MİZAN

 

 

Ey kardeşim! Şunu da iyi bil ki, kıyamet gününde amel­leri tartılacak olan kullar, Allah’ın mümin kullarıdırlar. Çünkü bu gibileri dünyada iken hem iyi amel işlemişler ve hem kötü işler yapmışlardır. Miyzan bunlar için söz konusudur. Oysa kâfirler için amellerinin tartılması söz konusu değildir. Zira bunlara dünyada iken yaptıklarının karşılığı verilmiştir. Ahirete gelince kâfirler için ayrıca mizan kurulmayacaktır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöller­deki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşında da inanmadığı, kendisinden sakınmadığı Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Nur, 24/39)

Diğer bir ayette de Allah Teala şöyle buyuruyor: “Onla­rın yaptıkları her bir iyi işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz, değersiz kılarız.” (Furkan, 25/23)

Allah Teala yine şöyle buyuruyor: “İşte onlar, Rableri­nin ayetlerini ve ona kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tanımayacağız.” (Kehf, 18/105)

Bilindiği gibi doğrudan sıratı geçen ve Sabikun deniler –ki bunlar sözü ve özü bir olan Sıddikler ile şehitlerdir- kim­seler için mizan kurulmayacaktır. Çünkü bunlar cennete herhangi bir hesaba çekilmeksizin girecek olanlardır. Zaten daha önceki sayfalarda bunlar hakkında bilgi verilmişti.

Şunu da bilmelisin ki, mizan denen terazi görüle bilen, duyu organlarıyla hissedilen ve iki kefesi-gözü olan bir terazi olup, bu terazinin birinci kefesi sadece iyilikleri tartmak için hazırlanmıştır, diğer kefesi ise kötülükleri tartmak için hazır­lanmıştır. Nitekim yüce Mevla’mız da buyuruyor ki:

“Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş, bir hardal danesi kadar dahi olsa, onu adalet terazisine geti­ririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz.” (Enbiya, 21/47)

Bir başka ayette de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ar­tık kimlerin sevap tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, çünkü onlar ebedi cehennemdedirler.” (Müminun, 23/102–103)

Yine Allah Teala buyuruyor: “O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli yeğni olana gelince, işte onun anası, yeri, yurdu haviyedir.” (Karia, 101/6–9)

Allah Teala buyuruyor: “O gün tartı haktır.” (Araf, 7/8)

Ey kardeşim! Şurasını unutma ki o terazi çok hassa ve dakik bir terazidir. O terazi hassasiyetinde ve dakikliğine hiç­bir terazi yoktur. Sen, en görülemeyecek olan zerreleri bile tartacak olan bir terazi için ne söyleyebilirsin?

Allah Teala şöyle buyuruyor: “Kim zerre miktarı, ağırlı­ğınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzal, 99/7-8)

Bu terazi nasıl dakik bir terazi olmasın ki, çünkü onun koyucusu ve kurucusu hâkimlerin en adili olan Allah’tır. Unutma ki amellerin tartılacağı yer, kıyamet gününe oranla yerlerin en korkunç olanıdır. Çünkü o gün kul, ailesini ve tüm sevdiklerini unutur. Aksine o gün o sadece kendi der­diyle meşguldür.

Ebu Davud, Hz. Aişe (ra) annemizden rivayet ediyor, demiş ki, bir gün cehennemi hatırladım da bunun üzerine ağlamaya başladım. Allah Resulü (as) beni ağlar görünce: “Seni ağlatan şey nedir?” diye sordu. Ben de dedim ki; cehennem ateşini hatırladım da, bundan ötürü ağlamaya başladım. Siz ailenizi, çocuklarınız kıyamet gününde hatırla­yacak mısınız? Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Üç yerde hiçbir kimse hiç kimseyi hatırlayamaz. Birincisi, amelleri tartılırken, amelleri ağır mı bastı yoksa hafif mi geldi gerçeğini öğrene dek, ikincisi amel defterleri dağıtılırken, kendi amel defteri sağından mı, solundan mı yoksa ar­kasından mı verilecek gerçeğini öğreninceye kadar. Üçüncüsü ise Sırat köprüsü cehennemin üzerinde kuru­lup buradan geçerken acaba düşecek mi, düşmeyecek mi gerçeği ortaya çıkana dek.”[1]

Mademki mizan, kıyamet gününde ümmetin karşı kar­şıya kalacağı en önemli ve sıkıntılı anlarından biridir. Böyle bir durumda kimi insanlar mutlaka kendileri için aracı olabi­lecek bir şefaatçiye muhtaç olacaklardır. Doğrusu Allah’ın Resulü Muhammed (as) amellerin tartılması sırasında orada hazır bulunacak, böylece ümmetine şefaat edecektir.

