﴿ اَلله ُ﴾

ALLAH

Allah[1] adı, Yüce Yaratıcı’nın diğer bütün isimlerini kapsar. Bu yüzden el-Esmau’l-hüsnâ olarak bilinen bütün isim ve sıfatlar bu ada dayandırılır. Bu ne­denle “Rahmân, Rahîm, Azîz, Gaffâr, Kahhâr Allah’ın adların­dandır deriz.” Ama “Allah, Rahmân’ın adlarındandır” demeyiz. Yüce Allah şöyle buyurur: “En güzel isimler Allah’ındır.” [2]

Kur’an ve hadislerde geçen veya geçmeyen bütün güzel isim ve sıfatlar Al­lah’a izafe edilir.  “Allah” lafzı, Yaratıcı’nın bütün isim ve sıfatlarını içinde topla­yan bir isimdir. Kalbi, bu ismi hakkıyla bilecek genişlikte olan ve kulluk görevlerini tam bir saygı ve içtenlikle yerine getirerek, sevginin zirvesi sayılan kulluk hakkını veren kimse, hiçbir insana muhtaç olmaz; insanların en zen­gin­leri arasında yer alır.[3] Lisan-ı hâli ile şairin söylediği şu dizeleri söyler:

Hiçbir malım olmadan bütün insanlardan zengin oldum

Zira en üstün zenginlik, mal ile değil ondan uzak durmakladır.

Muhtaç olmamak her ne kadar büyük öneme sahip olsa da beraberinde bü­yük tehlikeler de taşımaktadır. Bu tehlikelerin başında, muhtaç olmadığını düşünerek büyüklenmek ve haddini aşmak gelmektedir. Birçok ülke ve zen­gin kimse bu yüzden zenginliklerini kaybetmiş ve yıkılarak yok olmuşlardır. Böy­lece onlar gerçek zenginliğe değil sadece gölgesine sahip olmuşlardır. Zengin­lik onlara, uykuda görülen ve uyanınca kaybolan anlık bir rüya gibi gelmiş­tir.[4]

“Allah” Adının Bütün İsim ve Sıfatları Kapsaması

“Allah” adı bütün güzel isimleri ve üstün sıfatları içine alır. Bu ad, Yüce Yara­tıcının zâtî, sübûtî, fiilî bütün sıfatlarına delalet eder.[5]

Allah’ın zâtî sıfatları, kemâl sıfatlarıdır. Herhangi bir eksiklik ve kusuru yok­tur. Hiçbir varlığa benzemez. Allah’ın diğer isim ve sıfatları bu yüce ada izafe edilir. Âyette belirtildiği gibi “En güzel isimler Allah’ındır.” [6] Rahmân, Ra­hîm, Kuddûs, Selâm, Azîz, Hakîm, Allah’ın adlarındandır deriz. Ama “Al­lah”, ne Rahmân’ın ne de Azîz’in veya bir başkasının isimlerindendir deme­yiz.

Bu da gösteriyor ki, “Allah” adı el-Esmâ-ü’l hüsnânın bütün anlamlarını özetle içine almaktadır. Diğer ilâhî isim ve sıfatlar bu adın ayrıntıları ve açık­lamala­rıdır. Bu, “Allah” adının tapınılan ve kulluk edilen olduğunu gösterir. Bü­tün varlıklar O’na sevgi, saygı, ümit ve korku ile tapmaktadır. İhtiyaç ve fela­ket anlarında O’na yönelmekte, O’ndan kurtuluş beklemektedirler.

Bu durum O’nun iktidarını, ilâhlık ve merhametini gerekli kılmaktadır. Al­lah’ın ilahlığı, Rabliği, merhametliliği ve iktidarı bütün kemâl sıfatların varlı­ğını zorunlu kılmaktadır. Çünkü diri ve canlı olmayan (Hay), işitmeyen, görme­yen, gücü yetmeyen, konuşmayan, dilediğini yapamayan, ne yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini bilmeyen bir kimsede kemâl sıfatlarının bulun­ması mümkün değildir. Yüce ve güzel (celâl ve cemâl) sıfatların hepsi “Allah” ismine has sıfatlardır.

Fiilî ve kudret sıfatları, fayda veya zarar verme, bol veya az verme, dile­ğini gerçekleştirme, güçlü olma ve varlıkları yönetme ise “Rab” ismine has sıfatlar­dır.

İhsan sıfatları, iyilik, cömertlik, sevgi ve şefkat, merhamet ve lütuf, yumu­şak­lık gibi sıfatlar da “Rahmân” ismine has sıfatlardır.

Rahmân adının özelliği merhamet/esirgemedir. Rahîm ise kullarına mer­ha­met eden, onları esirgeyendir. Bu yüzden Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyu­rur: “O, mü’minleri çok esirgeyicidir.” [7], “O, onlara (karşı) çok şefkatli­dir, çok esirgeyicidir.” [8] Âyetlerin orijinalinde, daha geniş anlamlı ve nitele­nen bütün sıfatları kendinde toplayan “Rahmân” kelimesi yerine “Rahîm” keli­mesi geçmektedir. Çünkü Rahîm, Rahmân’dan daha öte ve özel bir an­lam ifade etmektedir.[9]

 

“Allah” Kelimesinin Kökeni

“Allah” kelimesinin kökeni ve hangi kelimeden türediği konusunda dil bilgin­leri büyük bir ayrılığa düşmüşlerdir. Bu kelime türetilmiş midir? Türemiş ise “elehe”den mi, “ve-le-he”den mi yoksa “lâ-he”den mi türetil­miştir?[10]

Dil bilginleri bu konuyu tartışa dursunlar, yeryüzünde bulunan herkes, âlim-cahil, kelimelerin kökenini ve türevlerini bilen-bilmeyen, Arap olan-ol­ma­yan herkes, “Allah” adının âlemlerin Rabb’i, gökleri ve yeri yaratan, yaşa­tan ve öldüren, her şeyin Rabb’i ve yöneticisi olan gerçek varlığın adı oldu­ğunu bilmektedir. İnsanlar “Allah” adı ile, yukarıda saydığımız bütün bu an­lamla­rın kastedildiğini bilmekte ve bunda herhangi bir ayrılığa düşmemekte­dir­ler. İnsanlar tarafından bu ad, diğer bütün adlardan daha fazla tanınmak­ta­dır. Dil bilginleri de kelimenin kökeni konusunda ayrılığa düşmekte ancak an­lamı konusunda herhangi bir ayrılığa düşmemektedirler. “Allah” lafzının aynı anlama delalet ettiği konusunda görüş birliği içindedirler. Tartışma, ke­lime­nin nereden türediği ve lafzın manaya delaleti konusundadır. Bu konu­daki tartışmanın, kelimenin anlamı üzerinde herhangi bir etkisi bulunmamakta­dır.[11]

 

“Allah” Adı Türememiştir; Türediğini İddia Etmenin Amacı Nedir?

es-Süheylî ve hocası Ebû Bekir b. el-Arabî, “Allah” adının herhangi bir kök kelimeden türemediğini iddia eder ve derler ki: “Türemek, kendisinden türeti­len bir maddenin var olmasını gerektirir. Halbuki “Allah” adı kadîm (önce­siz) dir. Öncesiz olanın da türetilecek bir maddesi yoktur. Böylece tü­reme imkan­sız olmaktadır.”

Eğer türeme ile bu anlam kastedilmekte ve onun başka bir asıldan geldiği id­dia edilmekte ise, kuşkusuz bu iddia geçersizdir. Ancak “Allah” lafzının tü­redi­ğini iddia edenler böyle bir anlamı kastetmedikleri gibi bunu ima bile etme­mektedirler. Bu adın Alîm, Kâdir, Ğafûr, Rahîm, Semî’, Basîr gibi esmâ-i hüsnâda geçen diğer adlar gibi Allah’ın ilahlık sıfatına delalet ettiğini söylemekte­dirler. Bu isimlerin de bir kök kelimeden türedikleri, kadîm (önce­siz) oldukları ve bir asıl maddelerinin olmadığı kuşkusuzdur. Peki, bu isimlere ne cevap vereceksiniz? “Allah” adının türediğini iddia edenlerin es-Süheylî ve ho­casına verdikleri cevap işte budur.

Sonuç olarak; türemekten kastımız lafzın kök kelimeden gelen ana kaynağı­dır. Bölümlerin asıllardan türediği gibi anlamın da bu kök kelimeden türediği kastedilmemektedir. Dilbilimcilerin kök ve türetilen kelimeyi asıl ve ikin­cil olarak adlandırması, birinin diğerinden türemesi anlamında değil; sa­dece birinin diğerinin anlamını ve daha fazlasını kapsaması itibariyle böyle adlan­dırmışlardır.

Dolaysıyla buradaki türeme maddî anlamda bir türeme değil, zorunlu an­lamda bir türemedir. Kapsayan (Allah), türetilen; kapsanılan ise (daha önce belirt­tiğimiz kök kelimeler) kendisinden türetilen olarak isimlendirilmiş­tir. Bu anlamda Allah’ın isimlerinin kök kelimelerden türetilmesinde bir sa­kınca yok­tur.[12]

“Allahümme” Kelimesinin Anlamı

“Allahümme” kelimesinin “Ya Allah / Ey Allah’ım” anlamında olduğu ko­nu­sunda herhangi bir ihtilaf yoktur.[13] Bu yüzden istek dışında bir yerde kulla­nılmaz. “Allahümme Ğafûrun Rahîm” denmez; İğfir-lî ver-hamnî” denir. Dilbi­limciler “Allahümme” kelimesinin sonundaki şeddeli mim konusunda ihti­laf etmişlerdir. Ünlü dilbilimci Sîbeveyh, bu mim’in başa gelmesi gereken “Ya” ünlem işareti yerine geldiğini söyler. Bu yüzden O’na göre her iki harfin (Ya ve Mim) bir kelimede yan yana gelmesi caiz değildir. O’na göre “Yâ Allahümme” denilmez. Eğer gelirse de bu istisna bir durum sayılır. Yine O’na göre “Allahümme” kelimesi nitelenemez. Yani “Ya Allahümme’r-Rahîm” denil­mez; “Allahümme’r-hamnî” denilir.

el-Ferrâ gibi bazı dilbilimciler de kelimenin sonundaki mim’in hazfedilen bir cümlenin yerine geldiğini söyler. O’na göre “Y┠ünlem harfi, “Allahümme”nin başına gelebilir ve “Ya Allahümme” denilebilir.

Basralı Dilbilimcilerin Cevabı

Basralı dilbilimciler bu iddialara birçok yönden cevap vermişlerdir. İşte ce­vapları:

1- Öncelikle bu değerlendirmelerin herhangi bir dayanağı ve delili yok­tur. Delil olmadan bu tür iddialar ileri sürülemez. Burada aynı zamanda kı­yasa da yer yoktur.

2- Dil kurallarında asıl olan, hazfın olmamasıdır. Bu kelimede birçok hazfedi­len kelime veya cümlenin var olduğunu iddia etmek asıl kurala aykırı­dır.

3- Eğer iddia doğru kabul edilirse, bu kelimeyle dua eden, dua yerine kendi­sine veya başkasına beddua etmiş olabilir. Bu yüzden kelimede gizli tak­dir olduğunu söylemek doğru değildir.

4- Araplar arasında yaygın olan doğru kullanım, “Y┠ünlem harfi ile “Allahümme” kelimesinin birarada kullanılmamasıdır. Eğer kelimenin aslı, el-Ferrâ’nın iddia ettiği gibi ise ikisinin bir arada kullanılmasında bir mani yok­tur. Hatta böyle kullanılması daha doğru olur. Ancak gerçek böyle değil­dir.

5- Dua edenin “Allahümme emmenâ bihayr / Allah’ım! Bizi hayırda ön­der kıl.” demesinde bir mani yoktur. Eğer takdir onların iddia ettiği gibi ol­saydı, böyle dua edilmesi caiz olmazdı. Çünkü bu durumda bedel ve yerine ge­len kelime bir arada bulunmaktadır. Dil kurallarına göre bu caiz değildir.   

6- Bu isimle dua edenin aklına böyle şeyler gelmez. Çünkü dikkatini ta­ma­mıyla Allah’ın adından sonra istediği şeylere verir.

7- Eğer “Allahümme”nin takdiri söylendiği gibi olsaydı o zaman “Allahümme” tam bir cümle olur ve üzerinde durulduğunda bir anlam ifade ederdi. Zira bu durumda çağırılanın adı ve talep fiilini içermektedir. Oysa ger­çek böyle değildir.

8- Eğer belirtilen takdir doğru olsaydı, sadece emir fiilin yazılması yeterli olur ve çağırılanın adına gerek kalmazdı. Tıpkı “Ya Allahu kıh/Ey Allah’ım! Koru”, “Ya Zeydu îh/Ey Zeyd! Anla”, “Ya Amru fîh/Ey Amr! Konuş” denil­diği gibi. Burada fiil, kendisinden önceki isme bitiştirilmediği için yazıda tek bir kelime olarak yazılmamıştır. “Allahümme”nin sonundaki mim’in Allah is­mine bitiştirilmesi, onun bağımsız bir fiil olmadığını göstermektedir.

9- Dua ederken kulun “Allahümme emmenî bi kezâ/Ey Allah’ım bana şun­larla yönel” demesi güzel değildir. Çünkü bu hem lafzen hem de mana ola­rak pek hoş karşılanmaz. Sık unutan veya kelimeleri karıştıran kimseler an­cak böyle diyebilirler. Oysa sadece iradesiyle iş yapan, asla şaşırmayan ve unut­mayan kimseye “Bana şunlarla yönel” denmez.

10- “Allahümme” kelimesinin, kendisinden sonra dua ve talebin olmaya­cağı yerlerde kullanılması daha güzeldir. Hz. Peygamber’in şu duasında ol­duğu gibi: “Ey Allah’ım! Sana hamd olsun. Yalnız sana şikayet yapılır. Sen yar­dım edensin, yalnız senden yardım dilenir. Yalnız sana güvenilip dayanı­lır. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet sahibi yoktur.” [14] Hz. Peygamber, bir başka yerde ise şöyle dua eder:

“Ey Allah’ım! Seni, arşını taşıyanları, melekleri ve bütün yaratıklarını şa­hit tutarak sabahladım. Sen gerçekten Allahsın. Senden başka hiçbir ilâh yok­tur. Sen teksin, ortağın yoktur. Muhammed de senin kulun ve elçindir.” [15]

Kur’an’da da bu kelimeden sonra talep gelmemiştir. İşte buna örnek; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve diledi­ğin­den mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır se­nin elindedir. Gerçekten sen, her şeye güç yetirensin.” [16]

“De ki: “Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşehade edileni bilen Al­lah’ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vere­ceksin.” [17]

Hz. Peygamber’in rükû ve secdede söylediği şu duada da “Allahümme” ke­li­mesinden sonra talep zikredilmemiştir: “Sen ne yücesin! Ey Allah’ım! Ey Rabb’imiz! Sana hamd olsun. Ey Allah’ım! Beni bağışla.” [18] Burada da iddia ettikleri takdir geçerli değildir.

Kimi dil bilimciler, daha fazla saygı ve talepte ısrarı belirtmek için “Allahümme”nin sonuna mim’in eklendiğini söylemekte ve bu görüşlerini destek­leyen çeşitli deliller ileri sürmektedirler. Ancak biz, konumuzun dışına çık­mamak için bu meseleyi uzmanlara bırakmayı, delillerini zikretmeden asıl konumuza devam etmeyi daha uygun buluyoruz.

Özetle mim harfi, her halükarda ve her ihtiyaç anında kendisiyle dua edi­len, bütün isim ve sıfatları kapsayan “Allah” lafzına mübalağa ve tazim için ek­lenmiştir. Buna göre dua eden bir kimse “Allahümme innî es’elüke / Ey Al­lah’ım! Senden diliyorum” dediğinde sanki, “En güzel isim ve en üstün sıfatla­rın sahibi olan Allah’a, isim ve sıfatlarıyla dua ediyorum” demiş olur. Bu­ra­daki mim, dua edenin Allah’a karşı duyduğu derin saygı ve talepteki ısra­rını belirtmektedir.

Hz. Peygamber birçok duaya bu kelimeyle “Allahümme” ile başlamıştır. Bu dualardan sadece iki tanesini örnek vermekle yetineceğiz. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Bir kula bir hüzün, dert ve kaygı geldiğinde şöyle dua ederse Allah mutlaka onun hüzün, dert ve kaygısını giderir, yerine gönül fe­rah­lığı getirir: “Ey Allah’ım! Şüphesiz ben senin kulunum, erkek ve kadın kulları­nın oğluyum. Senin emrinin altındayım. Hakkımda verdiğin hüküm geçerli­dir. Bu hükmün adildir. Senin kendini isimlendirdiğin veya kitabında indi­rip belirttiğin veya herhangi bir varlığa öğrettiğin veya kendi katında gayb âleminde tercih ettiğin her isimle senden diliyorum. Şu yüce Kur’an’ı kalbi­min baharı ve gönlümün nuru yap. Onunla hüznümü yok et, dert ve kaygıla­rımı gider.” Bunun üzerine sahâbîler: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunu başkalarına öğre­telim mi?” dediler. Hz. Peygamber: “Evet, bunu işitenlerin başkalarına öğret­mesi gerekir” buyurdular.[19]

Dua edenin isim ve sıfatlarıyla Allah’tan istekte bulunması daha güzeldir ve böyle dua etmesi teşvik edilir. Şu İsm-i azâm duasında olduğu gibi: “Ey Al­lah’ım! Hamd sanadır, senden başka ilâh yoktur. Sen şefkatli, merhametli ve cömertsin. Gökleri ve yeri yaratansın. Ey yücelik ve ikram sahibi! Ey Hay! Ey Kayyûm! Yalnız senden diliyorum.” [20]

 

* * *


﴿ اَلأَكْرَمُ – اَلْكَرِيمُ ﴾ 

EKREM - KERÎM

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Oku, Rabb’in en büyük kerem sahibidir.” [21]

“Ey insan üstün kerem sahibi olan Rabb’ine karşı seni aldatıp-yanıltan ne­dir?” [22]

“Gerçekten benim Rabb’im Ganî (kimseye ve hiç bir şeye karşı ihtiyacı olma­yan)dır, Kerîm olandır.” [23]

 

Ekrem’in Anlamı

İbn Teymiye, “Rabb’in en büyük kerem sahibidir.” [24] âyetini tefsir eder­ken şunları söyler: “Kerem sözcüğü, bütün iyilikleri, güzellikleri ve bağışları kapsa­yan bir sözcüktür. Her ne kadar tam anlamı “karşılıksız vermek” olsa da bu sözcükle sadece bu anlam kastedilmemektedir. Sözcük, başkasına yapılan her türlü iyiliğe, güzel davranışa ve çok hayra delalet etmektedir. Allah Teâlâ kendisinin Ekrem olduğunu ismi tafdil (üstünlük belirten isim) kipiyle ha­ber ver­mekte ve kendisini bize böyle tanıtmaktadır. Bu da sadece O’nun sı­nırsız ve mutlak kerem sahibi olduğunu göstermektedir. Âyette “Rabb’in en büyük kerem sahibidir.” [25] denilerek bu isim mutlak olarak zikredilmekte, “Falandan daha kerem sahibidir” denilerek herhangi bir sınırlama yapılma­maktadır. Bu ifade tarzı, O’ndan daha üstün bir kerem sahibinin olmadığına ve O’nun ke­rem konusunda hiçbir eksik ve kusurunun bulunmadığına işaret etmekte­dir.”[26]

Allah Ekremü’l-ekremin (kerem sahiplerinin en üstünü)dir. Burada Ek­rem sözcüğü Kerîm (hayırsever) anlamında kullanılmıştır. Tıpkı E’azz (en üs­tün) ve Etval (en uzun) kelimelerinin üstün ve uzun anlamında kullanıldığı gibi.[27]

Beyhakî “el-Esmâ ve’s-sıfât” adlı eserinde Hattâbî’den şu açıklamayı nakle­der: “Allah, Ekremu’l-ekremîndir” sözünün anlamı: O’ndan başka mut­lak kerem sahibi yoktur, hiç kimse kerem sahibi olmada ona eşit olamaz de­mek­tir.”[28]

 

Kerîm’in Anlamı

Kerîm, kendi lütuf ve ihsanından karşılıksız olarak veren demektir. Cüneyd Bağdadî Kerîm’i şöyle tanımlar: “Kerîm, seni bir vesileye doğru iten, ona muhtaç edendir.”

Allah’ın Kerîm ismini şöyle tanımlayanlar da olmuştur:

“Kerîm, kendisine isyan edenleri, tevbelerini kabul etmekte umutsuz bırakma­yan ve onları sorguya çekmeden tevbelerini kabul edendir.”

“Kerîm, kime ve ne verdiğine aldırmayan, kendisinden isteyenleri boş çevir­meyen, kendisine sığınanları terk etmeyen, bir yanlışlık gördüğünde onu açığa vurmadan düzelten, bir iyilik yapıldığında karşılığını veren ve onu gizle­yen, eksiksiz ve kusursuz yüce varlıktır.”[29]

el-Halîmî, Kerîm’in anlamı hakkında der ki: “O, mutlak fayda verendir. Arap­lar, bol süt veren, sağıcısını yormayan, arkasını çekmeyen ve sütünü tutma­yan koyuna “iyi koyun” anlamında “Şâtü’n Kerîme” derler. Araplar bu gibi güzel huyları nedeniyle onu bu şekilde adlandırmışlardır. Şüphesiz Yüce Allah’ın, kendi lütuf ve ihsanından insanlara verdiği birçok yararlar, iyilikler ve güzellikler bulunmaktadır. Bu özelliği nedeniyle O, herkesten daha fazla Ke­rîm adını hak etmektedir.”[30]

 

Ekrem Kerîm Arasındaki Fark

İmam Kurtubî, her iki isim arasında uygun bir anlam bulmaya çalışır ve şöyle söyler: “Ekrem, Allah’ın zatıyla ilgili, Kerîm ise O’nun fiiliyle ilgili bir sıfat­tır. Her ne kadar dış yapıları farklı olsa da her iki kelime de “ke-re-me” kök sözcüğünden türemektedir. Allah’ın cömertlik ve kerem sıfatlarına ne ka­dar baksan ve onları farklı görsen de sonuçta cömertlik, Allah’a ve O’nun, ilk yaratılış dönemindeki (ki bu, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulu­nanların altı günde yaratıldığı dönemdir) yaratma gücünden kaynaklanmakta ve ona dayan­maktadır. Kerem ise bu altı günden sonra ortaya çıkan ve hâlâ devam eden nimetlerle alâkalıdır. “O, her gün bir iştedir.” [31] âyetinde bu anlama işa­ret edilmektedir. Yüce Allah’ın o üstün gücünden kaynaklanan nimetler her gün ve her vakitte kullarına ulaşmaktadır. Bu nimetler ardı ar­dına kullara gel­meye devam etmektedir. Bu durum Allah’ın Kerîm oluşunun bir özelliğidir. İlk yaratılış dönemindeki hayır ve nimetler ise O’nun cömert oluşunun bir özelliği­dir.” [32]

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Kerîm ve Ekrem isimleri aynı anlamı ifade et­mektedirler. Bu anlam; Allah’ın kullarına karşı lütufkar ve ihsan sahibi ol­ması, onlara cömertçe davranmasıdır.

 

Yüce Allah’ın Kerem Sahibi Oluşunun Göstergeleri

* Allah’ın, kullara nimetleri hak etmeden vermesi, daha talepte bulun­ma­dan kendi lütuf ve keremiyle onlara bağışta bulunması, Kerem sahibi olu­şu­nun bir göstergesidir. Örneğin dua eden, “Ya Kerîmü’l-afuv / Ey Affeden, Ke­rîm!” der. Bu kul, işlediği herhangi bir fenalıktan pişman olup tevbe etti­ğinde Allah’ın onu bağışlaması, affetmesi ve o fenalığın yerine bir iyilik yaz­ması, Yüce Allah’ın kerem sahibi olduğunu açıkça göstermektedir. Allah tevbe eden kulunu bağışlayacağını ve kötülüklerini iyiliklere dönüştüreceğini bize şöyle ha­ber vermektedir:

“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunanlar başka; işte onla­rın günahlarını, Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esir­geyendir.” [33]

Ebû Zer’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle bu­yur­maktadır: “Şüphesiz ben, cennete en son girecek kimseyi de, cehennem­den en son çıkacak kimseyi de bilmekteyim. Bir adam getirilir ve: “Ona kü­çük günah­larını gösterin” denilir. Bunun üzerine ona küçük günahları gösteri­lir ve: “Sen falan gün şöyle şöyle yaptın; filan gün şöyle şöyle yaptın” denilir. O: “Evet” der. Çünkü yaptıklarını inkar edemez. İşlediği büyük günahların da kendi­sine gösterileceğinden korkar. Ancak ona: “Her kötülük yerine sana bir iyilik verildi” denilir. Bunun üzerine adam: “Ey Rabb’im! İşlediğim daha bü­yük kötülükler vardı; onları burada göremiyorum” der. Ebû Zer der ki: “Bu söz üzerine Hz. Peygamber’in güldüğünü gördüm. Öyle ki, azı dişleri görünü­yordu.” [34]

* Allah’ın kullarının işledikleri günahları gizlemesi, onları ortaya çıkar­ma­ması, kusurlarını örtmesi ve yaptıklarını görmezden gelmesi, O’nun Kerem sa­hibi oluşunun bir diğer göstergesidir.

* Mü’min kullarının basit ve küçük itaatlerine bile büyük sevaplar ver­mesi, onları överek onurlandırması ve üstün tutması, Allah’ın ne kadar büyük Ke­rem sahibi olduğunu gösterir.

Allah’ın, “Ahdime bağlı kalın ki, ben de ahdinize bağlı kalayım.” [35] diye­rek kullarıyla ahit yapması O’nun kerem ve ihsanını gösterir. Yine Yüce Al­lah’ın, “Onlar O’nu sever, O da onları sever” [36] buyura­rak kullarını sevdiğini belirtmesi, O’nun ne kadar kerem sahibi olduğunu göstermektedir.

* Allah’ın “Yerde olanların tümünü sizin için yaratan O’dur. “ [37] buyura­rak dünyayı ve içindeki bütün nimetleri kulları için yaratması, onların istifade­sine sunması; “Rabb’inizden olan mağfirete ve eni, göklerle yer kadar olan cen­nete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” [38] buyura­rak âhireti onların kalacağı ebedî bir yurt yapması, O’nun ihsan ve kereminin bir başka göstergesidir.

* Allah, kereminin bir göstergesi olarak, göklerde ve yerde bulunan her şeyi bütün insanların hizmetine verdiğini ve onlara boyun eğdirdiğini belirt­miş ve şöyle buyurmuştur: “Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi.” [39]

Evet, Allah gerçekten Ekremu’l-ekremîndir. Kerem sahiplerinin en üstü­nü­dür. Hiç kimse bu niteliğinde ona eşit olamaz, O’nun benzeri bir kerem sa­hibi kesinlikle yoktur.[40]

Allah’ın bu sıfatından müslümana düşen pay, Allah’ın genel ve özel ihsa­nın­dan, kereminden ve cömertliğinden yararlanmasıdır. Allah’ın bu özelliğini rehber edinerek özelde müslümanlara ve genelde tüm insanlara cömertçe dav­ranmalı ve onlara iyilik yapmalıdır. Sahip olduğu mal, mülk, mevki, ma­kam ve ilmi onların yararına kullanmalı, her yönden onlara yardımcı olmalı­dır.[41]

 

* * *


﴿ اَلأَوَّلُ وَ الآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالباَطِنُ ﴾

EVVEL- ÂHİR - ZÂHİR - BÂTIN

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O, Evvel’dir, Âhir’dir; Zâhir’dir, Bâtın’dır.”[42]

Ebû Hüreyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte; Hz. Peygamber yata­ğına girince şöyle dua eder: “Ey Allah’ım! Ey göklerin Rabb’i! Ey yerin Rabb’i! Ey Rabb’imiz! Ey her şeyin Rabb’i! Ey taneyi ve çekirdeği yaran! Tev­rat’ı, İn­cil’i ve Kur’an’ı indiren! Senin emrindeki zarar verecek her şeyden sana sığını­rım. Sen evvelsin, Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhir’sin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen zâhir’sin (en üstünsün), sen­den üstün bir şey yok­tur. Sen Bâtın’sın (her şeyde gizlisin), senden gizli bir şey yoktur. Borçları ödemede bize yardım et, bizi fakirlikten kurtar ve kimseye muhtaç etme.”[43]

 

Evvel ve’l-Âhir’in Anlamı

Bu isimlerin anlamı hakkında el-Halîmî der ki: “Evvel (ilk), öncesi ol­ma­yan; Âhir (son) ise sonrası olmayandır. Çünkü “önce” ve “sonra” birer sonu ifade eder. “Önce”, varlığın başlangıçtan önceki sonu; “sonra” ise, başlangıç­tan sonraki sonu ifade eder. Eğer varlığın başlangıcı ve sonu olmazsa, öncesi ve sonrası da olmaz. İşte Allah öncesi ve sonrası olmayan tek varlıktır. Diğer bütün varlıkların öncesi ve sonrası vardır.” [44]

 

Fahrüddin Râzî’nin Görüşü

Fahrüddin Râzî bu isimlerin birkaç anlamı olduğunu söyler. Bu anlamları özetle şöyle sıralayabiliriz:

1- Allah Teâlâ, başlangıcı olmayan evvel, sonu olmayan Âhir dir. O, görün­meyen Zâhir, gizlenmeyen Bâtın’dır.

2- O, her şeyden önceki Evvel’dir, her şeyden sonraki Âhir’dir. Zâhir’dir, gü­cüyle her şeye üstündür; Bâtındır, her şeyin gerçeğini bilir.

3- O, var etme ve yaratmada Evvel, hidayete ve başarıya erdirmede Âhir­’dir. Yardım etme ve rızkı vermede Zâhir, varlıkların oluşumunu sağlayan Bâtın’dır.

4- O, kalplerdekini bilen Evvel, ayıp ve kusurları örten Âhir’dir. Sıkıntı ve dertleri gideren Zâhir, günahları bağışlayan Bâtın’dır.

5- O, kimseye ihtiyacı olmayan Evvel, gecikmesi olmayan Âhir’dir. Kim­se­nin gücüne ihtiyacı olmayan Zâhir, kimseden korkusu olmayan Bâtın’dır.[45]

Başlangıç ilk olarak Allah’la başladı, son olarak dönüş yine O’nadır.[46]

 

İbn Kayyim’İn görüşü

İbn Kayyim bu isimler hakkında şunları söyler: “Bu dört isim (Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın) bilgi ve marifetin temel direğidir. Bu yüzden kul, bütün gücü ve anlayışı ile bu isimleri tanımaya çalışmalıdır. Şunu bil ki, senin bir başlan­gıcın, sonun, dış görünümün ve gizlin vardır. Tıpkı bunun gibi her şe­yin bir başlangıcı, sonu, dış görünümü ve gizlisi vardır. Hatta akla gelen düşünce­lerin, kısa anların ve nefsin (ruh) dahi bu özellikleri vardır. Kısaca bü­yük küçük, görünen görünmeyen her şeyde bu özellikler bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın Evvel oluşu kendisini dışındaki her şeyin Evveliyatın­dan önce olmasıdır. O’nun Âhir oluşu, kendisinden başka her şeyin son bulmasın­dan sonra da var olmaya devam etmesidir. Demek ki Allah’ın Evvel oluşu, O’nun her şeyden önce varolduğunu, Âhir oluşu ise, her şeyden sonra O’nun varolacağını, varlığını devam ettireceğini ifade etmektedir.

Allah’ın Zâhir oluşu, O’nun her şeyden üstün olmasını gerektirir. Çünkü Zâ­hir, her şeyin üstünde olan, içindekileri çevreleyen ve dıştan görünen de­mek­tir. Allah’ın Bâtın oluşu ise, her şeyi kuşatmasını ve kapsamasını gerekti­rir. Öyle ki, insana şah damarından daha yakın olur. Tabî bu, sevenin sevgili­sine olan yakınlığı gibi değildir. Her iki yakınlık birbirinden farklıdır. Bu dört isim kuşatıcılık ile alâkalıdır. Bu kuşatma zaman ve mekan olmak üzere iki türlü­dür. Allah’ın Evvel ve Âhir oluşu zamanla ilgili, Zâhir ve Bâtın oluşu ise mekanla ilgili kuşatıcılığa işaret eder. Allah’ın Evvel ve Âhir kuşatıcılığı önce ve sonra ile belirtilir. Her başlangıç, öncesinin son bulmasıyla başlar. Her son da öncesinin son bulmasıyla başlar. Allah’ın Evvel ve Âhir oluşu bütün başlan­gıçları ve sonları kuşatır.

Allah’ın Zâhir ve Bâtın oluşu, bütün Zâhir ve Bâtınları kuşatır. Allah mut­lak anlamda bütün zâhirlerin (dış görünümlerin) üstündedir. Aynı şekilde O, bütün bâtınlarda (gizliliklerde) mevcuttur. O’na hiçbir şey gizli değildir. O, her başlangıçtan önce vardır ve her sondan sonra varlığı devam edecektir. Evvel, O’nun öncesiz olması; Âhir, varlığının devam etmesi ve ebediyen baki kalma­sıdır. Zâhir, her şeyin üstünde ve yüce olması; Bâtın, her şeyin içinde ve ya­kı­nında bulunmasıdır. O Evvel olmakla her şeyin ilkidir, Âhir olmakla her şeyin sonu ve arda kalanıdır. Zâhir olmasıyla her şeyin üstündedir, Bâtın ol­masıyla her şeye aslından daha yakındır. O’nun Zâhir ve üstün oluşunu hiçbir yer ve gök gizleyemez. Zâhir oluşu Bâtını görmesine mani olmaz. Çünkü Bâtın da O’nun için Zâhir gibidir. O’nun için görülmeyen görünen, uzak olan ise yakın gi­bidir. Sır ve gizlilik O’nun için geçerli değildir. Çünkü sır, O’na göre aleniyet gi­bidir.

Bu dört isim de tevhidin şartlarını kapsamaktadır. O, Âhir olmakla birlikte Ev­veldir, Evvel olmanın yanında Âhirdir. Zâhir olmakla birlikte Bâtındır, Bâ­tın olmakla birlikte Zâhirdir. O hâlâ Evvel ve Âhir’dir, Zâhir ve Bâtın’dır.”[47]

 

Bu İsimleri Bilmenin Sağladığı Yararlar

1- Allah’ın Evvel olduğunu bilmek, sadece sebeplere bak­maktan, bunlar üze­rinde durup düşünmekten veya sebep-sonuç ilişkisine bağlı kalmaktan kurtul­mamızı ve daha geniş düşünmemizi sağlar. O’nun salt lütuf ve ihsanına ve merhametine bakmamıza yardım eder. Hiçbir varlığın herhangi bir katkısı olmadan O’nun bize sayısız nimetler verdiğini düşünme­mizi sağlar. Mutlak yoklu­ğun olduğu bir ortamda bütün varlığı sonra da biz­leri yarattı. Bütün varlık­lar yok iken, adı dahi zikredilmez iken O, her şeyi bizim için hazırladı. Bize güç ve kuvvet verdi, varlıklar için sebep-sonuç kanu­nunu koydu. Onun bu lütuf ve ihsanı her şeyin üstündedir. Sebep-sonuç kanunu da O’nun bize bir lütfudur. O’nun varlığı hiçbir vesileye bağlı değil­dir. Allah’ın Evvel ismini bu şekilde anlayan O’na mutlak manada muhtaç olduğunu bilir. Bütün içtenli­ğiyle O’na ibadet etmesi gerektiğini daha iyi an­lar.

2- Allah’ın Âhir olduğunu bilmek insana, sebeplere fazla önem verme­meyi, onlara bel bağlayıp güvenmemeyi, üzerinde fazla durma­mayı öğretir. Bu sebeplerin sonuçta mutlaka yok olacağını ve son bulacağını, sadece Âhir olan Allah’ın bâkî kalacağını bilmemizi sağlar. Geçici varlıklara bağlanmak, yok­luğa bağlanmaktır. Halbuki Âhir olan Allah’a bağlanmak, kesinlikle yok olma­yacak ve ebediyen varolacak olana bağlanmaktır. O’na bağlanan yok olma­yacak ve varlığı bir kesintiye uğramayacaktır. Oysa yok olacak geçici şey­lere bağlanmak böyle değildir. Fânî şeylerin yok olmasıyla, onlara bağlanan­lar da yok olacaklardır.

Allah’ı bu şekilde tanıyan ve bilen ârif kişi, bütün sebepler yok olduktan sonra sadece Allah’ın bâkî kalacağını, hiçbir şey yokken O’nun var olduğu gibi her şey yok olduktan sonra da O’nun varolacağını bilir, daha bir samimi­yetle O’na ibadet etmeye çalışır. O’ndan başka hiçbir şeye güvenip bel bağ­la­maz.

Bu iki ismin anlamını iyi düşün. Sadece Allah’a yönelmenin ve O’na da­ya­nıp güvenmenin bir zorunluluk olduğunu anla. O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirip daima O’na muhtaç olduğunu unutma. Her şeyin O’ndan başla­dı­ğını ve tekrar O’na döneceğini hatırından çıkarma. Hiçbir vesile ve sebep yok­ken o kendi lütuf ve ihsanı ile bütün varlıkları yarattı. Bu yüzden bütün se­bep ve vesileler yine O’na gelip dayanacak ve son bulacaklardır. O, her şe­yin Evveli ve sonudur. O, her şeyin yaratıcısı ve yapıcısı olduğu gibi aynı za­manda her şeyin ilâhı ve idarecisidir. Ana amaç ve temel gaye O olma­dıkça mutluluğa kavuşmak, kurtuluşa ermek ve kemâle ulaşmak mümkün değildir.

O, bütün varlıkların kendisiyle varolduğu, varolmaya başladığı Evvel’dir. O, kulluğun, istek ve iradenin ve sevginin gelip son bulduğu Âhir’dir. Bu yüz­den Allah’tan başka yönelecek, ibadet ve kulluk edilecek, tapınılacak bir var­lık yoktur. Nasıl ki O, kendisinden başka hiçbir şey yokken varlıkları yarattı, na­sıl ki seni tek başına yarattı ise sen de sadece O’nu ilâh kabul ederek yalnız O’na kulluk et ki, kulluğun O’nun katında geçerli olsun. Senin yaratılışın ve varlı­ğın O’ndan başladığı gibi sen de O’nu, sevginin, iradenin ve ilâhlığın te­mel amacı yap. Böylece Evvel ve Âhir isimleriyle O’na kulluğunu ger­çekleştir.

İnsanların çoğu Allah’a Evvel ismiyle kulluk ettiler. Oysa Âhir adıyla kul­luk etmeleri gerekirdi. Peygamberlerin ve onlara tâbi olanların kulluğu böy­leydi. O, bütün âlemlerin ve bütün peygamberlerin Rabb’idir. O, ne yüce­dir. O’na şükürler olsun.[48]

3- Allah’ın Bâtın ismini bilmenin faydası, bu ismi bilme sayesinde tam bir sevgi ve samimiyetle, saf ve temiz bir niyetle Allah’a ibadet etmeyi sağlama­sı­dır. Kul, bu ismi bilmekle Allah’ın her şeyden daha çok hatta canından bile kendi­sine daha yakın olduğunu anlar.[49] Allah, her şeyden Zâhir ol­makla bir­likte O, Bâtın olma özelliğine de sahiptir. Bu durum zihinde herhangi bir karışık­lığa yol açmamalıdır. Kul zihnini karıştıracak böyle düşüncelerden uzak durmalıdır.[50]

4- Allah’ın Zâhir ismini bilmek, kalbin tek bir ilâha yönelmesini ve ona iba­det etmesini sağlar. Bu isim insana, bütün içtenliğiyle yöneldiği, ihti­yaçla­rını ilettiği ve sıkıntılı anlarda sığınıp dayandığı, hiçbir şeye muhtaç olmayan gerçek bir ilâhın var olduğunu anlamasını sağlar. Bu anlam kulun kalbinde yer ettiğinde ve kul, Rabb’ini Zâhir ismiyle tanıdığında ibadet­leri bir düzen ve intizama girer. Bu ibadetler kendisi için bir sığınak, barınak ve korunacak yer olur. Dilediği zaman bu sığınağa girer ve huzur bulur.[51]

 

* * *


﴿ ََالْباَرِئُ ﴾

BÂRİ’

Yüce Allah’ın bu ismi Kur’an’da şöyle geçer:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var eden (Bârî)’dir.”[52]

Bâri’, varlıkları yokluktan varlığa çıkaran, takdir ettiğini ve kararlaştırdı­ğını varlık sahasında ortaya koyan demektir. Zira bir şeyi takdir eden ve dü­zenle­yenin, bunu gerçekleştirmeye ve varlık sahasına koymaya gücü yetmeye­bi­lir. Ancak Allah böyle değildir. O, karar veren ve bu kararı uygula­yıp ha­yata geçirendir.[53]

Kurtubî, “Bâri’, yoktan var eden, ortaya çıkaran demektir” der.

el-Halîmî ise bu ismin iki manaya geldiğini söyler ve bunu şöyle açıklar:

1- Varlıkları, onlar hakkındaki bilgisine göre var etmesidir. Şu âyet bu an­lama işaret etmektedir. “Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana ge­len herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazıl­mış) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.” [54] Kuşkusuz Al­lah’ın bir şeyi var etmesi ve onu itiraf edip dile getirmesi, Allah’ın o varlığı ani­den ve daha önce bilgisi olmadan yarattığı anlamına gelmez. O, herhangi bir varlığı var etmeden önce bilgi sahibidir. Yaratma anında O’na “Bedî” adı verildiği gibi “Bârî” adı da verilmektedir.

2- Bâri’den maksat, eşyaları şekle, kalıba, modele sokandır. Yani O, suyu, toprağı, ateşi ve havayı yoktan yarattı. Daha sonra bu madde­lerin karışımın­dan çeşitli cisimler yarattı. Aşağıdaki âyetler bu anlama işaret etmekte­dir.

“Her canlı şeyi sudan yarattık.” [55]

“Sizi topraktan yaratmış bulunması, O’nun âyetlerindendir.”[56]

“Hani Rabb’in meleklere: “Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yarataca­ğım” demişti.”[57]

“İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı. Cânn’ı (cinni) da ya­lın-dumansız bir ateşten yarattı.”[58]

“Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su dam­lası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damla­sını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarat­tık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka ya­ratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.”[59]

Buna göre Bâri', var eden ve yaratan anlamına gelmektedir. “Be-re-e” kökünden gelen “el-Beriyye” de varlıklar, yaratılanlar anlamına gel­mekte­dir. Bu da Bâri’nin yaratma ve var etme anlamına geldiğini göster­mektedir. O halde Allah, Bâri’ / yaratandır. Çünkü O, bütün bu bedenleri, cisimleri yokluk­tan varlığa çıkarmıştır.

