha­dislerinde, kâfir ve münafığın sorguya çekileceklerine dair sarahat vardır.

Ben Suyûti) diyorum ki, onların dediği, mümkün değil. Çünkü kâfir ve münafık kaydı hiç bir hadîste beraber gelmemiştir. Ancak bazı rivayetlerde, münafık; bazılarında da, onun yerinde kâfir ifa­desi vardır. Ve bu kâfir ifadesi münafık mânâsına hamledilir. Çün­kü Esma (Radıyallahû anhâ)'nın hadisinde, münafık veya şüpheci ifâdesi vardır. Kâfir kelimesi zikredilmemiştir.

Taberani'den mervi Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'ın hadisi­nin sonunda, Hammad ve Ebû Ömer ed-Darir'in sözleri bunu sara­hate kavuşturur.

Altıncı Mesele:

Hakim-i Tirmizi demiştir ki:                                                        >

«Kabir suali bu ümmete hasdır. Zira önceki kavimlere peygam­ber gönderilirdi. İman etmeseydiler onlara hemen azab gelirdi.»

Muhammed (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) rahmetle gönderildiği zaman azab kaldırıldı. Kılıç verildi, ta ki kılıç korkusuyla İslam'a girenler olsun, sonra iman kalblerine yerleşsin. Bundandır ki mü­nafıklık ortaya çıkmış. Zahiren imanlı görünüp gizlice kâfir olan­lar vardır. Kabirde melekler onları imtihan ederler ki, iç yüzlerini ortaya çıkarsın.»

Bu rivayete karşı çıkanlar var. Kabir suâlinin her ümjnete şamil olduğunu söylemişler. Herbiri, çeşitli delillerle dâvalarını teyicl etmeye çalışmışlar.

İbn-i Abd'ilber demiş ki, «yalnız bu ümmetin sorguya çekilece­ğine delil şu sözlerdir.» :

Bu ümmet sorguya çekilecektir.» «Bana vahy edildi ki. sizler sorguya çekileceksiniz.»

Yedinci Mesele

Yine Hakîm-i Tirmizi demiştir ki:

«kabirdeki sorgu meleklerine fettanj hırpalayıcı, denilmesinin sebebi, sorgularında kovulma olduğu ve yaradılışları sert ve kaba olduklarmdandır.

Ve onlara Münker ve Nekir (bilinmezler) denilmiş. Çünkü ya­radılışları ne insana, ne meleklere, ne hayvanlara, ne de böceklere benzemektedir. Onlar, harika bir yaratıktırlar. Yaralılarında bar kanlara bir ünsiyet, bir alışkanlık olmuyor. Allah onları Berzah âle­minde görüş ve sebat için mü'minlere bir ikram olarak yaratmış. Münafıkm ayıplarını haşirde görünmeden önce, ortaya döküyor ki, kabirde azabı hakk etsinler.

Ben diyorum: Bu gösteriyor ki, Münker, «kaf in» üstünüyledir.

Lügatte, kesin olan durum da budur.                                         

Şafiî arkadaşlarımızdan ibn-i Yûnus demiştir ki, mü'minüi sor­gusuna gelen iki meleğin ismi Mübeşşer ve Beşir'dir.

Sekizinci Mesele:

Kurtubî demiştir: Eğer denişle aynı anda birbirinden uzaâ yer­lerde iki melek nasıl bütün ölüleri sorguya çekebilir?              

Cevâbı şudur: Ö meleklerin cismen büyük olmaları bunu ge­rektirir. Bir toplulukta aynı anda çok kişileri tek konuşma ile sor­guya çekerler. Her ölü zanneder ki o sorgu yalnız ona mahsustur. Allah Teâla onu diğer ölülerin cevâbını işitmekten men eder.

Ben derim: Hafaza ve diğer görevli meleklerin çokluğu gibi, sor-

güya hazırlanan meleklerinde çokluğu muhtemeldir.

Sonra arkadaşlarımızdan, Hüleymiyi, bu ihtimali kabul ettiğini gördüm. O «Minhac»ında şöyle demiştir:

Bana öyle geliyor ki, sorgu melekleri büyük bir cemaattırlar. Bâ­zılarına Münker, bazılarına da Nekir denilir. Her ölüye onlardan iki melek gönderilir Tıpkı amellerini yazmaya müekkel meleklerin iki olduğu gibi...

Dokuzuncu Mesele:

Mü'min için kabrin genişliği hakkında geçen hadisler değişik­tirler. Fakat aralarında çelişki yoktur. Çünkü, bu, mü'minin, salih-likteki derecesine göre, değişir.

Onuncu Mesele                                                             .

Asrın Hafızı Şeyhül-Islam Ebü'1-Fadl ibn-i Hacer'den sorulmuş  bazı sorulur.

Birinci soru  Ölü oturarak mı sorguya çekilir, yoksa yatarak mı? Cevap i Oturduğu halde sorulur.

İkinci soruş Ruh, eskiden vücût elbisesini'giydiği gibi, kabirde yine cesedin içine girer mi?

Cevap: Evet girer. Fakat, bu konudaki rivayetlerin açıklan, ru­hun vücudun üst kısmına girdiğini gösterir.

Üçüncü soru: Ölü peygamberi kabrinde görür mü?

Cevap : Sözü delil olmayan bâzılarının iddiasından başka bir ha­dis yoktur. Yalnız bâzı hadislerde, «Bu adam hakkında ne diyorsun?» ifadesi vardır. Yani, Kabirde Peygambere işaret edilmiştir. Demek ölü Peygamberi görür.

Bunda da bir delil yoktur. Çünkü zihinde hazır olan birisine  işaret olabilir.

Dördüncü soru: Çocuklar kabirde sorguya çekilir mi?

Cevap: Açık odur ki, mükellef olmayanlar sorguya çekilmezler.

İbn-i Kayyim demiştir ki: Hadisler sorgu anında ruhun cesede iade edildiğini tasrih ederler. Fakat bu iade ile, bizim alıştığımız, mutad hayat elde edilmez ki, ruh bedenin idare ve tedbiriyle uğraşıp yemek ve içmeye muhtaç olsun. Bu iade ile ancak, bir çeşit hayat elde edilir ki, onunla sorguya çekilir, imtihan edilir.

Nasıl ki, yatanın hayatı, uyanığın hayatından değişik bir şey­dir. Ve, uyku ölümün kardeşidir. Ve uyuyana hayatsızdır dedirt­miyor. Öyle de, ruhun iadesinde Ölünün hayatı, dirinin hayatın­dan başka bir şeydir. O, öyle bir hayattır ki, sahibine ölü dedirt­meye mani değildir. O, ölüm ile hayat arası bir şeydir. Uyku ikisi­nin arasında bir derece olduğu gibi...

Hadis, ruhun devamlı olarak vücutta, kaldığını göstermiyor. An­cak, ruhun misalinin, devamlı olarak kabirle ilişkisi olduğunu gös­teriyor. Vücût, çözülse, parçalansa, dağılsa da...

İbn-i Teymiyye de demiştir ki

Sual vaktinde ruhun bedene iade edildiğine dair, hadisi mü-tevâtirdirler.

Ruhsuz olarak, bedenin sorguya çekildiği, bir gurubun görüşü­dür, îbn-i Zağuni onlardandır...

Bu görüş, îbn-i Cerir'den de anlatılmış. Cumhur Onu reddetmiş. Bunlara karşı da ruhun bedensiz olarak sorguya çekildiğini söyle­mişler. İbn-i Hazm, ibn-i Akil, ve ibn-i Cevzi gibi zatlar, bunu söy­lemişler. Fakat bu yanlıştır. Çünkü, öyle olsaydı sorgunun kabir­le hiç bir ilişkisi olmazdı.   .

Onbirinci Mesele:

Kâfii'nin, «Ravz-er-Reyyahîn» adlı kitabında, Şakik el-Belhi'den rivayet ettiğine göre şöyle demjştir:

Biz beş şey istedik. Onları beş şey içinde bulduk. Günahları ter-ketmek istedik. Onu kuşluk namazında bulduk. Kabrin aydınlanma­sını istedik. Onu gece namazında bulduk. Münker ve Nekir'e cevap

vermeyi istedik. Onu da Kur'an kıraatinde bulduk. Sırat köprüsün­den geçmeyi istedik. Onu da oruç ve sadaka da bulduk... Arşın göl­gesini arzu ettik. Onu, inziva ve halvette gördük  (bulduk.)

Onikinci Mesele:

îsfehâni, «Tergib»te, Ebû Hedbe tarikiyle, Es'as el-Harrani'den o da Enes (Radıyallahû anh) 'dan merfûan rivayet ettiğine göre:

«Kim sarhoş olarak dünyadan ayrılsa, sarhoş olarak kabre ko­nulur.»

Ebü'1-Fadl et-Tusi «Uyun'ül-Ahbar»da Ebu Hedbe yoluyla Enes (Radıyallahû anh)'dan rivayetinde şu kayıd da vardır:

«O, ölüm meleğini sarhoş diye görür. Münker ve Nekiri de sar­hoş diye görür.»

On üç üncü Mesele:

Üstadımız Şeyhülislam Alâmüddin el-Belkîni'nin «Fetâva»sinde şöyle denmiştir:

Ölü kabirde, suryanice cevap verir. Ben bunun için bir dayanak görmedim. Bu Hafız îbn-i Hacer'den de sorulmuş. O, hadisin zahiri sual ve cevabın Arapça olduğunu gösteriyor, demiş. Ve bununla bera­ber, herkesin soru ve cevabı kendi, lisaniyle olması muhtemel oldu­ğunu, söylemiş.

OndördüncüMesele:

Hanefiler'den olan Bezzazi, Fetevasında şöyle demiştir:

Sual, ölünün yerleştiği yerde olur. Hatta, vahşi bir hayvanın karnına girse, sual orda olur. Tabutta, defn edilmeden kaldığı müd­detçe sorguya çekilmez. [11]

 

Kabirde Sorguya Çekilmeyenler

 

Ebu'l-Kasım es-Sağdi «er-Ruh» kitabında, şöyle demiştir

Sahih rivayetlerde, bâzı ölülerin basma kabir fitnesi ve sorgu melekleri gelmediği varit olmuştur. Bunun üç yönü var. Ya ölünün iyi bir am!eli içindir veya başına başka, bir bela gelmiştir. Veya bu belli bir vakte mahsustur.

Nesaî, Râşid bin Sa'd'dan, o da Resûlullah'a (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'m sahabelerinden bir adamdan, rivayet ettiğine göre:

«Bir adam, «Yâ Resûlullah, neden şehitten başka herkes kabrin­de sorguya çekilir.» diye sordu, cevaben buyurdu ki:

«Onun başında kılıcın parıldaması zorluk olarak ona yeterdir.»

Nesai, ve Taberani «Evsat»ta Ebû Eyyüp (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurmuştur:

«Kim, düşmana rastlayıp, öldürülüp veya mağlup oluncaya ka­dar sabrederse, kabirde sorguya çekilmez (bir daha zorluk görmez.)

Müslim, Selmân (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle diyordu:

«Bir gece bir gündüz nöbet tutmak, bir ay oruç tutmaktan daha hayırlıdır. Eğer ölürse, eski amelleri onları yapıyormuş gibi devam

eder. Ona gelen rızkı da devam eder. (ailesine gelir.) Kabirde sorgu meleklerinden emin olur.»

Tirmizi, Fudalete bin Ubeyd (Radıyallahû anh)'dan sahih gör­düğü bir rivayetle Resûlullah'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

«Her ölünün ameli son bulur. Allah yolunda nöbet tutanın ame­li müstesna... Onun ameli kıyamet gününe kadar artar, gelişir. Ka­bir fitnesinden  (sorgusundan)  emin olur.

Ebû Davud'un rivayetinde: «Kabir sorgu meleklerinden emniyet­te bırakılır» şeklinde gedmektedir.

İbn-i Mâce, sahih bir rivayetle, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) '-dan, rivayetine göre; Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurmuştur:

Kim, Allah yolunda nöbetçi olarak, ölse, Allah onun salih amel­lerinin ecrini devam ettirir. Ve rızkını da devamlı olarak akıttırır. Kabir meleklerinden emin olur ve korkudan emin olarak diriltilir.

İmam Ahmed ve Taberani, Ukbete bin Amir (Radıyallahû anh) '-

dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:'

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'den işittim ki şöyle di­yordu:

Allah yolunda, nöbet tutandan başka herkesin ameline son ve­rilir. Onun ameli haşirde dirilinceye kadar O'nun için akar olur. Ve O kabrin sorgu meleklerinden muhafaza altına alınır.

Bezzar, Osman bin Affan (Radıyallahû anh) 'dan o da Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyurduğunu rivayet et­miştir :

Kim, Allah yolunda nöbet tutarken ölürse ameli onun için de­vam eder. Rızkı da, devam eder. Kabrin sorgusundan emin olur. Al­lah haşirde Onu büyük korkudan emin olarak diriltir.»

Taberani, Ebu Ümâme (Radıyallahû anh) 'den Peygamberin (Sal­lallâhû Aleyhi ve Sellem) 'm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Kim Allah yolunda nöbet tutarsa, Allah onu kabir fitnesinden (sorgusundan) emin kılar.

Yine Taberani «Evsat»ta, Ebû Said el-Hudri (Radıyallahû anh)'-dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallaîlâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kim nöbette olduğu halde ölürse kabir fitnesinden korunur ve rızkı devam eder.»

Yine Taberani «el-Kebir»de Selmân  (Radıyallahû anh)'dan şöy­le dediğini rivayet etmiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'den işittim ki diyordu:

«Allah yolunda bir günün nöbeti, bir ayın orucu ve kıyamı gibidir. Kim nöbette ölürse daha evvel yaptığı amelleri aynen devam eder. Ve sorgu meleğinden korunur. Kıyamet gününde de şehid olarak diriltilir.

İbn-i Asakir, «Tarih»inde, îbn-i Mesûd (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellenü şöy­le buyurmuştur:                                                          

«Kim bir gün, Allah yolunda, nöbet tutarsa, bir ay oruç ve gece kıyamı gibi ecir alır. Kabir fitnesinden korunur. Ameli kıyamete ka­dar kendisi için câri olur.

tbn-i Mâce, ve Beyhaki, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan ri-vâyet ettiklerine göre, Resûlullah CSallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurmuştur:

«Kim hasta olarak ölse, şehid olarak ölmüş olur. Kabir fitnesin­den korunur. Sabah akşam Cennetten ona rızık getirilir.»

Kurtubi, demiştir ki:

Bu bütün hastalıklar hakkında geçerlidir. Fakat şu hadis ile mu­kayyettir (bağlıdır) :

«Kim ki karın hastalığından ölse, O kabrinde azap görmez.»

Nesai ve diğerleri de bu hadisi rivayet etmişler.

Burdaki karın hastalığından murâd vücudun içinde su birik-mesidir.

Bâzıları da o hastalık ishaldir, demişler. Bundaki hikmet şudur:

Böyle hastalar, ölümde akimi kaybetmezler. Allah'ı bilirler. On­ları bir daha sorguya çekmeye lüzum yok. Diğer hastalıklar böy­le değildir. Onlarda aklı kaybetmek, bayılmak vardır.

Ben (Suyuti) diyorum ki, bu kayda ihtiyaç yoktur. Çünkü Ha-fızlerin ittifakiyle râvi hadisi yanlış söylemiştir: Hadisin metni «Men mâte meridan» değil de «Men mâte murabıten»dir. Yani «kim has­ta olarak ölürse» değil de «kim nöbette ölürse» demektir. Bunun için ibn-i Cevzi bunu mevzûatdan saymıştır.

Her gece Tebâreke sûresini okuyana kabir sorgusu zarar ver­mez diye rivayet vardır.

Cüveybir,  «Tefsir»inde...  îbn-i  Mes'ûd   (Radıyallahû anh) dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Kim her gece Tebâreke sûresini okusa, kabir azabından korun­muş olur, Kim (Âmentü birabbiküm fesmeûn) âyetine devam etse, Allah, ona Mün-ker ve Nekir'in suâlini kolaylaştırır.»

Kabul  Abbar'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir : Biz, Tevrât»da Tebâreke sûresinin ismini görüyoruz. Kim her gece onu okusa kabir fitne ve sorularından emin kalır.

Cidden zayıf bir ravi olan Sivar bin Mus'ab'dan, Ebü Ishak el-Berra (Radıyallahû anhVdan merfûan rivayet edildiğine göre;

«Kim, uykudan önce secde ve Tebâreke sûrelerini okusa, kabir azabından, Münker ve Nekir'den kurtulur,»  denilmiştir

Ahmed, Tirmizi Hasan gördüğü bir rivayetle   ibn-i Ebi Dün­ya, Beyhaki ibn-i _Ömer (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Cuma günü veya gecesi ölen hiçbir mümin yok ki Allah onu kabir azabından korumasın.»

İbn-i Vehb «Cami» adlı kitabında, Beyhaki başka bir tarikle ğişik bir lafızla bu hadisi rivayet etmişler.

Beyhaki, üçüncü bir yolla da bunu rivayet etmiştir.

Kurtübî dedi ki, bu hadisler, geçen suâl hadisleri ile çelişmez. Yalnız onların bazı kişilere mahsus olduğunu gösterir. Sorguya çe­kilmeyecek ve fitne görmeyecekleri, o korkulara maruz kalan ve sor­guya çekilenlerden ayırır.                                   

Bütün bunlarda kıyasa yer yoktur. Onlardk görüş ve fikir için mecal yoktur. Ancak doğru konuşan ve kendisine doğru haber  rorilen Resûlullah'm sözüne teslim ve inkiyad gerekir.            

Kurtubi  «Şehidin, başında kılıcın parıldamasi, ona kabir bı olarak yeter» mealindeki hadisin mânası şudur, demiş:      

Şayet cephede ölenlerin içinde münafıklar olursa iki ordu kar­şılaştığı ve kılıçlar parıldadığı zaman, firar edilir, münafığın hali de firar ve kaytarmaktır. Mümin ise, kendini Allah'a teslim edip feda ve-âzâ-eder. Harb ve ölüm için ortaya atılması onun doğruluğunu en gü­zel şekilde gösterir. Bir daha kabirde imtihan edilmeye lüzum kal­maz,  Hakim-i Tirmizi'nin nakline göre, Kurtubi, şöyle demiştir:

Şehit'den sorulmuyorsa, sıddık (Allah'a inancında doğru olan) dan sorulmaması, daha makuldür. Çünkü sıddikm kadri daha bü­yüktür. Hatırı daha yücelir. O sorulmamaya daha lâyıktır. Kur'an'da da sıddık şehidden önce zikredilmiştir. Nöbette ölen kişi ki dere­cesi şehidin derecesinde değildir; sorguya çekilmediği halde şehid­den derecesi yüksek olan haydi haydi sorguya çekilmez.

Buraya kadar Kurtubi'nin sözü idi. Ben diyorum: Hakim-i Tir­mizi'nin açık ifadesi şudur ki, sıddıklar, sorguya çekilmezler.

O demiş ki: «Allah istediğini yapar» mealinde bir ayet vardır. Allah daha iyi bilir. Bunun tevili şudur: Allah'ın irâdesinde uzak değil ki bir kısım insanlardan suali kaldıra... Sıddıklar ve şehidler gibi...

Hakim-i Tirmizi'nin, şehid hadisinin yorumunda yaptığı nakil, bu d-urumun, savaş şehitlerine mahsus olduğunu gerektiriyor. Fa­kat, nöbet hadislerinin hükmü bunun her şehid için umumi oldu­ğunu gösteriyor.

Şeyh'ül-îslam ibn-i Hacer, veba hakkında yazdığı «Bezi'ül-Ma­un- kitabında kesin olarak ifade etmiş ki, taundan ölen sorguya çe­kilmez. Çünkü o, savaşta ölenin benzeridir. Allah için vebada sab­reden ve Allah'ın ona takdir ettiğinden başka başına bir şey gel­meyeceğini bilen taun içinde, onun etkisi olmadan da ölse, azap görmez. O da nöbetçinin benzeridir.

Şeyh'ül-İslam böyle söylemiştir. Ve cidden makul bir yorumdur.

Hakim-i Tirmizi'nin nöbetçi hadisine yaptığı yorumda, demiş ki: Nöbetçi kendini Allah için bağlıyor, hapsediyor. Allah'ın düşmanla­rına karşı O'nun yolunda savaş için kendini veriyor. O bu durum­da, öldüğü zaman, doğruluğu açığa çıkmış olur. Kabir azabından korunur.

Demiş ki, kim Cuma günü ölse, Allah katında olan derece ve sevabı ortaya çıkmış olur. Çünkü, Cuma gününde Cehennem yan­maz, o gün onun kapıları kapatılır. Diğer günlerde, ateşin yaptığı icrââtı yapamaz. Allah kullarından birisinin ruhunu, Cuma günün­de aldığı zaman bu, onun said ve iyi olduğuna delildir, Bu büyük günde ancak Allah'ın onlar için saadet takdir ettiği kişilerin ruh­ları alınır. Bunun için kabir azabından ve sorgusundan onları ko­rur. Çünkü, kabir sorgusu münafık ile mümini birbirinden ayırmak içindir...

Hakim'in sözü bitti. Ben diyorum ki, bunun sonucu şöyledir: «Kim, Cuma günü ölse, ona bir şehidin ecri vardır» hadisi kâidesin-ce, o da şehid gibi. sorguya çekilmez.»                                            

'Ebû Nuaym «Hilye»de Câbir  (Radıyallahû anhî'den rivayet et­tiğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Kim Cuma günü veya gecesi ölse, kabir azabından kurtulur  Ve kıyamet gününde, üstünde şehidler üniforması olarak gelir,» di­ye buyurdu.                                                                     ,

Hamid, îyas bin Bükeyr (Radıyallahû anhVden rivayetine gö­re, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Kim, Cuma günü, ölse, ona bir şehid ecri yazılır. Kabir fitnesinden korunur.-                                                                           

Yine Hamid'in, ibn-i Cüreyc tarikiyle, Atâ bin Yesâr (Radıyal­lahû anh) 'dan rivayetine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sel­lem)  şöyle buyurmuştur:

«Hiç bir Müslim ve Müslime, Cuma gününde ölmez. Ula kabir fitne ve azabından korunur. Ve üzerinde hiç bir hesap olmadan Al­lah'ın huzuruna gelir. Kıyamet gününde, beraberinde şehid oldu­ğunu bildiren şahidlerle gelir. (Bir rivayette, şehid üniformasıyla gelir)

Bu hadis, hoştur, hasendir. Kabir sorgu (fitne) ve azabı olma­yacağını bildirir.

Bahsettiğimiz sorguya çekilmeyenlerin, çeşitlerinin sayısı bir hay­li çoğaldı. Eğer "bunları her yönüyle yazsak mesele çok geniş olur. Çünkü, otuz çeşit şehid var. Bir fasikülde onları teker teker say­mıştım.

Çok medar-ı bahs edilen bir şey de çocukların sorguya çekilip çekilmediği meselesidir.

İbn-i Kayyım bunu «Ruh» kitabında işlemiştir. Hanbeli'lere ait iki görüşü zikretmiştir.

Birisi: Evet onlar da sorguya çekilirler. Çünkü, Resûîullah (Sal-lallâhû Aleyhi ve Sellem) bir çocuğun namazını kılıp, «Allah'ım onu kabir azabından koru» demiş.

Kurtubi'nin de kesin olarak söylediği görüş budur. Demiş ki, «Kabir sorgusuyla onlar'm akilleri kâmilleşir ki, onunla makamla­rına ve mutluluklarını anlasınlar. Allah o sorulara karşı onlara ce­vap ilham eder.»

Evet, Dahhâk da aynı şeyi söylemiştir. İbn-i Cerir'in Cüveybir-den rivayetine göre şöyle demiştir : «Dahhak bin Muzahimin altı ya­şında bir oğlu öldü. O bana  

«Oğlumu 1 ahdine bıraktığım zaman, yüzünü açtı, kefen bağla­rını çözdü.» dedi. Ve «çocuk mutlaka oturtulur ve sorguya çekilir»

diye söyledi.

Ben, «Neden sorguya çekilecek dedim. O, «Ademin sırtında iken verdiği misaktan sorguya çekilecek» dedi.

İkinci görüş: Hayır onlar sorguya çekilmezler. Çünkü sual, pey­gamberi ve vahyi anlayanlar içindir ki, iman edip etmediği ortaya çıksın. Yukarıdaki hadise cevap olarak da şöyle derler: Ordaki azap­tan kasıt, sorgu ve kabir azabı değildir. Belki, gam, hasret, yalnız­lık, sıkışıklık gibi çocukların da diğerlerin de başına gelen şeyler­dir. Ben diyorum: Bu görüş daha sahihtir ve daha isabetlidir.

Nesefî «Bahr'ül-Kelâm»da demiş ki, peygamberler ve müminle­rin çocuklarına ne kabir azabı var ne hesap var, ne de Münker ve Nekir'in sorgusu var.

Şafii arkadaşlarımızın kesin görüşü şudur ki: Çocuk defnedil­diğinde, telkin olunmaz. Telkin baliğlere hastır. Nevevi «Ravza» ve diğer kitablarmda böyle demiştir. Bu da gösteriyor ki çocuklar sor­guya çekilmezler. Yukarda geçtiği gibi Hafız ibn-i Hacer'in fetvası da budur. [12]

 

Fâidelî Bir Mesele                             

 

îbn-i Cevzi, Enes (Radıyallahû anh)'den merfûuan rivayet edi­len şu hadisi, mevzu hadislerden saymıştır...        ,                    

«Kim, kına sürmüş olarak ölse, kabre konulunca Münker ve Ne-kir onu sorguya çekmezler. Münker, Nekire:                             

'Ondan sor' der. Nekir:                                                        

«Nasıl sorayım, üzerinde, İslâm nuru var» der

tbn-i Kayyim, bunu mevzuattan sayıp senedinde, Davud bin Sa-gir var, bu da Münker'ül-hadis1 tır,  (Hadisleri kabul edilmez) demiş.

Ben diyorum ki, «üzerinde İslam nuru olan» sözü şu gelen ha­disle tevil edilir!

«Yahudiler ve Hıristiyanlar boyanmazlar. Siz onlara muhalefet edin.»

Eğer hadisin aslı varsa, şöyle yorumlanır:

«Sünnet niyetiyle olan kına sürmek ise, o zaman ehl-i iman ol­duğu anlaşılır. Ve melek onu sorguya çekmez.» [13]                          

 

Kabrin Korkunçluğu, Mümine Kolaylığı Ve Genişliği

 

Hakim, ibn-i Mace, Beyhaki, ve Hennad  Zühd'de  Hz. Os­man, (Radıyallahû anh)'ın kölesi Hâni'den rivayet ettiklerin  göre şöyle demiştir:

«Hz. Osman bir kabrin başında durup sakallan ıslanıncaya ka­dar ağladı.» Ona:

«Cennet ve Cehennemden söz edildiği zaman ağlamıyorsun da, neden kabrin yanında ağlıyorsun?» denilince, o şöyle dedi:

Re sulu İlah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi ondan kurtulsa, arkası daha kolay olur. Ondan kurtulamazsa, arkası daha zordur» ve «Ka­birden daha korkunç hiç bir manzara görmedim» diye buyurdu...

îbn-i Mâce, Berra' (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:                                                  .      

«Bir cenaze ihtifalinde Resûlullah {Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ile beraberdik. Bir kabrin kenarında durup ağladı, ağladı. Öyle ki yer ıslandı. Sonra, «Ey kardeşler, işte bunun için hazırlık yapınız»

diye buyurdu.

Ahmed, Nesai, ibn-i Mace, İbn-i Ömer (Radıyallahû anhüma)'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Medine'de bir adam öldü. Resûlullah {Sallallâhû Aleyhi ve Sel­lem)  namazını kıldı ve «keşke doğduğu yerde ölmeseydi» buyurdu.

Halktan birisi;

«Neden yâ Resûlullah?» dedi.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) : «Kişi doğduğu yer­den başka bir yerde Öldüğü zaman, doğduğu ve öldüğü yerler arası kadar Cennette ona yer verilir,» diye buyurdu.

Ebu'l-Kasım bin Mende, ibn-i Mesud (Radıyallahû anhVden ri­vayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Gurbette Ölenin kabri, ailesinden uzak olduğu kadar geniştir.»

îbn-i Mende, Ebû Said-i Hudri (Radıyallahû anh) 'dan rivayet et­tiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyur­muştur :

«Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çu­kurlarından bir çukurdur.»

Beyhaki   «Azabü'l-Kabir»   kitabında ve  ibn-i  Ebi  Dünya,  ibn-i Ömer (Radıyallahû anhüma) 'dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur«Kabir ya cehennem çukurlarından bir çukur, veya cennet bah­çelerinden bir bahçedir.»

îbn-i Ebi Şeybe «Musannef»de, Sâbuni «el-Maideteyn»de ve îbn-İ Mende, Ali bin Ebû Talip (Kerremallahu Veçhemi)'dan rivayet et­tiklerine göre, şöyle demiştir:

«Kabir cehennem çukurlarından bir çukur veya cennet bahçe­lerinden bir bahçedir. Her gün üç sefer çağrır i 'Ben kurtlar eviyim, karanlık eviyim, vahşet ve yalnızlık eviyim. »

îbn-i Mende, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan rivayet etti­ğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

«Mümin kabrinde yeşil bir bahçe içindedir. Kabri ona yetmiş, zira genişlenir ve dolun ay gibi aydınlanır.»

Ali bin Muabbed, Muâz'e (Radıyallahû anhâ)'dan rivayet etti­ğine göre şöyle demiştir:

Âişe (Radıyallahû anhâ) 'ye:

«Yâ Âişe bize hiç bildirmiyorsun, kabre koyduklarımız ne olu­yor, başlarına ne geliyor» dedim.

Âişe (Radıyallahû anhâ) :

«Eğer, mümin ise kabri kırk zira' genişlenir.»

Kurtubi demiş ki, bu genişlik, kabrin sıkışması ve suâli bittikten sonradır. Kâfir ise ona asla genişlik olmaz.»

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'in «Kabir ya bir çukur­dur veya bir bahçedir» sözü bize göre hakikattir. Mecaz değil... Ka­bir hakiki olarak yeşillikle dolar. îbn-i Ömer (Radıyallahû anhüma) hadisinde bu yeşilliğin reyhan çiçeği olduğunu belirtmiştir.

Bâzı âlimler ise bu hadisin mecaz olduğuna kail olmuşlar ve kabrin . bahçe olmasından kasıt, kabir suâlinin kolaylığı, hafifliği, emniyeti ve güzel hayatı, rahatı ve gözün görebileceği kadar geniş­liğidir. Nitekim, rahat yaşayan birisi için 'filan cennettedir' veya azap içinde olana 'filan cehennemdedir' denilir.

Kurtubi demiş ki, «birinci görüş daha üstündür»

imam Ahmed «Zühd»de Ibn-i Ebi Dünya «Kitabü'I Kubûr»da,Vehb bin Münebbih'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

îsa (Aleyhi's-selâm) bir kabrin başında, havarilerle beraber du­ruyordu. Kabrin vahşetinden, karanlığından, darlığından söz ettiler. îsa (Aleyhi's-selâm) dedi ki -.

«Sizler, ana karnında kabirden daha dar bir yerde lah genişletmek istediği zaman genişletir.»