Tirmizi Enes’ten (ra) rivayet ediyor. Enes diyor ki, Allah Resulüne dedim ki: “Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet gününde bana şefaatçi ol.” Peygamberimiz (as) da: “Ben bunu yapa­cağım” diye buyurdu. Ben de kendisine dedim ki; “ey Al­lah’ın Resulü! Seni nerede aramalıyım.” Peygamber (as) şöyle buyurdu: “İlk araman gereken yer olarak beni sırat üzerinde ara!” Ben de bu defa, “eğer ben sırat üzerinde seninle karşılayamazsam, nerede arayım” dedim. Allah Re­sulü (as): “Beni mizanın yanında ara” buyurdu. Bu sefer de, “ya seni mizanın yanında da bulamazsam nerede arayayım” dedim. Şöyle buyurdu: “Beni Havuzun başınsa ara. Çünkü ben ancak bu üç yerden birinde olurum.”[2]

Hz. Peygamber’in (as) Mizanın yanında bulunma nedeni, Allah’ın kendileri için şefaat edilmesine izin verdiği kimselere şefaatte bulunması içindir. Ayrıca Peygamberimizin bu şefa­ati dışında daha başka yerlerde de şefaat edecektir. Biz bu konuyu da ayrıca Şefaat başlığı altında sunacağız.

Ebu Davud ve Tirmizi Cabir’den rivayet ediyorlar. Cabir diyor ki, Allah Resulü (as) şöyle buyurdu: “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”[3]

Şunu da bilmelisin ki, mizanda yani terazide tartılacak olan şey, amellerin yazılı olduğu sayfalardır. Çünkü yüce Allah her bir sayfa için bir değer koyacak, kötülük yazılı olan sayfaya, işlediği kötülüğün durumuna göre, iyilik yazılı olan sayfaya da iyiliğinin durumuna göre bir değer koyacaktır. Kıyamet gününde iyiliklerin yazılı olduğu en ağır gelecek olan sayfa, üzerinde şehadet kelimesinin yazılı olduğu sayfa olacaktır.

Tirmizi, Abdullah b. Amr b. As’tan rivayet ediyor. İbn Amr b. As diyor ki, Allah’ın Resulü Muhammed (as) şöyle buyurdu:

“Allah ümmetim içerisinden bir kişiyi kıyamet gü­nünde herkesin önünde ortaya çıkaracaktır. Bu kişi adına doksan dokuz dosya açılacak, her bir dosyanın uzunluğu gözün ulaşabildiği noktaya kadardır. Sonra yüce Allah kendisine, “bu dosyalarda var olanlardan kabul etmeye­ceğin bir şey var mı? Amelleri yazan ve kayda geçen sicil meleklerimin sana yaptıkları bir haksızlık var mı?” diye sorar. O kimse da, “Hayır, Rabbim!” der. Allah, “Peki, o halde herhangi bir mazeretin var mı?” diye soracak. Adam yine, “hayır Rabbim!” diye cevap verecek. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuracaktır: “Ak­sine, bizim katımızda senin bir iyi amelin, işin var. Bugün artık sana haksızlık yapılmayacaktır.” Derken üzerinde, “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de Allah’ın kulu ve elçisidir” ifadesinin yazılı olduğu bir kağıt parçası, bir belge çıkarılacaktır. Sonra Allah şöyle buyurur: “Şimdi kendi tartının başında bekle!” Adam, “Rabbim, bütün bu dosyaların yanında bu ufacık belgenin, kağıt parçasının ne önemi olabilir ki?” der. Allah Teala da şöyle buyurur: “Doğrusu sen, haksızlığa uğratılmayacaksın.” Nihayet tüm büyük dosyalar, belgeler terazinin bir kefesine, şehadet kelimesinin üzerinde yazılı bulunduğu kâğıt par­çası belge de terazinin diğer kefesine konacaktır. Derken tüm dosyalar havaya kalkar, o ufacık belge hepsinden ağır basar. Çünkü Allah’ın yüce ismi yanında hiçbir şey asla ağır basmaz.”[4]

