ÖLÜNÜN DEFNİNDEN SONRA KABİR BAŞINDA BEKLEMEK

 

 

Ey kardeşim! Ölünün kabre verilmesinden yani defne­dilmesinden sonra bir süre orada durup beklemek, sorgu melekleri tarafından sorgulanması sırasında onlara cevap vermesini kolaylaştırması için Allah’a dua etmek, bağışlan­ması için mağfiret dilemek sünnettir.

Rivayet olunduğuna göre, Sa’d b. Muaz (ra) vefat edince, Allah Resulü (as) cenazesine katılır, cenazede ayak parmak­larının ucuna barsak hareket eder. Bu durum kendisine so­rulunca, meleklerin cenaze törenine çok büyük bir sayıda katıldıklarından dolayı öyle hareket ettiğini, onlara eza etmek istemediğini belirtir.

Rivayete göre Sa’d’ın cenazesine yetmiş bin melek ka­tılmıştır. Cenazenin defin işlemi bitince, oradakiler kabristan­dan ayrılmaya başlayınca, Allah Resulü (as) şöyle buyurur:

“Durun hele! Ayrılmayın buradan, kardeşiniz Sa’d için Allah’tan mağfiret ve bağışlanma dileyin. Çünkü o şuanda sorguya çekiliyor.”

Amr b. As ölüm döşeğinde iken çocuklarına vasiyette bulunarak şöyle dedi: “Kabrimin başında, bir deve kesilip eti dağılana kadar geçen bir süre içerisinde kabrimin başında durun ki sorgu melekleri beni sorguya çekerken sizin kabri­min başında bulunmanızdan dolayı kendimi bu duruma ha­zır görürüm.”

İşte yine bu cümleden olarak defin işlemi bittikten sonra, herkes oradan ayrılırlarken bir kişinin orada kısa bir süre kalıp kabrin başında oturarak, ölen kimsenin hayatta iken konuştuğu ve anlatabildiği dil ile telkinde bulunması müstahaptır. Ölen kişiye bu manada bir telkin yapılabilmesi için, ölenin akıl ve baliğ olması, peygamber veya şehit ol­maması gerekir. Çünkü bu sayılanlar için telkin gerekmez. Telkinde söylenecek ifadeler şunlardır:

“Ey filan kadının oğlu (veya kızı) filan kimse! Dün­yada iken üzerinde bulunup da öylece bırakıp – çıkıp gittiğin inancı bir hatırla bakalım. O inanç, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın Re­sulü olduğuna tanıklık etmen, şahitlikte bulunma idi. Bilesin ki, cennet haktır, cehennem ateşi haktır, öldük­ten sonra yeniden dirilmek haktır. Hiç şüphe etmemeli­sin ki, kıyamet kesinlikle kopacaktır. Şüphesiz Allah, kabirde bulunanların tamamını yeniden diriltecektir. Sen Rab olarak Allah’tan hoşnut ve memnun kaldın, din ola­rak İslam dinini seçtin, Elçi ve peygamber olarak da Mu­hammed’e iman ettin, Kur’an’ı İmam, Kâbe’yi kıble ve müminleri de kardeşlerin olarak kabul ettin.”[1]

Eğer ölenin annesinin ismi bilinemiyorsa, bu takdirde o ölene telkin sırasında şöyle seslenilir: “Ey Havva oğlu (veya kızı) filan kes!” Nitekim Peygamber’den (as) rivayet olundu­ğuna göre, ölüye telkin yapıldığında iki melekten biri arkada­şının elinden tutarak der ki: “Bize ne bu adamdan, baksana ona hücceti telkin olundu.” Aslında telkin olayı sadece mü­minler için geçerlidir. Kâfir ve münafık olarak ölenler için telkinin bir fayda ve anlamı yoktur. Çünkü bunlar dünyada iken iman etmiş değillerdi ki, ölümlerinden sonra telkinin kendilerine bir faydası olabilsin. Oysa mümin kimse öyle değildir. O henüz dünyada iken zaten iman edilmesi gereken hususlara iman etmiş ve bu iman üzere de ölüp gitmiştir. Ancak burada yapılan şey, mümin ölürken bu esnada gör­düğü ölüm şiddeti ve ıstırabı nedeniyle, insanların tüylerini ürperten iki meleği görerek aklı başından gitmiş bir haldedir, bir tür bir unutkanlık içerisindedir. Burada telkin ile ona ya­pılan şey, sadece bir hatırlatma olmaktadır.