Ibn-i Ebi Dünya «S ek erata girenler» kitabında Ebû Ümâ arkadaşı Ebû Galip'den rivayet ettiğine göre;

«Şam'da bir genç sekerâta girdi. Amcasına «bilir inisin, beni anama bıraksa idi, bana ne yapardı?» dedi.

Amcası:

«Anan seni cennete kordu» dedi. O:

«Allah anamdan daha şefkatlidir,» dedi. Ve ruhunu teslim etti. Ben amcası ile beraber, kabrine girdim, «taş getirin» dedik, getir­diler. Kabrini yaptık. Bir taş düştü. Amcası eğildi, biraz bekledi. Ben ne yapıyorsun, dedim. O:

«Kabri nurla doldu, göz alacak kadar genişlendi» dedi.

Yine îbn-i Ebi Dünya, Muhammed bin Ebban tarikiyle Hâı rivayet ettiğine göre şöyle demiştir :

«Bir kız kardeşimin oğlu vardı. «Ya dayı! Allah beni anama bı-raksaydı bana ne yapardı» dedi.

Ben «Cennete kordu» dedim.

O, «Vallahi Allah bana anamdan daha şefkatlidir» dedi. Sonra, ruhunu teslim etti» Onu gömdük. Ben kabrine baktım göz görünce­ye kadar genişlemiş. Arkadaşıma «gördüğümü görüyor musun?» de­dim. O;

«Evet, Allah mübarek etsin. Ben sanki, «Allah, bana anamdan daha şefkatlidir» diye söylediğini işitir gibiyim, dedi.

îbn-i Ebi Dünya, ölüm konusunda Ebu Bekir b. Meryeıfc da bir üstadından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

O

«Basra'da Hadremi oğullarından bir üstad vardı. Salih bir şa­hıs idi. Bir kardeşinin oğlu vardı. Cariyelere arkadaşlık ederdi. Genç olarak öldü. Amcası onu kabre koyup, üstünü düzeltince onun bâzı hallerinden şüphelendi. Kabrinden bâzı taşları aldı. Baktı ki kabri Basra çölünden daha geniştir. Ve O, ortasında duruyor. Sonra taş­lan geri yerine koyduktan sonra hanımından onun ne ameller işle­diğini sordu. Hanımı dedi ki:

Müezzin, kelime-i şehâdeti okurken, o, «Ben de aynen şahitlik ediyor ve yüz çevirenlere tebliğ ediyorum» diyordu.

Ebü'l-Hasan bin Berra, bitişik bir senedle, Şerik bin Abdullah'daiı rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Kûfe'de bir ölünün namazını kıldım ve kabrine gittim. Ben taş­ları düzeltirken, kabirden bir tas düştü. Kabri içinde Kabe ve tavaf bana göründü.»

«Dibac» kitabında, Ebu îshak İbrahim bin Ebu Süfyan el-Cebe-li'nin, Abdullah bin Muhammed el-Abesi'den işittiğine göre, Amr bin Müslim, bir kabir kazıcısından şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«İki kabri kazmış tını. Üçüncüsünde idim. Sıcaklık başıma vur­du. Cübbemi, kazdığımın üzerine attım, gölgelendim. Ben o durum­da iken, Duru iki at üstünde iki adamın geldiğini gördüm. Birinci kabrin başında durdular. Biri, diğer arkadaşına «yaz* dedi. Öbü­rü «ne yazayım?» deyince:

«Fersah çarpı fersah yaz» dedi.

Sonra ikinci kabre gittiler. Yine «yaz» dedi. Arkadaşı «ne yaza­yım» deyince, «göz görecek kadar, yaz» dedi. Sonra içinde bulun­duğum kabre geldiler «yaz» dedi, «ne yazayım» sorusuna i

«Karış çarpı karış yaz» karşılığını verdi.

Ben oturup cenazeleri bekliyordum. Bir adam cenazesi geldi, be­raberinde az kişi vardı. Birinci kabrin başında durdular. Ben, «bu adam kimdir» dedim. Onlar;

«Bu sucu bir adamdı, çoluk çocuk sahibidir, hiç bir şeyi yoktu. Bu paraları «ona biz topladık. Ben «paraları ailesine bırakın» dedim. Onlarla beraber o kazıdığım yerde onu defnettim.

Sonra başka bir cenaze geldi, yanında yalnız bir iki taşıyıcı var­dı. Kabir sordular ve ikinci kabre geldiler. Ben bu adam kimdir, de­dim. Onlar;

«Garip bir insandı, çöplükte öldü, beraberinde hiç bir şey yok­tu» dediler. Ben de hiç bir şey almadım, oturdum, üçüncü kabri bek­liyordum. Yatsı vaktine kadar bekledim. Bir komutanın hanımının cenazesi getirildi. Ben ücret isteyince, ücreti başıma vurup, onu o  üçüncü kabirde defnettiler.

îbn-i Ebi Dünya, Cafer bin Süleyman'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

«Bir adam, bir ölünün kabrine bırakılırken şöyle dediğini işit­miş : 'Cenine ana karnında, kolaylık sağlayan Allah, sana kolaylık sağlamaya kadirdir'»

İbn-i Ebi Dünya, Ebu Gatafan. el-Meriden rivayet ettiğine göre; Hz. Ömer  (Radıyallahû anh) :

«Yâ Resûlullah, bazen bizi korkutsan, iyi olur. Acaba kabrin karanlığı ve darlığı nasıldır?» deyince, Resûlullah (Sallallâhû Aley­hi ve Sellem) :

«Kişi içinde bulunduğu hâl üzere ölür» buyurdu.

Acûri,  «Gureba» kitabında, Saîd bin Hâkim'den rivayet | ne göre, Ebû Yezid'e Bahreynli bir adam şöyle nakletmiştir:

«Bahreyn'de bir adamı yıkadım, etinin üstünde «Ne mutlu sa­na ya garip» yazılıydı. Eğilip baktım? o yazı, derisi ile eti arasında yazılmıştır.

İbn-i Asakir «Tarihlinde Abdurrahman bin Umâre bin Uk-be bin Ebû Muayt'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:  

«Ahnef bin Kays'ın cenazesinde bulundum. Onu kabrine indi­renlerden birisi idim. Kabrini düzelttiğim vakit, göz alacak kadar kabrinin genişlediğini gördüm. Bunu arkadaşlarıma haber verdim. Benim gördüğümü göremediler.

Ebu'l-Hasan bin Sırri, -Kerâmatü'l-Evliya» kitabında İbrahim el-Hanefi'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Haccac-i Zalim, Mahan-el-Hanefi'yi kapısında astı.

—O kurrala-n, kapılanna asıyordu

— Biz O'nun asıldığı yerde geceleyin bir nur görüyorduk...

îbn-i Ebi Şeybe «Musannef'de, Ebû Dâvud «Sünen»inde Âige (Radıyallahû anhâ) 'dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

«Necaşî vefat ettiği zaman, «devamlı olarak kabrinden bir nur'un göründüğünü» bize naklediyordular.

Ebû Nuaym^ Muğire bin Habib'den rivayetine göre;

Abdullah bin Galib el-Mudani, bir çarpışmada, şehid düştü. Def­nedildiği zaman, kabrinden misk kokusu duyuldu.

Kardeşlerinden birisi onu rüyasında gördü, ona ne yaptın, dedi. O;

«îyiyim» dedi. O;

«Nereye götürüldün» deyince}

«Cennete» dedi. Kardeşi;

«Ne ile?» dedi. O;

«Güzel imanla, uzun teheccütle, haramlara karşı durmakla» dedi. Kardeşi, «kabrinde bulunan bu güzel koku nedir?» dedi. O: «Okumak ve orucun kokusudur» dedi.

Ahmecf «Zühd»de, Mâlik bin Dinar'dan, rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:  i

«Abdullah bin Galib'in kabrine girdim. Toprağından aldım, bak­tım ki, misk kokuyor. Halk o topraktan almaya kapıldı. Sonra adam gönderilip kabri kapatıldı. [14]

 

Bîr Bâb

 

Deylemi'nin -Firdevs» kitabında, Hz. Ali (Radıyallahû merfuan rivayetine göre;

Âhirette, adaletin ilk tecelli ettiği yer kabirlerdir. Onda, ler, aşağılardan ayırt edilmez, demiştir.

Fakat Deyleminin oğlu bu hadisin senedini zikretmemi. [15]

 

Bîr Bâb

 

îbn-i Abbâs'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah tSallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

Allah'ın, kuluna en fazla rahmetli olduğu an, kabrine konulup, halk ve akrabalarının ondan ayrıldığı zamandır.

Deylemd, Enes (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Re­sûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allah'ın kuluna en fazla rahmetli olduğu an, kabrine konul­duğu zamandır.» [16]

 

Bîr Bâb

 

îbn-i Ebi Dünya, Ebu Âsim el-Hanbeli'den, o da merfûan tiği rivayette, şöyle demiştir:

Mümine kabrinde ilk olarak verilen armağan:

«Saria müjde cenazene tabi olanların tümü, mağfiret müjdesidir.

İbn-i Ebi Dünya, ölüm konusunda, Ebû Bekir bin Meryem'den o da bir üstadtan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Câbir bin Abdullah (Radıyallahû anh)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'dan şöyle buyurmuş­tur:

«Müminin ilk armağanı cenazesiyle beraber gelenlerin mağfiret edilmesidir.» [17]

 

Bîr Bâb

 

Abd ve Bezzâr, «Müsned» terinde, ibn-i Abbâs (Radıyallahû an-hüma)'dan ettikleri rivayete göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Müminin ilk gördüğü karşılık, kendisini teşyi' edenlerin mağ­firet edilmesidir.

Bu konuda, Ebû Şeyh «Sevab» kitabında Selmân-ı Farisi (Ra­dıyallahû anh)'dan, bir hadis nakletmiştir.

Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'den de, Hakim, Beyhaki, Hatip ve İbn-i Abdulberr ve Deylemi hadis rivayet etmişlerdir.

Aynı konuda, Enes (Radıyallahû anh)'dan da, Hakim-i Tirnıizi rivayet etmiştir. [18]

 

Bîr Bâb

 

Seleme (Radıyallahû anhaVdan rivayet ettiğine göre; Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

Ebû Seleme Öldüğü zaman, «Ya Rabbi kabrini genişlet ve nur-1 and ir» diye dua etti.

Müslim, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine göre, Resûiullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Bu kabirler, sahipleri için karanlıklarla doludurlar. Allah, be­nim onlara yaptığım rahmet duasiyle onları nurlandırır.»

Deylemi, Enes (Radıyallahû anh) 'den, rivayetine" göre; Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Camide gülmek kabrin karanlığıdır» diye buyurdu.

îbn-i Ebi Dünya «Teheccüd» kitabında Sırri bin Muhalled'den rivayetine göre, Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Ebû Zer (Radıyallahû,anh) için şöyle demiştir:

«Bir sefere çıktığın zaman ona bir hazırlık yaparsın. Kıyamet yolunun seferine artık ne kadar hazırlık yapılacağını sen bilirsin. Sana yarayanı haber vereyim mi? Yâ Ebâ Zer» buyuranca, Ebâ Zer:

«Anam babam sana feda olsun, buyurun» dedi. «Öyle ise haşir için, sıcak günde oruç tut. Ve kabrin vahşeti için, gece karanlığında iki rekat namaz kıl.»

Deylemi, Hatip Rüyet'te  Malik'den, Ebû Nuaym, Ibn-i Ab­dulberr —«Temhid»de— Ali bin Ebû Talip (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kim her gün yüz sefer

(Lailahe illalIah'ül-Malikü'l-Hakkü'l-Mübin) dese, fakirlikten, kabrin vahşetinden kurtulur ve kendisine cennet kapıları açılır.

Hatip bunu ibn-i Ömer'in hadisinde de rivayet etmiştir

Deylemi, İbn-i Abbâs (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine gö­re, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Âlim öldüğü zaman, Allah onun ilmini tasvir eder, kıyamet gü­nüne kadar kabrinde ona ünsiyet verir ve yerin hayvanlarına kar­şı onu korur.

îmam Ahmed «Zühd»de, îbn-i Abdülberr «Kitabül - İlim»de, sene­diyle Ka'b'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Allah (Azze ve Celle) Musa (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'ya şöyle vahyetti: Hayır ve iyiliği öğren ve insanlara öğret, çünkü ben ilmi öğrenen ile öğretenin kabirlerini aydınlatacağım ki, yerlerinden sı­kılmasınlar.

Lâlkâi «Sünnet»de, İbrahim bin Edhem'den rivayet ettiğine gö­re şöyle demiştir:

«Bir cenaze taşıyordum. Allah bana ölümü mübarek kılsın, de­dim. Tabuttan bir ses:

«Allah sana ölümden sonrasını da mübarek kılsın» dedi. O ses-den içime bir korku sindi. Cenaze defnedildikten sonra, kabrin ya­nında oturup düşünürken güzel gözlü, hoş kokulu, temiz elbiseli bir şahıs kabirden çıktı. «Ya İbrahim, dedi. Ben buyurun! Allah se­ni bağışlasın, kimsin sen? dedim. O, ben tabuttan sana seslenenim, dedi. Ben, «sen kimsin?» dedim. O «ben sünnetim, beni ihya edeni dünyada korurum, kabirde ona arkadaş ve nur olurum. Kıyamette, cennete doğru onunla beraber olurum» dedi.

Mufiammed bin Lal ve Ebû Şeyh «Serap» kitabında, ibn-i Ebi Dünya Cafer bin Muhammed'den o da babasından oda dedesinden rivayet ettiklerine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle demiştir:

Kişi, müminin kalbine sevinç bıraktığı zaman Allah o sevinçten bir melek yaratır. O melek Allah'a ibadet ve onun birliğini ilân eder. Kul kabre girdiği zaman, o melek gelip ona beni tanır mısın? diyor. O, sen kimsin? deyince, melek «ben o sevincim ki beni filanın kal­bine koymuştun. Bugün ben senin vahşetini ünsiyete çevireceğim.

Sana sorgu meleğine karşı delilini telkin edeceğim ve seni kelime-i şahadetle koruyacağım. Kıyamet manzaralarını sana göstereceğim. Sana şefaat edip senin Cennetteki yerini sana göstereceğim.

İbn-i Mende, Ebü Kâhil (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre, Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

Bil ey Eba Kahil! Kim insanlardan bir eziyeti gi d erirse, Allah da ondan kabir eziyetini giderir.

Ebü'l Fadl et-Tusi, «Uyun'ul-Ahbar»da senediyle Hz. Ömer (Ra­dıyallahû anh) 'dan merfûan rivayet ettiğine göre;

«Kim Allah'ın camilerini aydınlatırsa, Allah da onun kabrini nurlandırır. Kim camilerde, güzel bir koku yayarsa, Allah da kab­rine cennet kokusundan yayar.»

Deylemi, Ebû Bekr es-Sıddık (Radıyallahû anh)'dan rivayet et­tiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

Musa (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Yâ Rabbi bir hastayı ziyaret edenin sevabı nedir,» diye sormuş. Allah ona «iki melek müekkel kılarım dirileceği güne kadar kabrinde onu ziyaret ederler,» diye ona vahy etmiş. [19]

 

Bîr Bâb

 

Hakim-i Tirmizi, Huzeyfe'den rivayet ettiğine göre, şöyle de­miştir :

«Kabirde de hesap var. Âhirette de hesap var. Kim kabirde he­saba çekilse, kurtulur. Kıyamette hesaba çekilse azap gorur.

Hakim-i Tirmizi demiştir ki Mü'min kabirde hesaba çekilir ki mahşerdeki hesap ona kolay olsun. Berzâh'da sıkıştırılır ki, cezası bitmiş olarak kabirden çıksın. [20]

 

Bîr Bâb

 

İmam Ahmed, Âişe (Radıyallahû anhâ)'dan rivayet ettiğine gö­re, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kıyamet gününde hesaba çekilip de mağfiret edilen hiç kimse yoktur. Müslüman ise amelinin cezasını kabrinde görür. îbn-i As şöyle demiştii[21]

 

Bir Bâb

 

«Tarih-inde Huzeyfe'den rivayet ettiğine göre

«Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, kalbinde Osmanın öldürülmesine zerre miktar razı olan öldüğü gün mutlaka Deccala uyar, eğer Deccal'ı görse... Şayet ona yetişmezse, kabrinde ona iman eder.» [22]

Kabir Azabı

 

Ondan Allah'a sığınırız. Kur'an-ı Kerimde müteaddit yerlerde bahsi geçmiştir. «İklil fi istinbat et-tenzil» adlı kitabımda o yerleri zikretmişim.

Buhâri, Ebu Hüreyre (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine gö­re, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle dua ederdi.

«Ya Rabbi ben kabir azabından sana sığınırım.».

Yine Buhari. Âişe (Radıyallahû anhâ) 'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Kabir azabı haktır diye buyurdu.

îbn-i Ebi Şeybe ve Müslim, Zeyd bin Sabit (Radıyallahû anh)'-den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:                                 

«Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Beni Neccar'a âit bir duvarın yanında, katırın üzerinde iken, birden binek koşup nerdey-se Resûhillah'ı yere düşürecekti. Orda altı veya beş veya dört ka­bir vardı. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Kim bu kabirlerin sahiplerini tanır» diye buyurdu. Bir adam t «Ben bilirim» dedi.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) «Ne zaman öldüler» de­yine

«Bunlar şirk üzere öldüler» dedi. Sonra Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Bu ümmet kabirlerinde mutlaka imtihana çekilirler. Eğer siz ölüleri defnediyor olmasaydınız, Allah'a duâ edip benim işittiğim ka­bir azabını size de işittirmesini dileyecektim.»

îbn-i Ebi Şeybe, Buhari ve Müslim, Âişe (Radıyallahû anhâ) 'den rivayet ettiklerine göre, Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kabristanhlar, kabirlerinde bir azap görürler ve hayvanlar o azabın sesini işitirler.»tmam Ahmed, Bezzâr, Câbir (Radıyallahû anh)'dan rivayet et­tiklerine göre, şöyle demiştir:

»Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Beni Neccar'a ait bir hurma bahçesine girdi. Benî Neccârlı bazı adamların (ki cahiliyet döneminde ölmüşler) azap görürken seslerini işitti. Hemen korkulu bir halde çıkıp sahabelerine kabir azabından Allah'a sığınmalarını emretti..

îmam Ahmed, Ebû Ya'la, Acûri, Ebû Said-i Hudri (Radıyal­lahû anh)'den rivayet ettiklerine göre, Resûlullah {Sallallâhû Aley­hi ve Sellem)  şöyle demiştir:

«Kâfirin basma kabrinde doksandokuz ejderha musallat olur. Kı­yamet kopuncaya kadar, onu ısırırlar.»

Ebû Ya'la, Acuri, ibn-i Mende, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)den, rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sel­lem)  şöyle buyurmuştur:

«Mümin kabrinde bîr bahçe içindedir. Kabri yetmiş zira  geniş­lenir, dolunay gibi nurlanır. Bilir misiniz şu âyet-i kerime hangi ko­nuda nazil olmuştur:

: Kim zikrim­den yüz çevirirse muhakkak ona dar bir geçim vardır.[23]

Sahabeler, Allah ve Resûlu daha iyi bilir dediler. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki;

«O dar geçim, kabir azabıdır. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona doksan dokuz ejderha musallat olur. Vücudu­nu şişirirler, onu sokarlar ve kıyamete kadar cesedini tahriş eder­lere

îbn-i Ebi Şeybe, îbn-i Ebi Dünya Acûri, Ebû Hüreyre (Radıyalla­hû anh)'dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Bevlden sakınınız, çünkü kabir azabının çoğu ondandır)

îbn-i Ebi Şeybe, Müslim ve Buhari, ibn-i Abbâs (Radıyallahû anhümaVdan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) iki kabrin yanından geçerken, şöyle buyurdu:

«Bunlar, azap görüyorlar. Azapları da büyük günahlardan do­layı değildir. Birisi bevlden temizlenmiyordu, diğeri de arada koğu-culuk yapardı. Sonra, Resûlullah elinde bulunan yaş bir değneği ikiye bölüp kabirlerine dikti. Ashab; Bunu neden yaptın yâ Resûlullah deyince;

«Umulur ki bunlar yaş kaldıkça azapları hafiflenir» bıBB"du.

îbn-i Ebi Dünya, Beyhaki, Meymûne (Radıyallahû anhâî'dan ri­vayet ettiklerine göre Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurdu:

«Ey Meymûne! Kabir azabından Allah'a sığın. Kabrin en şid-zetli azabı gıybet ve bevldendir.»

Ahmed ve Isbehani, Ya'la bin Siyabe (Radıyallahû anhl^jı ri­vayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) sahibi azap gören bir kabrin basma geidi. «Bu, insanların etini yiyordu» dedi. Sonra yaş bir dal istedi. Onu kabrine dikti. Ve «umulur ki, bu dal yaş kaldık­ça azabı hafiflesin» diye buyurdu.

Beyhaki «Delailüfn-nübüvvet»te, Ya'la bin Mürre'den rivayet et­tiğine göre, şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ile bir kabristandan geçiyorduk. Bir kabirden sıkışma sesini işittim. «Yâ Resûlullah! Ka­birden sıkışma sesini duyuyorum» dedim.

«İşittin mi ya Yala  diye buyurdu. Ben «Evet» dedim.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) «O, kolay işlerden do­layı azap görüyor» buyurdu.

Ben «nedir onlar» dedim. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sel­lem) :

«O insanlar arasmda koğuculuk yapardı. Bevlden temizlenmez­di» diye buyurdu. Sonra, umulur ki azabı hafiflesin,» diye kabrine bir çubuk dikti.

Not: Ya'la bin Murre (Radıyallahû anh) Ya'la bin Siyabe'dir. Siyabe (Radıyallahû anhâ) anası idi.

İmam Ahmed, Enes (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine gö­re şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Ebû Talha'nın bir hur­ma bahçesinde iken Bilal da arkasında yürüyordu; bir kabrin yanın­dan geçtiler.

Yâ Bilâl işittiğimi işitiyor musun?

«Bu kabrin sahibi, azap görüyor. Sorguya çekilmiş, yahudi ola­rak belirlenmiş,» dedi.

Beyhaki, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine gö­re, peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«Kabir azabı üç şeyden olur. Gıybetten, koğuculuktan ve bevl­den. Mutlaka bunlardan sakının.

Yine Beyhaki, Katâde'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: Kabir azabı üç bölümdür. Bir bölümü gıybetten bir bölümü ko-ğuculuktan, bir bölümü de, bevldendir.                                       

İbn-i Ebi Şeybe, îmam Ahmed, Ibn-i Hibban, Acûri, ümm-ü Mü-beşşir  (Radıyallahû anhüma)'dan rivayet ettiklerine göre;     

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi" ve Sellem) : «Kabir azabından Allah'a sığınırım» diye buyurdu. Ben:

«Yâ Resûlullah, insanlar kabirlerinde azap mı görecekler?» de­dim. Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Evet hayvanların işiteceği bir azapla, azap görecekler.» dedi.

Taberâni  «el-Kebir»de tbn-i. Mesûd (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem,) :

«Ölüler, kabirlerinde azap görürler. Öyle ki hayvanlar onların seslerini işitirler.»

Yine Taberâni «el-Evsat»da, Ebû Saîd-i Hudri'den rivayetine gö­re şöyle demiştir:

Ben Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ile bir seferde be­raberdim. O, bineği üstünde gidiyordu. Birden hayvan irküdi. Ben: «Yâ Resûlullah! Neden bineğin irkildi?» dedim.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) : «Hayvan, kabrinde azap gören bir adamın sesini işitti, İRhdan irkildi* diye buyurdu.

îbn-i Ebi Şeybe, îkrime (Radıyallahû anh)'den: «Nasıl ki kâfirler kabirdekilerden ümitsizliğe düştüler [24] mea­lindeki âyet-i kerime hakkında demiştir ki:                          

«Kâfirler kabirlerine kondukları zaman, Allah'ın onlara hazır­ladığı azabı görüp, Allah'ın rahmetinden ümitsiz olurlar.»

Taberani «el~Evsat»da, ibn-i Ebi Dünya Kitabü'l-Kubûr da, Lâl-kai «es-Sünnet»de, ve îbn-i Meali, İbn-i Ömer (Radıyallahû anhüma)'-dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Ben, Bedir taraflarında gezinirken, birden bir çukurdan, boy­nunda bir zincir olan bir adam çıktı.

«Yâ Abdullah! Bana su ver» diye beni çağırdı. Bilmiyorum ismi­mi mi bildi, yoksa Arapların Abdullah (Allah'ın kulu) kelimesini kullandıkları gibi mi kullandı. Sonra aynı çukurdan elinde cop olan bir adam çıktı, «ya Abdullah ona su verme. Çünkü o kâfirdir» diye söyledi. Sonra copla onu çukura koyuncaya kadar ona vurdu.

Ben gittim, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) e anlat­tım. O, «Gördün mü?» dedi. Ben «evet» dedim. Buyurdu ki;

«O Allah'ın düşmanı Ebû Cehil'dir. O gördüğün durum da kı­yamete kadarki azabıdır.»

 İbn-i Ebi Dünya, «Ölümden sonra yaşayanlar» adlı kitabında, Hallal, Sünnet'de îbn-i el-Berra  Ravzada  îbn-i Ömer (Radı­yallahû anhüma) 'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Bir seferinde çıkıp, câhüiyet kabirlerinden bir kabrin yanından geçtim. Birden karşıma boynunda ateş gıcırdatan bir zincir olan bir adam çıktı. Beraberimde bir su kabı vardı. O, beni gördüğü va­kit;

«Yâ Abdullah bana su ver» derken ardından bir adam kabirden çıkıpi

«Yâ Abdullah ona su verme, O kâfirdir» dedi. Kendisini copla vurdu. Boynundaki zinciri tutarak, onu çekti, kabririe soktu.

İbn-i Ömer (Radıyallahû anh) dedi ki:

Sonra o gece ihtiyar bir kadının evinde misafir oldum. Evin yanında bir kabir vardı. Kabirden bir ses işittim : «Bevl mabevi» «Şennmaşenn» diyordu. Ben ihtiyar kadına «nedir bu» dedim. Ö:

«Bu benim kocam idi. Bevl ettiği zaman sakınmıyordu. Ona «sa­na yazıklar olsun! Deve de bevl ettiği vakit temizlenir. Sen niye te­mizlenmiyorsun» derdim. O kabul etmezdi. İşte öldüğü günden ber ri böyle «Bevl ma bevl» diyor, dedi

Ben «şenn» nedir dediğimde kadın dedi ki:

Çok susamış bir adam ona Ckocama) geldi. «Bana su ver» dedi. O «al kırbayı (şenni) dedi, Adam baktı ki içinde damla yok. Ve dü­şüp öldü. İşte o, öldüğü günden beri «şenn maşenn» diyor.

Sonra, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve SellemVe gittim. Haber verdim. Kişinin yalnız başına sefere çıkmasını yasakladı.

îbn-i Ebi Dünya, «el-Kubur» kitabında Huveyris bin er-RebâV-dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Ben seferden dönerken, üstü başı alev tutmuş demir bir çer­çeve içinde bir adam kabirden çıkıp üzerime geldi. İki sefer «Ba­na su ver» dedi. Ardında bir insan çıktı, «Kâfire su verme» dedi. Ona kavuşup, zincirinden tuttu. Yerde çekip beraber kabre girdiler.

Huveyris dedi: Deve öyle olmuştu ki, ona hiç bir şey yapaım-yordum. Boynundan tutunca ıhdi. Ben indim, akşam ve yatsı na­mazlarını kıldım. Sonra bindim ta Medine'de sabahladım.       

1Ömer bin el-Hattab'a vardım. Ona meseleyi anlattım. Haîife «Yâ Huveyris, ben seni ittiham etmiyorum, bana doğru bir ha­ber verdin» dedi. Keyfa essuğra'dan cahiliyet dönemini görmüş bâ­zı ihtiyarları çağırdı. Sonra Hüveyrisi'de çağırdı ve dedi:        

«Bu bana bir şeyler anlattı. Onu ittiham ediyor değilim.     

Yâ Huveyris bana anlattığını onlara da anlat.» Huveyris yan­lattı. Onlar;                                                                                   

«Yâ emirel-Müminin Biz bunu tanıyoruz. Beni Gifardan bir adam­dır. Cahiliyette öldü. Misafirlere hakk tanımıyordu» dediler.

Yine ibn-i Ebi Dünya, Hişam bin Urve'den, o da babasından ri­vayet ettiklerine göre, babası şöyle demiştir:

Mekke Medine arasında bir binici gidiyordu. Bir kabristandan geçerken, demire vurulmuş, üstü başı alev tutmuş bir adam «Yâ Ab­dullah! Yâ Abdullah! Bana su ver» dedi. Ardından gelen birisi «Yâ Abdullah su verme» dedi. Bunun üzerine binici bayıldı. Saçları ağardı.

Olay Hz. Osman (Radıyallahû anhî 'a iletildiğinde, kişinin yalnız olarak sefere çıkmasını yasakladı.

îmam Ahmed, Nesâi, İbn-i Hüzeyme, Beyhaki Ebu Rafi (Radı­yallahû anh) 'dan rivayet ettiklerine göre,. şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Üe Baki' kabristanın­dan geçiyordum. O, (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) «off off» dedi. Be­ni kastettiğini sandım.

«Yâ Resûlullah bir şey mi yaptım?» dedim. O; «Ne demek istiyorsun?» dedi. Ben: «Bana of çekiyorsun» dedim. O;

-Hayır, bu kabir sahibi filan kişiyi, filan kabileye zekât me­muru olarak göndermiştim. Bir zırhı arakladı. Şimdi ona ateşten bir zırh giydirilmiş, görüyorum» dedi.

îbn-i Ebi Şeybe, Hennad, İbn-i Ebi Dünya, Amr bin Şerahbil'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Muttaki görünen bir adam ölmüş. Kabrine gelip, «sana yüz so­pa vuracağız» demişler. Adam:

«Neden bana vuracaksınız, ben kötülüklerden sakınır, Allah'dan korkardım,» demiş. Bir sopaya ininceye kadar aralarında böyle tar­tışma sürmüş. Ve o sopa vurulunca kabri ateş tutuşmuş. Adam he­lak olup bir daha diriltilince;

Neden bana vurdunuz?» demiş.

Onlar:                                                                      

«Bir gün âbdestsiz olarak namaz kıldın. Ve yardım isteyin mazlumun yanından geçerken, yardım etmedin,» demişler.

Buhari ve Ebû Şeyh, «et - Tevbih* kitabında ibn-i Mesûd (Radı­yallahû anh) 'dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aley­hi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allanın kullarından bir kula kabrinde yüz sopa vurulması em-rolündü. Adam bir sopaya indirinceye kadar, Allah'a yalvardı. Yal­nız bir sopa vurulunca kabri ateşle doldu. Ateş kalkınca, adam ayıl-dı. «Neden bana vurdunuz» dedi.

Melekler:

«Sen abdestsiz olarak bir namaz kıldın. Bir mazlumun dalya­nından geçip yardım etmedin» dediler.

Buhari, Beyhaki,  Semûrete bin Cündüpten rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Resûlullah'm, ashabına çok fazla söylediği şeylerden birisimde: «İçinizden kimse rüya gördü mü?» sözü idi.