Ey katında hiçbir emanetin kaybolmadığı Allah’ım! “Ben, şehadet kelimesini yani Allah’tan başka ilah yoktur ve Mu­hammed de Allah’ın elçisidir” kelimesini sana emanet ediyo­rum. Allah’ım! Benim son anda nefesimi bu kelime ile ka­patmamı bana nasip eyle, son sözüm bu kelime olması dile­ğiyle beni öldür! Ey merhametlilerim en merhametlisi Al­lah’ım! Beni bu kelime ile yeniden dirilt.

Rivayet olunduğuna göre, kulun amelleri tartılır ve fakat bir hasenesi, iyiliği eksik gelir. Mizanın lehinde sonuçlanması için bir tek sevaba ihtiyaç vardır. Bunun üzerine yüce Allah o kuluna der ki: “Ey kulum! Şöyle bir mahşer alanına bak belki san bir sevap veya hasene verebilecek biri bulunabilir.” O kul da hemen mahşer alanını dolaşmaya başlar. Önce kardeşine gider ve “ey kardeşim! Sen benim öz be öz kardeşimsin, sen benim anamın ve babamın oğlusun. Doğrusu benim bir tek sevabım eksik geldi, terazinin ağır basması için bu bir tek sevaba ihtiyacım var. Bana bir sevap ver ki, bu sayede tera­zimin iyilikler kefesi ağır bassın.” Ancak kardeşi ona der ki: “Senin korktuğun şeyden ben de endişe duymaktayım. Bu­nun için ben, bir tek sevap da olsa sana veremem.” Kardeşi ona hiç aldırmadan onu bırakıp gider.

Bundan sonra aynı adam bu defa annesine gider ve an­nesine der ki: “Anneciğim! Sen benim annemsin, dünyada bana karşı en şefkatli olan kimsesin. Sevap tarafımın ağır basması ve benim kurtulabilmem için sadece bir tek hase­neye ihtiyacım var. Ne olur bana sadece bir tek hasene ver.” Annesi de: “Senin hakkında korktuğun şeyden ben de endişe duymaktayım, korkmaktayım. Sana bir sevap da olsa veremem” der. Annesi oğlunu bırakıp gider.

Adam bu defa da babasına gider ve babasına şöyle der: “Babacığım! Sen benim babamsın. Benim iyiliklerimin ağır basması ve kurtulabilmem için bir tek sevaba ihtiyacım var­dır. Ne olur kurtulmam için bana bir tek sevap ver!” Babası oğluna, senin korktuğun şeyin benim de başıma gelmesin­den endişe duymaktayım, dolayısıyla sana bir sevap da olsa veremem.

Sonra d adam hanımına gider ve ona der ki; “ey benim hanımım! Ben seninle bir ömür geçirdim. Senin için sıkıntı­lara katlandım. Benim mizanımda iyiliklerimin ağır basması ve kurtulabilmem için, bir tek sevaba, haseneye ihtiyacım var. Bana bir tek hasene veremez misin?” Eşi de, senin korktuğun, senin başına gelen şeyin benim de başıma gel­mesinden endişe duymaktayım. Ben sana bir şey veremem” der.

Bundan sonra da çocuğunun yanına varırı v e ona şöyle der: “Çocuğum! Sen benin çocuğunsun, seni mutlu kılabil­mek için çok sıkıntı ve zorluklar çektim. Rahat edebilmen için her tür yorgunluğa katlandım. Benim mizanda amelle­ri­min iyi tarafının ağır basması için sadece bir tek sevap ek­si­ğim var, kurtulabilmem için acaba sen bana bir sevap ve­rebilir misin? Ancak çocuğu ona der ki, senin korktuğun şe­yin benim de başıma gelmesinden korkuyor ve endişe duyuyorum, sana bir şey vermem. Sonra babasını bırakıp gider.”