İşte bu, gaybi olan yani bir tür bilinemez olan konularda, kabir durumuna ilişkin bize ulaşan bilgiler bunlardır. Ancak gözlerimizle veya duyu organlarımızla görüp müşahede etti­ğimiz ve bu dünyada hissettiğimiz şeylere gelince, işte ben şimdi onları sana hatırlatmaya çalışacağım. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Sen yine de öğüt ver, çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zariyat, 51/55)

Şimdi de bir başka ayet meali, Rabbimiz şöyle buyuru­yor: “Allah’tan korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır.” (A’la, 87/10-12)

Sen de kesin olarak bilirsin ki, atalarından, yakınlarından ve arkadaşlarından ölenler olmuştur. Bunlardan hiçbiri bera­berlerinde dünyadan bir şeyler alıp kabre gitmiş değillerdir. Oysa hepsi de dünyaya ve dünya varlıklarına oldukça düşkün idiler. Ne uğrunda yorulup didindikleri ve ne de zorluklarla toplayıp biriktirdikleri bir şeyi götürdüler, ne de bir başka şey. Götürdükleri tek şey bir kefenden başkası değildir. Sadece dünyada işledikleri amelleriyle kabirde baş başa kaldılar.

Buhari ve Müslim ile Tirmizi Enes b. Malik’ten rivayet ediyorlar. Enes b. Malik’in dediğine göre Allah Resulü (as) şöyle buyurmuştur: “Ölüyü üç şey izler; bunlardan biri ailesi, diğeri malı ve üçüncüsü de ameli yani yapıp işle­dikleridir. Bunlardan ikisi geri döner, geriye sadece biri kalır. Ailesi ve malı geri dönerler, o ameliyle baş başa kalır.”[2]

Malı onu, teneşir tahtasında yıkanacağı yere kadar izler. Ailesi ve çevresi ise onu kabre kadar izlerler, O sadece ame­liyle yani yapıp ettikleriyle baş başa kalır. Sonra da işledikleri şeyler eğer iyi ve hayırlı şeyler ise, buna göre mükâfat görür, eğer kötü ve fena şeyler ise bununla da cezalandırılır. Sonra da o güzel yüz ve vücut o karanlık, ürpertici, korkunç ve dar mezarlığın içine bırakılır. O güzel yüz toprağa bulanarak bı­rakılır. Bir de bakarsın ki o bakmaya kıyılamaz olan güzel vücut ve ten kokuşmaya, dağılmaya yüz tutmuş, yanına yaklaşılamayacak derecede kokuşmuş bir duruma geliver­miştir. Bir de ne görürsün o güzelim gözler yanakların üze­rine akmaya başlamış, etlerini böcekler yeyip bitirmiş, geriye sadece çürümüş kemikler, bir iskelet kalakalmıştır.

O dünyalar güzeli güzel beden yok olmuş geriye sadece göz çukurları, kafatası, kulaklar, burun ve ağız delikleri kal­mıştır. Belki sen de birçok tanıdığın kimselerin bu hale gel­diklerini çok yakinen görmüşsündür, bilmelisin ki senin de sonun bundan farklı olmayacaktır ve bundan asla bir kaçış da yoktur.