Bir gün sabahleyin, şöyle buyurdu:

Bu gece iki kişi gelip «bana hazırlan» dediler. Onlarla beraber çıktım, beni Arz-ı mukaddese götürdüler. Yatan bir adamın yanma vardık; elinde taş olan diğer bir adam başında duruyordu. Taşı ba­sma vurup başını sıyırıyordu; Taş yuvarlanır giderdi. Peşinde gidip taşı alıyordu. Vuran adam daha dönmeden, vurulanın başı eski ha-

îine gelip iyileşiyordu. Döndüğü vakit ilk sefer yaptığı gibi bir daha onun başına vuruyordu.

Ben o arkadaşlarıma «Sûbhanallah nedir bunlar» dedim. Onlar:

«Git» dediler. Gittik, tâ, baş üstü yatmış bir adama vardık. Elin­den çengel olan diğer bir adam onun yanında idi. Yanaklarına çen­geli takıp kafasına kadar yırtardı. Burnuna koyup kafasına kadar yırtardı, gözüne takıp kafasına kadar yırtardı. Sonra dönüp öbür tarafı da aynen öyle yapardı. Onu bitirmeden öbür taraf eski ha­line dönüp iyileşiyordu. Yine öbür tarafa yaptığını bu tarafa ya­pardı.

Ben arkadaşlarıma «Sûbhanallah nedir bunlar?» dedim. Onlar;

«Çık» dediler. Çıktık. Tandır gibi bir şeyin yanına vardık, içinde sesler ve gürültü vardı. İçine baktık, çıplak kadın ve erkek dolu. Alt­larından alev kendilerine vuruyor. Alev vurdukça bağrışıyordular.

Ben arkadaşlarıma «Nedir bunlar»  dedim. Onlar;

«Git» dediler. Gittik. Kan gibi kızıl bir nehrin yanına vardık. Ne­hirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da ellerinde küçük ça­kıllar olan bir adam vardı. O arada, adam, yüzdüğü kadar yüzüyor. Sonra, çakılları biriktirenin yanma gelip ağzını ona açıyor. Ağzına bir taş atmca gidip yüzüyor, sonra bir daha ona dönüyor, ağzını açıp adamdan bir taş daha yutuyordu. «Bunlar kimlerdir?» dedim. «Git» dediler. Gittik, Hiç benzerini görmediğim çirkin bir adamın yanına vardık. Yanındaki ateşi karıştırıp etrafında dolaşıyordu.

Arkadaşlarıma «Bu kimdir» dedim. Onlar «Git» dediler. Gittik. Yemyeşil, içinde baharın her nevi çiçeği olan bir bahçeye girdik. Bah­çe ortasında başını göremeyeceğim kadar uzun bir adam vardı. Et­rafında hiç görmediğim çocuklar vardı. Arkadaşlarım bana «Çık» dediler. Çıktık, büyüklükte ve güzellikte benzerini göremediğim bü­yük bir bahçeye vardık.

Arkadaşlarım bana «yüksel» dediler. Yükseldik, binaları altın ve gümüş kerpiçten olan bir şehre vardık. Şehrin kapısını çaldık, bize açıldı.

İçine girdik, bir tarafları çok güzel, bir tarafları çok çirkin adam­lar bizi karşıladılar.  Arkadaşlarım onlara dediler ki, gidin şu ne-

hirde yıkanın. Orda suyu bembeyaz geniş bir nehir vardı. Onlar gi­dip yıkandılar. Sonra bize döndüler. Çirkinlik onlardan gidip en gü­zel şekle girdiler.

Arkadaşlarım, «işte bu senin evindir,» dediler. Ben «Allah'ın be­reketi üzerinize olsun bırakın içine gireyim,» dedim. Onlar «fakat şimdi giremezsin» dediler.

Ben, o arkadaşlarıma «bu gece çok acaip şeyler gördüm, nedir bu gördüklerim» dedim. Onlar dediler ki:

Başı sıyrılan adam ise, Kur'an'ın hükümlerini bırakandır. Uyku­dan dolayı farz namazlarını kaçırandır. Kıyamete kadar ona öyle yapılacaktır.

Yüzü, gözü ve burnu kafasına kadar yırtılan adam ise, sabah­leyin evinden çıkıp-her tarafta yalan söyleyendir. Kıyamete kadar ona Öyle yapılacaktır.

Tandır gibi yerdeki çıplak kadın ve erkekler ise, onlar zina eden­lerdir.

Nehirde yüzüp taş yutan adam ise, o faiz yiyendir. Ateş karış­tıran adam ise, o cehennemin bekçisi ve sahibidir. Bahçedeki uzun adam ise İbrahim, (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem.) *dir. Etrafındaki ço­cuklar ise, İslam fıtratı üzere ölen çocuklardır.

Sahabeler;

«Yâ Resûlullah! Müşriklerin çocukları da mı?» dediler. Peygam­ber  (Sallallâhû Aleyhi.ve Sellem} :

«Evet, müşriklerin çocukları da...» dedi.

Bir tarafı çok güzel bir tarafı çok çirkin olan o topluluk ise: on­lar iyi, salih bir ameli, diğer kötü bir amelle karıştıranlardın Allah onları affetti. Ben ise Cibril'im. Bu da Mikail'dir,

Âlimler demişler ki: Bu, hadis, Berzah âleminde azabın varlı­ğına dair bir nasstır. Çünkü peygamberlerin rüyaları gerçeğe tam uygun olan vahydir. Nitekim hadisde, «kıyamete kadar buna öyle yapılacak» diye ifade vardı.

Darekutni'ye göre, Hadisin bazı rivayetlerinde şu ifadeler var­dır :

Bana bahçeyi anlat, dedim. Arkadaşım dedi ki:

İbrahim (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu bahçede, bu çocuklara bakıcılık yapıyor. Kıyamete kadar onları besleyecek. Ben «kanda yü­zen kimdi?» dedim. Arkadaşım, «o faiz sahibidir» dedi. «Kıyamete kadar taş ile beslenecektir.» Ben, başı sıyrılan adam kimdir» dedim. Arkadaşım;

«O, Kur'an Öğrenip unutacak şekilde uykuya dalıp Kur'an'ı bı­rakandır ki kıyamete kadar, kabirde uyudukça, başına vururlar} bı­rakmazlar ki, uyusun...

Hatip, ibn-i Asakir, Ebû Musa el-Eş'ari hadisinden şöyle rivayet etmişler: Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :

«Bâzı adamlar gördüm, derileri ateşten makaslarla makaslanı­yordu.

«Nedir bunların hâli» dedim. Arkadaşım dedi ki:

«Bunlar, süslenmekte, helâl dairesini aşan kimselerdir.»

Pis kokulu, bir kuyu gördüm. İçinde bağıranlar vardı.

«Nedir bu» dedim. Arkadaşım dedi ki:

«Bunlar süslenmekte helâl dairesini aşan kadınlardır.»

Hayat suyunda yıkanan bir topluluk gördüm.

«Bunlar kimdir?»  dedim. Dedi ki:

«Bunlar, kötü amel ile iyi ameli karıştıranlardır.»

îbn-i Asâkir, «Tarihlinde, Ali bin Ebû Talib (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre:

Besûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) sabah namazını kıldı. Namazı bitirince bize yöneldi ve şöyle dedi i

Bu gece bana iki melek geldiler. Kollarımdan tutup dünya gö­ğüne çıktık. Bir meleğin yanından geçtik, elinde bir taş vardı. Önün­deki insanın başına vuruyordu. Adamın beyni bir tarafa, taş bir ta­rafa düşüyordu. «Nedir bu» dedim. Arkadaşlarım, «geç» dediler. Geç­tim, baktım, bir melek, önünde bir adam, meleğin elinde demirden bir çengel; sağ yanağına daldırıyor, kulağına kadar yırtıyor. Sonra sol yanağı da aynen öyle yapıncaya kadar, sağ taraf düzeliyor.

Ben «nedir bu» dedim. Arkadaşlarım, «geç» dediler. Geçtim, kan­dan bir nehir gördüm. Kazan kaynar gibi kaynıyordu... Kenarlarının içinde çıplak bir topluluk vardı. Nehrin kenarında, ellerinde çamur çakılları olan melekler vardı. O çıplaklardan dışarı çıkmak isteyen olunca,  ağzına bir  çakıl  atar,  onu nehrin  dibine  götürüyordu.

«Nedir bu» dedim. Arkadaşlarım, «geç» dediler. Geçtim, bak­tım önümde bir ev, altı üstünden daha dar, içinde çıplak bir top­luluk vardır. Altlarından alev yükseliyordu. Ben onların pis koku­sundan burnumu kapattım.

«Kimdir bunlar» dedim. Arkadaşlarım, «geç» dediler. Geçtim, Si­yah bir tepeye vardım. Üstünde çeşitli hastalıklara çarpılmış bir mil­let vardı. Arkalarından ateş savrulup ağız burun, göz ve kulakla-rmdan çıkardı.

Ben «nedir bu durum» dedim. Arkadaşlarım «geç» dediler. Geç­tim. Her tarafı saran bir ateş gördüm. Başına bir melek müekkel kı­lınmış, hiç kimsenin ondan çıkmasına fırsat vermiyor. «Nedir bu?» dedim. Arkadaşlarım «geç* dediler. Geçtim. Kendimi bir bahçede buldum. Orda güzellikte benzeri olmayan bir yaşlı zat vardı. Etra­fında çocuklar bulunuyordu. Ve etrafta, yaprakları fil kulağı misillu ağaçlar vardı. Allah'ın müsaade ettiği kadar o ağaca yükseldim. Ta güzellikte benzeri bulunmayan, şeffaf incilerden, yeşil zebercedden, kızıl yakuttan evler buldum.

Ben «nedir bu» dedim. Arkadaşlarım «geç» dediler. Geçtim. Gü­müş ve altın iki köprüden bir nehre vardım. Nehrin kenarında gü­zellikte eşi olmayan yapıları, şeffaf inciden, yeşil Zebercedden, kızıl yakuttan olan evler vardı. İçlerinde dizilmiş bardak ve ibrikler vardı.

Ben «Nedir bu» dedim. Arkadaşlarım, «İn» dediler, indim. Elimi o kaplardan birisine vurdum. Avuçlayıp içtim. Baktım baldan daha tatlı, sütten daha beyaz, kaymaktan daha yumuşaktır.

Arkadaşlarım bana dediler ki: İşte o başları vurulup, beyinleri yere akıtılanlar ise, onlar yatsı namazını kılmadan yatanlardır. Na­mazları vakitlerinde kılmayanlardır. Onlar o taşla vurulurlar, son­ra cehenneme giderler.

Yüzleri çengel ile varılanlar ise, müslümanlar arasında koğu-culuk yapanlardır. Onlar cehenneme gidinceye kadar öyle azap gö­rürler.

Ağızlarına çakıl atılanlar ise, onlar faiz yiyenlerdir. Cehenneme gidinceye kadar o nehirde öyle azap görürler.

O çıplak millet ise, zinâkarl ardır. O pis koku ise avretlerinin ko­kusudur. Onlar da ateşe varıncaya kadar öyle azap görürler.

Çeşitli hastalıklara çarpılmış o millet ise, kavm-ı Lut gibi oğ­lancılık yapanlardır. Alttaki de, üstteki de Öyle azap görürler. En sonunda Cehenneme giderler.

O her tarafı saran ateş ise, Cehennemdir.

O bahçe ise, Cennet'ül-Mev'adir.

O gördüğün yaşlı adam ise, İbrahim'dir. Etrafındaki çocuklar da müslümanların çocuklarıdır. O ağaç da sidretü'I-müntehâdır. O ev­ler ise, peygamberlerin, sıddıklarm, şehidlerin, salihlerin evleridir. O nehir ise, Allanın sana verdiği kevser nehridir. Kenarlarındaki ev­ler, ise senin ve ehli beytinin evleridir.

Beyhaki, Delaü'de, Ebû Said-Hudri (Radıyallahû anh)'dan, Mi­raç hadisinde Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve SellemJ'den rivayet ettiğine göre, şöyle buyurmuştur :

Sonra bir az daha geçtim. Baktım, orda, üstünde büzülmüş et olan sofralar var, kimse ona yanaşmıyor. Aynı yerde diğer sofra­larda, kokuşmuş pis et vardır. İnsanlar oturup ondan yiyorlar.

Ben «Yâ Cibril kimdir bunlar?»  dedim. O dedi ki: «Ümmetinden bir millettir. Helâli bırakıp harama girerler.»

Sonra biraz daha geçtim. Karınları evler gibi plan bir toplulu­ğun yanına vardım. Kalkmak istedikçe yere düşüyordular. «Yâ Rab-bi kıyameti koparma» diyordular. Onlar Ali Firavunun yolunda idi­ler. Yoldakiler onları ezip geçiyordular. Allah'a yalvardıklannı işit­tim.                                                                     .                       :

«Yâ Cibril! Kimdir bunlar» dedim. Cibril:

Bunlar, «senin ümmetinden faiz yiyenlerdir» dedi. Sonra az daha gittim. Dudakları deve dudakları gibi büyük bir milletin yanına gel­dim. Ağızlarını açıp o ateşten yutuyor, ateş arkalarmdan çıkıyordu.

«Kimdir bunlar» dedim. Cibril:

«Bunlar, senin ümmetinden yetimlerin malını zulmen yiyenler­dir» dedi.

Sonra yine öyle geçtim. Memelerinden asılmış kadınlar gördüm. «Kimdir bunlar?» dedim.

«Bunlar zina edenlerdir» dedi.

Sonra biraz daha gittim. Yanlarından et kesilen, bir millet gör­düm. O kesilen et onlara yediriliyordu. Onlara, «kardeşinin etinden yediğin gibi bunu da ye» deniliyordu. «Kimdir bunlar?» dedim. Cib­ril :

«Bunlar gıybet edici ve ayıplayıcılardır» dedi.

İbn-i Adiy, Beyhaki, yine Miraç hadisinde Ebu Hüreyre

[Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre.Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurdu:

Başları,  taşla  ezilen  bir  milletin yanından   (Miraç   gecesinde) geçtim. Başları ezildikçe bîr daha düzeliyordu. Bu ezilmekten dolayı onlardan hiç bir şey eksilmiyordu.

«Yâ Cibril kimdir bunlar?» dedim. Cibril

«Bunlar, başları namaza ermeyen kimselerdir» dedi.

Sonra, keçi koyun gibi dolaşan, zakkum, dikenli otlan, Cehen­nemin çakıl ve taşlarını yiyen bir milletin yanına geldim. «Kimdir bunlar» dedim. Cibril;

«Bunlar, mallarının zekâtını vermeyenlerdir» dedi.

Sonra, başka bir milletin yanma geldim. Ellerinde teiniz pişmiş et ve piş çiğ et vardı. Temiz eti bırakıp pis eti yiyordular.

Ben «Kimdir bunlar?» deyince Cibril cevaben:

Bunlar, helâl hanımını bırakıp pis kadının yanında sabahlayan erkek ve helâl kocasmı bırakıp pis erkeğe giden, yanında sabahla­yan kadınlardır.»

Sonra, taşınamayacak kadar büyük bir yığını biriktirmiş ve art­tırmayı isteyen bir adam gördüm. «Kimdir bu» deyince Cibril:

«Yanında ödeyemeyecek kadar, insanların emanetleri olan ve yine emânet almak isteyen kişidir» dedi.

Sonra, dili ve dudakları demir makasları ile kesilen, bir mille­tin yanma geldik. Kesildikçe eski hâline dönüyordu. Hiç bir şey eksilmiyordu. «Kimdir bunlar» deyince, Cibril cevaben:

Bunlar, ümmetinin hatipleridir» dedi.

Ebû Dâvud, Enes (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

Miraca çıkarıldığım gece, bâzı kavimlerin (toplulukların) yanın­dan geçtim. Tunçtan, tırnaklan vardı. Kendi yüzlerine ve göğüsle­rine batırıyorlardı.

«Yâ Cibril kimdir bunlar?» dedim. Cibril:

«Bunlar, insanların etini yiyen (gıybetini yapan) ve ırzların» ge­çen kişilerdir» dedi.

îbn-i Ebi Dünya «el-Kubur» kitabında Hasan'dan merfûan riva­yet ettiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurmuştur :

«Kim sahabelerimden birisine söverek dünyadan ayrılsa, Allah ona bir hayvan musallat eder, etini kemirir, ondah kıyamete kadar elem duyar

lbn-i Huzeyme, İbn-i Hibban, el-Hâkim, Taberani, İbn-i Merde-veyh kendi Tefsirinde ve Beyhaki, Ebü Umâme (Radıyallahû anh)'~ dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallaîlâhû Aleyhi ve Sellem) sabah namazından son­ra yanımıza geldi. Buyurdu ki: Ben hak bir rüya gördüm, dinleyin:

Bu gece bana bir adam geldi. Elimden tuttu, peşimden gel dedi. Ta, sarp korkunç bir dağa geldik. Bana «dağa çık» dedi. Ben «Çı­kamam» dedim. O, «ben onu sana kolaylaştıracağım» dedi. Adım­larımı attıkça bir basamağa rastgeliyordu. Ta dağın zirvesine çık­tık. Orda ağızları yırtık, erkek ve kadınlar vardı. Nedir bunlar de­dim. O, «bunlar dediklerini yapmayanlardır» dedi.

Sonra çıktık, göz ve kulakları mıhlanmış erkek ve kadınlar kar­şımıza çıktı. «Nedir bunlar» dedim. O;

«Bunlar bakıp ta görmeyen, işitip de dinlemeyenlerdir» dedi.

Sonra çıktık. Kuyruk sokumlarından asılmış, başları aşağıda, memelerini yılan kemiren kadınlar gördük. «Kimdir bunlar» dedim. O;

«Bunlar çocuklarına süt emzirmeyen kadınlardır» dedi.;

Sonra, çıktık. Kuyruk sokumlarından asılmış, baş aşağı azîmik-tarda buldukları suyu yalayan kadın ve erkekleri gördük. «NedirSbun-lar» dedim. O;                                                                        

«Bunlar oruç tutup, sonra keffaret vermeden orucunu' bpzan-lardır» dedi.                                                                        

Sonra, çıktık. Çok çirkin manzaralı, çok çirkin elbiseli,; çok pis kokulu kadm ve erkekleri gördük. Kokuları pislik kokusu idi. «Kimdir bunlar» dedim.                                               

«Bunlar zina eden kadın ve erkeklerdir» dedi.

Sonra çıktık. Korkunç derecede şişmiş, çok pis kokulu ölüler gör­dük. «Nedir bunlar» dedim. O;

«Bunlar kâfirlerin ölüleridir» dedi.

Sonra çıktık, ağaç gölgesinde oturan adamlarla karşılaştık. «Ne­dir bunlar» dedim. O;

«Bunlar müminlerin ölüleridir» dedi.

Sonra, çıktık, genç erkek ve kızları gördük. İki nehir arasında oynuyordular. «Kimdir bunlar» dedim. O;

«Bunlar müminlerin zürriyetidir»   dedi.

Sonra, çıktık. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, hoş kokulu adamlarla karşılaştık. Yüzleri bembeyaz kâğıt gibi parlaktı. «Kimdir bunlar» dedim. O;

«Bunlar siddıklar, şehidler ve salihlerdir»  dedi.

Deylemi'nin Firdevs'inde Enes (Radıyallahû anh)'dan merfuan rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Ümmetimden kim, kavmi Lûtun amelini işlese, Allah onu on­ların yanma nakleder. Onlarla beraber hoşrolur.»

îbn-i Asâkir'in «Tarih»inde, senediyle Amr bin Eşlem ed-Dımış-ki'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir :

Hudutta yanımızda bir adam öldü, defnedildi. Üçüncü gün kab­ri devşirildi. Taşlar yana dikildi, kabirde hiç bir şey göremediler. Bu durum Veki' bin el-Cerrahtan soruldu. O şöyle dedi:

Bir hadis'de, işitmişiz:

«Kim kavm-ı Lûtun amelim işlerken ölse, kabir onu onların nına götürür. Ve kıyamet gününde onlarla beraber haşrolur.»

îbn-i Ebi Dünya, Mesrûk'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiş­tir :            

«Kim hırsızlık yapar veya zina eder veya içki içer veya bun­lara benzer bir şey yapar da ölürse kabrinde iki arslan bulunup onu devamlı olarak ısırırlar.»

îbn-i Asakir, Vâile bin el-Eskâ' (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Salîallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :                                                                                            :

Eğer kaderi veya cüz'-i ihtiyari'yi inkâr edenlerin kabri üç gün sonra devşirilse kıbleden yüzleri çevrildiği görülecektir.                 

Esbehânî, Tergib'te el-Avam bin Havşap (Radıyallahû anhrdjan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:                                              

Bir seferinde bir mahalleye inmiştim, mahalle kenarmda bir kab­ristan vardı. İkindi olduktan sonra, kabrin birisi açıldı. İçinden, başı eşek başı olan bir insan cesedi, çıktı. Soruşturdum, denildi ki:

O içki içiyordu. Akşam eve gidince, anası ona «oğlum, Allah1-dan kork,» derdi. O. da anasına «sus, eşek gibi anırma» derdi, iş­te, ikindiden sonra öldü. Hergün böyle, kabri açılıp üç sefer anırı­yor. Sonra kabir üzerine kapanıyor.

Ibn-i Ebi Dünya, Mersed bin Havşep'den naklettiğine göre, şöy­le demiştir :

Yûsuf bin Amr'm yanında oturuyordum. Yanında, yarı yüzü de­mir darbesini yemiş bir adam vardı. Yûsuf ona: «Gördüğünü Mer-sed'e anlat» dedi. O dedi ki:                                                          I

«Geceleyin biri için kabir kazdım. Defnedilip üzerinde toprak atizeltilince, deve gibi iki büyük kuş geldiler. Biri baş ucuna diğeri ayak ucuna kondu. Sonra kabrini deştiler. Biri kabrine sarkıldı, Öbürü, kab­rin kenarında durdu. Ben geldim, kabrin kenarında durdum, işit­tim, ölüye şöyle diyordu:

— Kibir büyüklük taslamak için sarı.elbiseler içinde kayınla­rını ziyaret eden sen değil miydin? Kabrin içindeki adam:

— Ben kibirli olacak kadar güçlü değilim, deyince ona bir dar­be vurdu, kabri yağ ve su ile doldu. Sonra döndü ve bir daha ona üç sefer sordu. Her seferinde böylece ona bir darbe indirdi. Sonra, başını döndürüp bana baktı. «Bakınız, nerde oturmuş, boynu kırıl­sın» dedi. Ve yüzümün bu yanma vurdu. Gece boyunca öyle yerde kalmıştım. Sabahleyin kendimi böyle gördüm.

Yine İbn-i Ebi Dünya, Ebu'l-Cüreys'den o da anasından naklet­tiklerine göre, şöyle demiştir:

Ebû Cafer, Küfe hendeğini kazarken, halk cenazelerinin yerini değiştirdiler. O arada ellerini ağzıyla tutan bir gencin cenazesi bu­lundu.    

Ebû îshak'dan nakledildiğine göre, şöyle demiştir:

Bir ölüyü yıkamak için çağrıldım. Yüzünden Örtüyü kaldırdığım vakit boğazına sarılmış bir yılan gördüm. Dediler ki:

Bu adam sahabeler  (Radıyallahû anhümVe sövüyormuş.

Yine Ebû İshak'tan nakledildiğine göre şöyle demiştir:

Yanıma bir adam geldi. Ben, kabir deşen bir adamım. Bazıla­rın yüzleri kıbleye dönük olmadığını gördüm, dedi.

Bunun üzerine Ben Evzai'ye mektupla sordum:

Evzaî:  bunlarln sünnet üzere ölmeyenlerdir, dedi.

Abdül'mümin bin Abdullah bin îsa ed-Dabi'den rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir:

Tevbe etmiş bir kabir deşen {kefendiz) den soruldu j Gördüğün en tuhaf şey nedir?

O, birinin kabrini deştim, baktım, cesedinin her tarafı çakılmış. Büyük bir mıh basma, diğer büyük bir mıh da ayaklarına çakılmış, gördüm, dedi.

Başka bir kefendiz [25] den aynı şey soruldu..

O, bir insanın kafatasını gördüm, içine kurşun dökülmüştü, dedi.

Fadl bin Yûnus'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Bize ulaştı ki, Ömer bin Abdülaziz, Mesleme bin Abdül-melik'e Yâ Mesleme, kim babanı defnetti?» diye sormuş. O;

«Filan kölem onu defnetti» demiş.

«Velid'i kim defnetti» diye sorunca;

«Yine filan kölem onu defnetti» demiş

Bunun üzerine, Ömer bin Abdülaziz, Mesleme'ye, kölesininna anlattığını nakledip demiş ki:                                                      

Kölen: Senin baban ile Veld'i defn için kabre koyunca, gidip bağları sökmek istemiş, bakmış ki, yüzlerinin etleri kafalarına çe­kilmiş.

Yezid bin Mehleb'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir.

Ömer bin Abdülaziz bana dedi ki:                                       

Yâ Yezid : Ben Velid'i kabrine koyduğum vakit baktım içinde ayaklarım depretiyor.

Amr bin Meymun'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Ömer bin Abdülaziz'den işittim ki diyor: Velid bin Abdülme-lik'i kabrine koymakla görevlendirildim. Baktım ki dizleri boynuyla birleşmiş.

Ömer bin Abdulaziz bundan ders alıp, onların peşinde gitmedi.

îbn-i Ebi Dünya, Beyhaki Şuab-i iman'da Abdulhamid bin Mah-mud el-Muawili'den naklettiklerine göre şöyle demiştir:

Ben ibn-i Abbas (Radıyallahû anhümaJ'nm yanında oturuyor­dum. Bir cemaat gelip dediler kit

Biz hacca çıktık. Filan arkadaş da beraberimizde idi. Zatüssa-fahaya geldiğimiz zaman orda öldü. Onun tekfinini hazırladık, çı­kıp ona bir kabir kazdık. Lahdini yaptık. Bitirir, bitirmez, baktık ki, lahd (kabrin içi) siyah bir şeyle doldu. Orayı bırakıp başka bir yer kazıdık. Lahdini bitirdiğimiz zaman baktık yine siyah bir şeyle dol­du. Orayı da bıraktık işte onu sana getirdik. Bunun üzerine ibn-i Abbas dedi ki:

Boynuna takılacak kelepçedir bu..

Beyhaki'nin rivayetinde ise işte o işlediği amelidir; Onu bir yer­de defnedin. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bü­tün yeryüzünü kazisanız, bu siyah şeyi böyle göreceksiniz.

Sonra çıkıp onu bir yerde defnettik. Döndüğümüz vakit hanı­mından, kocasının ne iş yaptığını sorduk. Hanım dedi ki:

Kocam taam (yiyecek) satıyordu. Hergün ailesinin ihtiyacını ondan alırdı. Sonra gidip başak çöplerini içine ufalatırdı.

Lâlkâi, Sadaka bin Halid'den o da Şamlı bir üstadından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Biz hacca gittik, yolda bir arkadaşımız öldü. Cemâatten bir ke­ser emanet aldık .onunla cenazesini defnettik ve keseri kabirde unut­tuk. Biz keseri almak için kabri deştik. Bir de ne görelim. Adamın boynu, el ve ayaklan keserin deliğine sıkıştırılmış. Üzerine toprağı

örttük. Keseri onlardan aldığımız cemâati da fiatmı vermekle razı ettik. Döndüğümüz zaman hanımından onun halini sorduk. Hanımı dedi ki:

«Kocam elinde mal olan bir adamla arkadaşlık etti. Adamı öl­dürüp malını aldı... Adam da hacca, ve savaşa giden birisiydi,    

îbn-i Asakir, el-A'meş (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine gö­re; şöyle demiştir:

İBir adam Hasan bin Ali, (Radıyallahû anh) 'nın kabri üzerine etti. li oldu, köpekler gibi havlıyordu. Sonra ölünce, kabrinden havla­dığı, bağırıp çağırdığı işitildi

Yezid bin Ebû Zeyyad ve Umare bin Ömer'den rivayet edildiğine gşre, şöyle demişlerdir:                                   .                             

Ubeydullah bin Zeyyad, öldürüldü. Onun ve arkadaşlarının baş­ları getirildi. Meydanlığa atıldı. Büyük bir yılan geldi. Halk, kor­kusundan dağıldılar. Başların araşma girdi. Ubeydullah bin Zey-yad'ın burnuna girdi. Sonra ağzından çıktı. Sonra tersine ağzından girdi, burnundan çıktı. Böyle bir kaç sefer tekrarladı, gitti. Bir daha döndü, gene yalnız ona öyle yaptı. Yılanın nerden geldiği ve ne­reye gittiği bilinmedi.

Not: Tirmizi  Camii'nde  ve Taberani yalnız umare tarikiyle bunu rivayet etmişlerdir. Taberani hadisin sahih olduğunu söyle­miştir.

Yine ibn-i Asakir, Muhammed bin Said'den rivayet ettiğin  göre:

Müslim bin Akaba el-Meri, Medineye geldi. Yezide biat edilme­si için propoganda yaptı. Emevilerin, Allah'ın tâat ve masiyetinde halis kul olduklarını söyledi. Câriye oğlu olan Kureyşli bir adam­dan başka herkes onun çağrısını kabul etti. O Cariye oğlu: yalnız Allaha itaat ettiklerinde biat edeceğini ve zulümde onlara uymaya­cağını söyledi. Müslim onun bu tarz biatim kabul  etmedi ve onu

öldürdü. O Kureyşlinin anası,  «Allah fırsat verirse sağ da ölü de olsa Müslimi ateşle yakmaya yemin etti.»

Müslim Medine'den çıktığında hastalığı şiddetlendi, öldü.    .

Kureyşlinin anası, kendi köleleriyîe beraber onun kabrine git­ti. Devşirilmesini emretti. Kazıp cenazeyi buldukları zaman, boynu­na sarılmış, burnunu emen bir ejderha buldular. Bunun üzerine or-dakiler, korkup kaçtılar.

Tamam bin Muhammed er-Razi «Ruhban» kitabında ve ibn-i Asakir. Tamam el-Hafiz tarikiyle, Ebû Ali Muhammed bin Harun el-Ensari'den, îsmet bin Ebû îsmet el-Buhari'den, o da Ahmed bin Ammar bin Halid el-Temmar'dan o da İsmet el-Âbadani'den, riva­yet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Ben kırlarda dolaşıyordum. Bir kilise gördüm. Kilisenin içinde bir manastır vardı. Manastırın içinde, bir rahip vardı. Ben ona, bu konuda gördüğün en acaip şeyi bana anlat, dedim.

O dedi ki: Ben bir gün, deve kuşuna benzer bir kuş gördüm. Bu kayanın üstüne konmuştu. Bir adamın başını yuttu sonra bir ayağını sonra da bir bacağını yuttu. O yuttukça o organlar şimşek gibi bir daha yerine gelirdi. Yine tam bir adam olur, otururdu. Kalk­mak istediği vakit, kuş onu gagalar, organlarını parçalardı. Sonra dönüp onları yutardı. Günlerce o böyle devam etti. Ben ondan çok hayrette kalırdım. Ve Allah'ın büyüklüğüne olan inancım arttı. Bil­dim ki bu cesedler öldükten sonra bir çeşit hayata mazhardırlar. Bir gün o kuşa yönelip dedim:

Seni düzgün yaratan Halikının hakkı için onu yemeyeceksin. Tâ ki onun durumunu sorup hikâyesini öğreneyim. Kuş açık bir arap-ça ile bana dedi ki

Mülk Rabbimindir. Beka da onundur. Yok eden bir daha var eden de odur. Ben Allah'ın meleklerinden bir meleğim. Bu cesede müekkelim. Yaptığı cürümden dolayı ona böyle yapıyorum.