Ebû Süleyman el-Hattâbî, Bâri’ ismi hakkında der ki: “Bâri” adı, diğer varlık­lardan daha çok canlı varlıklar için kullanılır. Örneğin, “Bere’allahu’l-in­san / Allah insanı yarattı” denilir. Ancak “Bere ‘allahu’s-sema ve’l-ard / Allah yeri ve göğü yarattı” denilmez. Hz. Ali’nin “Taneyi yaran ve nefes alıp veren canlıları yaratan Allah’a andolsun ki” şeklinde yaptığı ünlü yemini bu anlama işa­ret etmektedir.”[60]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Allah’ın Bâri’ ismini bilmenin üç faydası vardır. Bunlar:

1- el-Halîmî der ki: “Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek, O’nun aynı za­manda Bâri’ olduğunu da kabul etmektir. Allah’ın yaratıcı ve Bâri’ ol­du­ğunu kabul eden, kendisinin daima bir hâlden başka bir hâle geçtiğini ve so­nuçta bu varlığının mutlaka son bulacağına inanır. Bu inanç ona, kendisini ve bütün insanları yoktan var eden Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmasını sağ­lar.[61]

2- Bâri ismini bilmenin bir diğer faydası şudur: Olayların gerçek yaratı­cı­nın Allah olduğunu bilen kimse, meydana gelen olaylardan derinden etki­len­mez, kalbini derin üzüntüler sarmaz, sırlarının bilinmesinden korkmaz. Nefsi­nin egemenliğinden ve dürtülerinden kurtulur. Rabb’inin yaratıcı oldu­ğunu bi­len O’nun yasakladıklarından şiddetle kaçınır ve daima O’na sığına­rak koru­nur.[62]

3- Bu ismi bilen, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu ve O’nun emriyle ger­çekleştiğini bilir. O’ndan başka yaratıcının olmadığını anlar. Böylece en mü­kemmel şekilde O’na kulluk yapmaya çalışır. O’nun bütün emir ve ya­sakla­rını samimiyetle uygular. İşte varlıkları yaratan, onları varlık sahasına çıka­ran ve zamanı yönetene böyle ibadet edilir.[63]

 

* * *

 


﴿ اَلْباَسِطُ - الْقاَبِضُ ﴾

BÂSİT - KÂBIZ

Bu her iki isim Kur’an’da bu şekilde değil fiil yapısıyla geçer. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah, daraltır (yakbizu) ve genişletir (yebsutu).” [64]

“O’nun iki eli açıktır (mebsutatân).” [65]

“Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı (basata), gerçek­ten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir.” [66]

“Allah, yeri sizin için bir yaygı (bisâtâ) kıldı.” [67]

Bu isimlerin türedikleri kök kelimenin çeşitli şekilleri Kur’an’da ve hadis­lerde geçmektedir. Kur’an’da genelde fiil yapısıyla geçer. Aşağıdaki hadiste ise Bâsit şeklinde geçmektedir. Enes b. Malik anlatıyor. Hz. Peygamber döne­minde bir ara fiyatlar yükselince insanlar: “Ey Allah’ın Resûlü! Fiyatlar yük­seldi. Bize bir fiyat belirle.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle bu­yurdu: “Yaratan, bol veren (Bâsit) ve rızıklandıran Allah fiyatı belirler. Ben, siz­den herhangi birinin bir haksızlık nedeniyle benden kan veya mal bedeli iste­meden Rabb’im olan Allah’a kavuşmayı dilerim.”[68]

Kâbız, “ka-ba-za” fiilinin ism-i faili, Bâsıt ise “ba-sa-ta” fiilinin ism-i failidir. Bu iki kelimenin anlamı, birbirinin zıddıdır. Kâbız, tutan, malik olan, daraltan, az veren anlamında; Bâsıt ise, açan, yayan, genişleten, bol veren anlamında­dır. Bâsıt adı, cisimler ve akılla bilinebilen varlıklar için kullanılır. Kur’an’da bu anlamda kullanılmıştır. İsrailoğullarının başına kral tayin edilen Talut hak­kında Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah, onun bilgi ve vücut gelişimini arttırdı (bastaten).”[69] Bazen Kâbız, “eli sıkı, dar” anlamında cimriliği ifade etmek için, Bâsıt ise “eli açık, geniş, bol” anlamında cömertliği ifade etmek için kullanılır. Örneğin; çok hayır yapan, iyiliklerde bulunan kimse için “eli açık biri” denilir. Yani cömerttir, ikramı ve ihsanı çoktur, hayırsever biri­dir. Hayır ve iyilik yapma­yan, başkalarına yardım etmeyen ve malına aşırı düşkün olan içinse “eli sıkı” denilir. Yani cimridir, iyilik yapmayı istemez. Bâsıt ismi bazen güç kul­lanma anlamında da kullanılır. Şu âyette bu anlamda kullanılmıştır: “Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim (bâsitun).” [70]

Allah Kâbız ve Bâsit’tir. Yani varlıkların rızıklarını dilerse az vererek daral­tır, dilerse de bol vererek genişletir. O, dilerse verir, dilerse vermez. Di­lerse ki­şiyi galip kılar, dilerse mağlup eder.

el-Halîmî, Bâsıt ve Kâbız’ın anlamları hakkında der ki: “Bâsit, ya­yan, genişle­ten anlamındadır. O, kulları arasında lütuf ve ihsanını yayar. Di­lediği kimselere bol rızık verir, onu ferahlık ve genişliğe kavuşturur. Ona ihti­yacın­dan daha fazlasını vererek başka kullarından üstün tutar, ona karşı son de­rece cömert davranır. Kâbız ise, lütuf ve ihsanını dilediği kulundan kı­sar, rız­kını daraltır, onu muhtaç eder, rahat yaşamdan mahrum bırakır ve yoksullaştı­rır.”

el-Hattâbî bu isimlerin anlamları hakkında şu sözleri nakleder: “Kimileri, “Kâ­bız, Allah’ın kullarına yazdığı ölümle onların ruhlarını kabzetmesi (al­ması)dır” der. Kimileri de “Kâbız, verilen sadakaları alan; Bâsıt ise bu sadaka­lara sevap verendir” der. Fakat bilinmelidir ki, yanında Bâsıt isimi zikredilme­dikçe sadece Kâbız ismiyle Allah’a dua edilmez.”

İbnu’l Hisâr der ki: “Bu her iki isim hem dünyevî hem de uhrevî menfa­at­ler için geçerlidir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah, kulları için rızkı (sınır­sızca) geniş tutup-yaysaydı basata, gerçekten yeryüzünde azarlardı. An­cak O, dilediği miktar ile indirir.” [71] Allah kullarının genel ve özel tüm menfaatle­rini bildiği için dilediği şekilde dilediği yere rüzgar gönderir, kimi yer­lere yağmur yüklü bulutlar göndererek yağmur yağdırır, kimi yerlere yağdır­maz, kimi yer­lere çok, kimi yerlere az yağdırır. Bazen sadece kişileri, ba­zen de tüm toplumu zengin yapar. Bazen de bunun tersi olmuştur.[72]

Bazı âlimler der ki: “Bast’ın (bolluk ve genişliğin) en büyüğü, Allah’ın kalp­lere merhametini yaymasıdır. Böylece kalpler aydınlanır ve günah batak­lığından kurtulur.”[73]

O hâlde her müslümanın, Allah’tan başka rızıkları genişleten ve daraltan kim­senin olmadığına içtenlikle inanması gerekir. Bütün insanlara rızkı bol veya az verenin Allah olduğuna inanmalıdır. Kalpleri huzura kavuşturan, dil­leri ve diğer bütün organları kötülüklerden arındıran, sahiplerini mutlu eden yine O’dur.[74]

 

Bu İki İsmi Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın bu iki ismini bilmek kişide, dünya ve âhiret nimetlerinin ken­di­sine verilmeme korkusunu ve bu nimetlerin kendisine verilme ümidini do­ğu­rur. Kulun Bâsıt ismini kendisine rehber edinerek ihtiyaç içinde olan her in­sana hatta canlıya iyilikte bulunması gerekir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Susuz her canlıya su vermek sevaptır.” [75] Yine kul, Allah’ın Kâbız ismini kendi­sine örnek edinerek ehil olmayan ve hak etmeyen kimseye mal, ilim ve hikmet vermemelidir. Mallarınızı, aklı ermeyenlere ve kıymetini bilmeyenlere vermeyin ki, onu heba etmesinler.[76]

2- Eğer kalbin ilâhî bilgi ve gerçeklerle, dinî ilimlerle donanmışsa o za­man sergini ser ve insanların arasına oturup güler yüzle ve tatlı dille onlara nasi­hatlerde bulun. Senin bilgi ve marifetinden yararlansınlar ve seni örnek edin­sinler. Eğer güç ve kuvvet sahibi isen, bu güç ve kuvvetini seni mutluluğa ka­vuşturacak ibadetlerde ve Allah düşmanlarına karşı kullan. Eğer varlık sa­hibi isen, mal ve mülkün fazla ise, insanlara malî yardımlarda bulunmak için elini aç. Malının üzerindeki perdeleri kaldır. Elini sıkı tutma ki, Allah da sana daha fazlasını versin. Yaptığın iyilikleri sayma ki, Allah da sana hesaplı dav­ranma­sın. Eğer bu nimetlerden herhangi birine sahip değilsen, kalbini Al­lah’ın hükümlerine aç, dilinle daima O’nun zikret ve şükret, elinle sana düşen gö­revlerini yap ve insanlara güler yüzle davran. [77] Zira Hz. Peygamber iyilik yapa­cak malı ve gücü olmayan bir kimseye şöyle buyurmuştur: “Eğer bir şey bulamazsan, kardeşini güler yüzle karşıla.”[78]

3- Kendilerine hikmet ilham edilen ve özlü sözler verilen kulların da sı­kın­tılı (kabz) ve ferah (bast) oldukları zamanlar vardır. Bu kullar, ferah (bast) hâlle­rinde Allah’ın âyetlerini ve güzel nimetlerini insanlara hatırlatarak onların kalplerine ferahlık verirler. Sıkıntılı (kabz) hâllerinde ise Allah’ın yüceliğini, bü­yüklüğünü, azap türlerini, çeşitli belâ ve musibetlerini, Allah’ın, düşmanla­rından intikam alışını insanlara hatırlatarak, onları uyarır ve korkuturlar.[79]

 

* * *


﴿ اَلْباَعِثُ ﴾

B’İS

Bu isim, Kur’an-ı Kerîm’de fiil yapısıyla geçmektedir. Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır:

“Sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) (ba’s) O’dur.” [80]

“Sonra belki şükredersiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik (ba’s).”[81]

“O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara âyetlerini okuyan, on­ları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamberi gönde­rendir (ba’s).” [82]

Bu isim, ruh vermek (diriltmek), bedenleri yeniden diriltmek, peygamber göndermek ve akla düşünceler vermekle ilgili bir isimdir. Bu yönüyle anlamı; gönderen, ortaya çıkaran ve yaratan sözcüklerine yakındır. Bâ’is ismi, Al­lah’ın fiilî sıfatları arasında yer alır.

İbnül-Arabî der ki: “Bi’setin (diriltmenin) hakikati, bir şeye hayat vermek ve hareket etmesini sağlamaktır. Ölüleri diriltecek ve onlara hayat verecek olan, onları ilk kez var eden ve yaşamaları sağlayan Yüce Allah’tır. İnsanları dinine davet etmesi için peygamberler gönderen, böylece kullarının kendisine iba­det ve itaat etmesini sağlayan O’dur. İsrailoğullarının üzerine bazı kullarını gön­deren O’dur. Kırıkları iyileştirip yeniden sağlığına kavuşturan yine O’dur. Bütün bu eylem­ler hareket ettirmeye ve ortaya çıkarmaya dayanmaktadır. Sa­dece sebepler değişmektedir.” [83]

Her müslümanın, Allah’ın kıyamet günü ölüleri dirilteceğini, onlara yeni­den hayat vereceğini ve tekrar yaratacağını bilmesi zorunludur. Yüce Allah Ya­sin sûresinde inkarcılarla inananların yeniden diriliş karşısındaki tavırlarını bize şöyle haber vermektedir. İnkarcılar derler ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıl­dığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı.?” [84] İnananlar ve Allah’a kul­luğu gerçekleştirenler ise derler ki: “Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vadettiğidir, gön­derilen (peygamber)ler doğru söylemişlerdir.”[85]

Hiç şüphesiz Allah, kıyamet günü bütün ölülere yeniden hayat verecek, ka­birlerde olanları diriltecek ve onları yaptıklarından sorguya çekecektir.

 

Bâ’is İsmini Bilmenin Faydası

Kul, Allah’ın bu ismini öğrenince kendisini ve ailesini cehaletten kurtar­mak için gerçek hayatı oluşturan ilim ve bilgiyi elde etmeye çalışmalıdır. Böy­lece kalbi yakînle (kesin bilgi), dili zikirle ve azaları da salih amellerle ha­yat bu­lur. Allah, azîz kitabında bilgi sahibi olanlarla bilgisizleri, dirilerle ölülere ben­zetmektedir. Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bu­lama­yanın durumu gibi midir?” [86]

“Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri (ise,) Allah diriltir.” [87]

Kuşkusuz, bir kimseyi cehaletten kurtarıp bilgi sahibi yapmak, ona yeni­den hayat vermek ve daha güzel bir hayata kavuşturmak demektir. İnsanlara ilmiyle faydalı olan ve onları Allah’a davet eden herkesin bir nebze de olsa bu tür diriltmede payı bulunmaktadır. Ancak bu peygamberlerin ve onların ger­çek varisleri olan âlimlerin ulaştığı bir mertebedir. Bu, açıktır ve bu konuda her­hangi bir ihtilaf yoktur.

Sonra insan, aklına gelen doğru düşünceleri kabul etmeli, yanlış düşün­ce­leri ise reddetmelidir. Bunda da bir ihtilaf yoktur.[88]


﴿ اَلْباَقي ﴾

BÂKÎ

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Celal ve ikram sahibi olan Rabb’inin yüzü (zatı) bâkî kalacaktır.” [89]

“Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkîdir.” [90]

el-Halîmî, bu isim hakkında şöyle söyler: “Bâkî, Allah’ın “Kadîm” isminin bir gereğidir.[91] Allah, bir sebep ve öncesi olmadan var olan bir varlık oldu­ğuna göre varlığının son bulması ve yok olması mümkün olmamalıdır. Çünkü var­lığından sonra yok olan her varlık, varlığını sağlayan sebebin orta­dan kalkma­sıyla yok olmaktadır. Kadîm olan Allah’ın varlığı, herhangi bir sebebe bağlı olmadığına göre; varlığının son bulması ve yok olması düşünü­lemez. Eğer Allah’ın varlığını sağlayan bir sebep olsaydı, bu sebebin ortadan kalkma­sıyla O’nun varlığının da yok olması düşünülebilirdi. Fakat biliyoruz ki, O’nun varlığı herhangi bir sebebe dayanmamaktadır. Bu da onun yok olmaya­cağını göstermektedir.[92]

Gazâlî ise bu ismi şöyle açıklar: “Geçmiş” ve “gelecek” bizim için geçerli olan kavramlardır. Bize göre “geçmiş”, belirli bir sürenin geçmiş olmasını, “gele­cek” ise, henüz gelmemiş zamanı ifade eder. Yani hayat bizim için kesinleş­miş geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelmesi muhtemel gelecek zaman­dan ibarettir. Halbuki Hak Teâlâ için zaman kavramı geçerli değildir. O za­man üstü bir varlıktır. Çünkü zamanı O, yaratmıştır. Bu nedenle zaman, O’nun zatından hiçbir şey değiştiremez. Zaman henüz yaratılmadan önce za­man diye bir şey yoktu. O hâlde Allah’ın varlığı, zaman yaratıldıktan sonra da ön­ceden olduğu gibi aynen devam etmektedir.[93]

Bâkî İsminin Anlamları

1- Allah’ın varlığı, hiçbir yönden yokluğu kabul etmez.

2- O, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan tek varlıktır.

3- Allah, kendi bekası ile Bâkî’dir; varlıklar ise ancak O'nun, varlıklarını de­vam ettirmesi ile var olabilmektedir.[94]

4- Allah’ın baki olması demek, asla ölmeyen hayat sahibi ebedî varlık ol­ması demektir.[95]

5- Bütün varlıklar yok olacak; sadece O’nun varlığı devam edecektir.[96]

 

* * *

 


﴿ اَلْبَدِيعُ ﴾

BEDΒ

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır (Bedî’).” [97]

Enes b. Malik anlatıyor: Hz. Peygamber bir adamın: “Ey Allah’ım! Hamd yal­nızca sanadır. Senden başka ilâh yoktur. Sen verdiğin nimetleri başa kakmaz­sın. Gökleri ve yeri hiçbir örnek edinmeden yaratansın. Sen yücesin, ikram sahibisin. Senden cenneti istiyor ve cehennemden sana sığınıyorum.” şeklinde dua ettiğini işitince şöyle buyurdu: “Kendisiyle dua edildiğinde kabul eden ve kendisiyle istendiğinde veren ismiyle, Allah’a dua etmekteydi.”[98]

İbn Kesir “Bed ismini, “daha önce bir örneği olmadan yaratan, ortaya çıka­ran, var eden” olarak açıklar.[99]

Kurtubî ise bu ismi, daha önce bir tanımı, şekli ve modeli olmadan yok­tan var eden, icat eden olarak açıklamaktadır.[100]

el-Halîmî de, “daha önce hiçbir benzeri olmaksızın bir şeyi yaratan” ola­rak açıklıyor. Allah Teâlâ bize, kendisinin gökleri ve yeri hiçbir örnek edinme­den yarattığını haber vermektedir.[101] Âyette geçen “Bed sözcüğü “Mübdi’” anla­mındadır. Mübdi’, “daha önce olmayan bir şeyi yoktan var eden”dir. Bü­tün varlıklar, cevher ve özler Allah’ın var etme gücüne (ibda’) işaret etmekte­dir. Bu nedenle O, “Bed ve “Mübdi’” olarak isimlendirilmeyi hak etmekte­dir.[102]

Gazâlî ise bu ismi şöyle açıklar: “Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Allah’a benzeyen hiçbir varlık olmadığı gibi kaynağı O’na gelip dayanan hiçbir şey de kendisine benzemez. O, mutlak Bedî’ (örneksiz yaratan)’dır.” [103]

Allah’ın hiçbir benzeri ve örneği yoktur. Bedî’, örneği olmayan demektir. O, varlıkları yoktan var edendir. Sanatının şaşırtıcı güzelliklerini ve üstünlükle­rini, hikmetinin garipliklerini ortaya koyan O’dur.[104]

 

* * *

 


﴿ اَلْْبَرُّ ﴾

BER

Bu isim, Kur’an’da şöyle geçmektedir:

“Hiç şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyi­liği bol (Ber), esirgemesi çok olanın ta kendisidir.” [105]

Ber ismi birçok hadiste de geçer. Bütün İslâm âlimleri bunun Al­lah’ın isimle­rinden biri olduğu üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Aşağıdaki âyet­ler bu ismin kullar için de kullanılabileceğini göstermektedir:

“Anneme iyilik yapmayı (ona itaat etmeyi) (berran) de emretti.” [106]

“Ana ve babasına iyilik yapardı (onlara itaatkârdı) (berran).” [107]

Ber, iyilik yapan demektir. Mutlak iyilik sahibi, her iyilik ve güzelliğin kendi­sinden kaynaklandığı Yüce Allah’tır.[108]

 

Ber İsminin Çeşitli Anlamları

Alimler, Ber isminin anlamı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Ber, kendisine isyan nedeniyle iyilik yapmaktan vazgeçmeyen ve iyi­liği kesmeyendir.

2- Kendisinden isteyenlere güzel bağışta bulunan, ibadet edenlere de bol se­vap verendir.[109]

3- Kötülük yapana iyilik yapan, haksızlık edeni affeden, günah işleyeni bağış­layan, tevbe edenin tevbesini, özür beyan edenin özrünü kabul edendir. Al­lah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de birçok yerde kullarını bu üstün ahlaka ve er­demli davranışlara teşvik ettiğine göre; kendisi, kullarından daha çok bu davra­nışlara lâyıktır. Bunların nedenlerini ve akılları şaşırtacak güzel sonuçlar doğurmasını sağlamak O’nun takdirindedir. O, her türlü noksanlık­tan uzaktır. Sa­dece O’na hamd edilir.

Lütuf ve ihsanını kulları arasında dağıtan, onlara sayısız nimetler veren, on­lara ihsan ve Kerîmiyle davranan Allah Teâlâ’dır. O’nun nimet ve ihsanı türlü türlüdür. O, insanlar tarafından görünen görünmeyen, bilinen bilinme­yen bu nimetleri kullarına vermekten hoşnutluk duyar.[110]

4- Ber, Allah’ın el-Latif ismiyle aynı anlamdadır. el-Halîmî der ki: “Ber, kulla­rına yumuşak davranan, onlara kolaylık dileyen, zorluk dilemeyen, bir­çok günahlarını cezalandırmadan bağışlayan, onları bütün yaptıklarından sor­guya çekmeyen, bir iyiliğe on misliyle karşılık veren, buna karşı kötülüğü sa­dece bir misliyle cezalandıran, niyetlendikleri kötülüğü işlemedikçe bu ni­yet­leri nedeniyle onlara kötülük yazmayandır. Allah kullarına karşı son derece mer­hametli, yumuşak ve şefkatlidir. Onlara hak etmedikleri hâlde kendi lütfu, ih­sanı ve kereminden bol nimetler vererek iyilikte bulunur. Dualarını kabul eder, şükürlerine nimet vererek karşılık verir. İnsan, bu nimetlere şükrederek, Rabb’inin hoşnut olacağı davranışlarda bulunarak ve yasaklarından şiddetle kaçı­narak iyi bir kul olmalıdır. Çünkü O, kullarına gizli-açık birçok nimetler ver­miştir. Yüce Allah bunu şöyle ifade etmektedir: “Görmüyor musunuz ki, şüp­hesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır.” [111]

 

Allah’ın İnsanlara Verdiği Özel Nimet Türleri

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, biz Âdemoğlunu yücelttik; on­ları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz-güzel şeylerden rızıklandırdık, yarattığımız birçok mahlukattan üstün kıldık.” [112]

Bu âyette de belirtildiği gibi Yüce Allah, insanoğluna birçok nimetler ver­miş ve onu varlıkların çoğundan üstün kılmıştır. Üstünlük elbisesini insana giydi­ren Allah ne yücedir. İnsanoğlunun üstünlüğünü gösteren bu nimetlerin başında akıl, bilgi, güzel konuşma, isteklerini ifade etme, güzel bir sûrette yara­tılma, güzel bir görünüme sahip olma, uyumlu ve ılımlı olma, düşünce ve te­fekkürle bilgilerini geliştirme ve ilerletme, erdemli davranışlarda bulunma, bu davranışları kazanmak için çaba harcama, iyilik yapma ve itaat etme gel­mek­tedir. İnsanoğlu, annesinin karnında henüz bir embriyo hâlinde bulun­duğu an ile meleklerin kendisini cennete koydukları an arasında ne dönemler ge­çirmektedir. Gerçekten “Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” [113]

Dünya bir köy, mü’min de bu köyün reisidir. Herkes bu dünyayla meşgul ol­makta, menfaat sağlamaya ve çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. Bütün insan­lar kendi ihtiyaçlarını karşılamak için uğraş vermektedirler. Ancak Rahmâ­nın arşını taşıyan melekler, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmektedirler. Koruyucu melekler, onları tehlikelerden korumak­tadırlar. Yağmur yağdıran ve bitkileri yeşerten melekler, mü’minin bol ürün alması ve rızkının genişlemesi için çalışmaktadırlar. Kâinatta var olan her şey, insanlara hizmet için yaratılmış ve itaatkâr kılınmıştır. Güneş, ay ve yıl­dızlar Allah’ın belirlediği bir hesaba göre yörüngelerinde dönerek insanlara hizmet etmektedir. Bu sayede insan vakitlerini düzenleyebilmekte, zaman kavra­mını anlamakta ve kendisini bir sisteme sokabilmektedir. Rüzgarlarıyla bulut­larıyla ve uçan kuşlarıyla gökyüzü de insana hizmet etmektedir. Aynı şe­kilde toprağıyla, dağlarıyla, denizleriyle, nehirleriyle, ağaçlarıyla, meyvele­riyle, bitkileriyle, hayvanlarıyla ve içinde bulunan her şeyiyle yeryüzü de insa­nın hizmetine sunulmuştur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’de defalarca kâinatta varolan her şeyin insana hizmet için yaratıldığını belirtmektedir. Bu âyetler­den sadece bir iki tanesini zikretmekle yetineceğiz:

“Allah; kendi emriyle onda gemiler akıp gitsin ve O’nun fazlından ararsı­nız diye, sizin için denize boyun eğdirdi. Umulur ki şükredersiniz. Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğ­dirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten âyetler var­dır.”[114]

“Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık ola­rak türlü ürünler çıkarandır. Ve Onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. Gü­neşi ve ayı da hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gün­düzü de emrinize amade kılandır. Ve size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Al­lah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.” [115]

Allah’ın nimetlerini tanımaya çalışan, hikmetlerini ve mükemmel sıfatla­rını düşünen kimse, âdet ve geleneklerine bağlı, toplumun yaşam tarzını benimse­yen, yaşadığı toplumun dışına çıkmayan âdeta bulunduğu yere çakı­lıp kalan kimseden daha anlayışlı ve daha derin düşüncelidir. Böyle bir kimse toplumun hoşnut olduğu şeyleri kendisi için kabul etmez. Daima farklı düşü­nür, ileriye bakar; donuk fikirli olmaz.

Nefis, mal ve mülk, onun gurbet yollarına düşmesine mani olamaz. Razı ola­cağı ganimetleri (Allah’ın nimet ve hikmetlerini tanıma bilgisini) elde etme­dikçe yurduna dönmez ve ufuklarda dolaşmaktan kaçınmaz. Bu üstün çaba­lar sonucu kahramanların zor gördüklerini o kolay görür; bilgisizlerin ürküp kaç­tıklarından o huzur bulur.[116]

 

Ber İsmini Bilmenin Faydaları

1- Kulun, günah işlediği zaman Allah’ın onu gördüğü hâlde bu kusurunu örte­rek kendisine iyilik yaptığını bilmesini sağlar. Eğer Allah dileydi o kusu­runu örtmez ve onu insanlar arasında rezil eder, böylece insanların ondan uzak­laşmasını sağlardı. Ama Allah’ın böyle yapmaması, O’nun Ber oluşu­nun bir göstergesidir. Kul, Allah’ın bu iyiliğini görerek günah işlemeyi terk etmeli, bu iyiliği daima hatırlamalı, Allah’ın ihsan ve keremini müşahede etmelidir. Yap­tığı hataları telafi ederek Allah’la birlikte olmalı, O’nun emir ve yasakları­nın dışına çıkmamalıdır. Bundan sonra kul, daha önce yaptığı gü­nahları unut­malı ve Allah’ın kendisine bağışladığı nimetleri düşünmeli, O’nu an­makla meşgul olmalıdır. Bu, kendisi için önceki günahlarıyla meşgul ol­mak­tan ve onları hatırlayıp ezikliğini yaşamaktan daha yararlıdır. Zira en yüce ve en üstün amaç olan Allah’la ve nimetleriyle meşgul olmak, O’nun dışındaki şey­lerle meşgul olmaktan daha üstündür. Ancak bu, günahları mutlak olarak unutmayı gerektirmez. Ders almak ve bir daha işlememe az­mini güçlendir­mek için arada bir günahları hatırlamakta yarar vardır. Ancak bilmelidir ki, her zamanın ve makamın kendisine göre bir ibadet türü var­dır.[117]

2- Her sorumlu kişi, Yüce Allah’ın merhamet ve şefkat sahibi olduğunu, kendi fazlı-kereminden tüm insanlara yukarıda saydığımız şekillerde iyilik yaptı­ğını bilmelidir. Bu yüzden o da, Allah’a isyan etmeyerek ve emirlerini uygu­layarak iyi bir kul olmalı, gönderdiği peygamberlerin izinden gitmeli, Al­lah dostlarına, âlimlere, Allah’a itaat edenlere, anne ve babaya iyilik yap­malı­dır. Terbiye ve eğitimleri nedeniyle anne ve babaya iyilik yapmak zo­runlu oldu­ğuna göre; bütün âlemlerin yaratıcısı ve rızık vericisi olan Yüce Al­lah’ın emir­lerinin dışına çıkmayarak, iyi bir mü’min olmak daha önemlidir. Allah’ın yüceliğinin önünde eğilmek, büyüklüğünün yanında kendini küçük ve hakir görmek, ancak O’nun sınırlarını korumakla, nefsin arzu ve isteklerini terk et­mekle, daima O’nun gözetimi altında olduğunu hatırlamakla gerçek bir an­lam kazanır. Kul, bunları bilerek, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelmeli, emir ve yasaklarına uymalıdır. Bu anlayışının bir gereği olarak, doğru yolda olan yöne­ticilerin sözlerini dinleyip onlara itaat etmeli, bütün müslümanlara öğüt­lerde bulunmalıdır.[118]

3- Yüce Allah’ın hoşnutluk ve iyiliğini her yoldan kazanmaya çalışmalı­sın. Bunun için en sevdiğin ve en çok hoşlandığın şeyleri bağışlamalısın. Zira Yüce Mevlân şöyle buyurmaktadır: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz.” [119]

 

* * *

 


﴿ اَلْبَصِيرُ ﴾

BASÎR

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.”[120]

“Allah işitendir, görendir.” [121]

“Gözler O’nu idrak edemez; O gözleri idrak eder.”[122]

Yüce Allah, her şeyi en mükemmel şekilde görendir. Bu âlemdeki en kü­çük parçaları, en ufak karıncayı, organlarını, etini, kanını, beynini ve damar­larını dahi görendir. Öyle ki, onun, zifiri karanlık gecede siyah taşın üzerin­deki hareketlerini bile görür. Yedi kat göğün üzerinde olanı gördüğü gibi, yedi kat yerin altında olanı da görür.[123]

Allah Teâlâ, yer ve göklerin her yerinde görülebilecek her şeyi Basîr sıfa­tıyla kuşatmıştır ve onları görmektedir. O’nun için görülmeyen bir şey yoktur. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir. O, ağaçların dallarından yapraklarına doğru akan suyu görür. Türü, iriliği, ufaklığı, inceliği kalınlığı ne olursa olsun bütün bitkilerdeki suyun akışını bilen ve görendir. Karıncaların, arıların, si­neklerin ve daha bilinmeyen nice küçük varlıkların damarlarında dolaşan kanı da gören­dir. Azamet ve büyüklüğü akılları şaşırtan, sıfatlarının etki alanı sınırsız olan, merhamet ve şefkati sonsuz olan Allah ne yücedir. O, görüneni ve görünme­yeni, hazır bulunanı ve bulunmayanı görendir. Hatta gözlerin hareketle­rini, kalp atışlarını ve akla gelen düşünceleri dahi bilen ve görendir. Yüce Allah her şeyi gördüğünü bize şöyle haber vermektedir:

“O, seni, kıyam ettiğin zaman da, secde edenler arasında dönüp dolaş­manı da görmektedir. Hiç şüphe yok, O, işitendir, bilendir.”[124]

“(Allah,) gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını bi­lir.”[125]

“Allah her şeyin üzerinde şahid olandır.”[126] Yani O, bütün varlıkları gö­ren, işiten ve ilmiyle onları kuşatıp bilendir.[127]

 

Basar (Gözle Görmek) İle Basîret (Kalple Görmek) Arasındaki Fark

İbn Kayyim, aynı kökten türeyen basar ile basîret arasında fark olduğunu beli­rir. Basar’ı yukarıda belirttiğimiz şekilde, basîreti ise şöyle açıklar: “Basîret, Al­lah’ın kalbe attığı bir nurdur. Kalbine böyle bir nur atılan kimse, peygam­berle­rin haber verdiği hakikatleri görür. Öyle ki, bunları sanki gözüyle gör­mekte­dir. Böylece peygamberlerin davet ettiği şeylerden en üst derecede yararla­nır. Bu hakikatlere aykırı davranmak ona açık zarar verir. Bazı âriflerin söylediği “Basiret, bir şeyden yararlanmayı sağlar, ona aykırı davranmak sahi­bine zarar verir.” sözünün anlamı budur. Kimi ârifler de basîreti şöyle tanım­lar: “Basîret, imanla veya bizzat görmekle seni şaşkınlıktan kurtaran şey­dir.”  

 

Basîretin Dereceleri

Bu derecelerin hepsini elde eden kimsenin basîreti kemâle ulaşır. Bu de­rece­ler:

* İsim ve sıfatlarda basîret

* Emir ve yasaklarda basîret

* Sevap ve cezada basîret

Şimdi bu dereceleri sırayla ele alıp açıklayalım.

 

1- İsim ve sıfatlarda basîret:

Bu derecede kulun imanının, Allah’ın kendisini nitelediği veya Re­sûlü’nün belirttiği herhangi bir sıfatla çelişen bir şüpheden etkilenmemesi gere­kir. Hatta böyle bir şüpheyi, Allah’ın varlığından şüphe etmekle eşit tutmalı­dır. Çünkü basîret ehline göre; her iki şüphe türü de aynıdır.

Buna göre; kalbin, Yüce Allah’ın arşına yerleştiğini, emir ve yasaklar verdi­ğini, yüksek-alçak bütün varlıkların hareketlerini, kişi ve şahısları gördü­ğünü, seslerini işittiğini, sırlarını ve sinelerinde sakladıklarını bildiğini, onları gö­zetlediğini, herkesin O’nun yönetimi ve emri altında olduğunu, her şeyin O’ndan geldiğini ve O’na çıktığını, meleklerin önünde dizildiğini, emirlerini uygu­lamak için hazır beklediklerini müşahede etmelidir. Bütün kemâl ve yü­celik sıfatlarının O’nda bulunduğunu, her türlü kusur, ayıp ve noksanlıklardan uzak olduğunu, hiçbir benzerinin ve eşinin olmadığını bilmeli ve O’nu daima müşahede etmelisin.

Allah, kendisini Kitabında nitelediği şekildedir. Varlıkların O’nu nitelediği şe­killerin üstündedir. Allah, ölmeyecek tek canlı (Hay)’dır. Bir an bile uyu­maz, daima uyanıktır. Göklerde ve yerde bir zerre bile O’ndan gizli değildir. O, her şeyi bilendir, her şeyi görendir. Kapkaranlık gecede simsiyah kayanın üzerindeki siyah karıncanın hareketini dahi bilir. Yüksek-alçak ve farklı diller­deki bütün sesleri işitendir. Her varlığın ihtiyaçlarını ayrıntısıyla bilendir. Söz­leri tam bir doğruluk ve adaletle tamamlanmış ve gerçekleşmiştir. Sahip ol­duğu sıfatlar, kulların sıfatlarıyla kıyaslanamaz. Çünkü sıfatları kullarınkine kesin­likle benzemez. Allah’ın zatı da kulların zatlarına benzetilemez. O, böyle bir benzerlikten tamamen uzaktır. O’nun varlıklar arasındaki fiil ve eylemleri tartışmasız adildir. Hikmeti, ihsanı, merhamet ve iyilikleri bütün varlıkları ku­şatmıştır. Dilediğini yaratma ve emretme hakkı yalnız O’na aittir. Dilediğine bol nimet verir, dilediğine kısar. Mülk O’nun, hamd yalnız O’nadır. Her türlü övgüye ve yüceliğe layıktır. O, kendisinden önce bir şey olmayan Evvel, kendi­sin­den sonra bir şey olmayacak Âhirdir. O, Zâhir’dir, O’nun üstünde hiç­bir varlık yoktur; Bâtın’dır, Onsuz bir şey yoktur. O’nun bütün isimleri övgü, medih, yücelik ve üstünlük ifade eder. Bu yüzden en güzel isimler O’nundur. Bütün sıfatları, kemâl sıfatlar olup hiçbir eksiği yoktur, mükem­mel­dir. Sıfatlarının üzerinde bir sıfat yoktur. Bütün fiillerinde hikmet, rahmet, masla­hat ve adalet bulunur.

Yaratılan her şey O’nun varlığına delalet eder. Basîret gözüyle bakanlar, her şeyin O’nu gösterdiğini görürler. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan­ları, gereksiz yere yaratmadı. İnsanları da başıboş bırakmadı. Bütün varlıkları, kendisini anması, ibadet etmesi ve birlemesi için yarattı. Onlara bol nimetler verdi ki, bunlara şükrederek daha fazla ihsanına ve keremine kavuşsunlar.

İnsanların bu tür basîreti idrak etmeleri, Kur’an ve hadisleri tanıma ve an­lama, bu metinlerin gerçeklerine aykırı şüpheleri bilme ve reddetme dere­cele­rine göre değişiklik gösterir.

İnsanlar arasında basîreti en az olanların, selef-i salihin tarafından yerilen Ke­lam ilmiyle uğraşan kimseler olduğunu görürsün. Çünkü bu kimseler, âyet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilmemektedirler; bu yüzden kalplerine ger­çek olmayan hayali şüpheler yerleşmiştir. Bunların çoğuna göre mü’min bile ol­mayan sıradan halkın durumuna baktığında, bu insanların onlardan daha fazla basîret sahibi olduklarını, imanlarının daha güçlü olduğunu, vahye daha çok teslim olduklarını ve hakkı kabul edip boyun eğdiklerini görürsün.

 

2- Emir ve yasaklarda basîret

Basîret sahibi bir mü’min, Kur’an ve hadis metinlerini herhangi bir tevile, tak­lide veya kişisel görüşlere sapmadan olduğu gibi kabul etmeli, bunun dı­şına çıkanlara muhalefet edip onlardan uzak durmalıdır. Allah’ın emir ve yasakla­rını öğrenme konusunda kalbinde en ufak bir şüphe bulundurmamalı­dır. Bu emir ve yasaklara sıkıca sarılmalı, onları samimiyetle uygulamalı, arzu ve isteklerinin kendisine engel olmasına fırsat vermemelidir. Dinî hükümleri te­mel kaynaklarından almaya çalışmalı, bu konuda bir gevşeklik ve ihmalkar­lık göstermekten kaçınmalı, âlimlerin basîretin aslı konusundaki görüşlerini öğ­renmelidir.

 

3- Sevap ve cezada basîret

Kul, Allah’ın, her insanın yaptığı iyilik veya kötülüğü gördüğünü, buna şa­hit olduğunu, insanın yaptığı iyilik ya da kötülüğün karşılığını bu dünyada veya âhirette mutlaka vereceğini bilmelidir. Bu karşılık Yüce Allah’ın ilâhlığı­nın, Rab oluşunun, adaletinin ve hikmetinin bir gereğidir. Bunda şüphe et­mek, Allah’ın ilâhlığından ve rabliğinden hatta varlığından şüphe etmek de­mek­tir. Bunun aksinin gerçekleşmesi, yani Allah’ın iyi ya da kötü amellerin karşılı­ğını vermemesi düşünülemez. Böyle bir şey mümkün değildir. Allah’ın bütün bu varlıkları gereksiz yere yaratmış olması veya onları başıboş ve ser­best bırakması asla kendisine yakışmaz. O, böyle bir şey yapmaktan tama­men uzaktır.

Akıl, amellerin karşılığının olması gerektiğine tanık olduğu gibi Allah’ın bir olduğuna da tanıklık eder. Bu yüzden kıyamet ve dirilişin akılla bilinebile­ceği ancak ayrıntılarının vahiyle bilinebileceği görüşü doğrudur. Bu nedenle Yüce Allah, ölümden sonraki dirilişi inkar etmeyi kendisini inkar etmek olarak ka­bul etmektedir. Çünkü bu inkar, kendisinin güç ve kudretini ve ilâhlığını in­kar etmektir. Her iki inkar da O’nu inkar etmeyi gerektirmektedir.[128]

Kişinin feraseti (sezme kabiliyeti ve anlama gücü), basîretinin gücüne gö­re­dir. Bu, iki türlüdür:

1- Allah’ı ve emirlerini bilen âriflerin ve sâdıkların feraseti: Bu feraset türü ta­mamen Allah’a bağlıdır. Kişinin Allah’ı tanıma, bilme, sevme, kulluk etme ve insanları basîret üzere Allah’a davet etme gücüyle alakalıdır. Bu kimselerin fe­raseti, iman nuruyla birlikte vahiy nuruna bağlıdır. Ferasetleri sayesinde bu kimseler, Allah’ın seveceği veya öfkeleneceği sözleri, fiilleri ve amelleri bilebi­lir; iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı birbirinden fark edebilirler. Sami­miyetle Allah’ın yolunda yürüyen herkes, gücü nispetinde, yaptığı iba­det­ler miktarınca feraset sahibi olur. İlmi, iradesi ve ameline göre her insan az veya çok feraset sahibi olabilir.

2- Süflî, adî feraset: Nefsin olgunlaşmasından, arınmasından, imandan ve marifetten kaynaklanmayan sezgilerdir. Böyle sezgi sahipleri, Allah’la ara­larında perde bulunduğu için gerçek ferasetten yoksundurlar. Bu yüzden Al­lah’ın dostları ile düşmanlarını birbirinden ayırt edemezler. Bunların yolu başka, ötekilerin yolu başkadır.[129]

 

Allah’ın Basîr Adını Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın her şeyi gördüğünü bilen kimse, gizli ve açık her hâlini dü­zelt­meye çalışır. Gizli hâllerini murakebe ile (Allah’ın gözetiminde olduğunu bil­mekle), dış hâlini de muhâsebe ile (Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini bil­mekle) düzeltir. Böylece her durumda Allah’a karşı gelmekten korkar ve O’ndan utanır. Allah’ın, kendisini yasakladığı yerlerde bulmasından veya emret­tiği yerlerde bulmamasından kaçınır. Kendisinin daima Allah’ın gözeti­minde olduğunu aklından çıkarmaz. O’nun kendisini görmesini Hafîfe alarak günah işlemez. İnsanların görmesinden utanıp, Allah’ın görmesinden utanma­yan kimse, Allah’ı Hafîfe almış olur. Dolaysıyla Basîr ismini bilmenin fay­dası, kişide murakabe hissini yaratmasıdır. Murakabei: “Allah’ı gö­rüyormuşça­sına ibadet etmendir. Zira sen, Allah’ı görmüyorsan da Allah seni görmektedir.” [130]

2- Basîr adını bilen kimse, varlık âlemiyle ilgili âyetlere, yer ve gökler­deki ola­ğanüstü düzene bakarak Allah’ın azamet ve yüceliğini düşünür, çev­resine daima ibretle bakar. Allah’ın güç ve kudretini, hikmetini, derin ilmini ve etkin iradesini gösteren yapılara bakarak O’na daha bir içtenlikle ve gü­venle ibadet eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“De ki: “Göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin.”[131]

“Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin.”[132]

“Kemiklere de bir bak, nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giy­diri­yoruz?”[133]

 

* * *


                  ﴿ اَلتَّواَّبُ      

TEVVÂB

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.”[134]

“Allah, tevbelerinizi kabul etmek ister.”[135]

“Kullarından tevbeyi kabul eden O’dur.”[136]

Tevbe, günah olan şeyden dönmek, onu terk etmek demektir. Bir hadis-i şe­rifte Hz. Peygamber: “Pişmanlık, tevbedir.”[137] buyurmaktadır. Allah, “Tevbeyi kabul edendir[138]

Ünlü dilbilimci el-Ahfeş der ki: “Kulun tevbe etmesi, Allah’ın emir ve ya­sakla­rına aykırı davranmaktan vazgeçip, bu emir ve yasaklara uygun hareket etmektir. İsyanı bırakıp itaate dönmektir.”[139]

el-Halîmî, Allah’ın Tevvâb ismini şöyle tanımlar: “Günahlarına pişman olup kendisine itaate dönen kuluna, merhamet ve lütfu ile muamele etmesi, iyiliklerini geçersiz kılmaması ve yaptıkları iyiliklere karşılık itaat edenlere vaat et­tiklerini ondan esirgememesidir.”

el-Hattâbî ise şöyle söyler: Tevvâb, kullarının tevbelerini kabul eden­dir. Tevbeler tekrarlandıkça Allah’ın kabulü de yinelenir. Allah, kulu tevbeye muvaf­fak eder, kul tevbe edince de tevbesini kabul eder. Şu âyet bu anlama işaret etmektedir: “Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti.” [140]

O hâlde tevbe, günah ve isyandan sonra kulun itaate dönmesidir.[141]

Kimileri Tevvâb ismini şu şekilde açıklamıştır: Tevvâb, kullarına tevbe yolla­rını ve nedenlerini kolaylaştırandır. Allah, kullarının tevbe etmele­rini kolaylaş­tırmak için onlara birçok âyetlerini peş peşe gösterir, onları çeşitli musi­bet ve belalarla korkuttur ve kendilerine birçok uyarılar gönderir. Kullar, işledikleri günahların çirkinliklerini ve kötü sonuçlarını görünce, Allah’ın kor­kut­malarından korkuya kapılıp uyarılarını dikkate alır ve işledikleri günahları terk edip Allah’a itaate dönerler. Allah da bunun üzerine kendi fazlı keremiyle on­ların tevbelerini kabul eder.” [142]

Allah’ın tevbe eden kullarına tevbeyle dönmesi iki şekilde gerçekleşir:

1- Onları tevbe etmeye ve kalpleriyle kendisine yönelmeye muvaffak kıl­ması.

2- Tevbe etmelerinden sonra tevbelerini kabul etmesi ve hatalarını ba­ğışla­ması.