Bir bilge kişi şöyle seslenir:

şün yaşlılığını ve varacağın son noktayı

Güçlü iken sonradan toprağa gömüleceğini

Bir kez düşmeyesin kabre

Beklersin ta gelecek haşre

Yaşıyorken sağlamca olan bedenin

Gün gelecek darmadağın olacak cismin

Eğer örtmeseydi kabir kokuşmanı

İnan ovaları ve dağları iğrendirirdin

Yaratıldın topraktan oldun yaşayan bir diri

Öğrendin konuşmayı, oldun bir hatip

Tekrar döndün toprağa yerleştin

Sanki topraktan çıkan sen değildin

Bu dünyayı boşadın üç talakla

Ölmeden önce tevbeye başla

Öğüt verdim sana, kulak ver dinlemeye

Senin gibisine kimse göstermez doğru yolu

Bırakılsak da bizi bekler ölüm yolu

Dar gelir bize kalabalıktan geniş yol

Her günün sabahında ünler biz bir ses

Semiz bedenini kurtlar, binalarını da yıkım bekler

Anlatıldığına göre, üzerine güneş doğduğu her bir gün, bir çukur yani mezar, oraya gelecek olan sahibine şöyle ses­lenir: “Ey filan kimse! Benim kurtlar ve böcekler evi oldu­ğumu, yalnızlık, vahşet ve karanlıklar yurdu olduğumu, ce­maat ve toplumları birbirinden ayırdığımı, erkek ve kız ço­cuklarını yetim ve öksüz bıraktığımı, senin de mutlaka dönüp benim kucağıma konacağını bilmez misin hiç?”

Şu ölüm her yaşayanın kendisiyle sözlü olduğu şey­dir

Bir eve girmeye dursun, tüm sevenleri darma­­da­ğın edendir


Ey kardeşim! Bilmelisin ki, Allah sevgisi dışında her sevgi ve muhabbet ölümle son bulur. Görmez misin adam ölüp Allah ruhunu tenden aldığında, çevresinde bulunan aile bireyleri ve sevenleri ne de çabucak ürpermeye başlar, tüm sevenleri ve tanıyanları bir an önce olsun onu hemen götü­rüp mezara vermek isterler, bunda da acelecilik ederler. Kimi kefen hazırlığına girişirken kimi mezar kazma işine, kimisi de defin hizmetine koşar. Bundan sonra sanki o adam daha önce hayatta hiç yaşamamış gibi unutulur. Peygamber (as) şöyle buyuruyor:

“İstediğin gibi yaşa, sen mutlaka öleceksin, dilediğin kimseyi sev, sen mutlaka bir gün ondan ayrılacaksın. İstedi­ğini yap, sen mutlaka ona göre hesaba çekilecek, ya azap veya mükâfat göreceksin.”

Hz. Ali (kv) Medine kabristanına girer ve şöyle seslenir: “Ey kabir de bulunanlar! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Bize haberlerinizi bildirin, yoksa biz mi size haber verelim! Dediğinde “Allah’ın selamı, rahmeti ve bere­keti üzerine olsun. Bizden sonra neler oldu, sen bize onlar hakkında haber ver” diye bir ses işitti. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle konuştu:

—Eğer hanımlarınızı soruyorsanız, onlar sizden sonra evlendiler. Mallarınızı soruyorsanız, onlar da mirasçılar ara­sında bölüşüldü. Sormak istediğiniz, sizden sonra kalan ço­cuklarınız ise, onlar da yetimler arasına katıldılar. Hiç yıkıl­mayacakmış gibi inşa ettiğiniz, yaptırdığınız binalara gelince, oralarda da sizin düşmanlarınız oturuyorlar. İşte bizdeki ha­berler bunlardan ibarettir. Sizden ne haber var hele, bir siz bize haber verin.

Bir kabirden şöyle bir ses geldi: “Kefenler çürüdü, saçlar darmadağın oldu, deriler paramparça dağıldı, göz bebekleri yanaklara döküldü, burunlardan kan ve irin akmaya başladı. Önceden ne göndermiş isek, burada onu bulduk. Geride bıraktıklarımızdan da zarara uğradık. Doğrusu bizler, işledi­ğimiz ameller açısından rehin tutulmaktayız.”