Ben adama yöneldim, ey kendine kötülük eden, hikâyen nedir, sen kimsin, dedim.

O, «Ben Abdurrahman bin Mülce'im. Ali (Radıyallahû anh)'mn katiliyim. Ben onu öldürüp, sonra ruhum Allah'ın kabzasına girin­ce, bana bir sahife verdi, doğduğum günden Aliyi öldürdüğüm gü­ne kadar yaptığım iyilikler içinde yazılı idi. Ve Allah bu meleğe kı­yamete kadar böyle bana azap vermesini emretti. İşte bana yaptı­ğını görüyorsun» dedi. Sonra sustu.

Kuş bir daha ona bir gaga vurdu. Azalarını dağıttı, sonra dönüp onları yuttu. Ve onları başka yere götürdü.

Ben diyorum ki: Bu senedte geçenler içinde Tamam'm üstadı Ebu Ali'den başkası hakkında söylentiler yoktur.                        

Zehebi, el-Mizanda, bu zatın ittiham edildiğini söylemiştir.  

İbn-i Receb de bu hadisenin başka bir şekilde rivayet edildiğini söylemiştir. Bu şeklin senedi şöyledir:

İbn-i Neccar, Tarih'inde Selefi tarikiyle Hasan bin Muhammed, bin Ubeyd el-Akriye isnadiyle demiştir ki, İsmail bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Yahya bin el-Müneccİnt, 313 senesinde Yusuf bin Ebu Teyyah ile bir rahibi bulduklarını rahibin aynı hikayeyi onİara anlattığını söylemiştir.

Üçüncü bir şekilde daha rivayet edilmiştir. Senedi şöyledir:

Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin İbrahim er-Razi (meş­hur Sülasiyatm sahibidir) Ali bin Beka bin Muhammed el-Verrak'tan rivayet ettiğine göre, şöyle söylemiştir:

Ebû Muhammed bin Ömer el-Bezzar, biz Ebû Bekir Muham­med bin Ahmed bin ebu'l- Ashaptan işittiğini bildirdi ki şöyle dedi:

Bize garip bir yaşlı adam geldi. Senelerce Hıristiyanlık yaptığını söyledi. Manastırında ibadet edermiş. Bir gün otururken, bir kuş geldi, dedi ve hikâyenin hülasasmı anlattı.                             

îbn-i Ebi Dünya, «Ölümden sonra yaşayanlar» adlı kitabında, Ab­dullah bin Dinar, o da Ebû Eyyub el-Yemani'den o da Abdullah is­minde bir hemşehrisi tarikiyle rivayet ettiğine göre;

O, ve memleketinden bir gurup, deniz yolculuğuna çıkmışlar. Günlerce denizin karanlığında kalmışlar, karanlık çekilince kendilerini bir köyün yanında bulmuşlar. Abdullah demiş ki:

Ben, çıktım, su aradım. İçerden rüzgâr gıcırdatmaları gelen ka­palı kapılarla karşılaştım. Ben içeriye bağırdım. Kimse bana cevap vermedi. Ben o durumda iken, üzerime iki süvari geldi. Herbirisi-nin altında, beyaz bir beygir vardı. Bana;

«Yâ Abdullah bu yola devam et, içinde su olan bir havuza va­racaksın, ondan su al. Onda göreceğin seni korkutmasın» dediler. Ben onlardan, içinde rüzgâr gıcırdatan o kapalı kapıları sordum. Onlar, «içinde ölülerin ruhları olan evlerdir,» dediler.

Ben çıktım, havuza vardım. İçinde başaşağı edilmiş suyu almak isteyip de alamayan bir adam vardı. Beni gördüğünde çağırmaya başladı:

Yâ Abdullah bana su ver, ben bardağı batırıp ona vermek is­tedim. Elim yakalandı, ben ona;

«Ya Abdullah işte yaptığımı gördün, elim yakalandı. Senin kim olduğunu bana bildir» dedim. O;

«Ben Adem'in oğluyum. Yeryüzünde ilk kan döken benim,» dedi.

Ebû Nuaym, Vehb yoluyla Abdurrahman bin Zeyd bin Eşlem­den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Bir adam denizde bir vasıtada giderken, vasıtaları kırılmış. Adam tahtayı tutarak tahta, adamı bir adaya atmış. Adam çıkıp yürümeye başlamış, bir suya rastgelmiş. Suyu takip ederek büyük bir kayna­ğın basma girmiş. Orda kendisi ile su arasında bir karış kalmış ve orda ayağına zincir vurulmuş bir adam görmüştür.

Adam, Allah seni bağışlasın bana su ver, demiş. Ona «Neden böylesin» demiş. O;

«Ben Adem'in oğluyum. Kardeşimi Öldürdüm. Vallahi, onu öl­dürdüğümden bu yana zulmen öldürülen herkesin bir kat azabını Allah bana çektiriyor. Çünkü öldürme çığırını ilk açan benim,» de­miştir.   

El-Hafiz Ebu Muhammed el-Hellal «Kerâmat el-Evliya» kitabın­da senediyle Arim'in kardeşi Eş'as'ten rivayet ettiğine göre, şöyle de­miştir :

Abdullah bin Haşim bana dedi ki:

Ben bir ölüyü yıkamaya gittim. Yüzünden örtüyü kaldırdığım­da, baktım, boynunda siyah bir yılan var. Ben ona «sen bu işte görevlisin. Fakat bizim adetimiz, ölülerimizi yıkarız. Bir kenara çe-kilebilsen, ben onu yıkadıktan sonra, yerine gelirsin, dedim. Bunun üzerine, yılan boynundan sıyrılıp evin bir köşesine çekildi. Ben yı­kamayı bitirdiğimde yılan yerine yerleşti... O, Ölü dinsizlik ile itti-ham ediliyormuş.

İbn-el Cevzi,   «Uyun el-Hikayat»  kitabında,  senediyle Muham­med bin Yusuf el Firyabi'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: Ebû Sinan'dan (ki salih bir adamdır), işittim ki dedi

Ben bir adamm ölen kardeşi için taziyesine gittim. Adamı, te­laşlı gördüm. Adam bana dedi ki:

Benim telaşım kardeşimden gördüğüm acaip vaziyettendir. Onu defnedip toprağı düzelttiğimiz zaman kabirden «ah!» sesini işittim. Ben vallahi bu kardeşimin sesidir, dedim. Sonra toprağı deşmeye ça­lıştım. Bana dediler ki, bu işi yapma, ben de toprağı geri yerine at­tım. Ben ordan kalkmak istediğimde yine «ah» sesini işittim. Vallahi bu kardeşimin sesidir dedim ve toprağı açmaya başladım. Bana de­diler ki:

«Yâ Abdullah kabri devşirme. Ben de bir daha toprağı üstüne ka­pattım. Kalkmak istediğimde yine «ah!» dedi. Ben «vallahi bu kar­deşimdir» dedim. Sonra toprağı devşirmeye başladım. Yine bana de­diler ki;

«Bu işi yapma. Bir daha toprağı yerine attım. Kalkmak istedi­ğimde yine, «Ah!» sesini işittim. «Vallahi bu kabri açacağım» de­dim.. Açtım, baktım ateşten bir tok (tasma) boğazına takılmış. Kab­ri ateş dolmuş. Ben o tok'u boğazından çıkartmak istedim, elimi at­tım, neticede parmaklarım gitti.

Adam bana ellerini gösterdi, baktım, dört parmağı gitmiş.

Sonra Evzai'ye [26] gittim, bu durumu anlattım. «Yâ Ebû Amr, yahudi hıristiyan, dinsiz Ölür böyle durumlar görülmez. O, «Evet bunların Cehennemlik olduklarında şüphe yoktur. Allah muvahhit-lerden de böyleler gösterir ki, ibret alasınız,» dedi.

Yirie ibn-i el-Cevzi, Abdullah bin Muhammed el-Medyeni'den ö da bir dostundan rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir:

Kendi arazime çıktım. Bir kabristanın yanında iken akşam na­mazı oldu. Kabristana yakın bir yerde namazımı kıldım. Ben otu­rurken kabirler tarafından bir inleme sesini işittim. Sesin geldiği kab­re yakınlaştım. Baktım, «Ah! Ben namaz kılar oruç tutardım» di­yor. Beni bir titreme tuttu. Orda bulunan birisine söyledim. O da işittiğimi işitiyordu. Sonra tarlama gittim. İkinci gün döndüğümde birinci sefer namaz kıldığım yerde namaz kıldım. Güneş batmcaya kadar bekledim. Akşam namazını da kıldım. Yine o kabre kulak ver­dim,» Baktım, «Ah, ben namaz kılar, oruç tutardım» diyor. Sonra evime döndüm. Sıtmaya tutuldum ve iki ay hasta kaldım.

Hişam bin Ammar, «Diriliş» kitabında Yahya bin Hamza'dan, Numan bin Mekhûl'ün ona rivayet ettiğine göre;

Bir adam, Ömer bin el-Hattab (Radıyallahû anh)'a geldi. Saç ve sakalının yarısı ağarmıştı. Ömer (Radıyallaû anh) ona?

«Nedir bu halin?» dedi. Adam dedi ki:

Geceleyin filanların kabristanından geçtim. Baktım bir adam diğerini ateşten bir copla kovuyor. Ona kavuştukça bir cop vuruyor, karnından ayağına kadar ateş tutuşuyor. Adam bana sığındı, «Yâ Abdullah beni kurtar» dedi.

Kovalayan adam, «Ya Abdullah onu kurtarma, Allah'ın en kötü kuludur» dedi.

Bunun üzerine, Ömer, (Radıyallahû anh) : İşte peygamberiniz

 (SallaÜâhû Aleyhi ve Sellem) bunun için geceleyin yalnız olarak|se-fere çıkmayı yasakladı, dedi.                                 

İbn-i Ebi Dünya, Amr bin Dinar'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Medine'li bir adamın bir kız kardeşi vardı. Öldü. Adam, onu defnedip kabrine götürdü. Definden sonra, ailesine döndüğünde, ha­tırladı ki, kendinde olan bir cüzdanı kabirde unutmuş. Arkadaşların­dan bir adamdan yardım diledi. Gidip kabri deştiler. Cüzdanı bul­dular.

Adam, arkadaşına dedi ki, benden uzaklaş, bakayım kardeşim ne haldedir? Lahit kapağından bazı taşları kaldırdı, baktı kabir ateş­le tutuşmuş. Hemen kabri düzeltip anasına döndü ve kızkardeşinin ne yaptığını sordu. Anası dedi ki:

«O namazlarını tehir ederdi, zannedersem, abdestsiz namaz kı­lardı. Komşularm kapışma kulağını koyup casusluk yapardı.»

Hafız bin Receb dedi ki: Heysem bin Adi'nin rivayet ettiğine göre, Ebban bin Abdullah el-Becli, şöyle demiştir:

«Bir komşumuz öldü, biz onu yıkadık, tekfin ettik, baktık, ka­birde, kediye benzer bir şey var. Biz onu kovduk, fakat kaçmadı. Kabir kazıcısı, anıma bir çakıl attı, hiç deprenmedi. Bunun üzeri­ne başka bir kabir kazmaya yöneldiler. Kazıldığında baktılar, aynı kedi yine içindedir. Onu yine aynen kovdular, fakat hiç etkilenmedi. Üçüncü bir kabre giriştiler. Aynı kediyi yine orada buldular. Yine kovuldu. Fakat hiç aldırış etmedi.

Bunun üzerine cemâat dedi ki;

Böyle bir durum başımızdan geçmemiştir, arkadaşınızı defne­din. Üzerine taşlar dizildiğinde kabrinden büyük bir kahkaha işittik.

Sonra, dönüşte halk, hanımma gidip kocasının ne iş yaptığını sordular, gördüklerini ona anlattılar. Kadın dedi ki:              

«O cenabetten yıkanmıyordu.»                                         

Ebu'l-Ferec bin Cevzi arkadaşı îbn-i el-Faris'el Ketbi, kendi ta­rih kitabında şöyle yazmıştır:

«Ben 590 senesinde Bağdat'ta, bir Ölü buldum. Her tarafı çürü­müştü. Kemiklerden başka bir şey kalmamıştı. El ve ayağında de­mirden kelepçeler vardı, cenazenin içine iki çivi çakılmıştı. Biri gö­beğine diğeri alnına... Adamın dehşetli bir yapışı vardı. Kemikleri iri yarı idi. Ortaya çıkmasının sebebi, suların çoğalmasıydı. Telel-Ah-mer adlı bir tepenin yanmdaki kabrini sel basmıştı.

îbn-el-Kayyim, -Ruh. kitabında tacir ve salih bir kul olan Ebû Abdillah Muhammed bin Sinan es-Selâmi'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Bağdat'da Demirciler Çarşısına bir adam geldi. Küçük çiviler sattı, çiviler iki başlı idi. Demirci aldı, ateşe attı, baktı, hiç erimi­yorlar. Ne ettiyse onları yumuşatamadı. Bıkınca, onları satanı ça­ğırdı. Onu buldu. Bu çivileri nerden getirdin, dedi. Satıcı, onları yer­de buldum, dedi. Fakat demirci peşini bırakmadı. Ta adam, açık bir kabir gördüğünü, içinde bu çivilerin çakılmış kemikler bulduğunu, onları ancak kemikleri taşla kırarak çıkardığını söyledi...

tbni el Kayyim'den naklen Ebû Abdullah Muhammed bin el-Har-rani, dediğine göre:

«O, ikindiden sonra, Amed şehrindeki evinden bir bostana çık­mış. Güneş batmadan önce, kabirlerin içine girmiş. Bir de ne gör­sün. Bir kabir içinde, körük korları gibi ateş koru... Kabrin ortasın­da bir cenaze...

Sonra o cenazenin kim olduğunu, yani o gün ölen ve vergi toplayan birisi olduğunu öğrenmiştir.»

Hafız Şerefuddin ed-Dimyatî, Mu'cem'inde zikrettiğine göre. Mu­hammed bin ismail bin Hibetuîlah'dan, o da Ebû îshak bin Abdul­lah es-Sa'lebi'den işittiğine göre, şöyle diyormuş:

«Kabir devşiren (kefendiz)  bir komşumuz vardı. Kendisini halka gözlerden kör diye bildirip dilencilik ederdi. Kim bir şey verirse ona acip bir şey söylerim derdi. Sonra kim daha fazla verirse, daha acip şeyi ona gösteririm, derdi.

Birisi ona bir şey verdi. Ben yanında durup bakıyordum. Göz­lerini açtı, baktım, bilye gibi gözleri kafasına çıkmışlar. Önünden kafasının arkasını görüyordu.

Sonra size bir olay anlatayım, dedi:                                  

Ben memleketimde kabir devşirirdim. Durumum her tarafa ya­yıldı. Ben halkı öyle korkuttum ki, daha hiç kimseye aldırış etmez­dim. Şehrin kadısı şiddetli bir şekilde hastalandı. Beni çağırdı ve benden benim onun kabrini devşirip açmamamı satın aldı. Bana yüz dinar verdi ki kabrini devşirmiyeyim. Ben o dinarları aldım. Fakat Kadı şifa buldu. Sonra bir daha hastalandı ve öldü. Ben sandım ki bana verilen yüz dinar birinci hastalık içindi. Böylece kendimi alda­tıp, geldim, kabrini deştim. Baktım, ikab v«* ceza sesleri geliyor. Ka­dı kabrin içinde oturmuş, saçları havaya kalkmış, gözleri tabak gi­bi ve kıpkırmızı. Dizlerimde bir titreme, başladı, peşinde gözlerime iki parmak sokuldu ve Birisi;

«Ey Allah'ın düşmanı, Allah'ın  (Azze ve Celle)  sırlarını mı öğ­reneceksin» dedi.

Beyhaki, «Azâbu'l-Kabir» kitabında, Yezid bin Abdullah es-Şe-hir'den rivayetine göre şöyle demiştir:

Adamın biri arazide giderken bir kabre varmış. ICabir sahibin­den «Ah!. Ah!» seslerini işitmiş. Adam, kabrin başında durup -Ame­lin, senin pisliklerini ortaya çıkardı. Sen de kendini teşhir ediyor­sun,» demiş.

Makrizi'nin «Tarih» kitabında şöyle bir kayıt vardır: (Hicri) Altıyüz doksan dokuz senesinde, postacı haber getirdi ki, sahilde bir adamın hanımı ölmüş. Adam hanımını defnedip döndü­ğünde, içinde para olan bir mendili kabirde unuttuğunu hatırlamış. Adam köyün alimini alıp kabri devşirmeye gitmiş. Kabri devşırir-

ken alim kabrin kenarında durmuş, adam bakmış ki, hanımı otu­ruyor, el ve ayakları saçlarına asılmış. Adam, ellerini açmak iste­miş, yapamamış. Zorlanmış, hanımıyla beraber yere batmışlar. Al-lah'dan başka kimse, nereye vardıklarını bilmemiş. Alim de yirmidört saat baygın kalmıştır.

Bunun üzerine sultan, olayı ve Şam'da olay hakkında yazılan­ları Şeyh Takiyuddin bin Dakik el-İd'e gönderdi, Şeyh bunun üze­rinde durarak ibret için insanlara gösteriyormuş.

Âlimler demişler ki, kabir azabından kasıt Berzah azabıdır. Kab­re nisbet, çoğunun orda olduğundandır. Yoksa, Allah bir ölüye azap vermek istediğinde azabı ona kavuşur, ha defnedilsin ha edilmesin. Kabir, ile denizde batmak veya bir vahşinin boğazına girmek veya kül olmak arasında bir fark yoktur.

Azab ve nimetin mahalli ruh ile bedendir. Bu Ehl-i Sünnet'iü ittifakiyle kabul edilmiş bir konudur.

Ibn-i Kayyîm dedi ki;

Kabir azabı ikidir. Biri daimidir ki, kâfirler ve isyankârların aza­bıdır. Diğeri geçicidir. Günahkârlardan günahları hafif olanların aza­bıdır. Bunlar, günahlarına göre azap görürler, sonra azapları kal­kar, bazen de dua sadaka vb. bir şeyle bu tip azap, kaldırılır.

Yafii, «Ravzu'r~Reyah»in adlı kitapta, şöyle demiştir:

«Bize ulaştı ki, Cuma gecesinde ikramen ölüler azap görmezler.

Bu durum, müslümanların günahkârlarına has olabilir,» Nesefi ise, Bahr'ül-Kelâm» adlı kitabında bunu tamim edip şöyle demiştir:

«Kâfirlerin ölüleri de, Cuma gecesinde ve Ramazan boyunca azap görmezler.»

Günahkâr müslüman ise, o kabrinde azap görür. Fakat ilk Cuma gün ve gecesinde, bu azap ondan kalkar. Sonra kıyamete kadar bir daha azap görmez. Eğer Cuma günü veya Cuma gecesinde ölse, yalnız bir saat azap ve kabir sıkışmasını görür. Sonra, azap kesi­lir ve kıyamete kadar azap görmez...

îşte, Yafimin bu sözleri gösteriyor ki, müslümanların günahkâr­ları bir hafta veya daha az bir zaman azap görürler. Cuma gününe kavuştuklarında azap onlardan kesilir ve bir daha azap görmezler.

Fakat bu sözler delile muhtaçtır.

İbn-i el-Kayyim, «el-Bedi» adlı kitapta Kadi Ebû Ya'le'ninkdip notlarından, naklen şöyle söylemiştir :                                          

Kabir azabının kesilmesi lâzım, çünkü o dünya azabındandır, d inya ve içindekiler ise fânî olan şeylerdir. Böyle şeyler elbette, son b ılur. Fakat bu müddetin miktarı bilinmez.  (Onun sözü bitti.)

Ben de diyorum ki, Hennad bin es-Sirri, «Zühd»de Mücahitten şu rivayeti, bunu teyid etmektedir:

( «Kâfirler, uyku tadını veren bir şekilde yaslanır, uyurlar. Kabir-dekiler, haşre çağrılınca, kâfiri ne yazık kim bizi yatağımızdan kal­dırdı, der. Yanındaki, mümin ise:

Bu Rahman olan Allah'ın vadettiği, ve Resullerin tasdik ettiği haşirdir, der.[27]

Bir nokta :                                                                                    

Ibn-i Kayyım «Bettaf»  de şöyle demiştir:

«Hıristiyan bir ana ile karnındaki müslüman çocuk, beraber def­nedildiğinde, o kabre azap da gelir, nimette... Nimet çocuk içindir, azap da ana içindir.

Ve bunda bir zorluk yoktur. Bu, biri salih, diğeri facir iki kişi­nin, bir kabre konulması gibidir [28]

 

Kabir Azabından  Kurtaran Şeyler

 

Taberani  el-Kebır'de  Hakim-i Tirnıizi  Nevadir el-Usul'de Isbehani  Tergib'de  Abdurrahman bin Semurete (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Bir gün Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem,) yanımıza gel­di. Buyurdu ki:

Dün akşam acaip bir şey gördüm. Ümmetimden, ruhunu almak için kendisine melek*ül-mevt gelen bir adam gördüm. Onun, ana babasına yaptığı iyilikler, o meleği çevirdiler.

Ve ümmetimden, kabir azabına kapılmış bir adam gördüm. Onun aldığı abdestler gelip o azaptan onu kurtardılar.

Ve ümmetimden bir adam gördüm, şeytanlar etrafını sarmıştı­lar. Onun Allah'a yaptığı zikir geldi, onu onların arasından kurtardı.

Ve ümmetimden, azap meleklerinin etrafını sardığı bir adam gördüm. Namazı gelip onu, onların elinden kurtardı.

Ve ümmetimden bir adam gördüm, susuzluktan ağzını açmıştı. Vardığı her havuzdan kovuluyordu. Sonra orucu gelip ona su verdi, onu doyurdu.

Ve ümmetimden bir adam gördüm; yanında peygamberler hal­ka halka oturmuştular. O adamın, yaklaştığı her halka onu kovu­yordu. Sonra cenabetten yıkanması geldi, elinden tutup onu yanı­ma oturttu.

Ve ümmetimden bir adam gördüm, önü karanlık, arkası karan­lık, sağı karanlık, solu karanlik, altı karanlık, üstü karanlık     O karanlıklar içinde şaşırmıştı, sonra Hacc ve Umresi gelip onu o karan­lıklardan kurtardılar. Etrafını nurlarla  doldurdular

Ve ümmetimden bir adam gördüm, müminlerle konuşur. Onlar onunla konuşmazdı. Sıla-i rahim geldi, «Ey müminler cemâati! onun­la konuşun» deyince onunla konuşmaya başladılar.                        

Ve ümmetimden birisini gördüm, eliyle ateşin alev ve kıvılcım­larını yüzünden kovuyordu. Sonra, verdiği sadakalar geldi, yüzüne bir örtü, başında gölgelik oldular.

Ve ümmetimden, birisini gördüm, her taraftan gelen zebaniler onu yakalamıştılar. Adamm yaptığı emr-i bi'1-mâruf nehy-i ani'l-münker gelip onu onların ellerinden kurtardılar, rahmet melekle­rinin ellerine teslim ettiler,

Ve ümmetimden, bir adam gördüm, dizleri üzerine çömelmiş. Allah ile onun arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkı geldi, elinden tuttu. Onu Allah'ın huzuruna bıraktı.

Ve ümmetimden sahifesi, sol eline verilmiş bir adam gördüm. Onun Allah'dan korkusu geldi, sahifesini sağ eline verdi.

Ve ümmetimden terazisi hafif kalmış bir adam gördüm. Yaptığı iyilikteki aşırılıklar gelip terazisini ağırlaştırdı.

Ve ümmetimden, cehennem kenarında olan bir adam gördüm. Allah korkusu gelip onu kurtardı. Adam ordan geçti.

Ve ümmetimden bir adamı ateş içinde gördüm. Dünyada Al­lah korkusundan akan göz yaşları gelip onu ateşten çekti.

Ve ümmetimden bir adam gördüm. Sırat köprüsü üstünde dur­muş, hurma yaprağının titrediği gibi titriyordu. Allah'a olan hüsn-ü zannı geldi. Titremesi durdu. Adam köprüden geçti.

Ve ümmetimden, sırat köprüsü üstünde bir adam gördüm. Ba­zen yavaş yürür. Bazen sürünürdü. Bana olan salavatlan geldi, elin­den tutup onu ayağa kaldırdılar ve adam geçti.

Ve ümmetimden bir adam gördüm. Cennet kapılarına varmış, fakat kapılar ona kapalı... Lâilaheillallah şehadeti geldi, ona kapı­ları açtı ve onu cennete koydu.

Ve dudakları makaslanan bir halk yığını gördüm. «Yâ Cibril kimdir bunlar?» dedim. O, dedi ki:

«Bunlar halk arasında koğuculukla gezen insanlardır.»

Ve dillerinden asılmış, erkekler gördüm. «Kimdir bunlar» de­dim. Cibril dedi ki:

«Bunlar, mümin, kadın ve erlere haksız olarak iftira atanlardır.»

Kurtubi  dedi ki, bu büyük bir hadistir. Resûlullah (Sallaliâhû Aleyhi ve Sellem), özel ve korkunç hallerden kurtaran özel amelleri onda zikretmiştir.

Tirmizi ve ibn-i Mâce, Mikdam bin Madikerib'den rivayet et­tiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurmuştur :

Şehidin Allah katında, altı hasleti vardır. İlk önce kanının dö­külmesinden dolayı mağfiret edilir... Cennetteki yeri ona gösterilir... Kabir azabından kurtulur. Kıyametin korkunçluğundan emin olur.., Herbir yakutu dünya ve içindekilerine değer bir taç başına konu­lur. Hurilerden yetmiş iki hanımla evlendirilir... Akrabalarından yet­miş kişiye şefaat etme yetkisi verilir.

Tirmizi (hasen gördüğü bir rivayetle), İbn-i Mâce ve Beyhaki, Selman bin Sard ve Halid bin Arkata (Radıyallahû anhüma)'den rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kim ki, karın ağrısından ölürse, kabrinde azap görmez.»

Ebu Ivfüaym, Selmân-ı Farisi (Radıyallahû anh)'den rivayet et­tiğine göre; ehl-i kitapdan bâzıları İsa (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'m şöyle buyurduğunu haber vermişlerdir:

«Namazda kıyamın  uzatılması,  sırat köprüsünden kurtulmak­tır. Ve secdenin uzatılması kabir azabından kurtulmaktır.»

Âbid, Müsnfed'inde, ibn-i  Abbâs  (Radıyallahû anhümaVdan ri­vayet ettiğine göre, bir adama:

Onunla çok sevineceğin bir hadisi sana bağışlayayım mı demiş. Adam, «evet» demiştir.

İbn-i Abbâs   (Radıyallahû anh)   «Tebâreke sûresini oku, ailene, çoluk çocuğuna ve komşularına öğret. Çünkü o  (kabir azabından) kurtarır. Mâcadele suresi ise, kıyamette  Allah huzurunda okuyu^ cusunu müdafaa eder,  onu ateşten kurtarmak ister. Onu okuyan kişi, onunla kabir azabından kurtulur.»                                     

Halef bin Hişam, Fezâilü'l-Kur'an'da, ve Hâkim, sahih gördü­ğü bir rivayette ve Beyhaki, ibn-i Mesûd (Radıyallahû anh)'dan ri­vayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:                          

«Tebâreke sûresi, koruyucudur. Kabir azabından kurtarır. Azap, kabirde onu okuyanın baş ucuna gelir. Baş der ki, benden geçemez­sin, çünkü, bu başta Tebâreke suresi okunmuştur. Azap ayak ucun­dan gelir. Ayaklar da benden geçemezsin, bu ayaklar Mülk sûresi için çok dikilmişlerdir,» derler.

Nesai, ibn-i Mesud (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine; gö­re, şöyle demiştir:                                                                        «Kim Tebâreke sûresini her gece okusa, Allah onunla onu ka­bir azabından korur. Biz Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) zamanında, bu sûreyi «koruyucu» diye isimlendirdik.

İbn-i Asakir  «Tarih»inde zayıf bir senedle Enes   (Radıyallahûanh) 'dan rivayet' ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sel-lem) şöyle buyurmuştur:

Bir adam öldü, Allah'ın kitabından beraberinde, Tebâreke sû­resinden başka bir şey yoktu. Kabrine konuldu. Melek geldi. Sûre, ona karşı kükredi. Melek, sen Allah'ın kitabındansm. Sana karşı gel­mek istemem. Ne sana, ne ona, ne de kendime, ne kâr, ne de zarar verebilme yetkisinde değilim. Eğer onu kurtarmak istiyorsan, Al­lah'a çık, ona şefaat et» dedi.

Sure Allah'a çıktı; «Yâ Rabbi bu kulun, kitabmdan bana dayanıp beni öğrendi, okudu, Ben onun içinde iken onu ateşe yakıp azap ve­rir misin? Şayet bunu yapacak olursan beni kitabından imha et,» dedi.

Allah «görüyorum kızmışsın, onu sana bağışladım. Seni ona şefaatçi kıldım» buyurdu. Bunun üzerine Melek, cenazeden bir şey sökemedi diye gönlü kırık olarak çıkar.

Sûre gelir, ağzmı ölünün ağzına kor. «Merhaba ey ağız, beni çokça okudun. Merhaba ey kalp beni çokça dinledin. Merhaba ey ayaklar, beni çok taşıdınız» der. Kabrinde vahşete karşı ona ün-siyet verir.

Ravi dedi ki, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem.) bu hadisi buyurduktan sonra;

Ne küçük ne büyük, ne hür ne köle hiç kimse kalmadı, illa bu sûreyi öğrendi. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) bu sûreye «Münciye»  (Kurtarıcı) ismini verdi.

Ebû Ubeyde «Fedail» adlı kitabında, Beyhaki «Delâil»de ibn-i Mesûd (Radıyallahû. anh)'dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiş­tir:

Meyyit, öldüğü zaman her taraftan ateş yakılır. Onu yakmaya başlar. Eğer ona mani olacak ameli yoksa...

Bir adam öldü. Kur'an'dan yalnız Tebâreke sûresini okumuştu. Azap baş tarafından geldi, sûre, «o beni okurdu» dedi. Ayak ucun-

dan geldi, sûre  «onlar beni çok taşıdılar,»  dedi. Göğüs tarafmdan gelmek istedi, sûre «o beni çok bellerdi» dedi ve onu kurtardı

Daremi  «Müsned»inde Halid bin Madan'dan rivayet etliği­ni göre, şöyle demiştir :

Bana ulaştı ki, secde sûresi, kabirde sahibini korur. «Ya Rabbi eğer ben senin kitabından isem, beni ona şefaatçi kıl, eğer kitabm­dan değil isem beni ondan imha et» der. Kuş şekline girer, kanad-larmı açıp ona şefaat eder, onu, kalan azabından kurtarır.

Ravi Tebâreke suresi içinde aynı şeyleri söylemiş. Onun için, Ha­lid, onları okumadan uyumazdı.                                                 

Yine Daremi ve Tirmizi, Câbir (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  Secde sûresi ile Mülk sûrelerini okumadan uyumazdı.