İşte Allah’ın tevbe eden kullarına tevbeyle yönelmesi böyledir. Kulun Rabb’ine dönmesi ise, O’na hizmet ve kulluğa dönmesidir.[143] Bilinmelidir ki, “Ke­sin tevbe, kendisinden önceki günahları siler.”[144]

Tevvâb isminin ince anlamları hakkında Râzî, şunları söyler: “O, du­aya, karşı­lıksız vermekle; özür dilemeye, bağışlamakla; kendisine yönelmeye, kabul etmekle ve tevbeye de günahları affetmekle karşılık verir. Kul isteklerle Allah’a yö­neldiğinde Allah da kula, isteğini vermekle yönelir.”

Her müslüman, mutlak anlamda Allah’tan başka günahları bağışlayan kimse olmadığına inanmalıdır. Kulun yaptığı tevbenin, sadece kendi isteğiyle değil; Allah’ın muvaffak kılmasıyla gerçekleştiğini bilmelidir. Hatta kul, bu ko­nuda Allah’ın takdirine göre hareket ettiğini ve yapmakta olduğu fiilin (tevbenin) Allah’ın gücü ve kuvveti ile gerçekleştiğini bilmelidir. Bu yüzden Al­lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini ka­bul etti.” [145] Bu âyet kulun tevbe etme nedenini, öncelikle Allah’ın kendi­sini tevbe etmede başarılı kılmasına bağlamaktadır. Dolaysıyla Allah’ın günah yo­lundan dönüp itaate yönelmede başarılı kıldığı kimsenin, bunu kendinden bilmesi doğru değildir. Zira O, böyle bir şeye muktedir değildir.[146]

Tevvâb İsmini Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın sana yöneleceği umudunu taşımanı, kötülük yapanları tevbe et­meye ve Allah’a itaate dönmeye teşvik etmeni sağlar.[147]

2- Allah, günah işlemelerinin ardından kullarının tevbelerini kabul etti­ğine göre; kulun, kendisine kötülük yapanlardan pişman olan ve kendisinden özür dileyenlerin özürlerini kabul etmesi gerekir. Bu, defalarca tekrarlansa bile yine de kul, özürlerini kabul etmekten kaçınmamalıdır.[148]

 

Tevbeye Teşvik

İmam Kurtubî der ki: “Tevbe etmenin her an her müslümana farz olduğu ko­nusunda bütün İslâm âlimleri tartışmasız ittifak etmişlerdir. İman etme ko­nu­sunda ittifak ettikleri gibi… Yüce Allah, mü’minlere tevbe etmeyi şöyle em­retmektedir:

“Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursu­nuz.”[149]

Tüm insanlığın efendisi Hz. Peygamber günde en az yüz kere Allah’a tevbe ve istiğfar ettiğine göre; gaflet ehli kimselerin hâli nice olur acaba? Ona ve insanların en hayırlıları olan ashabına, “Andolsun Allah, peygamberin, muha­cirlerin ve ensârın üzerine tevbe ihsan etti.” [150] denilmesine rağmen böyle davranmaktaydılar. Tevbe âdeta onlarla özdeşleşmişti, Onlar, seç­kin ve ma­rifet ehli kimselerdi. Onların sahip oldukları bu üstünlüklere sahip olma­yan, onlara benzemeyen kimselerin acaba daha fazla tevbe etmeleri gerek­mez mi? Seviyesi ne olursa olsun her kul, tevbe etme ihtiyacı duyar. Çünkü gü­nah işlemekten ve hata yapmaktan uzak değildir. Allah tevbe etme­yenleri şöyle nitelemektedir:

“Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.”[151]

İman, kendisinden önce işlenen günahları silip yok ettiği gibi, tevbe de kendi­sinden önce işlenen günahları silip yok eder. Allah tevbe edenler hak­kında şöyle buyurur:

“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını, Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayan­dır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”[152]

İman ve tevbe, her ikisi de kalple ilgili amellerdir. İman, kul, Allah’a tam tes­lim olmadıkça, O’nun emir ve yasaklarına uymadıkça tamamlanmadığı gibi tevbe de, günahları terk etmedikçe tamamlanmaz. Tevbe, imanın bir parçası­dır. Tevbenin de gizli ve açık amelleri bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir.” [153]

Burada tevbeden sonra yapılması gereken ameller olarak namaz ve zekat özellikle vurgulanmaktadır. Çünkü bu her iki amel, İslâm dininin en önemli te­mel direkleridir. Tevbe edenlere vacip olan, Allah’ın bütün emirlerini yerine ge­tirmek ve bütün yasaklarından kaçınmaktır. Tevbe eden bir inkarcının hükmü budur. Tevbe eden mü’minin hükmü ise, yaptığı günahları içi ve dı­şıyla, açık ve gizli amellerle telafi etmesidir. Gizli ameller pişmanlık, korku ve bir daha günaha dönmeme kararlılığıdır. Açık ameller ise, günahların türüne göre değişmektedir. Bu tür ameller, emir ve yasaklar olarak ifade edilen ameller­dir. Bunların bir kısmı söz veya fiillerle telafi edilebilirken bir kısmı da telafi edilemez.

Ancak bilmelidir ki, bilgisizlikle, kasten veya sehven işlenen hiçbir günaha tam bir kararlılıkla dönmemek, tevbenin temel esasını oluşturur. Bu yüzden her ne sûretle işlenmiş olursa olsun günahtan tevbe etmek farzdır. Seh­ven, yanlış­lıkla ve istemeyerek herhangi bir kayba neden olmuşsa bunu telafi et­mesi ve hak sahibine bu kaybın tazminatını vermesi gerekir. Yüce Allah şu âyet­lerle bu hükme işaret etmektedir:

“Bizim âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Se­lâm olsun size. Rabb’iniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir ceha­let sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, esirgeyendir.”[154]

“Sonra gerçekten Rabb’in, cehalet sonucu kötülük işleyen, sonra bunun ar­dından tevbe eden ve ıslah olanlar (la beraberdir). Şüphe yok, senin Rabb’in bundan sonra bağışlayandır, esirgeyendir.”[155]

Bu her iki âyet Mekke döneminde nazil olmuştur. Medine döneminde na­zil olduğu ittifakla kabul edilen şu âyette hüküm aynen tekrarlanmıştır:

“Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötü­lük yapanların, sonra hemen ardından tevbe edenlerin kidir. İşte Allah, böyleleri­nin tevbelerini kabul eder.” [156]

Bütün bu âyetlerde Yüce Allah, bilgisizlik nedeniyle veya sehven işlenen bir kötülükle oluşan kaybın telafi edilmesini ve kayıp sahibine tazminatın ödenme­sini zorunlu kılmaktadır. Özellikle eğer hatanın şartları yerine gel­mişse hüküm daha da kesinleşir. Böyle bir tevbeden sonra Allah’ın bağışla­ması, bir zorunluluk olarak değil; ihsan ve keremiyle gelmektedir. Çünkü ya­ratılanın yaratan üzerinde bir zorunluluk ve mecburiyeti yoktur.

Şunu bil ki, her günahtan tevbe edilebilir. Tevbe eden günahkâr kul, sanki hiç günah işlememiş gibi olur. Ancak şeytana aldanan, onun gibi inkara sa­pan, bilerek yalan söyleyen ve bunu terk etmeyen hıristiyan ve yahudi bilgin­ler gibi İblis’in peşinden giden kimseler tevbe etmezler. Fakat bunlardan tevbe edenlerinde tevbeleri kabul olur. Allah Teâlâ, tevbelerin ne zamana ka­dar ve kimin tevbesinin kabul edileceğini Nisa sûresinin şu âyetinde bize ha­ber vermektedir: “Kötülükleri işleyip dururken, ölüm kendisine geldiği za­man; “şimdi tevbe ettim” diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi makbul değil­dir. İşte onlara elem verici azap hazırlamışızdır.” [157] Bu âyetin de işaret et­tiği gibi tevbeler, ölüm anına kadar kabul edilmektedir. Yani can çekişen ve ar­tık kesin olarak öleceği bilinen kimsenin tevbesi kabul olmaz. Allah, bunu şu âyette açıkça belirtmektedir:

“Onlar bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, dediler ki: “Bir olan Allah’a iman ettik ve O’na şirk koşmakta olduğumuz şeyleri de inkar et­tik.” Ama bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, imanları kendile­rine hiç bir yarar sağlamadı.” [158]

Kısaca bireysel olarak her insanın, can çekişme anı gelmeden yapacağı tevbe kabul olunur. Genel olarak herkes için tevbe, Hz. Peygamber’in haber verdiği ve Kur’an’ın işaret ettiği alâmetler ortaya çıkmadıkça kabul olunur. Müs­lim’in Ebû Hüreyre’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah, güneş henüz batıdan doğmadan önce tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.”[159]

* * *


﴿ اَلْجاَمِعُ

CÂMİ’

Allah’ın bu ismi Kur’an’da tamlama olarak şöyle geçer:

“Rabb’imiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları muhakkak sen toplayacaksın.” [160]

“Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplaya­cak olandır.” [161]

“Sizi toplanma günü için bir arada toplayacağı gün” [162]

Bu isim, Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği değişik hadis-i şeriflerde de geçer. Bütün İslâm âlimleri, Allah’ın böyle bir isminin olduğunda ittifak etmişlerdir.

Bu ismin insanlar için de kullanılması caizdir. Bu konuda, âlimler ara­sında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Zira Yüce Allah şöyle buyur­makta­dır:

“De ki: “Allah’ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla se­vin­sinler. Bu, onların toplayıp yığmakta olduklarından hayırlıdır.” [163]

Cem’, sözlükte bir araya getirmek ve toplamak anlamına gelir. Bu sözcük ci­simler için kullanılmaktadır. Şu âyetler bu tür kullanıma işaret etmektedir:

“Rabb’imiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları muhakkak sen toplayacaksın.” [164]

“Doğrusu Allah, münafıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplaya­cak olandır.” [165]

Cem’ sözcüğü, anlamlar için de kullanılmaktadır. Ancak Araplar kelime ya­pısı açısından her ikisi arasında bazı ince farkların olduğunu söylerler. Ci­sim­ler için kullanıldığında sadece üçlü fiil yapısıyla (sülâsî); anlamlar için kul­lanıldığında ise, üçlü ve daha fazla fiil yapısıyla kullanılır.

Özetle cem’, dağınık olan şeyleri toplamak ve insanların toplanması gibi an­lamlara gelir. Ümmetin icma’ı (görüş birliği) sözcüğünde geçen icm’a bu kök­ten türetilmiştir.

Câmi’, Allah’ın zatî ve fiilî sıfatları arasında yer alır. Zatî sıfat olarak Câmi’, Allah’ın bütün faziletleri ve güzel nitelikleri kendinde toplaması ve bun­lara sahip olması anlamına gelir. Çünkü tüm bilgiler, varolmadan önce O’nun yanında bulunmaktadır. Böyleyken Allah’ın ilmi, kendi iradesi ve kud­retiyle yarattığı varlıklarla ilgili bilgileri kuşatmaz mı? Fiilî sıfat olarak Câmi’ ismi, Kur’an’da daha çok bu anlamda kullanılır. O, gerçekten dağınık, benzer ve birbirine zıt olan şeyleri bir araya toplayandır.[166]

Parçaları bir araya getirip birleştiren, özel bir terkip oluşturan, böylece on­lara özel bir yapı kazandıran, şânı yüce olan Allah’tır.

Birbirini seven kalpleri bir araya getiren ve kaynaşmalarını sağlayan O’dur. Şu âyet Allah’ın kalpleri birleştirdiğini bize haber vermektedir: “Ve onla­rın kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, on­ların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaş­tırdı.” [167]

Ölümden sonra dağılıp yok olan beden parçalarını tekrar dirilişle bir araya getiren, ölümle birbirinden tamamen ayrılan ruh ve bedeni yeniden birleşti­ren yine O’dur.

Kıyamet günü bütün insanları huzurunda toplayacak, zalim ile mazlumu bir araya getirecek O’dur. Yüce Allah bu gerçeği bize şöyle haber veriyor: “Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri bir arada topladık.” [168] Bu hesaptan sonra insanların kimi ebedî esenlik ve mutluluk yurdunda, kimi de ebedî azap yurdunda toplanacaklardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Doğrusu Allah, müna­fıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.” [169]

İbn Kesir bu âyette geçen Câmi’ ismini şöyle açıklar: “Allah Teâlâ, kıya­met günü bütün insanları yeniden dirilttikten sonra huzurunda toplaya­caktır. Sonra aralarında ihtilafa düştükleri şeyler konusunda hüküm verecek ve on­ları birbirinden ayıracaktır. Herkese, dünyada yaptığı iyi veya kötü ameline göre karşılık verecektir. İyilik yapanları cennetle ödüllendirecek, kö­tülük yapan­ları da cehennemle cezalandıracaktır.”[170]

Bu İsmin Varlık Âlemindeki Delilleri

Birbirine benzer, farklı ve zıt şeyleri bir araya toplayan Allah Teâlâ’dır. Bu da O’nun varlığını gösteren en büyük delillerden biridir. O, gök ve yıldız­ları, yer ve denizleri bir arada toplayandır. Birçok farklı madeni yeryüzünde bir arada bulunduran, aynı zamanda insanları, hayvanları ve bitkileri yeryü­zünde yaşatan Allah’tır. Bütün bu varlıkların, yapıları, şekilleri, renkleri, tatları ve türleri birbirinden farklıdır. Ama hepsi de yeryüzünde birlikte bulunmakta­dır. Örneğin; narın dış yüzüne bakıp kabuğunu, şeklini, tadını düşünen, sonra da içine bakıp tanesinin şeklini, rengini, tadını, taneler arasındaki zarı düşü­nen kimse, birbirinden farklı nice özelliklerin aynı meyvede bir arada topladı­ğını görür.

Aynı şekilde kemiklerle sinirlerin, damarlarla kasların, beyinle cildin ve ka­nın, canlılarda bulunan salgı ve karışımların ne kadar farklı ama aynı ya­pıda bulunduklarını, Allah’ın onları bedenlerde topladığını müşahede eder.

Allah âlemde zıtları da bir araya toplamıştır. Sıcaklık ve soğukluğun, yaşlı­lık ve kuruluğun bir arada var olması bunu ispat etmektedir. Sonra bu âlemde, birbirinden nefret eden ve zıtlaşan canlılar birlikte yaşamaktadırlar. Birbi­rine zıt varlıkları bir arada yaşatanın, dünya ve âhirette bir araya getir­diği varlıkların inceliklerini bilen biri olması gerekir. Aksi hâlde böyle bir şeye gücü yetmez.

Allah Teâlâ yeryüzünde insanlar yaratmıştır. Allah, bu dünyaya gelmiş bü­tün insanları kıyamette huzurunda toplayacaktır. Bunda en ufak bir şüp­he­miz yoktur. Bu yüzden her müslüman, Allah’ın her yönden Câmi’ (toplayan) olduğunu bilmesi gerekir. Bunu bilmeyen veya bunda şüphe eden kimse şu haberi yalanlamış demektir[171]: “Sizi toplanma günü için bir arada toplayacağı gün” [172]

Câmi’ Adını Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın Câmi’ adını bilen kimsenin, kendisini toplayıp Rabb’ine iba­dete vermesi, bütün düşüncesini buna yoğunlaştırması ve O’nun dışında başka şeylerle uğraşmaması gerekir. Azaların sahip olması gereken dış edep kuralları ile kalplerdeki gizli gerçekleri bir arada bulundurması gerekir. Bilgisi tam ve içi (sırrı) güzel olan kimse Câmi’ sıfatını kazanmış demektir. Eskiler şöyle demişlerdir: “Üstün ahlâkı ve güzel davranışları kendinde toplayan, başka­sını kendisine tercih eden Câmi’ sıfatını kazanmıştır.” [173]

2- Kullar arasında Câmi’ sıfatına sahip olanlar, sabır ve basîreti, takva ve zühdü bir arada bulunduranlardır. Böyle kimseler, Hak Teâlâ’nın azametini kalp­leriyle müşahede ederler.[174]

 

* * *


﴿ اَلْجَباَّرُ

CEBBÂR

Cebbâr isminin türediği kök kelime olan cebr, sözlükte üç anlama gel­mekte­dir. Bu anlamlar şunlardır:

1- Birini yoksulluktan kurtarıp varlık sahibi yapmak, kırılan kemiği tedavi et­mek. Buna göre cebr, düzeltmek ve iyileştirmek anlamındadır.

2- Zorlamak, zorla yaptırmak. Bu anlamda cebr sözcüğü, üçlü kelime ya­pı­sıyla (ce-be-re) değil; dörtlü kelime yapısıyla (e-c-be-re) kullanılır. “Ecbertuhu alâ kez┠(onu şuna zorladım) denilir. 

3- Büyüklenmek, güç ve kuvvetini göstermek. Araplar, ellerin uzanama­dığı yüksek hurma ağaçlarına “Nahletü’n-cebbâre/Büyük hurma ağacı” der­ler.

Kur’an-ı Kerîm’de bu isim “Ey Musa, orda cebbâr (zorba/iri yapılı) bir ka­vim vardır[175] şeklinde geçer. Ünlü dilbilimci el-Ahfeş, âyette geçen “ceb­bâr” söz­cüğüyle, o şehirde bulunanların uzun boylu, güçlü ve iri yapılı olma­ları kaste­dildiğini söyler. Ona göre burada, şehirdeki adamlar, ellerin uzana­ma­dığı yüksek hurma ağaçlarına benzetilmektedirler. Çünkü “Raculun ceb­bâr” denildiğinde uzun boylu, güçlü ve iri cüssesiyle büyük hurma ağacına benze­yen adam kastedimektedir.

Katâde ise, âyette geçen “cebbâr” sözcüğü hakkında: “Bu kimseler, başka kimselerin sahip olmadıkları güçlü ve iri bedenlere sahiptiler.” der.

Kimisi de âyette geçen “cebbâr” sözcüğünün bir şeye zorlayan, zorba anla­mında olduğunu söyler. el-Ezherî: “Bu, hicazlıların kullandığı bilinen bir sözcüktür” der.

İmam Şafiî cebbârı, iktidar sahibi zorba olarak tanımlar.

el-Ferrâ ve ez-Züccâci-î cebbâr sözcüğünü şöyle açıklarlar: “İnsanlardan ceb­bâr olan, insanları kendi isteğine zorlayan, azgın ve zorba kimsedir. Al­lah’ın ismi olan Cebbâr ise, kırıkları iyileştiren, yoksulları zenginleştiren de­mek­tir.”

Fakat bu, Mütekebbir ismine daha yakın bir anlamdır. Bu nedenle Ceb­bâr isminin değil; Ceberût isminin karşılığıdır.

Hz. Peygamber şöyle dua ederdi: “Güç ve kuvvet sahibi, bütün varlıkla­rın yaratıcısı ve hükümdarı, ulu ve yüce Allah, her türlü noksanlıktan uzak­tır.”[176]

Cebbâr ismi, Allah’ın Mütekebbir, Melik, Azîm ve Kahhâr isimleri gibi ulu­luk ve yücelik bildiren bir isimdir.

İbn Abbas der ki: “Cebbâr, ulu ve yüce demektir. Ceberûtullah; Al­lah’ın aza­meti ve yüceliği demektir.”

Bu isim zorba krallar için de kullanılmaktadır. es-Süddî, “Cebbâr, insan­ları isteği doğrultusunda zorlayan ve onlara baskı uygulayandır” der. Burada Cebbâr, Kahhâr anlamında kullanılmıştır.

Muhammed b. Ka’b ise şöyle söyler: “Cebbâr, insanları kendi istediği şey­lere zorladığı için böyle isimlendirilmiştir. Allah’ın dilemesi olmadan in­san­lar bir an bile Rablerine isyan edemezler.”

el-Enbârî, “Allah’ın bir ismi olarak Cebbâr, ulaşılamayan, erişilemeyen, el uzatılamayan, ulu ve yüce demektir” der.

Allah’ın Cebbâr sıfatı üç temel manaya dayanır: Hükümranlık, üstünlük ve yücelik.[177] Hurma ağacı boyu uzayıp yükselince, eller yetişemez olunca “cebbare” olarak adlandırılır. Bu yüzden Allah Teâlâ da ulu (Mütekebbir) ve yüce-üstün (Azîz), anlamlarına yakın olan Cebbâr adıyla isimlendiril­miştir. Bu üç ismin her biri diğer ikisinin anlamını kapsar.

Bu üç isim (Azîz, Mütekebbir ve Cebbâr), şu üç ismin (Hâlik, Bâri’, Musavvir) benzeridir. Cebbâr ve Mütekebbir isimleri Azîz ismi­nin açıklaması olduğu gibi, Bâri’ ve Musavvir isimleri de Hâlik isminin birer açıklaması ve ayrıntı­sıdır. Buna göre Cebbâr, güç ve kuvvetin, izzet ve üstünlüğün, hükümranlı­ğın kemâlidir. Bu yüzden Yüce Allah’ın en güzel isimleri arasında yer almıştır.[178]

Kulun Ceberutlukla Nitelendirilmemesi

Kulun ceberûtlukla nitelendirilmesi hoş karşılanmamıştır. Çünkü Allah Teâlâ, kendi güç ve kuvvetiyle (ceberûtluğu) bütün ceberûtları (zorba/dik­ta­tör) yenmiş ve ululuğu ile onlara üstün gelmiştir. Hiçbir iktidar sahibinin hükmü O’na uygulanamaz. Bütün varlıklar ve iktidar sahipleri O’na boyun eğer. Hiç kimse O’na emir veremez. Herkes O’nun emirlerine uymak zorun­da­dır. Allah, emredilen değil; emir verendir. O, mağlup değil; gâlip olandır. Yüce Allah bu özelliğini bize şöyle haber vermektedir: “O, yaptıklarından so­rulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.” [179]

Bütün insanlar, mükemmel değil; eksik nitelik sahibidirler. En küçük şey­den bile etkilenirler. Kurtçukların yiyeceği olurlar. Sinekler bile onları rahatsız eder. Açlık ve tokluğun esaretindedirler. Böyle niteliklere sahip olanlara ulu­luk ve yücelik nasıl yakışır?[180]

Yüce Allah, kulları arasında kendilerini cebbâr (üstün güç sahibi, zorba) ola­rak niteleyenleri şöyle kötülemiştir:

“İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle damgalar.” [181]

Bir başka âyette Allah, Peygamberine şöyle buyurur:

“Sen onların üzerinde bir zorba da değilsin.” [182] Yani onları iman etmeye zorlayacak ve baskı altına alacak değilsin.

Tirmizî’de ve diğer hadis kitaplarında geçen bir hadis-i şerifte Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde büyüklenen ve zorbalık yapan­lar kıya­met gününde insanların, üzerlerine bastığı karıncalar gibi diriltilir­ler.”[183]

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın Cebbâr ismini, “kırıkları tedavi eden, kulların işlerini düzelten” ola­rak bilen kimse, Allah’la arasını düzeltmeye çalışır. O’na ulaş­mak ve hoşnutlu­ğunu kazanmak için Rabb’ine yönelir. Zira Rabb’inin iyilik, merhamet ve şefkat sahibi olduğunu ve kırık kalpleri iyileştirdiğini bilir.

2- Bu ismi; “mağlup eden, üstün ve güçlü” anlamında anlayan kimse ise, nef­sinin arzu ve isteklerini yerine getirmeyerek onu mağlup etmeye ve düş­ma­nına üstün gelmeye çalışır. Âhiretini imar etmeye, Mevlâ’sına itaat etmeye mani olan her şeyi ortadan kaldırır. Bu da kalpte Allah’a karşı etkili bir korku ve tam bir ürpertinin oluşmasını sağlar.

3- Bazı kimseler şöyle söylemişlerdir: “Ey Cebbâr olan Allah’ım! Seni ta­nı­yan birinin, herhangi bir iş için başkasından yardım dilemesine şaşarım. Seni tanıyan birinin, başka birine umut bağlamasına şaşarım. Seni tanıyan biri­nin, senden başka birine yönelmesine şaşarım.”[184]

 

* * *

 


﴿ اَلْجَمِيلُ

CEMÎL

Allah’ın Cemîl ismi Kur’an’da geçmemekte sadece hadis-i şeriflerde geçmek­tedir. Yüce Allah, Cemîl (güzel)’dir, O’ndan daha güzel bir varlık yok­tur. Hatta bütün varlıkların güzelliği bir adamda toplansa ve hepsinde bu ada­mın güzelliği bulunsa yine de onların bu güzellikleri, Allah’ın güzelliğinin yanında, güneş ışığı karşısında zayıf kandil ışığına benzer. “En yüce örnekler Allah’a aittir.” [185]

Abdullah b. Amr b. Âs, Ebû Said el-Hudrî, Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Ömer b. Hattab, Sâbit b. Kays, Ebü’d-Derdâ, Ebû Hüreyre ve Ebû Reyyan’ın rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: “Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever.”[186]

Allah’ın güzel isimlerinden biri de Cemîl (güzel)’dir. Kim, varlık âlemin­deki her güzelliğin sahibi olandan daha güzel olabilir? Bu âlemde var olan bü­tün bu güzellikler O’nun bir sanat eseridir. Güzellikleri yaratan O’dur. Yaratı­lan yaratandan daha güzel olabilir mi? O, zatı ile en güzeldir. O, bütün güzel isimlerin, sıfatların ve fiillerin sahibidir. O’nun bütün isimleri güzeldir. En güzel isimler O’na aittir. O’nun bütün sıfatları mükemmel ve eksiksizdir. Bü­tün fiilleri güzeldir.

İnsanlar bu dünyada O’nun yüceliğini ve güzelliğini (cemâlini) göremez­ler. Cennette O’nu gördüklerinde ise bu onlara, içinde bulundukları bütün nimet­leri unutturur. O an O’nun dışında hiçbir şeye dönüp bakmazlar. Eğer yüzündeki nur perdesi olmazsa yüzündeki o nur, kendisine bakan bütün göz­leri yakardı.

Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Ebû Musa şöyle anlatıyor: “Hz. Peygam­ber aramızda ayağa kalktı ve şu beş cümleyi söyledi: “Yüce Allah uyu­maz, zaten uyumak O’na yakışmaz. Rızkı yükseltir (bol verir) ve indirir (az ve­rir). Gece yapılan amel, gündüz yapılan amelden önce; gündüz yapılan amel gece ya­pılan amelden önce Allah’a yükseltilir. O’nun hicabı (perdesi) nur­dur. Eğer o perdeyi açacak olsa, yüzündeki nurlar, ulaştığı bütün varlıkları ya­kardı.”[187]

 

Yüce Allah’ı En Güzel Bilmek

Marifetin (bilme ve tanıma) en üstün derecesi, Yüce Allah’ı en güzel var­lık olarak bilmektir. Bu, seçkin ve özel kullara has bir marifet türüdür. Her kul, Al­lah’ı bir özel sıfatı ile tanır. Bu tanımaların en mükemmeli ve üstünü, O’nu güzelliği, yüceliği ve kusursuz oluşu ile tanımaktır. İsim ve sıfatlarında Allah’a benzer bir varlık yoktur. Eğer bütün varlıkların güzelliği bir adamda toplansa ve hepsinde bu güzellik bulunsa, onların bu iç ve dış bütün güzellikleri Al­lah’ın güzelliğinin yanında, ancak zayıf bir kandil ışığının muhteşem güneş ışığı karşısındaki durumuna benzer.

Allah’ın güzelliği, eğer yüzündeki nur perdesini kaldıracak olsa, nurunun ulaş­tığı bütün varlıkları yakacak niteliktedir. Dünya ve âhiretteki bütün var­lıkla­rın iç ve dış güzelliği, O’nun bir eseridir. Bütün bu güzellikleri yaratan acaba ne kadar güzeldir?

O, bütün üstünlüklerin, güç ve kuvvetin, cömertliğin, ihsan ve iyiliğin sa­hibi­dir. Her şeyi en iyi bilendir. Bütün karanlıklar O’nun yüzünün nuru ile aydın­lanmıştır. Hz. Peygamber, Taif dönüşünde şöyle dua etmiştir: “Karan­lıkla­rın kendisiyle aydınlandığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği o yü­zünün nuru ile sana sığınıyorum.”[188]

Abdullah b. Mes’ûd der ki: “Rabb’inize göre gece ve gündüz yoktur. Gökle­rin ve yerin nuru, O’nun yüzünün nurudur. O, göklerin ve yerin nuru­dur. Kıyamet günü hüküm vermek için geldiğinde, yer O’nun nuru ile aydın­lanır. O’nun en güzel isimlerinden biri de Cemîl’dir. Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur: “Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever.”[189]

Allah’ın güzelliği (cemâl) dört derecedir: Zatının güzelliği, sıfatlarının gü­zel­liği, fiillerinin güzelliği ve isimlerinin güzelliği. Allah’ın bütün isimleri güzel­dir. Bütün sıfatları en mükemmeldir. Bütün fiilleri hikmetle, adaletle ve mer­ha­metle gerçekleşir.

Allah’ın zatının güzelliği kusursuzdur. Kendisinden başka kimse bu güzel­li­ğini bilemez, idrak edemez. Varlıklar O’nun güzelliğini tarif edemez. Kulları arasından özel ikramda bulunduğu kimseler bile güzelliğini tanımlayamazlar. Çünkü bu güzelliği başkalarından saklanmıştır. Üzerinde, görünmesini engel­leyen ridâ (dış elbise) ve izâr (iç giysi, örtü) vardır. Hz. Peygamber bir kudsî hadi­sinde Allah’ın şöyle buyurduğunu söyler: “Yücelik benim ridâm, büyük­lük ise izârımdır”[190] Yücelik, büyüklükten daha geniş anlamdadır. Allah Teâlâ, büyük ve yücedir, üstün ve güçlüdür.

İbn Abbas der ki: “Allah’ın zatı, sıfatlarla, sıfatları da fiillerle örtülmüştür. En mükemmel sıfatlarla, yüce ve üstün niteliklerle örtülen bir güzelliği nasıl tasav­vur edebilirsin?”

Bu sözle Allah’ın zatının güzelliğiyle ilgili bazı anlamları anlayabilmekte­yiz. Kul Allah’ın fiillerini tanıma derecesinden sıfatlarını tanıma derecesine, sıfatla­rını tanıma derecesinden de zatını tanıma derecesine yükselmektedir. Fiille­rin güzelliğini biraz müşahede edince bununla sıfatların bazı güzelliklerini ta­nımaktadır. Sonra tanıdığı bu sıfatların güzelliği ile zatın güzelliklerini tanı­makta­dır. Burada hamdin sadece O’na ait olduğu, hiçbir varlığın hakkıyla O’na hamd edemediği ortaya çıkmaktadır. Allah, kendisini tanıttığı gibidir. O, za­tına ibadet edilmeyi, zatının sevilmesini ve zatına şükredilmeyi hak eden tek varlıktır. Allah, kendisini seven, kendisiyle övünen ve kendisini övendir. O’nun bir olması, kendisini sevmesi, kendisiyle övünmesi ve kendisini öv­mesi, birliğinin, sevginin, övünmenin ve övgünün ta gerçeğidir. Allah, kendi­sini övdüğü gibidir. Varlıkların yaptıkları bütün övgülerinin üstündedir. Allah, zatını sevdiği gibi bütün sıfatlarını ve fiillerini de sevmektedir. O’nun bütün fiil­leri güzel ve sevimlidir. Yapılanlar arasında kendisini öfkelendiren ve ho­şuna gitmeyen şeyler bulunsa da bu, O’nun, fiillerini sevmesine mani değil­dir. Hoş olmayan ve sevilmeyen hiçbir fiili yoktur. Varlıklar arasında O’ndan başka zatı için sevilen ve hamd edilen başkası yoktur. O’nun dışında sevilen her şey, O’nun sevgisine bağlı olarak ve O’nun rızası için seviliyorsa, bu doğru bir sevgidir. Aksi halde geçersiz bir sevgidir.

İlâhî gerçek işte budur. Gerçek ilâh, kendi zatı için sevilen ve kendi zatına hamd edilendir. İhsanı, bol nimeti, kendisine isyan edenlere bile yumuşak­lıkla davranması, affetmesi, suçlarını bağışlaması O’nun sevgisinin bir tezahü­rüdür. Bu yüzden kulun, Allah’tan başka ilâh olmadığını bilmesi, inanması, O’nun için sevmesi, O’na hamd etmesi ve bütün noksanlıklardan uzak tut­ması gerekir. O’nun dışında açık ve gizli gerçek nimet verenin olmadığını bil­meli, bu nimetlere karşılık O’na sonsuz teşekkür etmelidir. Böylece hem ver­diği nimetlere karşılık hem de nimet karşılığı olmadan O’na hamd etmeli, O’nun için sevmeli ve O’nun için nefret etmelidir.

Allah’ın zatına benzer bir varlık olmadığı gibi, O’nun sevgisi gibi bir sevgi de yoktur. Çünkü O’nu sevmek, kendisine itaat etmekle birlikte geçerlidir. O’na itaat etmek, varlıkların yaratılış amacı olan kulluğu yerine getirmektir. O’nun belirlediği emir ve yasaklara samimiyetle uymaktır. Sevginin sonu ve en üst derecesi budur. Böyle sevgi ancak O’na beslenir. Sevgide O’na ortak koşmak, O’na şirk koşmaktır. Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamayaca­ğını ve amellerini kabul etmeyeceğini bize bildirmiştir.

Allah’a hamd etmek iki türlüdür. Birisi, iyiliklerini ve üstün niteliklerini iti­raf etmekle birlikte O’nu sevmektir. Buna göre O’nu sevmeden sadece iyilik ve üstünlüklerini itiraf eden Allah’a hamd etmiş olmaz. Diğeri ise, O’nu sev­diği halde iyilik ve üstün niteliklerini itiraf etmemektir. Böyle yapan da Allah’a hamd etmiş olmaz. Hamd etmekte asıl olan; her iki yönün de bulun­masıdır. Gerçek bir hamd eden olmak için hem Allah’ın kullara yaptığı iyilik­leri ve mü­kemmel sıfatlarını itiraf edip kabul etmek, hem de O’nu sevmek gerekir.

Allah, kendisini övdüğü gibi meleklerin, peygamberlerin ve mü’min kul­ları­nın yaptığı hamdlerle de övünür. O, hem kendi kendisini över, hem de varlık­ların kendisine hamd etmesi ile övünür. Varlıkların övmesi, ancak O’nun dile­mesi, izni ve yaratması ile gerçekleşir. Hamd edene hamd etme im­kanı tanıyan, müslümanın müslüman olmasını, namaz kılanın namaz kılma­sını ve tevbe edenin tevbe etmesini sağlayan O’dur. Bütün nimetler ve iyilikler O’ndan başladı ve O’nda son bulacaktır. Hamd O’nunla başladı yine O’nda son bulacaktır. Kuluna tevbe etmeyi ilham eden ve buna sevinen, son derece mutlu olan O’dur. Bütün bu fiil ve eylemler O’nun varlığıyla, fazlı kere­miyle gerçekleşmektedir. Kuluna itaat etmeyi ilham eden, itaat etmesinde ona yar­dımcı olan sonra da amellerine karşılık onu ödüllendiren O’dur. Bu da O’nun kendi fazlı ve keremidir. Allah, her yönden kendisinin dışındaki her şey­den müstağnidir. Hiç kimseye muhtaç değildir. O’nun dışındaki her şey, her yön­den O’na muhtaçtır.

Kul, bütün sebep ve sonuçlarda O’na muhtaçtır. O’nun yardımıyla olma­yan bir şey gerçekleşmez. O’nun için yapılmayan bir amel, fayda sağlamaz.[191]

 

Allah Güzeldir, Güzelliği Sever

Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah güzeldir, gü­zelliği sever.”[192] Hz. Peygamber bu sözü, kendisinden istenen güzel el­bise üzerine söylemiştir. Buna göre güzellik, elbiseleri kapsadığı gibi bunun dışın­daki bütün güzel şeyleri de kapsamaktadır. Nitekim bir başka rivâyette Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuştur: “Allah temizdir, temizliği sever.”[193] Sahih bir rivâyette ise şöyle buyurur: “Allah güzeldir, güzelden başkasını kabul et­mez.”[194] Sünen kitaplarında geçen bir başka hadis ise şöyledir: “Allah, nimeti­nin eserini, kulunun üzerinde görmeyi sever.”[195]

Ebü’l-Ahvas el-Ceşmî şöyle anlatır: “Hz. Peygamber, üzerimde eski ve yıp­ranmış bir elbise gördü. Bunun üzerine bana: “Malın var mı?” dedi. Ben: “Evet” deyince, Hz. Peygamber: “Ne malın var?” dedi. Ben: “Allah’ın bana verdiği develer ve koyunlar.”  dedim. Hz. Peygamber: “O hâlde, sana verdiği bu nimet ve saygıyı üzerinde göster” buyurdu.[196]

Allah Teâlâ, verdiği nimetlerin eserini kulların üzerinde görmekten hoşla­nır. Çünkü bu, sevdiği güzelliklerdendir. Buna göre; Allah’ın verdiği ni­metlere şük­reden kimse, bu nimetlerin gereğini yerine getirmeli ve kullanma­lıdır. Nimet­leri kullanmak dış güzellik; dil ve kalp ile şükretmek ise, iç güzellik­tir.

Yüce Allah, güzelliğe olan sevgisi nedeniyle kulları için, dışlarını örtüp süsle­yecekleri içlerini takva ile güçlendirip süsleyecekleri güzel elbiseler yarattı­ğını bize şöyle haber vermektedir:

“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs ka­zandıracak bir giyim indirdik (yarattık). Takva ile kuşanıp-donanmak ise hayırlı­dır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.” [197]

Allah, cennet ehlinin güzel ve mutluluklarını ise şöyle ifade eder:

“Artık Allah da, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara pa­rıl­tılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve onları sabretmeleri dolayısıyla cen­netle ve ipekle ödüllendirmiştir.” [198]

Allah cennet ehlinin yüzlerini parlaklıkla, içlerini mutlulukla ve bedenle­rini de ipek giysilerle ödüllendirmiştir. Allah güzel sözleri, fiilleri, elbiseleri ve güzel görünmeyi sevdiği gibi çirkin sözleri, fiilleri, elbiseleri ve çirkin görü­nümlü­leri de sevmez. Kısaca Allah, çirkinliği ve çirkini sevmez, güzelliği ve gü­zeli sever.

Bilmelidir ki, iki grup bu konuda doğru yoldan sapmıştır: Bu gruplar­dan biri şöyle dedi: “Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. O, yarattığı bütün şeyleri sever. Biz de O’nun yarattığı bütün şeyleri severiz. O’ndan gelen hiçbir şey­den nefret etmeyiz ve kızmayız. Bütün varlıkları O’nun yarattığını ve O’ndan geldiğini bilen, bütün varlıkları güzel görür. Kâinata O’nun gözü ile bakarsan, bütün varlıkların güzel olduğunu görürsün.” Bu grup, görüşlerinin doğrulu­ğuna şu âyetleri delil gösterdiler: “Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan­dır.”[199], “Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatı (yapısı) dır.”[200], “Rahmân (olan Allah’)ın yaratmasında hiçbir çelişki ve uygun­suzluk göremezsin.”[201] Bunlara göre; ârif (Allah tanıyan), varlık âleminde hiçbir çirkin­lik görmeyen, her şeyin iyi ve güzel olduğunu kabul eden­dir.

Ancak bu kimselerin kalplerinde ve düşüncelerinde Allah için öfkelen­mek, Allah için düşmanlık yapmak, dinin çirkin kabul ettiği fiilleri kınamak, Al­lah yolunda cihad etmek ve Allah’ın koyduğu cezaları uygulamak yoktur. Er­kek ve kadınların güzel sûretlerini, Allah’ın sevdiği güzelliklerden sayar, böy­lece günah işlemeye gerekçe bulurlar. Hatta bu gruptaki bazı kimseler, Rabb’i­nin güzel sûrete girip onda göründüğünü iddia eder. Bu gruptan olan, eğer Allah’ın varlıklarla bir olduğuna inanan biriyse: “Bu sûret, Hak Teâlâ’nın gü­zel görüntülerinden biridir” der ve onu “Güzel görüntüler” olarak adlandı­rır.

Bu grubun iddialarına karşılık diğer grup ise şöyle söyler: “Yüce Allah gü­zel sûretleri ve düzgün bedenleri ve yapıları kötülemiştir. Münafıklar hak­kında Al­lah şöyle buyurmuştur: “Sen onları gördüğün zaman cüsseli-yapıları ho­şuna gider. Konuştukları zaman da onları dinlersin.” [202]  Allah, helak ettiği bazı kavimler hakkında ise şöyle buyurur: “Onlardan önce nice insan-kuşak­larını yıkıma uğrattık, onlar mal (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gös­teriş bakımından da daha güzeldiler.” [203]

Hasan Basrî, âyette geçen “gösteriş” sözcüğünü güzel sûretler olarak açık­lar. Sahih-i Müslim’de geçen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber, Allah ka­tında dış güzelliğin önemli olmadığını belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: “El­bette Allah, sizlerin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak O, kalplerinize ve amellerinize bakar.”[204] Bu hadiste, bilgi bakışı değil, sevgi bakışı yok sayıl­maktadır.”

Bu grup, dünyanın en güzel nimetleri sayılan ipek elbisenin, altının, altın ve gümüş kapların kullanılmasının yasaklanmasını da görüşlerinin doğrulu­ğuna delil gösterirler. Bunun yanında Yüce Allah bu nimetlere göz dikilmeme­sini emreder ve şöyle buyurur: “Onlardan bazı gruplara, kendile­rini onunla de­nemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme.” [205] Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurur: “Perişanlık[206] iman­dan­dır.”[207] Bütün bu metinlerde güzellik yerilmekte ve teşvik edilmemekte­dir. Bununla birlikte Allah Teâlâ, israfı yasaklamakta ve israf eden­leri zemmet­mektedir. İsraf, yemek ve meşrubatlarda olduğu gibi giyimde de olur.

Bu iki zıt görüş arasından şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Sûret, giyim ve gö­rü­nümde güzellik üç türlüdür. Bunlar, övülen, yerilen ve ne övülen ne de yeri­len güzelliklerdir. Övülen güzellik; Allah için olan, Allah’a itaat etmeye, emirle­rini uygulamaya, yasaklarından kaçınmaya yardım eden güzelliktir. Hz. Peygamber, gelen yabancı heyetleri karşılayacağı zaman güzel giyinirdi. Bu, savaşmak için hazırlanan bir savaş aletine benzer. Kibir ve gurur ifade etme­sine rağmen, eğer düşmanların daha fazla öfkelenmelerini sağlayacaksa, Al­lah’ın dinine yardım edecek ve Allah sözünü yüceltecekse savaşta ipek elbise giymeye cevaz verilmiştir. Yerilen güzellikler ise, dünya için, başkanlık için, ki­bir ve gurur için, nefsî arzu ve isteklerine ulaşmak için olan güzelliklerdir. Bu güzelliklere ulaşmak, kulun temel amacıdır. Zaten insanlardan çoğunun bun­dan başka bir amacı yoktur.

Ne övülen ne de yerilen güzellikler ise; bu iki amacın ve niteliğin dışında olan güzelliklerdir.

Yukarıda aktardığımız hadis, iki önemli ilkeye işaret etmektedir: Bilgi (ma­ri­fet) ve yaşamak (sulûk). Allah güzelliklerle bilinir. Güzellikte O’na benzer hiç­bir varlık yoktur. Bunun ardından O’na, sevdiği güzel söz, fiil ve ahlaki davra­nışlarla ibadet edilir. Elde edilen bilgi böylece hayata geçirilir. Allah, kulu­nun dilini güzel sözlerle; kalbini samimiyet, sevgi, kendisine yönelme ve dayanma ile; organlarını itaatle süslemesini sever. Bununla birlikte Yüce Al­lah, verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmeyi de sever. Kulun güzel giyin­mesi, bedenini her türlü kirden, pislikten ve çirkinliklerden, aklını kötü düşünceler­den koruması Allah’ın hoşuna gider. Sünnet olmak, tırnakları kes­mek, koltuk altlarını ve avret yerlerini temiz tutmak, bedenî güzelliklerin ba­şında gelir.