Malik b. Dinar (rh) diyor ki: “Ölülerden ibret almak ve ders çıkarmak üzere bir gün kabristana gittim. Orada tefek­küre dalmış iken ürperdim ve ağzımdan şu ifadeler döküldü:

Kabristana geldim bir gün şöyle bir seslendim

Nerede o azamet ve nerede o kibir dedim

Nerede o saltanatıyla kimseyi tanımayanlar

Nerede ben güçlüyüm diyen sözde kudretliler

Nerede bir buyurduğu iki edilmeyenler

Nerede o huzurda yaltaklananlar

Malik b. Dinar bundan sonra diyor ki, bir de ne göreyim, bir ses söylediklerime cevap veriyor ve şöyle diyor:

Hepsi yok olu gittiler, haber veren yok

Hepsi de öldüler, işte tek bir haber

Günler hep gelip geçmekte ama

Şu suretlerin güzellikleri yok olmada

Herkes işlediklerinin yaftasını taktı boynuna

Kimi Naim cennetlerine kim gitti Cehenneme

Hepsi de vardılar güçlü kralın huzuruna

Kimse karşı çıkamaz emrolunana

Ey göçüp gidenlerden haber soran arkadaş

Ders almadıktan sonra gidenlerden sana ne arkadaş

Ey kardeşim! Bilmelisin ki, ölmüş bir kimsenin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra, o ceset artık orada toprağa dönüşür. Kimsenin kalmaz bedeni sapa sağlam, meğer ol­sun peygamber veya şehit ya da Kur’an hafızı. Bir görüşe göre denmiş ki müezzin olanların da çürümez bedeni, kalır cesedi. İşte bu sayılanların cesetleri çürüyüp toprak olmaz. Bunların dışında kalanların tamamının cesedi çürüyüp top­rak olacaktır. Sadece insanın kuyruk sokumunda çok ufak, mercimek büyüklüğünde bir kemik kalır, çürümez. Kıyamet gününde, insanlar dirileceği zaman, işte beden bunun üze­rinde yeniden kurulur, biter.

Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Tirmizi dışında Sünen sa­hiplerinden gelen rivayete göre, Ebu Hureyre (ra) Peygam­ber’in (as) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Bir tek kemik dışında insan bedeninde var olan tüm organlar çürüyüp top­rak olacaktır. Sadece kuyruk sokumunda, acbuzzeneb de­nen küçük bir kemik hariç. İşte kıyamet gününde insanlar bunun üzerine diriltileceklerdir.”[3]

Şu anda üzerinde yürümekte olduğun yeryüzünün her bir karış toprağı, senden önce bu topraklar üzerinde yaşamış olan beşerin dağılmış zerreleriyle dopdoludur. Nitekim söyle­yen ne güzel söylemiştir:


Şu kâinatı doldurmuş olan kabirlerimiz sesleniyor bize

Kabirde yatanlardan var mı dönen bize

Elinden geldiğince incitme bastığın yerleri

Yeryüzünün her karışında gör yatan cesetleri

Kurtubi Tezkire adlı eserinde hikâye yollu anlatıyor, di­yor ki: “İki kişi toprak sebebiyle birbiriyle kavgaya tutuşurlar. İkisinin de yakınında tuğladan örülmüş bir duvar bulunu­yordu. Yüce Allah bu duvardaki tuğlalardan birini konuştu­rur. Tuğla der ki: Neyi paylaşamıyorsunuz, kavganız niye? Bu dünya varlığı için mi kavga edip duruyorsunuz? Ben var ya, ben, dünyadaki krallardan bir kral idim. Şu kadar uzun bir ömür yaşadım. Şu kadar kadınla evlilik geçirdim, şu kadar at sırtında gezip dolaştım. Nihayetinde ecelim geldi ve öldüm, toprağa konuldum, orada bin yıllık bir ömür geçirdim, top­rağa dönüştüm. Derken çanak çömlek yapan bir usta çıka­geldi, toprağımı bu iş için uygun buldu ve beni içinde ye­mekler yenen çanaklara dönüştürdü. Gün geldi, ben kırıl­dım, tekrar toprağa döndüm, yine toprakta bin yıllık bir za­man geçirdim, yeniden toprağa karıştım, toprak oluverdim. Bu seferde bir tuğla ustası geldi, beni o iş için uygun buldu ve benimle tuğla imal etti, benimle işte şu anda görmekte olduğunuz duvarı ördü. Yani siz şimdi bu dünya için mi kavga ediyorsunuz öyle mi?