Rafii'nin de rivayet ettiğine göre;

Yemenli salih kullardan biri, bir Ölüyü defnetmiş. Halk ayrıldı­ğında, o, kabirden şiddetli bir vuruş seslerini işitmiş. Sonra, kabir­den, siyah bir köpek çıkmış. O salih, «helak olasın, nesin sen?» de­miş. O demiş ki:

«Ben Ölünün ameliyim»  Şeyh:

«O vuruşlar sâna mıydı, ona mıydı?» demiş. O:

«Hayır bana idi, yanmda Yasin ve benzeri sûreleri gördüm,, be­nimle onun araşma girdiler. Böylece dövüldüm ve kovuldum.» |

îsbehâni, «Tergib»de, İbn-i Abbâs (Radıyallahû anhüma)'dah rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöy­le buyurmuştur:

Kim, Cuma gecesi akşam namazından sonra iki rek'at namaz kılıp, her bir rek'atta, Kur'an Fatihasını bir sefer, «İza zülzüeti'1-ard» sûresini onbeş sefer okusa, Allah ona Ölüm sekeratım kolaylaştırır. Onu kabir azabından kurtarır. Kıyamet gününde, Sırat köprüsü üs­tünden de geçmeyi ona kolaylaştırır.

Ebû Yala' Enes Radıyallahhû anh)'dan rivayet ettiğine göre, Re­sûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Kim Cuma günü ölse kabir azabından korunur.»

Beyhaki, îkrime bin Halid el-Mahzumi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

«Kim Cuma günü veya Cuma gecesi ölse iman üzere hayatına hitam verilir. Ve kabir azabından korunur.»

Beyhakfcfen;' ibn-i Recep şöyle demiştir:

Enes bin Malik (Radıyallahû anh) 'dan zaif bir senedle; «Ramazan ayında ölüler üzerinden kabir azabı kaldırılır,» diye rivayet edilmiştir.

Yafii «Ravz er-Reyyahin»de Veli birisinden rivayet ettiğine gö­re şöyle demiştir:

«Ben Allah'dan kabirdekilerin makamlarını bana göstermesini istedim. Bir gece kabirlerin varıldığım gördüm. Bâzılarının en a'Ia kumaş üstünde, bâzılarının ipek üstünde bâzılarının çiçekler üstün-

de bâzılarının koltuklar üstünde, yattıklarını; bâzılarının ağladığı­nı, bâzılarının güldüğünü gördüm.

Ben, Yâ Rabbi, eğer isteseydin, ikramda aralarını eşit tutardın, dedim. Birden kabirden bir ses:

Yâ filan, bunlar amellerin dereceleridir.

İşte atlas kumaşta yatanlar güzel ahlâk sahipleridir, tpek üs­tünde yatanlar, şehidlerdir. Reyhan çiçekleri üstünde yatanlar, oruç tutanlardır. Tahtlar üstünde yatanlar ise, Allah yolunda birbirini se­venlerdir. Ağlayanlar ise, günahkârlardır. Gülenler ise tevbe eden­lerdir, dedi. [29]

 

Ölülerin Kabirdeki Halleri Ve Kabre Alışmaları: Ölüler Kabirde Namaz Kılar, Kur'an Okur, Ziyaretleşîr Ve Her Türlü Nimetten Yararlanırlar

 

Taberani, Ebû Ya'la, Beyhaki, «Şuab»daîsbehani «Tergib»  îbn-i Ömer (Radıyallahû anhüma)'dan rivayet ettiklerine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Lâilâhe illallah diyenler ölümde, kabirde ve haşirde vahşet ve sıkıntı görmezler.»

Ebu'l-Kasım el-Ceyli, Diba da îbn-i Abbâs (Radıyallahû an-hüma)'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Lâilahe illallah Ölümde, kabirde ve kabirden çıktığında müs-lüman için ünsiyettir.»

Ebû Ya'la, Beyhaki, ibn-i Mende, Enes (Radıyallahû anh) 'den ri­vayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)':

«Peygamberler, kabirlerinde diridirler ve namaz kılarlar,» diye buyurdu.

Müslim, Enes  (Radıyaîlahû anh)'dan rivayetine göre, Peygam­ber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Miraca çıktığım gece Musa  (Aleyhi's-selânı)'in yanından geç­tim. O kabrinde namaza durmuştu.

îbn-i Mende dedi ki, bu hadisi Haccac bin Minhal, Yûnus bin Muhammed, Ebû Nasr et-Temmâr, Hibban ve başkaları Hammad'-dan, O Süleyman et-Teymi ve Sâbit'den, onlarda, Enes (Radıyalla­hû anh)'dan rivayet etimişlerdir.

Ayrıca Süfyan, Yahya bin Said, Amr bin Habip Cerir bin Ab-dulhamid, Mutemir bin Süleyman, Yezid bin Harun îsa ve başka­ları Süleyman et-Teymiden, rivayet etmişlerdir. Enesten başka, sa­habelerden Ebu Hüreyre, Abdullah bin Cerrad ve başkaları bu ha­disi Resülullahtan rivayet etmişlerdir.                                       

Ebû Nuaym, Hilye'de İbn-i Abbâs  (Radıyallahû anhüma)'

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Ben, Musa'nın kabrinin yanından geçerken O, dikilip namaz kı­lıyordu.                                                                                         

îbn-i Sa'd Tabakat'da ibn-i Ebi Şeybe Musannaf da îmam Ahmed «Zühd»de beraber olarak Affan bin Müslim'den, o da Hammad bin Selem'den o da Sabit el-Bennani'den şöyle dediğini ri­vayet etmişlerdir.

«Yâ Rabbi, eğer kabirde namaz kılmayı, bir kimseye nasip et­mişsen, bana da nasip et.»

Ebû Nuaym... Sâbit'den rivayet ettiğine göre, o Hamid et-Tavile:

Peygamberlerden başka kimsenin kabrinde namaz kıldığım bili­yor musun,» demiş. O:                                                               

«Hayır» demiş. Sabit:                                                          |

Ya Rabbi! Eğer bir kimseye kabrinde namaz kılmak için izin  veriyorsan Sâbit'e kabrinde namaz kılmak için izin ver.»

Yine Ebu Nuaym, Cübeyr'den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ondan başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, ben Sabit el-Bennani'yi kabrine koyduğum zaman Halid et-Tavil de yanımda idi. Kabrinin duvarını ördüğümüzde, Iahdîne bir taş düştü, bak­tım namaz kılıyor. O daima şöyle dua ederdi:

«Yâ Rabbi! Eğer mahlûkatından bir kimseye kabirde namaz kıl­mayı nasip etmişsen, bana da et. İşte, Allah onun duasını reddet­medi.»

Ibn-i Cerir «Tehzib el-Asar»da ve Ebû Nuaym, ibrahim bin es-Samme el-Mühellebiden rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Seher vaktinde Hısın'dan geçerken, Sabit el - Bennani'nin kabri­nin yanmdan geçtiğimizde kabrinden Kur'an sesini işitiyorduk,

îbn-i Meride... Ebû Hamniad el-Haffar'dan güvenilir ve mut-İ taki bir zat idi senediyle rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

«Cuma günü,  öğle  vaktinde,  kabristana girdim. Hangi kabrin yanından geçtiysem, onda Kur'an'ın okunduğunu işitiyordum,»

Tirmizi, hasen gördüğü bir rivayette, Hakim ve Beyhaki Abdul-llah bin Abbas (Radıyallahû anhümaJ'dan rivayet ettiklerine göre, O, şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'in sahabilerinden bi­risi çadırmı bir kabrin üstünde kurdu. Oranın kabir olduğu bilin­miyordu. Sahabi baktı ki içinde bir insan Tebâreke sûresini sonuna kadar okuyor. Resûlullah'a (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) gelip ona durumu anlattı. Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Selîenı) O, kur­tarıcıdır, O koruyucudur, insanı kabir azabından kurtarır, diye bu-

Ebu'l-Kasım es-Sa'di, Ruh kitabında şöyle demiştir-

«Bu peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'den bir tasdikdir ki ölü kabrinde Kur'an okur. Çünkü Abdullah (Radıyallahû anh) peygambere haber vermiş O (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) de, tas­dik etmiştir.                                                                                   

İmam Kemalüddin bin Zemelkani, «el-Amelü'1-Makbul Fi Ziya-reti'r-ResûI» adlı kitapda, şöyle demiştir:

Bu hadis açıktan ifâde eder ki ölü, Tebâreke suresini okuyor. Bu rivayetten Allah'ın bazı velilerini Kur'an okumakla, bazılarını na­maz kılmakla mükerrem kıldığı anlaşılmaktadır.

Bu duıum, veliler için geçerli ise, peygamberler için tarik-i evlâ ile geçerlidir.

Hafiz Zeyneddin bin Recep «Ehl-ul Kubur» kitabında, şöylel de­miştir :                                                   

«Allah Berzah âleminin ehlinden bâzılarına salih amelleri ik­ram eder, Amelleri kesildiğinden onunla onlara sevap hâsıl olma­sa da, Allah'ın zikir ve taatiyle nîmetlenmek için daha önce yaptığı ibadet o alemde devam eder. Tıpkı, melekler ve Cennet ehlinin zi­kir ve ibadetle nimetlendikleri gibi... Sevap olmasa dahi zikir ve iba­detler, erbabı için, bütün dünya nimetlerinden daha büyük bir nimet­tirler. Ve lezzetleri daha fazladır.

(Hakiki) mutlular, Allah'ın zikir ve taatinden başka şeylerle mutlu olamamışlardır.

Ebu'l-Hasen bin el-Berrâ «Havza»' kitabında, Abdullah bin Mu-hanımed bin Mansur'dan İbrahim el-Haffar'm [30] ona şöyle dediğini nakletmiştir :

«Bir kabir kazdım, bir taş göründü, taş kabrin önünden açıldı-

İbn-i Receb'in nakline göre muhaddis Ebü'l-Haccac Yûsuf bin Mu-hamirted es-Seriri'nin üstadı Ebu'l-Hasan Ali bin Hüseyin Es-Samîri ki, salih ve muttaki bir adamdı; Talebelerine rivayet ederken, Samu­ra kabristanından bir yer gösterip :

«Bu yerden, devamlı olarak Tebâreke suresinin okunduğunu işi­tiyoruz,» dedi.    ;

Hafız, Ebû Bekir El-Hatip senediyle İsa bin Muhammed el-Tu-mâri'den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Ebû Bekir bin Mücahid el-Makri'yi rüyada görüm, sanki Kur'an okuyordu. Ben, ona *sen ölüsün nasıl okuyorsun dedim. O:

Ben her namazda ve Kur'an'ı her hatmettiğimde dua ederdim ki Allah, beni kabrinde Kur'an okuyanlardan eylesin. İşte bu kabrim­de Kur'an okuyorum.»

Hallâl  es-Sünne» kitabında İbrahim bin Hakem bin Ebban tarikiyle  rivayeti zaiftir  o da babasından, o da îkrime'den, ibn-i Abbâs (Radıyallahû ânh) 'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

«Kabirde, mümine bir Kur'an verilir. O da okur.»

İbn-i el-Berra  «Ravzada Hafs bin Ömer el-Adeni'den  ki onunda rivayeti zaiftir  o da El-Hakem bin Ebban'dan bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Hafız, Ebu'1-Ala EI-Hemedani ölümünden sonra rüyada duvar­ları kitaplardan olan bir şehirde görünmüş. «Nedir bu» diye sorul­duğunda O demiş ki  

«Allah'dan istedim ki, hayatımda ilimle meşgul olduğum gibi ölümümde de beni ilimle meşgul etsin. İşte kabrimde de ilimle meş­gulüm.

İbn-i Mende, Ebû Ahmed, Hakim. «el-Künnâ» (künyeler) kita­bında zaif bir sened ile, Talha bin Ubeydullah'dan şöyle dediğini ri­vayet etmiştir :

«Ormandan malımı getiriyordum. Gece oldu. Abdullah bin Arar bin Hızam'ın kabrinin yanmda barındım. Kabirden eşini işitmedi­ğim bir Kur'an sesini işittim. Resûlullaha (Sallallâhû Aleyhi ve Sel­lem)'e geldim, durumu onâ anlattım. Buyurdu ki,

«O Abdullah'dır, biliyorsun, Allah ruhlarını alıp Cennette, Ze-berced ve yakut kandillerinin içine bırakır. Sonra Cennetin ortası­na asar; gece olduğu zaman ruhları onlara döner. Fecir oluncaya kadar öylece Kur'an okurlar. Fecirde Cennetteki yerlerine geçerler.

Nesâi, Hâkim Beyhaki, -Şuâb-i iman»da Âişe (Radıyallahû an-hâVdan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Uyudum kendimi Cennette gördüm.

Neseî'nin rivayetinde Cennete girdim. Kur'an okuyan birisinin sesini işittim. Kimdir bu dedim. Harise bin Numandır, dediler.

Sonra Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) üç sefer «İşte, hayırlı insan böyledir,» diye buyurdu. Harise anasına çok iyi davra­nan bir insandı...

Beyhâki, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan, Resûlullah (Sal­lallâhû Aleyhi ve Seilem) 'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Ben kendimi Cennette gördüm. Orda, bir adamın Kur'an okudu­ğunu işittim, kimdir, bu dedim. Harise bin Numandır, dediler. İşte hayırlı insan böyledir, böyledir, böyledir.

îbn-i Ebi Dünya, Yezid er-Rekkaş'dan naklettiğine göre:  şöyle demiştir;

Bana ulaştı ki, mümin öldüğü zaman, Kuran'dan öğrenmediği parça kalmışsa; Cenab-ı Hak, ona Kur'an Öğretecek melekleri gön­derir. Bu durumu kıyamete kadar devam eder.

Hasan'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Bana ulaştı ki, mümin Kur'anı hıfzetmeden ölürse, Allah onun Hafaza (koruyucu) meleklerine emreder ki, kıyamette ailesiyle be­raber dirileceği güne kadar ona kabrinde Kuran öğretin.

İbn-i Ebi Dünya, İbn-i Mende, Atiyye el-Avfi'den rivayet ettik­lerine göre, şöyle demiştir:

Bana ulaştı ki, kul Allah'ın kitabını öğrenmeden Allah ile kar­şılaştığı (öldüğü) vakit, kabirde Allah ona Kur'am öğretir ki, karşı­lığında ona sevap ihsan etsin.

Deylemi'nin Firdevs'inde, Ebû Said el-Hudri (Radıyallahû anh) '-nın hadisinde benzeri merfûan rivayet edilmiştir. Fakat Deylemi'nin oğlu senedini zikretmemiştir.

Sonra Ebul-Hüseyin bin Büşran'm «Fevâid»inin birinci cüz'ün-de bunu senedli olarak gördüm:

Ebul-Hüseyin, Atiyye el-Avfî tarikiyle Ebû Saîd-i Hudrî (Radı-yallaû anh)'dan Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

«Kim, Kur'ani ezberlemeden ölürse, bir melek kabirde ona Kur'an öğretir; Kur'an'ı ezberlemiş olarak dirilir.

Bunu Ebu'l-Kasım el-Ezheri, Fezâilü'l Kur'an. kitabında ve Se­lefi Müntehamat'ında rivayet etmişlerdir.

tbn-i Mende, îkrime'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: «Mümine bir mushaf verilir. Ondan okur.»

îbn-i Mende, Âsim es-Sakafi'den şöyle dediğini rivayet etmiştir :

«Belh' te bir kabir kazıdık. Baktım kabirde yaşlı bir adam, kıb­leye yönelmiş üstünde yeşil bir örtü atılmış, etrafı yeşil ile sarılı, odasında bir mushaf vardı. Adam onu okuyordu.

îbn-i Mende,  Ebû  Nadir  en-Nisabûri el-Haffar'dan Salih f muttaki bir insandı rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Bir kabir kazdım. Kabirde başka bir kabir çıktı, baktım, güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu, bir genç dört köşe oturmuş. Oda­sında güzellikte benzerini görmediğim bir hatla yeşil mürekkeble yazılmış bir kitap var. O da Kur'an okuyor. Genç bana baktı, kıya­met koptu mu dedi, ben hayır dedim. O, öyle ise taşları yerine koy dedi, ben de taşları yerine yerleştirdim.                                       ;

Ben diyorum ki, bu ibn-i Neccâr'm, rivayet ettiği nakildir O demiş ki: İsmini bilmediğim tsbehanh bir talebenin el yazısıyle ıya-zılı bir kitapta okudum ki;                                                             |

Raşitbillahın kölesi Hatla bin Abdullah, Mus'ab bin Abdullah el-Haffar'dan, kabir kazarken bir şey gördün mü? diye sormuş.

O hayır! Fakat, babamdan işittim ki diyordu: Bir kabir kazdım; lahde ulaştığım zaman bir taş çıkardım, baktım altında bir adam, elinde bir Kur'an okuyor. Bana «kıyamet koptu mu?» dedi. Ben «ha­yır» dedim. Sonra üstünü örttüm.

Ebû Nuaym, Mücahidden rivayet ettiğine göre: «Amel-i salih işleyenler kendi nefisleri için yer yaparlar»[31]   mealindeki âyeti kerimeden maksat kabirde1 yer yaparlar, demiş.

İbn-i Ebi Dünya -el-Kubûr- kitabında Bişr bir Hars'dan ri­vayet ettiğine göre şöyle demiştir:

«Allah'a itaat eden için en iyi menzil kabirdir.»

Hars bin Ebû Üsame, Müsned'inde Ukayli ve Vaüi, el-İbbane'de Câbir (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Ölülerinizin kefenini güzelleştiriniz, çünkü onlar kabirde birbir­leriyle ziyaretleşirler, birbirlerine karşı iftihar ederler.

Sahih-i Müslim'de Cabir'in hadisi şöyledir:

«Biriniz kardeşinin işine bakacak olursa, kefenini güzelleştirsin.»

Âlimler demişler ki, kefen güzelliğinden maksat beyazlığı, te­mizliği, genişlik ve kalınlığıdır. Yoksa pahalı kumaştan olması de­mek değildir. Çünkü kefende aşırı gitmekten nehy vardır.

İbn-i Adiy, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anhl'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah  (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Çünkü onlar kabirlerin­de birbiriyle ziyaretleşirler.»

Ukayli ve Hatip «Tarih»inde Enes (Radıyallahû anhî'dan rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur: Biriniz kardeşinin tekfin işine bakacak olursa, kefenini güzelleş-tirsin.

Tirmizi, İbn-i Mâce, Muhammed bin Yahya el-Hezeli, —Sahihin'-de— ibn-i Ebi Dünya, Beyhaki,  —«Şuâb-ı İman» da Ebû Katade

(Radıyallahû anh)'den rivayet ettiklerine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: !

Biriniz, kardeşinin işine bakacak olursa kefenini güzelleştirsih. Çünkü, onlar kabirlerinde birbirini ziyaret ederler

Beyhaki, senedini zikrettikten sonra demiş ki; Bu hadis, Elşû Bekir es-Sıddık (Radıyallahû anh)'m «klfenlerini kurutmak için­dir» sözüne muhalif değildir.                                                         

Çünkü, bu dış âlemde gördüğümüzdür. Allah'ın ilminde duru­mu Allah'ın dilediği gibi olur. Nasıl ki şehidler, Allah'ın katında di­ridirler, rızıklanırîar. Halbuki, gördüğün gibi kan içindedirler. Sonra vücûtları dağılır. Bizim bu gözümüzde böyledir. Gayb âleminde ise Allah'ın bildirdiği olur. Eğer Allah'ın bildirdiğini göz önünde gör-seydik, gayba iman meselesi kalkardı.                                         

İbn-i Ebi Dünya, «Rüyalar». kitabında, Râşit bin Sa'd'dan riva­yet ettiğine göre;                                                                                      

Hanımı vefat eden bir adam rüyasında başka hanımları görür­ken hanımım göremedi. Onlardan hanımını sormuş. Demişler ki; «Siz onun kefenini kısa yaptmız, bizimle beraber çıkmaktan utanıyor.» Adam gelip Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'a haber verdi. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki;

«Git bak, güvenilir çare var mı?» Adam, Ensardan Sekerata gi­ren birisinin yanına gitti. Ona durumu anlattı. Ensari dedi ki:

«Ölülere bir şey ulaştırmak isteyen varsa ben ulaştırırım».

Sonra Ensari, öldü. Adam, zeferan ile boyanmış iki elbise gel di. Ensarinin kefeninin içine koydu. Geceleyin adam o kadınlarla be­raber hanımım o iki elbise içinde gördü.                                         1

Bu mürsel bir hadistir. Resûlullah'a isnadında sakınca yoktur. Raşit bin Sa'd ise; güvenilir ve çok mürsel hadis nakleden birisidir.

İbn-i Cevzi, «Uyun el-Hikâyat» kitabında senediyle Muhammed bin Yusuf el-Firyabi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Kayseriye'de bir hanım vefat etti. Bir kızı onu rüyada gördü. Hanım kızma, ey kızcağızım! Beni dar bir kefenle tekfin ettiniz. Ben arkadaşlarım arasında onlardan utanıyorum. Filan kadın, falan gün bize gelecektir. Filan yerde benim dört dinarım vardır. Onlarla bana bir kefen al ve o hanımla bana gönder.»

Kız dedi ki: «Ben o yerde anamın dinarlarının olduğunu bilmi­yordum. Ve ondan söz ettiği kadında da bir hastalık yoktu. Bu rü­yayı gördüğümden sonra hastalandı.»

Firyâbi, dedi ki: bana gelip durumu anlattılar. 'Yâ Ebû Abdul­lah sen ne diyorsun* dediler. Ben «ölülerin kefenleri içinde birbirini ziyaret ettikleri ile ilgili hadisi zikrettim. Ve ona bir kefen alın» dedim.

Kız bahsedilen o hanıma gitti, «şayet ölürsen seninle anama bir kefen göndereceğim, ona ulaştırırsın» dedi. Hanım aynı gün öldü. Alman o kefen onun kefeninin içine konuldu.

Kız bîr claha anasını rüyada gördü. Kızma dedi ki:

«Kızım filan kadm bize geldi, kefen bize ulaştı. Çok güzeldir. Ce-nab-ı Hak karşılığında seni mükafatlandırsın.»

Selefi, el-Meşihat el-Bâğdadiye'de Muhammed bin Sirin'den ri­vayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Eskiler, kefenin katlanmalı ve düğmeli olmasını mtistahap sa­yıyorlardı.

(Ravi dedi ki) Çünkü, ölüler kabirlerinde birbirini ziyaret eder­ler.

İbn-i Ebi Şeybe, Umeyr bin el-Esved es-Sükûni'den rivayet etti­ğine göre;

Muâz bin Cebel hanımı için tavsiyede bulundu ve sefere çıktı. Peşinde hanımı öldü. Eski iki elbisesi içinde tekfin edildi. Sonra gel­di. Onun geri dönmesinden bir az önce kabri bitirmiştik. Sordu

«Kaç kefenle kefenlediniz,» «Eski iki elbisesi içinde defnedildi» dedik.

Bunun üzerine, kabri açtı ve yeni elbiseler içinde tekfin etti, de­di ki: «Ölülerinizin kefenlerini güzelleştirmiş, çünkü ölüler kefen­leri içinde haşrolunurlar.»

İbn-i Ebi Dünya, Şa'bi'den rivayet ettiğine göre;

«Ölü lahdine bırakıldığı! ailesi ve çocukları onun yanına geldik­leri zaman onlardan geride bıraktıklarını ve ne yaptıklarını sorar.

Mücahit'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Adam kabrinde çocuklarının sâlih olmasiyle müjdelenir.

Sa'di, «Arkada kalıp onlara k a vuşmay anlarla müjdelenirler [32] mealindeki ayeti kerime hakkında demiş ki

Şehide bir kitap verilir. İçinde yanına gelecek kardeşlerinin is­mi yazılıdır. Kişi seferden gelen akrabasiyle dünyada sevindiği gibit şehid onlarla sevinir.                               

Ibn-i Ebû Dünya, Beyhaki, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anhdan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Kabirde, mümin için, takva ehlinin uykusu gibi oyu denir.İbn-i Asâkir, Said bin Cübeyr'den rivayetine göre, şöyle demiş-

İbn-i Abbâs (Radıyallahû anhüma) Taif'de öldü, ben cenazesin­de hazır bulundum. Hiç görmediğim bir şekilde olan beyaz bir kuş geldi, cenazesine girdi, daha çıktığını görmedim. Defnedildiği za­man, kabrinin kenarında şu ayet okundu, «Ey nefs-i mutmainne Rabbine razı ve kendinden razı olunmuş olarak dön, kullarımın içi­ne gir, cennetime dahil ol» [33]Fakat o ayetlerin kimin tarafından okunduğu bilinmedi.

Ikıime ve Ebû Zübeyr (Radıyallahû anh) 'dan da bir benzeri, az farkla rivayet edilmiştir. Şöyle ki:

«Gökten beyaz bir kuş geldi, kefeninin içine girdi, sonra, bir da­ha görünmedi. Ordakiler o kuşun onun ameli olduğuna kail oldular.»

Mücâhid, Abdullah bin Yamin ve Bahr bin Ubeyd'den de rivayet edilmiştir: Yalnız şu farkla:            

«Vecc tarafından beyaz büyük bir kuş geldi.

Geylan bin Ömer, Meymûn bin Mehran'dan da şu farkla riva­yet edilmiştir:

«Kuş arandı, bulunmadı. Defnedildiği zaman sahibini göreme­diğimiz bir sesi işittik:

«Ey nefs-i mutmainne. Rabbine dön Razi ve marzi olarak... Kul­larımın içine gir, Cennetime dahil ol.» [34]

Yine îbn-i Asakir, Meymûn bin Mehran yoluyla ibn-i Abbâs (Ra-dıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Resûluîlah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'a seni rüyada gördüm. Dihyetü'l-Kelbi ile konuşuyordunuz, konuşmanızı kesmek istemedim, dedim. O buyurdu

—  Gerçekten gördün mü? Ben

—  Evet, dedim. Buyurdu ki:                                                  

__ O Cibril'dir, uyanık ol, gözün kapanacak. Allah, ölümünde onu

sana bir daha gösterecek. Ravi dedi ki, İbn-i Abbâs (Radıyaîlahû an­hüma) defnedildiği zaman, yatağına bırakıldı, çok beyaz bir kuş geldi, kefenine girdi. Bunun üzerine o kuşu aramaya başladılar.

îkrime bunun aynısını rivayet edip şunu da ilâve etmiş: Kabrine bırakıldığı zaman ordaki herkesin işittiği bir sesle yu-kardaki âyet-i kerimenin okunduğunu dinledik.

Emir'ül-Müminin Mehdi'den de bir benzeri rivayet edilmiştir, O demiş ki:

Babam bana, babasından, dedesinden, ibn-i Ab£âs (Radıyalla­hû anh) 'dan rivayet etti ve dedi ki:

Biz kendi aramızda, «İbn-i Abbâs»m ölümde, gözünün kendisine iade edildiğini konuşuyorduk.

Saîd bin Mansûr, ibn-i Ebi Şeybe, ibn-i Ebi Dünya ve Hüzeyfe bin el-Yemân'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir.

Öldüğüm zaman, Bana iki elbise alın ve pahalılığa kaçmayın. Eğer arkadaşınız (yani ben) bir hayır görürse şüphesiz daha gü­zelini giydirilir, yoksa çok kısa bir zamanda o pahalı aldığınız şeyi ondan sökerler.                                                                          

îbn-i Saîd, Beyhakî, çeşitli yollarla Hüzeyfe bin Yemân'dan|nak-lettiklerine göre;                                                                          

O ölümü, anında, şöyle demiştir:                                      

Bana iki kat beyaz kefen alın, çünkü onlar az bir zamatümde kalacaklar, sonra, onlardan daha hayırlı veya daha şerli bir şey giydirileceğim.

Ibn-i Ebi Dünya, Yahya bin Râşit'den, nakline göre, Ömor bin el-Hattap (Radıyallahû anh) vasiyetinde şöyle demiştir:

Kefenimde iktisad edin, eğer Allah katında bana hayır varsa Allah onları daha hayırlısıyle değiştirir. Eğer durum başka şekilde ise, Allah onları kısa bir zamanda benden söker.

Ve kabrimde de iktisat edin. Çünkü eğer, Allah katından bana verirse, gözüm alacağı kadar bana kabrimi genişlettirir. Eğer baş­ka şekilde isem, kaburgalarım birbirine geçinceye kadar üzerime daraltılır.

Abdullah bin Ahmed — «Zevaidüz-Zühd»de, Ubâdete bin Nu-seyy  (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Ebû Bekir (Radıyallahû anh) ölüme yaklaştığı an, Âişe, (Ra­dıyallahû anhâ) 'e şöyle dedi:

Benim şu iki elbisemi yıka, beni onlarla tekfin et. Çünkü baba­nın iki şıktan birinin olması muhtemeldir.

Ya en güzel şekilde giy d irilecektir veya hepten soyulacaktır.

Said Sin Mansûr, Sahabi Uhban bin Sayfi el-Gifari'nin kızı Âişe'-den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Babam, bize gömlek içinde onu tekfin etmememizi tavsiye etti. Onu defnettiğimizin ertesi günü sabahleyin baktık, onunla kefen­lediğimiz, gömlek ipte asılı...

Taberâni, Ebû Bekr el-Berki, Marifet es-Sahabe'de, Ebû Amr, et-Tesemmülî'den, o da Uhba'nm kızından rivayet ettiğine göre, şöy­le demiştir:

Uhban, hastalığı ağırlaştığı zaman, ailesine onu kefenleyip göm­lek giydirmemeyi vasiyet etti. Ravi dedi ki biz ona gömlek giydir­dik, sabahladığımızda baktık, gömlek ip üstündedir.

Taberâni, Adise binti Uhban'dan rivayet ettiğine göre, şöyle de­miştir :

Babam Ölüme hazırlandığı zaman, dedi ki; beni, dikilmiş bir şey­le tekfin etmeyin. Ruhunu teslim edip yıkandığı vakit, beni kefeni getirtmek için gönderdiler. Ben kefeni getirttim. Onlar «gömlek de getir» dediler. Ben «hayır, babam bizi gömlekten sakındırdı.» cte-dim.

Ravi dedi ki, «Terziye gömlek için gönderdim. Babamın onda bir gömleği vardı. Gömleği getirdi, giydirip götürdüler. Kapıyı ka­patıp peşinde gittim. Döndüğümde baktım, gömlek evdedir. Sonra, babamı yıkayanları çağırdım, «gömleği ona giydirdiniz mi?» dedim. Onlar «evet» dediler. Ben «Bu mu idi» dedim. Onlar «evet» dediler.

tbn-i Neccar  «Tarih»inde Halef el-Berdaniden rivayet etti­ğine göre, şöyle demiştir:

Bir adam öldü, kefen evinden ona bir kefen getirildi. Kçfen faz­la geldi. Ben fazlalığını kestim. Gece olunca biri gelip dedi: |

«Sen Allah'ın velisinin kefeninde bahillik yaptın. İşte senin ke­fenini sana iade ettik. Onu da Cennetten bir kefenle tekfin ettik. Bunun üzerine ben korkarak kalktım, Kefen evine gittim baktım, benim ölüye sardığım kefen oraya atılmış.

Ebû Nuaym, Müslim el-Cündi'den rivayet ettiğine göre, Tavus oğluna şöyle demiştir:

Benim kabrimi bitirdiğiniz zaman bak eğer ben kabirde olma­sam Allah'a hamd et, eğer beni içinde bulursan, «Muhakkak biz Al-Iahın mülküyüz ve ona döneceğiz.»