Allah güzel sıfat ve niteliklerle bilinir. Güzel ahlâk, söz ve fiillerle daha iyi tanı­nır. Bu bize, O’nun özel vasfı olan güzelliği tanıtır. Ardından güzel olan di­niyle O’na ibadet edilir. Özetle hadis, bilgi ve pratik gibi iki temel ilkeyi bize kısa ve öz bir biçimde ifade etmektedir.[208]

 

* * *


﴿ اَلْحَافِظُ

HÂFIZ

Allah’ın bu ismi Kur’an-ı Kerîm’de şu şekillerde geçer: “Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” [209], “Al­lah en hayırlı koruyucudur.” [210], “Allah (onları ve haklarını) nasıl koru­duysa…”[211]

el-Halîmî der ki: “Hâfız, kullarını din ve dünya işlerinde tehlikelerden koru­yan demektir”.

Ebû Hüreyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle bu­yurmaktadır: “Sizden biri yatağına girmek istediğinde, yatağını elbisesiyle silkeleyip kontrol etsin sonra da sağ tarafı üzerine yatsın ve şöyle desin: “Ey Rabb’im! Senin adınla yatağıma uzandım, yine senin adınla kalkarım. Ey Al­lah’ım! Eğer canımı alırsan ona merhamet et. Eğer tekrar gönderirsen, salih kulla­rını koruduğun gibi onu da koru.”[212]

Bu isim, koruyabilen ve koruma gücüne sahip olana işaret etmektedir. Koru­yabilmek; ilim, hayat ve diğer şartlara sahip olmayı gerektirir. Bu isim, olumlu ve olumsuz olabilecek şeyleri korumak, varlıklar arasında istemediği ve hoşlanmadığı şeylerin olmasına mani olmakla ilgilidir. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Hayır; o (Kitap), şerefli-üstün olan bir Kur’an’dır; Levh-i Mah­fuz’dadır.” [213] Âyette geçen Levh-i mahfuz, korunmuş levha demektedir. Bu levha, her türlü yanlışlıklardan, unutkanlıklardan ve değişikliklerden ko­run­muştur.

“Üzerinde gözetleyici-koruyucu bulunmayan hiçbir nefis (kimse) yok­tur.”[214]

Bu isim, zata ve fiillere sıfat olarak kullanılır. Zata sıfat olarak kullanıldı­ğında, bilgi anlamına gelir. Çünkü Allah, bilgisi ile bütün bilgileri korumakta­dır. Hiçbir şey O’nda kaybolmaz. Falan Kur’an’ı hıfzetti / ezberledi denildi­ğinde Kur’an’ın o kişinin kalbinde / aklında hazır bulunduğu anlaşılır. Bu tür hıfzın koruma zıttı unutkanlıktır. Kur’an bu anlama şöyle işaret etmektedir: “Se­nin Rabb’in kesinlikle unutkan değildir.” [215], “Bunun bilgisi Rabb’imin ka­tında bir kitaptadır. Benim Rabb’im şaşırmaz ve unutmaz.” [216]

Hâfız ismi, fiillere sıfat olarak kullanıldığında ise, varlıkları koruma an­la­mına gelir. Bu anlamın zıddı ise ihmal etmek, dikkat etmemektir. Şu âyette bu anlama işaret edilmektedir: “Allah en hayırlı koruyucudur.” [217]

Allah’ın söz, fiil ve melekleri ile koruması, herkesi kapsar. Yüce Allah şöyle buyurur: “De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahmân (olan Allah)’tan kim koruya­bilir?” [218]

“(Allah) size koruyucular gönderiyor.” [219] Yani Allah, sizi tehlikelerden ko­ru­yan melekler göndermektedir.[220]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Bu ismi bilen kimselerin, Allah’ın koyduğu sınırları ve üzerine düşen hakla­rını koruması gerekir. Böylece iman ve İslâm bilgisi kalbine yerleşir. Öğ­rendiği ve ezberlediği bütün bilgileri korumaya çalışır. Kul, Allah’ın kendi fazlın­dan ihsan ettiği bütün güzellikleri korumalıdır. Eskilerden şöyle bir söz nakle­dilmiştir:

“Kim Allah için azalarını korursa, Allah da onun kalbini korur. Kim Al­lah’ın hakkını korursa, Allah da onun hakkını korur.”

İbn Abbas’tan rivayet edilen hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allah’ın huku­kunu koru ki, O da seni korusun. Allah’ın hukukunu koru ki, O’nu yanında bulasın.”[221]

2- Yüce Allah, koyduğu sınırları koruyanları övmüş ve çeşitli vaatlerle on­ları şöyle müjdelemiştir: “İşte size vaat edilen budur. Allah’a sürekli yöne­len, korunması gerekeni koruyan herkese... “ [222]

3- Bu dünyada ve âhirette Allah’ın seni koruduğu umudunu taşımanı sağ­lar.[223]

* * *


﴿ اَلْحَسِيبُ

HASÎB

Yüce Allah şöyle buyurur: “Hesap görücü olarak Allah yeter.” [224]

Tefsir kaynaklarında bu ismin birçok anlamı zikredilmektedir. Bunları özetle şöyle belirtebiliriz:

1- el-Halîmî der ki: “Hasîb, parçaları bütünüyle bilen, kulların hesapla ben­zerlerini bildiği ölçüleri hesap etmeden bilendir. Hesap edenler, parçaları tümden değil azar azar bilirler. Hesap bittikten sonra tümünü bilebilirler. Oysa Allah böyle değildir. O’nun ilmi, olacak bir şeye bağlı olarak durakla­maz. Dilediği şey, o anda gerçekleşir. Hasîb’in, yeter, yeten, kâfî gelen anla­mında kullanıldığı da söylenmiştir. Araplar, Hasîb’i bu anlamda kullan­mışlar­dır.[225]

2- Hasîb, şerefli, onurlu, şeref ve onur özelliklerine sahip olan anla­mında­dır. Bu anlama göre, Hasîb, bütün üstün niteliklere sahip olan, hiçbir eksiği ve kusuru olmayan sadece Yüce Allah’tır.

3- Hasîb, kıyamet günü kullarını hesaba çekecek ve sorgulayacak olan­dır. Her iyilik O’ndan umulur, şerrinden emin olunmaz.

4- O, kendi kereminden fazlasıyla verendir. Rahmeti ile belâ ve musibet­leri def edendir. İhtiyaçlar için kendisine dua edildiğinde ihtiyaçları karşıla­yan­dır. Herhangi bir konuda hüküm verdiğinde onu geçerli kılan ve uygula­yan­dır.[226]

5- Hasîb, hesaba çeken, şahit olan, gözetleyen Yüce Allah’tır.[227]

6- Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter.” [228] Allah’ın kuluna yetmesi ve kâfî gelmesi, kulun açık ve gizli hâllerde Peygamberi takip ve Allah’a kulluk etme dere­cesine göre­dir. [229]

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Her sorumlu kul, Allah’ın çabuk hesap gördüğünü, bütün muhasebe­nin ve hesapların O’nun yanında olduğunu bilmelidir. O, bütün kullarını he­saba çekecek ve iyi ya da kötü yaptıklarının karşılığını verecektir. Hz. Ömer’in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Hesaba çekilmeden önce sizler nefislerinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce sizler amellerinizi tartın ve Yüce Al­lah’ın buyurduğu o büyük arz gününe hazırlanın.”Siz o gün arz olunursu­nuz; sizden yana hiçbir gizli (şey), gizli kalmaz.” [230]

Günahların acısını hisseden, gaybı bilenin kendilerini hesaba çekeceğini ve bütün ayıplarını sayıp kaydettiğini kesin bilgiyle bilen kalp ehli kimseler, he­nüz dünyada iken amel tartılarını kurar ve kendilerini hesaba çekerler. İşledik­leri hataları ortaya koyar, sonra da ortağından düşmanlıkla ayrılan bir ortak gibi kendilerini sıkı bir şekilde hesaptan geçirirler. Böyle bir ortak, sev­diği bir şeyi diğeri için terk etmeye razı olur mu? Susuzluk anında ona kendi suyundan bir yudum su verir mi? İşte böyle sıkı hesap nedeniyle bu kimsele­rin günahları, Hafîf bir esintinin bile düşürdüğü kuru ağaç yaprakları gibi sayfala­rından dökülür. Hesap gününde hesap vermek üzere geldiklerinde amel sayfa­ları tertemiz bir şekilde parlar. Harfler ve mânalar sayfayı aydınla­tır. Çünkü daha önce sıkı bir denetimden ve ince bir hesaptan geçmiştir. Bu yüzden hesapları, sorgulanmak için değil; sadece Allah’a arz içindir. Bu ne­denle her insan kendisini ağır hesaptan kurtarmak için çalışmalı, Allah’ın belirle­diği sınırlara dikkat etmeli, âhiretteki hesabının Hafîf olması için daha bu dünyada iken kendisini hesaba çekip yanlışlarını düzeltmelidir.[231] 

2- Kulun daima Allah’a muhtaç olduğunu bilmesini sağlar. Her yeterlilik yal­nız Allah’tan gelir. Bütün varlıkları yaratan, onları ihtiyaç sahibi kılan, sonra da ihtiyaçlarını gideren O’dur. Eğer O olmasaydı, hiçbir ihtiyaç karşı­lan­maz ve yeterlilik denilen şey olmazdı. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayan ve onlara yeterince nimetler veren gerçekte Yüce Allah’tır.[232]

3- Kul, yalnız Allah’a güvenip dayanmalı ve yalnız O’ndan istemelidir. Kal­bini O’ndan başka şeylerle meşgul etmemelidir. Bütün derdi, amacı ve ça­bası Allah ve O’nun hoşnutluğunu kazanma olmalıdır.[233]

Allah’ı Hasîb ve Kâfi bilmek, her zaman özellikle sıkıntı, belâ ve zorluk dö­nemlerinde kalbin sadece O’na dayanmasını ve O’nunla yetinmesini sağ­lar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah, kuluna kâfi değil mi?” [234] Kalp Allah’ı kâfi bilecek, buna içtenlikle inanacak; dil de onu ifade edecektir.

 

* * *


﴿ اَلْحَفِيُّ

HAFÎ

Bu isim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle geçer: “O bana pek lütufkârdır. (Hafî­yen)”[235] Yani bana pek çok iyilikler yapmıştır.[236]

İbn Arabî, bu isim hakkında der ki: “Ne önceki ne de sonraki âlimlerden hiç­biri Allah’ın böyle bir ismi olduğunu zikretmemişlerdir. Fakat biz bu ismi, Al­lah’ın kitabından çıkarmaktayız.”

Ancak bu İbn Arabî’nin iddiasıdır. Çünkü ondan önce el-Halîmî, Beyhakî ve diğer birçok alim bu ismi zikretmişlerdir.

el-Herevî, “Garîb”inde der ki: İbn Ammar, İbn Ömer’den rivayet ede­rek, İbn Keysan, Sa’leb’den, “O bana pek lütufkârdır”[237] âyetinin anlamını sordu. Sa’leb şöyle cevap verdi: “İbn Arabî, âyette geçen “Hafî” kelimesini iyilik eden ve nimet veren olarak açıklamıştır. Ancak “Sanki sen, ondan ha­berdarmış­sın gibi sana sorarlar.” [238] âyetinde geçen “Hafî” kelimesi bu an­lamda değil, haberini bilmek anlamındadır.”

Hafî, ısrarla istemek anlamına da gelmektedir. Bir hadiste “Hz. Peygamber’in yanına yaşlı bir kadın girdi ve ondan istedi, bu isteğinde ısrar etti.” deni­lir.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu isim genellikle çok iyilik yapmak anla­mında kullanılır. “O bana pek lütufkârdır”[239] âyeti bunun en açık delilidir.

el-Ezheri, “Hafî”nin bilmek ve sevinmek; es-Süddî, dostluk, arkadaşlık ve sı­cak davranmak; el-Cevherî ise birine aşırı ilgi göstermek, onunla ilgilenmek, du­rumunu sormak, bol ikramda bulunmak ve fazla değer vermek anlamına geldi­ğini söyler. Bütün bu anlamlarla birlikte Hafî, eşyaları araştırarak ve inceleye­rek öğrenen bilgin anlamına da gelmektedir.

İbn Arabî, Sa’leb’den rivâyetle “Hafî”nin bir işle ilgilenmek, önem ver­mek ve bilmek anlamına geldiğini söyler.

Hafî’nin, hâkîm (yargıç) anlamına geldiğini, Arapların hâkîmlere, Hafî dedik­lerini ileri sürenler de vardır. Kimisi de Hafî’nin, engel olan anlamında oldu­ğunu söyler.

Bütün bu anlamlar, Hafî isminin müşterek bir sözcük olduğunu ve birçok mâ­naya geldiğini göstermektedir. Anlamı, daha çok kendinden önceki söz­cüğe bağlı olarak belirlenmektedir. Ancak bu isim genelde iyilik yapmak, ilgi göstermek, ikramda bulunmak ve yardımına koşmak anlamında kullanıl­makta­dır. Ünlü dilbilimci el-Ferrâ, “O bana pek lütufkârdır”[240] âyetini, duru­mumu bilen, bana lütufkâr davranan, dua ettiğimde duamı kabul eden, ihti­yaçla­rımı karşılayan şeklinde açıklamıştır.

Hafî, soru soran anlamında da kullanılmaktadır. Buna göre Allah’ın soru sor­ması, bilgi almak veya anlamadığını sorup öğrenmek anlamında de­ğil, övün­mek ve başkasına da tasdik etmek anlamındadır. Örneğin bazı ha­dis­lerde, gece meleklerinin insanlar arasında dolaştığı ve Rablerine döndükle­rinde Allah’ın, durumlarını daha iyi bilmesine rağmen kendilerine: “Kullarımı nasıl bıraktınız?” diye sorduğu rivayet edilmektedir.[241] Bir başka hadiste Hz. Pey­gamber: “Allah’ın gezici melekleri vardır” buyurur. Bu hadisin deva­mında: “Daha iyi bildiği hâlde Rableri onlara: “Kullarım ne diyor?” diye sor­duğu rivayet edilmektedir.[242]

Hafî’nin, yukarıda da belirtildiği gibi “bilen” anlamına geldiğini söylersek, bu, gerçek anlamda değil; mecazi anlamda bir adlandırmadır. Kelimenin me­caz yönü, soru sormanın, öğrenme ve bilmenin kapısını açmasıdır. Hafî’nin Hâ­kîm veya engel olan anlamında olduğunu söylersek, bununla ilgili geniş açık­lamayı Allah’ın Mâni’ ve Hakem isimlerini açıklarken vereceğiz.

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Her sorumlu, Allah Teâlâ’nın mutlak Hafî (iyilik ve ihsanı bol olan) oldu­ğunu bilmelidir. Çünkü O, bir iyiliğe on kat fazla sevap vereceğini, hatta bunu yedi yüz kata kadar çıkaracağını vaat etmiştir. Allah Resûlü, bu vaatle ilgili ola­rak şöyle buyurmaktadır: “Biriniz İslâm’ı en güzel şekilde yaşadığında, yapa­cağı her iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap yazılır. Yapa­cağı her kötülüğe ise sadece bir kötülük yazılır. Kul, Allah’la buluşuncaya ka­dar böyle devam eder.”[243]

Allah, daha başlangıçta İslâm’ı kabul etmesiyle insana iyilikte bulundu. Sonra üzerinde hiçbir hak olmadan kullarına birçok iyilikler yaptı, nimetler verdi. Bütün bunlar O’nun kendi fazlı, keremi ve merhametindendir. Nimet ve iyiliklerle ilgili daha geniş açıklamalar ileri de gelecektir.

Kul, bu ismi bilmekle daha fazla öğrenmek için ilim ehline çok soru sor­malı, araştırma ve incelemelerde bulunmalıdır. Bunun için daima âlimlere ya­kın olmalı ve onlarla ilişkisini kesmemelidir.[244]

 

* * *

 


﴿ اَلْحَفِيظُ

HAFÎZ

Hafîz, Kur’an’da geçen Allah’ın güzel isimlerinden bir diğeridir. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır:

“Senin Rabb’in, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucu (Hafîz) olandır.” [245]

“Allah’ın dışında birtakım veliler edinenler ise, Allah, onların üzerinde gözet­leyici (Hafîz)dir.” [246]

el-Halîmî, bu ismi “kaybetmeyen, sağlam, güvenilir” olarak açıklar.

Ebû Süleyman ise şöyle der: Hafîz, Hâfız anlamındadır. Kâdir ile Kadîr ve Âlim ile Alîm gibi. Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları belirle­diği bir zamana kadar koruyandır. Bu sayede varlıklar yok olup dağılmazlar. Yüce Allah şöyle buyurur:

“Onların korunması O’na güç gelmez.” [247]

“Ve itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk.” [248]

Allah, kullarını tehlikelerden, felâketlerden ve kötü sonlardan korudu­ğunu bize şöyle haber verir: “Onun (insanın) önünden ve arkasından izle­yen­leri vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip-korumaktadırlar.” [249] Melekler, Al­lah’ın emri ile onları korumaktadırlar. Bunun yanında onların işlediklerini de kaydetmekte, böylece korumaya almaktadırlar. Onların bütün sözlerini de sa­yıp kaydetmektedirler. Allah, insanların niyetlerini, sırlarını ve sinelerinde saklı tuttuklarını da bilmektedir. Hiçbir şey O’na gizli değildir. O’nun için gizli denilen bir şey yoktur. Allah, dostlarını günah işlemekten ve şeytanın tuzakla­rına düşmekten korur. Bu sayede Allah dostları, şeytanın tuzaklarından ve fitnele­rinden kurtulurlar.

Her müslüman, bütün varlığı koruyanın Yüce Allah olduğunu, O’nun Hâ­fız ve Hafîz olduğunu bilmelidir.[250]

Allah bütün varlığı koruyup gözetleyendir. O, bütün herşeyi toplu ve ayrın­tılı olarak bilendir. O, hiçbir şeyi unutmaz, yanılmaz ve kaybetmez. O, Kur’an’ı her türlü tahrif ve değişikliklere karşı koruma altına aldığını bize şöyle ha­ber vermiştir: “Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” [251]

Allah’ın Hafîz ismi hakkında şöyle güzel bir söz nakledilmiştir: “Sıkıntı zama­nında seni şikayet etmekten koruyan, nimet zamanında da seni felaket­lerden koruyandır.”

 

Hafîz İsminin Varlıklardaki Bazı Görünümleri

1- Allah’ın bütün varlıkları koruması. Eğer Allah’ın bu koruması olma­saydı, varlığı mümkün olan hiçbir şeyin varlığı devam etmezdi. Allah, bütün varlıkları tekrar yokluğa dönmekten korumuştur. Gökleri yere düşmekten koru­yan ve tutan O’dur: “Hiç şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yok olmasınlar diye (her an kudreti altında) tutmaktadır. Andolsun, eğer onlar zeval bulacak olsa, kendisinden sonra artık onları kimse tutamaz.” [252] Yeryüzünü su üze­rinde yaratan O’dur. Kudreti ile yeryüzünün, üzerinde yaratıldığı suyun di­bine çökmesini önleyen yine O’dur. Oysa toprak, yapısı gereği daima suyun dibine çöker. Ancak Allah’ın koruması buna mani olmaktadır. Allah, yapıları farklı ve zıt olan şeylerin birbirine karışmasına mani olmakta, böylece onları koru­yup varlıklarını devam ettirmelerini sağlamaktadır. Tabiatları zıt olan ele­mentleri karıştırıp bir arada tutan Allah’tır. O, canlıların bedenlerini top­raktan yaratmış ve tabiatlarının aksine her bir maddeyi zıddı ile bir arada tut­muştur.[253]

2- Allah, söz, fiil ve melekleri ile kullarını koruduğunu bize şöyle haber vermektedir: “De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahmân (olan Allah)’tan kim ko­ruyabilir?” [254], “O, size koruyucular gönderiyor.” [255] Yani sizleri tehlikelerden koruyan ve savunan melekleri gönderen O’dur. Kendisinden herhangi bir zararı def edemeyen ve fayda sağlayamayan bebekleri koruyan Allah Teâlâ’dır. Kendisini ve melekleri koruyan da Yine O’dur.[256]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- En önemli koruma, kalpleri korumadır. Müslümanın dinini her türlü küfür, nifak, fitne, sınırsız arzu ve isteklerden ve türlü bid’atlerden koruması korumaların en büyüğüdür. Çünkü bu sayede müslüman, doğru yoldan ayrı­lıp başka yollara sapmaktan kurtulur. Yüce Allah, müslümanın sağlam bir duruşa sahip oluşunu kendisinin sağladığını bize şöyle haber vermektedir: “Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve âhirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır.” [257]

İnsanı hastalık ve musibetlerden, mala veya çocuklara gelen belâlardan koru­mak değil, doğru yoldan ayrılma belâsından kişiyi cennete götürür. Eğer bu tür koruma olmazsa insan cehenneme gider. Şair ne güzel söyler:

Kul, başına gelen her belâdan kurtulur,

Ancak cehenneme götüren belâ başka.

Kurtuluşu olmayan bu belâ, asıl belâdır

Ve bu belâ, başkalarından saklanamaz.[258]

 

2- Allah’ın bu ismini bilen kişi, kalbini, organlarını ve dinini, öfkenin ve is­teklerin egemenliğinden korur. Nefsine aldanmaz, şeytanın aldatma ve kış­kırtmalarına kanmaz.

3- Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber: “Allah’ı koru ki, O da seni korusun.” buyurur. Burada “Allah’ı korumak”tan maksat, O’nun emirlerini yerine geti­rerek, yasaklarından kaçınarak ve koyduğu sınırları çiğnemeyerek korumak­tır. Sen böyle davrandığında O da seni, dinini, malını, çocuklarını ve kendi fazlından sana verdiği bütün şeyleri korur.[259]

Anlatıldığına göre; bir hırsız Rabia el-Adeviye’nin evine girer. Râbia, o sı­rada uyumaktadır. Hırsız, Râbia’nın elbisesini tam aldığı sırada odanın kapı­sının gizliden aralandığını görür ve hemen elbiseyi bırakır. Sonra ikinci kez elbiseyi alır. Fakat kapının yine gizliden aralandığını görür ve elbiseyi yine bırakır. Bu durum defalarca böyle tekrarlanır. Sonunda gaipten bir ses şöyle söyler: “Elbiseyi bırak; çünkü onu biz korumaktayız. Sahibi uyuyor olsa bile onu biz, bırakmayız…” İşte koruma budur.[260]

 

* * *


﴿ اَلْحَقُّ

HAK

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah’ın hiç şüphesiz apaçık Hak olduğunu bileceklerdir.” [261]

İbn Abbas anlatıyor. Hz. Peygamber gece namazına kalktığı zaman şöyle söylerdi: “Ey Allah’ım! Sana hamd olsun. Sen, göklerin, yerin ve ikisi ara­sında bulunanların nurusun. Sana hamd olsun. Sen, gökleri, yeri ve ikisi ara­sındakileri ayakta tutansın (Kayyûm’sun). Sana hamd olsun. Sen, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb’isin. Sana hamd olsun. Sen tek ger­çeksin (Hak’sın), vaadin haktır, sözün haktır, Seninle buluşmak haktır, cen­net haktır, cehennem haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır, kıya­met saati haktır. Ey Allah’ım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana da­yandım, sana yöneldim, senin için düşmanlık yaptım, Senin hükmüne razı oldum. Açık ve gizli yaptığım tüm kötülükleri ve yapmadığım tüm iyilikleri bağışla. Sen benim tek ilâhımsın. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.”[262]

el-Halîmî der ki: “Hak, inkarı mümkün olmayan, ispat edilmesine ge­rek duyulmayan, varlığı kabul edilendir. Buna göre yüce Allah’ın varlığı, ka­bul edilmesi gereken şeylerin ilkidir. O’nun varlığı, kabul etme emri henüz insanlara gelmeden kabul edilmiştir. Bu yüzden varlığı inkar edilemez. Yüce Allah’ın varlığına delalet eden deliller olmasa da O, vardır. Bununla birlikte bütün varlık âlemi, O’nun varlığının apaçık delilidir.”[263]

Yüce Allah’ın her sözü ve fiili haktır. O’nunla buluşmak haktır. Gönder­diği peygamberler ve indirdiği bütün kitaplar haktır. Dini hak dindir. Hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca O’na ibadet etmek haktır. O’na dayanan ve dayan­dırılan her şey hak ve gerçektir.[264]

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İşte böyle; Allah, Hakkın ta kendisidir. O’nun dışında kendilerine tapmakta oldukları ise, şüphesiz bâtılın ta kendisi­dir. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.” [265]

“De ki: “Hak Rabb’inizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen küfre sap­sın.” [266]

“İşte bu, sizin gerçek Rabb’iniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapık­lıktan başka ne var?” [267]

“De ki: “Hak geldi, bâtıl yok oldu; hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur.” [268]

“O gün, Allah onlara hak ettikleri cezayı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah’ın hiç şüphesiz Hak olduğunu bileceklerdir.” [269]

Allah’ın bütün isimleri, sıfatları ve fiilleri haktır. O’na ibadet etmek haktır. O’nun kullara vaadi, azabı ve hesabı haktır. Kullar hakkındaki hükmü adale­tin ta kendisidir ve bu hükmünde hiçbir haksızlık yoktur.[270]

İbn Kayyim, Allah’ın Hak ismiyle ilgili olarak şunları söyler: “Hak, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin kendisiyle yaratıldığı Yüce Allah’tır. O, görünen ve görünmeyen bütün varlıkların sayfalarda yazılı olarak varolmasını, yazabilen ve yazamayan herkesin bunları okumasını sağlayan varlıktır. Şair şöyle söyler:

Şu kainat sayfalarını düşün, çünkü onlar

Mele-i a’lâ’dan sana gelen mektuplardır.

Eğer iyi düşünürsen, orada yazılmıştır

Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır.

Varlıkların temel amacı olan Hak, hem kullardan istenen hem de kul­larla istenen bir amaçtır. Kullardan istenen, onların Allah’ı ve eksiksiz sıfatla­rını tanımaları, O’na ibadet etmeleri, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamaları, sadece Allah’ı ilâh, mabud, itaat edilen ve sevilen olarak kabul etmeleridir. Yüce Allah bu isteği şöyle ifade etmektedir: “Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin ger­çekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi sarıp-kuşattığını bilip-öğrenmeniz için.” [271] Allah bu âyette, âlemi, kullarının kendisini, gücünü ve her şeyi kuşattığını tanıyıp bilmeleri için yarattığını ha­ber vermektedir. Bu, O’nu tanımayı, isim ve sıfatlarını bilmeyi ve O’nu birle­meyi zorunlu kılmaktadır.

Bir başka âyette Yüce Allah, varlıkların yaratılış amacını şöyle haber vermektedir: “Ben, insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarat­tım.”[272] Demek ki, kullardan istenen temel amaç budur. Yani kendilerini var edeni bilip-tanımak ve yalnız O’na ibadet etmek.

Kullarla hedeflenen amaç ise, amellerin karşılığını adaletle vermekle, iyi­liklere sevap kötülüklere de azap ile karşılık vermekle alâkalıdır. Yüce Allah bu amacı şu âyetlerle bize açıklar: “Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır; öyle ki, kötülükte bulunanları, yapmakta oldukları dolayısıyla cezalandırır, güzel davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir.” [273], “Şüphesiz, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (haberini) neredeyse gizleyeceğim.” [274]

“Hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaması ve küfre sapanların kendilerinin yalancı olduklarını bilmesi için (tekrar diriltecektir).” [275]

“Şüphesiz sizin Rabb’iniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra da arşa istiva eden, işleri de evirip çeviren Allah’tır. Onun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabb’iniz olan Allah budur, öyleyse O’na kul­luk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? Sizin tümünüzün dönüşü O’nadır. Allah’ın vaadi bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur. Küfredenler ise, küfre sapmaları dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azab vardır.” [276]

Şimdi, Allah’ın baştan sona gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları na­sıl hak üzere, hakla, hak için ve hakka şahit olması için yarattığını iyi dü­şün.[277]

 

Allah’ın Kudretinin Görüntüleri Ve Hak İsmini Bilmenin Fayda­ları

1- Akıl sahibi her insan, başından sonuna kadar spermanın durumunu dü­şündüğünde bunun, âhiret hayatının varlığına ve peygamberlerin doğrulu­ğuna delalet ettiğini görür. Bu, aynı zamanda spermayı yaratanın varlığına, birli­ğine ve mükemmel sıfatlara sahip oluşuna da delalet eder. Başından so­nuna kadar spermanın geçirdiği evreler, insanı mükemmel bir şekilde yarata­nın üstün bir güç ve kudrete sahip olduğunu gösterir.

O, gerçek mülk sahibi olan Yüce Allah, bu varlıkları bir amaç olmadan yarat­maktan ve onları var ettikten sonra da başı boş bırakmaktan münezzeh­tir. İnkarcılar Allah’ın peygamberler aracılığı ile kendilerine bir şey emretme­di­ğini ve yasaklamadığını, Allah’ın, kendilerini sevap veya azap için yeniden diriltmeyeceğini iddia ettiklerinde Yüce Allah, onlara, gökleri ve yeri boşuna yaratmadığını söyleyerek şöyle cevap vermektedir: “Biz gökyüzünü, yeryü­zünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri boşuna yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Vay ateşe uğrayacak o inkarcıların hâline!” [278]

İnkar edenler, Allah’ın, kendilerine bir peygamber göndermediği ve ken­di­siyle buluşmak için bir süre belirlemediği iddiasını, Allah’ın bütün bu var­lık­ları boşuna yarattığı düşüncesine dayandırmaktaydılar. Bu yüzden Yüce Al­lah, varlıklar üzerinde düşünen ve bu düşünceleri ile, Allah’ın bütün bu varlık­ları boşuna yaratmadığına şahitlik eden kullarından övgüyle söz etmiştir. Bu kul­lar, düşünceleri ile bu gerçeği öğrendikten ve buna şahitlik ettikten sonra bu yaratılışın emir ve yasakları, sevap ve azabı gerekli kıldığını öğrendi­ler. Yap­tıkları dualarında, elde ettikleri bu gerçeği şöyle dile getirdiler: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabb’imiz, sen bunu boşuna ya­ratma­dın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabb’imiz, şüphesiz sen kimi ateşe sokarsan, artık onu hor ve aşağılık kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” [279]

Bunu düşünen kullar, göklerin ve yerin yaratılışının sevap ve azabı ge­rekli kıldığını bilince, Allah’ın azap ve cezalandırmasından Yüce Yaratıcılarına sı­ğındılar. Sonra göklerin ve yerin yaratılışı hakkındaki düşünceleri onlara imanı hatırlatınca şöyle dediler: “Rabb’imiz, biz: “Rabb’inize iman edin” diye imana çağrıda bulunan bir davetçiyi işittik ve hemen iman ettik. Rabb’imiz, bi­zim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizim de iyilik yapanlarla bir­likte canımızı al.” [280] Böylece göklerin ve yerin yaratılışı hakkındaki düşünceleri­nin bir ürünü olarak bu kullar, Allah’ı tanıdılar, O’nu birlediler, di­nini kabul ettiler, peygamberlere, sevap ve azaba inandılar. Bu imanlarını ve­sile (aracı) yaparak, Allah’tan günahlarını bağışlamasını, kötülüklerinin silinme­sini ve iyilerle birlikte kendilerini vaat edilen cennete koymasını diledi­ler. Böylece Allah’ın üzerlerindeki nimeti tamamlandı ve başta ulaştıkları Al­lah’ın nimetine sonda da ulaşmış oldular. Yaptıkları ibadet ve itaatleri vesile kılarak Allah’ın sevabına nail oldular. Allah’ın, “Ey iman edenler, Allah’tan kor­kup sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın”[281] âyetiyle emret­tiği vesile işte budur. Yüce Allah bir başka âyette kendisine ulaşmak için ve­sile arayan özel kulla­rından şöyle söz eder: “Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diye- Rablerine (yaklaşmak için) vesile arıyorlar. O’nun rahme­tini umuyorlar ve azabından korkuyorlar.”[282]

Allah’a, peygamberlerine, dinine, sevap ve azabına inanmak, emir ve ya­sak­larına uyarak O’na yaklaşmak, her insanın temel amacı olmalıdır. Bütün bu anlattıklarımız sahili olmayan bir denizden sadece bir damladır. Bu yüz­den uzattığımızı sanma. Çünkü bu, ilim hazinelerinden bir hazinedir. Her in­san bu hazineye ulaşamaz, bundan mahrum bırakılan onu kabul edemez. Al­lah, dilediği kimselere merhamet ve lütfunu bahşeder.[283]

2- Allah’ın zatı ile hak olduğu ispatlandığına göre, O’nun varlığına, bütün üs­tün sıfat ve niteliklere sahip olduğuna inanmak en doğru (Hak) inançtır. İnanı­lan varlık, değişimi kabul etmediğinden, O’na olan inanç da haktan bâ­tıla dönüşmeyi kabul etmez. O, Hak olmakla gerçeklerin gerçeğidir. O’nu bil­mek, bilgilerin en gerçeğidir. O’nun bilgisi tek gerçek bilgidir. O’nu ikrar et­mek sözlerin en gerçeğidir.[284]

 

* * *


﴿ اَلْحَكَمُ

HAKEM

Bu isim Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın bir sıfatı olarak bu şekilde geçmez. An­cak şu âyetlerde zımnen geçer:

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?”[285]

“Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”[286]

“De ki: “Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşehade edilebileni bilen Al­lah’ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vere­ceksin.”[287]

Bu ismin, insanlar için de kullanılabileceği Kur’an’da şöyle geçmektedir:

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?”[288]

“(Kadın ile kocanın) aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erke­ğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin.”[289]

Ancak bu ismin bir özel isim veya lakap / ünvan olarak kullanılması caiz de­ğildir. Hani b. Zeyd anlatıyor: “Hz. Peygamber’in yanına bir heyet geldi. Arala­rından birine “Ebü’l-Hakem denildiğini işitince Hz. Peygamber o kişiye: “Hakem Allah’tır. Neden sana Ebü’l-Hakem de­nilmektedir?” dedi. Adam: “Kav­mim herhangi bir konuda ihtilaf ettiklerinde bana gelir, ben de hakemlik yapar ve aralarında hüküm veririm. Böylece her iki taraf, verdiğim hükme razı olur.” dedi. Hz. Peygamber: “Çocukların var mı?” dedi. Adam: “Evet, Şurayh, Abdullah ve Müslim Benî Hâni” dedi. Hz. Peygamber: “En büyükleri hangisi?” diye sordu. Adam: “Şüreyh” dedi. Hz. Peygamber: “Artık sen, Ebû Şüreyh’sin” dedi. O’na ve oğluna dua etti.”[290]

Zeccâc der ki: “Hakîm ve Hakem aynı anlamdadır. el-Vâsit ile el-vasat gibi. Hakem’in asıl anlamı mani olmaktır. Aynı kök kelimeden türe­yen “Hakemetü” gem anlamına gelir. Zira gem, atın huysulaşmasına mani olur. Aynı kökten türeyen bir diğer sözcük hikmettir. Hikmet de kişinin saçma ve çeliş­kili sözler söylemesine, aptalca davranışlarda bulunmasına mani olur. Ha­kem sözcüğü de bu kökten türemiştir. Hakem, hasımların birbirlerinin hakla­rına tecavüz etmesine mani olur. Allah, kendisini Hâkimlerin Hâkimi ve Hakemlerin Hakemi olarak niteler. Şöyle buyurur Yüce Allah: “Haberiniz ol­sun; hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.”[291]

el-Halîmî ise Hakem’in anlamı için şunları söyler: “Hakem, hüküm ve ka­rar verendir. Hükmün aslı, fitne ve fesada mani olmaktır. Allah’ın koy­duğu bü­tün yasalar, kulların yararı içindir. Bu yasaların dışındaki her şey, yanlıştır, fitne ve fesattır.”

Ebû Süleyman el-Hattâbî de der ki: “Hâkîm, insanların birbirlerine hak­sız­lık etmelerine mani olduğu ve hakları, hak sahiplerine verdiği için böyle adlan­dırılmıştır. Birisi bir fesada mani olduğu zaman “Hakemtü’r-racule ani’l-fesâd” denilir. Hayvanın huysuzlaşmasına ve istenilen yönden başka bir yöne git­mesine mani olduğu için “gem”e de “hakemetün” denilmiştir.”[292]

 

Bu İsmin Birçok Yüce Anlama Gelmesi

Allah’ın bu ismi, bütün üstün sıfatları ve güzel isimleri kapsamaktadır. Çünkü işitmeyen, görmeyen, bilmeyen ve haberi olmayan birinin Hakem ol­ması mümkün değildir. O, bu dünyada ve âhirette açık ve gizli olarak kul­ları arasında hüküm verendir. Verdiği emirlerin, koyduğu yasaların, icra ettiği hü­kümlerin, varlıklar üzerinde sözlü ve fiili olarak uyguladığı kararların hepsi O’nun gerçek hakîm olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar, Allah’tan baş­kası için geçerli değildir. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurur:

“O, Allah’tır, kendisinden başka ilâh yoktur. İlkte de, sonda da hamd O’­nundur. Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.”[293]

“Elif, Lâm, Râ, (Bu,) Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra hüküm ve hikmet sa­hibi olan ve her şeyden haberdâr bulunan (Allah) tarafından birer birer (bö­lüm bölüm) açıklanmış bir Kitap’tır.”[294]

Allah, henüz hüküm vermeden önce Hâkim’di. Bu özellik O’ndan başkası için geçerli değildir.[295]

 

Hükmün Türleri

İbn Kayyim, Allah’ın hükümlerinin üç türlü olduğunu söyler ve der ki: “Hü­kümler üç türlüdür:

 

1- Dinî hükümler

Bu hükümlerin kabul edilmesi, tartışılmaması ve itiraz edilmemesi Yüce Al­lah’ın temel bir hakkıdır. Bu hükümler içtenlikle kabul edilip tasdik edildik­ten sonra irade, uygulama ve amelin geldiği başka bir teslimiyet türü gel­mekte­dir. Bu teslimiyette, uygulanan hükümlerde Allah’ın iradesine ters ve onunla tartışan irade ve istekler olmaz. Kalbinde iman ve ikrar ile çelişen şüphe­ler olmadığı gibi, bu hükümlerin uygulanmasında da hakka karşı çıkan ve ona itiraz eden iradeler olmaz. İman eden sağlam kalp, şüpheleri kabul etme­diği gibi sağlam irade de şüpheleri ve hakka itirazı kabul etmez. Sınırsız arzu ve isteklerinin peşinden gidenlerin bu hükümlere aykırı davranmaları gibi o da isteklerinin peşinden koşarak, Allah’ın hükümlerine aykırı davran­maz. Şüphelere uyanların bâtıl şeylere daldığı gibi o da bâtıla dalmaz. Al­lah’ın emir ve yasaklarına içtenlikle uyar, hakkı tanımakla bu sınırsız arzu ve istekleri zayıflar. Allah’ı tanımakla, O’nu sevmekle, emir ve yasaklarını bilip uy­makla huzur bulur.[296]

İbn Teymiye bu hüküm türünü şöyle ifade eder: “Bize emredilen ve Al­lah tarafından indirilen dinîgerçekler, Kitap ve sünnette belirtilen bu hüküm­ler­dir. Hiç kimse bunların dışına çıkmamalıdır. Allah’ın rızasına ve sevgisine bağlı olan hükümler bunlardır.”[297]

 

2- Varlık âlemiyle ilgili hükümler

Kul, bu tür hükümlerde sadece kesb hakkına sahiptir. Ancak âriflerin üs­tadı Abdülkadir Geylânî der ki: “İnsanlar, kaza ve kader konularına girdikle­rinde dururlar. Oysa bana bir kapı açıldı. Böylece Hakın çizdiği kaderi, Hak ile ve Hak için tartıştım. Ârif, Allah’ın rızasını umarak kader çizgisinde duran değil; onu tartışandır. Dinî hükmün gereği budur.”

 

3- Kaderî-kevnî hükümler

Kul, burada kesb hakkına sahip olmakla beraber seçme ve irade hakkına da sahiptir. İstemediği bir hüküm verildiğinde kızar, öfkelenir ve eleştirir. Ve­rilen bu hükmü tartışmak, karşı çıkmak ve mümkün olan her şeyle kendini sa­vunmak kulun temel hakkıdır. O, bu hükmü mutlak olarak kabul etmek zo­runda değildir. Böylece Hakk’ın hükmünü Hak’la ve Hak için tartışır.[298]

İbn Teymiye, Allah’ın yaratması ve dilemesine bağlı olan kaderî-kevnî ger­çeklerin bu türden hükümler olduğunu söyler. Ancak sonuçta selefin söy­lediği şu söz geçerli olur: “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.”

 

Hakem İsmini Bilmenin Faydaları

1- Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olmadığını, O’nun bü­tün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözlerinin hikmet ve vasiyetler oldu­ğunu, peygamberlerin hikmet kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Al­lah’ın yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamberlerin dışında herke­sin onlara uyması gerektiğini bilmelidir. İnsanlar, hüküm verirken Al­lah’ın indirdikleriyle hükmetmeleri gerekir. Allah bütün mü’minleri, aralarında Ha­kîm tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla sorumlu kılmıştır. İs­lâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş ayrılığı yoktur.

2- Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir) mahkemeye çağırıl­dığı zaman bu çağrıya cevap ver­mek ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâ­linde buna uymak zorundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlüne çağrıldık­ları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler. Bunla­rın kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuş­kuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün kendilerine karşı haksız­lık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar zalim olanlardır.”[299]

3- Hâkim ve yöneticiler, Allah’ın çizdiği sınırların dışına çıkmamalı ve koy­duğu yasaları çiğnememelidirler. İnsanlar arasında adil davranmalı, kim­seye ayrıcalık tanımamalıdırlar. Aleyhlerinde bile olsa doğruluktan ayrılma­malı ve hak ile hüküm vermelidirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, kendiniz, annebabanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.”[300]

“Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse in­san­lar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır.”[301]

Hâkim ve yöneticilerle ilgili detaylı bilgiler fıkıh kitaplarında bulunmakta­dır. İsteyenler, bu kitaplara başvurabilirler.[302]

Allah ve Resûlü’nün dışında başka hâkimlere başvuranlar, inkar etmeleri em­redilen tâgutun hükmüne başvurmuşlardır. Kul, tâgutu inkar edip hüküm yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğuna inanmadıkça iman etmiş sayılmaz.[303]

 

* * *


﴿ اَلْحَكِيمُ

HAKÎM

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah bilendir, Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)’dir.”[304]

“Şüphesiz, sen Azîz (güçlü ve üstün olan)’sin, Hakîm (hüküm ve hikmet sa­hibi)’sin.”[305]

Mus’ab b. Sa’d babasından rivâyetle anlatıyor: Hz. Peygamber’in yanına bir bedevi geldi ve: “Bana, daima söyleyeceğim bir söz öğret.” dedi. Hz. Pey­gamber şöyle buyurdu: “De ki: “Allah’tan başka ilâh yoktur. O, tektir, hiçbir ortağı yoktur. Allah, büyüklerin en büyüğüdür. O’na çok hamd olsun. Âlem­lerin Rabb’i olan Allah, ne yücedir. Azîz, Hakîm olan Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet sahibi yoktur.” Bedevi: “Bu Rabb’im için olan kelimelerdir. Peki benim için olanlar?” dedi. Hz. Peygamber: “De ki: “Ey Allah’ım, beni af­fet, bana merhamet et, bana doğru yolu göster. Bana sağlık, afiyet ve bol rızık ver” dedi.[306]

el-Halîmî der ki: “Hakîm, söylediği her söz ve yaptığı her fiil doğru olan­dır. Böyle bir sıfatla nitelenmek ancak Allah’a yakışır. Çünkü yaptığı bü­tün fiil­ler doğrudur, eserleri mükemmeldir ve hiçbir kusuru yoktur. Bu kadar doğru, sağlam ve mükemmel eserler ancak Hakîm olan biri tarafından yapıla­bilir. Bu eserlerin hayat sahibi, bilen ve güçlü olan biri tarafından yapılması zo­runlu olduğu gibi, Hakîm olan biri tarafından da yapılmış olması zorunlu­dur.

el-Hattâbî der ki: “Hâkim, eşyaları sağlam ve eksiksiz yaratandır. Sözcük, müfil (muhkim) kalıbından faîl (Hakîm) kalıbına dönüştürülmüştür. Muhkim, sağlam ya­pan anlamındadır. Eşyanın sağlam yapılması demek, bunların gü­zel bir planla ve herkes tarafından takdirle karşılanan bir yapıyla oluşturul­ması de­mektir. Yoksa her yapının sağlam yapılı ve yıkılmaz olduğu kastedilme­mekte­dir. Çünkü bu âlemde, karınca gibi son derece zayıf yapılı varlık­lar da bulunmaktadır. Ancak bu tür varlıkların yaratılış sanstı bunları yara­tan mâhir bir ustanın varlığına delalet etmektedir. Tıpkı göklerin, yerin, dağla­rın ve daha nice büyük varlıkların yaratılışının Allah’ın varlığına delalet ettiği gibi. Yüce Allah mükemmel yaratıcılığını bize şöyle haber verir: “Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapandır.”[307] Allah Teâlâ, burada varlıkların dış görü­nümleri­nin güzelliğine değil en güzel şekilde yaratılışına işaret etmektedir. Çünkü dış görünüm güzelliği maymun, domuz vb. birçok hayvanda bulun­ma­maktadır. Bu yüzden burada yaratılan her varlığın güzel bir planla yaratıl­dığı kastedilmektedir. O, bu varlıkları dilediği şekillerde, dilediği görünüm­lerde ve dilediği biçimlerde yaratmıştır.[308] Allah, bütün varlıkları bir plana göre yarattığını bize şöyle haber verir: “O her şeyi yaratmış, ona bir düzen ver­miş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.”[309]

Hikmet, bir şeyi yapanın onu ne için yaptığıyla alâkalıdır. Yani hikmet, yapa­nın yapma amacıyla ilgili bir kavramdır. Dolaysıyla bir amaç için yapma­yan kimse hakkında hikmet düşünülemez.[310] Hikmeti kabul etmeyen, Allah’a tam anlamıyla hamd edemez, O’nu eksikliklerden münezzeh tutamaz. Hikme­tin olmadığını savunanların iddiaları, ilk ve son dönem İslâm âlimleri tarafın­dan reddedilmiştir.[311]

 

Kitap ve Sünnette Hikmet ve Bu Sıfatı Kabul Etmeyenlere Cevap

1- Hikmet sözcüğü Kur’an-ı Kerîm’de açık bir şekilde geçmektedir. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır:

“(Ki her biri) büyük  hikmettir.”[312]

“Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti.”[313]

“Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene bü­yük bir hayır da verilmiştir.”[314]

Hikmet, faydalı ilim ve salih ameldir. İlim ve amel, asıl hedefe bağlı ol­ması ve ona ulaştırması nedeniyle hikmet olarak adlandırılmıştır. Söylenen söz­ler, övülen sonuçlara ve yararlı isteklere ulaştırmadıkça hikmet olarak ad­landırılmaz. Dolaysıyla hikmet, kişinin yararlı ilme ve salih amele yönelmesini ve istediği sonucu elde etmesini sağlar.