Şanı yüce ve mübarek olan Allah bizi topraktan yarattı, daha sonra bizi oraya döndürdü, sonra yeniden bir yaratılışla kıyamet gününde bizi oradan çıkaracak ve huzuruna getire­cektir. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Yüce Allah şöyle buyu­ruyor:

“Sizi topraktan yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Ta Ha, 20/55)

Bu arada bir hususa da dikkat çekmek isterim. Kimileri ölen kişiyi ortada herhangi bir mazeret olmaksızın özel bir sanduka yani tabut içerisine koyarak kabre öyle koymakta­dırlar. Bu, caiz olmaz. Çünkü böyle bir davranış, ikinci bir masraf yapılarak fuzuli bir harcamaya gidilmektedir. Bu, mal varlığını çöpe atmak demektir. Oysa sen, o özel tabut için yaptığın bir harcamayı, ölen kimsenin hayrı olarak fakir ve yoksullara, ihtiyaç sahiplerine dağıtmış olsaydın bu durum hem ölen açısından daha hayırlı olur ve hem yaşayan yoksul ve fakirler için daha iyi olmuş olur.

Bu şekildeki bir uygulama caiz görülmediği ve uygun olmadığı gibi, ölüye ait herhangi bir giysisini veya benzeri bir şeyi fazladan onunla beraber kabre gömmek de malı zayi etmek, çöpe atmak anlamına gelir ki, bu da doğru değildir. Çünkü biz Müslümanlar bu tür davranışlardan men olunmu­şuzdur. Zira biz bu tür davranışlarla tıpkı gayri Müslimlerin yani Müslüman olmayan kesimlerin batıl ve İslam’a aykırı adetlerini işlemiş oluyor ve adeta onlara prim veriyoruz, de­ğerlerimizden uzaklaşıyoruz. Oysa bizler Müslümanlar olarak onları taklit etmekten menedildiğimiz gibi onlara muhalefet etmekle emrolunduk. Meğerki yapılan şeyler dinimizin esas ve prensipleriyle uyum sağlayan bir davranış olmuş olsun.

Bu söylediklerimizden daha kötüsü olanı da var. Örne­ğin kabirler üzerinde kubbeler inşa etmek, türbelere dönüş­türmek, tunçtan, demirden, topraktan, kireç ve benzeri mad­delerden üzerine inşaat yapmak, anıtlaşmasını sağla­mak gibi şeylerin tümü yasaktır, yanlıştır, milletin, fakir ve yoksulun hakkını yemektir. Oysaki bu kabirler üzerinde inşa edilen kubbeler, aşırı derecedeki süslemeler için yapılan har­camalar ile camisi olmayan herhangi bir köye bir cami yapı­labilir, ya da birçok yoksul ve açlıkla çarpışan, ihtiyaç içinde kıvranan ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları karşılanabilir. Doğ­rusu bu işler için yapılan fuzuli harcamalar eğer bir takım hayır yollarına, işlerine harcansa, bu, çürümüş veya çürüye­cek olan kemikler üzerinde inşa edilen binalara yapılan har­camalardan çok daha hayırlı ve yararlı olacaktır. Kaldı ki bu durum birkaç açıdan da haramdır. Şöyle ki:

1- Yapılan bu türden harcamaların ölene veya onun ya­şayan yakınlarına veya yaşayanlara herhangi bir faydası ol­madığından o malı boş yere harcayıp sokağa atmaktır.