Sonra oğlu kabre bakmış ki, Babası içinde yok. Bundan dolayı oğlunun yüzünde daima sevinç okunuyordu.

îbn-i Ebû Dünya «el-Kubûr» kitabında Ebû Bekr el-Makarri «Fe-vâid»de Haramad bin Zeyd'den, adını söylediği bir adam ona şöyle rivayet edip demiş ki,

«Bir ölü defnettik. Ben gittim Kabrinde bir şey yapacaktım, fa­kat onu göremedim.»

Beyhakı  Delâil'de Enes bin Malik (Radıyallahû anh) 'dan ri­vayetine göre;

Ömer bin el-Hattâp (Radıyallahû anh) bir ordu düzenledi, Ala bin el-Hadremiyi de başlarına komutan yaptı. Ben de o gaziler için­de idim. Seferden döndüğümüzde Alâ, (Radıyallahû anh) öldü, def­nettik. İş bitince bir adam geldi, «kimdir bu?» dedi. Biz, «insanların iyilerinden Alâ bin el-Hadremidir» dedik. O:

«Bu arazî, ölüleri dışarı atar, iyisi onu bir iki mil ilerde, ölüleri kabul eden yere nakledin. Bunun üzerine kabri deştik, lahdine ulaş­tığımız zaman, baktık arkadaşımız içinde yok, ve kabri göz alacak kadar nurla genişleyip parlıyor. Biz üzerine toprağı attık ve yolu­muza devam ettik.

Bu kıssa, Ebu Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan da varit olmuş­tur. Ebû Nuaym «Delâil»de rivayet etmiştir. Rivayetin lafzı şöyle­dir :

Arkadaşımız öldü, biz onu kuma gömdük. Sonra, vahşi hay­vanlar gelir, onu yer dedik ve kabrini deştik, fakat onu bulamadık.»

Ebu'l-Hasan bin Bişranın «Fevâid»inin birinci cildinde senediy­le Abdülaziz bin Ebû Verrad'dan rivayet ettiğine göre, şöyle de­miştir :

Mekke'de her gün, on iki bin teşbih çeken bir kadın vardı. Öldü, kabre konulduğu zaman, erkeklerin elinden alındı.

Ebû Nuaym, Cürcan ahâlisinin birisinden, öyle dediğini riyet etmiştir:

Kerz bin Vebre el-Curcâni, vefat ettiği zaman, bir adam rüya­da şöyle görmüş.

Sanki, kabirdekiler üzerlerine yeni elbiseler giyerek kabirleriüzerine oturmuşlar. Onlara nedir bu durumunuz, denilmiş. Gaipten biri, Kerz, kabirdekilerin yanma geldiği için yeni elbise giymişler, diye cevap vermiş.

Ibn-i Ebi Dünya, «Rikka ve Beka» kitabında^ Miskin bin Bekir'­den rivayet ettiğine göre;

Verrad el-îcli, öldüğü zaman, kabrine götürülüp lahdine bıra­kılacağında baktılar ki, lahd reyhan çiçeği ile döşenmiş. Bâzıları o çiçekten bir miktar aldılar, yetmiş gün yaş durdu, bozulmadı. în-sanlar gidip onları seyrediyordular. Etrafında kalabalık oluyordu. Bunun, üzerine Emir, fitne korkusundan çiçeği aldı, halkı dağıttı. Sonra, Emir evinde o çiçeği kaybetti ve nereye gittiğini bilemedi.

Muhalled ed-Devri Hafız Ebû Bekir el-Hatip,  Muhammed bü el-Hafiz'dan naklettiğine göre, şöyle demiştir:

Anam öldü, indim, onu kabrine koyacaktım. Bitişiğindeki, bir kabirden bir delik açıldı. Baktım içinde bir adam, üzerinde yeni ke­fenler var, göğsü üzerinde de, taze yasemin çiçeğinden bir demet konulmuş. Ben demeti aldım, kokladım, kokusu miskten daha kes­kindi. Beraberimdeki cemâat de kokladı, sonra yerine koydum, ve gediği kapattım.

Hafız Ebu'l-Ferec bin Cevzi, Cafer es-Sarrac tarikiyle bir üsta­dından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

İmam Ahmed (Radıyallahû anh) kabri yanında bir kabir bu­lundu. Baktık, göğsü üzerinde bir reyhan çiçeği dalgalanıyor.

Yine Hafız Ebul-Ferec «Tarih»inde zikrettiğine göre,

Basra'da h. 176 senesinde, bir tepede havuz şeklinde yedi kabir açıldı. İçinde yedi kişi vardı. Cesed ve kefenleri sağlamdı. Onlardan birisi gençti, saçları yerinde idi, dudaklarında sanki su içmiş gibi yaş vardı. Gözleri sürmeli idi, yalnız kalçasından bir darbe izi vardı. Orda hazır bulunanlardan bâzıları saçından almak istediler, baktı­lar ki, diri saçı gibi sağlamdır.

îbn-i Sa'd, Tabak'at'inda Ebû Saîd-el-Hudri (Radıyallahû anh)'-dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Ben, Baki'de Sa'd bin Muâz için kabir kazıyanlar içinde idim. Kabri bitirinceye kadar toprağı kazdıkça misk kokuyordu.

îbn-i §a''d,' Muhajnmed bin Şürahbil bin Hasene'den, naklettiği­ne, göre şöyle demiştir:

Birisi, Sa'd'ın kabrinden bir avuç toprak aldı, götürdü,  sonra baktı ki, o aldığı toprak misktir.

İbn-i Ebî Dünya, Muğire bin Habip'den naklettiğine göre; Bir adam, rüyada görülmüş, Ona-;

«Nedir bu, kabrinde duyulan misk kokuları?» denilmiş, O; «Bunlar Kur'an okumak ve orucun kokusudur» demiş>

îmam Ahmed, Câbir bin Abdullah (Radıyallahû anh) 'dan riva­yet ettiğine göre şöyle demiştir:

Bedevi bir Arab geldi. Biz bir yolda peygamber (Sallallâhû Aley­hi ve Sellem) ile beraberdik. Arab, peygambere, bana İslam ve için-dekileriıü söyle, dedi. Biz o durumda iken, adam birden devesinin üstünden baş aşağı düştü ve öldü. Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) buyurüu kij

İşte az yorulan çok nimet gören budur. Sanırım o aç öldü, çün­kü, hürü'l-inden olan hanımlarına baktım, cennet meyvelerinden onun ağzma sokuyorlar.

Tirmizi, Hâkim, Ebû Hüreyre  (Radıyallahû anh)'dan o da gamber   (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'den naklettiğine göre buyurmuştur:                                                          

Cafer'in, Cennetde meleklerle uçtuğunu gördüm.

Hakim, ibn-i Abbâs (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine gö­re, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)

«Akşam Cennete girdim, baktım. Cafer meleklerle beraber uçu­yor. Hamza, bir koltuğa dayanmış,» diye buyurdu ve sahabelerinden bir kaç kişi daha zikretti.

Ibn-i Ebî Dünya, ibn-i Ömer,   (Radıyallahû anhümal'di yet ettiğine göre;

O, yıkılmış bâzı kabirlerin yanma gitmiş, bakmış ki, bir kafa­tası açıkta duruyor. Bir adama emretmiş. Adam onu toprağa göm­müş. Sonra demiş ki, bu toprak bu cesetlere zarar vermez. Kıyame­te kadar, ikap gören sevap gören ancak ruhlardır.

İbn-i Ebİ Dünya ve îbn-i Ebî Şeybe «el-Garra» adlı kitapda, Sa-fiyye binti Şeybe'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Ben Haccac'ın Abdullah bin Zübeyr'i astığı zaman, onun (Ab-dullahm) anası. Esma binti Ebu Bekir es-Sıddık (Radıyallahû aiıhü-ma)'m yanında idim. îbn-î Ömer (Radıyallahû anhüma) yanına gel­di. Onu taziye ediyordu. Dedi ki:

«Yâ filâne Allah'dan sakın, sabret, bu cesed bir şey değildir. Allah katında esas olan ruhlardır.»

Esma dedi ki: «Beni sabırdan ah koyan bir şey yoktur. Yahya bin Zekeriya (Aleyhimesselâm) 'm başı da yahudi, bozguncularından birisine hediye edilmişti.

îbn-i Sa'd, Hâlid bin Ma'dan'dan rivayet ettiğine göre;

İki ordunun karşılaştığı gün, Rum ordusu hezimete uğradığın­da, bir geçide kaçtılar. Orda ancak birer birer geçîlebiliyordu. Ordan müslümanlara savaş açtılar. Hişam bin As giderek, onlarla şehid oluncaya kadar savaştı. O geçidin üstüne düştü. Geçidi kapattı. Müs­lümanlar oraya vardığında geçitde onun cesedinin üzerine at sür­mekten çekindiler. Bunun üzerine Amr bin As dedi ki:

«Allah ona şehadet rütbesini vermiş, ruhunu yükseltmiş, kalan yalnız bir ceseddir. Atları sürün, o atım sürdü, diğerler de peşinde gittiler. Öyle ki, Hişam'ın cesedi parçalandı...

îbn-i Recep dedi ki, bu sözler ruhların öldükten sonra cesedle ilgileri olmadığını göstermez. Ancak cesedin insanların tazibinden toprağın çürütmesinden mutazarrır olmadığını gösterir. Çünkü ka­bir azabı, dünya azabı cinsinden değildir. O başka bir çeşit azabdır. Allah'ın irade ye kudretiyle ölüyü etkiler. [35]

 

Bir Bâb

 

îbn-i Mace, Ebu Hüreyre  (Radıyallahû anh)'den rivayet ettiği ne göre;                                                                                         

Resûlullah  (Sallallâhû Alehi ve Seüem)  şöyle buyurmuştur^

Şehid, Cennetteki iki hanımı tarafından karşılanmadan, yer onu kurutmaz. Sanki bir alandaki iki kuş gibi kanatlarım ona gölgelik yaparlar. Her birinin elinde dünya ve içindeküerden daha hayırlı bir elbise var.

Taberani, Bezzâr, Beyhaki Diriliş konusunda Yezid bin Şecere (Radıyailahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Şehid kanından akan ilk damla, hayatında yaptığı her kötülü­ğe karşı keffâret olur. Cennet huri'l-in'lerinden iki hanımı yanma iner. Yüzünden toz toprağı silerler. Sonra, Cennet bitkisinden olan, insan dokuması olmayan yüz kaftan giydirilir. Hepsi iki parmak ara­sını doldurmaz.

Hâkim, sahih bir rivayetle Enes (Radıyallahû anhl'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Siyah bir adam peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'in ya­nına geldi. Eğer öldürülünceye kadar savaşsam öldüğümde ben ner-de olurum? dedi. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Cennette olursun, buyurdu.

Adam, şehid düşünceye kadar savaştı.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) yanma geldi. Allah yüzünü ak çıkarttı. Kokusunu da hoş kılmış. Buna veya başka biri­si için dedi ki: Ben hurü'den olan hanımını gördüm; yünden olan cübbesini açtı, onunla cübbesi arasına girdi.

Beyhakî, hasen bir sened ile ibn-i Ömer (Radıyallahû anhüma) dan rivayet ettiğine göre:

Bedevi bir adam Resulullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sellem) ile beraber savaşırken şehid düştü. Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sellem) yanı başında durdu. Sevinçliydi, tebessüm ediyordu. Sonra yüzünü ondan çevirdi.

Bu durum, Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sellem)'den sorul­du. Buyurdu ki: Ama sevincim ise, ruhuna olan, Allah'ın ikramı içindi. Yüz çevirmem ise, şimdi huril-înden olan hanımı yanıbaşında olduğundandır.

Beyhaki, —«Şuâb-i îman»da— Kasım bin Osman bin Cedi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Kabe etrafında tavaf eden bir adam gördüm. Yanaştım. Baktım; «Yâ Rabbi! Sen muhtaçların ihtiyacını giderdin. Benim ki ise gide­rilmedi» demekten başka bir şey ilâve etmiyor. Ben neden bundan başka bir şey demiyorsun, dedim. Adam, sana anlatayım» dedi.

Biz yedi kişi idik. Herbirimiz ayrı bir memleketten idik. Düş­man arazisine saldırdık, hepimizi esir aldılar. Bizi ayırdılar k, başı­mız vurulsun. Ben göğe baktım, yedi kapı açılmış, kapılarda hur'il-inden yedi cariye var. Her kapıda bir câriye vardı. Bizden birisi öne götürülüp başı vuruldu. Baktım-cariyelerden biri, elinde mendil, ye­re indi. Böylelikle, altı kişinin boynu vuruldu. Ben, bir kapı ve bîr câriye kaldık. Benimde boynum vurulmak için öne sürüldüğünde, beni bağışlamak istediler. Ve düşmanlar beni bağışladı. İşittim, câ­riye «Ya mahrum, ne yapmıştın ki, sen kaldın» dedi ve kapıyı ka­pattı. [36]

İşte kardeşim!  Ben kaybettiğim bu duruma hasret çekiyorum. Kasım bin Osman dedi ki t

«Bu adamın onlardan üstün olduğuna kaniim. Çünkü onların görmediğini görmüş ve şevk ile amel etmek için bırakılmış.» [37]

 

Kabir Ziyareti, Ölülerin Ziyaretçileri Tanıması Ve Onları Görmesi

 

İbn-i Ebi Dünya «Kabirler» kitabında Âişe (Radıyallahû anhâ) '-dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Kişi, kardeşinin kabrini ziyaret ettiği ve yanmda oturduğunda, onunla ünsiyet eder ve yanından kalkıncaya kadar söylediklerini! aynını ona iade eder.

Yine ibn-i Ebî Dünya, Beyhaki «Şuâb»de, Ebû Hüreyre (Ra| yallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Kişi, tanıdığı bir kabrin yanmdan geçtiğinde, ona selâm verir­se, o da ona selam verir. Ve onu tanır. Eğer tanımadığı bir kabrin yanmdan geçip selâm verirse, ölü selamını iade eder, fakat onu ta­nımaz.

îbn-i Abdilberr, el-İstizkar ve Temhid'de, îbn-i Abbâs (Radıyal­lahû anhl'dan rivayet ettiğine göre, Resûlullah (Saîlallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Kişi, dünyada tanıdığı, mümin kardeşinin kabrinin yanından geç tiğinde ona selâm verirse, o da onu tanır ve selâmını iade ederim.

Ukayli, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'den, rivayet ettiğine re, Ebu Rezin (Radıyallahû anh) :

— Yâ Resûlallah, benim yolum, kabristandan geçiyor. Geçtiğim­de onlara diyeceğim bir söz var mı? dedi. Resûlallah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)  de Ebû Rezin'e: «Şunu söyle» dedi.

«Ey mü'min ve müslim olan kabristanlüar! Siz Öncülerimizsîniz biz de peşinizden geleceğiz ve inşaallah size kavuşacağız.

Ebû Rezin, -Yâ Resûlallah onlar işitir mi?» dedi. Buyurdu ki: -

«Evet, işitirler, fakat cevap veremezler.»

Buyurdu ki: Yâ Ebâ Rezin! «Onlar yani ölüler sayısınca melek­lerin sana selâm vermeleriyle kanaat etmez misin?»

Nût:

«Selâm vermeye güçleri yetmez» sözünden maksat insan ve cin-nin işiteceği bir cevap demektir. Yoksa onlar, işitmediğimiz bir da selamımızı iade ederler.

îmam Ahmed, Hakim, Âişe (Radıyallahû anhâJ'dan rivayet et­tiklerine göre, şöyle demiştir:

Ben eve (Resûlullah'm defnedildiği eve) girdiğimde örtümü açar­dım. Burada olan kocam ve babamdır, derdim. Ömer onların yanında defnedildiğinde, artık Ömer'den utancımdan dolayı yanlarına açıla­rak asla girmedim.

Taberâni,  Evsat'da İbn-i Ömer, (Radıyallahû anhüma)'dan rivayet ettiğine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Uhud'dan döndüğün­de Mus'ab bin Umeyr'in yanından geçti. Onun ve diğer Uhud şehid-lerinin yanında durdu. «Ben sizin Allah katında diri olduğunuza şe-hâdet ediyorum» dedikten sonra «Onları ziyaret edin ve selâm ve­rin. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ediyorum ki, siz onla-

tsi selâm verdikçe kıyamete kadar selamınızı iade ederler» diye bu­yurdu.

Hâkim sahih gördüğü bir rivayetle ve Beyhaki, Ebû Hüreyre (Ra­dıyallahû anh)'dan yaptıkları nakle göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Uhud'dan dönerken, Mus'ab bin Umeyr'i buldu, onun ve diğer şehid düşen sahabüerin ya­nında durdu ve «ben sizin Allah katında diri olduğunuza şahidlik ediyorum,» diye buyurduktan sonra, bunları ziyaret edin, onlara se­lâm verin. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ediyorum ki, siz onlara selâm verdikçe onlar kıyamete kadar selâmınızı size iade eder­ler» diye emretti.

Erbain et-Taiyyede, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir :

«Ölünün en fazla sevdiği hâl, dünyada sevdiği kişinin onu ziya­ret etmesidir»

îbn-i Ebî Dünya, Beyhaki —«Şuab»da— Muhammed bin Vâsi'-den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Bana ulaştı ki ölüler; perşembe, cuma ve cumartesi günlerinde gelen ziyaretçilerinin ziyaretinin farkına varırlar.

Yine ibn-i Ebi Dünya, Dahhak'dan, rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Kim Cumartesi günü güneş doğmadan Önce bir kabri ziyaret ederse, ölü onun ziyaretinin farkına varır.»

Ona, «bu nasıl olur,»  demişler. O:

«Cuma gününün tesirinden dolayıdır» demiş. [38]

 

Mühim Bîr Mesele

 

Subki, dedi ki:

Şehidlerin ve diğer ölülerin ruhları, kabirde cesede döndükleri, sahih hadis ile sabittir. Esas ihtilaf ruhun, bedende devam edip et­mediği ve cesedin dünyadaki haline ruhla mı yoksa bilâ ruh mu döndüğüdür.

Hayat Allah'ın istediği her yerde olur. Çünkü hayat için ruhun gerekliliği adi bir gerekliliktir. Aklî bir gereklilik değildir. .Demek bedenin ruhla dünyadaki haline dönmesi akim caiz gördüğü bir şeydir.

Eğer bu konuda sahih rivayet varsa tabi olunur ki alimlerden bir cemaat bunu zikretmiştir. Peygamberin Musa (Aleyhima's-salâ-tü ve's-selâmVnm kabrinde namaz kılması da buna delildir.

Miraç gecesinde peygamberlerde görünen bütün sıfatlar da ci­simlerin sıfatlarıdır. Bunun hakiki bir hayat yani dünyadaki gibi be­denli bir hayat olmasından yemek, içmek gibi gördüğümüz ihtiyaç­lar ona gerekmez. Bu hayatın başka bir hükmü vardır.

Ama bilmek ve işitmek gibi duyular ise, hiç şüphesiz, peygam­berler ve diğer ölüler için de sabittir.  (Subki'nin sözü bitti.)

Başkası da demiş ki:

Şehidlerin hayatı, cesedleri çürümediğinden cesedli bir hayat olduğunda ihtilaf edilmiştir.

Beyhaki, «El-îtikat» kitabında demiştir ki:

Peygamberlerin ruhları alındıktan sonra, ruhları onlara döner. Onlar şehidler gibi Allah katında diridirler.

îbn-el-Kayyim'de, «Ruhların ziyaretleşme ve görüşmesi» bahsin­de demiş ki:

«Ruhlar iki kısımdır. Nimet gören ruhlar ve azap gören ruhlar.. Azap görenler, görüşüp ziyaretleşemezler. Nimet görenler ise ser­besttirler, görüşürler, ziyaretleşirler. Dünyadaki eski hâtıralarını bir-

birine zikrederler. Her ruh, aynı meslekte olan arkadaşıyla bulunur. Peygamber Efendimiz (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'ın ruhu ise, Re-fik-i A'la  [39]  da olur.»      .         "

Allah buyuruyor:

«Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, onlar, Allah'ın nimetlen-dirdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraber olur. Onlar arkadaş olarak ne iyidirler, [40]

Bu beraberlik, dünyada, berzahda ve âhirette sabittir. însan bu üç diyarlarda sevdiğiyle beraber olur.  (İbn-i Kayyim'in sözü bitti.)

Şeydele, Kitab el-Burhan fi ulum el-Kur'an'da demiş ki: Eğer denilse, âyet-i kerimede:

«Allah yolunda katledilenleri ölü saymayınız. Onlar diridir­ler,» [41]denilmiş. Nasıl ölüler diri olur.

Derim ki, Allah'ın onları kabirlerinde diriltmesi aklen caizdir. Ruhları cesedlerinin bir bölümünde olur. Bütün cesed onunla lez­zet alır. Tıpkı dünyadaki cesed, bir organın lezzetiyle lezzetlendiği gibi.

Denilmiş ki, ayetten maksat, şehid cesedlerinin kabirde çürü-memesi ve eklemlerinin dağılmamasıdır. Çünkü onlar kabirlerinde canlılar gibidirler.

Ebû Hayyan «Tefsir»inde bu âyet hakkında demiş ki:

Millet bu hayat hakkında ihtilafa düştüler: Bir kısmı dedi ki: Maksat ruhlarının sağ kalmasıdır. (Kendini diri bilmesidir) Çünkü biz cesedlerinin bozulduğunu görüyoruz.

Bâzıları da dedi ki s Şehid cismen ve ruhen diridir. Bizim bunu anlamamamız, zarar vermez. Biz onları ölü gördüğümüz halde, on­ların diri olması mümkündür. Nitekim âyet-i kerime'de:

«Sen dağları sabit zannedersin, halbuki onlar bulut gibi geçi­yorlar [42] denilmektedir.

Hem rüya gören adam lezzet veya elem aldığı halde, hiç yerin­den kıpırdamıyor. Ben derim ki, işte bunun için Allah (Celle Celâ-lühü) .-

«Onlar diridirler, fakat siz anlamazsınız» diye buyuruyor. Mü'-minlerin, bu hayatı his ve idrak ile anlamayacaklarını bildiriyor ve bu hayat olmasaydı diğer ölülerden bir farkı kalmazdı... Çünkü bü­tün ölüler ruhen diridirler. Hem de bütün müminler, ruhların diri olduğunu biliyorlardı ve o zaman «Fakat siz anlamazsınız» mealin­deki âyeM kerimeye bir mânâ verilmezdi.

Allah bâzı velilerinin keşfini açar bu gizli hayatı müşahede eder­ler.

Süheyli, Delâilü'n-Nübüvvet'de, bir sahabiden nakletmiş ki,

O Ühud'da bir yeri kazırken, bir pencere açılmış, bakmış ki, bir adam yatak üzerinde oturmuş. Elinde bir Kur'an var, okuyor. Önün­de yeşil bir bahçe var. Sahabe anladı ki o şehiddir. Çünkü yüzünde bir yara izi vardı.

Hayyan da bunu rivayet etmiştir.

Râfii'nin salih bir kuldan rivayet ettiği de buna benzer. O de­miş ki: Abid bir adama bir kabir kazıdım. Onu lahdine koydum. Ben lahdi düzeltirken yanındaki kabirden bir taş düştü. Baktım yaşlı bir adam kabrinde oturmuş, üzerinde beyaz bir elbise gıcırdıyor. Oda-ciğında altınla yazılmış bir Kur'an var. Başını kaldırdı, bana bak­tı. Allah seni bağışlasın Kıyamet koptu mu dedi. Ben hayır dedim. O, öyle ise taşı yerine koy. Allah senden razı olsun, dedi. Ben de taşı yerine koyup kapattım.

Yine Râfiî demiş ki, güvenilir kabir kazıcı birisinden işittik ki: O bir yeri kazırken yatağında oturmuş, altmda nehir akan, elinde Kur'an okuyan bir insana rastlamış, bayılmış. Sonra kabirden çı­kartılmış, fakat başına ne geldiğini kimse bilememiş. Ve ancak üçün­cü gün ayümış.

Yine,  Şeyh Necmeddin el-îsbehani,  naklettiğine  göre,  o  defneidilen birinin cenazesinde bulunmuş. Telkin edici oturup telkini oku­muş, ölü telkini işitmiş, demiş ki, diri diri telkin edilen bir ölüden hayrette kalmıyor musunuz?

İbn-i Recep de, Ferrad bin Cemil yoluyla rivayet ettiğine göre Ebü'l-Mügîre, Muafa bin Muğîre gibi hiç kimseyi görmedim demiş ve faziletini zikredip dostlarından onun hakkında şöyle bir rivayet nakletmiştir:

Muafa bin îmran defn edildikten sonra bir borç sahibi, kabrine gelmiş bakmış ki, kelime-i tevhid ona telkin ediliyor. O da lâüahe il­lallah» diyor.                                                                                        •

Yine Râfii, Tenbihin Şârihi Şafii imamlarından olan «Muhibb-i Taberi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiş :

Şeyh İsmail el-Hadremi ile Zebid Makberinde idik. Şeyh bana «Yâ Muhibbuddin ölülerin konuştuklarına inanır mısın?» Ben «evet» dedim. O dedi ki, «Şu kabrin sahibi bana 'ben cenneti dolduracak­lardanım' diyor.»

Yine Râfii, Şeyh İsmail'den nakline göre, o Yemen' kabristanla­rından birisinde geçmiş şiddetli bir şekilde ağlamış. Hüzün sarmış, sonra sevinip şiddetli bir şekilde gülmüş. Bu durumu ondan sorul­muş. Demiş ki bu kabristan bana açıldı. Azap çektiklerini gördüm. Sonra kurtulmaları için  Allah'a yalvardım. Bana denildi ki:

«Senin şefaatini kabul ettik. Şu kabrin sahibesi ya us ta d İsmail! Ben de bunlarla beraber miyim? Ben filan müzisyenim» dedi. Ben «Evet sen de onlarla berabersin» dedim. İşte bunun için güldüm.

Şeyh Abdulgaffar «Tevhid» kitabında yazdığına göre, Kadı Bur-haneddin bin Sahib Şerefuddin el-Gairi ona demiş ki:

Şeyh Eminüddin ile Kahire'ye girmeden önce bizimle beraber idi, yolda öldü. Biz şehrin kapısına vardığımızda; onlar ölüyü şehre sokmadılar. Şeyh Eminüddin parmağını ve elini kaldırınca bize yol verdiler; biz de girdik.

Yine Şeyh Abdulgaffar nakline göre, bir Derviş, adamın birin­den rivayet etmiş ki;

O adam Karafat'da, Türbede bir gençle fuhuş yapmak istemiş, genç şöyle karşılık vermiş:

«Vallahi ben burda Allah'a asla isyan etmem. Bir sefer bu işi burada yaptım, kabir açıldı ve ölü: Allahdan utanmıyor musunuz»

Yine Rafii'nin rivayetine göre, Zeyneddin el-Busi fakih Abdur­rahman en-Neviri' hakkmda demiş ki:                .           

O Mansûra'da iken müslümanlarla beraber esir düştüğünde Kur'an'dan şu ayeti okuyordu:

«Allah yolunda katledilenleri ölü saymayınız. Onlar Allah ka­tında diridirler, rızıklanirlar.» Nihayet fakih Abdurrahman öldürül­dü. Haçlı ordularından biri geldi. Elinde bir hırba vardı, iki eliyle ona vurdu ve «Ey müslümanların papazı, sen diyorsun ki: 'Rabbi-miz diyor: Onlar diridirler, fiziklanırlar; göster bakalım» dedi. Bir­den fakih Abdurrahman başını kaldırdı ve iki sefer «Kabe'nin Rab-bine and olsun diridirler» dedi.

Bunun üzerine Haçlı atından indi, onun yüzünü öptü ve mem­leketine götürmek için yardımcısına emretti.

Kuşeyri'nin «Rîsale-sinde, senediyle Şeyh Ebû Said el-Harraz'-dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Ben Mekke'de idim. Beni Şeybe kapısmda bir ölü gördüm. Ona baktığımda yüzüme güldü. Ve bana «Yâ Ebû Saîd, bilmez miydin, Allah'ın dostları ölseler de diridirler. Onlar ölmezler, ancak bu di­yardan başka bir diyara göç ederler.

Yine Kuşeyri'nin «Risale»sinde, Şeyh Ebû Ali er-Ruzbâri'den ri­vayet edildiğine göre;

O bir fakiri kabrine koymuş. Kefeninin başım açtığında başını

toprağa bırakmış ki, Allah fakirliğine rahmet- etsin.

-    Ebû Ali dedi ki; O fakir gözlerini açtı ve «Yâ Ebâ Ali, nazımı çe­kenin önünde beni sefil gösterme» dedi.

Ben «Efendim, ölümden sonra, hayat mı olur» dedim. Bana dedi ki:

«Hayır ben diriyim, Allah'ın bütün dostları diridirler, yarın ma­kamımla sana yardım edeceğim.»

Yine Kuşeyri'nin  «Risalesi»nde bir kefendizden rivayet ğine göre;

Bir hanım vefat etti, millet namazını kıldı. O kefendiz de kabrin yerini öğrenmek için namazını kıldı. Akşam karanlık her tarafı ku­şatınca gitti, kabri açtı. Kadın. «Sübhânellah, mağfur bir adam, mağ-fure bir kadının kefenini alıyodedi.

Kefendiz dedi ki:

«Zannet ki sen mağfuresin. Ben neden mağfur olayım. Hanım:

«Allah beni ve benim üzerime namaz kılan herkesi mağfiret et­ti. Sen de namazımı kılmıştın. Bunun üzerine kefendiz kabri kapa­tır, sonra tevbe eder ve tevbesi üzerine kalır.»

Yine Kuşeyri'nin «Risale»sinde, senediyle, İbrahim bin benden rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

«Güzel huylu bir genç bana arkadaşlık etti. Öldü, kalbimi çok meşgul etti ve yıkamasmı üstlendim. Dehşetimden önce sol tarafına başladım. Sol elini benden aldı. Sonra sağ eiini verdi. Ben *Ey oğul­cuğum, sen doğrusun. Ben yanlış yaptım» dedim.

Yine Kuşeyri'nin «Risale» sinde, senediyle, İbrahim Seyhan'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Ben bir müridi yıkadım. Benim büyük baş parmağımı tuttu. Ben «Ey oğulcuğum, elimi bırak. Biliyorum sen ölü değilsin. Yalnız bir diyardan öbür diyara naklolmuşsun» dedim; elimi bıraktı.

Yine o «Risalemde, İbrahim bin Seyhan'dan rivayet edildiğine gö­re, şöyle demiştir:

Mekke'de bir mürid bana geldi, «Yâ üstad, yarın öğleyin ben öleceğim. Bu dinarı al, yarısıyla kabrimi kaz, diğer yansıyla da ke­fenimi al. «Ertesi gün öğlen vakti girdiğinde adam geldi, Kâbeyi ta­vaf ettiT sonra uzaklaşıp öldü. Ben onu kabrine koyduğum zaman gözlerini açtı. Ben «Öldükten sonra da mı hayat olur?» dedim. O «Ben Allah'ı sevenlerdenim. Allah'ı seven herkes diridir» dedi.