Eğer hikmetle konuşan kişi, hitap ettiği kimselerin yararını, doğru yolu bul­malarını ve mutluluğa kavuşmalarını istemiyorsa, onlara bunun yollarını ve engellerini göstermiyorsa, konuşmasının amacı bu değilse, bu amaçla ko­nuşmuyorsa, peygamberleri bunun için göndermemişse, kitapları bunun için indirmemişse, sevap ve azabı bunun için koymamışsa, hikmet sahibi olmadığı gibi, sözleri de hikmet değildir.

2- Allah Teâlâ, fiillerinin ve emirlerinin amacını, niçin yaptığını ve niçin em­rettiğini bize şöyle haber vermektedir:

“Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçek­ten her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.”[315]

“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların ara­sında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve ger­çekten Allah’ın ilmiyle her şeyi sarıp kuşattığını bilip öğrenmeniz için.”[316]

“Öyle ki, Kitab ehli (yahudi ve hıristiyanlar) Allah’ın fazlından hiçbir şeye güç yetirip sahip olmadıklarını ve fazlın muhakkak Allah’ın elinde oldu­ğunu, onu dilediğine verdiğini bilip öğrensin.”[317]

“O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. Öyle ki onla­rın, Rablerinden gelen risaleti (insanlara gönderilenleri) tebliğ ettiklerini; (Al­lah’ın) onların nezdinde olanları sarıp kuşattığını ve her şeyi sayı olarak da tes­pit ettiğini bilsin.”[318]

“Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tat­min bulsun diye yaptı.”[319]

Eğer bu âyetlerde geçen “Lâm”, “Firavun’un ailesi, onu (ile­ride bilmeksi­zin) kendileri için bir düşman ve üzüntü olsun diye aldılar.”[320] âyetinde kullanıl­dığı gibi ‘Akibet Lâm’ıdır. Çünkü burada Lâm’dan sonra gelen, iste­nen bir sonuç değildir. Fakat eylemleri sonuçta buraya gelip daya­nacağından ve yaptıkları, böyle kötü bir sonla biteceğinden fiilin başına “Se­bep Lâm’ı gelmiş­tir. Oysa gerçekte bu “Akibet Lâm”ıdır denilirse…

Bu iddiaya iki yönden cevap verebiliriz:

1- “Akibet Lâm’ı”, cahil veya defetme gücü olmayan kimseler için kulla­nı­lır. Şu âyette kullanılan Lâm bu anlamdadır. “Firavun’un ailesi, onu (ileride bil­meksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü olsun diye aldılar.”[321] Ancak her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri için bu Lâm’ın kullanılması müm­kün değildir. Dolaysıyla böyle bilgili ve güçlü olan birinin fiillerinin ve hü­kümleri­nin başına Lâm geldiğinde bu, ‘Hikmet Lâm’ıdır ve böyle Lâm’dan sonra gelen sonuç, istenen sonuçtur.

2- Bu Lâm’ın geçtiği yerler ayrı ayrı ele alınarak cevap verilebilir. Ancak biz burada sadece “Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü olsun diye aldılar.”[322] âyetini açıklamakla yetineceğiz. Hz. Musa’nın, Firavun ailesi tarafından alınması, Allah’ın takdiri ile gerçekleşmiş­tir. Burada kullanılan Lâm, Allah’ın bu takdirini açıklamak için kulla­nılmıştır. Ancak Allah’ın bu takdiri yerine Firavun ehlinin fiili zikredilmiş­tir. Çünkü bu, onların üzüntü ve pişmanlıklarının ne kadar büyük olacağına işa­ret etmekte­dir. Böylece Allah’ın mükemmel planı, gücü, ilmi ve hikmeti Fira­vun ve yan­daşlarına gösterilmiştir. İstediği bütün erkek çocukları boğazla­yan Firavun, kendi istek ve iradesi ile, mülkünü yok edecek çocuğu kendi evinde ve kendi gözetiminde yetiştirip büyütmektedir. İşte Allah’ın takdiri ve mükemmel planı budur.[323]

 

İnsanların Başına Gelen Belalar ve Bunlardaki Hikmetler

1) Bil ki, Allah’ın her kuluna has rahmeti, ihsanı ve keremi vardır. O, bun­ları dilediğine verir. Bu, O’nun Rab oluşunun, ilâhlığının ve hikmetinin bir gereğidir. Her iş, O’nun nezdinde ihsan ve adalet üzere taksim edilmiştir. Dilediği kuluna merhamet eder, dilediğine azap eder. O, her iki durumda da hamd edilmeyi hak eder. İyi kullar O’nun ihsan ve merhametini, kötü kullar ise azabını hak eder. Her iki grubun da hikmet, belâ ve musibetten payları var­dır. Bu dünyada var olan her şey, onlar için yaratılmıştır. her şeyde mü’minler için iyilik, yarar ve merhamet vardır. Allah, mü’minleri iyilikler için ya­ratmış, onlar da bu iyilikleri yapmaktadırlar. Allah, onları bu yönde kul­lanmak­tadır. Ancak onlar bunu, O’nu tanıyınca idrak edebildiler. Allah’ın önce­den dilemesi ve taksimi olmasaydı, onlar hiçbir iyilik yapamaz ve seva­bını alamazlardı.

Aynı şekilde Allah’ın dilemesi olmadıkça hastalıklar ve ze­hirler de onlara za­rar veremez. Düşmanları olan şeytan ne zaman onlara bir vesvese verse, tuza­ğına düşürmek istese veya zarar vermeye çalışsa, bu iyi kullar hemen Al­lah’ı hatırlar ve şeytanın tuzağını görüp ondan uzaklaşırlar. Oysa diğer insan­lar, şeytana aldanır, tuzağına düşer ve sapkınlıklar içinde bocalar dururlar. Kendi­lerini kurtarmaları için onlara yardım eden de olmaz.

Bu iyi kullar büyük veya küçük bir günah işlediklerinde, hemen sağlam bir tevbe ile bu günahlardan uzaklaşır ve iyilikler yaparlar. Böylece bu gü­nah­lar, onlar için bir rahmete ve ilaca dönüşür. Yaptıkları iyilikler, günahlarını si­ler ve yeniden Rablerine yönelirler. Allah, kendisini ve ihsanını onlara ta­nıtmış­tır. Kalplerinin kendi elinde olduğunu ve kendisinin onları koruduğunu onlara bildirmiştir. İyi kullar, Allah’a isyan etmemeye azmetmişlerdir. Ancak bu azimlerinin de Allah’ın elinde olduğunu bilirler. Allah, kaza ve kaderdeki üs­tünlüğünü, af ve bağışlamadaki iyilik ve ihsanını onlara göstermiştir. Allah, onlardaki eksiklikleri, zulüm ve cehaletleri kendilerine göstermiş ve bizzat nefisle­rini onlara şahit tutmuştur.

İyi kullar, daima Allah’a muhtaç olduklarını ve O’na karşı boyun bükmek ge­rektiğini bilirler. Eğer O, kendilerini bağışlamaz ve günahlarını af etmezse asla bir kurtuluş yolu bulamayacaklarını çok iyi bilirler. Bu kullar, Allah’a is­yan etmemeye kesin karar verdikten ve bunu sözlerle sağlamlaştırdıktan sonra Allah’ın dilemesi ile günah işlediklerinde, bununla Allah’ın üstün gü­cünü, günahlarını gizlemesi ile güzelliğini, yumuşak huyluluğunu, geniş affını, şefkatini, merhametini ve esirgemesini tanır, bilirler. O’nun acele etmeyen Ha­lîm ve merhameti öfkesini geçmiş Rahîm olduğunu daha iyi anlarlar.

Ne zaman tevbe ederek kendisine dönerlerse, O’nu bağışlayan, merha­met eden, yumuşak ve ihsan sahibi, işledikleri kötülükleri affeden, kendilerini yanılma­lardan koruyan, tevbeden sonra kendilerini seven biri olarak bulurlar. Bu yüzden O’na yalvarır ve içtenlikle dua ederler. Dualarını güzellikle kabul et­me­sini, güzel şefkatini, kendilerine dua etmeyi ilham etmesini ve tevbeyi ko­lay­laştırmasını vesile kılarak O’na yaklaşırlar. Her şeyden yüz çevirerek bü­tün varlıkları, samimiyetleri ve kalpleri ile O’na yönelirler.

Kulların günah işleme­leri ve hata yapmaları, Allah’ın onlara şefkat gösterme­sine, iyilikte bulunma­sına ve nimetler vermesine mani olmaz. Günahla­rına ve isyanlarına rağmen kullar daha tevbe etmeden, O, kendile­rine yönelir, tevbelerini kabul eder. Kullar henüz bir talep ve istekte bulunma­dan onlara sayısız nimetler verir. Kullar, tevbe edip kendisine yöneldiklerinde ve günahlarının bağışlanmasını dilediklerinde ise onlara daha farklı muame­lede bulunur. Onlara geniş mer­hametini gösterir; güzel nimetlerini, genel ve özel bağışını, affını, iyili­ğini ve geniş keremini tanıtır. Uzun süren kötü ameller­den, şiddetli nefretler­den ve günah bataklığına saplanmalarından on­ları kurtarır ve tevbelerini ka­bul eder. Günah işlemelerine rağmen onlara yap­tığı iyilik ve ihsana, kendile­rini şahit tutar; onlara büyük övgüye layık oldu­ğunu gösterir.

Onlar, Allah’ın verdiği nimet ve yardımlarla günah işlediklerini, ama buna rağmen Allah’ın kendilerini günahlarla baş başa bıraktığını ve nimetleri kesmediğini anlarlar. Sonra Allah’ın, kendilerini, kurtuluşu olmayan yıkım ve felaketleri gerektiren günahlarla baş başa bırakmadığını, aksine şifa veren ikinci bir ilaçla bu hasta­lıktan ve bataklıktan kurtardığını görürler. Eğer Al­lah’ın yardımı olmasaydı bu kötü durum onları helâke götürecekti. Ancak Al­lah, kalplerinde bir umut yeşertti, akıllarındaki tevbe düşüncesini güçlendirdi ve kendisinin, onların kendisi hakkındaki zanları gibi olduğunu bildirdi.

Eğer Allah, işledikleri günahların çirkinliğini ve büyüklüğünü, öfkesini ve kız­gınlığını isyan edenlere göstermiş olsaydı, bu, onların O’nun merhametin­den tamamen umut kesmelerine, kronik ve öldürücü bir hastalığa yakalanıp helak olmalarına neden olurdu. Fakat Allah, felaketten önce onlara merha­met etti ve günahların neden olduğu kötü izleri, çeşitli belâ ve sıkıntılar vere­rek sildi. Bu, onlara olan merhametinin bir gereğiydi. Bu belâ ve sıkıntılar aynı zamanda derecelerinin yükselmesine, kendisine daha yakın olmalarına ve katında daha değerli bir konuma gelmelerine neden oldu.

Böylece onlara, günah işlemelerine rağmen rabliğinin üstünlüğünü ve kullu­ğun ezilmişliğini gösterdi. Kendisine yakın mertebelere gelmelerini ve üs­tün nimetlerine ka­vuşmalarını sağladı. Her halükarda kazanan, nimet ve ihsanın­dan geniş şe­kilde yararlanan, günah işledikten sonra pişman olup tevbe edenler oldu. Allah’ın mü’min için verdiği her hüküm ve her takdir, O’nun hayrınadır. Ve bu, Allah’ın keremine nail olmaya ve sevabını kazan­maya neden olular.[324]

2- Allah’ın hikmeti, bütün varlıkları farklı şekillerde yaratmayı gerekli kıldı. Bu yüzden her varlık ve her insan birbirinden farklıdır. Allah, nimet ve fazlı­nın üzerinde göründüğü kimselerin kendisine şükretmesi için varlıkları böyle yarattı. Çünkü nimet verilenler, bu nimetlerin başkalarına değil de ken­dilerine verilmesinin, kendilerine ayrı bir değer verildiğini ve ayrıcalık tanındı­ğını gösteren işaretler olduğunu bilip anlayacak ve bu nimetleri verene içten­likle şükredip hamd edecek­lerdir. Eğer bütün insanlar nimet, sağlık ve esen­likte eşit olsalardı, nimet veri­len kimse, bu nimetin değerini bilmez, savurgan­lık yapar ve onu verene şükretmek için çaba harcamazdı. Allah Teâlâ, kulun kendisine yalvarmasından, boyun eğmesinden, ihtiyaçlarını kendisine iletmesin­den ve giderilmesini istemesin­den daha fazla sevdiği başka bir şey yok­tur.

3- Allah’ın bir hikmeti gereği Hz. Âdem ve nesli, dinî hüküm ve emirlerin ge­çerli olduğu bir dünyaya gönderildiler. Allah, emrinin ve beraberinde getir­diklerinin burada ortaya çıkması için insanları ve tüm varlıkları yarattı. Al­lah’ın fiilleri ve yarattıkları, en güzel isimlerinin ve üstün niteliklerinin bir ge­reği olarak yaratıldığı gibi O’nun emir ve yasakları ve buna bağlı olarak ger­çekle­şen sevap ve azabı da bu isim ve sıfatların bir gereği olarak yaratılmış­tır.[325] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattı­ğı­mızı ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi san­mıştı­nız? Hak Melik olan Allah pek yücedir. Ondan başka ilâh yoktur; kerîm olan Arş’ın Rabb’idir.”[326]

Özetle; Allah’ın Hakîm ismi, bütün varlıklarla ve dinî emirlerle ilgili bir isim­dir. Gerek varlıkların yaratılışı, gerekse dinî emir ve yasaklar son derece sağ­lam ve mükemmeldirler. O’nun kader, din ve ceza ile ilgili bütün kararları doğru ve yerinde verilmiş kararlardır.[327]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Her şeyde bir hikmeti bulunan ve akıl sahiplerini derin bir hayrette bıra­kan Yaratıcıyı yüceltmek ve O’na kulluk etmektir.

 

* * *


﴿ اَلْحَلِيمُ

HALÎM

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranan­dır.”[328]

“Şüphesiz Allah, bilendir, Halîmdir.”[329]

Halîm kelimesinin anlamı hakkında el-Halîmî der ki: “Halîm, gü­nahları nede­niyle kullarına nimet vermeyi ve iyilik yapmayı kesmeyendir. O, kendi­sine itaat edeni rızıklandırdığı gibi isyan edeni de rızıklandırır. Kendisin­den kor­kan ve iyilik yapanlara nimet vermeye devam ettiği gibi günah işle­meye de­vam eden kullarına da nimet vermeye devam eder. Belâ ve musi­betlerden koruması için kendisine dua edeni veya ibadetle meşgul olup bu istekte buluna­mayanı koruduğu gibi, dua etmeyen ve kendisinden gafil olan kimse­leri de belâ ve musibetlerden koruyabilir.” [330]

Ebû Süleyman el-Hattâbî ise bu ismi şöyle açıklar: “Halîm, günahları bağışla­yan ve cezalandırmada acele etmeyen, öfkesine yenilmeyen, cahillerin ce­haleti ve asilerin isyanı kendisini öfkelendirmeyendir. Halîm ismi, gücü ol­duğu hâlde bağışlayana verilir; gücü olmadan bağışlayana bu isim veril­mez.”[331]

el-Aklîşî ise şunları söyler: “Allah, Halîm’dir. Yani cezaları erteleyen veya ta­mamen kaldırandır. Allah’ın cezaları ertelemesi, müşahede ile; kaldır­ması ise nakli deliller ile bilinmektedir. Bütün İslâm âlimleri bu konuda görüş birli­ğine varmışlardır.

İnkarcı ve günahkarların cezalarının ertelenmesi bu dünyada gerçekleşir. İs­yan ehlinin cezasının âhirete ertelenmesi gözlerle müşahede edilebilir. Bu kim­selerin, Allah’ı inkar etmelerine ve O’na isyan etmelerine rağmen sağlık ve afiyet içinde bulunmaları, Allah’ın nimetleriyle birlikte yaşamlarını sürdürme­leri ertelemenin açık göstergesidir.

Cezaların kaldırılması ise âhirette gerçekleşir. Bu yalnız, cezayı hak etmiş bazı müslüman günahkârlar için geçerlidir. İnkarcıların bununla bir ilgileri yok­tur. Onların bu isimle ilgili olarak âhirette hiçbir payları yoktur. Âyet ve hadis­lerle bu kesinleşmiş bir hükümdür. İslâm bilginleri bu konuda ittifak etmişler­dir. Bu yüzden her müslümanın, mutlak Halîm’in yalnız Allah ol­du­ğunu bilmesi gerekir. Bu ismin başkaları için kullanılması, gerçek anlamda de­ğil mecazî anlamdadır.

Allah’ın hilm ve yumuşaklığı, inkarcıları, günahkârları ve isyan ehlini içine alacak genişliktedir. O, cezayı hak edenleri cezalandırmakta acele et­mez, tevbe etmeleri için onlara süre verir. Eğer Allah dilese, günah işledikleri an kullarını cezalandırır. Çünkü bazı günahlar, çeşitli acil cezaların verilmesini ge­rekli kılmaktadır. Ancak O’nun hilmi, günahkârlara süre tanımayı gerekli kıl­maktadır.”[332] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah, kazanmakta olduk­ları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) üze­rinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kulla­rını görendir.”[333]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Rabb’inin isyan edenlere karşı Halim olduğunu bilen her müslümanın, emirlerine aykırı davrananlara ve kendisine karşı çıkanlara yumuşaklıkla dav­ranması ve cezalandırmada acele etmemesi gerekir. Çünkü Rabb’i, isyankâr­lara böyle muamele etmektedir. Müslümanın hilm sahibi olabilmesi için, öf­ke­sini yenmesi, kendisine kötülük edenden intikam almaktan vazgeçmesi, kendi­sini affetmeye ve bağışlamaya alıştırması gerekir. Ancak bu şekilde yu­mu­şaklık kendisinde bir karakter ve kişilik hâline gelebilir. Nasıl ki Rabb’inin sana hilmle muamele etmesini istiyor ve seviyorsan, aynı şekilde sen de elinin al­tında bulunanlara yumuşak davran, onlara şefkatle muamele et. Sen böyle davranmakla Rabb’inin hoşnutluğunu kazanır ve bol sevap alırsın. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülük­tür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup sağlarsa) artık onun ecri Al­lah’a aittir.”[334] Yumuşak davranmak sabrı gerektirir. Çünkü her hilm sahibi aynı zamanda sabırlıdır. Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadiste Allah Teâlâ, kendisini sabırlı olarak nitelemiştir. Ebû Musa anlatıyor. Hz. Pey­gam­ber şöyle buyurdu: “İşittiği bir ezaya Allah’tan daha fazla sabreden kimse yok­tur. O’nun çocuğu olduğunu iddia ederler; ama O, yine de onları rızıklandırır, onlara sağlık ve afiyet verir.”[335]

Allah Teâlâ’nın burada sabırla nitelendirilmesi, hilm anlamındadır. Yani böyle çirkin bir iddiada bulunmalarına ve cezayı hak etmelerine rağmen Al­lah, onları cezalandırmakta acele etmemektedir.[336]

2- Bu ismi bilen, Allah’a daha fazla sevgi besler, sözüne bağlı kalır, vaa­dini yerine getirir. Gördüğü ayıpları örter, kimsenin hak ve hukukuna tecavüz et­mez.[337]

 

* * *

 


﴿ اَلْحَمِيدُ

HAMÎD

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hiç şüphesiz Allah, Ganî (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)’dır, Hamîd (hamd da yalnızca O’na ait)’ tir.”[338]

el-Halîmî bu isim hakkında der ki: “Hamîd, hamd edilmeyi hak eden, hamda layık olandır. Çünkü O, vardı ve bütün varlıkları ve insanı yoktan var etti. Sonra iki üstün nimeti akıl ve hayatı insanda topladı. Sonra ona sayısız ni­metler verdi ve onu, bütün varlıklara üstün kıldı. Ona çalışma azmi verdi. O halde O’ndan başka kim hamd edilmeyi hak eder? Kim O’nun kadar hamde layık olur? Hayır, bütün övgüler ve hamdler sadece O’nadır, başkasına değil. Bütün bu minnet ve bağışlar başkasından değil sadece O’ndandır.”

el-Hattâbî ise şöyle söyler: “O, fiilleriyle hamd edilmeyi hak eden ve hamda layık olandır. Hamîd, “faîl” vezninde olup “mefûl” yani “Mahmûd / övü­len, hamd edilen” anlamındadır. Sıkıntı ve bolluk zamanlarında, şiddet ve ra­hatlık anlarında yalnız O’na hamd edilir. Çünkü O, Hakîm’dir. her şeyi yerli ye­rinde yapar. Hiçbir fiilinde hata yapmaz ve yanlışlık bulunmaz. O, her du­rumda övülmeyi hak edendir.”[339]

Hamîd, Allah’ın sabit sıfatlarından biridir. Bu, bazen sözleriyle bazen de za­tıyla ilgilidir. Her iki durumda da özel tamlama olarak kullanılır. Hamîd, söz­lerle ilgili olarak kullanıldığında Hâmid (Hamd eden, öven) anlamına ge­lir. Bu durumda hamd, iki anlamda kullanılır. 1- Allah’ın kendi zatını övmesi. Allah’ın kendini övmesi O’nun hakkıdır. O, dilediği şekilde kendisini övmeye layıktır. O, her türlü noksanlıktan uzak olduğu gibi, bütün fiilleri, sıfatları, isim­leri ve zatı da her türlü noksanlıktan uzaktır. O, mutlak hamd ve övgünün sa­hibidir. 2- Allah’ın, mahlukatı arasında hamd ehli olarak yarattığı kimsele­rin, hamd etme görevini yerine getirmeleri nedeniyle hamd etmesi. Aslında bu tür hamd, bir önceki hamd türüne girer. Çünkü mahluka­tın hamd etmesi de O’nun bir fiili sonucu gerçekleşmekte ve hamd, yine ken­disine dönmekte­dir.

Hamîd, zatla ilgili olarak kullanıldığında ise Mahmûd (hamd edilen, övü­len) anlamına gelir. Böylece Allah, kendi zatını sözlerle öven Hâmid ve kulları­nın kendisini övdüğü, methettiği ve saygı duyduğu Mahmûd’dur. Kulla­rın Allah’ı övmesi, O’na hamd etmesi ve diğer kısımlardaki hamd türleri özel tamlama anlamındadır. Çünkü her insan Allah’a hamd etmeyeceği gibi Allah da her insanı hamd ehli yapmaz. Allah’ın gazabını kazanmış insanlar O’na hamd etmekten uzaktırlar. Allah, böyle insanları hamd ehli yapmaz. Ancak bu insanlar kıyamet günü kabirlerinden kaldırıldıklarında istemeseler de Al­lah’a hamd edeceklerdir.[340] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edeceksiniz.”[341]

İbn Kayyim ise Hamîd ismi hakkında şunları söyler: “Hamîd, övül­meyi gerek­tirecek sıfatlara ve sebeplere sahip olan ve hamd edilmeyi hak edendir. Hiç kimse O’na hamd etmese bile O, yine de hamda layık olandır. O, zatıyla övünen ve kendisini övendir. Mahmûd, hamd edenlerin kendisine hamd et­tiği ve övdüğüdür. Mecîd (Yüce) Mümecced (Yüceltilen), Kebîr (Büyük) Mükebber (Büyük görülen), Azîm (Ulu) Muazzam (Ululanan) da böyledir. Hamd ve mecd, her ikisi de tamamıyla Yüce Allah’a aittir.

Hamd, övmeyi ve hamd edileni sevmeyi gerektirir. O’nu seven ama O’nu övmeyen, O’na hamd etmiş olmaz. Herhangi bir nedenden ötürü O’nu öven ama O’nu sevmeyen de hamd etmiş olmaz. Dolaysıyla O’nu sevme­dikçe ve övmedikçe O’na hamd edilmiş olmaz. Övgü ve sevgi, bunları gerekti­ren se­beplere bağlıdır. Hamd edilenin eksiksiz ve üstün sıfatlara sahip olması, in­sanlara ihsanda bulunması O’na hamd etmeyi gerektiren nedenler­dir. Sevgi ve övgüyü sağlayan bu tür nedenlerdir. Bu sıfatlar ne kadar çok ve mükem­mel olursa, gösterilecek sevgi ve övgü de o kadar çok ve büyük olur. Allah Teâlâ, hiçbir yönden hiçbir eksiği bulunmayan mutlak kemâl sahibidir. Bütün iyilikler ve ihsanlar O’ndan gelir ve yine O’na döner. Bu yüzden O, her yön­den hamd edilmeye, sevilmeye ve övülmeye layıktır. O, zatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri için sevilen tek varlıktır. O’ndan kaynaklanan her şey güzel­dir ve her iyilik için O’na hamd edilmelidir.”[342]

 

Allah’ın Kendi Zatını Övmesi ve Kulların O’na Hamd Etmesi

Bütün gökler, yer, ikisi arasında bulunanlar ve bunların dışında var olan her yer Allah’a hamdla dolmuştur. Allah’a hamd, dünyayı ve âhireti, üstün ve al­çak bütün âlemleri doldurmuştur. O’nu hamd etmenin genişliği ilminin ge­nişli­ğine ulaşmıştır. Bütün varlıklar eksiksiz bir şekilde O’na hamd ederler. So­nunda O’na hamd edilmeyen bir hüküm yoktur. Gökler ve yer, O’na hamd ile ayakta durmaktadırlar. Cennet ehli cennete, cehennem ehli de ce­hen­neme O’na hamd ederek girerler. Hasan Basrî der ki: “Cehennem ehli, Al­lah’a hamd ederek cehenneme girerler.”

Allah Teâlâ, bütün âlemlerin Rabb’i oluşuyla övünür ve yalnız kendisinin hamda layık olduğunu bize şöyle bildirir: “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Al­lah’a aittir.”[343]

Allah, kitapları indirmekle de övünür ve şöyle buyurur: “Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Allah’a aittir.”[344]

Allah, gökleri ve yeri yaratmakla da övünür ve şöyle buyurur: “Hamd gök­leri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) yaratan Allah’adır.”[345]

Allah, her şeyin sahibi olmakla ve mülkünün kusursuz oluşuyla övünür ve şöyle buyurur: “Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah’ındır; âhirette de hamd O’nundur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır.”[346]

O’nun hamdi bütün zaman ve mekanları doldurmuş, bütün eşyaları ve söz­leri kapsamıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Öyleyse akşama girdiğiniz va­kit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah’ı tesbih edip (yüceltin). Hamd O’­nundur; göklerde de, yerde de, günün sonunda da ve öğleye erdiğiniz vakit de.”[347]

Bütün varlıklar nasıl O’na hamd etmesin? “Ki O, yarattığı her şeyi en gü­zel yapandır.”[348] O’na nasıl hamd etmesinler ki, kendileri O’nun yapısıdırlar ve O’nun emriyle var olmuşlardır. “Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde ya­pan Allah’ın sanatı (yapısı)dır bu.”[349]

Allah’ın bütün fiilleri hikmet, merhamet ve faydalarla doludur. O’nun her fi­ili adalettir ve güzeldir. Yasakladığı her şey kötüdür. Bütün varlık O’nundur. Bütün iyilikler O’nun elindedir. Bütün işler sonuçta O’na gelip dayanacaktır. Her şey O’na doğru akmaktadır. Özetle eylem sahibinin eylemindeki hikmeti büyüdükçe O’na yapılan hamd de büyür. Eğer eyleminde bir hikmet yoksa ve bir amacı bulunmuyorsa, o kimse övgüyü hak etmez.[350]

Allah Teâlâ, açık ve gizli, dinî ve dünyevî bütün nimetleriyle, kullarını tehlike­lerden ve felaketlerden korumasıyla hamd edilmeyi hak etmektedir. En gü­zel isimlere ve en üstün sıfatlara sahip olması ayrıca hamd edilmeye değer. O, bu isim ve sıfatlarla hamd edilir, övülür ve methedilir. Allah en güzel ve en mü­kemmel sıfatlara sahiptir. Hiçbir eksik ve kusuru yoktur. O’nun sahip ol­duğu bu sıfatların her biri, en mükemmel şekilde hamda layıktır. Zatında, sıfatla­rında, isimlerinde ve fiillerinde O’na hamd olsun. Varlıkları yaratma­sına, emir ve yasaklar koymasına, kaderle ilgili hükümlerine, dinî hükümle­rine, dünya ve âhiretteki sevap ve ceza hükümlerine hamd olsun. Özetle ve ayrın­tılarla O’na hamd olsun. Kalemlerin sayamayacağı ve düşüncelerin ha­yal edemediği her şey için O’na hamd olsun.[351]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Her müslüman, mutlak hamd ve övgünün yalnız Allah’a ait olduğunu bil­melidir. O, bütün övgüleri hak eden ve her övgüye layık olan tek varlıktır. Bize verdiği bütün nimetlere karşı O’na hamd ederiz. Nimet vermese de biz, her halükarda bilinen ve bilinmeyen her hamdle O’na hamd ederiz. Hz. Pey­gamber şöyle dua ederdi: “Ey Rabb’imiz! Gökler, yer ve ikisi arasındaki her şey dolusunca, bunlardan başka senin dilediğince sana hamd olsun.”[352]

Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur: “Zikrin en efdali, Lâ ilâhe il­lallah, övgünün en efdali ise, Elhamdu lillah’tır.”[353]

Müslüman bu ismi bilmekle, Allah tarafından övülen davranışlar kazan­maya çalışmalı ve kendisine üstün ahlâk edinmeli, bunlarla çelişen davranış­ları terk etmeli, anlamsız ve faydasız şeylerden kaçınmalıdır.[354]

 

2- Bütün hamdler, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir. Allah her yarattığı, em­rettiği ve yasakladığı ile övgüye layıktır. Allah, kulların ibadet etmeleri veya isyan etmeleri, inanmaları veya inkar etmeleri ile övülür. İyi ve kötü insan­ları, melekleri, şeytanları, peygamberleri ve onların düşmanlarını yarat­ması ile de övülür, hamd edilir. O, adaletli olmakla, dostlarına ve düşmanla­rına ni­metler vermekle de övülür.

Varlık âlemindeki en küçük parçacıklar bile O’na hamd eder ve hamd edilmesine şahitlik yapar. Bu yüzden gökler, yer ve ikisi arasında bulunan her şey O’nu hamd ile tesbih eder.[355] Yüce Allah bu gerçeği şöyle dile getirir: “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih etmekte­dir; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz.”[356]

3- Allah Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir, kötü olan hiçbir ismi yoktur. O’nun bütün sıfatları en mükemmel ve en üstündür, hiçbir eksiği ve kusuru yoktur. Bütün fiillerinde hikmet vardır, hikmetsiz ve faydasız hiçbir fiili yoktur. Göklerde ve yerdeki en güzel örnekler O’na aittir. O, üstün ve hikmet sahibi­dir. Neyi, nerede, nasıl yapacağını en iyi O bilir. Bütün kemâl sıfatlara ve üstün niteliklere sahiptir. Hiçbir benzeri yoktur. Kemâl sıfatlarının zıddı onda yoktur. Hayatın zıddı olan ölüm, O’nda yoktur. Kayyûm’un zıddı olan gaflet, ya­nılma, uyku ve uyuklama O’nda asla yoktur. Allah, ilim sahibidir. Buna zıt olan unutkanlık, dalgınlık ve hafızadan silinme gibi şeylerden tamamen uzak­tır. O, tam güç ve kudret sahibidir. Bunun zıddı olan acizlik yorgunluk, bitkin­lik ve takatsizlikten kesinlikle uzaktır. Allah, her şeyi gören ve işitendir. Bu sıfatların zıddı O’nda asla bulunmaz. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. O, her şeyden müstağnidir. Kesinlikle kimseye muhtaç olmaz.

Bütün bu sıfatları ile O, her yönden hamd edilmeye layık olandır. Güç­süzlük, yaratılmışlık ve cansızlık O’nun hakkında mümkün olmadığı gibi O’nun övülmemesi ve hamd edilmemesi de mümkün değildir. Bütün hamd ve övgüler yalnız O’nadır. O, mutlak İlah, Rab ve Kâdir olduğu gibi aynı zamanda kendisine hamd edilen ve övülen Mahmûd’dur.

 

* * *

 


﴿ اَلْحَيُّ - اَلْقَيُّومُ

HAY - KAYYÛM

Kur’an-ı Kerîm’de bu iki isim çoğu zaman birlikte zikredilir. Şu âyetlerde olduğu gibi:

“Allah. O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir (Hay), kaimdir (Kayyûm).”[357]

“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)’a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et.”[358]

İbn Abbas bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’in şöyle dua ettiğini rivayet eder: “Ey Allah’ım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana dayandım, sana yöneldim ve senin için mücadele ettim. Beni saptırmandan senin izzet ve üstünlüğüne sığınırım. Senden başka ilâh yoktur. Sen asla ölmeyen ve daima diri olansın. İnsanlar ve cinler ise ölürler.”[359]

Hay, her yönleriyle tam bir hayata sahip olan demektir. İşitme, görme, güçlü ve irade sahibi olmanın yanında diğer zati sıfatlara da sahip olan ve eksiksiz bir hayatın bütün anlamlarını kendinde toplayan kimsedir.[360]

Hayat sahibi olmak, bütün kemâl sıfatlara sahip olmayı zorunlu kılar. Bu sıfatlardan herhangi birine sahip olmamak, hayat sahibinin güçsüzlüğünü gerekli kılar. Allah Teâlâ’nın hayatı en mükemmel ve en eksiksiz bir hayat olduğuna göre; O, bu özelliğin zıddı olan bütün eksik ve kusurlu sıfatlardan uzaktır. Allah, bütün kemâl sıfatlara ve kusursuz hayata sahip olan tek varlık­tır. Kelamcılar bu aklî yolla, Allah’ın işitme, görme, bilme, irade, kudret, ke­lam ve diğer sübûtî sıfatlarının bulunduğunu ispat etmişlerdir.[361]

Kayyûm, yarattıklarını koruyup idare eden, işlerini düzenleyendir. Bu, Katade’nin görüşüdür.

Hasan Basrî ise bu ismi şöyle tanımlar: “Kayyûm, iyi ya da kötü yap­tıklarının karşılığını vermek için her canlının başında duran ve onu gözetle­yendir. O, her şeyi bilir ve hiçbir şey O’na gizli kalmaz.”

İbn Abbas: “Hay, gücünü kaybetmeyen ve yok olmayandır.”der.

el-Hattâbî: “Kayyûm, sonu olmayan ve varlığı daim olandır. Kayyûm, “fey’ûl” vezninde mübalağa kipidir.”der.[362]

Kayyûm, Allah’ın kusursuz güç, kuvvet ve üstünlüğe sahip olduğunu gösterir. O, yalnız başına kâimdir. Ayakta kalmak için hiçbir yönden kimseye ihtiyacı yoktur. O, kendi kendine yetendir ve başkasına muhtaç değildir. O’nun dışında her şey O’na muhtaçtır. Her şeyi ayakta tutan ve koruyan odur. O’nun desteği olmadan hiçbir şey ayakta duramaz ve varlığını devam ettiremez. Bu, O’nun mükemmel gücünü gösterir.

Bu her iki isim, O’nun bütün kemâl sıfatlarını, eksiksiz güç ve kudretini ve tam müstağni oluşunu kapsar. Bu yüzden bu iki isimle Allah’tan yardım dile­yen, sanki bütün isim ve sıfatlarıyla Allah’tan yardım dilemiştir. Bu nedenle Allah’tan bu iki isimle yardım dilemek sıkıntılardan, dert ve kederlerden, zor­luk ve darlıklardan kurtulmak ve isteklere kavuşmakta daha etkilidir. Yardım dilenen ve umulan rahmet, mahlukatın değil Allah’ın bir sıfatı olarak isten­mektedir. “Senin izzet ve üstünlüğünle sığınırım” diyerek izzetle sığınma talep eden kimse, Allah’ın mü’min kullarını üstün tutmak için yarattığı izzetle değil, Allah’ın bir sıfatı olarak sığınma talep etmektedir.

Bütün bu sözler ehlisünnetin Hz. Peygamber’in “Allah’ın tam kelimeleri ile sığınırım” duasında geçen görüşünü doğrulamaktadır. Ehlisünnet burada geçen “Allah’ın kelimeleri”nin mahluk (yaratılmış) olmadığı görüşündedir. Çünkü onlara göre mahluk olandan sığınma talep edilmez. Meleklerin diliyle anlatılan “Rabb’imiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın”[363] âyetindeki rahmet, her şeyi kuşatıp saran bir sıfat olarak zikredilmektedir. Yüce Allah’ın “Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır”[364] âyetindeki sözü de bu anlamdadır. Nasıl ki ilmi her şeyi kuşatıp sarmışsa, aynı şekilde merhameti de her şeyi kuşatıp sarmıştır.[365]


Kulun, Allah’ın Kayyûm Oluşunu Bilmesinin Etkileri

Kul, Allah’ın bütün fiilî sıfatlarını kapsayan Kayyûm ismini tanıdığında, her şeyin O’nun desteği ile ayakta kaldığını, varlığını devam ettirdiğini, her canlıyı O’nun hayatta tuttuğunu ve koruduğunu görür. Allah Teâlâ’nın kim­seye muhtaç olmadan yalnız başına kâim olduğunu, O’nun dışındaki bütün varlıkların ancak O’nunla var olabildiklerini, varlıklarını devam ettirdiklerini, O’nun her şeyi düzenleyip idare ettiğini, kimini üstün tutup kimini alçalttığını, iyilik edenlere sevap kötülük edenlere de azap ulaştırdığını müşahede eder. Allah’ın kâim olmakla asla uyumadığını, zaten uyumanın O’na yakışmayaca­ğını, herkese adil davrandığını, kimine bol kimine az rızık verdiğini, asla şaşırmadığını, unutmadığını ve yanılmadığını anlar.

Kâinatı bu şekilde görmek ve anlamak, âriflerin ulaşabildiği bir mertebe­dir. Rububiyet mertebesi işte budur. Bu mertebeden daha üstün olan mer­tebe ilâhlık mertebesidir. Bu mertebe ancak peygamberlerin görebileceği bir mertebedir. Bu mertebede Allah’tan başka ilâh olmadığı, O’nun dışında her şeyin bâtıl ve geçersiz olduğu hakke’l-yakin müşahede edilir. Allah’tan başka Rabb’in olması imkansız olduğu gibi O’ndan başka ilâhlığı, tapınmayı, kendisi için namaz kılmayı, secde etmeyi hak eden bir ilâhın olması da imkansızdır. Allah’ın kemâl isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine mutlak itaatle birlikte sevgi beslemek gerekir. Bütün sevgilerin sonu, bu sevgidir. Mutlak olarak yalnız O’na itaat edilir ve yalnız O’na tapılır. Hüküm ve karar verme yetkisi O’nundur. O’ndan başkasına yapılan bütün ibadetler geçersizdir ve sapıklık­tır. O’ndan başkasını sevmek sahibine azap verir. O’nun dışındaki her zen­ginlik gerçek yoksulluktur. O’nun dışında bir şeyle övünmek ve üstünlük iddia etmek asıl alçaklıktır ve küçüklüktür. O’ndan başka her çokluk, azlık ve muh­taçlıktır.

Varlıkların Allah’tan başka Rabb’inin olması mümkün olmadığı gibi onla­rın Allah’tan başka ilâhının olması da mümkün değildir. Bütün istekler O’na gelip son bulur, bütün dilekler O’ndan istenir. O’nunla birlikte başka bir ilâhın bulunması da mümkün değildir. Gerçek ilâh O’dur. O, gerçek mülk sahibidir, hiçbir şeye muhtaç değildir ve hiç kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. Her şey O’nunla kâimdir, O’nun kâimliği kimseye bağlı değildir. Varlık âleminde iki ilâhın bulunması mümkün değildir. Eğer varlık âleminde iki ilâh bu­lunmuş olsaydı, kâinatın düzeni bozulur ve hiçbir varlık var olamazdı. Bu kainatta, eşit seviyede ve birbirinden bağımsız iki failin (yaratıcının) olması da mümkün değildir. Çünkü birinin bağımsız oluşu, ötekinin bağımsız oluşuna terstir. Birinin tam bağımsız oluşu, diğerinin Rab olmasını engeller.[366]

Sâliklerin (Allah’a yürüyenlerin) tecrübe edip kabul ettiklerine göre, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, lâ ilâhe illâ ente / Ey diri ve kâim olan! Senden başka ilâh yoktur” duasını okuyan ve bunu tekrarlayan kimsenin kalbi ve aklı dirilir.