2- Böyle bir şey ölülerin gömülebilmesi maksadıyla vak­fedilmiş olan bir yere harcanmaktadır ki, oysa burada bu manada bir harcama yapmak, bir tasarrufta bulunmak helal olmaz. Çünkü orada yapılan binanın yerine belki birkaç ölü daha defin imkânını bulacaktır.

3- Genelde insanlar üzerine kubbe inşa edilmiş olan me­zarlara aldanarak, o türbeleri kutsal saymaya başlarlar ve bu aldanma sonucu da birçok yanlışlara girerler. Oysa orada yatanın halini en iyi ancak Allah bilir. Türbelerde yatanların mutlak manada Allah’ın sevgili kulları olduğu veya veli ol­dukları manasına gelmez.

4- Hatta kimi ülkelerde bu türden kubbeler adeta kötü amellerin işlenmesinin, halkın fesada uğramalarının mer­kezleri haline gelmişlerdir. Kimi türbelerde harabeye dönüşe­rek adeta kişilerin ihtiyaçlarını giderdikleri helâlar durumuna getirilmişlerdir. İşte bütün bunlar haram olan şeylerdir.

İşte bu anlattıklarımıza ek olarak şunu da anlatmalıyım ki, kabirler üzerinde binalar yükseltmek de haramdır. Nite­kim bunların kireçlenerek, badana yapılarak inşası da aynen haramdır. Bu konu hadislerde de özellikle ele alınmıştır. Ni­tekim Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi Ebul Heyac el-Esedi’den rivayet ediyorlar. Ebul Heyac diyor ki bana Ali şöyle dedi: “Allah Resulü’nün (as) beni görevli olarak gön­derdiği şey için seni de görevli olarak göndermemi ister mi­sin? Allah Resulü (as) bana dedi ki: “Git, nerede bir timsal, resim, heykel görürsen onu derhal düzelt, kaldır, nerede üzeri yükseltilmiş bir kabir bulursan hemen düzelt, top­rakla aynı seviyeye getir.”[4]

Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Sünen sahipleri Cabir’den (ra) rivayet ediyorlar. Cabir demiş ki: “Allah Resulü (as) kabirlerin üzerine kireçlenmesini ve harç ile bina yapma­sını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve üzerine basılmasını yasakladı.”[5]

Ancak mezarın üzerine ölenin adı, ölüm tarihi gibi şeyle­rin yazılması caizdir. Bunun dışındakiler ise caiz değildir. Allah en iyisini bilir.

 

i

 



[1]    Taberani bunu rivayet etmiştir.

Burada her ne kadar bu şekilde taberani’den naklen böyle bir ifade hadis di­ye alınmış ise de, aşağıda vereceğimiz uydurma hadis ile ilgili, konunun uz­manları bize gerekli açıklamaları net olarak, özellikle Sabbağ bu bunun uydurma olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki:

“إنَّ النَّاسَ يَوْمَ الْقِيَمَةِيُدْعَونَ بِاُمَّهَاتِهِمْ لابِاَبَائِهِمْ”

“Doğrusu insanlar kıyamet gününde babalarının adıyla değil, annelerinin adıyla çağrılacaklardır

     Bu batıl bir hadistir. Ben de “Aliyyulkari” derim ki, Muhammed b. Ka’b, “İmamlarıyla çağrılırlar” diye söyledi. Yine denildiğine göre “Anneleriyle çağrılırlar.” Bu konuda yorum yapanlar, bunun üç hikmet gereği annelerinin adlarıyla çağrılacaklarıdır. Şöyle ki:

Birincisi Hz. İsa babasız doğduğundan, işte bunun için annelerinin adıyla çağrılırlar.