Kuşeyri dedi ki; Üstad Ebû Ali ed-Dekkak'dan işittim ki, diyor:

Ebû Amr el-Bîkendi, bir gün yolda giderken bir topluluk gör­müş? bozulduğundan dolayı bir genci aralarından çıkarmak İstiyor­larmış. Anası da ağlayıp arabuluculuk etmek istiyormuş.

Ebû Ali «bu sefer benim hatırım için bağışlayın» demiş. Bir kaç gün sonra anasını görmüş, oğlunun ne durumda olduğunu sormuş. Anası demiş ki:

«Oğlum öldü ve ölümüyle sevinmesinler diye, komşulara söyle­memeyi tavsiye etti ve bana «Allah katmda benim için arabulucu­luk yap (yalvar) dedi. Ben yalvardım, sonra kabrinin başına gittim.

Baktım bir ses diyor:

DÖn anneciğim. Ben artık kerim olan Rabbime kavuştum.»

Rafiî, Qyet'ül-Mütekid'te ... salih birisinden rivayet ettiğine göre:

O batHn kabrine gider ve onunla konuşurdu.

Yine Rafii'den:

Büyük âlim, meşhur veli, Ahmed bin Musa bin Acil kabrinde Nur sûresini okuduğunu bazı mattaki alim talebeleri rivayet etmiş­lerdir ve bu olay şöhret bulmuştur.                     

İbn-i Ebî Dünya, «Kabirler» kitabında, zayıf bir senedle Dmer bin el-Hattap (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiğine göre:

O Baki mezarından geçmiş; «Ey Kabirdeküer, selam size... Bizde olan haberler, hanımlarınız evlendi, evlerinizde başkaları oturuyor, mallarınız dağıtıldı» demiş. Birden gaipten bir ses:

«Yâ Ömer bin Hattap! Bizdeki haberler de, yaptıklannızuı kar­şılığını bulduk, verdiğimizi kazandık, bıraktıklarımızı kaybettik» de­miştir.

Hakim «Nisabur Tarihin»de, Beyhaki, ibn-i Asakîr, Dimaşk Ta-rihi'nde, zayıf bir senedle, Said bin el-Museyyib (Radıyallahû anh)'-dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

AH bin Ebû Talip (Radıyallahû anh) ile Medine kabristanına girdik. Ali, «Esselâmu Aleykum ve Rahmetüllâhi siz nü bize haber vereceksiniz, yoksa biz mi size haber verelim» dedi.

Birden kabirden bir ses: «Ve aleykum es-selam ve rahmetullah! Yâ Emir'el-Müminin, bizden sonra olanları bize anlat» dedi.

Hz. Ali (Radıyallahû anh) :

«Hanımlarınız evlendi, mallarınız dağıtıldı, çocuklarınız yetim­ler içinde duruyor. Diktiğiniz binalarda şimdi düşmanlarınız oturu­yor, îşte haberlerimiz bunlardır. Sizde ne var?» dedi.

Ölülerden biri ona cevap verdi:

«Kefenler yırtıldı. Saçlar dağıldı. Deriler soyuldu. Gözümüz ve burnumuz, kan ve irin akıttı. Yaptıklarımızın karşılığını bulduk. Bı­raktığımızı kaybettik ve biz amellere bağlıyız.»

. İbn-i Ebi Dünya, «Kabirler» kitabında, Yûnus bin Ebû Fürat'tan rivayet ettiğine göre:

Bir adam kabir kazmış, güneşten korunmak için içine oturunca soğuk bir hava sırtına vurmuş. Yüzünü çevirmiş, bakmış hava kü­çük bir delikten geliyor. Parmaklariyle gediği genişletip bakmış ki, göz alacak kadar geniş bir yerde, saçları taranmış ve boyanmış yaşlı bir adam duruyor.

İbn-i Cerir Tenzib'ül-Asâr'da, ibn-i Ebî Dünya «Öldükten sonra yaşayanlar» kitabında, Beyhaki Delâil'de, Attaf bin Halit'den rivayet ettiklerine göre hâlâsı ona şöyle anlatmıştır;

«Bir gün şehidi erin kabirlerine gittim. Daha önce de devamlı olarak uğruyordum. Hamza (Radıyallahû anh)'in kabrine vardım. Yanında namaz kıldım. Vadide ses seda yoktu. Namazı bitirdiğimde «Esselâmu Aleykum» dedim. Yer altından bana selâmın iade edil­diğini işittim. Allah'ın beni yarattığmı bildiğim ve gece gündüzü tanıdığım gibi o sesin yer altından geldiğini bildim. Bundan dolayı tüylerim diken diken oldu...

HakimTsahih bir rivayetle ve Beyhâki «Delâil»de yine Attaf bin Halid el-Mahzumi'den tahric ettiklerine göre, Abdullah bin Abdul­lah bin Ebû Bekir, Abdullah (Radıyallahû anh)'dan şöyle rivayet etmiştir:

«Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellenı) Uhud'daki şehidle^ rin kabirlerini ziyaret etti ve şöyle buyurdu:

Yâ Rabbi kulun ve peygamberin, bunların şehid olduğuna, kim bunlara selâm verirse, kıyamete kadar selâmı iade ettiklerine şâ-hidlik ediyor.»

Attâf dedi: Halam, bana rivayet etti ki:

Ben -şehidlerin kabirlerini ziyaret ettim. Yanımda yalnız iki oğul vardı, bineğimi tutuyorlardı. Ben şehidlere selâm verdim. Selâmı­mın iade edildiğini işittim. Vallahi biz birbirimizi tanıdığımız gibi sizi

tanıyoruz, dediler. Tüylerim diken diken oldu. «Oğlum bineğimi yak­laştır» dedim ve hemen bindim.

Beyhaki, Vâkidi'den rivayet ettiğine göre;

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) her sene Uhud'daki şehidleri ziyaret ederdi. Dağdaki yola ulaştığı zaman, «Sabrettiğiniz­den dolayı selâm içinde kaimiz, ne güzel makamdasınız» [43]diye buyurdu.

Sonra, Ebû Bekir es-Sıddık (Radıyallahû anh)'da her sene on­ları böyle ziyaret ederdi. Sonra Ömer (Radıyallahû anh), sonra Os­man (Radıyallahû anh) onun gibi ziyaret ederlerdi. Resûlullah (Sal­lallâhû Aleyhi ve Sellem) 'm kızı Fâtıma (Radıyallahû anhâ) 'da Uhud'a gelip duâ ederdi.

Sa'd bin Ebi Vakkâs onlara selâm verir ve arkadaşlarına dönüp:

«Selâmımınızı size iade eden bir topluluğa selâm vermez misi-niz?» derdi.

Fâtıma el-Huzai'ye  (Radıyallahû anhâ)   şöyle derdi:

Ben güneş batarken kendimi şehidlerin kabrinin yanında gör­düğümü hatırlıyorum. Beraberimde kız kardeşim vardı. Ben ona gel Hamzanın kabrine selam verelim, dedim. Kardeşim geldi. Kabrinin başında durduk. «Yâ Resûlullahın amcası selâmün aleyküm» diye selâm verdik. Kabirden bir ses: «Ve aleyküm es-Selâm ve rahme-tüllah»ı işittik. Uhudda da kimse yoktu.

Beyhaki... Hâşim bin Muhammed el-Amri'den şöyle dediğinillri-vâyet etmiştir.

Medine'de, Cuma günü akşamleyin babam beni şehidlerin kab­rini ziyaret etmeye götürdü. Ben arkasında yürüyordum. Kabirlere vardığımızda babam yüksek bir sesle:                                

-Sabrettiğinizden dolayı selam içinde olun. O gidilecek ne güzel makamdır,» dedi.[44] «Yâ Ebû Abdullah ve aleykesselam» diye ce­vap verildi. Babam bana döndü «Sen mi cevap verdin oğlum» dedi! Ben «hayır» dedim. Beni sağma aldı, selamı söylediği her seferinde, selam iade ediliyordu. Üç sefer böyle yaptı. Sonra, secdeye kapandı.

îbn-i Ebu Dünya, Abdülvahid bin Zeyyad'dan rivayet ettiğine gö­re, şöyle demiştir:

Biz bir savaşta idik. Dağıldığımızda bir arkadaşımızı kaybettik. Oradaki bir ormanlık içinde öldürülmüş olarak bulduk. Etrafında başı üstünde def çalan kızlar vardı. Bizi gördüklerinde dağıldılar. Daha nereye gittiklerini göremedik.

İbn-i Sa'd, Saîd bin Müseyyip'den rivayet ettiğine göre, «Savaş günlerinde mîllet savaşırken o camiye sığınıyormuş. Na­maz vakti girdiğinde, kabirden yani peygamber efendimizin kabrin­den ezan sesi geldiğini işitirmiş.

Zübeyir bin Bekkâr, Ahbarü'I-Medine'de yazdığına göre, Mu-hammed bin Abdülaziz bin Muhammed Bekir bin Muhammedden şöyle demiştir:

«Savaş günleri üç gün Resûl-i Ekremin mescidinde ezan terke-dildi. Millet savaşa gitti. Said bin Müseyyib mescidde oturdu. O de­di ki :

Ben sıkıldım. Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) kabrine yanaştım. Öğle vakti girdiğinde kabirden ezan sesini işittim. İki re­kat namaz kıldım. Sonra kamet sesini işittim. Öğleyi kıldım. Üç gün boyunca böyle her vakit, ezan ve kamet sesini işittim. Üçüncü gün

millet döndü, müezzinler ezan okumaya başladı. Ben bir daha ka­birden ezan sesini aradım. Bir şey işitmedim.»

Ebû Nuaym «Delail-ün Nübüvve»de başka bir yönden. Said bin Müseyyib'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

«Hatırlıyorum: Savaş gecelerinde. Mescidi Nebevi'de benden başka kimse yoktu. Namaz vakti girdiğinde kabirden ezan sesini işi-tirdim. Ben durup namaz kılardım. Şamlılar ise gurup gurup mes­cide girip «şu yaşlı deliye bak» derlerdi.»

Lâlkai «Sünnet»de, Yahya bin Muin'den rivayet ettiğine göre, bir kabir kazıcısı ona şöyle demiştir:

Bu kabirlerde gördüğüm en acaip şey: Bir kabirden, hastanın inlemesi gibi bir inleme işittim. Bir kabirden de, müezzin ezan okur­ken müezzine cevap verdiğini işittim.

Hars bin Esed el-Muhasibî'den rivayet edildiğine göre, de­miştir :

«Ben kabristanda idim. Bir kabirden iki sefer «Ah!. Allah azâ-bah!» diye işittim.»

Ibn-i Asâkir, A'meş bin Minhal tarikiyle ibn-i Arar dan senediy­le rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir -.

Ben Şam'da, Hüseyin (Radıyallahû anhVm başı taşınırken gör­düm. Önünde biri Kehf suresini okuyordu. Ta «Hayır sen ashab-ı kehf ve Rakîmi acip ayetlerimizden sandm» [45] mealindeki âyete ge­lince, Hüseyin (Radıyalîahû anh) m başı keskin bir dille «Ashabı Kehf'den daha acip benim öldürülmem ve burda taşuımamdır» dedi.

Hafız Zehebi, «Tarihlinde şöyle demiştir:

Halife Vasık, hadis imamlarından birisi olan Ahmed bin Nasr el-Huzaî'ye Kur'an'ın mahluk olduğunu dedirtmek istedi. O kabul etmedi. Bunun üzerine Bağdat'ta başını kesip astı. Yanma bir nö­betçi bıraktı ki, okla yönünü kıbleden çevirsin. Nöbetçi dedi ki, ge­celeyin baş hep kıbleye döner, açık bir lisan ile Yasin sûresini okurdu.

Zehebi demiş ki bu kıssa çok yönlerden rivayet edilmiştir. Bir || yönü Hatibin İbrahim bin İsmail bin Halef'den rivayet ettiğidir. De­miş ki:

Dayım Ahmed bin Nasr, işkence ile öldürüldüğü ve asıldığı za­man, dediler ki, başı geceleyin Kur*an okuyor. Ben gittim, yakın bir yerde geceledim. Millet yattığında Ankebût suresinin şu beş ayet­lerini okuyordu:

«Elif Lam Mim. İnsanlar inandık deyip kurtulacaklarını mı sa­nırlar.» [46]

Bunun üzerine titremeye başladım.

îbn-i Asâkir, İmam Leys'in katibi Ebû Salih tarikiyle, Yahya bin Ebû Eyyûb el-Huzai'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Birisinden işittim anlatıyordu:

Ömer bin Hattap (Radıyallahû anh) zamanında mescide kapan­mış, âbid bir genç vardı. Ömer (Radıyallahû anh) ın çok hoşuna gi­derdi. Yaşlı bir babası da vardı. Genç yatsıyı kıldığı zaman, baba­sına dönerdi. Yolu da bir kadının kapısından geçerdi. Kadın ona meftun olmuştu. Yol üzerinde kendini ona takdim ederdi. Bir gece genç ordan geçerken, kadm onu aldatmaya başladı. Ta genci peşine taktı. Genç kapıya vardığında kadm içeri girdi. O da içeri girdi. Al­lah'ı zikretti. Sıkıntısını gidermek istedi. Ve şu âyet-i kerime dili üzerine aktı.

«Şeytandan, muttaki olanlara bir musibet dokunsa Allah/ı anar hemen yolu görürler.»[47]

Sonra bayıldı. Kadm hizmetçisini çağirdı, yardımlaşarak, onu evine bıraktılar. O akşam babasına gelmekte gecikmişti. Babası çı­kıp onu arıyordu. Baktı kapıda baygın yatmış. Bâzı akrabalarını ça­ğırdı, onu içeri aldılar. Geceden hayli zaman geçtikten sonra ancak ayıldı. Babası;            '

Oğlum ne oldu sana dedi: O hayırdır baba, dedi.

Babası Allah hakkı için söyle ne oldu? Oğlum! dedi, o da baba­sına durumu anlattı. Babası, Evet oğlum hangi âyeti okudun. Genç yukardaki âyeti bir daha okudu. Ve hemen bir daha bayıldı, elledi­ler, baktılar ki ölüdür. Yıkadılar, geceleyin çıkıp defnettiler. Sabah olunca haber Hz. Ömer (Radıyallahû anh) 'e ulaştı. Geldi babasını ta­ziye etti. Neden beni çağırmadın, dedi. Babası yâ Emir'el-müminin geceleyin oldu, dedi. Hz. Ömer (Radıyallahû anh) öyle ise beni kab­rine götürün, dedi. O ve beraberindekiler kabre gittiler. Hz. Ömer ya filan, dedi.

(Rabbinden korkan için iki cennet vardır.)[48] mealindeki âyeti oku­du. Genç kabrin içinden yâ Ömer Allah onları Cennete bana iki se­fer verdi, dedi.

îbn-i Ebi Dünya, Beyhaki «Delâilü'n-Nübüvvet-de Mütemir bin Süleyman yoluyla... îbn-i Mina'dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Kabristana girdim. İki rekat hafif namaz kıldım. Sonra bir kabre yaslandım. Vallahi ben uyanık iken işittim ki, birisi kabirde diyor; Kalk bana eziyet verdin. Siz çalışırsınız, fakat bilmezsiniz. Biz ise bi­liriz, fakat çalışamıyoruz. Vallahi senin gibi iki rekat namaz kılsay-dım benim için dünya ve içindekilerden daha sevimli olurdu.

Ebû Nuaym HiIye»de Amr bin Vakit yoluyla, Yûnus bin den rivayet ettiğine göre;

Ben Cuma günü seher vakti Şam Kabristanından geçerken şöyle bir sesi işittim:

Yâ Yûnus bin Hillis! Sizler her ay hacca gidiyor, umre yapıyor. Her gün beş vakit namaz kılıyorsunuz. Çalışıyorsunuz, fakat bilmi­yorsunuz, biz ise biliyoruz fakat çalışamıyoruz.

Ben döndüm, selâm verdim, selâmım iade edilmedi. Sübhanal-lah! sözünüzü işitiyorum. Selâm veriyorum, selâmımı iade etmiyor­sunuz, dedim. Onlar dediler ki, biz senin selâmını işittik ve bunu iade etmek bir sevaptır. Halbuki günah-sevap ile aramızda perde çe­kilmiştir.   

İbn-i Asakîf, «Evzai»den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Meysere bin Hillis, Tevma kapısının kabristanından geçti. Kör olduğu için yanında bir rehberi vardı. Selâm verdi:

«Ey kabristanı il ar siz bizim öncülerimizsiniz, biz de peşinizden geleceğiz. Allah bize de size de rahmet etsin. Durumumuz sizden pek farklı değildir, dedi. Bunun üzerine Allah bir ölüye ruhu indirdi, ona cevap verdi:

«Ey dünyadaküer! siz her ay dört sefer hac edersiniz, dedi. Meysere:

— Nereye gidiyorsun? diye sordu.                   

Cuma'ya, bilmiyor musun? O makbul, mebrur bir hacdır. Son­ra Meysere sordu:

Dünyadan oraya götürdüğünüz en hayırlı şey nedir? O, «istiğ­fardır. Fakat elimize kilit vuruldu. Ne iyiliğimiz artar ne de kötülü­ğümüz» diye ona cevap verdi.                                  ,

Ibn-i Asâkir, Muhammed bin Ishak, el-Haris tarikiyle... Umeyr bi nel-Habbâb es-Sülenıi'den rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

«Ben ve sekiz arkadaşım, Emeviler zamanında esir düştük. Bizans İmparatorunun yanına götürüldük. Arkadaşlarımın başlarının vurulmasmı emretti. Ben de başım vurulmak için ileri sürüldüm. Fakat bâzı patrikler, kralm başını, ayağını Öpmeye başladılar. Ba­ğışlanmamı istediler. Bunun üzerine beni evinin içine serbest bırak­tı. Güzel bir kızı vardı. Çağırdı. «İşte bu kızımdır sana vereceğim, malımı da seninle paylaşırım. Benini mevkiimi görüyorsun, dini­me gir, sana bütün bunları yapayım» dedi. Ben, «dünya malı ve ka­dın için dinimi terkedemem.» dedim. Kaç gün öyle durdu, hep aynı şeyi bana arzediyordu. Bir gün kızı beni bahçeye çağırdı, «neden babamın dediklerini kabul etmiyorsun» dedi. Ben «kadın için, dün­ya için dinimi terkedemem» dedim. Kız, «bizde kalmak mı istiyor­sunuz, yoksa memleketine kavuşmak mı istiyorsun?» dedi. Ben, «mem­leketime gitmek istiyorum» dedim. Bana gökte bir yıldız gösterdi. Bu yıldız hizasında geceleyin yürü, gündüzleyin gizlen. Bu yıldız se­ni memleketine ulaştırır» dedi. Sonra bana zahire hazırladı. Ben çıktım, üç gece yürüdüm. Gündüzleri gizleniyordum. Ben dördüncü gün bir yerde gizlenirken, bir süvari kervanını gördüm. «Artık, yaka­landım», dedim üzerime vardılar, gördüm ki süvariler arkadaşlarım-dır. Başkalarıyla beraber, doru atlara binmişler. Bana «Umeyr mi­sin?» dediler. Ben «evet Umeyr'im; sîz öldürülmediniz mi?» dedim, «Evet, fakat Allah şehidleri kaldırdı, Ömer bin Abdülazizin cenaze­sine gitmeleri için izin verdi» dediler. Beraberinde olan birisi;Yâ Umeyr ver elini bana» dedi.

Elimi verdim, beni arkasına aldı. Bir miktar gittik, sonra Beni fırlattı, Cezire'deki evimin yanma düştüm. Fakat vücudumda hiç bir yara olmadı.

tbn-el-Cevzi «Uyun'el-Hikayât» kitabında, senediyle, Ebû Ali ed-^ Darir'den —Ebu Müslim Tarsusu, kurarken, ilk orda oturanlardan birisidir— rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Şam'dan üç kardeş savaşa çıkmışlardı. Cesur ve süvari idiler. Bir seferinde Bizans onları esir aldı, kral, onlara «yönetimi size dev­redeyim, kızlarımı sizinle evlendireyim, fakat dinim olan hıristiyan-hğa girin» dedi. Onlar, kabul etmediler ve «yâ Muhammed!» diye bağırdılar. Kral üç tane kazan getirdi, içine yağ döktürdü, sonra altlarına ateş yaktırdı. Hergün o üç kardeş kazanların başına ge-

tirilir, «yâ hıristiyanlığa girmeyi veya kazanların içine girmeyi» ter­cih etmek arasında bırakıyorlardı. Fakat bir türlü kabul ettireme-diler. Önceden büyüğü atıldı, sonra ortancası en sonda kalan küçü­ğü ise hâlen herşeyle onu dininden vazgeçirmek istiyorlardı.

Kâfirin birisi kalktı, «Ey kral ben onun dininden vazgeçilirim» dedi.. Kral «ne ile» dedi.

Ö, «bilirsin, Araplar kadına meftundurlar ve Bizans içinde kı­zımdan daha güzel de yoktur. Onu bana ver, kızımla başbaşa bıra­kayım. O, onu dininden vazgeçilir,» dedi.

Kral, oğlanı verdi ve kırk gün mühlet tanıdı. Adam onu getir­di, kızının yanma bıraktı. Kızına durumu bildirdi.

Kız «Bırak onu ben üstesinen gelirim» dedi. Genç kızla bera­ber kaldı. Gündüzü sâim, gecesi kaim idi. Mühlet bitinceye kadar, öyle devam etti. Kafir adam, «kızma ne yaptın?» dedi.

Kız, bir şey yapamadım. Bu adam iki kardeşini kaybetti. Kor­karım ki, çekilmesi kardeşleri için olsun. Onların izini gördükçe on­da can kalmaz. Fakat, git, kraldan mühletin arttırmasını iste, beni ve onu birkaç gün, başka bir memlekete götür. Adam onları başka bir köye götürdü. Bir kaç gün orda kaldılar, yine gündüzü sâim geceyi kaim olarak geçiriyordu.

İkinci mühletin bitmesine bir kaç gün kala, kız ona:

Ey arkadaş, ben seni büyük bir Rabb'a taptığını görüyorum, ben senin dinine giriyorum. Ve ecdadımın dinini bıraktım» dedi. Genç:

«Öyle ise nasıl kurtulurum» dedi. Kız:

«Ben sana yardım ederim» dedi. Ona bir binek getirdi. İkisi bin­diler, geceleyin yürür, günüzîeyin gizlenirlerdi.»

Onlar bir gece yolu aşarken, at ayaklarının sesini işittiler. Bak­tılar ki, iki kardeşi ile beraber, ona gönderilen meleklerdir. Kardeşle­rine selâm verdi, hallerini sordu. Kardeşleri dediler ki:

«Başımıza gelen yalnız, kazana ilk sokulduğumuzdu. Sonra Fir-devs cennetine çıktık. Allah bizi sana gönderdi ki senin bu genç kız­la evlenmeni görelim. Nikahlarını kıydılar ve döndüler. Genç Şam'a gfeldi, kızla beraber oturdu. Ve bu olay ile meşhur olmuştular. Şam

ehli de biliyorlardı. Hattâ bazı şairler, onlar hakkında şiir söyle­mişler:

Bir beyti şudur:

Doğrular, doğruluk hürmetine

Hayatta da ölümde de kurtulurlar.

Ibn-i Asâkir, Ebû Muti' Muaviye bin Yahyâ'd|jii rivayet e: göre:

Hulus'lu bir yaşlı, sabah olmuş diye çıkıp camiye gitti. Geceyi camide geçirdi. Kubbe altında iken, düzlükte süvarilerin zil sesini işitti. Baktı süvariler, birbiriyle karşılaşıp birbirine «Nerdeiı geldi­niz» diye soruyorlar. «Bizimle beraber değil miydiniz? dediler. Di­ğerleri «hayır, biz Büdeyle Halid bin Ma*den*in cenazesinden ge­liyoruz» dediler.

Yaşlı adam sabahlayınca, arkadaşlarına durumu anlattı, ikinci gece yarısı posta geldi, Halid bin Ma'danın ölüm haberini getirdi.

İbn-i Ebu Dünya «Kabirler» kitabında ve İbn-i Asâkir, Şa'bi'den rivayet ettiklerine göre;

Sahabi olan Safvan bin Ümeyye (Radıyallahû anh) bir kabris­tanda idi. Baktı bir cenaze geliyor ve kabrin birisinden acıklı, hü­zünlü bir ses, şiir okuyor i

Kefen, tabut içinde nimet vermiş sana Allah (Azze ve Celle) : Kabrin karanlığından, toprak kokusundan korkma asla.

Ravi dedi ki: Safvan haberi millete anlattr. Erircesine ağladılar. Sonra Safvan'a «bilir misin, şiir kim için söylendi?» dediler. «Hayır» dedi. Onlar dediler ki:

O bu tabut içindeki hanımdır. Kız kardeşi geçen sene ölmüştü.

(Gelen ses galiba onun kabrinden gelmiştir. Şimdi ölen ablasına kork­ma diyor)

Safvân dedi ki, «Ben ölülerin konuşmadığını bildiğimden bu ses nerden geliyor» diye söylemiştim.

Yine İbn-i Ebû Dünya, Saîd bin Haşim es-Süllemi'den rivayet et­tiğine göre şöyle demiştir:

«Mahalleden bir adam, kızın birisiyle evlenip düğün yaptılar. Eğlence düzenlediler, evleri kabristanın yanında idi. Vallahi onlar, o gece eğlence içinde iken, birden korkunç bir ses işittiler, dizilip din­lediler, baktılar ki, kabirden bağıran bir ses:

Ey fani lehviyaün lezzetine dalanlar. Bir gün ölüm eğlenceyi silip atar. Sabah nicelerini lezzet içinde gördük, Akşam, ailesinden yetim garip bulduk.

Yine îbn-i fibî Dünya Salih el-Meri'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Çok sıcak bir günde kabristana girdim. Kabirleri sönük gör­düm. Sübhanallah, ruh ve cesediniz birbirinden ayrldıktan sonra, kim onları birleştirir, sizi diriltir ve kabirden sizi çıkartır, bu kadar çürüdükten sonra?., dedim.

Ravi dedi ki: O çukurlar arasında bir ses «Yâ Salih» diye çağır­dı, şu ayeti okudu:

«Onun âyetlerinden biri de: «Yer ve göğün onun emri ile dur­masıdır. Sonra sizi yerden istediği zaman hemen çıkarsınız» [49] O sesten dolayı öyle korktum ki, yüzüstü yere düştüm.

Yine îbn-i Ebî Dünya, Sabit el-Bennani'den rivayet ettiğine göre; O bir kabristanda kendi kendine konuşuyormuş. Birden gaybdan «Yâ Sabit! Onları sessiz görüyorsun da onların çoğu hüzünde­dir» diye bir ses işitmiş. Yüzünü çevirmiş, fakat kimseyi görememiş.

Yine îbn-i Ebî Dünya, Beşir bin Mansûr'dan rivayet ejtiğinö gö-

re, Ata el-Ezrâk ona şöyle demiştir:

Kabristana girdiğin zaman, kalbin aralarında bulunduğun ki­şilerle olsun. Çünkü ben, bir kabristanda idim. Kendimi düşünüyor­dum, birden gaipten bir ses:

«Ey gafil, neyi düşünüyorsun, sen nimet içinde dönen {veya azap içinde kıvrananlar arasındasın.» dedi.

Suvar bin Mus'ab, el-Hemedâni nakli ile babasından rivayet edil­diğine göre;

İki kardeş komşusu vardı. Her biri diğerini eşi görülmemiş bir şekilde severdi. Büyüğü îsfehana gitti, küçüğü Öldü. Büyüğü yedi ay, onun kabrine gidip geldi. Bir gün arkasından gaybtan bir ses; şu şiiri söyledi:

Ey başkasma ağlayan kendine bak, ağlama.

Kardeşin gibi, ölüm bir gün gelir kavuşur sana Bunun üzerine döndü, kimseyi göremedi, ürperdi. Sıtma tuttu, evine döndü, üç gün sonra öldü ve diğer kardeşinin yanında def­nedildi.

îmam Ahmed, «Zühd» kitabında ve ibn-i Ebu Dünya, Abdurrahman bin Cübeyr bin Nefir, yoluyla Yezid bin Şurayh el-Heysemi'den rivayet ettiğine göre  O bir kabirden şöyle bir ses işitti -.

Şimdi siz bizim gibileri ziyaret ediyorsunuz, biz de hayatta iken sizin gibi idik. Bu sahranın rüzgarı hep eser. Fakat biz mahsuruz,

size kavuşamıyoruz. Kim bize gelirse daha dönemez. Burası bizim diyârımızdır ve sizin döneceğiniz yerdir.»

İbn-i Ebû Dünya, Süleyman bin Yesâr el-Hadremi'den rivayet et­tiğine göre;

Bir cemâat, kabristandan geçerken, kabrin birisinden şöyle bir ses işittilers

Ey kervan siz burda dondurulmadan gidin, Burası gerçek dönüş yeridir. Çokları nimet içindedir, zaman onu silecektir. Diğerleri de azap içindedir, o ne kötü yerdir.

Siz de yakında bizim gibi olursunuz, ölüm bizi değiştirdi sizi de yakında değiştirir.

ibn-i Cevzi, «Uyun el-Hikayât» kitabında senediyle Muhammed bin Abbâs el-Verrak'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: _

Bir adam oğluyla beraber yola çıktılar. Bir miktar gittikten son­ra, baba öldü, oğlu onu bir ağaç altında defnetti, yoluna devam etti.

Sonra bir seferinde geceleyin ordan geçti, fakat babasının kab­rine inmedi. Birden gaipten bir sesin, şu şiiri söylediğini işitti.

Gece, ağacı eğerken seni gördüm, Sen ağacın etrafında kimseyi görmedin. Ağaç altında yatan biri var, o buraya geldi. Yanında otursaydın, eğilir selâm verirdi.

Ebû NuayjB ibn-i Asakir, Seleme (Radıyallahû anhVden rivayet ettiklerine gör»övle demiştir:

Hâlid bin Ma'dan, Kur'an okumasından başka her gün kırk bin teşbih çekerdi. Öldüğü zaman yıkamak için tahtaya konulduğunda, yine elini teşbih çeker gibi oynatmaya başladı.

Ibn-i Asâkir, Ebû Abdullah bin El-Cella'dan rivayet ettiğine göre. şöyle demiştir:

Babam Öldü, mağsel üzerine koyduk. Yüzünü açtığımızda baktık, gülüyor. Millet ölüp ölmediğinde şüpheye düştü. Doktoru çağırdılar, göğsünü kontrol etti;

«Bu ölüdür» dedi. Yüzünü açtık, baktık yine gülüyor. Doktor;

Bu sefer «ölü mü, diri mi? bende bilemedim» dedi.

Yıkamak için gelenlerin hepsi de korkmaya başladı. Yıkayamadı. Fadl bin Hüseyin —ki Arif-i Bulanların büyüklerinden birisiydi geldi, yıkadı, namazım kıldı ve defnetti.

Beyhaki, «Delail-i Nübüwet»de Saîd bin el-Müseyyip'den riva­yet ettiğine göre;

Zeyd bin Hârice el-Ensari el-Hazreci Hz. Osman (Radıyallahû anh) zamanında vefat etti. Göğsünden bir hırıltı işittiler. Sonra şöy­le konuştu:

«Ahmed Ahmed, adı ilk kitaptadır. O doğrudur doğrudur. Ebû Ebû Bekir es-Sıddık, kendi nefsinde zaif'dir. Allah'ın emrinde kavi­dir. Onun da adı ilk kitapta vardır. O doğrudur, doğrudur. Ömer bin el-Hattap o güçlüdür. Emindir, onun da adı Uk kitapta vardır, doğrudur, doğrudur. Osman bin Affan onların yolundadır.. Dördü geçti. İki kaldı. Fitneler geldi. Kuvvetli zayıfı yedi. Kıyamet koptu. Ordumuzdan Besrais hakkında bir haber gelecektir. Bilir misiniz Bes-raris nedir?»