Adam daha sonra korku, ürperti ve endişe içerisinde Rabbine döner. Çünkü gittiği yerlerden eli boş dönmüştür. Oysaki başvurduğu kişiler yabancıları değildir, ailesidir, kar­deşi, babası, eşi ve çocuklarıdır ama hiçbiri derdine derman olmamışlardır. Rabbine döner ve der ki:

“Ey Rabbim! Yakınlarımdan her kime gittiysem, birisi bile bana bir tek hasene vermediler. Kardeşimden, annem­den, babamdan, hanımımdan ve çocuğumdan hep ret ce­vabı aldım.” Bunun üzerine yüce Allah kendisine der ki:

“Ben sana karşı onlardan çok daha merhametliyim. Ey meleklerim, alın onu cennete koyun.”[5]

Ve yüce Allah şöyle buyuruyor:

“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasın­dan, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 80/34–37)

Ey kardeşim! Düşün ve ibret al. Şu başvurduğun kişiler, insanlar arasında sana en yakın olan kimselerdir. Ona mutlu bir yaşam sürdürmen için uğrunda her türlü yorgunluk ve sıkıntıya katlandığın çocuğun, sırf o rahat bir hayat yaşasın diye, dünyada onu kendine tercih ettin ve yorulmayı göze aldın. O hiçbir şeyle sana fayda sağlamıyor, bir tek sevap olsun, onu bile sana vermiyor. Belki de kazandığın şu gü­nahların birçoğu da onun yüzünden olmuş olabilir.

Hayatta iken sana karşı şefkat kucağını açan annen, o da sana bir fayda getirmiyor, bir tek sevabını olsun sana vermiyor.

İşte baban, senin için çalışıp çabalayan, şefkatle ve mer­hametle dünyada iken bağrına basan o da sana bir menfaat sağlamıyor, bir tek hasene olsun, sana vermiyor.

Öyleyse onlara karşı olan sevgin ve saygın Allah’a karşı olan sevgi ve muhabbetinin üzerinde olmasın. Allah sevgisini her şeyin üstünde tut. Allah’a itaati, onlara itaatin altında tutma. Her şeyden önce Allah’a itaati başkalarına itaatten üstün tut.

Evet, Anneye, babaya ve başkalarına iyilikte itaat gerek­lidir ama eğer onlar sana Allah’a karşı bir masiyeti, günah işlemeyi emrederlerse böyle bir durumda onlara itaat etme! Çünkü yaratana kulun itaat etmemesi durumunda ona da itaat olunmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası namına bir şey ödeye­meyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvenerek sizi kandırmasın.” (Lokman, 31/33)

Ey kardeşim! Annenden, eşinden, çocuğundan ve ba­bandan daha çok sana karşı merhametli olan Rabbinin rıza­sını kazanmak için çalış! Sırf onları memnun edeyim diye Rabbinin gazabını kazanma, onlara mutlu bir hayat yaşata­cağım diye, Allah’a isyan etme! Sana Allah’tan korkmanı, onun emir ve yasakları doğrultusun iş yapmanı tavsiye ede­rim. Hiçbir dostun bir dostuna fayda sağlayamayacağı ve yardım da olunmayacağı o günde kurtulanlardan olmak istiyorsan, bu söylenenlere dikkat et! Allah bizi de, seni de razı olabileceği ameller işlemeye muvaffak kılsın ve bizleri ihlâs sahibi olan samimi kullarından eylesin!

 

 



[1]    Münziri, Terğib v e Terhib, 4/424. Hâkim, Müstedrek, Kitabul Ehval, h:­8722/47

[2]    Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h: 2433. Tirmizi, bu hadis Hasen Gariptir, demiştir.

[3]    Tirmizi, Sıfatul Kıyame, h: 3435. Tirmizi, hadis için Hasen Sahih hadis ifadesini kullanmıştır.

[4] Tirmizi, İman, bap: 17, h:2639/2776

[5]    Hafız İbn Kesir bunu tefsirinde, Abese suresinin 33–37. ayetlerinin tefsirinde vermiştir. Demiş ki, bu hadi mevkuf olarak İkrime’den rivayet olunmuştur.