İkincisi ise Hasan ile Hüseyin’in şeref ve saygınlığı sebebiyledir.

Üçüncü bir yorum ise zina ürünü olan çocukların rezil olunmamaları sebebiyledir.

Bu görüşler tümüyle batıldır. Çünkü yalan ve uydurma olan bir hadis üzerine hüküm bina olunamaz, çıkarılamaz.

Bu görüşlere Beğavi, “Mealimuttenzil” adını verdiği tefsirinde dile getiriyor. Yine demiştir ki, sahih hadisler ise, tam bunun aksi manadadırlar. Nitekim İmam Buhari, Sahih adlı eserinde –ki Buhari diye meşhurdur- “Kıyamet gününde insanlar babalarının isimleriyle çağrılacaklardır” başlığı altındaki bölümde yer alan hadiste şöyle buyrulmaktadır:

        “Kıyamet gününde vefasız herkes için vefasızlığı oranında bir sancak dikilecek ve denilecek ki işte bu, filan oğlu filan kimsenin vefasızlığıdır.”

Konuya ilişkin daha başkaca hadisler de vardır. Ben de (Aliyyulkari) derim ki, gerçi en iyisini Allah bilir ya, birbiriyle çelişkili imiş gibi olan hadislerin arasını bulmak mümkündür.

Mevduatulkübra’nın bu hadisle ilgili tahkik dipnotunda şu bilgiye yer veriliyor.  Biz de burada bu görüşe aynen katılıyoruz.

Ebu Lütfi Sabbağ diyor ki; birbiriyle çelişkili gibi gözüken iki hadisin arasını bulabilmek için her ikisinin de sahih hadis olmaları gerekir. Eğer bu hadislerden biri yalan ve uydurma ise dolayısıyla bunların ortasını bulmak söz konusu olamaz. Aksine uydurma olanı bir kenara atı­lır, sahih olan hadis alınır. Olması gereken de budur.

İmam Süyuti, el-İtkan 2/181 de Zemahşeri’den şu sözü alıntılıyor: “Tefsircilerin tefsirlerinde yer verdikleri bidatlerden biri de, İsra suresinde geçen, “Her insan topluluğunu önderleri-imamları ile birlikte çağıracağımız o günde…” (İsra, 17/71) ayetinde yer alan “İmam” kelimesini “Ümm” kelimesinin çoğulu olarak değerlendirmişler ve buna bağlı olarak da kıyamet gününde insanlar babalarının adıyla değil de, annelerinin adıyla çağrılacaklardır, demişlerdir. Bu, büyük bir gaftır ve yanlıştır. Bunu ona yaptıran şey ise cahilliğidir, bilmezliğidir. Çünkü “Ümm” kelimesinin çoğulu “İmam” olarak gelmez ve değildir. Ben de bu eseri çeviren yani Harun Ünal olarak buradaki tenkide ve haklılığına aynen katılıyorum. Çünkü ölenlerin annelerinin adıyla çağrılacakları ve bunun da ola ki ölenin zina ürünü olabileceği varsayımından hareketle, tüm Müslüman kadınları potansiyel zina işleyenler olarak değerlendirmektedir ki, bizzat İslam’ın kendisi bunu reddetmektedir. Bilgi için bak. Altta verilen kaynaklar:

Aliyyulkari, agk. S:473–474. Fasıl:39.  Buhari, Cizye, h:3186–3188. Müslim, Cihad, h:1736/12. Bak Sabbağ (Ebu Lutfi), el-Hadisunnebevi, s:191–192. Bak Sabbağ, Lemehat fi Ulumil Kur’an, s:126. Aliyyulkari, agk Sabbağ tahkiki, s:473–474. Harun Ünal, Uydurma hadisler serisi, 1, h:23. Çevirenin notu.

[2] Müslim, Zühd, h: 2960

[3] Müslim, Fiten, h:2955

[4] Müslim, Cenaiz, h:969

[5] Müslim, Cenaiz, h: 980