Râvı Şaîd bin Museyyib dedi ki i                                  |

«Sonra, Hatma kabilesinden bir adam öldü. Üzerine elbiseleri atıldı. Göğsünden bir hırıltı işitildi. Sonra konuşmaya başladı, dedi

«Hazredoğru konuştu, doğru konuştu.»

Beyhaki dedi ki, bu isnad sahihdir. Çok delilleri vardır, sonra o ve ibn-i Ebû Dünya ve Ebû Nuaym —«Delail»de— ve ibn-i Neccâr Tarih»inde, îsmail bin Ebû Halit'den şöyle dediğini rivayet etmiş­lerdir :

Yezîd bin Nûman bin Beşir, Kasım bin Abdurrahmanın ders hal­kasına geldi. Babası Nûman'dan bir risale getirmişti. Risalenin met­ni şudur:

Bismillahirrahmanirrahim: Nûman bin Beşir'den ümmü Abdul­lah binti Ebû Haşim'e:

Selâm sana, seninle beraber Allah'a hamd e diyorum. Ondan baş­ka ilah yoktur. Sen bana Zeyd bin Harice hakkında bir şeyler yaz­man için mektup göndermişsin.

Boğazına bir ağrı girdi, öğle ile ikindi namazları arasında öldü. Onu yatırdık, örttük. Ben ikindiden sonra, makamımda teşbih çe­kerken birisi geldi. «Zeyd vefatından sonra konuştu dedi. Ben hızla yanma gittim. Ensardan bir cemâat etrafında toplanmıştı.

O şöyle konuşuyordu:

Ortadaki hiçbir şeyden korkmayan kavmin en metin adamıdır. İnsanlara, güçlülerin zayıfları yemesine fırsat vermezdi. Abdul­lah  [50] EntiVül-Müminindir, doğrudur, doğrudur. Bu ilk kitapda var­dır, sonra dedi:

Osman Emirülmü'mindir, o insanların çok kusurlarını affeder, iki gece gitti, dört kaldı, insanlar ihtilafa düştüler, birbirini yediler. Dözen yok... Kayınlar helal görüldü. Sonra müminler hatâlarından döndüler. Allah'ın kitabına ve kaderine uyun dediler. Emirinize yÖ-nelin, dinleyin, itaat edin. Kim yüz çevirirse, o hiç bir kanı uhdesine almasın. Herşey kaderdir... Allahû Ekber, işte Cennet! işte Cehen­nem! İşte peygamberler, işte sıddıklar.

Selâm sana yâ Abdullah bin Revaha: Benim için Hâriceyi babasına haber verdin mi? Ve Sa'dı da... o İkisi Uhut'da öldürüldüler.

Evet o cehennem ateşidir, derileri soyar, yüz döndürüp kaçan­ları çeker alır; mal toplamış kaplara doldurmuş olanları» dedi. Son­ra sesi kesildi.

Milletten daha Önce ne dediğini sordum. Dediler [51]Ondan «ensi-tü ensitü: susunuz, susunuz» diye işittik. Birbirimize baktık, gör­dük ki: Ses örtü altından geliyor. Yüzünü açtığımızda dedi ki:

«Bu Ahmed Resûlullah'dir. Selamun aleyke yâ Resûlullah ve Rahmetüllahi ve berekâtuhü» sonra dedi:

«Ebû Bekir es-Sıddik, Resûlullah'ın halifesidir. Nefsinde zayıf Allah'ın emrinde güçlüdür. O doğrudur, doğrudur. İlk kitapda vardır.

(Numan'ın risalesi bitti.)

Sonra Beyhaki, başka bir yönden, bunu îsmail bin Ebû Halit'den rivayet etmiştir ve bunu da ilave etmiştir. Râvi îsmail hadisin başı­nı rivayet ettikden sonra demiş ki:

«Hz. Osman'ın halifeliğinden iki sene geçmişti. İki gece iki se­ne demektir. Ben diğer baki kalan dört senede ne olacağını bekliyor­dum. Bu dört senede Iraklıların İftirası ve muhalefeti çıktı. Valileri olan Velid bin Akabe'ye dil uzattılar, iftira ettiler.

Beyhaki dedi ki, bu isnad da sahihtir. Bunu Habip bin Salim yine Nûman bin Beşir'den nakletmiştir. îbn-i Müseyyip rivayetinde olduğu gibi onda «Bisraris»den de söz etmiştir. O rivayette anlatılan durum şudur:

Resûlullah'm mührü Hz. Osman'ın eline idi. Hilafetin altıncı se­nesinde o da mühre imzasını koydu. İşte o zaman memurları değiş­ti. Fitneler zuhur etti.

Beyhaki, demiş ki Öldükten sonra konuşanlar hakkında, çok kişilerden sahih senedlerle rivayetler vardır.

Sonra, o ve ibn-i Ebu Dünya ve ibn-i Asakir, Abdullah bin Ubeyd el-Ensari'den rivayet ettiklerine göre;

Müseylime-i Kezzab'ın ölülerinden bir adam, «Muhammed Besulu ilah, Ebû Bekir es-Sıddık, Osman el-Emir er-Rahim,» dedi. Ömer için ne dediğini bilmiyorum.

Beyhaki, ibn-i Asâkir, başka bir tarikle ondan rivayet ettikle­rine göre, şöyle demiştir:

Onlar, Sıffîn veya Cemel günü ölüleri gömerken, Ensar'dan, ölen bir adam:

«Muhammed Resûlullah, Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer eş-Şehid, Os­man er-Rahim» dedi, sonra sustu.

Buhari «Tarihlinde ve ibn-i Mende, Abdullah bin Ubeyd el-En-sari'den rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Sabit bin -Kays bin Şemmas'ı defnedenler içinde idim. Yemâme harbinde şehid düşmüştü. Onu kabrine koyduğumuz zaman işittik ki diyor.

Muhammed Resûlullah, Ebû Bekir es-Sıddık, Ömer, eş-Şehid, Os­man Emin Rahim. Ona baktığımızda gördük ki, ölüdür.

Taberâni  «el-Kebir»de  Nûman bin Beşir'den rivayet et­tiğine göre, şöyle demiştir:

Bizden Harice bin Zeyd isminde bir adam öldü. Onu bir elbise ile örttük. Kalktım, namaz kıldığımda birden bir ses işittim. Baktım cenaze depreniyor ve şöyle diyor:

Kavmin en güçlüsü ortancası olan Abdullahtır.[52] EmirüT-Mü-minin olan Ömer, vücutça da güçlüdür. Allah'ınTice yani babasının ne yaptığını sordu. Sonra,  «Arkamda Bisraris alındı  dedi ve sesi kesildi.                                                            tbn-i Asâkir, Enes (Radıyallahû anhVdan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:

Zeyd bin Hârice öldüğü zaman yıkamak için cenazesine gittik. Üzerine su döktüğümüzde şöyle konuştu t

«İki geçti, dört kaldı. Zengin fakiri yedi. Dağıldılar. Aralarında düzen yok. Ebû Bekir yumuşaktır, rahimdir. Ömer kafirlere karşı şiddetlidir, Allah yolunda kmayıcılarm kınamasından korkmaz. Os­man (Radıyallahû anhüm ecmain) yumuşaktır, müminlere merha­metlidir. Siz Osman'ın yolundasınız. Dinleyin, itaat edin,» Sonra se­si düştü; dil hareket ediyordu. Fakat cesed ölüydü.

tbn-i Ebi Dünya, Yezid bin Saîd el-Kureşi tarikiyle Ebû Abdul­lah es-Şami'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Bizans'a karşı savaştık. Bizden bir gurup düşmanın izini takip etmek için çıktılar. Onlardan iki adam ayrı gittiler. O ikisinden bi­risi dedi ki .

Biz o durumda iken yaşlı bir Rumla karşılaştık. Çıkm meyda­na dedi. Biz ona saldırdık. Bir müddet savaştıktan sonra arkadaşım şehid düştü. Ben döndüm, diğer arkadaşlarımı arıyordum. Dönüş­te kendi kendime dedim. Anam ağlasın, «arkadaşım Cennete koştu. Ben ise dönüp arkadaşlarıma koşuyorum. Bunun üzerine döndüm, O Rumla vuruşmaya başladım. Ben onu tuzağa düşürmek istedim. O beni omuzladı, yere vurdu, göğsüme oturdu, beni öldürmek için yanından bir şey çekti. Ölen arkadaşım geldi, elini saçlarına doladı, onu yere attı. Onu öldürmeme yardım etti. Benimle hayli yol aldı, durumunu anlatıyordu. Ta bir ağacın altına geldik, orda eski haline döndü, ölü olarak yere uzandı. Sonra döndüm, arkadaşlarıma du­rumu anlattım.

Yine, İbn-i Ebî Duaya Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem'den rivayet ettiğine göre; şöyle demiştir:

Geçmişte, Bizans topraklarına saldıran bir gurup genç vardı. Bir seferinde esir düştüler. Hepsi yakalanıp krala götürüldüler. Kral on­lara kendi dinine girmelerini söyledi. Onlar, reddettiler. Kral nehir kenarında bir tepede oturdu, onları çağırdı, birisinin boynunu vur­du. Adam nehre düştü. Baktılar ki, başı onlara karşı durmuş yü­züyle onları selamlıyor ve şu ayeti kerimeyi okuyor:

«Ey nefs-i mutmainne, kendin razı olmuş ve kendinden razı olun­muş olarak Rabbine dön. Kullarımın içine gir, Cennetime dahil ol.» [53]

Yine Ibn-i Eoî Dünya Said el-Ammi'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir:  

«Bir cemaat, denizde savaşmak için çıktılar. Beraberlerinde bin­mek için, hasta bir genç yanlarına geldi. Önce reddettiler, sonra, onu da gemiye aldılar. Düşmanla karşılaştıklarında en iyi dayanan o genç oldu. Sonra şehid düştü. Başıyla gemidekileri selamladı ve şu âyeti okuyordu i

«Şu âhiret diyarını, yeryüzünde üstünlük istemeyen bozguncu­luk yapmayanlara veriyoruz. Âkibet, müttakinlerindir.»[54]

Sonra suyun içine batıp kayboldu.

El-Hâfız, Ebû Muhammed el-Hailal «Kerâmât'ül-Evliya» kitabın­da, senediyle Ebû Yusuf el-Gasili'den rivayet ettiğine göre şöyle de­miştir :

İbrahim bin Ethem Şam'da yanıma geldi. Bana, «Bugün çok acip bir şey gördüm» dedi. Ben   «Nedir o?» dedim. O dedi ki:

Ben şu kabirlerden birisinin başında durdum. İçinden saçı bo­yanmış (yani aklaşmış) yaşlı bir adam çıktı. Bana:

«Yâ İbrahim: Allah beni senin için diriltti» dedi. Ben, Allah sa­na ne yaptı? dedim. O dedi ki:

Çirkin bir amel ile Allah'ın huzuruna girdim. Bana üç şeyle hu­zuruma geldiğinden seni afvettim, dedi. Beni seveni seviyorsun. Göğ­sünde zerre miktar haram içki yoktur. Akla boyanmış saçlarınla hu­zuruma girdin. Ben yaşlıların akını ateşle yakmaktan utanının.

Sonra kabir yaşlmm üzerine kapandı.

İbrahim bin Edhem, dedi ki, «Yâ Yûsuf ne acaip şey! Allah1 dan iste. sana daha acipleri göstersin.

Beyhaki, Şuâb-ı İman'da senediyle, Nişabur kadısından rivayet ettiğine göre;

Yanına bir adam girmiş, kadıya demişler ki, bu adamda acip bir haber var. Kadı «nedir» demiş. Adam demiş ki:

Ben kefen soyan birisiydim. Kabirleri, devşirirdim. Bir hanım öldü, kabrini öğrenmek için gittim namazına katıldım. Gece karan­lığı çökünce, kabrini deştim, kefeni açmak için elimi saldığımda ha­nım :

Sübhanallah, Cennetlik bir adam, Cennetlik bir kadını soyu­yor. Bilmez misin sen namazımı kılanlar içinde idin. Ve Allah nama­zımı kılan herkesi affetti» dedi.

El-Muhamili «Emâli»smde, Abdulaziz bin Abdullah bin Ebû Se-leme'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Adamm biri Şam'da, hanımıyla beraber, harmanda bulunurken, (Daha önce de, bir oğlu Allahm emriyle şehid düşmüştü.) Bir süva­rinin bu tarafa doğru geldiğini gördüler. Babası işte oğlumuz geli­yor dedi. Hanımı, şeytandan sakın, oğlumuz bir müddet önce şehid edilmedi mi? Galiba sen ona düşkünsün! dedi. Adam işine döndü, istiğfar etmeye başladı. Süvari yaklaşırken baktı.  «Hanını! vallahi

işte oğlundur,» dedi. Hanım da baktı. «Evet vallahi odur» dedi. Sü­vari orda durdu; babası dedi ki:

Oğlum; daha önce şehid düşmedin mi? O:

Evet, fakat Ömer bin Abdülaziz şu anda vefat etmiş Şehidi er, onun cenazesinde bulunmak için Rablerinden izin istediler. Ben de onlardandım... Size selam vermek için de Allah'dan izin istedim, dedi. Onlara dua etti ve ayrıldı. Sonra, Ömer bin Abdülazâzin (Radıyalla-hû anh) o saatlerde vefat ettiği anlaşıldı.

Bunlar senedli haberlerdir. Hadis imamları kitablarmda sened-leriyle rivayet etmişlerdir. Ben Yafii'nin anlattığını teyid ve tasdik için burda naklettim.

Yaf ii dedi ki:

İyi veya kötü, ölülerin görünmesi bir nevi keşiftir. Müjde için veya meviza için, veya Ölünün hayrı yahut borcunun ödenmesi gibi bir maslahatı için, Allah onu izhar eder. Bu görünme, galiben rü­yada olur. Bazen de yakazada olur. Bu ikincisi ehl-i hâl ve evliya­nın kerametlerinden sayılır.

Yine Yâfii başka bir yerde demiş: Ehl-i Sünnet mezhebi odur ki:

Ölülerin ruhları Allah'ın izniyle, özellikle Cuma geceleri ya gök­ten veya yerden kabirlerdeki cesedlerine gelirler, otururlar, konu­şurlar. Allah, nimet ehline nimet verir, azap ehline de azap verir.

Yine demiş ki, ala-yi üliyinde veya esfel-i safilinde nimet veya azap gören yalnız ruhlardır. Kabirde ise ruh ve cesed beraber nimet veya azap görürj (Yafiinin sözü bitti.)

Îbnü'l-Kayyim demiş: Hadisler ve asar denilen sahabelerin söy­ledikleri gösteriyor ki:

Kabrin ziyaretine gelen ne zaman gelirse gelsin, ziyaret edilen onu tanır, sesini; işitir. Onunla ünsiyet eder. Selâmını geri çevirir.

Bu şehidler ve diğer ölüler hakkidna da geçerlidir. Bu durum belli bir vakte mahsus değildir. Ve vakte mahsus olduğuna delâlet eden, Dahhak'm naklettiği haberden daha sahihtir. Çünkü, Resul-i Ekrem (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ümmeti için, ölülere düşünür ve işi-tirlermiş gibi selam vermeyi emretmiştir.

Müslim, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anhî'dan rivayet ettiğine gö­re, Resul-i Ekrem (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) bir kabristana çıktı:

«Ey müminler cemaati, selam size olsun. Ve inşaallah bizde pe­şinizden geleceğiz.» diye buyurdu.

Nesai, ibn-i Mâce, Büreyde {Radıyallahû anh)'den rivayet ettik­lerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem), sahabeler kab­ristana çıktıkları zaman, onlara şöyle demeyi öğretirdi:

Es-selâmün aîeyküm, ey müslüman kabristanlüar. Siz öncüleri-mizsiniz, biz de arkanızdan geleceğiz, Allah'dan bize de size de afi­yet diliyorum.

Müslim, Âişe (Radıyallahû anhâ)'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

Yâ Resûlullah ölülere ne diyeyim dedim. Buyurdu ki r Şöyle de:

Ey Müslüman kabristanlılar size selâm olsun. Allah bizden Ön­cekileri de sonrakileri de affetsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız.

Tirmizi, îbn-i Abbâs (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre;

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Medine kabristanından geçti. Yüzüyle onlara yöneldi. «Esselamu Aleykum ya ehl-el-kubûr, Allah sizi mağfiret etsin. Siz Öncülerimizsiniz. Biz de peşinizden ge­leceğiz.- dedi.

Taberani, Ali bin Ebi Talip (Radıyallahû anh)'den rivayet etti­ğine göre, o bir kabristana yaklaşarak şöyle demiş :

Ey ehl-i iman olan kabristanlılar, siz öncülerimizsiniz. Bizde si­ze yakında yetişeceğiz. Allah bizi de sizleri de mağfiret etsin. Afvı ile muamele etsin,

İbn-i Ebû Şeybe, Sa'd bin Ebû Vakkâs (Radıyallahû anh)'dan. rivayet ettiğine göre;

O tarlasından dönerken, şehidlerin kabrinin yanından geçiyor­du. «Esselamü Al ey küm, inşaallah bizde size kavuşacağız» derdi, son­ra arkadaşlarına:

«Şehidlere selâm vermez misiniz? Onlar selâmı iade ederler,» di­ye onları uyarırdı.

tbn-i Ömer,  (Radıyallahû anh)'den rivayet edildiğine göre;

O gece olsun, gündüz olsun, selâm vermeden hiç bir kabrin ya­nından geçmezdi.

Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'dan rivayet edildiğine göre, şöy: le demiştir:

Tanıdığın kabirler yanından geçersen «selam size ey kabirde-kiler» de, tanımadığın kabirlerin yanından geçersen «selam müslü-m ani ara olsun» de.

Ebu'l-Hasan'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Kim kabristana girerse ve «Ey çürümüş cesedlerin dağılmış ke­miklerin Rabbi, bunlar dünyadan sana iman ederek çıktılar. Katından onlara bir ruh benden de selam indir» dese, Adem (Aleyhi's-selâm) 'in yaradılışından bu yana ölen her mü'min ona istiğfar eder.

îbn-i Ebî Dünya, yukardaki hadisi, şu ibare ile rivayet etmiştir: «Adem zamanından kıyamete kadar ölen ve öleceklerin sayısınca,

Allah ona hasenat yazar.»

îbn-i Ebu Dünya, Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir:

«Kim kabristana girer, onlara istiğfar eder, ve onlara rahmetle dua etse, onların cenazesinde bulunmuş ve namazlarını kılmış sa­yılır

Ezher bin Mervân'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

«Bişr bin Manur'un bir odası vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, kapıyı kilitler, kabristan tarafından penceresini açar, kabir­lere bakardı

îbn-i Ebû Dünya, Beyhaki,  «Şuab»da îbn-i Ömer  (Radıyalİkhû anh)'dan rivayet ettiğine göre;                                                      «O bir cenaze gördüğü zaman, kabristana gider, onlara dua ve istiğfar ederdi

Yine îbn-i Ebî Dünya ve Beyhaki, Asım el-Hacderi akrabas| bi­risinden rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:                       

Ölümünden senelerce sonra Âsim el-Hacderiyi rüyamda gördüm. Ben «ölmedin mi?» dedim. O;

«Evet» dedi. Ben:                                                                 

«Nerdesin» deyince o şöyle dedi:                                         

«Vallahi ben Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Ben ve bir gurup arkadaşlarım, her Cuma gecesi ve sabahı Bekir bin Abdullah el-Müzeni'nin yanında birleşiyoruz. Sizin durumlarınızı görüşüyoruz.

Bent

Cesedleriniz mi yoksa ruhlarınız mı görüşüyor? dedim.

O:

Nerde? Cesedler çürüdü, görüşen yalnız ruhlardır, dedi. Ben:

Bizim sizi ziyaret ettiğimizi biliyor musunuz? dedim. O:

«Biz Cuma gecesi ve Cuma günü, ta Cumartesi sabahına kadar ziyaretlerin farkına varırız, dedi.

Ben:

Neden diğer günlerde farkına varmıyorsunuz, dedim.

O:

Bu Cuma gününün fazilet ve şanının büyüklüğü içindir, dedi.

Yine Ibn-i'Ebî Dünya ve Beyhaki, Bişr bin Mansûr'dan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Adamın biri kabristana gidip gelirdi. Cenazelerin namazını kı­lardı. Akşamladığı zaman kabirlerin başında durup:

Allah vahşet ve yalnızlığınızı ünsıyete çevirsin. Garipliğinize acı­sın. Günahlarınızı affetsin. Hasenatınızı kabul etsin derdi ve bundan başka bir şey ilave etmezdi.

O adam demiş ki: Bir gün akşamladım. Ehlime gittim. Kabris­tana varmadım. O gece ben uyurken bana gelmiş, büyük bir top­luluk gördüm. Ben, «kimsiniz? Ne işiniz var?» dedim. Onlar, «biz ka-birdekileriz, dediler:

Ben:

Neden geldiniz, dedim.

Onlar:

Sen ehline dönerken bizi hediyeye alıştırdın.

Ben:

Nedir o hediye dedim.

Onlar:

Bize ettiğin dualardır, dediler.

Ben:

Öyle ise devam edeceğim dedim ve daha onlara yaptığım yi hiç bırakmadım.

Yine îbn-i Ebî Dünya, Ebû Teyyah'dan rivayet ettiğine gö le demiştir :

Mutarrıf isminde birisi her gece görünüyordu. Cuma günü ol­duğunda ancak sabaha doğru gelirdi. Kırbacı, yolunu aydınlatıyor­du. Bir gece kabristana doğru gelirken, atı üzerinde esnedi. Kabir-dekilerin bütününü herkes kendi kabrinin üzerinde oturmuş gibi gör­dü. Dediler ki: Bu mutarrıf tır. Demek Cuma günüdür.          ^^»

Ben:

Siz de Cuma gününün varlığını biliyor musunuz? dedim. Onlar:

Evet, biz o gecede kuşun ötmesini dahi biliriz. Ben Mutarrife, onlar ne diyorlar? diye sordum.

O

Selâm selâm, salih bir gün diyorlar, dedi.

Yine İbn-i Ebi Dünya, ve Beyhaki ... Süfyân bin Uyeyne* yısınm oğlundan rivayet ettiklerine göre, şöyle demiştir:

Babam öldü, büyük bir sabırsızlık içinde, kaldım. Her gün kab­rine giderdim. Sonra gitmemeye başladım. Rüyada onu gördüm. Ne­den bize gelmekten alıkonuyorsun, dedi.

Ben:

Benim geldiğimin farkına varıyor musun? dedim.

O

Evet, bilmediğim hiç bir seferin olmamıştır. Sen bize geldiğinde seninle sevinirdim. Çevremizdekiler de senin duanla sevinirlerdi;, dedi.

Sonra ben, artık daha sık ziyaretine giderdim.

Beyhaki, Ebû Derda (Radıyallahû anh)dan rivayet ettiğine gö­re Haşim bin Muhammed şöyle demiştir:

Ehl-i ilim bir adamdan işittim diyordu i

Ben uzun bir müddet babamı ziyaret ederdim. Bir gün ben top­raktan başka bir şey ziyaret etmiyorum, dedim. Bana rüyamda gös­terildi, dedi ki:

Oğlum neden eskiden ziyaretimize geldiğin gibi geliniyorsun? Ben:

Topraktan başka bir şey görmüyordum, dedim. O:

Yapma oğlum, vallahi sen bize teşrif ettiğinde komşularım ba­na müjde veriyorlardı. Ayrıldığında da Küfeye gidinceye kadar da seni müşahede ediyordum, dedi.

İbn-i Ebî Dünya, Beyhaki, Osman bin Sûret'den rivayet ettikle­rine göre : O şöyle demiştir;                                         

Anam ehl-i ibadet idi. Ona «Rahibe» denilirdi. Öldüğü zaman her Cuma gecesi ziyaretine gelir ona ve kabristandakilere dua ye istiğfar ederdim. Bir gece onu rüyada gördüm.»

Nasılsın anacığım, dedim. O dedi ki:

— Oğlum, ölümün sıkıntısı çetindir. Allah'a hamd olsun, ben güzel bir berzahtayım. Çiçekler içinde âlâ kumaşlar üzerinde yatıyorum.

Ben:   

— Bîr ihtiyacın var mı, dedim.

O:

.— Evet, dedi.

— Nedir, dedim. O:

— Bize yaptığın ziyaret ve duayı terketme. Ben Cuma günü se­nin gelmenle ünsiyet buluyorum. Evinden buraya doğru geldiğin za­man, «Yâ Rahibe bir akraban ziyaretine geldi» derler. Ben sevini­rim. Etrafımdaki ölülerde sevinir.

Selefî dedi ki:

İskenderiyede Ebu'I-Bereket Abdulvahit bin Abdurrahmandan, ö da anasından şöyle dediğini rivayet etmiş:

«Ölümünden sonra anamı rüyamda gördüm. Bana dedi ki kızım ziyaretimize geldiğin zaman bir müddet kabrimin başında otur ki, sana bakmaktan doyayım. Sonra, bana rahmetle dua et. Çünkü rah­metle dua ettiğin zaman rahmet aramızda perde olur, beni senden ayırır. (Dolayısıyle ayrılışın bana ağır gelmez.)

Hafız bin Recep dedi ki: Ali biri Abdussamed, Ahmed el-Bağda diden, o da babasından, nakline göre, Kostantin bin Abdullah er-Ru mi, Esed biri Musa'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Bir dostum vardı, öldü. Onu rüyada gördüm. Bana diyordu ki Sübhanallah, filan dostunun yanına geldin, ona okudun, ona rah met istedin. Bana ise gelmedin, yaklaşmadın da... Ben:

—  Nerden biliyorsun, dedim.

—  Dostunun ziyaretine geldiğin zaman seni gördüm, dedi. Ben:

—  Nasıl görüyorsun? Halbuki toprak altında idin? dedim.

O:

Görmedin mi? Su cam içinde  (nasıl) görünüyor, dedi. Ben:

Evet, dedim.

O:

İşte aynen Öyle, biz bizi ziyaret edenleri görüyoruz. [55]

 

Mühim Bir Mesele

 

Ebû Daffiili, Tirmizi-sahih gördüğü bir rivayetle Ebû Çeri el-He-cimi (Radıflî^hû annî hadisinden rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'ın yanına geldim. (Aleykeesselam) Sana selam yâ Resûlullah, dedim. Buyurdu ki «sa­na selâm» deme. Çünkü, bu mevtanın selamıdır.

Bu gösteriyor ki, mevtaya selâm vermekle sünnet olan vecih, «Aleyküm es-Selâm» demektir. Halbuki, Resûlullah'ın «Esselâmü Aleyküm dare kavmin müminin» dediği hadis dahi sahihtir. îşte bu­nun için bu iki hadisi birleştirmek lazım. Hatta bâzıları demiş ki; bu, birinci hadisten daha sahihtir. Bâzıları da demiş ki sünnet olan birinci hadistir ki onda o şeklin diriler için kullanılmaması için uya­rılmıştır.

Îbnü'l-Kayyim, Bedaf kitabında bunu şöyle cevaplandırmıştır; Bu ihtilaf hadisin maksadını anlamamaktan ileri gelmiştir.

Çünkü Resul-i Ekremin (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) «Bu ölü­lerin selâmıdır» demesi Ondan bir emir ve nehy değildir. Sadece, o zaman mutad olan ve cahiliyette insanların kullandığı şekli bil­dirmektir. Çünkü, Onlar ölünün ismini dua ve selâmdan önce zik­rederdi. Nasıl ki şâir demiş:

Sana Allah'ın selâmı olsun ey Kabs bin Asım.

Hz. Ömer (Radıyallahû anh) mersiyesinde de olduğu gibi.

Sana selam olsun Ey Emirim.

Ve mübarektir o ezik vücudun

Bu tip kullanış, Arap şiirlerinde çoktur. Demek mevcut bir du­rumu bildirmek, caiz olduğunu göstermediği gibi, sünnet olduğunu hiç göstermez.

Sonuç: Resûlullah'm kullandığı yeni selâm lafzının önce söy­lendiği hadisin sünnet olduğudur.

Eğer deseniz, dirilere selam vermenin cevabı beklenilir. Onun için önce selâm söylenilir. Halbuki bu durum ölüler için geçerli de­ğildir.

Biz de deriz ki, ölülere selâm vermek onların cevap verdikleri umulduğu içindir. Nitekim hadiste, cevap verdikleri varit olmuştur.

Yine İbn-ül Kayyim, demiş ki s

Güzel nüktelerden birisi de, hayırlı duanın en güzel şekli dua­nın kendisi için dua edilenden önce olmasıdır. Şu ayeti kerimeler gibi...

Beddualarda en iyi şekil, beddua edilenin duadan 6nce gel sidir. Şu âyet-i kerimeler gibi:

İbn-i kayyim bu nüktenin sırrını da anlatmış. Esrar Et-tenzil ki­tabımda anlattığımdan dolayı kısa kesiyorum. [56]

 



[1] İbrahim, 27

[2] Taha. 55

[3] İbrahim, 62

[4] Taha, 124

[5] Mutaffİfin, 5,  6

[6] Mutaffİfin, 7-9

 

[7] İbrahim, 27

[8] Tafha, 124

[9] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 208-239.

[10] İbrahim, 27

 

[11] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 240-246.

[12] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 247-255.

[13] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 255.

[14] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 256-263.

[15] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 263.

[16] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 263.

[17] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 263-264.

[18] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 264.

[19] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 264-267.

[20] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 267-268.

[21] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 268.

[22] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 268.

[23] Taha: 127ı

[24] Mümtehine: 13

[25] Kefen İan demektir. Türkçe kefensayan denilir

[26] Büyük bir müttehittir

[27] Yasın: 76

[28] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 269-301.

[29] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 302-309.

[30] Haffar Kabir kazıyan (mezarcı) demektir. Bu zat devamlı olarak bu işi yaptığı için bu lakabı almıştır.

ğında misk kokusunu  hissettim.  Baktım yaşlı bir adam, kabrinde oturmuş Kur'an okuyor

[31] Rum: 44.

[32] Ali İmran: 170.

[33] Fecir: 27-30

[34] Fecir: 27-30.

[35] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 310-330.

[36] Cariye, burada kız manasmdadır

[37] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 331-332.

[38] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 333-335.

[39] Allah'ın yüce huzurunda demektir.

[40] Nisa, 69

[41] Bakara, 189

[42] Nemi, 77

[43] Râd, 24 -

[44] (79)

 

[45] Kehf, 9

[46] Ankebut, 1

[47] Araf, 201 

[48] Rahman, 46

[49] Rum, 25

[50] Ebu Bekir Es-Stddik'ı kasdediyor

[51] Ebu Bekir Es-Stddik'ı kasdediyor

[52] ebu Bekir Es-Sıddık...

[53] Fecîr, 27-30

[54] Kasas, 83

[55] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 336-371.

[56] İmam Celaleddin Es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 372-373.