Şeyhülislâm İbn Teymiye, bu duaya gerçekten çok düşkündü. O’nu di­linden hiç düşürmezdi. Bir gün bana şöyle dedi: “Kalbin diri olması için bu iki ismin (Hay ve Kayyûm) çok büyük etkileri vardır.” İbn Teymiye bu iki ismin, ism-i azam olduğuna işaret etmekteydi. Bir defasında O’nun şöyle dediğini işittim: “Kim sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk defa “Ya Hayyun yâ Kayyûm, lâ ilâhe illâ ente, birahmetike esteğîs (Ey diri ve kâim olan! Senden başka ilâh yoktur. Rahmetinle yardım diliyorum) derse, kalbi dirilir ve asla ölmez.”

el-Esmâü’l-hüsnâ ile ibadet etmenin, onunla dua etmenin kıymetini bilen, emir, yaratılış ve kulun istek ve ihtiyaçları arasındaki gizli ilişkiyi fark eden, bunun gerçekliğini daha iyi kavrar. Bilinmelidir ki, her istek ve ihtiyaç, kendi­sine uygun olan üslup ve dualarla istenir. Kur’an ve hadislerdeki duaları ince­lersen, bunun böyle olduğunu görürsün.[367]

 

* * *

 


﴿ اَلْحَيِيُّ - اَلسِّتِّيرُ

HAYÎ-  SİTTÎR

Yüce Allah kendisini hayâ sıfatı ile nitelendirdiği gibi Hz. Peygamber de O’nu bu sıfatla nitelemiştir. Buna göre O, hayâ ve kerem sahibidir. Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuştur: “Allah, hayâ ve kerem sahibidir. Kulun, kendisi için kalkan ellerini boş çevirmekten hayâ eder.”[368]

Ümmü Süleym: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah, haktan hayâ etmez.” dedi.[369] Hz. Peygamber onun bu sözünü onayladı ve şöyle buyurdu: “Evet, Allah, haktan hayâ etmez; kadınlara arkalarından yaklaşmayın.”[370]

Ya’lâ b. Ümeyye anlatıyor. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah hayâ sahibidir ve ayıpları örtendir. Biriniz yıkanmak istediğinde kendisini bir şeyle örtsün.”[371]

el-Halîmî der ki: “Hayâ vasfı, Allah için tevil edilir. Çünkü hayâ, kulların bir vasfıdır. Zira hayâ, kulun kendi yapısında var olan ve onu, hayâ ettiği kimseyi yüceltmeye iten bir durumdur. Bu ise sadece kullar için geçerlidir. Allah için böyle bir şey mümkün değildir. Ancak Allah Teâlâ, istekte bulu­nanlara isteklerini vermesi, kendisine yalvaranların ihtiyaçlarını karşılaması, kendi kerem ve ihsanı ile onları geri çevirmemesi nedeniyle hayâ sahibi ola­rak nitelenmiştir. Hayâ, kabul gören ve övülen bir ahlâkî vasıftır. İnsanlara has her güzel vasfın en mükemmeli ve eksiksizi Yüce Allah’ta bulunur. Eğer bu vasıflandırmada bir çelişki bulunsa, bu vasıf Allah hakkında tevil edilir. Yüce Allah, dua eden kulunu boş çevirmekten hayâ ettiğini, hakkı söyle­mekten hayâ etmediğini bizzat kendisi söylemektedir. Bu durumda Allah’ın hayâ etmesi, hakkı sahibine vermeyi gerektiren adalet sıfatına dayanmakta­dır. Her sıfatın geçerli olduğu bir makam vardır. Hayâ vasfı, fiilî sıfatlardandır. Çünkü bu sıfat, Allah’ın keremini ve nimetini ortaya koymasından ibarettir.”

el-Halîmî şöyle devam eder: “Allah’ın hayâ etmesi, O’nun kendisine dua eden kulunu boş çevirmekten hoşlanmamasıdır. Fakat insanların korktuğu gibi O, bu fiilinin (boş çevirmesi) kötülenmesinden korkmaz. Oysa insanlar, bu korku nedeniyle bir fiili işler veya terk ederler. Allah hakkında ise hiçbir korku caiz değildir.”[372]

Beyhakî ise şunları söyler: “Sittîr, örten demektir. Allah kullarının birçok ayıp­larını ve kusurlarını örter, onları ortaya çıkarıp insanlar karşısında rezil et­mez. Bu yüzden kullar da kendi ayıplarını örterek, onur ve haysiyetle­rini koru­malı, onurlarını lekeleyecek fiillerden kaçınmalıdırlar.”

“Allah ondan utandı” cümlesinin anlamı, kulun kendisinden hayâ etmesi ne­deniyle onu günahları yüzünden cezalandırmayarak ödüllendirdi demek­tir.[373]

 

İbn Kayyim’in Allah’ın Hayâ Sıfatını Kabul Etmeyenlere Cevabı

Bu kimselere göre hayâ, nefisten kaynaklanan bir durumdur. Bu yüzden Yüce Allah’ın böyle bir sıfatla nitelendirilmesi caiz değildir.

Hayâ sahibindeki kemâl sıfatları arttıkça sevinci, sevgisi, hoşnutluğu, öf­kesi ve kızgınlığı da artar. Bu yüzden Hz. Peygamber öfkelendiğinde öfkesi için ayağa kalkmazdı. Anlatıldığına göre; Hz. Musa öfkelendiğinde başındaki sargısı tutuşurdu. Oysa O, israiloğulları arasında en fazla hayâ sahibi olandı. Bu şiddetli hayâsı nedeniyle asla kimsenin yanında yıkanmazdı.

Bu bir kemâl (olgunluk) sıfatı ise, bunun, herkesten daha çok kemâl sıfatına layık olan varlıkta (Allah) bulunmaması düşünülemez. Bu sıfat, nefisten kaynaklanıyor gerekçesiyle yok sayılamaz. Bu iddia, meseleyi anla­mamaktır, sabit ve doğru anlamları çirkin ve nefret edilen isimlerle adlandır­maktır. Allah’ın bu sıfatını inkar edenler, bunu hep yaparlar. Bu, onların bili­nen bir özelliği ve karakteridir. Bu durum bilindikten sonra, Allah’ın bu sıfa­tını kabul etmeyenler, Allah’ın hak ettiği bir hakkı teslim etmeyenlerdir. Oysa Allah o hakla peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Dininin aslı ve ibadetlerin amacı budur.[374]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Her müslüman, kendisini yaratan Rabb’inden utanmalı ve hayâ etme­lidir. Öyle ki, Rabb’i onu, yasakladığı yerlerde görmemeli, emrettiği yerlerde bulmalıdır. Allah’ın kendisine inananları koruduğunu ve herkesi gözetlediğini bilmeli, bu yüzden Rabb’inden hayâ ederek çirkin söz ve davranışlardan şid­detle kaçınmalıdır.

Bazı ilk dönem müslümanlardan rivayet edildiğine göre, onlardan kimisi, üzerinde bir örtü olmadan veya birisi etrafına bir örtü tutmadan yıkanmaz, elinden geldiğince gözlerden korunmaya çalışırdı. Abdullah b. Mes’ûd anlatıyor. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’tan gereği gibi hayâ ediniz.” Bizler: “Allah’a hamd olsun, gerçekten O’ndan hayâ ediyoruz.” dedik. Hz. Peygamber: “Sizin san­dığınız gibi değil. Allah’tan gereği gibi hayâ etmek, aklının bildiğini koruması, karnının yediğini gizlemesi, senin ölümü ve sonrasını düşünmendir. Bilin ki, kim âhiret hayatını arzularsa, dünya hayatının süsünü terk eder. İşte kim bunu yaparsa, Allah’tan gereği gibi hayâ etmiştir.” buyurdu.[375]

2- Allah’tan çokça hayâ eden kimse, açıkça O’na isyan etmekten de ka­çınır. Çünkü Allah’ın her yerde kendisiyle birlikte olduğunu bilir. Allah’a isyan eden O’na açıkça karşı çıkmış demektir. Kulun sözlü ve fiilî günahları insanlar arasında ne kadar yayılırsa, günahın açığa çıkması da o kadar büyük olur. İnsanlardan utanmayan Allah’tan da utanmaz. Bu yüzden hayâ, insanlarda övülen bir ahlâktır. Çünkü kişiyi, insanların hoş karşılamayacağı fiilleri açıkça işlemekten men eder.

İbn Mes’ûd rivayet ediyor. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “İnsanların peygamberlerden duyduğu ilk söz şudur: Hayâ etmezsen dilediğini yap.”[376]

3- Allah’ı ve âhiret hayatını düşünen kimse, Allah’tan hayâ eder. Hayâ­yı bırakan atan kimse ise, dilediği kadar kötülük ve fenalıklar işler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar, insanlardan gizlerler de Allah’tan gizlemezler.”[377]

Allah bu âyette, insanlardan utanıp gizlenen; ama insanları yaratandan utanma ve gizlenme gereği duymayanları yermekte ve kötülemektedir. Çünkü böyle yapmakla onlar, yaratılanları yaratandan üstün tutmaktadır­lar.[378]

 

* * *


﴿ اَلْخَافِضُ - اَلرَّافِعُ

HÂFID - RÂFİ’

Hâfıd ismi, Kur’an’da ne yalnız başına ne tamlama ve ne de bu ismin türetildiği bir fiil olarak geçmemektedir. Râfi’ ismi ise, bu şekilde olduğu gibi Kur’an’da geçmez. Fakat aşağıdaki âyetlerde olduğu gibi değişik şekil­lerde geçer:

“Ey İsa, doğrusu senin hayatına ben son vereceğim, seni kendime yük­selteceğim.”[379]

“Dereceleri yükselten Arş’ın sahibi (Allah)tır.”[380]

“Allah, sizden iman etmekte olanları ve kendilerine ilim verilenleri dere­celerle yükseltsin.”[381]

Allah’ın Cemîl ismini açıklarken geçen Ebû Musa hadisinde Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuştur: “Rızkı yükseltir (bol verir) ve indirir (az verir).”[382]

Bu iki isim, Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği hadiste geçmektedir ve bütün İslâm âlimleri bunları kabul etmişlerdir.

Bu iki ismin, isim, fiil ve nekre (belirsiz isim) biçimin de kullar için kullanılması caizdir. Alimler arasında bu konuda bir ihtilaf yoktur. Abbas b. Mirdas’ın Hz. Peygamber’e söylediği: “Bugün kimi alçaltırsak, artık kaldırılmaz.” sözü bunu kanıtlamaktadır. Hz. Peygamber onun bu sözünü onaylamış ve elinden tutup kaldırmıştır.

Hâfıd “ha-fe-de” fiilinin, Râfi’ de “ra-fa-’e” fiilinin ism-i failidir. Araplar Hafd ve ref’ kelimelerini yer, mevki, makam, üstünlük ve alçaklık için kulla­nırlar. Birinin diğerinden yer ve makam olarak üstünlüğü, diğerinin alçaklığını gerektirir. Bu isimler gerçekte yükseklik ve alçaklığa delalet ederler. Ancak yönelmek ve yüz çevirmek, yaklaşmak ve uzaklaşmak, üstün olmak ve küçük düşmek, dost veya düşman olmak gibi anlamları da kapsarlar.

Allah, ref’ (yükseklik)ten değil hafd (alçaklık)tan başladı. Çünkü her iki isim de başkalarını ilgilendiren isimleridir. Buna göre; bu isimler doğrudan kullarla ilgili isimlerdir. Bu dünyada ve âhirette mü’min kullarını yükselten, inkarcı ve münafıkları da alçaltan O’dur. Yüce Allah şöyle buyurur:

“İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar.”[383]

“Katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan, ne mallarınız, ne de evlatları­nızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.”[384]

“Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar.”[385]

Şöyle bir söz nakledilmiştir: “Allah hafd (alçak) ile başladı. Çünkü insanı önce cennette yarattı, sonra da yeryüzüne indirdi. Sonra onlardan dilediğini yükseltecek dilediğini de alçaltacaktır. Maddî yükseltme ve alçaltma budur. Manevî yükseltme ve alçaltma ise, dilediği kaderleri indirmesi, dilediğini de kaldırmasıdır. Şair şöyle söyler:

Zayıfı hor görme, belki sen

Bir gün düşersin, o da yükselir.

Allah dilediği kulunu indirir, dilediğini de yükseltir. Müslim, Amir b. Va­sile’den rivayet ediyor. Nafi’ b. el-Haris, Asfan’da Hz. Ömer’le karşılaşır. Hz. Ömer kendisini el-Vadi’de görevlendirmişti. Hz. Ömer: “el-Vadi’de kimi gö­revlendirdin?” dedi. Nafi’: “İbn Ebzî’yi.” dedi. Hz. Ömer: “İbn Ebzî de kim?” dedi. Nafi’: “Azad edilmiş kölelerimizden biri.” dedi. Hz. Ömer: “Başlarına azatlı bir köleyi mi görevlendirdin?” dedi. Nafi’: “O, Allah’ın kitabını okuyan ve miras ilmini iyi bilen biridir.” deyince Hz. Ömer şöyle dedi: “Peygamberiniz şöyle buyurmuştu: “Yüce Allah, bu kitapla nice milletleri yükseltir, nicelerini de alçaltır.”[386]

Ebü’d-Derdâ anlatıyor. Hz. Peygamber, “O, her gün bir iştedir.”[387] âyeti hakkında şöyle buyurdu: “O’nun bir günahı bağışlaması, bir sıkıntıyı gider­mesi, bazı milletleri yükseltmesi, bazılarını da alçaltması, bu iştendir.”[388]

Her iki isim Allah’ın fiilî isimlerindendir. Âlimler arasında bu konuda bir ihtilaf yoktur. Allah dilediği kimselere nimetler vererek yükseltir, dilediği kimseleri de verdiği nimetleri alarak alçaltır. Buna göre; kulların yükselmesi, alçalması, zenginleşmesi veya yoksullaşması Allah’ın elindedir. Aynı şekilde hakkın ve taraftarlarının galip gelmesi, bâtılın ve taraftarlarının mağlup ol­ması, İslâm ve müslümanların üstün gelmesi, inkar ve inkarcıların alçalması yine O’nun elinde ve tasarrufundadır. Allah tevhid kelimesini ve buna bağlı olanları yükseltir, ona ulaşan yolları kolaylaştırır. İnkarı ve buna bağlı olanları ise aşağılar ve onları alçaltır. Kalpleri kendisine yakınlaştırarak yükseltir, ne­fisleri de kendisinden uzaklaştırarak alçaltır. Dostlarını korumakla, onları sevmekle, güzel davranmakla, onlara verdiği sözleri yerine getirmekle yükseltir. Düşmanlarını ise, kendisinden uzaklaştırmakla, reddetmekle, nefret etmekle, kötü davranmakla ve onları azapla tehdit etmekle alçaltır. Hoşnutlu­ğuna tâbi olanları yükseltir, kendi arzu ve isteklerine uyanları alçaltır. Eskiler­den rivayet edilen şöyle anlamlı bir söz vardır: “Allah, kaderine razı olanı daha üstün makamlara yükseltir.” Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle bu­yurur: “Hiçbir mal, sadaka vermekle azalmaz. Kendisine haksızlık yapılan bir kul, buna sabrederse, Allah onun izzet ve onurunu daha fazla arttırır. Allah için alçak gönüllü olan kulu, Allah mutlaka yükseltir.”[389]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Her müslümanın, gerçek yükselten ve alçaltanın Allah olduğunu bilmesi gerekir. Allah, dilediği kuluna hidayet ettiği ve bu konuda hiç kimsenin O’na ortak olmadığı gibi O, dilediği kimseyi yükseltir veya alçaltır. Yükselmek; yük­sek makam ve mevkilere sahip olmak, iktidar olmak, miskin ve yoksullara karşı büyüklenmek, malının çok ve işinin düzgün oluşuyla övünmek demek değildir. Bu özelliklere sahip olmak, övgüyü ve yükselmeyi hak etmek anlamına gelmez. Böyle yükselme, çamuru üst üste koymak gibidir. Asıl şeref ve onur, yüksek mevki ve makam, Allah’ın başarılı kılmasıyla elde edilendir. Böyle onur ve şeref, Allah’ı tasdik etmeyi, emir ve yasaklarına uymayı, O’nun yolunda yürümeyi, kalbi arındırmayı ve O’nunla sevinmeyi sağlar. Bu onura sahip olan kimse, O’na kavuşma özlemiyle yanıp tutuşur, iniltileri göklere yükselir ve Rabb’inden karşılık bulur. Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurur: “Üstü başı dağınık, toz içinde ve kapılardan kovulan nice kimseler vardır ki, Allah’a yemin etse yemini boşa çıkmaz.”[390]

Bil ki, asıl alçaltılmış kimse; ilâhî başarı ve yardımdan yoksun bırakılandır. Başarısızlık ve ümitsizlik içinde bulunan, nefsinin isteklerine yenilen, Rabb’in­den bir iyilik görmeyen, kalbinde Rabb’ine dönme gücü bulmayan, dualarına güvenme hissini kalbinde duymayan kimsedir. Bu kimse terkedilmişlikle ödüllendirilmiştir. Daima meşgul ve sıkıntı içindedir. Sıkıntı içinde geceler, piş­manlıkla sabahlar. Buna göre yükselme ve alçalma, cezanın birer işaretidir. Kendisine göklerin kapısı açılan kimsenin ruhu yükselir ve müjdelerle sevinir. Kendisine göklerin kapısı açılmayan kimse ise, daha aşağılara iner, sıkıntılar içinde her şeyden ümidini keser. Kişinin işlediği ameller ve ruh dünyası, bu müjde veya sıkıntıların bir göstergesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Fakat kim verir ve korkup sakınırsa ve en güzel olanı doğrularsa, biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel olanı da yalanlarsa, biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.”[391]

2- Bu ismi bilen kişi, eğer iktidar sahibi bir kimse ise, Allah’ın yükselttiği ve değer verdiği kimseleri yükseltmeli ve onlara değer vermeli; Allah’ın uzaklaş­tır­dığı ve alçalttığı kimseleri de etrafından uzaklaştırmalıdır. Buna göre âlim ve âbidlere son derece önem vermeli, onlara ilgi göstermeli, yüksek mevki ve makamlara onları getirmelidir. Cahil, tembel, gafil insanlara da asla önem vermemeli ve onları yanından uzaklaştırmalıdır. İnkarcılardan savaşan kim­selerle, bu dine girinceye veya alçalmış olarak elleriyle cizye verinceye ka­dar savaşmalı ve bu dini yüceltmelidir. Halka zulmeden, haksızlık yapan, İs­lâm’a aykırı davranışlarda bulunup, alenen günah işleyen kimselere engel olmalı­dır. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in yolundan ayrılarak bid’atlere bula­şan kimselere de mani olmalı, onlara değer vermemeli ve kendisinden uzak tut­malıdır.

Bu ismi bilen eğer iktidar sahibi değilse, bu ismi kardeşlik ve dostluk için kullanmalıdır. Allah’ın kendilerini yükselttiği ve değer verdiği kimselerle arka­daşlık ve dostluk kurmalı, Allah’ın kendisinden uzaklaştırıp, alçalttığı kimseler­den de uzak durmalıdır. Eğer buna gücü yetmiyorsa, Allah’ın yükselttiklerini sevmeli, alçalttıklarından da nefret etmelidir. Çünkü Allah için sevmek veya nefret etmek, imanın bir gereğidir.[392]

 

* * *

 


﴿ اَلْخَالِقُ - اَلْخَلاَّقُ

HÂLİK - HALLÂK

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın dışında bir başka yaratıcı mı var?”[393]

“O, her şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin.”[394]

el-Halîmî, Hâlik ismi hakkında der ki: “Hâlik, varlıkları sınıflandıran, her sınıfa bir ölçü koyan ve buna göre büyük küçük, uzun-kısa, insan-hayvan, yerde sürünen-gökte uçan herşeyi, ölümü ve hayatı, özetle bütün varlıkları var eden­dir. Şüphesiz yoktan ve örneksiz var etmeyi kabul etmek, yaratmayı kabul etmektir. Çünkü yaratma, örneksiz var etmenin bir şeklidir. Bu yüzden birbi­rinden ayrılmazlar.”[395]

Allah Teâlâ yaratan, O’nun dışındaki her şey yaratılandır. Her şey O’nun emrinde ve hizmetindedir. O’ndan başka bir yaratıcı yoktur. Bütün her şey, gökler, yer, ikisi arasında ve içinde bulunanlar, bunların hareketleri, kımıltı­ları, rızıkları, ecelleri, sözleri ve fiilleri yaratılmıştır. Bütün bunların tek yaratı­cısı Hz. Allah’tır. Bütün varlıklar sonradan yaratılmış ve yoktan var edilmiş­lerdir. O, bütün bunların yaratıcısı, var edicisi ve yapıcısıdır. Her şey O’ndan başladı ve yine O’nda son bulacaktır.[396]

Hallâk ismi ise şu âyetlerde geçer.

“Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini de yaratmağa kadir değil mi? Hiç tartışmasız (öyledir); O, yaratandır, bilendir.”[397]

İbn Kayyim şu âyetlerin de bu anlamda olduğunu söyler.

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk ediniz.”[398]

“Kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakı­nın.”[399]

Bu âyetler dinin temelini oluşturan yaratıcının varlığını, güç, kuvvet, ilim, irade ve hayat gibi üstün sıfatlara sahip oluşunu, her fiilinin bir hikmeti bu­lunduğunu ve evrenin sonradan yaratıldığını ispat etmektedir. Bu âyetler aynı zamanda tevhidin, rubûbiyet ve ulûhiyet olmak üzere ikiye ayrıldığını da ispat etmektedir. Rubûbiyet tevhidi, varlıkları tek başına yoktan var edenin Allah olduğunu kabul etmek; Ulûhiyet tevhidi ise, ibadet edilmeye, sevilmeye ve itaat edilmeye layık tek varlığın, tek ilâh ve mabudun Allah olduğunu kabul etmektir. Allah’ın varlığı ve birliği bu şekilde ispat edildikten sonra Hz. Peygamber’in peygamberliği, çelişkilerden uzak ve en güzel bir şekilde eksiksiz ispat edilmiştir. Böylece Hz. Peygamber’in verdiği her haberin ve söylediği her sözün doğru olduğu kanıtlanmıştır. Hz. Peygamber de bize âhiret hayatından, cennet ve cehennemden söz etmiştir.

 

Allah’ın Tek Yaratıcı ve Tek İlah Olduğunun İspatı

Yüce Allah Kur’an’ın birçok yerinde şöyle buyurur: “Andolsun, onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye soracak olsan, tartışmasız: “Allah” diyecek­ler.”[400] Madem Allah bütün varlıkları tek başına yaratmıştır, o halde ibadete ve kulluk yapılmaya layık olan tek varlık da O’dur. Bu gerçek ortadayken ve O’nun tek yaratıcı olduğu kabul edilirken, ibadet etmede O’na nasıl ortak koşulur?

İşte Kur’an’ın Rubûbiyet tevhidi (Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek) ile ulûhiyet tevhidini (Yalnız Allah’a kulluk etmek) ispat etme metodu budur.

Bir başka âyette Allah’ın yaratma özelliği “Sizi ve sizden öncekileri yara­tan”[401] şeklinde ifade edilir. Burada Allah Teâlâ bizi ve bizden öncekileri, babalarımızı ve atalarımızı da yarattığına dikkat çekmekte, böylece tek yaratı­cının kendisi olduğunu, ne bizim ne de bizden öncekilerin yaratılışında kimsenin kendisine ortak olmadığını belirtmektedir. Allah’ın, varlıkları tek başına yaratmış olması, O’nun güç ve kuvvetinin, iradesinin, ilminin, hikmet ve hayatının mükemmel ve eksiksiz oluşuna delalet eder. Bu sıfatlar, O’nun diğer üstün sıfatlara da sahip olmasını zorunlu kılar. Bu da sıfatlarının ve fiil­lerinin eşsiz olduğunu, hiçbir varlıkta bulunmadığını, hiçbir varlığın fiillerinde O’na ortak olmadığını gösterir. Bu cümle ile Allah varlığını ispat ettikten sonra, onları yaratmadaki amacını şöyle açıklamaktadır: “Rabb’inize kulluk ediniz”[402] Yani O, sizi ve sizden öncekileri yarattı ki, O’na itaat edip isyan etmeyesiniz, O’nu zikredip unutmayasınız, nimetlerine nankörlük etmeyip şükredesiniz. İşte Allah’ın azabından korunup sakınmanın yolu budur. Âyet şu cümleyle bitiyor: “Ki sakınasınız.” Cümlede geçen “Le alle” edatının an­lamı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunları kısaca şöyle belirte­biliriz:

* Kulluk ediniz emrinin nedenini açıklamaktadır.

* Yaratılışın nedenini açıklamaktadır.

* “O’na ibadet ediniz ki, bu ibadetinizle O’ndan korunasınız” anlamında­dır.

* Bir diğer görüş, “O’ndan korunup sakınasınız diye sizi yarattı” şeklinde­dir. Bize göre bu görüş şu sebeplerden dolayı daha doğrudur:

1- Allah’tan korunup sakınmak anlamına gelen “takva” da bir tür iba­dettir. Dolaysıyla bir şey, kendi varlığının nedeni olamaz.

2- Buna benzer bir âyet de şudur: “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.”[403]

3- Âyetteki yaratma sözcüğü “Ki sakınasınız” cümlesine daha yakındır. Bu yüzden ibadetin değil; yaratılışın nedenidir. Buna benzer âyet şudur: “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kı­lındı). Umulur ki sakınırsınız.”[404] Burada sakınma, orucun faz kılınma nedeni olarak zikredilmektedir.

Ancak her iki durumun da kastedilmiş olmasına bir mani yoktur. Hatta böyle olması daha uygundur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurarak devam etmektedir: “O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çı­kardı.”[405] Bu âyetle Allah, varlıkları yaratmanın bir başka hikmetini daha açıklamaktadır. Dolaysıyla ilk âyet, yaratılışın ve varoluşun nedenini açıkla­maktadır. Bu, yaratma delili olarak adlandırılmaktadır.

4- Bu görüş, varlıklarda görülen hükümleri kapsamaktadır. Bu da hikmet ve inayet delili olarak adlandırılmaktadır. Yüce Allah, bu iki tür delili Kur’an’ın birçok yerinde defalarca tekrarlar. Bu tür âyetlerden bazıları şöyledir:

“Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. Gü­neşi ve ayı da hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gün­düzü de emrinize amade kılandır.”[406]

Yüce Allah bu âyetlerde, gökleri ve yeri yarattığını belirtmekte sonra dabunların varlıklara olan faydalarından ve hikmetlerinden söz etmektedir.

“(Onlar mı) hayırlı yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi! Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitiriverdik. Sizin içinse onun bir ağa­cını bitirmek, (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam etmekte olan bir kavimdir. Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sar­sılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”[407]

“Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılmasında gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği suda, her can­lıyı orada üretip-yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında bo­yun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için ger­çekten âyetler vardır.”[408]

Bu tür âyetler Kur’an-ı Kerîm’de oldukça çoktur. Düşünenler için…

Yüce Allah Bakara sûresinin 21. âyetinde, insanlar için yerin yaşama alanı, göğün de tavan olduğunu, kulların yararlandığı ana kaynağın gökten indirdiği su olduğunu belirtmektedir. Böylece yaşanılan alanı, yaşayanı ve ihtiyaç duyduğu şeyleri bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Allah, yeryüzünü bir dö­şek gibi yaydığına dikkat çekmekte ve bunun hikmetini, canlıların üzerinde istikrarla yaşamalarını sağlamak olarak açıklamaktadır. Gökyüzünü ise düş­mesi mümkün olmayan sağlam bir tavan olarak yarattığını, onda hiçbir çat­laklığın, çelişkinin ve uyumsuzluğun olmadığını belirtmekte; sonra da şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah’a eşler koşmayın.”[409]

 

* * *


﴿ اَلْخَبِيرُ - اَلْعَلِيمُ

HABÎR - ALÎM

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[410]

“O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olan­dır, haberdar olandır.”[411]

“O, yarattığını bilmez mi? O, Latîf’tir; Habîr’dir.”[412]

Habîr, bilgisi eşyaların dış görünümlerini kuşattığı gibi içini ve gizlilikle­rini de kuşatandır. Dolaysıyla kalpler ve sineler, her şeyi en ince detaylarına kadar bilen Latîf ve Habîr olan Allah’tan bir şeyi nasıl saklayabilir ve gizleyebi­lir?[413]

el-Halîmî, Allah’ın Alîm ismi hakkında şunları söyler: “Alîm, insanla­rın akıl ve duyuları ile idrak edebildikleri her şeyi idrak eden ve bilendir. Bu­nun yanında O, insanların akıl ve duyuları ile idrak edemedikleri şeyleri de bilendir. Dolaysıyla hiçbir şey O’na gizli değildir. O’nun için gayb ve bilmemezlik diye birşey yoktur. O, herhangi bir şeyi idrak etmekten aciz değildir. Ama insanlar ve akıl ve duyusu olmayan diğer varlıklar, çoğu şeyleri idrak etmekten acizdirler. Bu nedenle Allah insanlara, insanlar da Allah benzemez­ler.

Ebû Süleyman el-Hattâbî de der ki: “Alîm, insanların bilemediği ve id­rak edemediği sırları ve gizlilikleri bilendir. Alîm, mübalağalı ism-i fail olup en mükemmel şekilde ilim sıfatına sahip olandır.”[414]

Kur’an’da Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını ve O’nun her şeyi en ince detayları ile bildiğini belirten birçok âyet-i Kerîme vardır. Gökte ve yerde, büyük ve küçük, zerre ağırlığınca bile olsa hiçbir şey O’nun ilminden gizli değildir. O, asla unutmaz ve yanılmaz. Türü ve genişliği ne olursa olsun, Allah’ın ilmi, bütün varlıkları kuşatmıştır. Allah, bütün bu varlıkların bilme­diklerini bilen, gücü yetmediklerine güçlerinin yetendir. Allah’ın ilmi, ulvî ve süflî bütün âlemleri, bunların içinde bulunan varlıkların zatlarını, sıfatlarını, fiillerini ve bütün işlerini kuşatmıştır. O, şimdiye kadar olan bütün şeyleri ve gelecekte olacak bütün şeyleri de bilendir. O, olmayan şeyler, eğer olmuş olsaydı nasıl olacağını da bilendir. Bütün insanları, yarattığı andan itibaren dünyada nasıl yaşadıklarını ve öldükten sonra âhirette nasıl yaşayacaklarını bilendir. Allah, bütün insanların iyi ve kötü amellerini ve bu amellerin âhiretteki karşı­lığını ayrıntıları ile bilendir.[415]

Allah’ın ilmi, görünen ve görünmeyen, zâhir ve bâtın, gizli ve açık her şeyi kuşatmıştır. O, zorunlu, imkânsız ve mümkün olan şeyleri, ulvî ve süflî âlemleri, geçmişi, geleceği ve şu anı bilendir. Hiçbir şey O’na gizli değil­dir.[416]

 

Alîm, Habîr ve Hakîm İsimlerinin Varlıklardaki Görünümleri

Allah, her şeyden haberdar olan Habîr; her şeyi yerli yerine koyan ve la­yık olduğu yere indiren Hâkim’dir. O, hiçbir şeyi uygun olmadığı bir yere koymaz, layık olmadığı bir yere indirmez. O, bütün bunları kusursuz ilmi ve hikmeti ile yapar. Buna göre; O, nimet verilmemesi ve yoksun bırakılması gereken yere nimet vererek bağışta bulunmaz. Verilmesi gereken yere de vermemezlik yapmaz. Allah sevap yerine ceza, ceza yerine de sevap vermez. Yükselteceği yerde alçaltmaz, alçaltacağı yerde yükseltmez. İzzet yerine zillet, zillet yerine izzet vermez. Yasaklaması gerekeni emretmez, emretmesi gere­keni yasaklamaz.

O, nerede, ne yapacağını, risaletini kime vereceğini, kimin bunu daha çok kabul etmeye yatkın olduğunu, bu risaletin kendisine verilmesine kimin daha çok şükredeceğini en iyi bilendir. Bu risalete kimin layık olmadığını, kimin onu hak etmediğini de bilendir. Allah, nimeti hak etmeyene değil hak edene verir.

Eğer Allah, eşyanın yapısında var olan zararlı şeyleri yok etseydi, bu durumda bunların üzerine kurulu olan yararlar kaybolur ve eşyaların tabiatı bozulurdu. Oysa bu eşyaların yararı, içinde bulunan zararlardan çok daha fazladır. Şayet zararı var diye bu varlıkları yok etse, kâinattaki düzen bozulur ve o eşyadan sağlanan büyük yararlar yok olurdu. Örneğin; güneş, yağmur ve rüzgârdaki yararlar sayılamayacak kadar çoktur. Bu varlıkların sağladığı ya­rarlar, verdikleri zarardan çok daha büyüktür. Eğer bu varlıkların yapısında bulunan cüz’i zararlar engellenecek olsa, bu zararlardan kat kat daha fazla olan yararlar elde edilemez.[417]

 

Bu İsimleri Bilmenin Faydaları

1- Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şeytanın oyununa gel­memelidir. Daima güzel ahlâkla donanmalı, araştırmalı ve ilmini arttırmaya çalışmalıdır.[418]

2- Bütün amellerinde, sözlerinde ve gizli hâllerinde Mevlâ’sından hayâ ederek O’na isyan etmekten kaçınmalıdır.

3- Allah’ın sıfatlarını, hükümlerini, helâl ve haramını öğrenmeli, kendisini O’na yaklaştıracak ve mertebesini yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır. Allah’ın farz kıldıklarına ve tavsiye ettiklerine uymalıdır.[419] Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır:

“Şu halde bil; gerçek şu ki, Allah’tan başka ilâh yoktur.”[420]

“Bilin ki, Allah gerçekten cezası pek şiddetli olandır. Ve Allah bağışlayan­dır, esirgeyendir.”[421]

“Bilin ki elbette O’na kavuşacaksınız.”[422]

“Bilin ki, gerçekten Allah, ölümünden sonra yeryüzüne hayat vermekte­dir.”[423]

 

* * *


﴿ ذَو الْجَلاَلِ وَ اْلإِكْرَامِ - اَلْجَلِيلُ

ZܒL-CELÂLİ VE’L-İKRÂM - CELÎL

Celîl ismi, Kur’an’da bu şekliyle değil, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm olarak Rahmân sûresinde iki yerde geçer. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Celâl ve ikram sahibi olan Rabb’inin yüzü (zatı) bâkî kalacaktır.”[424]

“Celâl ve ikram sahibi olan Rabb’inin adı ne yücedir.”[425]

Celâl, emir ve yasak koyma hakkına sahip olan anlamına gelir. İnsanlar arasında birinin celâl sahibi olması demek, başkaları üzerinde uygulayıcı gücü olan ve kendisine itaatten başka yol bulunmayan kimse demektir. Yüce Al­lah’ın yarattığı kimseler üzerinde uygulayıcı gücü ve itaati zorunlu olduğuna göre kendisine Celîl ve Celâl isminin verilmesi gerekir.

Bu yüzden Allah’ı, diğer insanlardan daha fazla tanıyan âriflerin pek çoğu bu isimlerle O’na dua etmeyi tercih ederler.

Ebû Süleyman der ki: “Celâl, Allah’ın yüceliğine ve ululuğuna delalet eder. O’nun şanı pek yücedir. O’nun dışındaki her büyük, küçüktür; her üs­tün aşağıdır.”[426]

Zü’l-celâli ve’l-ikrâm, ululuk ve ikram sahibidir. Bütün üstün sıfatlar O’na bulunur ve hiç kimse O’ndan üstün olamaz. O’nun ululuk ve yüceliğini kimse hakkıyla kavrayamaz.

Kurtubî, “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm” cümlesinin anlamı hakkında şunları söyler: “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm, azamet ve ikram sahibi olan demektir. Bir ha­dis-i şerifte Hz. Peygamber: “Yâ Ze’l-celâli ve’l-ikrâm’ı sıkça tekrarlayın.” bu­yurmaktadır.[427] Celâl; azamet, yücelik, ululuk, büyüklük ve izzet vasıflarına sahip olmak, varlıklara has sıfatlardan uzak olmak demektir.

O hâlde celâl, Allah’ın zatına has bir sıfattır. Zü’l-ikrâm ise, ikram sahibi demektir. İkram, nimet verme anlamındaki “in’am” sözcüğünden daha özel bir anlam taşır. İn’am genel, ikram ise özeldir. Çünkü in’am sahibi, kendi fazlından nimeti hak edene verdiği gibi, katında hiçbir değeri olmayan kimseye de verebilir. Kendisine isyan edenlere, emir ve yasaklarına aykırı davrananlara nimet ver­mesi bunu göstermektedir.

Bu tür nimet, ikram olarak adlandırılmaz. Oysa ikram, nimet verenin değer verdiği, sevgi ve saygı gösterdiği kimselere nimet verdiğinde kullanılır. Örneğin; velilere verdiği keramet nimetlerini ifade etmek için “ekremehu” (ona ikramda bulundu) denilir.

Allah, başkalarına ikram etmediği nimetleri kendilerine ikram ederek onları onurlandırmış, değer ver­miş ve üstün makamlarla onları ödüllendirmiştir. Allah, nimetini hak edene de etmeyene de verir. Ancak ikramı, hak etmeyenden başkasına vermez. Âhirette nimetini hak etmeyenlere vermediği gibi.

Allah, kullarına bu dünyada ikramda bulunabileceği gibi onu, âhirete de erteleyebilir. Bu durumda O’nun ikramı bütün varlıklar için genel, hakikat ehli için de özel olur.[428] Allah, insanları diğer varlıklardan üstün tutarak genel ikramda bulunduğunu bize şöyle haber vermektedir: “Andolsun, biz Âde­moğlunu yücelttik”[429]

Buna göre; Allah, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm’dır. Yani bütün azamet ve ikram­lar O’na aittir. Bütün emir ve yasaklar, iyilik ve ikramlar O’ndan kaynaklanır. O, kendi zatında celâl ve ikram sahibidir. Bütün ikramlar O’ndan insanlara akar. O’nun genelde insanlara, özelde dostlarına ikramının sınırı yoktur.[430]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Allah’ın sana iyilik ve bağışta bulunup nimetler verdiği gibi sen de, baş­kalarına iyilik yap ve bağışta bulun. İnsanların yaptıkları hataları bağışla. Kö­tülükleri terk etmeyenleri güzelce terk et, kötülüklerini iyilikle başından sav. Celîl ve Celâl olan Rabb’inin hoşnutluğunu kazanmak için böyle davran. Bir­birlerinize yaptığınız iyilikleri unutmayın, çünkü Mevlâ şöyle buyurmaktadır:

“Aranızdaki iyiliği unutmayın.”[431]

Seninle ilişkisini kesenle sen ilişkini kesme. Sana vermeyene sen vermeye de­vam et. Sana haksızlık edeni affet.[432]

Seni kötüleyen ve sana sövene karşılık verme, sabret. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de başkalarına iyilik yap ve sana kötü­lük edene iyilikle davran.[433]

 

* * *


﴿ ذُو الطَّوْلِ

ZܒT-TAVL

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O, lütuf sahibidir.”[434]

el-Halîmî der ki: “Zü’t-tavl, hayır ve iyiliği bol olandır. Kullarına iyilik yapmak istediğinde Allah’ın yapamayacağı tür iyilik yoktur. Ama insanlardan Zü’t-tavl olanlar böyle değildir. Çünkü onlardan biri bir iyilik yapmak istese, iyiliği yapacağı şeyi bulamayabilir. İbn Abbas, “Zü’t-tavl” ifadesini, bol lütuf ve zenginlik sahibi olarak açıklar.”[435]

İbn Kesîr, şu anlamları verir:

* Geniş lütuf ve zenginlik sahibi

* Bağış sahibi

* Nimet ve fazilet sahibi

* Kullarına şükrünü eda edemeyecek kadar bağışta ve iyilikte bulunan, lütufkâr davranan ve nimet veren. [436] Allah bu gerçeği şöyle ifade eder: “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsi­niz.”[437]

Kurtubî ise “Zü’t-tavl”ı şöyle açıklar:

* O, Lâ ilâhe illâllah diyen kimseye muhtaç değildir.

* Bağış ve ihsan sahibidir, günahları affedendir, hak etmeyene bile nimet verip bağışta bulunandır.

* Tavl, uzunluk anlamına gelen “Tûl” kelimesinden türetilmiştir. Sanki Allah, başkalarına nimet vermekle büyümekte ve yücelmektedir. Kimisi de, “Allah’ın böyle adlandırılması, nimet verme süresinin uzaması nedeniyle­dir.” demiştir.[438]

 

* * *


﴿ ذُو اْلإِنْتِقَامِ - اَلْمُنْتَقِمُ

ZܒL-İNTİKÂM - MÜNTAKIM

Kur’an’da her iki şekilde de geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır:

“Allah güçlüdür, intikam alıcıdır.”[439]

“Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette biz intikam alacağız.”[440]

“Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır.”[441]

Bütün İslâm âlimleri Allah’ın böyle bir ismi olduğunda müttefiktirler. An­cak bu isim, Allah’a yalvarma ve dua etme isimlerinden değildir.[442]

Müntakım, isyan edenlerin belini büken, emir ve yasakları çiğneyenleri ve azgın tağutları türlü uyarılardan ve kendilerine süre tanıdıktan sonra şid­detli cezalarla cezalandırandır. O’nun intikamı, acilen cezalandırmaktan daha ağırdır. Çünkü acil ceza, kişinin daha fazla günah işlemesine mani olur. Bu da kendisinden şiddetli intikam alınmasını önler.[443]

Aşağıdaki âyet bu sözcüğün kullar için kullanılmasının caiz olduğunu göstermektedir: “Kendileri onlardan, yalnızca üstün ve güçlü olan, övülen Allah’a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.”[444] Dolaysıyla bu ko­nuda bir ihtilaf bulunmamaktadır.

Yüce Allah kendisini, Müntakım (intikam alan) olarak nitelemektedir. Ancak kendisini, Kur’an-ı Kerîm’in birçok yerinde fiil olarak tekrarlanmasına rağmen öfkelenen anlamına gelen “Gâzib” sözcüğüyle nitelememektedir. Çünkü Allah, öfke anlamına gelen gazab sözcüğünü, intikam sözcüğü yerine kullanmış ola­bilir. Böylece Müntakım sözcüğü gâzib sözcüğünün yerini almış olur. Buna göre gadap, Allah’ın fiilî sıfatlarından sayılır.

Allah’ın intikam isteği, gazabla ifade edilmiş olabilir. Bu durumda Gâzib Müntakım sıfatını da kapsayan Allah’ın zatî sıfatları arasında yer alır. Çünkü intikam, asi ve günahkârların üzerine belâ indirmek ve onlara azap etmektir. Müntakım “nakame” fiilinden ism-i faildir. Hz. Aişe şöyle söyler: “Hz. Pey­gamber kendi nefsi için hiç intikam almadı. Ancak Allah’ın yasakları çiğnen­diğinde Allah için intikam alırdı.”[445]

Müntakım ism-i failinin türediği “nakame” fiilî dört anlama gelmektedir. Bunlar:

1- Azmak, haddi aşmak

2- Yakalamak

3- Kötü fiilleri yermek ve kınamak

4- Cezalandırmak

Bu anlamlar Kur’an-ı Kerîm’in değişik yerlerinde kullanılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık.”[446]

“Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabb’imizin âyetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almı­yorsun.”[447] Âyetinde geçen intikam sözcüğü  iki anlama gelmektedir: Kınamak ve kötülemek. Hz. Peygamber’in şu sözünde ise azmak ve haddi aşmak anlamındadır: “İbn Cemil sırf fakir ol­duğu için haddi aşınca Allah, onu zenginleştirdi.” Burûc sûresinde geçen “Onlardan intikam alıyorlardı” âyetindeki intikam sözcüğü, şu iki anlama da gelebilir: Yakalamak ve cezalandırmak.

İntikam, söz ve fiille gerçekleşebilir. Bütün bu durumlar İslâm’da, intikam alınan kimsenin işlediği fiile ve suça göre belirtilmiştir. Buna göre Allah, söz­leri ile inkarcıları yerer, kötüler ve lanetler. Onları cezalandırmakla intikam alır. Daha önce de açıkladığımız gibi intikam sıfatı, bazen Allah’ın zâtî sıfatları arasında bazen de fiilî sıfatları arasında yer alır. Dolaysıyla Müntakım, inti­kam hakkı olan ve intikam sahibi olandır. O’nun intikamı hemen gerçekleşe­bileceği gibi âhirete de ertelenebilir. Bu, O’nun takdirindedir. Her sıfat, bir fiile ihtiyaç duyar. Allah’ın intikamı, insanlarınkinden dört yönüyle farklıdır:

1- Allah’ın intikamı, bütün yalanlayanları ve şirk koşanları kapsayan ge­nişliktedir. Başkası bu kadar geniş intikam gücüne sahip değildir. O’nun inti­kamı, kulun emir ve yasaklarına uymaması, kendisine ve Resûlü’ne itaat et­mesi nedeniyledir.

2- İntikam alma gücünün sürekli olması. İntikamı hak eden hiçbir kul O’ndan kurtulamaz.

3- O’nun intikamı, başkasının eziyet görmesine bağlı değildir.

