a- Birlik makamında olduğu iddiası

Allah ile hakikat-i Muhammediye, aynı gerçeğin ön ve arka yüzleri sayıldığından Hakikat-i Muham­mediyeyi temsil eden kişi, “Birlik” makamında kabul edilir.  Said Nursî,  şu sözleriyle kendinin bu makamda olduğunu iddia eder:

“Açmayı aklımdan bile geçirmediğim bir sırrı açmaya mecbur kaldım. Şöyle ki:

Risale-i Nur'un manevî kişiliği (Said Nursî) ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri "Ferîd = Bir tek olma" makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde, ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz'da geçiren kutb-u âzamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u âzamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben, eskiden Risale-i Nur'un manevî kişiliğini (Said Nursî’yi), o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki Gavs-ı Âzam, hem kutub hem gavs hem de "Ferdiyet = Birlik" makamında olduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet = Birlik makamıyla şereflenmişlerdir. Gizlemeye lâyık bu büyük sırra göre, Mekke-i Mükerreme’de hiç beklenemeyecek bir şey olsa da Risale-i Nur aleyhine kutb-u âzamdan bir itiraz gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmamalı, o mübarek kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve ellerini öpmelidirler[1].”

Kutup; en büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.

Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümle­rine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da haki­katine maz­har sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur[2]. Yukarıda geçtiği gibi Said Nursî önceleri kendisinin bu imamlardan biri olduğunu zannedermiş.

Birden çok kutubdan söz edildiğinden baş Kutba Kutbu'l-Aktab denir. Ona, kendisine sığınanlara yardım eden anlamında Gavs ya da Gavs-ı Azam da denir. Said Nursî de kendisine Gavs-ı Âzam demiştir.

Bu inanç mensuplarına göre Kutub, Hakikat-ı Muhammediye’nin kendisinde göründüğü kişidir. Hasan Feyzî’nin Said Nursî için yazdığı ve onun “Pek parlak kaside” diye övdüğü şiirde bu anlamlar kullanılmıştır:

“Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l-Âleminin cilvesi,

Çünkü sensin şimdi Şefiü'l-Müznibînin vârisi.

Ağisnâ yâ Gıyâse'l-Müstağîsîn" bir duası,

Ey şule-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur”[3]!

Şiir şöyle sadeleştirilebilir:

Çünkü sensin bu asırda âlemlere rahmet olan Muhammed’in görüntüsü

Çünkü sensin şimdi günahkârlara şefaat edecek olan Muhammed’in varisi

Günahkârların sana şudur bir çağrısı: “Yardım et bize, ey yardım isteyenlerin yardımcısı!”

Ey âleme rahmet Muhammed’in alevi, Nur Elçisi!

Bu makamın Kutb'ul-İrşad ve Kutbu'l-Vücud denilen iki çeşidi vardır. Onlara göre Kutbu'l İrşad, peygamberlik kurumunun iç yüzünü; Kutbu'l Vücud ise Hakikat-ı Muhammediye’nin iç yüzünü temsil eder[4]. Kutb’ul-irşad ile ilgili olarak İmam Rabbânînin sözleri daha önce geçmişti. Kutbu'l Vücud’un her dönemde ancak bir tane bulunabileceği kabul edilir. İşte Said Nursî kendisinin bu birlik makamında olduğunu iddia eder. Kendi orada olduğu için Risale-i Nur şakitlerini de yanına almış oluyor.

İki imamdan sonra yeryüzünün dört yönünü yönettiği iddia edilen Evtad-ı Erbaanın (Dört Direk), daha aşağılarda ise yedi iklimi yönettiği iddia edilen Yedilerin (Abdal, Ahyar) ve halka yardım ettiği iddia edilen Kırkların (Nücebâ) ve insanları gözetleyip denetlediği iddia edilen Üç yüzlerin (Nükeba) var olduğu kabul edilir. Said Nursî’ye göre, yeryüzünü yönetenlerin başı olan kutb-u âzamın makamı, Risale-i nur şakirtlerinin makamından çok düşüktür. Bu sebeple onlar, Kutb-u âzamın emrine girmek zorunda değillerdir. Zaten o, Risale-i Nuru kavrayamayabilir. Böyle birinin Risale-i Nur aleyhine itirazda bulunması mümkündür. Risale-i Nur şakirtleri bundan dolayı sarsılmamalı, o mübarek Kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve ellerini öpmelidirler.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlardan kimi Allah’tan önce, ona benzer saydığı şeylere tutulur. Onları Allah'ı sever gibi severler. - İman edenlerin Allah sevgisi ise daha kuvvetlidir. - Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah’ın azabının pek ağır olduğunu keşke o azabı görecekleri gün gibi görebilselerdi.

Önder sayılan kişiler o gün, kendilerine uyanlardan sıyrılıp uzaklaşırlar. Artık o azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.

Onlara uyanlar şöyle diyeceklerdir: "Ah, elimize bir fırsat daha geçse de biz de onlardan uzaklaşsak! Tıpkı onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi...” İşte böyle!.. Allah onlara, kendilerinin yaptıklarını gösterirken içleri yanacaktır. Artık o ateşten çıkacak değillerdir”. (Bakara 2/165–166–167)

 



[1] Kastamonu Lâhikası  Mektup No: 121, a.g.e, c. II, s. 1644. Yazı sadeleştirilmiştir, aslı şöyledir: “Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:

Risale-i Nur'un şahsı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahsı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlakayla Hicaz'da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi farz-ı muhal olarak Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutbu âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir... Said Nursî.”

[2] Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.

[3] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102           

[4] Bkz. Hasan Kamil YILMAZ, “Ricâl’ul-Gayb”, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.