4- İntikam almak için başkalarının yardımına ihtiyacı yoktur.[448]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın intikamından korkmak ve O’na isyan etmekten kaçınmak. İk­tidar sahibi olanlar, Allah’ın koyduğu yasakları işleyenlere İslâm’da belirlenen cezaları uygulayarak onlardan Allah için intikam almalıdır.[449]

2- Kulun, düşmanlarından intikam alması caizdir. Buna göre; en azılı düşmanı olan nefsinden intikam almasında bir sakınca yoktur.

3- Allah’ın azamet ve ululuğunu bilen O’nun intikamından çekinir. Mer­hametini bilen ise, Allah’ın kendisine nimet vermesini ümit eder.[450]

4- Her müslüman, Allah’tan başka gerçek intikam sahibi olmadığını bil­melidir. Bir vasıta olmadan başına gelen bir musibet, Allah’ın takdiri ile ger­çekleşmiştir. Bunu hoşnutlukla karşılamak gerekir. Normal bir sebepten do­layı başına gelen musibeti de Allah’ın bir fiili olarak bilmeli ve bunu, sebebin bir etkisi olarak görmemelidir. Çünkü sebebi ve fiili yaratan da bizzat Allah’ın kendisidir.

Her müslüman, haklı olarak intikam alması gerektiğinde kesinlikle Al­lah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmamalıdır. Eğer bunu Allah için ve İslâm’ın gerektirdiği şekilde ilâhî bir cezayı uygulamak için yapıyorsa, bu fiiline karşılık Allah’tan sevap da alır.[451]

 

* * *


﴿ اَلرَّازِقُ - اَلرَّزَّاقُ

RÂZİK - REZZÂK

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sen rızık vericilerin en hayırlısısın.”[452]

“Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”[453]

“Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki, onu da, sizi de Allah rızıklandırmaktadır.”[454]

Râzik, “razaka” fiilinden ism-i faildir. Rezzâk ise aynı kökten mübalağalı ism-i faildir. Rızık, yararlanılan her şey anlamındadır. Çoğulu “er­zak” (rızıklar)tır.

Rızık, kaynağı Allah’tan gelen vergi, bağış demektir.

el-Halîmî Râzik ismini şöyle açıklar: “Râzik, bedenlerin ayakta dur­ması için zorunlu olan şeyleri insanlara veren, ihtiyaç duydukları nimetleri kendilerine ulaştıran demektir. Rızık, nimetlerin yokluğu nedeniyle hayatın durmaması için gereklidir.[455]

Rezzâk, Kur’an-ı Kerîm’de şu âyette geçer: “Hiç şüphesiz, rızık veren, O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.”[456]

Rezzâk, çokluğa delalet eden mübalağalı ism-i faildir.

el-Halîmî, Rezzâk ismini de şöyle açıklar: “Rezzâk, rızkı peş peşe, bol ve geniş olarak verendir.”

el-Hattâbî ise şöyle açıklar: “Rezzâk, rızık vermeyi üslenen ve her can­lının ayakta kalmasını sağlayacak azığı verendir. Mübah olsun olmasın, her yönden gelen ve canlıya yarar sağlayan her şey Allah’ın verdiği rızıktır. Özetle canlıların varlıklarını devam ettirmelerini sağlayan her şey, her azık, rızıktır. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve gökten mübarek (bereket ve rah­met yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler, birbiri üstünde dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları bitirdik. Kullara rızık olmak üzere.”[457] “Gökte rızkınız vardır.”[458] Ancak alınmasına ve yararlanılma­sına müsaade edilen şeyler, helâl; müsaade edilmeyen­ler de haramdır. Fakat hepsi de rızıktır.[459]

 

Allah’ın Kullara Verdiği Rızık

Allah’ın, kullarına verdiği rızık genel ve özel olmak üzere iki türlüdür:

1- Genel rızık: Varlıklarını devam ettirebilmeleri ve yaşayabilmeleri için bütün varlıklara ihtiyaç duydukları şeyleri vermesidir. Böylece rızkı onlara kolaylaştırır, bedenlerini bir düzene sokar ve büyük küçük her organa ihtiyaç duyduğu azığı ulaştırır. Allah’ın bu düzeni, iyi ve kötü, inanan ve inkar eden her insan, cin, melek ve bütün canlılar için geçerlidir. Rızık, mükellefler için bir başka açından da genel anlam taşır. Mükellefler ihtiyaç duydukları rızıkları helâl yoldan elde ederlerse, bunda bir günah yoktur. Ancak haram yoldan kazanırlarsa, günaha girer ve yaptıklarından hesaba çekilirler. Fakat her iki durumda da elde edilen şey, rızık olarak adlandırılır ve bu itibarla nimet sayılır. “Allah ona rızık verdi” denilince bu, mutlak rızık anlamındadır. Helal veya haram yoldan elde edilmiş olması fark etmez.

2- Özel rızık: Bu, dünya ve âhirette yararı devam eden rızıktır. Hz. Peygamber’in kastettiği ve açıkladığı rızık işte budur. Bu rızık türü de iki çeşittir:

a- Kalplerin rızkı: Kalplerin rızkı, ilim, iman ve bunlara bağlı gerçeklerdir. Her kalp gerçeği bilmek ister ve buna son derece muhtaçtır. Bunun için yalnız Allah’ı ilâh olarak kabul eder ve sadece O’na ibadet eder. Böylece gönül zenginliğine kavuşur ve ihtiyaçları giderilir.[460]

Kuşeyrî, bu tür rızık hakkında der ki: “Kalplerin rızkı işte budur: İlâhî ma­rifet ve bilgiler. Bu bilgiler, temiz ve kirli olmak üzere iki türlüdür. Temiz bil­giler, melekler vasıtasıyla kalplere giren bilgilerdir. Kirli bilgiler ise, şeytanlar vasıtasıyla kalbe giren bilgilerdir. Yüce Allah zâhirî rızıkları dilediği kimselere az veya çok verir, sonra da bunu tamamen keserek, onları öldürür. İşte kalple­rin rızkı da aynen böyledir. Allah kimilerine öyle bol ilim verir ki, bu ilmin nuru yeryüzüne dağıtılacak olsa bütün yeryüzünü aydınlatır. Kimisine sadece kendisine yetecek kadar ilim verir, kimse onun ilminden yararlanamaz. Kimi­sine de hiç ilim vermez ve öylece yaşayıp ölür. Hayvanlarla arasında hiçbir fark olmaz.[461]

b- Bedenlerin rızkı: Sahibine bir sorumluluk ve günah yüklemeyen he­lal rızıktır. Mü’minlerin Allah’tan istedikleri ve sadece kendilerine has olan rızık, bu iki rızık türünü de kapsar. Bu yüzden mü’min kul, kendisine rızık vermesi için Rabb’ine dua ettiğinde bu iki tür rızkı kastetmelidir. “Ey Allah’ım! Beni rızıklandır” dediğinde bunun anlamı şudur: “Ey Allah’ım! Kalbimi ilim, hidayet, marifet, bütün salih amelleri kapsayan iman ve güzel ahlâkla; bede­nimi de, zorluk, sıkıntı ve yorucu olmayan rahat helâl rızıkla rızıklandır.”[462]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Bu isim bilinince kul, bununla Rabb’ine dua etmeli ve O’na ibadet et­melidir. İbadet etmenin edeplerinden biri de, kulun istediği ve ihtiyaç duy­duğu her şey için Rabb’ine yönelip O’na dua etmesidir. Hz. Musa (a.s.) Al­lah’tan, makamların en üstünü olan “Rabb’i görme”yi istemiş ve şöyle dua etmiştir: “Rabb’im, bana kendini göster, sana bakayım” dedi”[463] Bir başka zaman acıktığında Rabb’inden ekmek istemiş ve şöyle dua etmiştir: “Rabb’im, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım.”[464] Böylece Musa (a.s.) hem en değerli ve en üstün olanı, hem de en basit olanı Mevlâ’sından istemiş ve bu­nun için kendisine yalvarıp dua etmiştir.[465]

Kul, Allah’tan başkasından rızık beklememeli, bu konuda O’ndan başka­sına dayanıp güvenmemelidir. Hâtim el-Esamm’dan şöyle bir olay nakledilir. Bir adam Hâtim el-Esamm’a: “Nereden yiyorsun?” dedi. Hâtim: “O’nun hazinesinden.” diye cevap verdi. Adam: “Sana gökten ekmek mi yağıyor?” dedi. Hâtim: “Eğer yeryüzü O’nun olmasaydı gökten yağdırırdı.ç” dedi. Adam: “Sizler sözleri hep tevil ediyorsunuz.” dedi. Hâtim: “Biliyorsun ki, gökten sadece sözler iner.” dedi. Adam: “Seninle mücadele edecek gücüm yok.” de­yince Hâtim: “Çünkü bâtıl, hakka karşı duramaz.” dedi.[466]

2- Buna göre her müslüman, Allah’tan başka rızık veren birmutlak Rezzâk’ın olmadığını bilmelidir. Eğer başkası, geçinmesi için rızık veriyor görünse de gerçekte o, kendisine verileni vermektedir. O hâlde sen de Allah’ın sana rızık olarak verdiklerinden başkalarına ver ki, Allah sana daha fazlasını versin. Yüce Allah bu gerçeği bize şöyle bildirmektedir: “Her neyi infak ederseniz, O (Al­lah), onun yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[467] Bu yüzden azığından fazla gelen Zâhir rızkı elinde tutup saklama. Onu melekût âlemindeki hazinelerde saklamak üzere infak et ki, daha da artsın.

3- Karnı tok olduğu hâlde sanki açlıktan kansız kalmış gibi açgözlü­lük eden ve daha fazlasını isteyen kimsenin durumu ne kötüdür. Oysa sen, muhtaç olduğun hâlde, aşırı düşkünlük göstererek rızık arama. Bil ki, düş­künlükle rızık araman sana takdir edilen rızkı kesinlikle arttırmaz. Sana ancak takdir edilen rızık ulaşır, fazlası değil. O hâlde kendini küçük düşürerek rızık aramaktan vazgeç, onurunu ve izzet nefsini koru. Hz. Peygamber şöyle bu­yurmaktadır: “Ruhulkudüs kalbime ilham etti ki, hiçbir nefis, rızkını tamam­lamadıkça ölmeyecek. O hâlde Allah’tan korkun ve güzellikle isteyin. Helâl olanı alın, haram olanı bırakın.”[468]

Eğer bu tavsiye ve emirlere uyarsan, her yönden Rezzâk olana bağlanmış olur, verdiği rızıklardan hem sen tam faydalanırsın hem de ve başkaları senden faydalanır. Senin onlara yapacağın hayırlar eksilmez. Bu sayede senin Zâhir ve bâtın (açık ve gizli) rızkın da kat kat artar. Güç ve kudret sahibi padişahın katında doğruluk makamına oturursun.[469]

 

* * *


﴿ اَلرَّاشِدُ - اَلرَّشِيدُ - اَلْمُرْشِدُ

RÂŞİD - REŞÎD - MÜRŞİD

Kur’an-ı Kerîm bu isme şöyle işaret eder:

“Rabb’imiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizde bize doğruyu göster (bizi başarılı kıl).”[470]

“Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa ona doğru yolu gösteren bir veli asla bulamazsın.”[471]

Bu isimlerin insanlar için kullanılması ittifakla caizdir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb Peygamberin kavminin Şuayb Peygamber için bu ismi kullandıklarını bize şöyle haber verir: “Gerçekte sen yumuşak huylu ve aklı başında (reşîd bir adam)sın.”[472]

Râşid, Reşîd ve Mürşid kelimeleri “raşade” fiilinden türetilmiş­lerdir. Râşid, ism-i fail; Reşîd de mübalağalı ism-i faildir. Mürşid kelimesi ise “erşede” fiilinden türetilen ism-i faildir ve birine doğru yolu gösteren anla­mına gelir. Mürşid Kur’an’da kullanılmıştır: “Ona doğru yolu gösteren bir veli asla bulamazsın.”[473]

Kur’an’da olgunluk anlamında rüşd kelimesi de kullanılmıştır: “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgun­laşma görürseniz hemen onlara mallarını verin.”[474]

Rüşd ve hidayet kelimeleri birbirine yakın anlamlar taşırlar. Hatta eş an­lamlı oldukları bile söylenebilir.[475] Fakat bununla birlikte rüşd için değişik tanımlar yapanlar da olmuştur. Kimisi rüşdü, sapıklığın karşıtı olan doğruluk olarak tanımlar. Buna göre Reşîd ve Râşid, rüşd sahibi olan, fiillerinde bir yanlışlık, çelişki ve saçmalık bulunmayandır. O, dilediği kimseyi doğruluğa eriştirerek mutlu eden, dilediğini de doğruluktan uzaklaştırarak bedbaht (mutsuz) edendir. O’nun hiçbir işinde yanılma ve takdirinde bir yan­lışlık yoktur.[476] Yüce Allah’ın her işi, kimsenin işareti, yol göstermesi ve rehber­liği olmadan en doğru ve en güzel şekilde gerçekleşir. O, Yüce Al­lah’tır. Birinin O’na yol göstermesinden münezzehtir. Fakat her kul, O’nun rehberliğine muhtaçtır. Ancak kulun, planlarında doğruya isabet etmesi ve işlerinin düzelmesi, dinî ve dünyevî amaçlarındaki doğruluk ve hidayet derecesine bağlıdır.[477]

Rüşd, Allah’ın zatî sıfatlarından olabileceği gibi O’nun selbî (olumsuz) veya fiilî sıfatlarından da olabilir. Allah’ın zatî sıfatlarından olması durumunda bu vasıf, O’nun ilim ve iradesine dayanır. Çünkü dildeki doğruluk, yapacağı veya yapmayacağı şeyleri bilmeyi gerektirir. Allah’ın ilminin eksiksiz ve mü­kemmel oluşu, varlıkları kusursuz olarak yaratması ve bütün evrenin güzel bir düzen içerisinde varolması ve varlığının devam etmesi, O’nun ilminin ne kadar doğru olduğunu göstermektedir.

Bu ismin Allah’ın selbî sıfatlarından olması durumunda, O’nun yüceliği, çelişkilerden uzaklığı, ilim ve amelde doğruluk olmadığında mahlukların kar­şılaştığı noksan sıfatlardan münezzeh olduğu anlamına gelir. Bu ismin Al­lah’ın fiilî sıfatlarından olması durumunda ise, ism-i fail (doğru yolu gösteren) anlamına gelir. Fakat dilbilimcilerin faîl (reşîd) vezninin anlamı konusunda ihtilafa düştüklerini belirtmekte yarar var. Kimisi mefûl (doğruluk, olgunluk sahibi) anlamında olduğunu; kimisi de müf’il (doğru yolu gösteren, mürşid) anlamında olduğunu söyler.

el-Halîmî der ki: “Reşîd ve Mürşid aynı anlamda olup, yararlı şeyleri gösteren ve onlar davet eden anlamına gelir. Şu âyetler bu anlama işaret etmektedir. “İşimizde bize doğruyu göster (bizi başarılı kıl).”[478], “Allah kimi de saptırırsa ona doğru yolu gösteren bir veli asla bulamazsın.”[479] Bu âyet, Allah’ın, hidayet ettiği kimsenin dostu ve mürşidi olduğunu göstermektedir.”

İbn el-Hassar ise şöyle söyler: “Bu ismin (Reşîd) anlamı, Hâkim’in anlamına yakındır. Çünkü Hâkim, her şeyi yerli yerine koyan demektir. Reşîd de böyledir. Fiilleri doğru olan, yanlış yapmayan, işi ve düzeni doğru ve sağlam olandır. Ancak Reşîd, işe başkasından önce başlama ve nefsin de işte payının bulunmasına izin vermek yönünden Hâkim anlamından ayrılır. Hâkim, lafız itibariyle bu anlamlara işaret etmez.[480]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

Her müslüman, bütün varlıkların mutlak yol göstericisinin ve doğruluk sahi­binin Allah olduğunu bilmesi gerekir. İnsanları doğru yola ileten, varlıklarının ve hayatlarının düzene girmesini sağlayan yararları gösteren O’dur. O, me­leklere, peygamberlere ve inanan mü’min velilere kendisini tanımaları için rehberlik eden ve onlara yakîn (kesin bilgi) bahşedendir. Bütün varlıklara bünyelerini ayakta tutacak şeyleri gösteren ve öğreten Allah’tır. Bu, sadece insanlara has bir durum değildir. Bütün varlıkları ve canlıları kapsamaktadır. Yeni doğmuş bebekleri ve hayvanları kendilerine yararlı olan şeylere sevk eden O’dur. Onlara göğüsleri emme içgüdüsü veren Allah’tır. O ne yücedir! Örümcekler, henüz erken vakitlerde evlerini örmeye başlarlar. Arılar, daha ilk anda kovanlarını yaparlar. Zamanı gelen yavru kuşlar yumurtalarının kabuklarını kırar ve dışarı çıkarlar. Zamanı gelen bebek, annesinin karnında bir an bile beklemez. Yağmura yağmasını ve ateşe yakmasını emreden, suya doyurma görevi veren O’dur. Bütün diğer şeyleri buna göre sen kıyas et. Gökte ve yerde varolan her şey, O’nun çizdiği doğru plan ve programa göre işlemekte­dir. Düzen, doğruluk ve rehberlik O’ndandır.

 Mü’min kullarını, melek ve peygamberlerin dini olan kendi dinine irşad eden, onlara ilâhî kitapların açıkladığı yolu gösteren O’dur. İçinde eğrilik ol­mayan dosdoğru din işte budur. Böyle bir dine inanan her müslüman, Mevlâsının kendisine emrettiklerini yapmalı, yasakladıklarından kaçınmalıdır. İşte asıl rüşd, doğruluk ve olgunluk budur. Hz. Peygamber, bir hutbesinde rüşd üzere olanları şöyle tanımlar: “Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte o, doğru yola (rüşde) ermiştir. Kim de Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, sa­dece kendi nefsini kınasın ve bilsin ki, Allah’a asla zarar veremez.”[481]

Hz. Peygamber bu hadisinde doğruluk ve rüşdün Allah’a ve Resûlü’ne itaat etmekte, sapkınlık ve yanlışlığın da isyan etmekte olduğunu belirtmekte­dir. Buna göre; her müslüman, Allah’ın kullarına doğru yolu göstermeli ve onları, İslâm’la bağdaşmayan, kendilerini Allah’a itaat ve ibadet etmekten alıkoyan, Allah’a ve Resûlü’ne isyan etmelerine, emir ve yasaklarını çiğnemele­rine neden olan bütün âdet ve davranışları terk etmeye çağırmalıdır. Eğer müslüman bu özelliklerle kendisini donatır ve bunlara sahip olursa, Allah katında reşîd olarak adlandırılır ve büyük sevaplar kazanır. Allah ona, İbrahim peygambere bağışta bulunduğu gibi bağışta bulunur.[482] Yüce Allah Hz. İbrahim için şöyle buyurur: “Andolsun biz, bundan önce de İbrahim’e rüşdünü vermiştik.”[483]

 

* * *


﴿ اَلرَّبُّ

RAB

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.”[484]

Hz. Abbas rivayet ediyor: Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu işittim: “Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Muhammed’i de peygamber olarak kabul eden, imanın tadını almıştır.”[485]

el-Halîmî Rab kelimesinin anlamı hakkında der ki: “Rab, yarattığı her şeyi olgunlaştırıp onu takdir ettiği kemâle erdirendir. Buna göre; O, spermayı bel kemiği ile kaburgaların arasından çıkarıp anne rahminde döllendiren, sonra onu bir kan pıhtısı hâline, ardından da bir et parçasına dönüştüren, sonra onu kemik hâline getiren, sonra kemiğe et giydiren, sonra anne kar­nında bedenine ruh veren, sonra onu başka bir varlık olarak küçük ve zayıf bir halde annesinin karnından çıkaran, sonra büyüyünceye kadar onu ço­cukluk ve gençlik gibi çeşitli evrelerden geçiren, ardından olgunlaştıran, sonra ihtiyarlatan ve bu dünya hayatına son veren varlıktır. Allah’ın yarattığı bütün varlıklar böyledir. Doğar, büyür ve ölürler. Bu süreçte onları ayakta tutan ve kendilerine hayat veren O’dur. Allah kendisinin belirlediği şekilde her varlığa bir biçim vermiştir. O, insanların bedenlerini dilediği şekilde yaratan, onlara bir süre belirleyip ardından varlıklarına son verendir.”

Bana ulaşan habere göre Ebû Süleyman şöyle demiştir: “Birden fazla tef­sir ehli kimseden rivayet edildiğine göre; “Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir.”[486] âyetinde geçen Rab kelimesi, efendi anlamındadır. Ancak bu anlam, eğer “âlemler”i, cansız varlıkların dışında kalanlar anla­mında kabul edersek doğrudur. Zira “ağacın veya dağın vb. efendisi” ifadesi doğru değildir. Ama “insanların efendisi” doğru bir ifadedir. Şu âyet bu gö­rüşü doğrulamaktadır: “Rabb’ine (yani efendine) dön de ona soruver: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi?...”[487]

Rab kelimesinin Malik (sahip) anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda “âlemlerin Rabb’i (sahibi)” tamlaması doğru ve genel anlam ifade eder. Çünkü âlimlerin çoğu, “âlem” kelimesinin bütün varlıklar için geçerli olduğu görüşündedirler ve şu âyeti bu görüşlerine delil gösterirler: “Firavun dedi ki: “Âlemlerin Rabb’i nedir?” Dedi ki: “Göklerin, yerin ve bu ikisi ara­sında olan her şeyin Rabb’idir. Eğer kesin bilgiyle inanıyorsanız (böyledir).”[488]

Rab, düzelten, iyileştiren, düzenleyen ve ayakta tutan anlamlarına gelir. 

el-Herevî ve diğerleri der ki: “Bir şeyi düzelten, gereğini yerine getiren ve eksikliklerini tamamlayana Rab denilir. Bu nedenle, ilâhî kitapların gerekle­rini yerine getirerek insanları düzeltmeye ve hatalardan kurtarmaya çalışan­lara “Rabbaniyyûn” (Rabbânîler) denilmiştir.

Rab, daha çok kendisine ibadet edilen mabud anlamında kullanılır. Rab kelimesi, kabir azabını anlatan hadiste “Rabb’in (mabudun) kimdir?” şeklinde geçer.[489]

Bütün bu açıklamalardan sonra; Yüce Allah, rablerin Rabb’i ve kulların gerçek mabududur. O, bütün mal, mülk ve insanların maliki ve sahibidir. Bütün varlıkları yaratan ve rızıklarını veren O’dur. O’nun dışındaki bütün rabler ve efendiler, yaratamaz ve rızık veremezler. Bütün varlıklar, yoktan yaratılmışlardır. Hepsi O’nun mülküdür. Her şey O’nun emriyle var olmuştur. Allah, her şeye sahiptir. Hiçbir şey O’nun mülkünün dışında değil­dir. Oysa insanlar, her şeye sahip olamazlar. Bazı şeylere sahip olsalar bile bu, sahip olamadıklarının yanında pek basit kalır. Allah bu yönüyle insanlar­dan ayrı ve üstündür. Yaratan ile yaratılanlar mukayese edilebilir mi? Firavun “Sizin en yüce Rabb’iniz benim.”[490] demekle, kavminin en Yüce Rabb’i olma iddiasında bulundu ve kendisinin, rablerin Rabb’i olduğunu ispat etmek is­tedi. Ancak Allah, buna müsaade etmeyerek onu cezalandırdı. “Böylelikle Allah (c.c.) onu, âhiret ve dünya azabıyla yakaladı.”[491]

Rab kelimesinin terbiye (eğitme) anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Buna göre Yüce Allah, varlıkları yaratan, onları terbiye edip eğiten, işlerini düzelten, durumlarını iyileştiren, dünya ve âhiret işlerini idare eden ve onları daima gözetendir. O, her şeyi yaratandır. O’nun dışındaki her şey ya­ratılmıştır. Bütün insanlar O’nun kuludur. O, her şeyin Rabb’idir. O’nun plan ve programı, idare ve sevki olmadan hiçbir şey düzelmez. O’nun emri olma­dan hiçbir şey varlığını devam ettiremez. Rab kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de eğitme ve koruyuculuğunu üstlenme anlamında şu âyette kullanılmıştır: “Kendi­leriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup, koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız.”[492]

Varlıkların işlerini düzenleyen, onları koruyup gözeten, durumlarını dü­zelten ve iyileştiren yönüyle Rab, Allah’ın fiilî sıfatlarından; mülk sahibi ve efendi olması yönüyle de Allah’ın zatî sıfatlarından sayılır.[493]

 

Allah’ın Rab Oluşunun Çeşitli Görünümleri

Yüce Allah, mülkünde dilediği şekilde hareket eden mâlik, itaat edilen efendi, emrinin altındakileri idare eden, onları terbiye eden ve işlerini dilediği şekilde düzenleyen ve düzelten mürebbidir.

Allah her şeyin Rabb’i ve mâlikidir. O, öncekilerin de sonrakilerin de Rabb’i’dir. Doğunun ve batının, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların, dünyanın ve âhiretin mâliki ve sahibidir. Mülk O’nundur. Mülkünde O’na ortak olan kimse yoktur. O mal ve mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip alır. Dilediğini Azîz, dilediğini zelil eder. Dilediğini mutlu, dilediğini bed­baht yapar. Dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltır. Dilediğine verir, dilediğine vermez. Dilediğiyle ilişki kurar, dilediğiyle ilişkisini keser. Dilediğine hesapsız rızık verir, dilediğine çok az verir. Dilediğini yaratır. Dilediğine erkek, dilediğine kız çocuk, dilediğine de ikiz erkek ve ikiz kız verir. Dilediği kimseleri de kısır bırakır.

O her şeyi bilen güç ve kudret sahibidir. Geceden gündüzü, gündüzden geceyi çıkarır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkır. Ölümünden sonra yeryüzünü tekrara dirilten O’dur. Güneşe ve aya bir düzen verip, belirlediği süreye kadar her birinin kendi yörüngesinde dönmesini sağlayandır. O, yeryüzünü gökten emirlerle düzenleyip-yönetendir. İşler (sâlih ameller) bin yıl süreli bir günde kendisine yükselir. O, her şeyi yarattı ve düzenledi. Her şeye bir ölçü verip onlara, takip edecekleri yolu gösterdi. Kimisini güldürür, kimisini ağlatır. Kimi­sini yaşattı kimisini öldürdü. İnsanları çift çift, dişi ve erkek olmak üzere sper­malardan yaratır. Kimisine bol mülk vererek zengin, kimisine de az vererek yoksul yapar. Var eden ve yok edecek olan O’dur. Başlatan ve sona erdiren de O’dur. O, dilediğini yapar. Gökyüzünü yükseltip onu orada tutan, geceyi karanlık, gündüzü aydınlık yapan, yeryüzünü bir döşek gibi seren ve kulları­nın, üzerinde yaşamalarını kolaylaştıran, dağları yeryüzünün sallanmasını engelleyen ve sabit durmasını sağlayan kazıklar şeklinde diken, gemilerin kendi emriyle denizlerde batmadan yüzmesini sağlayan, gökyüzünün yeryü­züne düşmesine mani olan, karanlığı giderip sabahı ortaya çıkaran, geceyi insanlar için bir dinlenme ve rahatlama vesilesi kılan O’dur. Güneş ve ay, O’nun belirlediği bir hesaba göre akıp gitmektedir. Ne güneşin aya erişip onu geçmesi, ne de gecenin gündüzü geçmesi mümkün değildir. Her biri kendi yörüngesinde akıp gitmektedir.

Her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’tır. İnsanın yaratılışına çamurdan başlamıştır. Yapısını tamamladıktan sonra ona üfleyip ruh veren O’dur. İn­sana göz, kulak ve kalp veren O’dur. Ama insanlar buna ne kadar az şükret­mektedirler. Bütün varlıkları yaratan, kıyamet günü bütün insanları yeniden diriltip toplayacak olan, tuzlu ve tatlı denizlerin birbirine karışmasına mani olan, aralarına engel koyan, kullarına açık ve gizli sayısız nimetler veren, dü­şünmek ve şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren, insanları bilgi sahibi yapıp onlara ilhamlar veren, sağlam ve doğru yöneten, karar verip uygulayan, kararı geri çevrilmeyen, emrine itiraz edilmeyen, hü­küm ve kararı eleştirilmeyen, mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan, kendisin­den başka İlah ve Rab olmayandır. O’nun dilediği olur, dilediği olmaz. Yüce ve ulu Allah’ın dışında hiçbir gerçek güç ve kuvvet sahibi yoktur.[494]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

Her müslüman kendisi için gerçekte Allah’tan başka Rab olmadığını bilmelidir. Buradan hareketle, elinin altında bulunan, eğitim ve bakımı kendi­sine bağlı olanlara güzel davranmalı, onları en iyi şekilde yetiştirmeye, ihti­yaçlarını karşılamaya ve işlerini bir düzene sokmaya çalışmalıdır. Böylece onları yavaş yavaş yükseltmeli, gelişmelerine yardımcı olmalı ve Allah’ın ken­disini koruyup gözettiği gibi o da, onları koruyup gözetmelidir.

İbn Abbas’a, Rabbânî kelimesinin anlamı ve kim olduğu sorulunca şöyle cevap verir: “Rabbânî, insanlara büyük işlerden önce küçük işleri öğretendir.” Buna göre Rabbânî alim, rablik ilminin gerçeğini anlayan, sıradan insanları anlayabilecekleri ve taşıyabilecekleri kadar bu ilimle terbiye eden, bu konuda daha da ilerlemek isteyenlere ise, bu ilmin incelik ve derinliklerini, hazinelerini aktarmaya çalışan kimsedir. Böylece her insan, kendisine takdir edildiği ka­dar Allah’ın fazlından almış ve idrak etmiş olur. Bununla Rabb’ine yalvarır ve “Ey Rabb’im! Şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni bağışla”[495] diyerek Kur’an’da geçen diğer dualarla birlikte dua eder. Kendisi için Rab ismini kul­lanmamaya ve bu isimle çağırılmamaya dikkat eder. Zira rivayet edilen sahih bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Sizden biri kölesine ve cari­yesine, abdî (kölem) ve emetî (cariyem) demesin. Köle olan da, rabbî (efendim anlamında) ve rabbetî (hanımefendim) demesin. Köle sahibi, fetâtî (uşağım/hizmetçim) desin; köleler de,  (seyidî/seyyidetî efendim) desin. Biliniz ki asıl siz, kul ve köle olansınız, Allah da sizin Rabb’inizdir.”[496]

 

* * *


﴿ اَلرَّحْمٰنُ - اَلرَّحِيمُ

RAHMÂN - RAHÎM

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir. O, Rahmân’dır ve Ra­hîm’dir.”[497]

“(Bu Kur’an,) Rahmân ve Rahîm’den indirilmiştir.”[498]

Tevbe sûresi dışında bütün sûrelerin başında Bismillâhirrahmânirra­hîm “Rahmân Rahîm olan Allah’ın adıyla” cümlesi bulunur.

“De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın, ne ile çağırır­sanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.”[499]

“O, mü’minleri çok esirgeyicidir.”[500]

Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği kudsî bir hadiste Hz. Peygamber, Yüce Al­lah’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Ben, namazı kendimle kulum arasında böldüm. Kul, “Hamd, yalnızca âlemlerin Rabb’i olan Allah’a aittir. dediğinde Ben, “Kulum bana hamd etti” derim. Kul, “O, Rahmân’dır Rahîm’dir.” dedi­ğinde Ben, “Kulum beni övdü” derim…”[501]

Rahmân ve Rahîm isimleri aynı kökten türetilmiştir. Her ikisi de mü­balağa ifade eder. Ancak Rahmân’ın mübalağası Rahîm’den daha fazladır. Rahmân daha genel, Rahîm daha özeldir.

Rahmân ve Rahîm isimleri, Yüce Allah’ın büyük ve geniş merhamet sa­hibi olduğunu gösterir. Öyle ki, O’nun merhameti her şeyi kuşatmış ve bütün canlıları kapsamıştır. Allah, bu kadar geniş merhametini âhirette yalnız pey­gamberlerin izinden giden ve kendisinden korkan takva sahipleri için yazmış­tır. Allah’ın mutlak merhametini hak edenler bunlardır. Bunların dışındakiler ise Allah’ın merhametinden sadece bir pay alanlardır.[502]

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu korkup-sakınanlara, zekâtı verenlere ve bizim âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”[503]

el-Hattâbî der ki: “Rahmân, genel olarak merhamet sahibi demektir. Bu, bütün varlıkların rızıklarını, menfaatlerini ve ihtiyaçlarını kapsayan bir merhamettir. İnanan inanmayan, iyi veya kötü herkes için geneldir. Rahîm ise yalnız inananlara has merhameti ifade eder. Yüce Allah şöyle buyurur: “O, mü’minleri çok esirgeyicidir.”[504]

İbn Abbas, Rahmân isminin sadece Allah’a mahsus olduğunu ve O’ndan başka kimsenin bu adla adlandırılmasının caiz olmadığını söyler.[505] Yüce Allah şöyle buyurur: “Hiç O’nun adaşı olduğunu biliyor musun?”[506]

Âlimlerin çoğunluğu İbn Abbas’ın bu görüşünü destekler. Rahmân’ın yalnız Allah’a ait bir isim olduğunu ve bu adı başkasına vermenin caiz olma­dığını söylerler. Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu görmez misin?

“De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın, ne ile çağırır­sanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.”[507]

“Biz, Rahmân’ın dışında tapılacak birtakım ilâhlar kıldık mı (hiç)?”[508]

Bu son âyet, yalnız Rahmân’ın ibadet edilmeyi hak ettiğini haber vermek­tedir. Rahmân’ın, Allah’ın en büyük isimlerinden (ism-i âzam) olduğu söylenmiştir.[509]

Rahmân, Yüce Allah’ın hem ismi hem de sıfatıdır. Bu isim, Allah lafzına bağlı olarak zikredildiğinde sıfat anlamındadır. Ancak Kur’an’da bu şekilde değil, özel isim olarak kullanılmıştır. Bu isim sadece Allah’a has özel isimle­rden olduğu için daha çok bir isme bağlı olarak değil; yalnız zikredilmesi hoş karşılanmıştır. Allah isminin yalnız olarak kullanıldığı gibi. Rahmân’ın bu şekilde kullanılması O’nun Rahmân sıfatına ters gelmez. Çünkü Allah ismi de ulûhiyet sıfatına delalet ettiği hâlde hiçbir zaman başkasına ait bir sıfat olarak zikre­dilmemiştir.

Oysa Alîm, Kâdir, Semî’ ve Basîr gibi diğer sıfatlar böyle değildir. Bu gibi sıfatlar daima başka isimlere sıfat olarak gelmişlerdir. Bu yüzden bu ve benzeri sıfatlar yalnız olarak değil sıfat olarak kullanılırlar.[510]

 

Rahmân ve Rahîm’i Bir Arada Zikretmenin Faydaları

1- İbn Arabî, iki ismi bir arada zikretme nedeni olarak, Rahmân sözcüğü­nün aslının İbranice olmasını gösterir ve bu ismin, Arapça asıllı Rahîm söz­cüğü ile bir arada kullanılması gerektiğini söyler.[511]

2- Rahmân, Allah’ın genel merhametine delalet eden özel bir sıfattır. Bu yüzden bu sıfatın başkasında bulunması imkansızdır. Çünkü rahmeti dost-düşman bütün varlıkları kapsayacak bir varlık yoktur. Rahîm ise, fiillere dela­let eden ve başkalarının da sahip olabileceği bir vasıftır. Bu yüzden Yüce Allah kendisini “Hayru’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en hayırlısı) ve “Erhamu’r-râhimîn” (merhamet edenlerin en merhametlisi) olarak adlandı­rır.[512]

3- Rahmân ve Rahîm isimlerinin bir arada zikredilmesi, yukarıda zikredi­len anlamlardan daha güzel bir başka anlamın ortaya çıkmasını sağlar. Rah­mân ismi, Yüce Allah’ın varlığı ile kâim olan sıfata; Rahîm ise, merhamet edilenle ilgili sıfata delalet etmektedir. Buna göre birincisi vasıf için, ikincisi de fiiller için kullanılmaktadır. Birincisi merhametin Allah’ın bir vasfı ve niteliği olduğunu; ikincisi de bu merhamet vasfı ile kullarına merhamet ettiğini gös­termektedir.

Bunu iyi anlamak istiyorsan şu âyetleri iyi düşün: “O, mü’minlere çok Rahîm (merhamet eden)’dir.”[513], “O, onlara (karşı) çok şef­katli ve çok Rahîm (merhametli)’dir.”[514] Kur’an’da hiçbir âyette “O, mü’minlere çok Rahmândır” geçmemiştir.

Bu, Rahmân’ın merhamet sahibi olduğunu; Rahîm’in ise sahip olduğu bu merhametle varlıklara merhamet ettiğini göstermektedir. Bu ince farkı, başka bir kitapta bulamazsın. Eğer kalp aynanı bu isme tutar ve onu teneffüs edip yansıtırsan, bu farkı daha iyi anlar­sın.[515]

O halde Rahmân ve Rahîm sıfatlarını bir arada zikretmenin faydası, Al­lah’ın özel ve genel merhametinden ve bu dünyadaki ve âhiretteki merha­metinden yararlanmaktır.[516]

 

Gerçek Rahmet ve Anlamı

Bilinmelidir ki rahmet, kişiye zor gelse de veya nefsi onu hoş karşılamasa da insanlara yarar sağlamayı ve onlara fayda ulaştırmayı gerektiren bir sıfat­tır. Gerçek rahmet işte budur. İnsanlar arasında sana karşı en merhametli olanı, sana yarar sağlamak ve kötülükleri senden savmak için seni sıkıntıya sokandır.

Babanın çocuğa merhameti; Babanın, çocuğunu ilim öğrenmeye ve onunla amele etmeye zorlaması, hatta gerektiğinde bunun için kendisini dövmesi, onu kendisine zarar verecek arzu ve isteklerden men etmesi bu türden bir merhamettir. Baba eğer bunları yapmaz ve ihmalkar davranırsa, bu, onun çocuğuna olan merhametinin az olduğunu gösterir. Babanın, çocu­ğunu zorlamamakla ona merhamet ettiğini, ona acıdığını ve rahat etmesini sağladığını sanması doğru değildir. Bu, annenin çocuğuna merhameti gibi duygusal ve bilgisizlikten kaynaklanan sahte bir merhamettir.

Bu yüzden merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ın kullarına çeşitli belâ ve musibetler vermesi, O’nun rahmetinin bir gereğidir. Çünkü kullarına yarar sağlayacak ve onlardan kötülükleri defedecek şeyleri en iyi bilen O’dur. Dolaysıyla Allah’ın, kullarına musibetler vermesi, onları çeşitli felaketlerle sı­naması, onları birçok arzu ve isteklerinden men etmesi, O’nun kullarına olan merhametinin bir göstergesidir. Ancak insanlar, bilgisizlik ve haksızlıklarından Rablerini belâ vermesi nedeniyle itham etmekte, O’nun belâ ve musibet ver­mekle kendilerine iyilik ettiğini görememekte ve bilememektedirler.

Rivayet edilen bir eserde şöyle denilmiştir: “Başına bir musibet gelen kimse Allah’a: “Allah’ım! Bana merhamet et” diye dua ettiğinde Allah: “Mer­hamet ettiğim bir şeyle ona nasıl merhamet edeyim.” der.”

Bir başka eserde ise şöyle denilir: “Allah bir kulunu sevdiğinde, sizden bi­rinin hastasını koruduğu gibi Allah da onu dünyadan, güzelliklerinden ve zevklerinden korur.”

Bu, Allah’ın merhametinin tam oluşundandır; yoksa O’nun cimriliğinden değildir. Çünkü O, cömertlerin cömerdidir; bütün cömertlik yalnız O’na aittir. Bütün varlıkların cömertliği, O’nun cömertliğinin yanında dünyadaki bütün dağların ve kumların karşısında küçücük bir zerre misali gibidir.

Allah’ın emir ve yasaklarla kullarını sına­ması, O’nun rahmet ve korumasının bir gereğidir. Allah’ın, kullarına emrettiklerine olan ihtiyacından veya yasakladıklarına olan cimriliğinden değildir. Çünkü O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, cömert ve kerîm olandır.

Allah’ın dünyada mü’minleri sıkıntıya sokması, onlara bela ve musibetler vermesi, kulların bu dünyaya bağlanmalarına ve burayı karar yeri edinmele­rine mani olmak, asıl karar yeri olan ve sonu olmayan âhiret hayatına yönelmele­rini sağlamak içindir. Allah, belâ ve musibetlerle, kullarının öteki dünyaya yö­nelmelerini sağlamaktadır. Allah âhirette vermek için bu dünyada verme­mekte, esenliğe kavuşturmak için musibetler vermekte, diriltmek için öldür­mektedir.

Allah merhametinin bir gereği olarak kullarını, merhametine güvenerek kendisine karşı gelmekten ve güzel olmayan davranışlarda bulunmaktan sa­kındırmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, sizi kendisiyle (ken­disine karşı gelmekten) sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.”[517]

Birçok âlim şöyle demiştir: “Allah’ın kendisinden sakındırması, O’nun kullarına olan şefkat ve merhametinin bir gereğidir. Böylece Allah kullarını, merhametine güvenip kendisine karşı gelmekten sakındırmaktadır.”[518]

 

Dalalet ve Gazap

Hidayet ve merhamet (acıma) Allah’ın kulları üzerindeki nimetlerinden­dir. Bu iki nimetin zıddı, dalalet ve gazaptır.

Yüce Allah bize, her gün ve gece defalarca kendisinden, bizi nimet ver­diklerinin yoluna iletmesini, gazap ettiklerinin ve dalalette olanların yolundan uzaklaştırmasını istememizi emretmektedir. Nimet verilenler hidayet ve mer­hamet ehli, gazap edilenler ve dalalette olanlar ise, hidayet ve merhametten mahrum bırakılanlardır. Dalalette olanların yolu, hidâyette olanların yoluna aykırıdır. Gazap edilenlerin yolu da merhamet edilenlerin yolundan ayrıdır. Bu dua, en kapsamlı, en üstün ve en etkili dualardan sayılmaktadır. Başarı Al­lah’tandır.[519]

“Allah’ın Rahmetinin Eserlerine Bak”[520] Âyetinin Anlamı

Bu varlıkta Allah’ın genel ve özel rahmetinin eserlerine bir dön de bak. Bu rahmeti ile bizlere peygamberler gönderen, kitaplar indiren, bizleri bilgi­sizlikten kurtaran, dalaletten hidayete ileten, yanlışlık ve sapıklıklardan doğruya çıkaran, körlükten kurtarıp görmemizi sağlayan O’dur. Bizler O’nun rahmet ve merhameti ile isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini öğrendik. Böylece O’nun Rabb’imiz ve Mevlâmız olduğunu bildik. O, merhameti ile bize bilme­diklerimizi öğreten, bize yararlı olan dinî ve dünyevî maslahatlarımızı gösteren, merhametiyle güneş ve ayı yaratıp insanların faydasına sunandır. O’nun gece ve gündüzü yaratması, yeryüzünü bir döşek gibi sermesi, onu yaşama elve­rişli hâle getirmesi, ölü ve dirilere bir toplanma yeri yapması, yağmur yüklü bulutlar yaratması, yağmur yağdırması, insanlar için sebze ve meyveler hay­vanlar için otlar ve meralar var etmesi, hep O’nun merhametinin bir eseridir. O bu merhameti ile, insanların ve diğer hayvanların yapılarına merhameti yerleştiren, böylece birbirlerine merhamet etmelerini sağlayandır.

İnsanların ve hayvanların kendi aralarındaki merhamet duygusu, Allah’ın merhametinin bir eseridir. O, rahmet kelimeden kendisine Rahmân ve Rahîm isimlerini türeten, en geniş ve kapsamlı sıfatının merhamet olduğunu ilan edendir. Bütün varlıkları kuşatan Arş’ının üzerine, her şeyi kapsayan merha­met sıfatı ile oturmuştur. Allah, rahmet sıfatından türetilen ve başka varlıkların adlandırılmadığı bu isimle Arş’ına oturunca, bu sıfatının bir gereği olarak rah­metinin gazabını geçtiğini yazdı. Bu pek ve önemli yazgısı, bütün kullarına ver­diği bir merhamet, günahları affetme ve bağışlama, onları cezalandırmama, ayıp­ları örtme ve kendilerini bilgi sahibi yapma sözü oldu.

O’nun öfkeden hoşnutluğa ve cezalandırmadan bağışlamaya dönmesi rahmetinin bir eseridir. Erkek canlılar için kendi cinslerinden dişiler yaratması, soylarının tükenmemesi ve çiftlerin karşılıklı birbirlerinden yararlanması için aralarına sevgi ve merhamet bağı koyması, herkesin ihtiyaçlarını karşılaması için varlıkları birbirine muhtaç etmesi, Allah’ın geniş merhametinin birer eseri­dir. Eğer Allah, hiç kimseyi ihtiyaç sahibi kılmayıp herkesi zengin yaratsaydı, dengeler bozulur ve dünya yaşanmaz hâle gelirdi. Allah’ın zengin ve yoksul, azîz ve zelil, güçlü ve güçsüz, yöneten ve yönetilenler yaratması, sonra da hepsini birbirine muhtaç etmesi ve merhametiyle hepsini kuşatması, O’nun merhametinin bir eseridir.

Yüce Allah yüz parça merhamet yaratmıştır. Her merhametin arası yerle gök arası kadardır. Bu merhametlerden sadece bir tanesini yeryüzüne indir­miştir. İşte bu bir parça merhametle bütün insanlar ve diğer canlılar birbirle­rine merhamet etmektedir. Annelerin çocuklarına merhameti, kuşların, vahşi hayvanların ve diğer bütün canlıların yavrularına merhamet etmesi bu bir parça merhametle gerçekleşmektedir. Dünya düzeninin ayakta kalması ve varlıkların varlıklarını devam ettirmeleri bu merhametle olmaktadır.

Varlıklar için belirlenen süre geldiğinde Yüce Allah, yeryüzüne indirdiği bu bir parça merhameti tekrar katına kaldıracak, böylece gebe canlılar karın­larındakini atacak, anneler de süt verdikleri çocuklarını bırakacaklardır. Allah, yeryüzüne indirdiği sonra da kaldırdığı merhameti katındaki doksan dokuz merhamete ekleyecek ve merhametini yeniden yüze tamamlayacaktır. Bu geniş merhameti ile kendisini birleyenlere, peygamberlerini tasdik edenlere ve onların izinden gidip kendisine itaat edenlere merhamet edecektir.

Eğer bu varlık âlemine basiretle bakacak olursan, denizin suyla, havanın havayla dolu olduğu gibi yeryüzünün de bu bir parça merhametle dolu oldu­ğunu ve bu merhametin dışında bir şey olmadığını görürsün. Bu, “Merhame­tim gazabımı geçmiştir.”[521] sözünün bir gereğidir. Ancak bilinmelidir ki geçil­miş (gazap), yavaş da olsa mutlaka onu hak edenlere yetişecektir. Bu, Al­lah’ın merhametiyle çelişmez. Çünkü bunda bir hikmet ve amaç vardır. O, hüküm verenlerin en Hâkimi ve merhamet edenlerin en merhametlisidir.[522]

 

Bu İsimleri Bilmenin Faydaları

1- Kendine acıyıp, cehennem ateşinden kurtulmaya ve cenneti kazanmaya çalışmandır. Bunu ancak Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak, sınırlarını ko­ruyarak, hoşnut olacağı ameller işleyerek ve hoşlanmadığı fiillerden kaçınarak yapabilirsin. Bunun yanında kendini rahmet sıfatıyla donatmandır. Bu sıfatla boğulmakta olanlara, sıkıntı içinde bulunanlara, susuz ve açlara yardım et­melisin. Bunu kendine bir görev bilmelisin.

Allah’ın sevdiği bir diğer amel, başkalarını kendine tercih etmendir. Yüce Allah bu davranışı şöyle övmektedir: “Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.”[523]

2- Eğer ihsan sahibi kimselerden olmak istiyorsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet et. Bu, seni daha çok Allah’ın merhametine yaklaştıracak­tır.[524]

3- Kul, varlıklardaki merhamet ve şefkat eserlerini gördükten sonra da­ima Yüce Allah’ın rahmet ve lütfunu dilemelidir.

 

* * *


﴿ اَلرَّفِيعُ

REFΒ

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Dereceleri yükselten Allah…”[525]

Refî’, kendisinden daha yüksek bulunmayan demektir. Allah, en yük­sektir. O, övgü ve senânın bütün derecelerini hak eden tek varlıktır. O’ndan başka bunu hak eden bir varlık yoktur.

Yusuf b. Musa, Cerîr’den anlatıyor. Bir adamın şöyle dediğini işittim: Rü­yamda İbrahim es-Sâiğ’i gördüm. Oysa O’nu hiç tanımam. Ona: “Ne ile kurtuldun?” diye sordum. Bana şu duayla kurtulduğunu söyledi: “Ey Al­lah’ım! Ey gizlilikleri bilen! Ey dereceleri yükselten! Ey Arş sahibi! Ey kulların­dan dilediğine ruh veren! Ey günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, ce­zası pek şiddetli olan! Ey lütuf sahibi! Senden başka ilâh yoktur.”[526]

el-Halîmî der ki: “Refî’, Allah’ın zatî sıfatlarındandır; övgü ve medhin bütün derecelerini hak eden demektir. Övgü ve medih derece derecedir ve birçok çeşidi bulunmaktadır. Bütün bunları Allah’tan başka kimse hak etmez.”[527]

Bu sıfat, “yüksek ve üstün niteliklere sahip”, “yedi göğün üstünde”, “cennette dostlarının derecelerini yükselten” gibi anlamlara da gelebilir.[528]

İbn Kesir, bu ismi şöyle açıklar: “Büyük ve yüksek Arş’ının, bir tavan gibi bütün varlıkların üstünde olmasıdır.”[529]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Bu ismi bilmenin faydası, kişinin Allah’ın katındaki derecelerinin yüksel­mesini istemesi ve bunun için çaba harcamasıdır. Allah’ın iyilik ve itaat ehlini bu dünya hayatında yükselttiğini de bilmesidir.

 

* * *


﴿ اَلرَّفِيقُ

REFÎK

Bu isim Kur’an’da ne isim ne de fiil olarak geçmez. Ancak Allah’ın böyle bir isminin olduğu Müslim ve diğer kitaplarda bulunan sahih hadislerde geç­mektedir. Hz. Peygamber’in temiz eşi Hz. Aişe anlatıyor: “Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Aişe! Elbette Allah yumuşaktır (Refik), yumuşaklığı sever. Allah sert­likle vermediğini yumuşaklıkla verir. Bu verdiğini yumuşaklıktan başkasıyla vermez.”[530]

el-Cevherî der ki: “Rıfk, sertliğin zıddı olup yumuşak olmak demektir.”

Ebû Zeyd, Rıfk’ın fayda vermek ve yarar sağlamak anlamına geldiğini söyler.

Refîk, yolculukta birlikte olmak, yoldaş anlamına da gelir. Bu ismin, Allah’tan başkaları için söylenmesinde bir sakınca yoktur. Çoğulu “rüfekâ”dır. Ancak Refîk, “sadîk” (arkadaş) gibi tekil için kullanıldığı gibi çoğul için de kullanılabilir. Çünkü Yüce Allah çoğul anlamda şöyle kullanmıştır: “Ne iyi arkadaştır (refik) onlar.”[531]

Refîk, acemi, beceriksiz ve aptal gibi anlamlara gelen “Ahrak” keli­mesinin zıddı olarak da kullanılmıştır. Bu, Refîk kelimesinin birçok anlama gelen müşterek bir kelime olduğunu göstermektedir. Başka dilbilimciler er-rıfk’ın aslının, işleri düzeltmek ve tamamlamak için çözüm bulma anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ancak Allah bundan münezzehtir. Çünkü O’nun için çözülecek bir sorun yoktur.

Allah Refîk’tir. Yani yumuşaklığı çok olandır. Zıddı, sertliktir. Allah’ın azabı pek şiddetli ve zordur. Rıfk, vermek anlamında da gelebilir. Yani Allah, hayrı bol olan, onu dağıtan ve iyilik yollarını kolaylaştırandır. Allah’ın insanoğluna sağladığı en büyük kolaylık, Kur’an’ı, ezberleyenlere ko­laylaştırmasıdır. Allah bu gerçeği bize şöyle haber verir: “Andolsun biz Kur’an’ı zikr (ile öğüt alıp-düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-dü­şünen var mı?”[532] Dolaysıyla Allah’ın kolaylaştırması olmadan hiç kimse Kur’an’ı kolaylıkla ezberleyemez. Allah’ın izni ve takdiri olmadan hiç kimse ba­ğışta bulunamaz, iyilik yapamaz.

Rıfk, işlerde acele etmemek ve süre vermek gibi anlamlara da gelebilir.

Özetle; Allah hakkında Refîk, Halîm (Tevbe etmeleri için kendisine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyen, onlara süre tanıyan) anlamın­dadır.

el-Hattâbî der ki: “Allah Refîk’tir demek, aceleci olmayan demektir. Çünkü ancak kaçırmaktan ve kaybetmekten korkanlar acele eder. Oysa herşey elinde olan, acele etmez. “Allah, yumuşaklığı sever” cümlesinin anlamı ise, Allah, işlerinde ve amellerinde acele etmeyenleri sever demektir. Bunları Allah’ın Halîm adını açıklarken zikretmiştik.”

 

Bu İsmi Bilmenin Faydası

Bu ismi bilen Müslüman, bütün işlerinde ve durumlarında yumuşak olmalı ve asla acele etmemelidir. Çünkü acele etmek şeytanın bir tuzağıdır. Acele eden, yanlış ve eksik yapmaktan, sonuçta pişman olmaktan kurtula­maz. Hz. Peygamber Eşacc Abdülkays’a şöyle söylemiştir: “Sende, Allah’ın sevdiği iki özellik bulunmaktadır: Yumuşaklık ve acele etmemek.”[533]

 

* * *

 


﴿ اَلرَّقِيبُ

RAKÎB

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, (kullara) yumuşak davranan­dır.”[534]

“Allah, her şeyi gözetleyip-denetleyendir.”[535]

Allah Teâlâ, Hz. İsa’nın diliyle şöyle buyurmaktadır: “Benim (dünya) ha­yatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici sen’din.”[536]

Bu ve benzeri âyetler Kur’an-ı Kerîm’de oldukça fazladır.

Meşhur Cibril hadisinde, Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber’e: “İhsan nedir?” diye sorunca Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: “Allah’ı görüyor gibi iba­det etmendir. Eğer sen O’nu göremiyorsan da O, seni görmektedir.”[537]

el-Halîmî bu ismi şöyle açıklar: “Rakîb, yarattığı şeylerden gafil olma­yandır. O’nun yarattıklarından gafil olması, eksik olduğunu ve gaflette olduğu noktadan kendisine bir zarar gelebileceğini gösterir. Bu ise Allah hakkında imkansızdır.”

Zeccâc ise şöyle söyler: “Rakîb, koruyup gözetleyendir. Öyle ki, hiç­bir şey O’ndan kaybolmaz.”[538]

er-Râzî ise şöyle açıklar: “Rakîb, gizlilikleri ve sırları bilen, görendir. O, her şeyi bilen ve görendir. Hiçbir söz ve gizli konuşma O’na gizli değildir.”[539]

Kurtubî de şunları söyler: “Allah, unutmasının mümkün olmadığı mutlak ilmiyle bütün varlıkları gözetleyip denetleyendir. Allah, görülenleri, uyku ve uyuklamanın tutmadığı gözleriyle görüp denetler. İşitilenleri, her hareket ve sözü işiten kulakları ile işitip denetler. Bu gözetleyici ve denetleyici sıfatları ile Yüce Allah, bütün varlıkları küllî ve cüz’î (bütün ve parça, ayrıntılı) olarak gözetler. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan bütün gizlilikleri ve sırları bu sıfatlarıyla denetler. Hiçbir şey O’na gizli değildir. Her şey O’nun gözet­leme ve denetleme sıfatının altındadır. Bu açıdan bütün varlıklar O’nun için aynıdır. Allah, gözetlenenlerin bütün durumlarını gören ve gözetleyen, onları bütün ve ayrıntı olarak koruyan, her hareket ve davranışlarını sayıp kayda geçirendir. Bütün bunlar O’nun ilim ve müşahede sıfatıyla gerçekleşir. İşte gerçek bilgi ve idrak budur.”[540]

es-Sa’dî ise şunları söyler: “Rakîb, sinelerde saklı olanı ve her canlının yaptıklarını  bilen, varlıkları koruyan ve onları en güzel bir sistem ve düzenle yönetip varlıklarını devam ettirendir.”[541]

İbn Kesir ise bu ismi şöyle açıklar: “Rakîb, bütün durumlarınızı ve amellerinizi gözetleyip denetleyendir.”

 

Kulun Allah’ın Gözetiminde Olduğunu Bilmesi (Murakabe)

İbn Kayyim der ki: “Murakabe, kulun gizli ve açık bütün durumlarını Yüce Allah’ın gözetlediğini kesin olarak bilmesi ve bunu devamlı aklında tut­masıdır. Kulun bu kesin bilgi ile kendisini daima kontrol altında tutması mu­rakabenin kendisidir. Murakabe, Allah’ın sürekli gözetleyici olduğunu, kendi­sini gördüğünü ve sözlerini işittiğini bilmenin bir sonucudur. Allah, her an ve her zaman bütün canlıları gözetlediği gibi insanların yaptıklarını da gözetle­mektedir. Bundan gafil olmak, Allah’a ulaşma yoluna yeni başlayanların hâllerinden uzak olmak demektir. Bu yolda mesafe alan mürîdlerin veya âriflerin murakabeden gafil olmaları durumunda acaba hâlleri nice olur?”

el-Cerîrî der ki: “Kendisiyle Allah arasındaki ilişkiyi takva ve murakabe ile güçlendirmeyenler, keşif ve müşahedeye ulaşamazlar.”

Bazı ârifler şöyle söylemişlerdir: “Allah, aklına gelen şeylerde bile Allah’ı murakabe edenlerin azalarını, yanlış hareketlerden korur.”

Bazı âriflere: “Çobanlar, ne zaman asası ile koyunları tehlikeli meralar­dan korurlar?” diye sorulunca: “Orada bir bekçi (gözetleyici) olduğunu bil­dikleri zaman.” diye cevap vermişlerdir.

Cüneyd-i Bağdâdî der ki: “Kendi nefislerinde murakabeyi gerçekleşti­renler, bir ânı bile Rablerinden gafil geçirmekten korkarlar.”

Zün’nûn-i Mısrî de şöyle söyler: “Murakabenin âlameti, her durumda Al­lah’ın indirdiklerini tercih etmek, O’nun yücelttiklerini yüceltmek, küçük gör­düklerini küçük görmektir.”

Başka arifler de murakabeyi şöyle tanımlamışlardır: “Murakabe, kalbin her an ve her adımda Allah’ın gözetiminde olduğunu bilmesidir.”

el-Cerirî der ki. “Bu işimiz (tasavvuf) iki kural üzerine bina edilmiştir: Nef­sini daima Allah’ın gözetimi (murakabe) altında tutmak, dışını da İslâm’a uygun hâle getirmektir.”

İbrahim el-Havâs da şöyle söyler: “Murakabe, açık ve gizli bütün halle­rini Allah için arındırmaktır.”

Bazı ârifler şöyle demişlerdir: “Bu yolda insanın nefsine zorunlu kılacağı en önemli şey, muhasebe, murakabe ve bildikleriyle amel etmektir.”

Ebû Hafs, Ebû Osman en-Nisabûrî’ye şöyle tavsiyede bulunur: “Öğüt vermek için insanların arasına oturduğunda, öncelikle kendi kalbine ve nef­sine öğüt ver. İnsanların seni dinlemek için toplandıklarına aldanma. Bil ki, onlar senin sadece dışını gözetlemekte, Yüce Allah ise hem dışını hem de içini gözetlemektedir.”

Murakabe, Yüce Allah’a Rakîb (gözetleyen), Hafîz (koruyan), Alîm (bi­len), Semî’ (işiten) ve Basîr (gören) adlarıyla ibadet etmektir. Bu isimleri bilen ve anlamlarını iyi düşünüp onlarla ibadet eden kimse murakabe sahibi olmuş olur. Yine de en doğrusunu Allah Teâlâ bilir.[542]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Her müslüman, Yüce Allah’ın kendisini ve bütün varlıkları gözetledi­ğini, onları murakabe ettiğini, bunun için herkese iki melek tayin ettiğini, bu meleklerin insanın her sözünü ve her fiilini yazıp kaydettiğini, Allah’ın âhirette ceza veya mükâfatı bu murakabeye göre vereceğini bilmelidir. Allah’ın kendi­sini gözetlediğine dair bilgisi kesinlik (yakîn) derecesine ulaşan kimse, öm­rünü boş ve yararsız işlerde harcamaz. Vakitlerini Allah’tan gafil şekilde ge­çirmez. Gece ve gündüz Rabb’ine itaat etmekle meşgul olur. Bütün gücünü ve çabasını bu yönde harcar. Daima Allah’ın murakabesini hatırlar ve alıp ver­diği nefeslerini bile O’nun zikriyle almaya çalışır. Açık ve gizli bütün hâlle­rinde Allah’ı murakabe eden, daima O’nu hatırlayan kimse, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnemekten kaçınır. Böylece bütün işlerinde ve sözlerinde Al­lah’ın emir ve yasaklarına uygun hareket ve davranışlarda bulunur, insanlarla ilişkilerini bu esas üzere düzenler. Rabb’in kendisini gözetlediğini unutmayan kalp, kalp ilimlerinde ileri derecelere ulaşır. Öyle ki, artık Allah’tan başka kim­seyi görmez.

Anlatıldığına göre İbn Ömer, koyun gütmekte olan köle bir gencin ya­nından geçer ve ona: “Bana bir koyun sat.” der. Köle genç: “Bu koyunlar benim değil.” deyince İbn Ömer: “Onu kurt yedi dersin.” der. Köle genç: “Peki Allah nerede?” diye cevap verir. Bunun üzerine İbn Ömer, bu genç köleyi ve koyunları sahibinden satın alır. Sonra da genci azad eder ve aldığı koyunları ona bağışlar. İbn Ömer uzun süre boyunca gencin söylediği “Peki, Allah ne­rede?” cümlesini tekrarlar.

Murakabe sahibi kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı davranmak­tan hayâ eder. O’nun heybetinden kaçınır. Oysa günah işlemeyenlerin çoğu, cezasından korktukları için günah işlemeyi terk ederler. Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: “O, Allah’ın görmekte olduğunu bilmiyor mu?”[543] Kalbini göze­tim altında tutan kimse, nefes alış verişinin bile Allah için olmasına dikkat eder. Aldığı veya verdiği bir nefesi bile O’nsuz almak veya vermek istemez. Bir an bile O’na itaatten geri durmaz. Nasıl böyle yapmasın ki? Çünkü Al­lah’ın küçük büyük her şeyde kendisini sorguya çekeceğini bilir.

2- Kendisi Allah’ı görmediği hâlde Allah’ın kendisini gördüğünü ve gö­zetlediğini bilen kimsenin, daima bu düşünce ve itikat üzere olması ve Allah’a karşı gelmekten sakınması gerekir. Aklı, nefsi üzerinde gözetleyici ol­madıkça, kendisi görmese dahi Allah’ın gördüğünü bilerek O’na görüyormuş gibi ibadet etmedikçe insan, murakabe derecesine ulaşamaz. Bu mertebeye ulaşan kimse, daima nefsini murakabe altında tutar. O zaman yanında bulu­nan koruyucu ve yazıcı melekler, amel defterini merhamet kalemleriyle yazarlar. Kıyamet günü insanlar tekrar diriltilip amel defterleri dağıtıldığında, sen defte­rini görünce mutlu ve huzurlu olursun. O zaman daima seni gözetleyen Rakîb’i görme şerefine nail olursun. O, artık asla kaybolmayan nurunu sen­den hiç ayırmaz.[544]

 

* * *


﴿ اَلرَّؤُوفُ

RAÛF

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz sizin Rabb’iniz şefkatli ve merhametlidir.”[545]

el-Halîmî der ki: “Raûf, kullarına kolaylık sağlayan demektir. Çünkü Yüce Allah kullarına kaldıramayacakları ibadetler ve yükler yüklememiştir. Yaşlılık, hastalık ve zayıflık gibi hâllerde onları birçok ibadetlerden muaf tut­muştur. Hatta onlara, yapabilecekleri birçok şeyleri de yüklememiştir. Bu­nunla birlikte Allah Teâlâ, güçlülük dönemlerinde emir ve yasaklara uymayı şiddetle emretmekte, zayıflık ve hastalık gibi güçsüzlük dönemlerinde ise emirlerini Hafîfletmektedir. Yolcu ve hasta olanları sorumlu tutmadığı şeyler­den, yolcu ve hasta olmayanları sorumlu tutmuştur. Her iki durum da sahip­leri için şefkat ve merhamettir.”

el-Hattâbî ise şöyle söyler: “Bazen merhamet, fayda nedeniyle hoş ol­mayan zor şeylerdedir. Bu yüzden şefkat ve merhamet çoğu zaman, zor ve nefsin hoş görmediği şeylerde saklıdır.”[546]

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir re’fet (acıma) tutmasın.”[547] Allah Teâlâ burada ‘rahmet’ sözcüğünü değil, acıma anlamına gelen ‘re’fet’ sözcüğünü kullanmaktadır. Çünkü zina ederek Allah’a isyan eden (bekar) âsilere 100 değnek vurulması, onlar için bir re’fet (acıma ve şefkat) değil Allah’ın bir merhametidir. Zira re’fet sözcüğü insan için, ona hiç bir zararın gelmemesi anlamında kullanılır. Bu yüzden insanın başına dünyada iken uhrevî hayır içeren bir musibet geldiğinde: “Allah bu musibetle ona merhamet etti” denilir. Dünyada iken insana bir zarar vermeden, açık veya gizli, önce veya sonrasında uhrevi hayır içeren bir esenlik ve afiyet gel­diğinde ise: “Allah bununla ona şefkat gösterdi (re’fet)” denilir.

el-Aklişî de der ki: “Re’fet (şefkat) ve rahmet arasındaki farkı iyi düşün. Aralarında fark nedeniyle şu âyetlerde birlikte zikredilmişlerdir: “Şüphesiz Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.”[548], “Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.”[549] Buna göre re’fet (şefkat), rahmetten daha geniş anlamdadır. Allah kuluna ne zaman merhamet etmek istese, ona rahmet nimetini verir. Bu nimet, bir belâ ve musibetin ardından gelebileceği gibi, belâ olmadan da gelebilir. Oysa re’fet böyle değildir. Yukarıda açıkladı­ğımız gibi onda, insan için bir zorluk veya zarar söz konusu değildir.”[550]

es-Sa’dî ise şöyle söyler: “Rahmân, Rahîm, Ber, Kerîm, Cevâd, Raûf, Vehhâb. Bütün bu isimlerin anlamları birbirine yakındır. Bu isimler, Yüce Allah’ın rahmet, iyilik, cömertlik, kerem gibi sıfatlara sahip olduğunu gösterir. O’nun bu sıfatları, hikmeti gereği bütün varlıkları kuşata­cak genişliktedir. Ancak bu sıfatlardan yararlanmadaki en büyük payı mü’min kullarına tahsis etmiştir. Bu yüzden şöyle buyurmuştur: “Rahmetim her şeyi kapsamıştır. Onu korkup-sakınanlara, zekâtı verenlere ve bizim âyetlerimize iman edenlere yazacağım.”[551] Dolayısıyla bütün iyilikler ve nimetler O’nun merhametinin ve kereminin bir eseridir. Dünyadaki ve âhiretteki bütün ser­vetler ve hayırlar, O’nun merhametinin bir göstergesidir.”[552]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

Her müslüman Allah’ın dışında mutlak şefkat sahibi kimse olmadığını, O’nun şefkatinin biz insanların şefkati gibi olmadığını bilmelidir. Allah’ın kul­larına bol nimetler vermesi, onları çeşitli tehlikelerden koruması, nefislerinin arzu ve isteklerinin peşinden koşmalarına mani olması, O’nun kullarına olan şefkat ve merhametindendir. Bazen bir musibet vererek onları içinde bulundukları gafletten uyandırması, bazen gittikleri yolda onları tökez­leterek doğru yola girmelerini sağlaması, O’nun şefkat ve merhametinin bir gereğidir. Bu belâ ve musibetler dıştan böyle görünebilir; ancak gerçekte bunlar, kendileri için bir şefkat ve merhamettir. Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “İnsanlar arasında musibetleri en şiddetli olanlar peygamberlerdir. Sonra onların izinden giden Allah dostlarıdır. Dinine bağlılık derecesine göre kişinin başına musibetler gelir. Belâlar, hiçbir hatası olmadan yeryüzünde yürüyünceye kadar kişinin peşini bırakmaz.”[553]

Enes b. Mâlik anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sevabın bü­yüklüğü belânın büyüklüğüne göredir. Allah bir topluluğu sevdiği zaman on­lara belâ verir. Razı olana rıza, olmayana da gazap vardır.”[554]

Allah’ın bu ismini bilen kimse, Allah’ın kendisine şefkat ve merhamet et­tiği gibi o da, nefsine acımalı, ona gücünden fazla yük yüklememeli ve yapı­sını aşan şeylerden sorumlu tutmamalıdır. Nefse acımak demek, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından ve tehlikelerden onu korumak de­mektir. Nefsine acıyıp ona şefkat gösterdiğin gibi, başka insanlara da acımalı ve onlara da şefkat elini uzatmalısın. Böylece şefkatli bir kalbe sahip olur, her iki dünyada Allah’ın şefkat ve merhametinin seni kuşatmasını sağlamış olur­sun.[555]

 

* * *

 


﴿ اَلسُّبُّوحُ

SÜBBÛH

Bu isim Kur’an’da değil, Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerde geçmektedir. Hz. Aişe anlatıyor: Hz. Peygamber rükû ettiğinde: “Ey ulu ve yüce olan! Ey hiçbir ayıbı ve kusuru olmayan! Ey meleklerin ve Rûh’un (Cebrail’in) Rabb’i!” diye dua ederdi.”[556]

Müslim’in bir başka rivâyetinde Hz. Peygamber’in bu duayı rükûda ve secdede söylediği nakledilir.

el-Halîmî bu ismin anlamı hakkında der ki: “Sübbûh, var olma yö­nünden varlıklarda bulunan her türlü ayıp ve noksanlıklardan uzak olan de­mektir. Tesbîh ve tenzih etmek, yüceltmek, ayıp ve eksikliklerden uzak tutmak anlamlarına gelir.”[557]

 

* * *


﴿ سَرِيعُ الْحِسَابِ – سَرِيعُ الْعِقاَبِ

SERÎU’L-HİSÂB - SERÎU’L-İKÂB

Her iki sıfatta Kur’an-ı Kerîm’de geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır:

“Allah, hesabı pek seri görendir.”[558]

“Şüphesiz senin Rabb’in, sonuçlandırması pek çabuk olandır.”[559]

“O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.”[560]

İslâm âlimleri tarafından ittifakla kabul edilen Allah’ın Hasîb ismini açıklarken bu konuya da değinmiştik.

Kâdi Ebû Bekir der ki: “Kûfe’de Şeyh Ebû Bekir et-Turtûşî ile birlikteydim. Onunla, “Şüphesiz senin Rabb’in, sonuçlandırması pek çabuk olandır. O, bağışlayan ve esirgeyendir.”[561], “Rabb’in sonuçlandırması pek çabuktur ve gerçekten O, bağışlayandır, esirgeyendir.”[562] âyetlerini müzakere ettim ve: “Lâm’ın âyetlerden birinin başına gelip diğerinin başına gelmemesinin fay­dası acaba nedir?” diye sordum. Şeyh Ebû Bekir et-Turtûşî sorumu şöyle ce­vapladı: “Arapça Lâm’ın hükmü, verilen haberi tekit etmektir. Lâm’ın En’am sûresindeki âyetin başına gelmemesinin nedeni, buradaki hitabın, dünyada toplu cezalandırmayı hak etmeyen fakat cezası âhirete ertelenen bir ümmete yapılmasıdır. Durum böyle olunca hükmü, verilen haberi tekit etmek olan Lâm burada gelmemiştir. A’raf sûresindeki âyet ise İsrailoğullarına hitap etmektedir. Bu toplum ise, dünyada topluca cezalandırmayı hak etmiş, hay­vanlara dönüştürülmüş ve yerle bir edilmişlerdir. Durum böyle olunca âyetin başına görevi, verilen haberi tekit etmek olan Lâm gelmiştir.”[563]

 

* * *


﴿ اَلسَّلاَمُ

SELÂM

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’­dır…”[564]

Bir hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber şöyle dua etmiştir: “Ey Allah’ım! Sen Selâm’sın; Selâm (esenlik) yalnız sendendir. Ey ikram ve celâl sahibi olan! Sen ne yücesin.”[565]

İbn Arabî der ki: “İslâm âlimleri, bizlerin Allah hakkındaki “Selâm” sö­zümüzün nispet anlamında olduğu ve takdirinin “selâmet, esenlik sahibi” olduğu konusunda hemfikirdirler. Ancak nispetin burada ne anlama geldiği konusunda üç farklı görüşe ileri sürmüşlerdir. Bunlar:

1- Selâm, hiçbir ayıbı olmayan, her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olan demektir.

2- Selâm, huzur ve esenlik sahibi demektir. Yani cennetteki kullarına esenlik, mutluluk ve huzur verendir. Şu âyet bu anlamı teyit etmektedir: “Çok esirgeyen Rab’dan onlara bir de “Selâm” sözü (vardır).”[566]

3- Selâm, varlıkları karanlıklardan kurtaran demektir. Bu, el-Hattâbî’nin görüşüdür.

İkinci ve üçüncü maddelerdeki anlamlara göre Selâm, Allah’ın fiilî sıfatlarından; birinci maddedeki anlama göre ise zatî sıfatlarındandır.

Selâm’ın, “kullarını esenliğe çıkaran” anlamında olduğu söylenmiştir.

İbn Kesir ise şunları söyler: “Selâm, zatında, fiillerinde ve sıfatlarında mükemmel oluşu nedeniyle her türlü eksiklikten, noksanlıktan, kusur ve ayıptan salim olan demektir.”[567]

 


Selâm Sözcüğünün Gerçek Anlamı

İbn Kayyim der ki: “Selâm sözcüğünün gerçek anlamı, kötülük ve ayıp­lardan beri olmak, onlardan kurtulmak ve esenliğe kavuşmaktır. Selâm söz­cüğünden türeyen ve kökü buna dayanan bütün sözcükler, bu anlamlar çev­resinde dolaşır. “Sellemekellah” (Allah seni kurtarsın) ve “Selleme fülanün mineş-şer” (filanca kötülükten kurtuldu) gibi cümleler bu tür anlamdadır. Mü’minlerin sırat üzerinde “Rabb’i sellim” veya “Allahümme sellim” (Rabb’im, Allah’ım kurtar, selâmet ve esenliğe kavuştur) şeklinde dua etmeleri de bu anlamdadır. Yine “Seleme’ş-şey’u li fülan” (Bu şey filancaya aittir) cümle­sinde “seleme” aidiyet ve sahiplik anlamı taşır. Birini zarardan kurtarmak da bu sözcükle ifade edilir. Kur’an’da bütün bu anlamlar kullanılmıştır. Örneğin “Allah bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sa­hipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu?”[568] âyetinde geçmekte olan “se­lem” sözcüğü, yalnız birine ait olmak, başkasının ortaklığı bulunmamak an­lamında kullanılmıştır. Selâm, savaş karşıtı olan barış anlamında da kullanıl­mıştır. Şu âyette bu anlamda kullanılmıştır: “Eğer onlar barışa eğilim göste­rirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et.”[569] Çünkü barış ile, savaşan tarafların her ikisi de birbirlerine verdikleri eziyet ve sıkıntılarından kurtulmakta ve rahat etmektedirler. Bu yüzden kelime, müşareke gibi mufaale babında müsâleme (karşılıklı silah bırakma, barışma) olarak kulla­nılmıştır.

Yine ‘selim kalp” ifadesinde selim, temiz, sağlam, kin ve nefretten arın­mış kalp anlamındadır. Ancak gerçek anlamı, kalbi yalnız Allah’a teslim et­mek, O’nun dışında bir şeyi orda barındırmamak demektir. Böylece kalp, şirkten, kinden, günahların pisliklerinden ve Allah’a muhalefet etme duygu­sundan kurtulur ve selim bir kalp olur. Samimiyet ve sadakatle Allah’ın yo­lunda yürür, O’nunla iyi ilişkiler kurar. Sonuçta kıyamet günü Allah’ın aza­bından kurtulur ve O’nun ikram ve saygınlığını kazanır.

İslâm sözcüğü de bu kelimeden türemektedir. Çünkü İslâm, kayıtsız şart­sız Allah’a teslim olmak, O’na boyun eğmek demektir. Müslüman, şirk ve küfrün pisliklerinden temizlenerek yalnız Allah’a teslim olmuş kimsedir. O, tıpkı tamamen efendisinin emrinde olan ve başka sahibi bulunmayan bir köle gibidir. Bu yüzden Yüce Allah, yalnız Rabb’ine inanan ve O’na teslim olanla birçok efendisi bulunan iki kişinin örneğini bize şöyle vermiştir: “Allah bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu?”[570]

Yine ticari bir muamele şekli olan selem[571] terimi de bu kökten türemiştir. Selemde, zimmetinde olan şeyin selâmetini Rabb’ine havale ederek satma ve ücreti peşin alma söz konusudur. Bu yüzden bu tür satış usulü selem olarak adlandırılmıştır. Ama gerçeği Yukarıda izah ettiğimiz gibidir. Eğer bu, yılan vb. hayvanların soktuğu kimseye “selim” (kurtulan) denilmesiyle çelişmektedir denilirse, şu cevabı veririz: Bu bir çelişki değildir. Çünkü yılan vb. hayvanların soktuğu kimsenin “selim” olarak adlandırılması, kişinin temel amacını ifade etmek içindir. Yani kişinin iyileşmesi ve bundan kurtulup sağlığına yeniden kavuşmasıdır. Zira bu kimseye göre şu an, bundan kurtulmak ve selâmete kavuşmaktan daha önemli bir isteği bulunmamaktadır. Durum böyle olunca “selim” olarak adlandırılmıştır. Bu, tehlikeli yerin “kurtuluş yeri” olarak ad­landırılması gibidir. Tehlikeli yerde bulunana göre buradan kurtulmaktan başka bir amacının olmadığını ifade etmek için bu adlandırma yapılmıştır.

Özetle, yılan vb. hayvanların soktuğu kimsenin “selim”, tehlikeli yerin “kurtuluş yeri” olarak adlandırılması, o kişilerin kurtulma ümidini ve onlara yönelik iyimserliği ifade etmek için bu adlandırma yapılmıştır.[572]

 

Allah’ın Selâm Olarak Nitelenmesi

Allah, bu sıfatı herkesten daha fazla hak etmiştir. Eğer bu bilinirse, bu sı­fatın Allah’ın isimlerinden biri olarak kabul edilmesi daha doğru olduğu anla­şılır. Allah, bu isimle isimlendirilenlerden daha fazla bu ismi hak eder. Çünkü her türlü ayıp ve kusurdan beridir. Hiçbir eksiği yoktur. O, her yönüyle ger­çek Selâmdır. Oysa varlıkların bu özelliği sınırlıdır. Allah için bu isim ve sıfatta ne de başka isim ve sıfatlarında bir sınırlama yoktur. O’nun bütün isim ve sıfatları sınırsız anlam taşır. O, kendi zatında, isim ve sıfatlarında ve fiillerinde her türlü eksiklikten ve hayallerin vehimlerinden uzaktır. O’nun fiillerinde herhangi bir yanlışlık, haksızlık ve kötülük olmaz. Hiçbir fiili, amaçsız ve geliş güzel değildir. Her fiili bilerek ve yerli yerinde gerçekleşir. Bu yüzden O, her yönüyle ve her itibarla gerçek Selâmdır. Bu nedenle Yüce Allah bu ismi, kendilerine bu ad verilen kimselerden daha fazla hak eden mükemmel ve eksiksiz varlıktır.

İşte Allah’ın kendisinin beri olduğunu söylediği gerçek tenzih budur. Hz. Peygamber O’nu bu şekilde tenzih etmiştir. O, eşten ve çocuktan beridir. O’na benzeyen hiçbir varlık yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir. O’nun mülkünde kendisine ortak kimse yoktur. O, gerçek Selâm’dır.

Allah’ın bütün mükemmel sıfatlarına baktığında, her sıfatın bu mükem­melliğin zıddı olan sıfattan uzak olduğunu görürsün. O’nun hayat sahibi oluşu, bunun zıddı olan ölümden, uykudan ve uyuklamadan beri olduğunu gösterir. Kayyûm oluşu yine böyledir. Güç ve kudret sahibi oluşu, yorgunluk ve bitkinlikten; ilim sahibi oluşu, ilimsizlikten, unutkanlıktan, hatırlama ihtiyaç ve düşüncesinden beri olduğunu gösterir. Mutlak irade sahibi oluşu, hiçbir amaç, menfaat ve yarar gözetmeden davranmadığını gösterir. O’nun bütün sözleri yalan ve haksızlıktan beridir. Her sözü, doğruluk ve adaletle tamam­lanmıştır. O’nun zenginliği, başkasına muhtaç olmadığını, herkesin O’na muhtaç ama O’nun hiçbir şeye ve kimseye ihtiyaç duymadığın gösterir. Mül­künde mutlak mâlik olması, başkasının kendisine ortak, yardımcı veya kendi­siyle çekişen olmadığını ve hiç kimsenin O’nun izni olmadan şefaat etmesinin mümkün olmadığını gösterir. Tek ilâh oluşu, ulûhiyetinde başka ortak bu­lunmadığını ve kendisinden başka ilâh olmadığını gösterir.

Allah’ın hilm, af ve bağışlama sahibi oluşu, günahkar kullarını cezalan­dırmaktan vazgeçmesi, O’nun güçsüzlüğünden veya buna ihtiyaç duyduğun­dan değildir. O’nun bu sıfatları, başkasının yaptığı gibi yapay ve suni de de­ğildir. O, gerçek bağışlayıcıdır. Bu, O’nun salt cömertliğinden, ihsan ve kere­mindendir. Aynı şekilde Allah’ın azabı, intikamı ve yakalaması da pek şiddet­lidir. O, çabuk hesap gören ve sonuçlandırması pek çabuk olandır. Ancak O’nun böyle olması, haksızlık etmesine, yanlışlık yapmasına, gereğinden fazla katı ve sert olmasına veya haksız intikam almasına neden olmaz. O, bütün bunları hikmet ve adaleti ile gerçekleştirir. Her şeyi yerli yerinde yapar ve kimseye haksızlık etmez. Böylece ihsan, sevap ve nimetlere karşılık hak ettiği hamd ve senayı burada da hak eder. Eğer Allah, sevabı cezanın yerine koy­saydı bu, O’nun hikmet ve izzetiyle çelişirdi. Bu yüzden Allah’ın cezayı yerli yerine koyması, hamd edilmeye değer. Allah’ın hikmet ve izzet sahibi olması, düşmanlarının ve cahillerin buna aykırı vehimlerinden uzak olduğunu göste­rir.

Allah’ın kaza ve kaderi, her türlü haksızlık, zulüm, saçmalık ve hikmetten yoksun olarak gerçekleştiği düşüncesinden beridir. Onun koyduğu yasalar ve verdiği emirler her türlü çelişkiden uzaktır. O’nun dininde hiçbir çelişki ve karışıklık yoktur. Bütün emir ve yasakları kullarının yararınadır. Onlara olan merhamet ve şefkati nedeniyle bu emir ve yasakları koymuştur. Her bir emir ve yasağın ayrı ayrı faydası vardır ve hepsi bir amaç için konulmuştur. Kısaca her emir ve yasağı, hikmet, rahmet, maslahat ve adalettir.

Allah’ın kullarına nimetler vermesi, O’nun ihsanının bir gereğidir. Yoksa verilene olan ihtiyacından veya karşılığında bir bedel almak için değildir. Allah’ın nimet vermemesi, cimriliğinden veya fakir düşmek ve muhtaç olmak korkusundan değildir. Aksine Allah’ın vermesi, bir karşılık almak veya bir ihtiyaçtan değil katıksız ihsan ve iyiliğinden; vermemesi ise cimrilik veya yok­sulluk korkusu değil katıksız adaletindendir. O’nun hiçbir hükmünde cimrilik veya adaletsizlik yoktur.

Allah’ın göğe yükselerek arşa istiva etmesi, kendisini taşıyacak ve üzerine oturacak bir şeye ihtiyaç duymasından değildir. Aksine arşın kendisi ve O’nu taşıyanlar (melekler) Allah’a muhtaçtır. Allah arştan da onu taşıyan melekler­den de kendisinin dışındaki her şeyden de müstağnidir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah’ın yüceliği ve istivası her türlü eksiklikten beridir. O’nun ne arşa ne de başka bir şeye ihtiyacı bulunmamaktadır. Zira hiçbir şey onu kuşata­maz. O, her şeyin üstündedir; mutlak gani ve Hamîd olandır. Allah’ın arşa istiva etmesi ve bütün varlıklara egemen olması, bir arşa veya herhangi bir yönden başka bir şeye muhtaç olmadan mâlik oluşunun bir gereğidir.

Allah’ın her gece dünya semasına inmesi, O’nun yücelik ve müstağnili­ğinden bir şey eksiltmez. Allah’ın eksiksiz ve mükemmel oluşu, O’nun her türlü benzetmeden, bir şeyle sınırlı olmasından veya bir şeyin altında kalma­sından uzak olduğunu gösterir. Allah, mükemmelliğiyle çelişen her türlü sı­fattan beridir, münezzehtir.

Allah’ın zenginliği, işitmesi ve görmesi, Müşebbihe’nin benzetmelerinden ve bu sıfatları yok sayanların iddialarından uzak olduğunu gösterir. Allah’ın dostlarını desteklemesi ve onlara yardım etmesi, insanların birbirlerine yardım etme ihtiyacı duyması ve yardım etmediğinde eziklik ve aşağılanma hisset­mesi gibi değildir. O’nun yardımı tamamen hayır ve merhametinden, iyilik ve ihsanından kaynaklanır. Yüce Allah, Azîz kitabında şöyle buyurur: “De ki: “Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’adır.”[573] Allah Teâlâ burada mutlak anlamda hiçbir dosta değil, sadece düşkünlükten dolayı bir dosta ihtiyacı olmadığını vurgulamaktadır. Allah’ın, kendisini sevenleri ve dostlarını sevmesi de böyledir. O’nun sevgisi, insanların birbirini sevmesi gibi değildir. Çünkü insanların birbirlerini sevmesi, bir ihtiyaçtan, yakınlıktan, yağcılıktan veya bir menfaat elde etmekten kaynaklanabilir. Oysa Yüce Allah’ın sevgisi böyle değildir. O, böyle bir sevgiden beridir.

Allah’ın eli ve yüzü, Müşebbihe’nin benzetmelerinden ve bunları inkar edenlerin iddialarından beridir. O’nun eli ve yüzü, insanlarınkine asla ben­zemez. Kendisinin dışında kimse, bunların nasıl olduğunu bilemez.

Bütün bu anlattıklarımız, Allah’ın Selâm ismi ile yüceliğine yakışma­yan her türlü şeylerden uzak olduğunu ve mükemmel sıfatlarının zıddı olan bütün sıfatlardan münezzeh olduğunu göstermektedir. Bu ismi ezberleyen nice kimseler, bu ismin delalet ettiği ve bizim işaret ettiğimiz bu gizli anlam ve sırlardan haberdar değildirler. Sen bunları düşün ve anla. Allah yardımcımız olsun.[574]

 

Bu İsmi Bilmenin Faydaları

1- Allah’ın kulları arasında Selâmı yaymak. Bu, İslâm’ın en belirgin ve en üstün özelliklerinden biridir.

2- Müslümanların, kulun elinden, dilinden, zulüm ve haksızlığından, zarar ve kötülüklerinden emin olmasıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Müslü­man, Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.”[575]

3- Dinini her türlü şüphe ve bid’atlerden uzak tutmak, nefsani arzu ve isteklerin peşinden gitmemek.

4- Tarikat makamı olarak selâmet, aklın şehvet ve öfkenin esiri değil, emiri olmasıdır. Çünkü akıl, emir; şehvet ve öfke ise birer köledir.